18. Bölüm

18. GÜNEY OKULUN EN YENİSİ

Zeynep
zeydck

Araz'dan

 

İnsanın hayatında bir çok dönüm noktası olsa da, şüphesiz en kötüsü benim başıma gelmişti. Liseye başladığım ilk günü hiç unutmuyorum. Teyzemler bir gün öncesinden bize gelmiş, annemin heyecanına ortak olmak istemişti.

 

Odamda sessiz sakin otururken eniştem gelmişti. İnsanların hayatında bazı şeyleri yapmakta zorunlu olduğunu söylemişti. Neden böyle bir konuşma yaptığımı anlamasam da bana bir kızdan bahsetmişti. Bu kızın annesinin ne kadar kötü olduğundan, hiç arkadaşı olmadığı gibi bir sürü konudan bahsetmişti.

 

Azrayla arkadaş olmamı istemişti benden. Aynı sınıftaydık. Hatta eniştemin ne kadar iyi kalpli biri olduğunu son kez düşündüğüm gün o gündü.

 

Azra içine kapanık kızdı. Kimseyle konuşmaz sorulan sorulara doğru düzgün cevap dahi vermezdi. Sadece ders çalışırdı. Okula sabahları kıl payı yetişir, okuldan çıkınca da direkt olarak eve gittiğini hiç görmezdim.

 

Çalışıyordu.

 

Bana tuhaf gelen bu durumu o hiç zorlanmadan yapsada halinden memnun değildi. Bir gün sınıf düzeni ayarlandığında Azra ile beraber denk düşmüştüm, eğer bu olmasa belki arkadaş olamayacaktık.

 

Kaç kez Azra'nın keşkeleri olmuştum?

 

Dışarıdan sert görünen bu kızın kalbi o kadar mükemmeldi ki. Beni her zaman kendine hayran bırakıyordu. Dokuzuncu sınıfın ikinci döneminde bir ödevde beraber gurup olunca mecburen bir şeyleri beraber yapmak zorunda kalmıştık. O günden sonra Azra da değişmişti.

 

Okulda konuştuğu biri olduğu için biraz olsun yüzü gülüyor gibi gelirdi bana. Zaman ilerledikçe sadece annesinden nefret ettiğini söylemişti bana.

 

Ve şimdi bu zamanlar.

 

Azra'nın hayatında olan hiçbir şeyin gerçek olmadığını eniştemin bir telefon konuşması sırasında duymamla başlamıştı. Nasıl olurdu? Nefret ettiği kişi annesi bile değildi!

 

Yapamam dedim, benden saklamamı istediğinde. Azra'ya nasıl yalan söylerdim? Karşıma geçti o gün, "Siz bu evden attırırım dedi," O tehditi beni korkutmaya yetmedi.

 

Seni Azra gibi yaparım dedi en son.

 

Anne ve babasız bırakırım.

 

Azra'nın gözlerine her baktığımda ona yalan söyleyemeye devam ederken hiçbir şey olmamış gibi davranmak kadar kötü bir şey yoktu.

 

Benden hiç şüphelenmemişti. Beraber daha çok vakit geçirince ondan sakladığım yalanın yükü azalır gibi geldi. Son gittiğimiz doğum günü partisini Barış hazırlamıştı. Oraya adeta beni zorla göndermişti.

 

Azra'nın olması gereken bir doğum günüydü bu evet ama garson olarak olmamalıydı. Annesine sürekli çok üzüldüğünü söyledi. Kızın ne kadar şanslı olduğunu bahsetti kendi olduğunu bilmezken..

 

Azra gibi olmak istemiyordum.

 

Ne anne babasız kalmak ne de yalanın içinde olmak istemiyordum. Ona her şeyi açıklamak için karar verdiğim o gün, evlerine gittiğimde kapıyı açan kişi Barıştı.

 

Her şeyin kötüye gittiğini, Azra'nın ailesini bulduğunu söylediğinde o kadar sevindim ki, ne ben zarar görmüştüm ne de Azra.

 

Ama gözlerimin önünde Azra'nın eriyişini görmemiştim.

 

O gün sahilde, restoranda bile onu suçlamıştım. Neden beni aramadın, eziyet çektiğin o eve neden gelmedin demiştim!

 

Azra, dünyanın en iyi kalpli kızıydı ama ben dünyanın en kötü kalpli adamıydım.

 

Azra'nın gözyaşları içinde uzaklaşmasının ardından eve geri dönmüştük. Barış her zaman ki gibi içmeye başlamıştı.

 

Ondan en uzak yerde, bir odada dururken içim içime sığmıyordu. Barış'ın Azra'ya daha çok zarar verebilme ihtimali beni korkutuyordu.

 

Telefonumu aldığımda Barış'ın müzik eşliğinde içmeye devam etmesini görünce telefona sarıldım.

 

Atlas'ı arayacaktım.

 

Kim olduğumu sorunca cevap vermesem de barışın burada olduğunu söyleyipte bana inanmadıklarında Araz, diyerek telefonu kapatmıştım.

 

Azra için elimden bu adamın yakalanmasından başka bir şey gelmeyecekti.

 

Yazar'dan

 

Haberi alan Erdem ailesi hızlıca bir durum değerlendirmesi yapmıştı. Mert atılan konuma baktıktan sonra abisine göstermişti.

 

Çağrı ise ciddi bir karar vermesi gerektiğini biliyordu. Çocuklarını riske atamazdı ama o adamın da yakalanması gerekiyordu. Hem de hemen.

 

"Polisi ara," Bu davayla ilgilenen polis arkadaşına haber vermek için arabayı kenara çekti Atlas.

 

Mert babasına baktı.

 

"Sona mı yaklaştık, baba?"

 

Başını salladı Çağrı.

 

Çektikleri acılar tek tek gözlerinin önüne geldi. Ece'yi düşündü. Bunca sene onlardan ayrı kalmasına neden olan kişi Çağrı'nın kardeşiydi.

 

Vicdan azabından yiyip bitiriyordu kendini.

 

"Haber verdim," dedi Atlas. Aracın konumuna adresi girip yola çıktıklarında.

 

Araz bir yandan göz ucuyla camdan dışarı bakıyor, ardından da Barış'ı kontrol ediyordu. Barış Araz'ın hareketlerinin farkında olsa da alkolün etkisine girdiği için çok fazla sorgulamıyordu olanları.

 

Göz ucuyla yastığın altına koyduğu silahına baktı. Kendini sağlama alıyordu. Araz'a elbette güvenmiyordu. Onu kullanmış ve işi de bitmişti.

 

Atlas arabayı evin birkaç metre uzağına park etti. Dikkat çekmemeleri gerekiyordu. Arkadaşı onları beklemelerini söylese de içi içini yiyordu.

 

Çağrı dayanamadı.

 

Aklına Ece'ye yapamadığı babalık geldi. Ne elinden tutup parka götürmüştü, ne ilk kelimesini duymuştu ne de kızının adam akıllı yanında olamamıştı. Arabadan çıkan babasını gören Atlas ve Mert arabadan atlarken kapıya ulaştı Çağrı.

 

Araz gelen adamı fark ederken kapıyı açtı. Diğerlerinin içeri girmesini bekleyemeden yüzüne kapı kapandığında Mert ve Atlas hızla kapıya asıldı.

 

Çağrı tam da Barış'ın karşısında durdu.

 

Kardeşi zannettiği adamın.

 

Sarhoş bir şekilde koltukta oturan Barış'ın yakasına yapışıp o ne olduğunu anlamadan yüzüne bir yumruk geçirdi.

 

"Beni evladımdan ayırdın lan sen!" Bir yumruk daha.

 

"Nasıl yaptın lan sen bunu! Bunu bana nasıl yaptın!"

 

Araz kapıda durup iki adama bakıyordu. Atlas ve Mert tarafından yumruklanan kapıyı duymuyordu sanki.

 

"Hak ettin Çağrı! Sen gözünü para bürüdüğü gün başına gelenlerin hepsini hak ettin!"

 

"Ulan!" Dedi Çağrı onu yere atarken "PARA OLSAYDI DERDİN TÜM HAYATIMI ÖNÜNE SERMEYE HAZIRDIM LAN BEN!"

 

Barış güldü.

 

"O zaman da canın yanmayacaktı ama abi."

 

Çağrı karnına bir tekme attıktan sonra sakinleşmek için Barış'a arkasını döndü. Ve ne olduysa o sırada oldu.

 

Araz, Barış'ın silahına uzandığını gördü. Polisler çelik kapıyı kırıp salona girdiklerinde Çağrı'nın ensesinde ki silahı gördüler.

 

"Bırak lan babamı!" Atlas öne atılmak isterken Barış niyetini belli etmek için tetiği çekti.

 

"Yine korkak oynuyorsun Barış." Dedi Çağrı büyük bir sakinlikle. "Çek tetiği, bu benim ilk ölümüm olmayacak."

 

"Buradan çıkmama izin verin, yoksa öldürürüm!" Ağzından kelimeler kayıyor, dengesini sağlamaya çalışıyordu Barış.

 

"At silahını! Yolun sonu Barış!" Polis ikazını yaptığında daha da korktu.

 

Çağrı oğullarının gözlerinin içine bakıp gülümsediğinde dirseği ile karnına vurdu Barış'ın. Çağrı'nın eğilmesi ile odada iki silah sesi duyuldu.

 

Birisi, Barış'ın silahından çıktı.

 

Diğeri ise polisin silahından, tam da göğsüne isabet etti.

 

"Baba!" Korkuyla Mert ve Atlas öne atladığında üzerine sıçrayan kana baktı Çağrı.

 

"Bitti," dedi "Ece de ailemde bu pislikten kurtuldu."

 

ECE'DEN

 

Umarım kimseyle kavga etmem, diyerek girdiğim okul kapısından şuana kadar bir sorun yaşamadan ilerlemeye devam ederken, tenefüste sınıfa gelen nöbetçi öğrenci ile şaşırmıştım.

 

"Müdür seni odasına çağırıyor."

 

Bu lafı söyledikten sonra Efe hemen neden olduğunu sormuş öğrenciden bilmediğine dair cevap almıştı.

 

"Bayram değil seyran değil bu müdür niye çağırdı beni?"

 

"Tuvalette falan bir şey oldu mu?" Göz devirdim. "Ya bulaşmıyorum durduk yere kimseye, unut şu havuzda olanları Efe."

 

"Ben sorayım da," dedi keyifli bir şekilde.

 

"Bana baksana, sence neden çağırdı? Biri şikayet etmiş olabilir mi beni?"

 

"Bilmem ki," dedi bizden küçük olduğu belli olan çocuk "Odasına sadece yeni bir öğrenci girdi, o kadar."

 

Yeni gelen biri benim namımı duyup ben işimi sağlama alayım deyip de beni şikayet etmiş olamazdı herhalde.

 

Günlerden perşembeydi. Sadece Pazartesi günü son yaşadığım olaylardan sonra biraz gergin olduğum için kantinde bir kızla ufak bir diyaloğa girmiştim ki bence bu her insanın gün içinde başına gelen bir olaydı.

 

"Odasına gidip öğrenmek yerine felaket senaryoları üreterek ufkunu mu genişletiyosun? Git sor işte."

 

Kırmızı kar yağma ihtimali bile Ege ile aramızın normal dönme ihtimalinden daha yüksekti. Yanımda olacağını söylerken bunda şaka yapmıyordu ama uğraşacağı bir numaralı insan olmamdan asla vazgeçmeyecekti.

 

"Ne yaptın su yuttun da beynine mi kaçtı? Bana akıl verme sen,"

 

"Tamam beraber girelim Ece." Dedi Efe.

 

Ege üzerinde oturduğu masada "Ama el ele tutuşup gidelim olur mu hep beraber." Diyerek kahkaha attığında kalemi ona fırlattım.

 

Maalesef gözüne gelmemişti.

 

"Gidelim," dedim daha fazla çocuğun sınıfta kalmasına ve ilerideki yaşamında Ege'nin esprilerini hatırlayarak bir travma yaşamasına engel olmaya çalışarak.

 

Eski müdürün okulla ilişiği kesildikten sonra yerine hemen başka bir adam gelmişti. Törende gördüğüm adamın tipi diğer müdür gibi gıcık birine benzemiyordu ama dünya tatlısı bir adamda değildi.

 

Efe benimle beraber müdürün odasına geldiğinde kapıya bir kere tıklatıp içeri girdim. Müdür odasında biriyle konuşuyordu.

 

"Gel Ece, otur şöyle." Parke zeminde zora ki birkaç adım atıp dediği yere geçip oturdum.

 

Karşımda biri oturuyordu ama dönüp bakmamıştım.

 

"Tanıştırayım, Güney Ataman." Müdürün sesiyle karşımda ki ismin sahibine baktım.

 

Sarı saçlıydı, saçlarına güzel bir fön çekilmişte bu şekli almış gibi hemen anlının üzerine dökülmüştü. Ve gözleri maviydi. Belki de bu yüzden dikkatimi çekmişti.

 

"Yani?" Dedim beni ilgilendiren noktayı ararken.

 

"Okulumuzun yeni öğrencisi Ece. Okulu tanıtmak için bu göreve en uygun kişinin sen olduğunu düşünüyorum."

 

Okula başlayalı iki hafta olan ama toplasam okulda geçirdiği gün sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.

 

"Hocam utanmasam size lavabonun yerini soracağım, nasıl tanıtayım okulu ben?"

 

Biraz abartıyordum ama okulda benden başka insan evladı yok muydu?

 

"Sen de öğrenmiş olursun kızım, hem bu bir gelenektir. Okula son gelen, ondan sonra gelen öğrenciye en güzel şekilde okulumuzu tanıtır."

 

Kolları göğsünde birleşmiş müdürü dinleyen Güney de halinden memnun görünmüyordu.

 

"Şart mı bu? Zaman kaybından başka bir şey değil."

 

"Kesinlikle!" Dedim Güney'e katılarak "Gözleri görüyor, eli kolu tutuyor kendi başına bu işi gayet iyi yapabilir hocam."

 

"Ece," dedi müdür vazgeçeceğini zannettiğimde "Spor salonlarını da gezdirmeyi unutma."

 

Oturduğum sandalyeyi sertçe geri ittikten sonra odadan çıktım. Efe bıraktığım yerde beklerken "Eve gidiyorum ben." Dedim aniden aldığım kararla, arkamdan koşar adım geldiğinde "Niye ya? Ne dedi müdür?"

 

"Okula biri kayıt olmuş ona okulu gezdirecekmişim, falan filan." Dedim önemsiz bir konu olduğu için.

 

"Bu yüzden mi eve gideceksin?"

 

"Evet! Okulda kaç kişi var adam tutmuş beni seçmiş içinden, çok meraklıysan sen gezdir."

 

"Tüh ya bugün hatta birazdan antrenmanım var benim."

 

"Aynı yola çıktığım insanlara bak," dedim Efe'yi kınayarak bakarken "Defol git."

 

Yanağımdan öpüp hızlıca merdivenlere gittiğinde yanaklarımı sildim. Gerizekalı.

 

Hala müdürün kapısında olduğum için kapının açıldığını ve Güney'in müdürle dışarı çıktığını görünce o tarafa bakmıyormuş gibi yaptım.

 

"Ah, Ece de burada işte. Hadi bakalım yanına git. Umarım sizin için iyi bir okul dönemi olur."

 

Vivivi.

 

Güney'in yanıma geldiğini hissederken "Sadece spor salonunu göstermen yeterli olur." Dedi.

 

Arkama döndüm "Niye benden başkası gösteremez mi?"

 

"Gelenek?" Dedi.

 

"Sence benim ne kadar umurumda?" Dedim.

 

"İnan Ece, benimde umrumda değil." Dedi "Sadece bir görev verildiğinde onu yerine getirmek sana sorumluluk kazandırır."

 

"Düş önüme," dedim daha fazla kafamı ağrıtmaması için. "Öyle saçma sapan konuşursan merdivenlerden iterim seni."

 

Bilmiş bilmiş konuşan insanlara sinir oluyordum yapacak bir şey yoktu.

 

"Sınıfım nerde? Çantamı bırakacağım."

 

"Oradan bakınca müneccim miyim ben? Nereden bileyim hangi şubede okuyorsun?"

 

"Ecelerle aynı sınıftasın dedi, kaç kişisiniz siz? Grubunuz falan mı var?"

 

Böyle bir sorunumda vardı ne yazık ki. Biri benden bahsedeceği zaman Efe ve Ege'yi de içine alarak Eceler diye bahsediyordu. Ama ben onlar beraber her zaman anılmak istemiyordum.

 

"Ne grubu ya, çocuk muyuz biz?" Dedim sınıfa giderken "Üçüzlerim onlar. Onu kast etmiştir."

 

"Anladım," dedi peşimden sınıfa girdiğinde. Sıralardan birine ve ne tesadüftür ki benim yanıma çantasını bıraktığında Ege bana 'bu kim' bakışı atıyordu.

 

Güney bunu fark ettiğinde "Üçüzlerinden biri sanırım," dedi Ege'yi göstererek.

 

"Maalesef," dedim alışkanlıkla sonra hemen düzeltip "Evet evet," dedim.

 

"Ege," dedi "Yeni öğrenci olmalısın sen de?"

 

"Memnun oldum, Güney ben." Dedi elini uzatarak.

 

Ege , Güney'in elini sertçe sıktığında Güney bundan etkilenmemiş gülerek Ege'ye bakmıştı.

 

"Yalnız burada oturamazsın," dedi Ege Güney'in çantasını alıp normalde kendi sırası olan yere koyarak. "Bu sıra dolu."

 

"Öyle mi?" Dedi Güney "Herhangi bir çanta göremedim."

 

"Benden daha mı iyi bileceksin? Dolu dediysek dolu."

 

Ege'ye dik dik baktığımda "Ece ile ben oturuyorum, sen arkada Efe ile otur." Dedi.

 

Hemen itiraz etmeye hazırlandığımda bana söylediği isimle şoka uğraşmıştım.

 

Ege bana ilk defa Ece demişti!

 

"Olur," dedi Güney "Şimdi gidebilir miyiz?" Diyerek bana baktığında Ege "Nereye?" Diye sordu.

 

"Okulu gezdireceğim" dedim sanki bu durumdan rahatsız değil de istekli gibi görünerek.

 

"Neden? Sen bu okulun tur rehberi misin?"

 

"Aynen Ege boş zamanlarımda tur rehberliği yapıyorum, salak mısın sen? Sizin okula son gelen gezdiriyormuş yeni gelen öğrenciye. Kaç senedir bu okuldasın haberin yok mu?”

 

“Saçma sapan bir gelenek bu, yapmak zorunda değilsin.” Dedi.

 

Sinir olacağını bildiğim için “Zorunda olmadığımı bende biliyorum, canım sıkıldı boş boş oturmaktan, ben de şöyle biraz dolaşayım okulda.” Dedim.

 

“Teneffüs bitmeden gitsek mi?” diye sordu Güney. Ne acelesi olduğunu sonra soracaktım.

 

“Burası bir müze falan değil Güney, yetişeceğin bir yerde yok. Ayrıca benim de canım sıkıldı sizle geleceğim.”

 

Güney bu durumdan sıkılmış gibi duruyordu. İnsanlar Ege’ye katlanmak zorunda değildi elbette.

 

“Zahmet etme, spor salonuna gideceğiz sadece,”

 

“Ne yapıyorsun?” dedi Güney’e dönerek, vücudunu uzun uzun inceleyerek hangi spor dalıyla uğraştığını tahmin etmeye çalışıyordu.

 

Ve hiç tahmin etmediğim o şeyi söyledi Güney, “Yüzücüyüm,” Dedi.

 

Ege’nin hem ilgisini çekmiş hem de yüzünün değişmesine neden olmuştu.

 

“Seni tanıyorum,” dedi Güney “Pars kulübünün yüzücülerindensin.”

 

“Ben seni tanımıyorum.” Dedi Ege.

 

“Çok normal, yurt dışındaydım. İstanbul’ a geleli sadece iki gün oldu.”

 

Tenis hakemi gibi bir konuşan Ege’ye, sonra yeniden ona cevap veren Güney’e bakıyordum.

 

“Herhangi bir kulüple anlaştın mı?”

Başını salladı Güney “Sizin kulübe transfer oldum.” Dedi daha sonra meydan okuyarak baktı Ege’ye “100 metre serbest yüzüşte sıkıntı yaşadıklarını öğrendim, yarışlar için bana ihtiyaçları olduğunu söylediler.”

 

Keyfimin neden bu kadar yerine geldiğini açıklamam gerekirse eğer, şöyle özet geçebilirdim. Efe bana Ege’nin bu arabalar sporcusu olduğu kulübüyle ilgili bazı sıkıntılar yaşadığından bahsetmişti.

 

Zaten okulda ki hocasıyla da tartıştığını kendi kulaklarımla duymuştum. Ege ile aynı kulvarda yarışan bir yüzücünün kulübe gelmesi demek rekabet ortamının artacağına, Ege’nin de suratının şekilden şekile gireceğinin habercisiydi.

 

“Kendine çok güveniyorsun bakıyorum da,” dedi Ege. “Dikkat et ayağını kaymasın.”

 

“Çok fazla güveniyorum hem de,” dedi Güney “Sen de dikkat et, yarışlarda bol bol dikkate ihtiyacın olacak çünkü.” Dedikten sonra bana döndü.

 

“Gidebilir miyiz?”

 

“Tabii,” dedim Ege’ye bakıp sırıtarak.

 

Sınıftan çıktıktan sonra bir an da yerine gelen keyifle Güney'e İstanbul turuda attırabilirdim. Ama tabii ki de sadece spor salonunu gösterecektim ona.

 

Asansörün önünde durduğumuz da her yeni gelen öğrenci gibi Güney de diğerlerinin dikkatini çekmişti. Aşağı inene kadar hiçbir şey konuşmamış, havuzun bulunduğu salonun kapısında durup "İşte burası," dedikten sonra kapıyı açıp kenara çekildim.

 

İçeri girdiğinde geniş alanı inceliyordu. Eminim ki yurt dışında imkanları daha iyi olan bir okulda okumuştu. O yüzden burası onun için basit kalıyor olabilirdi.

 

"İyi gördün ben gidiyorum, işim gücüm var."

 

Eğilip havuza dokundu. "Suyun sıcaklığı çok iyi," kendi kendine konuşurken "Sana diyorum?" Diye söylendim.

 

"Eşlik ettiğin için teşekkür ederim. Ege ile aramızda geçen diyalog umarım seni rahatsız etmemiştir."

 

Eğildiği yerden kalkıp karşımda durdu.

 

"Ege ile ilgilenmiyorum, ayrıca bu bir spor ve rekabet elbette olacak."

 

"Bunun bilincinde olan biriyle tanıştığım için mutlu oldum Ece." Dedi.

 

"Hı hı ondan," diyerek onu salonda tek bırakıp yemekhanelerin olduğu bölüme gittim. Öğle yemeği yemezsem açlıktan ölecektim. Sabah evde kahvaltı yapmamak için her türlü zorluğu çıkarıp zaman kaybı yaratarak masadan kalkmayı başarmıştım.

 

Tenefüsün sonlarına doğru olduğu için sıra yoktu. Geçip yemeğimi aldıktan sonra boş bir masa ararken kenarda tıkınan Efe ve Ege'yi görünce yanlarına doğru ilerledim. Tepsiyi masaya koyup dikkatlerini çektiğimde Efe'nin kafasına bir tane geçirdim.

 

"Hani antrenmanın vardı senin? Pislik!"

 

Lokması boğazında kalırken sandalyeyi çekip oturdum. "Boğul, iyi olsun sana." Ege sırtına vurarak onu boğulmaktan kurtarırken çorbadan bir kaşık almak için kaşığa uzandığımda Ege çorbayı önümden çekti.

 

"Ne yediğinin farkında mısın sen? Mantar çorbası mı içeceksin?"

 

Yemekleri alırken içeriklerine bakmamıştım. Ve Ege uyarmasa çorbayı içecektim.

 

"Fark etmedim gerizekalı, kendimi zehirlemeye meraklı değilim."

 

Çorbayı tepsinin dışına koyduğumda kaseyi kendi tepsisine alıp içmeye başladı.

 

"Beyinsiz," diye homurdandığımda makarnadan birkaç çatal aldım.

 

"Nasıl geçti?" Diye sordu Efe.

 

Ege çorba içmeyi bırakıp ona döndü "Çok iyi geçmiştir, yüzünde güller açtığına göre."

 

"Çok iyiydi Efe," dedim Ege hiç yokmuş gibi. "Bana katıldığı yarışlardan bahsetti. Hatta birkaç videosunu gösterdi. Gerçekten çok iyiydi."

 

Üzgünüm Güney bunu söylemek zorundayım.

 

"Sanane kızım elin adamının videosundan, niye izliyorsun?"

 

"Iyy," dedim tiksinir gibi "Ne bu dağ ayılığı sanane benden."

 

"Kuzey midir Güney midir her neyse onu hiç gözüm tutmadı haberin olsun."

 

Hah. 

 

"Kıskandı mı? Seni tahtından edecek diye?"

 

"Güneyde mi yüzücüymüş, oha olaya gel." Dedi Efe

 

"İstediği kadar iyi olsun, ben hala en iyisiyim." Dediğinde umurumda olmadığı için Efe'nin salatasına çatal batırıp yemeye başladım.

 

Efe ile havadan sudan konuştuktan sonra zil çaldığında hoca gelmeden sınıfa yetişmiştik. Efe yanında Güney'in oturacağından haberi olmadığı için şaşırsada Ege'nin yanımda oturduğunu görünce ses çıkarmamıştı.

 

Rehberlik dersiydi. Normalde bu derse beden eğitimi öğretmeni olan adam giriyordu ama bu hafta izinli olduğu için onu görememiştim. Onu gördüğüm an okulun voleybol takımı hakkında bilgi alacaktım.

 

Ve kötü haber, Elisa o takımdaydı. İyi haber yok mu derseniz eğer takımda smaçör pozisyonunda oynayan kız okul değiştirmişti. Bu yüzden bir fırsat anı doğmuştu benim için.

 

Ve günün en heyecan verici haberi de çıkışta beni almaya gelecek olan Çağrı beyin, beni voleybol kursuma götürecek olmasıydı. O yüzden evden çıkmadan Melda hanımla bir çanta hazırlamıştım.

 

Hocanın serbest bıraktığını düşünerek sıranın altında telefondan kendime bir sosyal medya hesabı açmaya çalışıyordum. Ve o sırada omzuma dokunan elin Ege'ye ait olduğunu düşündüğüm için iterek işime devam ettim.

 

"Ece Erdem!" Adımı duyduğum gibi sıradan kafamı kaldırıp hocaya bakarken ekranı kapatıp telefonu bıraktım.

 

"Benim?" Dedim safa yatarak.

 

"Derslerde telefon kullanmanız yasak," dedi tane tane. "Yeni geldiğin için elinden almıyorum, tekrarı olmasın."

 

Hocaya saygısızlık yapacak halim yoktu bu yüzden sesimi çıkarmadım ve telefonu elime almadım.

 

Ta ki.

 

Elise hemen çaprazımda telefonuyla biri ile mesajlaştığını görene kadar. Asıl dikkat çeken şey, o mesajını bitirip attıkça Ege'nin telefonuna bildirim gelmesiydi. Ege göz ucuyla telefonuna bakıp mesajları okuduğunda kendi kendime sırıttım.

 

"Hocam!" Dedim masasına oturmuş kadına seslenerek "Telefon kullanmak bir tek bana yasak değildir umarım."

 

"Elbette değil?"

 

"Ege ve Elisa arkadaşımız sürekli mesajlaşıyor ve bildirim seslerinden rahatsız oluyorum."

 

Güneyin kısık sesli gülüşünü duyduğumda hoca Elisa'nın yanında durup telefonu almıştı.

 

Sıra Ege’ye geldiğinde o vermeden elinden telefonu çekip büyük bir zevkle telefonu hocaya verdim.

 

Elisa sinirle bana baktığında ona aynı şekilde karşılık verdim.

 

Hoca "Gerçekten Erdemlerin beni asla üzmeyen tek öğrencisi olduğun için teşekkür ederim Efe." Dedi.

 

Efe'nin ne yaptığına bakmak için arkamı döndüğümde test çözdüğünü görünce gururlanmadan edememiştim.

 

"Kimin üçüzü be!"

 

"Teşekkürler canım üçüzüm," diyerek karşılık veren Efe'nin yanaklarını sıktım.

 

"Dön önüne Ece, kolun bana çarpıyor rahatsız oluyorum." Göz ucuyla Efe ve bana bakıp konuştuğunda 'sanane' der gibi baktım ve önüme döndüm.

 

Kalan yirmi dakika da birkaç soruya bakmış, odaklanmaya çalışmış olsamda asla bunu başaramamıştım. Eskiden tek hedefim iyi bir üniversite kazanmak olduğu için odaklanmak daha kolay oluyordu ama şuan üzerimde ki anlam veremediğim şeyi atamadan çalışmak çok zordu.

 

Rahata mı almıştım kendimi? Neye güveniyordum?

 

Kendime gelmem gerekiyordu. Rahatlığa alışkın biri değildim.

 

Kalemi soru bankasının arasına koyduktan sonra çok geçmeden zil çalmıştı. Hoca sınıftan çıktıktan sonra Elisa bir hışımla yanıma gelmişti.

 

"Ya çocuk musun sen kızım? Ne diye hocaya ispiyonluyorsun sen beni ne hakla ya!"

 

Anten cızırtısı gibi duyduğum şey yüzümü buruşturmama neden oldu.

 

"Canım istedi," dedim daha da sinir etmek için.

 

"Şaka mısın ya? Duyuyor musunu canım istedi diyor!"

 

"Şaka gibi mi duruyorum sence?"

 

"Bana bak!" Dedi işaret parmağını yüzüme yaklaştırarak "Yerini ve neredem geldiğini bileceksin kızım, duydun mu beni?"

 

Anında vücuduma dolan adrenalin ile ayağa kalktım hızla, bana uzattığı elini ittim sertçe.

 

"Kimsin sen ya, kimsin de bana geldiğim yeri soracaksın? Elimde kalırsın ikile şuradan."

 

Bunları bana deme cesaretinde bulunması için ona yüz veren tek bir kişi vardı.

 

Ege.

 

"Ece, hava alalım üçüzüm hadi gel." Dedi Efe ikimizin arasına girerek.

 

Elisa, Efe'yi kolundan kenara çekmeye çalıştığında elini tekrar sertçe ittim.

 

"Beni mi kıskanıyorsun da her hareketimi takip edip beni şikayet ediyorsun sen ya!"

 

Güldüm.

 

"Ben sana ancak üzülürüm." Dedim

 

"Niyeymiş o?" Dedi elleri belinde

 

"Beynin olmadığı için, başka neden olacak Elisacım."

 

"Ya!" Dedi ayağını yere vurarak "Kızım seni üçüzün bile sevmiyor; gelip bana dert yanıyor, bu kız bize uyum sağlayamaz diye!" Bağırdığında Ege araya girdi.

 

"Ne uyduruyorsun kızım sen?!"

 

Ne yazık ki uydurmuyordu.

 

Konuşmalarını bizzat ben duymuştum.

 

"Elisa seni son kez uyarıyorum, elimde kalırsın, ne abarttın be! Ağlayacaksan git tuvalette akıt sümüklerini!"

 

Ege beni dışarı çıkarmak istediğinde ona bir kez daha nefret ederek baktım.

 

"Nesin sen biliyor musun?! Sonradam görmesin! Kimsen yok! Kardeşin bile suratına bakmıyor senin! Buraya da neden geldiğin belli oldu! İlk günden yeni gelen çocuğu elde etmek için onla geziyorsun! Kaldırım çiçeği seni!" içimden gelse de tüm kuvvetimle onu yere ittim. Yere boylu boyunca serildiğinde sınıfta olanların ağzından büyük bir uğultu çıktı.

 

Gözüm dönmüş gibiydi. İlk kez birine bu kadar çok zarar vermek istiyordum.

 

"Ne dediğini zannediyorsun sen!" Dedim elim titrerken yüzüne eğildim. "Seni doğduğun güne pişman ederim, bir daha söylesene ne dedin sen!"

 

"Ece tamam gel, sakin ol lütfen."

 

"Bırak Efe! Bırak! Sen beni kendinle mi karıştırıyorsun?! Ege'ye yanaşmak için Efe'ye ilgili göster miyor musun kızım sen!"

 

Korkudan yüzü daha çok değiştiğinde "Nasıl böyle bir yakıştırma yaparsın sen bana! Ne biliyorsun kızım benim hakkımda ne biliyorsun! Bilsen de benim hakkımda konuşma yetkisini kim verdi sana!"

 

Saçlarına giden ellerim, biri tarafından çekildiğinde beni tutan ellere vurdum.

 

"Bıraksana ya!" Beni sınıftan dışarı çıkarmaya çalışan kişi bunda başarılı olduğunda sınıf kapısını kapadı.

 

"Oğlum sen niye beni tutuyorsun ya! Seni de mi döveyim?!"

 

Bağırmalarıma karşı Güney sakinliğini korumaya devam etti.

 

"Şuan zarar gören Elisa değil sen olacaksın Ece. Sakin ol." Tane tane konuştuğunda dolan gözlerimle okul çıkışına doğru koşar adım gitmeye başladım.

 

"Ece!" Efe peşimden bağırdığında onu dahi görmek istemiyordum.

 

Söylene söylene bahçeye çıktım.

 

Okulun güvenliğini zerre kadar takmayıp yola çıktım. Herhangi bir taksi bulup buradan uzaklaşmam gerekiyordu.

 

"Ece dur yalvarırım!" Nefes nefese koşan Efe'ye "Ya yeter bıktım sizden ya! Ulan bir günüm huzur içinde geçmeyecek mi benim! Okulunu da al başına çal! Bir daha gelirsem bana da Azra demesinler!"

 

"Sonuna kadar haklısın ama bu kadar sinirle bir yere gidemezsin! Nereye?!"

 

"Nereye gidebilirim! O evden başka gidecek bir yerim mi var benim!"

 

Taksiyi gördüğümde durdurdum.

 

"Binmeyeceksin Efe!" Dedim koltuğa oturur oturmaz. "Yemin ederim suratına bakmam bir daha!"

 

Taksi hareket ettiğinde adresi verdim. Kapalı olan camı sonuna kadar aralayıp başımı arkaya yasladım.

 

Geçecek Azra.

 

O kızın söylediklerini umursamaman lazımdı.

 

Kendimin ne olduğunu biliyordum. Öyle bir yakıştırmayı beni sinir etmek için yapmıştı sadece. Ama Ege ile konuştuklarını bana söylemeye yüz bulması beni çıldırmıştı.

 

Herkes hakkımda konuşuyordu. Ve bunların hiçbiri de bu kız ne yaşadı diye dönüp bakmıyordu. Hiç tanımadığım bir evde yaşamaktan memnun değildim. Alışıyorum zannediyordum. Halime şükretmeye çalışıyorum ama her gün istisnasız biriyle uğraşıyorum.

 

Bana olan ilgi ve sevgilerine o kadar çok saygı duyuyorum ki en büyük korkum onları kırmak ama kimse beni kırmaktan korkmuyor.

 

Ege.

 

Yaşadıklarının hiçbir zaman kolay olmadığının farkındayım. Sevdiğim birini hiç kaybetmediğim için nasıl canlarının yandığını anlamam mümkün değil biliyorum ama. İnsan canı yanınca buna sebep olan asıl kişilerden nefret etmeliydi.

 

Ne suçum vardı benim? Ben mi istemiştim annemden babamdan ayrı kalmayı? Bana mı sormuşlardı öz annem olmayan her türlü pisliğe bulaşan kadınla o evde on sekiz sene geçirmeyi?

 

Ne istiyordu benden?

 

Neden canımı yakıyordu?

 

Onun sözleri ile baş etmeye alışmıştım ama başka birinin ağzından duymak beni deli etmişti.

 

Evin önüne geldiğinde taksiciye verdiğim paradan utandığımı hissettim. İnsan babasından aldığı para için utanır mıydı? Bugüne kadar kendi paramı kazanmaya çalıştığım için, bu bana ağır gelmişti.

 

Sonradan görme.

 

Korumaların açtığı kapıdan girmek yerine eve baktım uzun uzun. Bu evi, bu hayatı hak ediyor muydum gerçekten?

 

Ağır adımlarla bahçeye girdiğimde sağ tarafta duran iki arabayı gördüm. Bu arabalar evden birilerine ait değildi.

 

Zile basıp beklemeye başladım. Bana bir anahtar vermişlerdi ama yanımda değildi. Birkaç saniye sonra kapı açıldı. Kapıyı açanın yüzüne bakmadan merdivenlere yöneldim. Salondan kadın sesleri geliyordu. Belki misafiri vardı bilmiyorum..

 

Odaya gidip duş almak ve sonsuza kadar uyumak istiyordum.

 

Okul kıyafetlerini fırlatır gibi çıkardıktan sonra banyoya gitmek o kadar zor geldi ki, üzerime basit bir takım geçirerek yatağın üzerine oturdum öylece.

 

Odanın kapısı çaldığında tepki vermedim. Kapı hafifçe aralandığında görevlilerden birini gördüm.

 

"Ece'cim, annen seni çağırıyor."

 

"Neden?"

 

"Çok yakın bir arkadaşı geldi. Seni tanıştırmak istiyor."

 

Oflayarak yastığa başımı koydum.

 

"İstemiyormuş, hasta der misiniz?"

 

Kadın omzuma dokundu hafifçe "Çok heyecanlı görünüyordu Ece." Dedi ve odadan çıktık.

 

Çığlık çığlığa bağırmak istiyordum. Birilerini ki bu Melda hanımsa eğer hiç üzmek istemiyordum. Gerçek sevgiyi hak eden biriydi o.

 

Annemdi.

 

Hem çok mu hızlı ilerliyordu, herkesi çok çabuk mu kabulleniyordum? Duygularım o kadar anlıktı ki o an nasıl davranmam gerekiyorsa öyle davranıyordum.

 

Birileri benim için çabalıyordu.

 

Odadan çıkan kadının arkasından yete yastığı fırlattım. Yüzüme gelen saçlarımı arkaya itip yataktan kalktım.

 

Üzerim uygun muydu sorusunun cevabı benim için her zaman aynıydı. Nasıl hissediyorsam öyle güzeldim.

 

Pata küte çıplak ayaklarla merdivenden iniyordum. Salona geldiğimde Melda hanımın gözü kapıda olduğu için hemen beni fark etti. Ayağa kalkarak beni kucakladığında sarı saçlı orta yaşlı kadınla tanıştırdı beni.

 

"Esracım, kızım Ece." Dedi Melda hanım.

 

"Merhaba canım, tanıştığıma çok memnun oldum." Diye karşılık verdi kadın.

 

"Ben de." Dedim Melda hanımın oturması ile yanında ki koltuğa otururken. Saçlarımı düzeltir gibi yaparak kulağıma eğildi "Kırmadığın için teşekkür ederim annecim."

 

"Güneyle tanışmak için fırsatınız oldu mu?" Diyerek söze girdi kadın.

 

"Ah, bahsetmedim ben Ece'ye. Bugün sınıfınıza kayıt olan Güney, Esra'nın oğlu."

 

Sarı saçlarının kime çektiği belli olmuştu.

 

"Evet tanıştım." Diye cevap verdim.

 

"Çok sevindim." Dedi kadın da.

 

"Esra ile çok yakın arkadaşız. Onlar yurt dışına gittiğinden bu yana baya bir zaman geçti ama yeniden bir aradayız."

 

T a m a m.

 

"Bir şeyler hazırlayayım sana hemen, açsındır."

 

Neden bana bu saatte evde olduğumu sormuyordu?

 

"Öğlen yedim gerek yok teşekkür ederim."

 

"Melda o kadar çok sana benziyor ki senin gençliğinle konuşuyor gibi hissediyorum."

 

Saçlarımı sevdi bu sefer gerçekten.

 

"Ben Ece kadar güzel değildim." Dedi gülümseyerek.

 

Hala o kadar güzeldi ki, bunu asla dile getirmiyordu.

 

"Okul nasıl gidiyor?"

 

"İyi," dedim Esra hanıma.

 

Bir an durdum. Esra içinde hanım diyordum, onla hiçbir bağlantım olmamasına rağmen. Ama beni dünyaya getiren kadına da hala hanım diyordum.

 

Bakışlarımız birbirini bulduğunda gülümseyen taraf bu sefer ben oldum.

 

"Baban birazdan gelecek, annecim." Dedi Melda hanım. "Bende gelmek istiyorum ama baban baba kız olmak istedi."

 

"Başka biri var mı evde?" Şuan Melda hanımla konuşamazdım. O ortam yoktu.

 

"Mert abin sabah nöbetten geldi odasında dinleniyor." Onun adını duyunca kalktım. "Yanına gidiyorum o zaman?"

 

"Tamam annecim."

 

"Sonra görüşürüz Ececim." Kadın göz kırptığında merdivenleri tekrardan çıktım.

 

Kapıyı çaldım ama uyuduğu için olmalı duymayınca kapıyı araladım. Yatağa gidip yanına uzandığımda omzuna dokundum uyansın diye. Sonra burnuna dokundum, rahatsız olunca gözlerini araladı.

 

"Rüyalarımı süsleyen bir atarlı güzel?" Dediğinde omzuna vurdum. "Giderim bak!" Diye tehdit ettim.

 

"Abisinin güzeli.." dedi "Hoş geldin. O kadar uyumuş muyum ben?" Kolunda ki saate baktığında dudadığımı ısırdım.

 

"O kadar uyumadın, ben eve erken geldim." Bakışlarım düşünce çenemden tutup yüzüne bakmamı sağladı.

 

"Bir şey olmuş," dedi "Üzmüş biri seni abim?"

 

Beni hep üzüyorlar abi..

 

"Kavga ettim." Dedim hiç uzatmadan. "Elisayla." Elisa ile Ege'nin konuşmasını bildiği için bu isim ona yabancı gelmeyecekti.

 

"Bir yerinde bir şey yok değil mi?"

 

"İyiyim.." diye mırıldandım. En azından bedenen bir şeyim yoktu.

 

"Bugün ilk defa kavga etmek istemedim ama beni o kadar çok zorladı ki kendime engel olamadım abi.."

 

"Anlat güzelim." Dedi.

 

Olanları anlattım. Ne benim söylediklerim ne de bana Elisa'nın söylediklerini es geçmedim.

 

"Sana bu kelimeyi kullanacak kadar onu ne sinir etmiş olabilir?"

 

"Tanımıyor ki abi beni. Bir kere konuşup etmedim Elisayla.. aksine o benim hakkımda konuştu Egeyle."

 

"Aranızda bir sorun olsa dahi seninle bu şekilde konuşamaz. Nasıl bir terbiyesizlik bu?"

 

Sinirleniyordu.

 

Doğrulup oturdu, sırtını yatak başlığına yasladı.

 

"Tüm olanların tek suçlusu var abi. Ege. İnsanların bana karşı ön yargısını kırmak yerine daha güçlü setler koyuyor."

 

Sırf çektiklerim yüzünden keşke yaşamasaydım diyorum. Keşke.

 

"Ne düşünüyorsun bilmiyorum abi ama gerçekten çok yoruldun. Ege'nin düşündüğü her şeyi düşünmekten beynim yandı artık! İnsan babasından aldığı paradan, kaldığı odadan, annesine anne diyememekten mutlu olur mu? Kolay mı geliyor benim başıma gelenler size? Niye kimse bu kızın hayatının içine sıçılmış, elinden tutalım demiyor?!"

 

Nefretimi öfkemi her şeyi Mert'e kusuyordum.

 

"Hiçbir şey bana ait gibi gelmiyor. Çok hızlı gidiyorsun diyorum; yavaşla biraz. Ama sizin bana olan ilginizi görünce size layık olmadığımı düşünüyorum? Yanlış mı yapıyorum abi ben?"

 

"Hayır yapmıyorsun," dedi "Bize ait olan her şey senin. Sadece sen onlardan daha geç bu haklara sahip oldun. Bir daha asla bunları düşünme Ece. Başının ağrımasına değmez. Ben hatta buna Ege de dahil herkes aynı şeyi düşünüyor."

 

Ege hariç abi.

 

"Ne zaman geçecek?" İnsan ölse acısı kırk günde geçer derlerdi. Bir ay, hatta otuz günden biraz daha fazla süre geçmişti.

 

"Sen ne zaman istersen?"

 

"Nasıl olacakmış o?" Diye sordum.

 

"İnsan her şeyi kafasında yaşar ve bitirir. Önemli olan senin ne istediğindir. Beynini yönetmeyi öğren. Acılarını silemezsin, silme de. Mutlu anlarını çoğalt sadece güzelim. Mutlu oldukça, gözünü korkutan her şey çok çabuk bitecek."

 

Mutlu olmak imkansız değildi.

 

"Ne kadar çok çabaladığının farkındayız Ece. Yıllar seni çok güçlü yapmış,"

 

"Bence biraz abartıyorsun.. " Dedim

 

Kızdı.

 

"Abiler abartmaz, gerçek neyse onu söyler."

 

"Ne yapacağım ben abi? Ne zaman her şey bitti ve kurtuldum tüm olanlardan diye sevineceğim?"

 

"Kendini rahatlatman gerekiyor. Senin en büyük tehdidin o adamdı ve artık sana zarar veremez, Ege'yi de sevmediğini biliyorum. Ege'yi değiştireceğim diye bir söz veremem sana ama bir daha canını yakacak sözler söylemeyceğine garanti verebilirim. Batuhan, Efe, abim.. hepsi seninle olmak için can atıyorlar onlara biraz vakit ayırmak, yeni şeyler yapmak hem sizi yakınlaştıracak hem de sana çok iyi gelecek."

 

Bunu nasıl başarıyordu bilmiyorum ama Mertle konuşmak kadar iyi gelen bir şey yoktu. Sorunlarımı anlattığımda esip gürleyecek birilerinin varlığından çok rahatsız oluyordum. Bu şekilde de her şey yoluna girebilirdi.

 

En azından o böyle söylüyordu. Şimdi beni duysa, abiler yalan söylemez de derdi.

 

*

 

Salona her yaklaştığımızda kalbim yerinden çıkacak gibi hissediyordum. Bu benim için çok büyük bir adımdı. Başarılı olup olamayacağım büyük bir Mualla olsa da en azından sürekli yaptığım şey olan deneme işini yapacaktım.

 

Hayatım sürekli bir şeyleri denemekle geçiyordu.

 

Çağrı bey eve gelip beni aldıktan sonra üzerimde ki durgun havayı dağıtmayı başarmıştı. Melda hanım yemek yemediğimi söyleyince sporcuların takıldığı sağlıklı yemekler yapan bir restorana gitmiştik.

 

Artık beslenmeme de dikkat etmem gerektiğini söylemişti. Sonra.. iş yerinde olanlar bahsetmişti. Bir an o kadar dalmıştık ki konuşmaya, seneler sanki hiç aramıza girmemiş gibi hissetmiştim. Beni bu hafta öyle çok korkutmuştu ki ona bir şey olacak diye çok korkmuştum.

 

İyiydi. O da, Atlas abimde iyiydi.

 

"Babacım sakin ol. Geldik, hadi inelim." Küçük bir çocuk gibi elimden tuttu. Arabadan indiğimiz de de bırakmadığı elime baktım.

 

"Rahatsız olduysan?" Dedi elini çekmek için hazırlanırken, çekmedim elimi.

 

"İyi böyle." Dedim. Elini tutunca ondan güç alıyor gibiydim.

 

"Kendini sıkma sakın, rahat ol tamam mı?"

 

Uzun süredir bir şeyler yapmadığım düşünülürse başarısızlık beni gerçekten korkutuyordu.

 

"Başaramazsam?"

 

"Bu çok normal. Kazanmak kadar kaybetmekte var kızım. Önemli olan pes etmeyip amacına ulaşman unutma bunu olur mu?"

 

Başımı salladım.

 

Kursun içine adım atar atmaz büyük bir sessizlik hakim olsa da antrenmanın yapıldığı salona ilerledikçe artan insan sesleri ve top sesleri beni heyecanlandırmaya yetmişti.

 

Nefesimi tuttum.

 

Babam görevlilerden biriyle konuşup, hocayı beklediğimizi söylemişti. Yaklaşık olarak yirmi dakika kadar antrenmanın bitmesini bekledik. O sırada dakikalar bir türlü geçmek bilmese de hocaya görünce ikimizde ayağa kalktık.

 

Çok, çok ciddi duruyordu.

 

"Hoş geldiniz," diyerek Çağrı beyle el sıkıştı. Ben de o sırada göz ucuyla salondan çıkan kızlara bakıyordum. Resmen perileri çıkmış gibi duruyordu.

 

Hoca bana baktı.

 

"Salona gir ve filenin etrafında on tur koşup beni bekle." Ağzım açık kalırken "On beş tur." Diyerek beklediğim için süreyi arttırınca hızla çantamı bırakıp salona girdim.

 

Basit bir antrenman sahası olmasına rağmen geniş ve tavanı yüksekti. Bu ortamı daha ferah yapıyordu. Kapıdan bana baktığını görünce derin bir nefes alarak koşmak için ilk adımı attım.

 

Filenin etrafında attığım altıncı turda nefeslerim sıklaşırken hoca kapıda durmuş kolunda ki saate bakıyordu.

 

Yedi, sekiz.. On beşinci turda filenin dibine çökmüş nefes nefese kaldığımda salondan içeri girdi.

 

"Otur," dedi zemini göstererek. Ayaklarımı uzatıp oturduğumda aynı şekilde kendisi durup ısınmak için bir hareket gösterdi. Bacaklarım gerilirken kaslarım alev alıyordu adeta.

 

Vücudumda ısınmayan tek bir nokta kalmadığında filenin diğer tarafına geçerek toplardan birini aldı. Topu normal bir şekilde bana gönderdiğinde "Geç ve nasıl servis kullandığını göster." Dedi kenara çekilerek.

 

İki kez sektirdikten sonra derin bir nefes aldım. Sol elimle topu yükseltip, hızlıca öne iki adım attıktan sonra tıpa sert bir şekilde vurdum. Topun fileyi geçmesi beni mutlu ederken, hocanın yanına düşen top suratımı düşürdü. Dışarı atmıştım.

 

"Teknik sorunların var." Dedi yanıma gelerek.

 

"Profesyonel bir eğitim almadığım için." Diyerek kendimi açıklamak istediğim de "Sana sormadım." Dedi.

 

Nefesimi tuttum.

 

"Servis kullanırken topa sadece parmak uçlarınla vuruyorsun. Avuç içini de devreye sokarak tekrar dene."

 

Topu yeniden elime aldım. Beni denemeye devam ediyordu ve benim umudum hiç yoktu.

 

Söylediği gibi servis kullanmaya çalıştığımda top turuncu zemine düştüğünde en azından dışarı atmamıştım. Bir şey söylemeden yanımdan gittiğinde eline bir top aldı.

 

"Manşet al." Dedi.

 

Kollarım manşet pozisyonunu alırken birkaç adım geriledim. Hazır olduğumu görünce topu sertçe attığında, işimin asla kolay olmadığını tam olarak bu noktada anlamış oldum.

 

 

Duvarın dibine çökmüş, kendimi ağlama moduna almışken hoca yine hiçbir şey söylemeden salondan çıkmıştı. Kollarım kızarmıştı. Uzun zamandır bu acıyı hissetmediğim için biraz canım yanmıştı.

 

"Burada bir güzel varmış duyduğuma göre?" Saçım başım birbirine girmiş bir şekilde Atlas'a baktım.

 

"Hantallamışım," dedim "Hem de çok fena."

 

Yanıma geldi.

 

"Kıyamam sana, yüzünde saçlarınla aynı renk olmuş." Dedi gülerek.

 

"Komik mi?" Dedim "Burada can çekişiyorum.."

 

Elini uzatıp yerden kaldırdı. "Hayallerimize o kadar kolay kavuşamıyoruz güzelim. Bu yüzden biraz katlanmak zorundasın."

 

Ofladım

 

"Hoca o kadar ciddi ve sert ki! Bir ara kollarım parçalanacaktı. Tamam bu sorun olmasa bile adam beni takıma almayacak gibi duruyor, gerçekten yazık bana!"

 

İletişimimiz sıfırdı!

 

"Büyük konuşmamalısın."

 

"Niye? Bir şey mi söyledi size yoksa?"

 

"Bilmem." Diyerek önden yürüyünce önüne geçtim. Geri geri yürüyerek "Söylesene ne dediğini ya! Bak sinirleniyorum!"

 

"Olmaz,"

 

"Ne demek olmaz ya?"

 

"Ben sana küsüm." Dedi çocuk gibi triplenerek.

 

"Nedeen?" Dedim sabrım kalmadığı için uzatarak konuşurken.

 

"Mertle konuştum biraz önce, ona abi dediğin için bir güzel hava attı bana."

 

Batuhan ve Atlas sabırla onlara abi dememi bekliyordu.

 

"İçimden geldiği gibi davranmak istiyorum. Üzülüyorsunuz biliyorum ama öyle bir an da diyemiyorum ki."

 

"Kafan çok karışık ama kalbin ondan da karışık." Dedi "Kendini ne zaman hazır hissedersen güzelim. Ayrıca abi demedin diye senin abin mi değilim ben? Mert'in zırvalıkları işte."

 

"Söyleyecek misin?" Dedim konunun kapanması için "Sence kötü bir sonuç olsa seni böyle uğraştırır mıyım?"

 

Gözlerim doldu.

 

"Tebrik ederim güzelim." Babam yanımıza geldiğinde anlımdan öptü.

 

"Hoca o kadar korkuttu ki beni, seçilemeyeceğim zannettim."

 

Atlas kaş göz yaparken konuşmaya devam ettim.

 

"Yani benim seviyemi görmek için yaptı bunu biliyorum ama anam ağladı!" İki dakika da özüme dönerken arkadan bir ses duyuldu.

 

"Anan ağladı öyle mi Ece?" Başımı çevirdim ışık hızında.

 

Hoca söylediklerimi duymuştu ama beni şaşırtan asıl şey hocanın yanında sırıtarak bana bakan Güneydi.

 

Bunun burada ne işi vardı?

 

BÖLÜM SONU

 

Sevgili Ailemin en uzun bölümü oldu

 

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

 

Diğer bölüm için herhangi bir fikrim dahi yok :( bu aralar modum yok.

 

İlham olmak isterseniz beklerim.

 

Sizi çok çok seviyorum

 

 

 

 

Bölüm : 01.10.2025 17:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...