
Bu evin önünde dursam da, uyanık olduğumdan oldukça emin olsamda bir rüya da gibi hissetmem çok normal olmalıydı.
Etrafımda birileri vardı. Bu kişiler benim ailemdi. Her insanın yaşayan ya da ölü bir ailesi vardı. Sorun bu değildi.
Asıl sorun, insanın ailesine yabancı olmasıydı. İsimleri dışında hiçbir şey bilmiyordum. Onlar tek bir kişiyi tanıyacakken ben hepsini tanımak zorunda kalacaktım.
İşim çok zordu. Onların işi benden daha zordu. İçimde gömülü olan, üzerine ben daha çocukken tonlarca toprak atılmış duyguları ortaya çıkarmaya çalışacaklardı.
Son kez bahçeye göz gezdirdim. Bilmediğim bir nokta değildi.
"Neyse ki bahçede kaybolmam, kaybolsam da biliyorsunuz ki müştemilatın yerini biliyorum. Efe ve Ege'nin doğum günü için orada üzerimi değiştirmiştim. Ne geceydi ama değil mi?" Dedim kollarımı birbirine bağlayarak.
"Bu bahçenin her köşesi senin Ece ama asıl ait olduğun yer bu ev güzelim." Dedi Atlas.
"Başka bir ihtimali sakın düşünme," dedi Çağrı bey.
"Tamam, hadi içeri girelim artık. Ben sana bahçenin daha bilmediğin yerlerini daha sonra göstereceğim." Efe koluma girdiğinde önden önden yürümemize neden oldu. Bahçesinde onlara hizmet ettiğim eve ilk adımı attığımda başımı kaldırıp eve baktım. Giriş o kadar genişti ki, evin geri kalanını düşünmek bile istemiyordum.
"Bu kadar büyük bir evde yaşar mı insan ya?" Diye söylendim kendi kendime. Ve yine bana sırıtarak bakan Mert'i gördüm. Kaş göz yaparak "Hayırdır?" Dedim. Ona bana verdiği sakinleştirici yüzünden sinirliydim.
"Atarlı kardeşim benim," dedi "Öylesine bakıyorum, sen devam et işine." Göz kırptığında ona göz devirerek karşılık verdim.
Mert, Batuhan'ın omzuna koyduğu eli ile beraber evin bilmediğim bir noktasına doğru gitti.
"Bu yalı anneme, babamın evlilik hediyesi." Dedi Efe demesi ile de ağzımdan "Oha," dedim Çağrı beye bakarak "Bu kadar çok mu seviyorsunuz eşinizi?" Kim bilir kaç milyon ederdi bu ev?
"Çok," dedi "Değeri sadece bu yalı ile ölçülmez ama ona hayalinde ki gibi bir yuva hediye etmek istemiştim."
Ellerim cebimde yürürken, evi incelemeye devam ediyordum. Kapıdan girdikten sonra biraz ileride sağ ve sol tarafta ikiye ayrılan büyük merdivenler vardı. O merdivenlerin altından geçerek geniş bir yere salona geçiyordunuz.
"Salon bizim evin iki katı falan.." Diyerek sesli düşünüyordum.
Oldukça pahalı bir yerde oturmalarına rağmen şatafatlı mobilyalar yoktu. Yani baktığınız da gözünüzü kanatmıyordu. Salon, bildiğim gibi o büyük bahçelerine açılıyordu. Orayı es geçerek salonda dolaşmaya devam ettim.
Hepsi bir noktada durmuş hareketlerimi izliyordu.
"Çok şükür," dedi Melda hanım "Kızımız evimiz de artık." Eşine sarıldığında onlara göz ucuyla bakmıştım.
Salonun bir köşesinde ufak bir oda gibi bir kısım vardı, kapıları yoktu ancak iki duvar arasında kaldığı için böyle görünüyordu.
Çok fazla fotoğraf vardı. Fotoğrafların hepsinde gülen yüzler vardı. En yakınımda olan fotoğrafta Efe ve Ege, birbirlerine sımsıkı sarılmış o şekilde poz vermişti. Ege'nin hangisi olduğunu tahmin etmek çok kolaydı, kaşlarını çatarak bakan kişi o olmalıydı.
Üç erkek arkada en önlerine Efe ve Ege'yi almış öyle poz vermişti.
Babaları ile, anneleri ile.. o kadar çok fotoğraf vardı ki. Bu fotoğraf karelerinin hiçbirinde olmadığımı düşünüyordum. Ama hemen arkamı döndüğümde diğer fotoğraflardan daha büyük bir fotoğraf vardı.
O fotoğrafın olduğu duvar bomboştu.
Fotoğrafta uzaktan çekilmişti. Bir beşik vardı. Daha iyi anlamak için duvarda asılı olan fotoğrafı elime aldım. Beşikte yatan bir bebek. Çok küçüktü. Uzaktan tam belli olmasa da bir bebek olduğu belli oluyordu.
Fotoğrafın altında Ece yazıyordu.
Elimde ki çerçeveyi sımsıkı tuttuğumda onlarla göz göze geldim.
"Çok güzel," dedim "Fotoğrafların hepsi çok güzel."
Kimse bir şey demedi.
"Ailecek mutlu olmanıza çok sevindim. Mutlu aile tablosu dedikleri bu olmalı? Yalnız en çirkini hala Ege, onu hiç beğenmedim."
İçimde bir şeyler kopuyordu.
"Kızım," dedi Melda hanım "Bu duvarı süsleyecek fotoğraflarımız olacak. Güzel anılar biriktireceğiz, yaşayamadığımız her günü tekrar yaşayacağız. Bu duvarda fotoğraf asmaya yer kalmayacak."
"Fotoğraf çekmeyi seven bir abin var, bu yüzden tek bir anını kaçırmayacağım." Dedi Batuhan.
"Öyle mi?" Dedim mutlu gibi görünerek, onların duvarda ki çocukluk ve bebeklik fotoğraflarına bakarken.
"Bebeklik fotoğrafımı da çekecek misin?" Hepsinin suratı buz gibi oldu. İçimi parçalayan o şey daha da alevlendi.
"Ya da çocukluk fotoğrafı mı? İlk adım attığım anı? Baksana burada biri yürüyor, hepinizin yüzünde güller açıyor? Ya da okula başladığım ilk gün? Bunları da çekecek misin?"
"Bu saatten sonra geçireceğim güzel anların bir anlamı yok benim için. Bu yüzden kendinizi benimle uğraşmak gibi bir şeyin içine sokarak daha fazla üzmeyin."
Onların kızı olduğumu öğrendiğim günden bu yana iki gün geçmişti. Ve ben onların yüzünde göz yaşından başka bir şey görmemiştim. Acı çekiyorlardı. Ve ben insanların canını yakmak istemiyordum.
Atlas "Bunları içeride konuşalım olur mu? Düşüncelerini bizimle paylaşman beni çok mutlu ediyor ama kendini bu şekilde hırpalamanı istemiyorum. Ayrıca fazla ayakta kaldın. Dinlenmen gerekiyor." Dedi.
Fotoğraf çerçevesi elimde, söylediklerini dinledim. Başımı salladım. Dar koridordan geçerken salonda karşılıklı oturan Efe ve Ege'yi gördüm. Bir şeyler konuşuyorlardı. Aralarında geçen olaydan sonra birbirlerinin yüzüne bakmayacaklarını zannetmiştim ama onlar kardeşliğin ne demek olduğunu biliyordu.
İşte bu yüzden, biz hiçbir zaman üçüz olmayacaktık. Bu fotoğrafta ki kız onların kardeşi olabilirdi. Ben değil. Çerçeveyi hiç düşünmeden sert bir şekilde yere fırlattım.
Duydukları ses ile hızla bana döndüler.
"İyi misin kızım?" Diğerleri telaşla üzerimde bir hasat taraması yaparken Ege sanki bunu istekli yaptığımı biliyor gibi bakıyordu.
"Elimden kayıp düştü," ağzımın içinde konuştuğumda anladılar mı bilmiyorum.
Mert "Tamam gel otur şöyle," dediğinde Boş koltuklardan birine oturdum başımı arkaya yasladım.
Şaka gibi geliyordu. Bu ev, bu aile..
Birkaç saniye sonra kırdığım çerçeveyi toplamak için bir görevli gelmişti. Onun süpürme sesinden başka bir ses yoktu.
"Bundan sonra nasıl ilerleyecek her şey? Okulum buraya çok uzak, sabahları gitmekte zorlanırım. Otobüs durağı falan da yoktur burda. Ayrıca benim çalıştığım düzenli bir işim var.. oraya da gitmem gerekiyor."
Başımı doğrultup verecekleri cevabı beklemeye başladım.
"Öncelikle artık çalışmanı gerektirecek bir durum yok Ece." Dedi Çağrı bey "Okul konusuna gelirsek, ortamını değiştirmek istemezsen eğer, her sabah seni okula bırakırız. Ama eğer okulu istemiyorsan Efe ve Ege'nin okulu oldukça donanımlı bir okul. Orayı tercih edebilirsin."
Okulumla ilgili çok büyük sorunlarım yoktu. Değişirse çok umursamazdım bu durumu. Ama tek arkadaşım olan Arazdan ayrı kalmak istemiyordum da.
"Dönemin sonuna gelmişken okul değiştirmek ne kadar mantıklı baba? Herkesin bir ortamı var, ben insanların Azra ile ilgili olan sorularını cevaplamak istemiyorum."
Ege'nin söylediklerine biraz olsa da katılıyordum. İnsanların bu tarz soruları hepimizi uğraştırırdı. Ancak, o istemediği için o okula gitmek artık benim için öncelik olmuştu.
"Okulun ikinci dönemi var önümüzde, neden olmasın? Bence beraber vakit geçirmek bize daha iyi gelecektir Ege." Efe düşüncelerini dile getirdiğinde her zaman ki gibi Ege'ye göre daha ılıman bir tutum sergiliyordu.
"Efe doğru söylüyor Ege," dedi anneleri "Hem hayalimizdeki gibi üçüzlerim aynı okulda okuyacak."
Üçüzler, üçüzlerim.
Birbirinden ayrı dünyalarda yaşayan üçüzler..
"Ne düşünüyorsun Ece? Seni aceleye getirmek istemiyorum ama kayıt işlerini halletmem için bana bir cevap versen güzel olur."
Ege göz göze geldiğimiz de başını olumsuz anlamda salladı. Beni açık açık o okulda istemiyordu.
"Bu senin için önemli olabilir anne ama ben aynı okulda olmak istemiyorum.. Her şey çok hızlı ilerlemiş olacak."
Batuhan "Bir şeyler için çok geç kaldık zaten Ege, artık kaybedebileceğimiz bir vakit yok. Her anı dolu dolu ama bir an önce yaşamaya başlamamız gerekiyor." Dedi.
Bir karar vermem gerekiyordu.
"Tamam," Dedim Ege'ye göz dağı vererek "Aynı okulda okumayı kabul ediyorum."
"Şaka mısın sen Azra?" Dedi Ege "Sırf beni sinir etmek için kabul ediyorsun, amacın ne senin?"
"Ege, sakin olman gerektiğini konuşmadık mı abicim? Aynı okulda okumanın ne zararı olabilir sana?" Dedi Mert.
"Abi mesele okul değil, anlamıyor musunuz?"
"Ege," dedi Efe "Eğer her şey olması gerektiği gibi olsaydı biz üçümüz her anımızı beraber geçirecektik. Elimizde böyle bir fırsat varken, neden itiraz ediyorsun?"
Herkes onun huyuna gitmeye çalışıyordu.
"Bir dönem kalmadı mı zaten Ege? Üniversite de ayrı okulları tercih edersin sen de? Zaten düşüncelerine anlam veremiyorum oğlum, daha fazla zorlama istersen." Dedi Çağrı bey.
"Neden bu kadar kendini kastın ki Ege? Sana fikrini soran olmadı, bana sizin okulda okuyup okumak istemediğim soruldu." Dedim keyfim yerine gelirken.
"Fikrimi belirtmem için bana sorulmasına gerek yok Azra. Bizim ailede herkesin fikrine önem verilir. Bilmediğin için bu yorumunu göz ardı edebilirim." Diyerek bana meydan okuduğunda ortalık çoktan alev almıştı.
"Oğlum-" Melda hanım ne diyecekti bilmiyordum. Araya girdiğim için konuşması yarıda kesilmişti.
"Bana bak Ege, senelerce en iyi okulda en iyi eğitimleri aldınız. Ben bunların çeyreğine erişmek için sadece kendim çabaladım. Sen tek başına, aileni kullanmadan muhtemelen hiçbir işini halledemediğin için beni anlamanı beklemiyorum. Tercihlerim hakkında bir daha yorum yapma hakkını da sana vermiyorum." Diyerek ayağa kalktım.
Hepsinin suratına tek tek bakarak konuştum.
"Aynı şey sizin içinde geçerli! Senelerdir kendime kurduğum bir düzenim var, bunun bozulmasına asla izin vermem! Şuan içinde olduğum şeye nasıl adapte olacağımı bile bilmiyorum!" Sesim titremeye başlamıştı.
Ege de ayağa kalktı.
Yüzleşme zamanı mıydı?
"Bizim için her şey normal mi zannediyorsun Azra?! Hiç tanımadığımız bir kız geliyor, kendi istekleri olduğunu kimsenin ona karışmaması gerektiğini söylüyor! İşte sana biraz önce bu yüzden bizim ailemiz diye söyledim! Biz ailemizdekilerin dediklerine önem veririz, kafamıza göre iş yapmayız! Kimse dik başlı değildir bu evde! Sen bizim neler yaşadığımızı biliyor musun ya?!"
"Hey hey!" Diyerek araya girdi Atlas "Size içeride konuşuruz derken birbirinize nefret kusun demedim! Birbirimizi tanımak için konuşalım dedim. İkiniz de sakin olun!"
Ellerim titremeye başladı.
Ağlamama çeyrek kalmıştı.
"Ne yaşadınız siz ya? Ne yaşadınız! En fazla kızınız ya da kardeşiniz öldü diye fiziksel olmayan bir acı çektiniz! Ama ne oldu? Yas mı tuttunuz on sekiz sene boyunca?! Kırk gün ya, en fazla kırk gün canınız yanmıştır!" Hırsla bağırdım.
Boğazım acımaya başlamıştı.
"Benim ion sekiz sene boyunca Allahın her günü canım yandı ya! Her günü. Üzülüp ağlamak insana koymuyor Ege! Sen anneden hiç dayak yedin mi? Bak bu kafamda gördüğün yarayı o kadın yaptı bana! Sen hala neler yaşadığımızı biliyor musun diyorsun. İnan bilmek istemiyorum, çünkü kimse bana ne yaşadın sen diye sormadı!"
Dikiş atılan bölgede ki şarkıyı sertçe kafamdan çektiğimde Mert hemen yanıma geldi.
"Tamam yapma güzelim."
Kimseden ses çıkmıyordu. Daha fazla ayakta duramayıp koltuğa çöküp oturdum.
Artık kendime engel olamıyordum. Ağlamaya başlarken bu kadar dayandığıma bile şükretmiştim.
Ellerimle yüzümü kapatarak, içli içli ağlamaya başladığımda çok kötü hissediyordum.
Bir kol beni kendine çektiğinde engel olamadım. O gücü bile kendimde bulamamıştım. Başımı göğsüne yasladığım kişi Çağrı beydi.
"Yemin ederim geçmişini düzeltmek elimde değil Ece, yaşadığın tüm acılar bana geçsin, yeter ki canın daha fazla yanmasın kızım. Sana yaşatamadığım, sana yaşatılan her kötü gün için affet beni ne olursun..."
Ağlamayalı o kadar çok zaman olmuştu ki, sanki koca bir senenin hırsını bugün ağlayarak çıkarıyordum. Çağrı bey bıkmadan saçlarımı okşuyor, sakinleşmem için bir şeyler söylüyordu.
Derin bir sessizlik hakimdi.
Saatler ve dakikalar ile aram iyi değildi. Bu yüzden ne kadar bir süre Çağrı beyin göğsünde kendime gelmeye çalıştığımdan da haberim yoktu. Ama bu süre normal bir zamanı geçmiş olmalı ki oldukça mayışmıştım.
Gözlerimden yaşlar usulca süzülürken, uyumamak için direniyordum ama kızaran gözlerim ve ağrıyan başım bana hiç yardımcı olmuyordu. Yavaş yavaş kapanan gözlerim benden izin istemezcesine kapandı.
Uykuya dalmaya hazırlandığım bu sürede dışarıdan onların konuşmalarını duyuyordum.
"Baba uyudu sanırım.." sessizce konuşan kişi Batuhandı.
"Rahat görünmüyor, odaya çıkaracağım."
Sırtımdan ve bacaklarımdan kavranıp kucağa alındığımda huysuz birkaç mırıltı döküldü dudaklarımdan.
"Şşt, bölme uykunu güzelim."
"Abi, siz odaya çıkın ben de yarasını yeniden sarmak için malzemeleri alayım."
Fazla sarsmamaya dikkat ediyordu ki fazla sallanıyordum. Beni kucağına alan Atlas'ın adımları dışında bir adım sesi daha vardı. O kişi kapıyı araladığında Atlas beni yatağın üzerine doğru koyduğunda kendime rahat bir pozisyon ayarladım.
"Güzel bebeğim benim.. annesinin hüzün çiçeği.."
Başımın üzerine bir öpücük koyduktan sonra geri çekildi.
"Onu ben büyütmemiş olsam da kendini o kadar iyi büyütmüş ki, ne olursa olsun karşısında kim durursa dursun dimdik duruyor. Bilmiyor ama beni çok mutlu etti.."
"Ece çok inatçı ve güçlü bir kız," dedi Atlas gülümseyerek "Her ne kadar Ege ile anlaşamasalar da huyları aynı birbirine benziyor."
"Boşuna dememişler," dedi odaya yeni girmiş olan Mert. "Büyük aşklar nefretle başlar."
*
Gözlerimi araladığımda biraz daha iyi ve dinlenmiş hissediyordum. Etrafa karanlık çökmüştü. Akşam saatini geçtiği olan bir vakit dilimi olmalıydı. Telefonum olmadığı için saate bakamıyordum.
Yataktan kalkıp etrafa baktım. Oldukça sıradan bir odaydı. Muhtemelen bir misafir odasıydı. Kısa bir süre içerisinde odam olmasını beklemiyordum da zaten.
Yatağın kenarında ayakkabılarım vardı. Onları ayağıma geçirdikten sonra kapıyı araladım. Koridorda da ki duvar saatinde saat ikiye geliyordu. Herkes çoktan uyumuş olmalıydı. Sadece bir odanın kapısının altından karanlık koridora ışık sızıyordu.
Sessiz adımlarla merdivenden indim. Biraz hava almaya dışarı çıkmaya ihtiyacım vardı. Önceden de yaptığım bir şeydi. Geceleri sokaklar daha sessiz ve daha güzeldi.
Evden çıktığımda , bahçeden de ayrılmak üzereyken önüme geçen siyah takım elbiseli adam ile olduğum yerde durdum.
"Efendim bir sorun mu var?" Diye sordu.
"Hayır, sorun yok. Dışarı çıkacağım." Dedim.
"Bir yere gidecekseniz arkadaşlar sizi bıraksın, eşlik etsin."
"Hayır, gerek yok. Yarım saate gelirim."
Neden açıklamaya yapıyorsun Azra?
"Peki efendim." Dedi adam "Ailenize haber vermem gerekiyor, bilgi vermek istedim."
"Saçmalayın, evden mi kaçıyorum da haber veriyorsun? Haber falan vermeyeceksiniz! Eğer verdiğinizi duyarsam gerçekten kaçarım bu evden ve ruhunuz duymaz."
Allah bilir adamlara ne demişlerdi de beni dışarı çıkmamı sorgulayacak duruma gelmişlerdi. Adam tehtidime karşılık olarak önümden çekildiğinde büyük bahçe kapısından dışarı çıktım.
Acele etmeden yavaş adımlarla yalının bulunduğu kısımdan geçtim. Deniz kenarına geldiğimde o yola geçerek oradan yürümeye başladım. Hava güzel olsa da saatin geç olması yüzünden dışarıda benden başka kimse yoktu.
Kayalıkların oraya geldiğimde durdum. Bulunduğum semtin adını bilmiyordum. Buraya Araz ile gelmiştim ve gelirken kullandığımız yol farklıydı.
Kayalıkların üzerine çıktığımda en uç noktaya kadar gelip oturdum. Sadece dalgaların sesinin olduğu, insan kalabalığından uzak bir yer bulduğum için şanslıydım.
Yalnızlığa alışkın olduğum için bu kadar insanı bünyem kabul edememişti. Her kafadan farklı bir ses çıkıyordu. Diğerleri bir nebze olsa da Ege ile yıldızlarımız barışmamıştı. Her şeyin daha çok başındaydık ama geleceğin de bundan farklı olabilmesi zordu.
"Oo şu manzaraya bak," erkek sesi duyduğumda arkama döndüm "Güzellik seni yalnız mı bıraktılar?"
İki erkek. Sarhoş olduklarından emin olduklarım iki erkek üzerime doğru yürümeye başladığında "Gece gece belanızı benden bulmayın. Defolun gidin." Dedim sertçe.
"Aman be kızım, belamızı senden bulacaksak niye olmasın?"
Tam karşımda o ikisi vardı. Arkamda ise deniz. Kendime çıkış yolu bulmam imkansız hale gelmişti.
İyice dibime girdiklerinde önde olanı tüm gücümü kullanarak sertçe itmeye çalıştım. Yerinden dahi oynamadı. Kalbim bu sefer ağzımda atmaya başladığında yüksek sesle bağırdım.
"KİMSE YOK MU?! YARDIM EDİN!"
Belki birine gücüm yeterdi, hemen pes etmezdim ama ikisine karşı koymak benim için imkansızdı.
Kapana kısılmıştım.
"Bağırma be kızım gece gece, işimiz çok sürmez."
Kolumu tutmaya çalıştığında "Bıraksana lan!" Diye bağırdım. Adamın bacağına tekme atmaya çalıştığımda bu sefer o beni sertçe itti.
Dengemi sağlamaya çalışsam da bu çabam boca gitmişti.
İstanbul boğazının serin sularına çoktan gömülmüştüm.
Ve ben yüzme bilmiyordum.
BÖLÜM SONU
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |