
Yaralar bedenimiz de iz bırakırken, ruhumuz bize yas tutar. Canım acıyordu. Bedenimin en derinliklerinde tarifi mümkün olmayan, dermanını kimde bulacağımı bilmediğim bir acı vardı.
Çok acı çeken bedenimin dermanının kesilmesinin nedeni, artık umudunu yitirmiş olmasından kaynaklıydı. Küçükken canım acıdığında, annemin kocaman elleri ufak yanağımda iz bıraktığında su ile yaralarımı iyileştirmeye çalışırdım.
Boyum yetmediği için bir taburenin üzerine çıkar, aynada canımı yakan ize bakardım. Gözlerimde ki yaşlar hiç durmadan akardı. Suçu hep kendimde arardım. Annemi rahatsız etmezsem bu sorunlarım olmazdı derdim. Ama bilmezdim ki karnım acıktı diye annemden dayak yediğimi.
Oyuncağım yok diye sessiz sessiz ağlarken, halime şükretmediğim için cezalandırıldığımı. Bilmezdim ki yüksek sesle gülünce suç işlemişim gibi, beni karanlık odaya haps etmesinin nedenini..
Ben hiçbir şeyi bilmediğimi, bugün anlamıştım.
Her zaman bahanelerin arkasına saklansam da bu sefer birilerinin bahanesi ben olmuştum. Beni anne ve babamdan ayırmıştı. Beni koruyup kollayacak insanlardan alıp koparmışlardı.
Beni çocuğu olmadığım bir kadına anne demek, onun yaptığı her şeye sessiz kalmaya mecbur bırakmışlardı.
Suçum neydi? Kimin günahını çekiyordum.
Canım yanıyordu. Başımda dayanılması güç bir ağrı varken gözlerimi dahi açmak istemiyordum. Sürekli gözümün önünde bir aile oluşuyordu. Mutlu bir aile. Anne ve babam vardı hayalimde. O hayal de canım yanmıyordu.
Gözlerimi açıp da onların gidecek olmasından çok korkuyordum.
Düştüğüm durumun gerçeklerini düşünmek beni çok yaralıyordu. Kesik nefeslerim, nefes almak için hareketlenen dudaklarımla ağzımdan küçük bir inleme sesi çıktı.
Elimi hareket ettirmek istedim. Yüzümde ki ıslaklığı şimdi daha iyi hissediyordum. Gözlerimi açmak bana bir işkence gibi geliyordu.
Yapamazdım. Pes edemezdim. Ben bu kadar zayıf biri değildim. Çabalamalıydım. Ben her zaman tek başına ayakları üzerinde duran güçlü bir kızdım. Yine iyileşmeli ve canımı yakan insanlardan hesap sormalıydım.
Elimi hareket ettirmeyi başarınca ıslak noktaya elimi koydum. Elime gelen ıslaklık hiç iyiye işaret değildi. Kanayan yere baskı uyguladığımda bu sefer sesli bir inleme çıktı dudaklarımdan.
Düşünmem gerekiyordu.
Oldukça yavaş bir şekilde gözlerimi açtığımda hala salonun ortasında kırık camların ortasında yattığımı görünce, bakışlarım duvarda ki saati buldu. Ne kadar bir süre geçtiğini anlamaya çalışıyordum.
On dakika.
Bana saatler geçmiş gibi gelen bu kısa süre kendimden geçmem için yeterli gelmişti demek ki. Etrafıma baktım, yoktu. Odalardan birinden, hangisi olduğunu algılayamıyordum uğultuya benzer sesler geliyordu.
Zaten, beni uyanık görse bu halimden faydalanarak bana tekrardan zarar vermeye kalkabilirdi.
Azra, toparlan ve ayağa kalk.
Bacaklarıma kendime doğru çektim yavaşça, kafamı ellerimin arasına alarak başımı tuttum. Sanki beynimin içinde bir şey vardı ve hareket ettikçe zonklamasına neden oluyordu.
Kalkmaya çalıştığımda canım yandığı için gözümden bir damla yaş süzüldü.
"Hayır, onu kimse elimden alamaz, bana yardım etmek zorundasın! O kızı zamanında benim başıma sen sardın!"
Yine birileri ile bağırarak konuşuyordu. İş birlikçilerinden biri olmalıydı. Benden kolay vazgeçmeyecekti. Ama buna bir anlam veremiyordum. Senelerce bana bakmaktan hoşlanmadığı bu kadar belliyken, neden peşimi bırakmıyordu?
"Bilmiyorum!" Diye bağırdı. "Başından kan aktı, düşüp bayıldı. Öldü mü bilmiyorum!" Kime, neye benim hakkımda bilgi veriyordu gerçekten bilmiyordum.
Şuan ölsem, bundan kimsenin haberi olmazdı. Gerçek aileme kavuşamadan ölüp giderdim. Ve bu onların hayatında hiçbir şeyi değiştirmezdi. Belki kızlarının yaşadığından da haberleri olmazdı.
O adam onlara bunu yazdığını söylese de belki görmeyeceklerdi. Görseler inanmayacaklardı.
Tek başınaydım.
Gözümden bir yaş aktığında canımın yanmasından çok yalnızlığıma ağlıyordum.
Telefonuma baktım. Yanımda değildi. Polisi arayabilseydim, biraz daha hızlı olsaydım şuan bu halde olmazdım.
Yerden destek alarak oturur pozisyona geldim. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. En azından kapıya kadar ulaşıp, kendimi dışarı atsam, insanların beni fark etmesini sağlayabilirdim.
Sonrasında bir şekilde başımın çaresine bakardım.
Zor da olsa ayağa kalktım. Başımı felaket derece de dönüyor, gözlerim kararıyordu.
Telefonla konuşmaya devam ediyordu. Ayaklarımı yere sürüyerek ilerlemeye devam ettim.
Holün ortasına kadar geldiğimde sesi kesildi. Telefonla konuşması bitmiş olmalıydı. Odadan çıkıp beni gördüğünde gözleri büyüdü.
"Nereye gittiğini zannediyorsun sen Azra?" Yanımara gelerek kolumu tutmayı denediğinde ona fırsat vermedim.
"Bana hala böyle sorular nasıl sorabiliyorsun?" Dedim "Benim ne bu evde ne de senle bundan sonra işim olur!"
Kurtulucaktım bu evden.
On yedi seneden sonra bunu başaracaktım.
"Gidemezsin!" Dedi önüme geçerek "Buna asla izin vermem!"
"Kes sesini çık önümden!"
"Şu haline bak, böyle nereye gideceğini zannediyorsun sen Azra?" Dedi
İnat etmeye devam ediyordu.
"Ya benle hiçbir bağın yok senin! Bunu o ufak kafana sok!"
"Hayır, kimsenin senden haberi olmayacak." Dedi başını iki yana sallayarak "Anlıyor musun?! Kimseye vermeyeceğim seni,"
Hareketleri hiçbir şekilde sağlıklı durmuyordu. Gözü kararmıştı.
Kapıya doğru daha da yaklaşınca o da bana yaklaştı. Kapının önünde durduğu için onu sola doğru itip kapı koluna ulaşmaya çalıştığımda saçıma kuvvetli bir şekilde asıldı.
Baş ağrısından ölecek gibi bir halde olduğum için bu hareketi beni daha kötü hale getirirken, bileğine sert bir şekilde vurarak elinden kurtuldum.
"Buraya gel!"
Tekrar bana doğru bir hamle yaptığında omzundan iterek onu yere düşürdüm. Hızla toparlandı. Yerden kalkarak bu sefer o omuzlarımdan itti. Sırtım kapıya çarptığında gözlerimi kapadım.
Her hareketim beni daha da güçsüz bir duruma getiriyordu.
Boynuma doğru ellerini koymak istediğinde asıl amacını anlamıştım. Beni öldürmek istiyordu. Derin bir nefes aldığımda ayağımı kaldırıp karın kısmına sert bir tekme attım.
Karnını tutarak eğildiğinde kapı sertçe çalmaya başladı.
"Azra! Ses ver! Azra!"
Biri gelmişti. Kimdi, bilmiyordum ama birileri fark etmişti.
Ayağımdan tuttuğunda ayağımı kendime doğru çekerek kurtulmaya çalıştım.
"Başaramadın işte! Bırak artık beni Allahın belası!" Çığlık atar gibi bağırdığım.
"Abi kapıyı kıralım," sesinin ardından başka yabancı bir ses duydum.
"Kenara çekil Batuhan!"
Buna gerek yoktu. Sonunda kapıyı açabilecek durumdaydım. Ayağımdan tutsa da kapıya ulaşmıştım. Kapıyı açtığım sırada beklemediğim bir kuvvetle beni çektiğinde sertçe yere yapıştım.
İşte bu, bu sefer gerçekten bilincimin kaybolmasına neden olmuştu.
*
Yazar'dan
Her şeyin bittiğini zannettikleri o günün üzerinden tam on sekiz sene bir gün geçmişti. Çocuklarının doğum gününün ertesi günü böyle bir haberi almayı kimse beklemiyordu.
Bu şaşkınlığın arasında nasıl hareket edeceklerini doğru kontrol etmeleri gerekiyordu. Yanlış bir hareketleri onlara boşa kürek çekmekten başka bir fayda sağlamazdı.
Neyse ki Erdemler doğru yoldan hareket etmeyi akıl etmişlerdi. Atlas, polis arkadaşları sayesinde bir sonuca vardığını düşündüğünde kardeşi Batuhan dan aldığı haberle bir an olduğu yerde kaldı.
"Batuhan, emin misin?" Diye sordu. Bu ciddi bir durumdu.
"Abi, kızı eve girerken gördüm diyorum! Neden bana inanmıyorsun?" Atlas'ın yaptığı şey kardeşine inanmamak değildi.
Yaşadıkları şey hala ona rüya gibi geliyordu. Zihninde defalarca aynı cümle yankılandı.
Kardeşin ölmedi yaşıyor.
Babasına baktı. Oğullarının konuşmasını dinlediği için araya girmiyor, bir an önce verilen adrese o da gitmek istiyordu.
Aklından bin bir türlü intikam planları geçiyordu. Dışarıdan göründüğü gibi kibar bir adam değildi içinde. Canını yakandan elbette ntikam Sadece. Bu olayın arkasında ona mektubu gönderen adamı piyon olarak kullanan biri vardı.
Kızını bulduktan sonra gerisi ip söküğü gibi gelecekti.
"Batuhan şimdi beni iyi dinle, sakın o arabadan ben gelen kadar inme. Birazdan babamla beraber geleceğiz."
Babası önden, Atlas arkadan gittiğinde şoförün açtığı kapıdan araca bindiler. Babası adresi verdiğinde şoförden hızlı olmasını istedi.
"Arabadan inip, eve gidip ne diyeceğim ki zaten abi?" Dedi Batuhan "Nasıl hissettiğimi bilmiyorum abi.."
İçlerinde tarifi imkansız bir duygu vardı. Avuçlarının içine alınmış kalpleri onları rahat bırakmıyordu. Bu işin diğer tarafını düşünemiyordu bile.
"Tamam," dedi Atlas. "Şimdi kapatıyorum, sakın kafana göre hareket etme."
Telefonu kapadıktan sonra babasına "Baba," dedi. Aslında şuan da tam da kardeşi gibi ne yapacağını bilmez haldeydi. "O kıza, yani.." kelimeleri toparlayamıyordu.
Avukat Atlas'ın kardeşi konu olunca dili lal olmuştu.
"Azra'ya," dedi bu sefer konuşmayı becerirken "Her şeyi nasıl anlatacağız?"
"Bana kalırsa adam ona her şeyi anlatmış ve Azra'nın haberi var," dedi Çağrı. "Kendimizi hazırlamamız gereken nokta onun tepkileri."
Kimse bu tepkileri kestiremiyordu.
"Öncesinde bir yüzünü görelim baba, belki o zaman her şey bizim için daha kolay olur."
Batuhan doğum günü gecesi insanlarla muhatap olmamayı tercih ettiği için kendini geri planda tutmuştu. Bu yüzden Azra'nın o gece orada olduğunun farkında da değildi.
Batuhan dayanamadı, arabadan indi. Mahalle şuan sakindi, etrafta kimse yoktu. Olsa da umursamayacaktı. Eve yaklaştığında kapı ile arasında çok az bir mesafe kalmıştı. Müstakil, eski bir evdi.
İçeriden bir kadının bağırma sesleri geliyordu. Genç bir sese benzemiyordu. Azra olamazdı bu kişi. Kapının dibine geldi Batuhan, kulağına kapıya dayayarak bir şeyler duymaya çalıştı.
Kadının sesi boğuk geldiği için söylenenleri anlamıyordu.
"Öldü mü bilmiyorum!" Kadınım avazı çıktığı kadar bağırarak söylediği bu cümle kaşlarını çatmasına neden oldu.
Ne diyordu bu kadın?
"Asla izin vermem onu benden alamazlar!"
Kadın Azra'dan bahsediyordu. Sinirle baktı Batuhan. Kardeşlerini bulduktan sonra onun gücü mü yetecekti engel olmaya?
Olduğu yerde hareketlendi. Abisini de dinlemesi gerekiyordu ama içeri girip bu kadına haddini bildirmeyi de çok istiyordu.
"Batuhan," adını duyduğunda babası be abisine bakmıştı. Gelmişlerdi.
"İçeride hiç normal şeyler olmuyor abi, kadın Azra'ya zarar verebilir."
Abisi ve babası kapıya adımladı hızla. Sertçe kapıyı vurdular.
Azra'nın sesini duyduklarında tüyleri diken diken oldu. Acele etmeleri gerekiyordu.
"Azra! Ses ver Azra!" Batuhan kapıyı yumruklamaya devam ederken bundan vazgeçerek abisine döndü.
Abisi Batuhan'ı kenara çektiğinde kapıyı kırmak için hamle yapacakları sırada kapı açılarak hafif aralandı. En önde olan Atlas kızıl saçlı kızı gördüğünde gördüklerine inanamadı.
Kızı görür görmez yere düşüşünü izledi.
"Azra! Kızım!" Babasının bağırışı ile üçü de içeri daldı.
Başından kanlar akan kızın durumu hiç iyi görünmüyordu. Batuhan gözü kararmış bir şekilde Azra'nın az ilerisinde duran kadına yürüyerek onu sertçe yere itti.
"Azra, bana bak, kızım duyuyor musun beni?" Babası kızı başından tutup dizine koymuştu.
Atlas etrafa bakarak biz bez parçası bulamayınca lavobadan bir havlu alarak kızın başına koymuştu.
"Batuhan şu kadını bırak, git arabayı hazırla!" Diye bağırdı Atlas.
"Seni doğduğun güne, nefes aldığın her güne pişman edeceğim!" Diye bağırdı babası kadına.
Atlas, kızı dikkatli bir şekilde kucağına aldı. Kızıl saçları, solgun yüzüne baktıkça kalbi acıdan sızlıyordu.
Batuhan arabanın içine binmiş, Atlas'ın uzattığı kardeşlerini kucağına yatırmıştı. Diğer ikili de bindiğinde şoför hızla arabayı çalıştırmıştı.
"Geç kaldık, lanet olsun! Ben kızıma geç kaldım!"
"Baba," dedi kızın yüzünü uzun uzun inceleyen Atlas. "Bu o kız değil mi?"
Batuhan onlardan soyutlamış bir şekilde kardeşine bakıyordu. Havluyu kaldırıp başına baktı kızın.
"Keşke şuan benim yerine Mert olsaydı."
Mert ondan iki yaş büyüktü ve doktordu.
"Merak etme," dedi Atlas "Birazdan gördüğünde hayatının şokunu yaşayacak zaten."
Babaları uzanıp Azra'nın elini tuttu.
"Doğum günü gecesi orada garsonluk yapan kızlardan biri.." dedi Atlas'ı onaylayarak.
"Baba yediremiyorum kendime.." dedi titreyen sesiyle "Kız, kendi doğum gününde bize hizmet etti!"
Kızının elini daha sıkı tuttu Çağrı. Bu sefer ona bir şey olmasına asla izin vermeyecekti. Sımsıkı tuttuğu bu eli ne olursa olsun bırakmayacaktı.
"O iyi olsun, daha ne doğum günleri kutlayacağız birlikte," dedi gözünden yaş süzüldüğünde "Yeter ki o iyi olsun,"
Kızları yanındaydı. Hemen dibinde. Ağlamaktan nefes alamayacak gibiydi arabada ki üç kişide.
Hastanenin önünde araba durduğunda Atlas hemen arabadan inerek "Sedye getirin!" Diye bağırdı.
Babası kızını kucağına aldığında onun güzelliği karşısında iç çekti. Hayalini kurduğu kızı kucağındaydı. Ama onunla ilk karşılaşmasını bu şekilde hayal etmiyordu.
Getirilen sedyeye kızını yatırdığında hızla hareket eden sedyenin arkasından üçü de koştu.
Gidebildikleri son noktaya kadar kızımın peşinden ayrılmadı babası. Kapılar yüzüne kapandıktan sonra sırtını duvara yasladı.
Atlas, kendine hakim olamayarak duvara şiddetli bir yumruk atarak içinde ki acıyı dindirmeye çalıştı.
"Abi! Sakin ol!" Abisine engel olmaya çalışıyordu Batuhan.
"Mert abime haber verelim," diyordu sürekli.
Mert o sırada acile getirilen hastanın haberini almış, travma bölümüne geçmişti. Hastanın rutin işlemleri yapılırken hastanın başına geçerek muayene etmeye başladı.
O sırada asistanlarından bilgi alıyordu.
"Hocam hasta, on yedi yaşında. Başına bir darbe almış. Derin bir yarası var, kanaması oldukça fazla."
Mert gerekli yönlendirmeleri verirken, hastayı MR'a yollamalarını söyledi. Beyinde bir hasar olup olmadığına bakılması gerekiyordu.
"Ameliyatlık bir durum var mı öğrenmemiz gerek. Hızlı bir şekilde hastayı alalım. Beyin sarsıntısı geçirmiş. Işıklı uyaranlara yanıt yok, boyunluk nerede?!" Diyerek etrafına direktifler vermeye devam ediyordu.
Asistanlar Azra'yı alarak Mr'a götürürken Mert de bilgisayarın başına geçerek gelecek olan sonuçları bekliyordu.
(Normal sürecin bu kadar hızlı ilerlemediğini bilmekte olup, sıkılmamanız için kısaca geçtiğimi söylemek istiyorum.)
On beş dakika kadar sonra, Mert abisinin aramasını bir kez daha reddetti. İşteyken rahatsız edilmekten nefret ediyordu.
Hastanın Mr sonucuna baktıktan sonra hasta yeniden travma bölümüne getirilmişti. Diğer uzman doktorlarla alınan ortak karar sonucu ameliyathane de derin olan yaraya genel anestezi altında işlem yapılacak, hastanın kendisine gelmesi için bir süre takip edilecekti.
Mert'e işlemi yapacak olan doktor "Yakınlarına bilgi verme sen de ortak," diyerek hasta ile beraber uzaklamıştı.
En zor kısmı hasta yakınlarına bilgi vermekti. Neyse ki üzücü bir haber vermeyecekti. Bulunduğu yerden çıktıktan sonra telefonunu alarak abisini aradığında, kapıyı açtı.
"Hocam!" Asistanın seslenmesiyle ona döndü.
"Söyle Ali?"
"Hocam.. nasıl denir bilmiyorum ama hasta yakınlarını acilen görmeniz gerekiyor."
Kaşlarını çatarak bekleme alanına gitti Mert. Kartını okutarak kapıyı açtığında abisini, babasını ve kardeşini görünce "Sizin burda ne işiniz var? Birine bir şey mi oldu?" Diye sordu telaşla Mert.
Sormaya gerek yoktu aslında, hepsinin yüzüne bakınca bir şey olduğu anlaşılıyordu.
"Biz iyiyiz," dedi gözü yaşlı bir şekilde babası. "Ka..kardeşin içeride." Geriye Efe ve Ege kalıyordu ama onlar burada olsa mutlaka haberi olurdu.
"Efe ve Ege? Onlar içeride değil baba?" Dedi sorar gibi Mert.
Atlas ve Çağrı bey birbirine bakarken son sözü Batuhan söylemişti.
"Abi içeride yatan kız, öldüğünü zannettiğimiz kardeşimiz Ece. Ece ölmemiş abi,"
BÖLÜM SONU.
> Bu aileye gerçekten çok üzülüyorum.
> Sizce Azra'nın ailesine karşı tavırları ne olacak?
> Efe ve Ege'nin tepkisi?
> Azra bundan sonra nasıl ilerlemeli? Çok kolay kabullenmeyecek bazı şeyleri, belki ona çok kızacağınız an olacak, kim bilir belki de ona hak verirsiniz?
>yorumlar buraya♡♡
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |