
“Evet, Çınar bey,” dedim onu koltuğun üzerine yatırıp önünde diz çökerken. Altına sermiş olduğum alt açma bezi olduğu için üzerindekileri çıkarttım ve altını temizledim. Ağlaması kısa bir an durduğunda ise annemle beraber derin bir nefes verdik.
“Aferin sana,” dedim üzerini giydirdikten sonra kucağıma alırken. Başını omzuma yaslayıp sırtını okşadım. Annem de kirli bezi alıp çöpe atmak için gitti.
Koltuğa kendimi kucağımdaki beye dikkat ederek attım. Bir tutam olarak görünen sarı saçlarına dudaklarımı değdirerek öptüm. O güzel bebek kokusundan içime derin bir nefes alırken çektim.
Gaz sancısı çekiyordu ve bu yüzden dün gece ne annesini ne de babasını uyutmuştu ve ne de kendisi yarım saatten fazla uyumuştu. Şu an ise ikisi de evlerinde uyuyordu. Biz ise annemle Çınar’ı uyutmuştuk, yaklaşık yarım saat önce uyanmıştı ve şimdi de ağlamasını durdurmaya çalışıyorduk.
Lila da çok sıkıldığını söyleyerek günlerce başımızın etini yemişti. En sonunda dayanamayan Akay onu da bugünlük yanlarında işe götürmüştü.
Elimle sırtını ovmaya başladım gazını çıkartması için. “Halam, canımın içi, paşam,” diye fısıldadım. Bana bakmak için başını çevirdi. Dudaklarını büzdü ve ağlamaya hazırlandı. Hemen eğilip saçına bir öpücük daha kondurdum. Dudaklarına dokundum parmağımla. Sonra da yanağını okşadım.
O sırada annem de gelmiş ve yanıma oturmuştu. Bir elini kaldırıp poposunu ve ayaklarını okşadı nazikçe. “Anneannem,” dedi.
Çınarı kucağımda tutmaya bir süre daha devam ettikten sonra onu anneme verip akşam için bir şeyler hazırlamak için mutfağa geçtim.
Kısa süre sonra mutfağa kucağında ağlayan Çınar’la beraber annem girdi. “Elis,” diye seslenince ona döndüm. “Senin kucağında daha az ağlıyor gibiydi. Sen Çınar’ı al, ben yemeği yaparım.”
Musluğu açıp ellerimi duruladım ve mutfak havlusuyla nemini alınca kollarımın arasına aldım miniğimi. Başını göğsüme yasladı ve bir eliyle tişörtümü sıkıca tuttu. Diğer elimi de dikkat ederek yüzüne yaklaştırdım ve gözünden akan top gibi bir yaşı sildim.
“Oy benim biriciğim.” dedim ona ve anneme son kez gülümseyip önce mutfaktan sonra da biberonu alıp evden çıktım. Bahçenin gölge kısımlarında dolaşıp en sonunda sandalyeye oturdum.
Temiz hava iyi gelmiş olmalıydı ki biraz ağlaması dinmişti. Biberonun içindeki sütünü içirirken onu izlemeye devam ettim.
Çok tatlı ve çok şirindi. Her hareketi, davranışı resmen içimi büyük ve tarifi olmayan bir huzurla dolduruyordu. Boncuk gibi olan yeşil gözlerine bakıp gülümsedim.
“Canım benim.” dedim ve eğilip bir kere daha öptüm. Geri çekilmedim ve o öylece sütünü içerken onun güzel bebek kokusunu içime çektim.
Duyulan araba sesiyle kafamı kaldırdım ve kapının önündeki arabaya baktım. Gelmişlerdi. Yerimden kalkarak bahçe kapısının yanına geldim ve onu açtım. Araba bahçenin içine girince kapattım ve bana doğru koşan Lila’ya gülümsedim.
“Halam, çok özledim.” dedi bacaklarıma sarıldığında.
Çoktan biberonu bırakan Çınar sayesinde ben de bir elimi saçına getirip okşadım diğer miniğimin. “Ben de çok özledim seni.”
“Karım, çok özledim.” diyerek yanıma aynı Lila gibi koşar adım gelen kocam ile güldüm. O da bana kucağımdaki Çınar’a dikkat ederek sarıldı.
“Hayır, ben,” diye inatlaştı bacaklarıma sarılırken.
“Hayır, ben,” dedi Lila gibi inatlaşıp şakağıma bir öpücük bırakırken.
“Hayır, ben,” dedi babam arabayı park edip inince.
Güldüm ve “Hepinize yetecek kadar varım.” dedim.
Bir süre daha Lila’yla beraber bahçede oturduk. Bana bugün dayısının yanında neler yaptığını anlattı. Sonrasında kapının açılmasıyla bakışlarımız oraya dönünce abimle ablamı gördük.
“Annem,” diyerek onlara doğru koşmaya başladı Lila yanımdan kalkıp. Selen abla da gülerek eğildi ve yanına gelince kızını kaldırıp kucağına aldı, sıkıca sarılıp yanağına bir öpücük bıraktı.
“Ben yok muyum yani?” diyen babasına döndü bu kez Lila.
“Babam,” dedi içli içli ve kollarını ona uzattı. Kızını kucağına alıp o da yanağına derin öpücükler bıraktı.
“Annem,” diyerek yanıma geldi ablam kızının babasına gitmesinden sonra. Çınar’ı benden aldı ve göğsüne yaslayıp kısacık olan saçlarını okşadı.
“Yine yokum sanırım.” demesiyle Çınar’ın bakışları ona döndü ve mırıldanarak belirli belirsiz güldü.
O sırada evden Akay çıktı ve bize doğru gelmeden seslendi. “Annem çağırıyor, yemek yiyecekmişiz.” dedi ve bizim ilerlemeye başlamamıza rağmen öylece durdu. Bilerek yavaş yürüdüm ve diğerlerinin önüme geçmesini sağladım.
Onlar önümden geçip gidince Akay kolunu açarak elini omzuma attı ve bedenimi kendisine çekti. Kapıyı kapatınca dudaklarını şakağıma yaklaştırıp öptü derince.
“Hayırdır?” dedim bir elini onun arkasına getirip beline sararken.
“Karımı özleyemez miyim kızım?” dedi ve eğilip yanağımdan öptü bu kez.
Ben önüme bakarken o bana baktı gülümseyerek. Uzanıp yanağına kısa bir öpücük bıraktım ve ardından hızlıca ondan uzaklaştım.
Koşar adım mutfağa girdiğimde herkesin oturduğunu gördüm. Ben de Lila’nın yanına oturduğum sırada kocam geldi, yanıma oturdu.
Yemeğimizi yemeye başlarken annem Çınar’ı kucağına almış, ilgileniyordu kızının yemeğini rahatça yemesi için.
Birkaç dakika sonra “Siz gelmeden önce ben yemek yaparken bir mesaj geldi telefonuma. Sedef mesaj yazmış.” dedi annem.
“Ne yazmış?” diye sordu ablam.
“Bu hafta sonu kınası ve düğünü varmış. Davetiyenin fotoğrafını attı.” Durdu ve biraz bekledi. “Bir kişi olsa bile birinin gitmesi gerekiyor. Onlar bizim düğünümüze geldiler ve altın taktılar.”
“Biz gidelim mi?” diye atladım hemen.
“Gidin kız,” dedi ablam. “Çok güzel olur ikinizin gitmesi. Çatlar o pislik Sedef de.”
“Olur mu?” dedim Akay’a dönüp.
Gülümsedi sadece. “Sen istiyorsan benim için bir problem yok.”
*****
Aynadan kendime baktım son kez. Üzerimde kırmızı, bedenimi saran ve düşük kolları olan bir abiye giymiştim, makyajımı ise açık kahve tonlarında yapmıştım. En belirgin olan şey ise elbisemdeki simler, parıltılar ve bordoya doğru kaçan rujumdu. Saçlarımı dalgalı yapıp ensemden kenarlardan birkaç tutam çıkacak dağınık bir topuz şeklinde yapmış, tel tokalarla tutturmuştum.
Elimi uzatıp parfümümü aldım, üzerime sıktım. Sonrasında parfümü ve rujumu elimde tutarken diğer elimle de bilekliklerimle kolyemi aldım. Küpelerimi takmıştım, çiçek şeklideydiler ve altın renginde olmaları yeterince dikkat çekmiyormuş gibi hem büyüktü hem de ortası baya parıltılıydı. Kapıyı açarak dışarı çıktım, aşağı kata indim.
“Kocam,” diye seslendim salona doğru yürürken.
“Karım,” dedi aynı benim gibi seslenerek.
Gülümseyerek salona girdiğimde onu koltukta otururken gördüm. Üzerine siyah bir gömlek giyip kollarını dirseğinin hemen altından katlamıştı, altına ise aynı renkte bir kumaş pantolon giymişti.
Yanındaki çantaya uzandım ilk önce, parfümü ve rujumu içine koydum. Eğildiğimde ona yaklaşmıştım bilerek. Saçımın kenarlarından çıkarttığım telleri yanağıma geldiğinde eliyle kenara çekti anında, dudaklarını açıkta olan boynuma yasladı, kokumdan içine derin bir nefes çekti.
“Çiçek gibi mi kokmuş benim karım?” dedi oldukça sakin bir şekilde. Bu sakin ses tonu bile kalbimin atışını saniyesinde değiştiriyordu.
“Bilekliklerimi ve kolyemi takar mısın?” Ellerini tuttum iki elimle onu kaldırmaya çalışarak. Kalkmadı, benim de kalkmama izin vermedi.
Bedenimi kucağında yan bir şekilde otururken buldum bir anda. Beklemiyordum ama şu an umurumda değildi, kollarımı boynuna sarıp ona sıkıca sarıldım.
O da kollarıyla belime sarılmışken kafasını boyumdaki girintiden çekmemişti. Son kez derin bir şekilde kokumu çekip minik bir öpücük bıraktı. Elimde tuttuğum bilekliklerimi ve kolyemi ona uzattım kısa bir an sarılmayı bırakıp.
Hemen aldı ve sol bileğime altın renginde olan yonca ve yıldız desenli, inci şeklinde olan, parıltılı bileklikleri taktı. Sonrasında sağ bileğime teker teker beş tane olan ve düğünümde annemlerin taktığı altın bilekliklerimi taktı.
“Çok güzel görünüyor.” dedim bileklerime bakarken.
Eğilip iki bileğime de birer öpücük bıraktı. Koltuğa bıraktığı kolyeyi almadan ellerini belimin iki yanına getirdi ve sırtımı göğsüne tamamen yasladı.
Kolyeyi gerdanıma bıraktı ve taktı. Dörtlü bir kolyeydi. En alttakinde altın renginde bir çiçek vardı ve ortasında pırlanta vardı. Diğerler incili ve parıltılıydı. Oldukça güzel görüntüsünün yanında elbisemle ve diğer takılarımla birleşince hoş bir hava katıyordu.
“Çünkü sen takıyorsun. Zaten ay gibi parlarken bunlar da ışığına ışık katıyor.” Karnımın üzerinde kollarını birleştirerek sıkıca sarılırken yüzünü yine gerdanıma gömdü.
“Bana bir tek sen ışık veriyorsun.” dedim ve bir elimi kaldırıp yanağına koydum, diğer elimi ise karnımın üzerindeki ellerinin üzerine koydum.
Birkaç saniye sonra ayağa kalkmak istediğimde beni bıraktı. Oturduğu yerden gülümseyerek bana baktığını görünce etrafımda bir çocuğun heyecanını aratmayacak şekilde döndüm.
“Nasıl olmuşum? Beğendin mi?” diye sordum gülümseyerek.
Sadece gülümseyerek baktı, başka bir şey demedi. Öylece beni izlemeye devam ederken oturduğu yerden kalktı bir anda ve bana yaklaşmaya başladı.
“O kadar güzelsin ki ay senin ışığını görse kıskanırdı, bir daha parlamazdı.” Tam karşıma gelince bir elini belime koydu. Bakışları yavaşça gözlerimde, alnımda, yanaklarımda gezindi ve en son dudaklarımda durdu.
“Rujun da çok güzelmiş.” derken bu kez o bir çocuk gibi masum görünmeye çalışıyordu fakat bakışlarından anlayacak kadar onu tanımıştım artık.
“Hımm, öyle mi?” diye mırıldandım gülümserken.
“Hımm,” dedi benim gibi. Bir elini kaldırıp önce yanağıma dokundu, sonrasında yavaşça çeneme geldi. En son ise parmağını dudağımın hemen üzerinde arasında bir ipliğin geçebileceği kadar mesafe bıraktı.
Tam dokunduracağı sırada geriye doğru adımlayıp ondan uzaklaştım. Koltuktan çantamı aldım ve hızlı adımlarla kapının oraya giderken ona döndüm ve sadece uzaktan bir öpücük attım.
Kapının oraya gelince anahtarı çevirip kapıyı açtım ama aynı anda bir el, kapıyı aynı hızla geri kapattı. Ona doğru döndüm sırtımı kapıya yaslayarak. Anında dibimde olan yüzüyle karşılaştım. Ellerini yanıma koyup kapıya yaslamıştı ve gülümseyerek bana bakıyordu.
“Ne oldu?” diye sordum gülümseyerek.
“Hiç,” dedi gözlerime bakmaya devam ederken
Bir elini kapıdan çekip kulağımın altından çeneme doğru elini koydu ve başparmağıyla yanağımı okşadı. Yaklaşıp boynuma derin bir öpücük bıraktı.
“Çıkabilir miyiz artık?” diye sordum geri çekilince.
“Çık bakalım,çık,” dediğinde ellerini geri çekti ve bir adım geri attı. Kapıyı açtım ve dışarı çıktığımda beni arkamdan takip etmeye başladı.
“Çık bakalım şimdi, sonuç olarak geldiğimizde kaçacak yerin yok.” diye mırıldandığını duydum.
Dönüp arkamı ona baktım. “Bir şey mi dedin kocam?” diye sordum dediğini duymama rağmen.
“Hiç,” dedi, gülümsedi ve benim durmamdan yararlanarak hemen yanımda durdu. Anahtardan arabanın kilidini açtı ve ilk önce benim kapımı açtı.
“Teşekkür ederim, kocam.” diyerek koltuğa oturdum. Kapıyı kapatmasını beklerken öylece durup bana baktı.
“Bana böyle kocam dersen seni kucağımda taşıyarak bile götürürüm.” dedikten hemen sonra kapıyı kapattı. Ben gülümserken o da kendi yerine oturdu ve arabayı sürmeye başladı.
Yarım saat civarında bir yolumuz vardı düğün salonuna. Geçen süre boyunca sürekli şarkılar açıp kendi yerimde sağa sola sallanarak ve kocama cilve yaparak onları söylemiştim. En sonunda düğün salonuna gelince arabadan beraber indik ve el ele ilerlemeye başladık.
Kapıdan içeri girdiğimiz anda gelenlere kolonya ve şeker verenler oradaydı. Gözleri anında bize döndü ve oldukça şaşkın bir şekilde baktılar.
Bizi beklemiyor olmalılardı.
İlerlemeye devam ettik ve tam karşılarında durunca Nesrin ve Mesut’u gördük. Hayır, onlara ne abla, abi ne de teyze, enişte diyecektim. Onlar bu saygıyı hak etmediklerini kendileri göstermişlerdi.
“Merhaba,” dedim kocaman bir gülümsemeyle. Şaşkın bir şekilde ve ağzı aralıklı olan Nesrin’e baktım. “Bize şeker yok mu?”
“Nilda kendisi gelmek yerine bizimle kan bağı bulunmayan sizi mi gönderdi akraba diye.” Güldü kısa bir anlığına.
“Öyle, değil mi? Emin olun onlar da sizinle akraba olmaktan memnun değil ve bunun olmaması için elinden gelen her şeyi yaparlardı. Bu konuda kocam ve kendimi şanslı sayıyorum.”
Onlara başka bir şey demeden arkamı döndüm ve kocamla beraber yürümeye başladık. Masalardan en önde olanlardan birine oturduk. Sırf yer kapmak için erken geldiğimizi de belirtmek istiyordum.
Onlar bizim düğünümüzde en köşede, sanki yokmuş gibi durmayı seçmişlerdi. Bizden de aynısını bekliyorlardı büyük ihtimalle fakat yanıldıklarını kısa sürede anlayacaklardı.
Masada sadece iki kişi oturduğumuz için bir aile gelip oturup oturamayacaklarını sormuştu. Onlara gülümseyip bir sorun olmadığını söyleyince ise karşımıza oturmuşlardı.
Kadın ve adam yaklaşık kırklı yaşındaydı ve bir kızlarıyla bir oğulları vardı. Erkek olan yirmili yaşların başında gibi görünse de kız daha küçüktü.
İlk dansları için gelin ve damat sonunda gelmişlerdi. Doğrusunu söylemek gerekirse benim gelinliğim onunkine bin basardı.
Akay’a elimle eğilmesini anlatan bir işaret yaptım ve kulağına doğru “Benim gelinliğim daha güzeldi, aynı şekilde senin damatlığında. Bunlarınki çok çirkin.” diye fısıldadım.
Dedikoduma ayak uydurup kulağıma doğru “Kesinlikle,” diyerek fısıldadı benim gibi.
Güldüğümde duyduğum ses ile aniden yerimden kalktım. Dans etmek isteyen çiftleri gelin ve damadımız yanına alabiliriz. Akay’ın eline yapıştım ve onu da kaldırdım. Hızlı bir şekilde dans pistine doğru yürüdüğümde sadece bana gülümseyerek ayak uydurdu.
Hemen onların yanına kadar gittim ve neredeyse yan yana durunca uzanıp kollarımı Akay’ın omzuna ve ensesine koydum. O da aynı şekilde belime ellerini sıkıca koydu.
Kafamı yana doğru çevirdiğimde bana daha doğrusu kocam ve bana resmen ağzı beş karış açık bir şekilde bakan Sedef’le karşılaştım. Büyük bir ihtimal olarak bizi bu şekilde görmeyi beklemiyordu.
Gülümsedim ona bakmaya devam ederken ve ardından hiçbir şey olmamış gibi kocama döndüm. Ona baktığımda gülümsediğini gördüm.
Bugün bir hedefim vardı. O da hiç oturmayıp sürekli dans etmekti. Beni çoğu kişinin tanımadığından adım gibi emindim ve insanların benim hakkımda ‘Bu da kim?’ demesini çok istiyordum.
Çiftlerin dansları bitince farklı türde müzikler çalmaya başladı ve bu sürede aynı aklımdaki gibi ne kendim oturdum ne de kocamı oturttum. Müzikler de çok hoşuma gittiği için hiçbir şekilde yerimde durmadım.
Pek sevgili kocam ise sadece bana bakıp gülümsemek dışında bir şey yapmıyor, olduğu yerde dikelip bir direk misali öylece duruyordu.
Kollarımı omzuna dolayıp cilveli bir şekilde yaklaştım ve bildiğim bir şarkının başlamasının sevinciyle ona doğru söylemeye başladım.
“Kör bir sızı vuruyor inceden inceden
Merhem getirme yaram içerden
Kaç yıl oldu özledim söylemeden ölmem
Azına tutkunum çok bi’ şey istemem”
Ellerimi ensesine iyice sarıp bedenimi ona yasladım ve yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Onun da ellerini belimde hissedince gülümsemem genişledi.
“Gözyaşını sildiğin mendilin olayım
Koy beni gömleğinin sol cebine
Günler geceler çok zor geçti
Razıyım orası yakın kalbine”
*****
“Kızım, al şu yeleği giydir, üşümesin.” diyerek Çınar’ı giydiren ablamın yanına yaklaştı annem.
“Annem hava kaç derece, bilmiyor musun?” dedi Selen abla bir yandan gülerken.
“Öyle ama sırtına yel girmesin.”
“Annem,” diyerek olaya el atmaya karar verdim. “Hava soğuk değil ayrıca yaprak bile kımıldamıyor.”
Bir süre durdu, ona bakan bana ve ablama baktı. Sonrasında biz gibi o da gülümsedi ve yeleği koltuğun başlığına bırakıp, “Evet,” dedi. “Haklısınız sanırım, abarttım biraz.”
Lila yoğun istek üzerine dayısını mükemmel bir şekilde kandırıp oyun parkına götürmek için ikna etmişti. Sonrasında ikisi bir olup yine bilinmeyen bir şekilde abim ve babamı da ikna etmeyi başarmışlardı.
Konuşma sesimizi çalan zil bastırınca yerimden kalktım. Kapıya doğru gittim ve Akaylarla karşılaşacağımı düşünürken gördüğüm kişi ile duraksadım.
Sedef’in annesi yani Nesrin buradaydı.
“Hoş geldiniz.” dedim fakat ne kadar çabalasam da yapmacık olsa bile gülümseyemedim, zaten o da bana gülümseyerek bakmaktan çok uzaktı.
Cevap bile vermeden içeriye girdi ve ayakkabılarını çıkartıp kenara koydu. Salona doğru ilerlediğinde ben de arkasından yürümeye başladım. Kendime hakim olamadığım bir şekilde gözlerimi devirdim.
“Kim gelmiş kızım?” diyerek kapıya döndü annem. Gülümseyen yüz ifadesi ise anında soldu. “Nesrin, ne işin var senin burada?” dedi oturduğu yerden ayağa kalkarken.
“Senin bu gelininin yaptıklarından haberin var mı Nilda?” dedi sesini bir tık yükseltirken.
“Ne yapmışım ben?” dediğimde arkasını dönüp bana baktı.
“Biz sizin düğününüze geldik ama efendice oturduk bir köşede ve altınımızı takıp geldik. Kızımın düğününde kızımdan daha çok eğlenmeni bana açıkla!” dedi işaret parmağını bana doğru kaldırıp.
“Nesrin,” diyen annemin sözünü kesip araya girdim.
“O sizin tercihiniz, eğer siz kendinize kuytu bir köşeyi yakıştırıyorsanız yapabileceğim bir şey yok. Ben o düğüne kocamla eğlenmek, dans etmek için geldim ve istediğimi de yaptım.”
“Herkes seni konuşmuş, kızımın arkadaşları bile senin kadar onun dibinde dans etmemiş. Hepsi bu kız da kim diye sormuşlar. Kızımın ışıltısını çalmışsın.”
Gülümsedim. “Ve o da size beni şikayet etti, siz de buraya beni azarlamaya geldiniz, öyle mi? Ben sınıf öğretmeniyim ama benim öğrencilerim bile böyle bir şey yapmıyor.” dedim ona bakmaya devam ederken. Çok sakin bir şekilde konuştuğumdan bu sakinliğim onu daha çok deli ediyormuş gibiydi.
“Bir şey demeyecek misin gelinine?” dedi bu kez anneme dönüp.
“Bir şey dememe gerek yok, gelinimin dediklerine harfiyen katılıyorum.” dedi annem de gülümserken.
“Kesinlikle,” dedi ablam da. “Kızınızın dolduruşuna gelip bu şekilde evimize gelemezsin. Ayrıca o sesinin tonuna dikkat et. Kardeşimle bu şekilde konuşamazsın ve oğlumu rahatsız edemezsin.”
Bakışları ablamın kucağında tuttuğu Çınar’a düştü. “Oğlun demek,” dedi ve bu kez o güldü. “Kaç tane çocuğun var senin şimdi? İki mi üç mü?” Hatırlamış gibi yaptı. “İki tane, değil mi? Bir tane bebeğini koruyamadığın için ölmüştü. Şimdi hatırladım.”
Tam ablam bir şey diyeceği sırada ileriye doğru birkaç adım attım ve onu kolundan tuttum. Geri dönüp kapıya doğru ilerlerken onu da resmen peşimden sürüklüyordum.
“Ne yapıyorsun sen!” diyen şaşkın bağırmasını umursamadım. Yürümeye devam ettim kapının önüne kapının kadar. En sonunda kapıyı açtım ve onu dışarıya doğru ilerletirken kendim içeride kaldım.
“Az bile sana!” dedim bu kez sesimi yükseltip. Bu kez de ben parmağımı ona doğru kaldırdım. “Her şeye tamam ama ablamla bu şekilde konuşup o iğrenç sözlerinle kalbini kıramazsın. Def ol git evimden!”
“Terbiyesiz, tam onlara göre bir gelin olmuşsun. Saygısız!” dediğinde gram umursamadım.
“Sana göre. Başka bir şey söylemediğime ve korumaya çalıştığım o saygıma birazcık aklın varsa dua edersin!” dedim. “Eğer bu eve bir kere daha gelirsen o zaman görürsün işte saygısızlığımı.” Kapıyı suratına kapatmadan önce son kez suratına baktım. “Saygıyı da senin gibi pislik bir kaşardan öğrenecek değilim.”
Sertçe kapattığım kapıdan sonra salona doğru ilerledim hızlı adımlarla. Az önce ayaktayken şimdi koltuğa oturmuş ve o, kucağındaki oğluna, annemse yanına oturup ona sarılmıştı.
“Ablam,” dedim önünde dizlerimin üzerine çöküp. “İyi misin?” diye sordum fakat iyi olmadığı belli oluyordu.
Benim soruma cevap vermedi ve bakışlarını bu kez Çınar’a dikti. Ona boncuk gözleriyle bakan bebeğine baktığında dolan gözlerinden bir damla yaş aktı.
“Benim yüzümden mi öldü Ayça? Ben iyi bir anne değil miyim?” diye sordu kısık bir sesle.
“Ayça?” dedi annem. “Ayça mı?”
Bunu ben de ilk kez duyuyordum.
Başını salladı sakince. “Adı Ayça kızımın.” dedi. “Benim yüzümden ölen kızımın adı.”
“Hayır, annem.” dedi annem anında. Başını omzuna yaslamasını sağladı ve uzanıp saçına bir öpücük bıraktı. Kolunu eliyle okşadı. “Öyle şey olur mu hiç? Sen çok iyi bir annesin. Bunu bilmiyor musun benim biricik kızım?”
“Ablam,” dedim ben de elimi dizlerinin üzerine koyarken. Bu kez bakışları bana döndü. “Sen çok iyi bir annesin, bunu sen de biliyorsun, yapma böyle.”
Bana bakmaya devam ederken gülümsedi hafifçe. “Teşekkür ederim, Elis.” dedi sakince.
Az önce o kadını kovmamdan bahsettiğini anlamam zor değildi. “Ne demek, abla.” Sonrasında bakışlarımı anneme çevirdim. “Anne, kızdın mı bana öyle yaptım diye?” sordum.
Gülümsedi bana bakarken, elini saçlarıma atıp okşadı. “Asla annem, asla kızmam sana. İyi yaptın bile diyebilirim çünkü eğer bana bıraksaydın ben daha beterlerini yapardım.”
*****
Duşakabinin sürgülü kapısını açıp dışarı çıktı Selen. Yan taraftaki askıya astığı havluyla önce bedenini kuruladı ve ardından havluyu üzerine sardı. Daha küçük olan havluya uzandı bu kez, saçlarının nemini alıp onu da başına sardı.
Kapının önüne geldi ve açıp odaya geçti. Geçtiği andan gördüğü manzara ile eli kapıda, kendisi de yerinde kaldı. Yatağın üzerindeki katlı pijamalarına baktı. Bakım malzemeleriyle saç kremleri de hazır bir şekilde onu bekliyordu.
Bakışları yatağın ayak ucunda duran kocasına döndü. Onlar gelene kadar öylece oturmuştu annesi ve Elis’in yanında. Sadece kucağında oğlunu tutup sıkıca ona sarılmıştı. Kızı gelince ise ona sorunu hissettirmemek için kendine gelmeye çalışmıştı.
Fatih ise her şeyi Elis’ten öğrenmişti. Sonrasında Selen’in yemek yemeden duş almak için evlerine gittiği kısmı iyi değerlendirmişti. Çocukları Elis’e kitleyip Selen’in peşinden gelmişti.
Eşinin duşa girince bir türlü çıkmak bilmediğini biliyordu ve bu sefer de sürenin daha fazla uzayacağını tahmin ediyordu. Tahmini doğru olmuştu, yarım saate yakın sürede makarnayı hazırlamış ve daha sonrasında eşinin duştan çıkınca giyeceği pijamalarını hazırlamıştı.
“Fatih,” diye mırıldandı Selen.
Hafif bir gülümsemeyle ona doğru hızlı adımlarla yaklaştı ve sıkıca sarıldı. Çilek kokan omzuna dudaklarını değdirerek kokusunu içine seçti.
“Güzelim benim,” dedi sırtını okşarken. “İyi misin?”
Derin bir nefes verdi Selen. Ne yalan söylemesine ne de gizlenmesine gerek vardı. Kendini tutmadı bu yüzden. Tutamazdı da zaten, konuşmasa bile bir bakışından anlardı Fatih onu.
Gözünden bir bir yaşlar döküldü yavaşça, başını yasladığı omuz gözyaşı izleriyle dolana kadar kendine gelemedi. Ellerini Fatih’in sırtında birleştirip tişörtünü avucu içine alıp sıktı.
Kendisini geriye doğru çekti Fatih Selen’in yüzünü görmek için. Başını eğdi ve yere baktı lakin Selen, onunla göz teması kurmadı.
“Aşkım,” dedi Fatih sakince. Bir eliyle sırtından ona destek olmaya devam ederken diğer elini yüzüne çıkarttı ve nemli yanağını okşadı.
“Bana bak güzelim, lütfen.”
Derin bir nefes verdi Selen ve başka şansı olmadığını anlayınca başını yukarıya kaldırdı. Duş alırken ağlamaya başladığı için gözleri oldukça kırmızıydı ve hafifçe şişmişti bile. Suyun altında nasıl olsa sesim duyulmaz diye düşünmüştü ama onun her hıçkırışını da ağlamaktan nefes alamayıp öksürmeye başlamasını da duymuştu Fatih.
“Ah benim bir tanem.” dedi yanağını okşamaya devam ederken. Uzanıp diğer yanağına dudaklarını değdirdi.
“Fatih,” dedi yine Selen.
“Efendim güzelim,”
“Beni seviyor musun?” diye sordu. Alacağı cevabı biliyordu, neden sorduğu hakkında ise bir fikri yoktu. Yalnızca bunu duymak istediğini fark etti sadece.
“Sevmez olur muyum hiç, bebeğim.” Geri çekildi ve gülümseyerek yeşil gözlerine baktı. “Çok seviyorum, seni sevdiğim gibi sana dair her şeyi de seviyorum.”
“Sevme beni,” dedi iç çekerken. “Ben daha kendi bebeğimi bile koruyamadım. Ben hiç iyi bir anne de…”
“Şşş,” dedi Fatih anında sözünü kesip. “O cümleyi tamamlama. Bir daha ağzından böyle bir söz duymayacağım, Selen.”
“Öyle ama,” dedi gözünden bir damla yaş akarken. “Fatih, bizim bebeğimiz öldü.” İki elini de karnına yasladı. “Burada, kızımız karnımda öldü benim.” Birden iki eliyle de karnına vurmaya başladı. Fatih hemen bileklerinden yakalayıp onu durdurmaya çalıştı.
“Bırak Fatih beni.” dedi Selen ağlamaya devam ederken.
“Benden her şeyi iste ama kendine zarar verirken sessiz bir şekilde durmamı ne iste ne de bekle.” Tuttuğu ellerini dudaklarına yaklaştırıp üzerine bir sürü öpücük bıraktı. Elinden geldiğince sakin davranmaya çalıştı.
“O kadının kötü biri olduğunu biliyorsun. Onun sadece bir sözüne kanıp nasıl kendini birkaç saatte bu kadar yıpratabilirsin?”
“Öyle ama,” dedi tekrardan.
“Öyle falan değil, Selen.” dedi. “Biz elimizden gelen her şeyi yaptık. Sen de aynı şekilde, en güzelini yaptın. Gerisi bizim elimizde değildi.”
İç çekti derin bir şekilde. “Çok zayıftım, midem bulandığı için bir şey yiyemiyordum. Bünyem çok zayıftı bu yüzden.” Gözünden bir damla yaş daha düştü. Düşen her yaşta sanki kalbinin de bir parçası düşüyormuş gibi canı yandı. Aynı acı sanki sürekli kasıklarında gibiydi. Hep sanki o günü tekrar tekrar yaşıyormuş gibi hissediyordu.
Hiçbir zaman aklından çıkmıyordu kızı. Düşünüyordu bazen, acaba şu an o da yanlarında olsaydı ne olurdu. İki yaş büyüktü Lila’dan. Çok iyi anlaşacaklarına adı gibi emindi. Ayça’nın Lila’ya çok iyi bir ablalık yapacağını biliyordu.
“Güzelim, bazen insan ne yaparsa yapsın olacak olan olur. Böyle bir şey olacağı kimsenin aklının ucundan bile geçmemişti. Demek ki bizim de sınavımız buymuş.”
Selen, Fatih’i bu konu da dahil hiç ağlarken görmemişti. En azından Selen’in ağlarken bulduğu bir omuz vardı fakat Fatih çoğu zaman sessiz bir şekilde gözyaşlarını içine atmıştı. Güçlü olması gerektiğine inandırılmıştı daha küçük yaşında bile. Dışından anne ve babasının ettiği kavgalara tepki vermese bile her gün geçtikçe duygularını gizlemeyi öğrenmişti.
Annesinin yanında ağlayıp onu daha çok üzmek istememişti. Babasıyla ise sadece yemeklerde yüz yüze geliyordu, o sürede ise ikisi de konuşmuyordu. Annesi öldükten sonra ise bu diyaloglar kısa birkaç cümle ile sınırlandırılmıştı.
Her seferinde gece olmasını beklemişti. Karanlık olunca ise ya yorganı kafasının üzerine kadar çekip yatardı ya da balkona çıkıp sigara içerdi. On iki yaşında içmişti ilk kez, son sigarasını ise Selen’i tanıdığı ilk gün.
Kimsenin umurunda olmamıştı. Umurunda olacak kimsesi de yoktu zaten. Bir kez yakalanmıştı babasına. Kızacağını sanırken öylece oğluna bakıp çekip gitmişti.
Annesinin yokluğunu ilk kez o kadar derin hissetmişti. Eğer onu görseydi sigara içerken bırakması için defalarca söz söyler, sonra da ağlardı.
Zaten Fatih’in aklında annesi sadece ağlarken vardı. Canı yandığı için, kalbi kırıldığı için, eşiyle kavga ettiği için, sevilmediği için, aldatıldığı için…
“Yani güzelim, sen elinden gelenin en güzelini, en iyisini yaptın. Yapabileceğimiz bir şey yoktu. Bu senin anneliğinle alakalı bir şey değil.” İki eliyle yanaklarını tuttu ve yüzünü yüzüne yaklaştırdı. “Ayrıca sen de en az benim kadar biliyorsun bu dünyanın en iyi annesi olduğunu.” Gülümsedi hafifçe. “Anlaştık mı?”
Derin bir nefes verdi Selen. O da eşinin gülümsemesini görünce tebessüm etti. Başını salladı olumlu anlamda. “Anlaştık,” dedi.
Yüzünü yüzüne daha çok yaklaştırdı ve en sonunda dudaklarını Selen’in dudaklarına yasladı. Aceleci değildi, oldukça sakin şekilde bir öpücük bıraktı.
Geri çekilince alınlarını birleştirdiler ve kapattıkları gözlerini aynı anda açtılar. Gülümsediler hafifçe birbirlerinin gözlerinin içine bakarken.
“Şimdi önce üzerini giyiniyorsun sonra da yemek yiyip film izleyeceğiz.” dedi. Elini Selen’in üzerindeki havluya atıp yatağın köşesine bıraktı. Pijamalarını giydirirken karşısındaki bir kadın değildi. Küçük bir çocuk gibi öylece durup Fatih’in onu giydirmesini bekliyordu.
“Evet, küçük hanım.” Gülümserken iki elini de yanağına yasladı ve dudaklarını alnına yasıp içine derin bir nefes çekti. “Oh,” dedi geri çekilince gülümseyerek. “Mis gibi mi olmuş benim minik bebeğim?”
Derince içini çekti Selen. Düşündü kısa bir an. Nasıl bir iyilik yapmıştı da karşısına böyle bir adam çıkıp en kısa sürede hayatının merkezine yerleşmişti?
“Ben nasıl bir sevap işledim de Allah karşıma senin gibi bir eş çıkarttı, böyle bir aile kurmamı sağladı?” dedi gülümserken.
“İyi ki varsın.” dedi Selen de gülümserken.
“Asıl sen iyi ki varsın.”
Daha Fatih’in ondan önce sigara içtiğinden haberi yoktu. İki yeşil gözün kalbine nefes aldırdığı gibi ciğerlerini de koruduğunun farkında değildi.
Selen’in önünden ayrılıp arkasına geçip oturdu yatağa. Yan taraftan tarağı alıp eşinin yumuşacık olan saçlarını taramaya başladı.
İpek gibi olan saçlarını okşadı eliyle, yaklaş bir öpücük bıraktı çilek kokan saçlara. Taramaya devam ederken ise dudaklarından mırıldanma gibi bir şarkı sözü döküldü.
“Yeşil bir alev birden büyüdü
Yangın gibi birden kalbimi sardı
Seni görünce ah ruhum eridi
Tüm sevgiler mazide kaldı
Avare gönlüm senin yemyeşil
Gözlerine takıldı kaldı”
Gülümsedi Selen hafifçe. Her gün neredeyse en az bir kere söylüyordu ona. Her söyleyişinde içi eriyordu resmen, tekrardan nefes aldığını hissediyordu.
Saçını taramayı bitirince kremleri aldı ve aynı Selen’in yaptığı gibi dikkatlice sırasıyla sürdü. Kurutmadı, öylece açık bıraktı. Biliyordu çünkü saçlarını kurutmayı sevmediğini.
Yataktan kalktı ve malzemeleri makyaj masasının üzerine bıraktı. Havluları da alıp banyoya götürdü. Geri geldiğinde onu sessizce izleyen Selen’e yöneldi. Kollarını ona sararak kaldırdı.
Anında Selen’in kolları onun omzuna ve sırtına sarıldı, bacaklarını ise ona doladı. Yüzünü boynuna doğru gömdü ve içine derin bir nefes çekti.
“Şu an Lila’dan bile daha çocuk oldun, farkında mısın?” dedi gülümserken Fatih.
“Senin yanında hep böyleyim desem.”
Aşağıya indiklerinde doğruca mutfağa ilerledi. Yemek masasının yanına geldiklerinde Selen’i kucağından indirip yavaşça sandalyeye oturttu. Hazır olan makarnayı sosla karıştırıp tabaklara koydu, meyve suyu koyduğu bardaklarla beraber masaya yerleştirdi.
Selen’e yedirdi birkaç çatal, sonrasında kendisi de aynı çatalla yedi. Bardağı eline aldı ve eşinin dudaklarına yaklaştırdı içmesi için.
Kendi elleriyle tabağındaki makarnaları yedirdi. Kirli bulaşıkları yıkamadan öylece bıraktı. Selen’i tekrardan kucakladı ve salona doğru gittiler.
Koltuğa oturduklarında kumandayı eline aldı ve televizyonu açtı. İnternete girince arama kısmına sadece tek bir şey yazdı. Selen’in en sevdiği animasyon filmini.
Şu ana kadar defalarca kez izlemişlerdi. Ne zaman eşinin canının sıkkın olduğunu hissederse alırdı yanına, göğsüne başını yaslamasını sağlayıp ezbere bildikleri sahneleri izlerlerdi.
İzlemeye başlamadan önce Selen başını yasladığı göğüsten kaldırıp gülümsedi Fatih’e.
“Hayatım boyunca aldığım en doğru kararın seninle evlenmek olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyorum.”
Parmaklarının dışıyla kırmızı yanakları okşadı sakince. “Benim tek doğru kararım.”
Selamlarrrrr💞💞 Umarım bölümü beğenmişsinizdir, hoşunuza gitmiştir. Düşünceleriniz benim için çok önemli, lütfen benimle paylaşmayı unutmayın. Oy kullanmayı ve yorum yapıp beni takip etmeyi unutmayın. Sizleri çok seviyorum ve sizlere çok teşekkür ediyorum. Bir sonraki bölüme kadar kendinize çok dikkat edin, hoşçakalın. Allah’a emanet olun⭐️⭐️🫶🏻🫶🏻
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |