
Keyifli okumalar 💞
Eşref Bey’in “Geç oldu artık,” diyerek kalkmasıyla birlikte sohbetleri yarım kalmıştı; geride, cevapsız kalan soruların ağırlığı çöreklenmişti Meyra’nın içine. Terastan ayrılırken zihni hâlâ aynı cümlede takılı kalmıştı: 'Senin annen burada, bu konakta doğup büyüdü,'
Merdivenleri inerken aklı hâlâ Eşref Bey'in o söylediği sözlere takılı kalmıştı. Kaldığı odaya doğru ağır adımlarla yürürken odanın önünde bir an duraksadı, ardından yavaşça kapı kolunu indirdi.
Odaya girdiğinde Yaman Ali'yi, yere serdiği yorganın üzerine uzanıp uyuduğunu gördü. Onun uyanmaması için kapıyı yavaş ve dikkatli bir şekilde kapatıp aynı sessizlikle yatağa doğru ilerledi. Yatağa geçip yastığa başını koyduğunda, terastan kalma rüzgâr hâlâ yanaklarında geziniyordu. Gözleri tavanda gezinirken, kulaklarında Eşref Bey'in söylediği bir başka cümle yankılandı:
'Annen ve Selma, iki dosttan öte, iki kardeş gibi büyüdüler bu konakta!' demişti. İki dosttan öte, iki kardeş gibi büyümüşlerse, aralarındaki o yıllardır süren kin nedendi diye düşündü Meyra. Değil kardeş gibi, doğduğundan beri ne annesinin, ne de Selma Hanım'ın birbirlerine dostça yaklaştığını görmemişti.
Aralarında ne geçmişti de, kardeş gibi büyüyen iki dost birbirlerinin yollarından geçmeyip, düşman kesilmişlerdi?
Derin bir nefes alıp gözlerini kapadı; ama uyku, bu gece ona hiç uğramayacak gibiydi.
🤍
Sabahın çok erken saatleriydi. Güneş henüz ufkun ardında saklanıp gökyüzünü aydınlatmamıştı; ortalıkta yalnızca geceden kalma o soluk mavi karanlık vardı. Konakta çalışanlar dahil daha kimse uyanmamıştı.
Meyra, bütün gece bir an olsun uyuyamamıştı. Yatağa sırtüstü uzanmış, tavana bakarak düşünceleriyle boğuşmuştu. Ne kadar gözlerini kapatsa da zihni durmamış, Eşref Bey’in söyledikleri kulaklarında dönüp durmuştu. Artık yatakta daha fazla kalamayacağını hissetti; sanki o dört duvar üzerine doğru kapanıyordu.
Yatağın ucuna bıraktığı örtüyü omuzlarına atarak kapıya yöneldi. Odanın kapısını yavaşça açtı. Sessizlik ağırdı. Koridorda yürürken zeminin soğukluğu ayak tabanlarından içeri işledi ama buna aldırmadı. Nefes alamıyormuş gibi hissediyordu burada; düşünceleri odanın duvarlarına çarpıp tekrar üzerine geliyordu. Bu yüzden ayaklarını bahçeye sürüklerken bir an bile tereddüt etmedi.
Merdivenleri inerken sabahın serinliği yüzüne vurdu; keskin ama rahatlatıcıydı. Bahçeye adım attığında, toprağın kokusu, ıslak taşların serinliği, havanın ilk nefesi içini hafifçe açtı. Sanki gece boyunca üzerine biriken yük, bu havada biraz olsun gevşemişti.
Başını kaldırıp gökyüzüne bakarken derin bir nefes aldı. Göğsüne dolan serin hava, sanki içindeki sıkışmışlığa çarpıp dağılıyordu. Gökyüzüne bakarken, aklından geçen tüm sorular tekrar beliriverdi bir anda: Annesinin geçmişi… Bu konakla olan bağları… Selma Hanım ile yaşanan o büyük kopuş… Hiçbir şey bilmediğini fark ettikçe, kalbi hem daha hızlı atıyor hem daha çok sıkışıyordu. Sanki bu topraklarda, bu taş duvarların arasında saklı bir hikâye vardı. Annesinin izleri…
Belki acıları… belki sırları…
Omuzlarına sardığı örtüye sıkıca sarılırken derin bir nefes daha aldı. Bakışları, çatlak gövdesi ve sarkık dallarıyla, yılların yükünü taşıyan nar ağacına kaydı bir süre sonra. Ve orada bir silüet görür gibi oldu. İçindeki düşüncelerle boğuşurken oradaki siluetin Melih olduğunu fark etmemişti.
Melih, sırtını ağaca yaslamış, başını hafifçe eğmiş, düşüncelere dalmıştı. Yüzü sert çizgilere bürünmüş olsa da, gözlerinin altındaki yorgunluk, onun da gece pek uyuyamadığını belli ediyordu. Başını kaldırıp Meyra’yı gördüğünde şaşırdı; çünkü onun bu saatte burada olmasını beklemiyordu. Ama daha büyük bir şaşkınlığı, Meyra’nın gözleri dalgın, adımları kararsız olduğu halde ona doğru yürüdüğünü fark ettiğinde yaşadı. Sanki Meyra, nereye gittiğinin farkında bile değildi… Bir şey düşünmüyor gibi görünse de her adımı onu Melih’e yaklaştırıyordu.
Aralarındaki mesafe sessizce kapanırken, ince bir rüzgar esip, nar yapraklarını hafif hafif titretti. Melih, nefesini tutarcasına kıpırdamadan bekledi; Meyra ise hâlâ kendi düşüncelerinin içinde kaybolmuş halde, adımlarının hedefini bilmeden ilerliyordu. Bir an sonra, neredeyse karşı karşıya geldiklerinde, düşüncelerin sisinden sıyrılırcasına başını kaldırdı Meyra.
Ve göz göze geldiler.
Meyra'nın dalgın bakışları Melih'i gördüğünde içinde bir yanma hissi başladı. Gözleri istemsizce dolup, yutkundu. Karşısındaki bu adam, yıllarca özlemini çektiği, kendiyle beraber içinde büyüttüğü ve aynı zamanda; en büyük haksızlığı, en büyük acıyı, en büyük ihaneti kendisine yapan sevdasıydı... Ona en büyük darbeyi vuran adamdı...
Dolan gözlerini kaçırıp hızla arkasını döndü. Ondan uzaklaşmak istiyordu. Melih’in yüzünü her gördüğünde, içindeki o yangın büyüyor; nefesi daralıyordu.
Tam birkaç adım atmıştı ki, arkasından Melih’in sesi geldi:
"Gitme!" Melih'in sesi neredeyse bir fısıltıdan ibaret çıkmıştı. Meyra'nın adımları Melih'in sesiyle durdu bir an. Ardından derin bir nefes aldı… Ama yine yürümeye yeltendi.
Melih’in sesi bu kez daha yumuşak, daha çaresiz çıktı: "Gitme… lütfen! Bana kız… Bağır… ne istersen söyle…" Bir an durup yutkundu; cümlesinin devamı neredeyse bir nefes kadar hafifti: "Ama böyle… sırtını dönüp gitme." Sözleri düşünülmeden, tartılmadan dökülmüştü dudaklarından. Bu cümleler, içinde sakladığı gerçeği ele veriyordu; fakat ne yaptığını bilmiyordu. Sadece, Meyra’nın ondan uzaklaşmasını istemediğini hissediyordu.
Meyra’nın sırtına çarpan her kelime, kalbinde kapanmak bilmeyen yaraları tekrar ve tekrar kanattı. Gözlerini kapatıp bir kez daha derin bir nefes çekti içine fakat aldığı nefes içine sığmıyor, boğazı düğümleniyordu.
Melih hâlâ arkasında duruyordu… Sanki biraz daha konuşsa parçalanacak, sussa paramparça olacaktı.
Gitmek istiyordu, hem de koşarak, yüzünü bile dönmeden. Ama olduğu yerde çakılı kalmıştı sanki; adımlarına hükmeden aklı değil, yaralı kalbiydi.
Gözlerini yavaşça açtı. Dudaklarının kenarı hüzünle bükülmüştü. Konuşmadan önce içindeki acıyı yutmak ister gibi dudaklarını sıktı.
"Bana söyleyecek bir şey bıraktın mı ki,"dedi sonunda, sesi hem yorgun hem kırık. Ardından yavaşça döndü ona doğru; gözleri Melih’in gözlerine değdiğinde, içindeki sarsıntı yüzüne acı bir gölge gibi vurdu. "Sen o gün herkesin içinde bize açılan tüm kapıları sonsuza kadar kapatmamış mıydın?" Cümlenin ortasında gözleri doldu, kelimeleri boğazına takıldı. "Şimdi bana diyorsun ki sırtını dönüp gitme... Söylesene, senle konuşacak ne bıraktın bana?" Boğazı düğümlendi. Yutkundu ama içindeki acı, nefesinin her köşesine kazınmıştı; geçmiyordu.
Meyra'nın her bir kelimesi Melih'in göğsüne çarpıp onu daha da acıttı. "Keşke..."dedi sesi çatallayarak. "Keşke elimde olsaydı da zamanı geri alabilseydim..." Gözlerinin içindeki pişmanlık su birikintisi gibi titreşti. "Sana yaşattığım her şey için çok üzgünüm."dediğinde, Meyra'nın yüzünde acı bir gülümseme peyda oldu.
O sırada onları izleyen Yaman Ali'den habersizdi ikisi de. Yaman Ali kaldıkları odanın penceresinden sessizce onları izliyordu. Kaşlarını çatmış, çenesini sıkmıştı. İçindeki ne öfke ne de kıskançlık değildi… adını koyamadığı, yakıcı bir hayal kırıklığıydı.
Ne soğuk sabah havasını hissediyordu ne de gözlerinin önünde geçen sahnenin gerçekliğini.
Tek gördüğü şey, Meyra’nın gülümsediğiydi.
Yanlış anlamıştı. Hem de en ağırından. Bilmiyordu… o gülümsemenin sevgiyle değil,
acıyla kurulduğunu.
İçindeki öfke göğsünde öyle büyümüştü ki, bakışları ikisinin üzerine asılı kalmıştı, görmeden, anlayamadan… ama incinerek.
"Senin üzgün olman ne yaşadıklarımı, ne de zorunda kaldığım bu hayatı değiştirmiyor."dedi Meyra. Sözleri ne öfkeyle ne de bağırarak çıkmıştı; aksine, yorgunluğun ve yıllardır biriken kırgınlığın ağır bir fısıltısı gibiydi. Son kelime dudaklarından dökülürken içindeki acı gözlerinde parladı, sonra tamamen söndü.
Ardından arkasını döndü ve yürümeye başladı.
Melih ise adeta yerinde çakılıp kaldı. Sanki Meyra’nın her adımı, göğsüne görünmez bir darbe indiriyordu. Birkaç kez nefes almaya yeltendi fakat nefesi boğazında düğümlendi. Gözleri Meyra’nın arkasından kaymamaya direniyor gibiydi; ne kadar acı verse de onu izlemeyi bırakamıyordu.
Göz kapakları ağırlaşırken alt kirpikleri titriyordu. Yutkundu ama içindeki düğüm çözülmedi. Yüzündeki ifade… bir pişmanlıktan çok daha fazlasıydı.
Omuzları hafifçe çökmüştü, göğsü daralıyordu.
Meyra’nın gidişiyle birlikte yüzündeki ifade, çaresizlikle keskinleşmişti. Gözleri uzun süre onun ardından bakmayı sürdürdü. Sanki içini kemiren pişmanlık, bu sabah yerini sessiz bir yenilgiye bırakmıştı. Meyra’nın arkasından öylece bakakaldı… bir şeyleri geri döndürmek ister gibi....
Ama artık çok geçti...
********
Gün yavaş yavaş ağırmaya başlamış, gökyüzündeki koyu sessizlik yerini parlak bir aydınlığa bırakmıştı. Bugün düğün olduğu için konak çalışanları şimdiden hummalı bir çalışmaya girişmişlerdi.
Selma Hanım, ev ahalisi henüz uyanmamışken ağır adımlarla avluya çıktı. Omuzlarına aldığı ince şalıyla avlunun ortasında durdu bir süre. Etrafına baktı… Bu avlu, yıllarca onun sayısız anısına tanıklık etmişti. Her köşe, geçmişten bir anısını hatırlatıyordu ona.
Derin bir nefes alıp başını hafifçe göğe kaldırdı.
Eski bir ağrının kabardığını hissetti göğsünde.
Biraz sonra adımları kendiliğinden yıllar önce iki küçük kızın oynadığı, kahkahalarının yükseldiği yere yöneldi. Parmak uçları taş duvara hafifçe dokunurken, zihni yıllar öncesine kaydı birden. Taş avluda koştukları, gizli sırlar paylaştıkları, geleceğe dair planlar yaptıkları o günler... O masumiyet, o bağlılık… Ve sonra… her şeyi paramparça eden o ihanet... Birbirine kardeş gibi bağlı iki kızdan geriye, düşmanlığın gölgesinde duran iki kadın kalmıştı.
Hatırladıklarıyla Selma Hanım'ın yüzüne derin bir hüzün çöktü. Yutkundu; boğazı anılarla doldu.
Gözleri istemsizce dolup taştı.
"Daha ne kadar kendine böyle zulmedeceksin, kızım?"dedi Eşref bey. Kızının avluda bir başına olduğunu görünce yanına inmiş, sessizliğine ortak olmuştu.
Selma Hanım dalgın bakışlarını ağır ağır babasına çevirdi. Gözlerinin içindeki kırılganlık, yıllardır taşımaktan yorulduğu yükü ele veriyordu. Yüzünde beliren o gülümseme… bir gülümseme değildi aslında; yenilmişliğin, kabullenilmiş acının, içten içe kendini kemiren bir sızının iziydi.
"Buraya her gelişimde…" diye başladı; sesinde hem titrek bir öfke hem bitmeyen bir sızı vardı. "Sanki… onların ihaneti yeniden yüzüme çarpıyor, baba."
Bakışları avludaki eski taşlara kaydı. Her taşın, her çatlağın bir anıyı geri getirdiğini hissediyordu.
"İyileşmiyor." dedi kısık bir nefesle. Bakışlarını yere indirirken derin bir nefes aldı. "İyileşmiyor... Bende açtıkları yara iyileşmiyor, baba..." Yutkunurken boğazı düğümlendi; o anıların ağırlığı, sanki Selma Hanım'ın omuzlarına yeniden çökmüştü.
Eşref Bey, kızının bu halini izlerken gözlerindeki yumuşaklık daha da derinleşti. Yanına bir adım yaklaştı. "Kızım," dedi, sesi hem sitemkâr hem şefkatli. "Sen bırakmıyorsun ki geçmiş senin peşini bıraksın. O acıyı... kendi ellerinle her gün yeniden diri tutuyorsun." Elini, kızının omzuna hafifçe koydu. "İçindeki nefreti öyle büyütmüşsün ki, seninle beraber etrafındakileri de yakıyor. Farkında değil misin? Sadece kendine değil… evlatlarına da aynı acıyı yaşatıyorsun.”
Sözlerin ardından Selma Hanım’ın yüzü bir an kasıldı; ama bir şey demedi. Sessizliği, kabul edemediği bir gerçekliğin sessizliğiydi.
Eşref Bey devam etti, bu kez sesi daha da yumuşadı:
"Bırak artık geçmişin peşini, kızım. Bırak bari çocuklarının mutlu bir geleceği olsun... Hem o yavrucağın ne suçu var? Yaşadığın acıları neden o kızcağıza da yaşatmak istiyorsun? Ona acı çektirmen, senin hangi yaranı iyileştirecek?"
Selma Hanım’ın dudakları titredi; ama gözlerindeki inat daha sert bir perde gibi indi yerine. "Sen unutmuş olabilirsin…" dedi sesi kırılarak. "Ama ben onların bana yaşattıklarını asla unutamam."
Başını hafifçe kaldırıp babasına baktı; bakışı hem sitem dolu hem savunmacıydı. "Sen o kızı bağrına basmış olabilirsin. Aile yadigârı kolyeyi bile ona verip bir kıymete bindirmiş olabilirsin…" Gözleri karardı, sesi acı bir soğukluğa büründü. "Ama o kız, benim gözümde sadece o kadının kızı. Başka da hiçbir şey değil,"deyip bakışlarını babasından çekti.
Selma Hanım hızla avludan uzaklaşırken, Eşref Bey olduğu yerde, düşünceleriyle baş başa kalmıştı. Kızının gidişini izleyen gözleri yorgundu; ama yorgunluğun sebebi yaşı değil, yıllardır aynı acının etraflarında dönüp duran kızıydı.
Derin bir nefes alıp, elini arkasında kenetledi.
"Ah kızım…" diye geçirdi içinden. "Biliyorum seni yaralayanlara öfken hiç geçmeyecek. Ama farkında değilsin; böyle davranarak en büyük haksızlığı kocana yapıyorsun..." Avluda rüzgâr hafifçe eserken, Eşref Bey suskun bir mahzunlukla başını eğdi.
*********
Konağın büyük salonunda kurulan kahvaltı sofrası neredeyse hazırdı. Beyaz keten örtünün üzerinde bakır tabaklar parlıyor; taze pişmiş ekmeklerin, sıcak çayın ve mis gibi kokan peynirlerin buğusu sabah serinliğiyle karışıp havaya yayılıyordu. Çalışanlar son düzenlemeleri yaparken, salonun içinde ayak sesleri yankılanmaya başladı.
İlk olarak Eşref Bey ve Mehmet Ali Aslanbey göründü merdivenlerden, hemen arkalarından da Sultan Hanım ve Hatice Hanım. Eşref Bey'in yüzündeki sabah mahmurluğu, bir parça da sabah saatlerinde kızıyla yaşadığı konuşmanın ağırlığı hâlâ üzerindeydi; ama düğün günü olduğu için kendini toparlamaya çalışıyordu.
Ardından konak halkı yavaş yavaş sofraya inmeye başladı. Geceden kalma bir gerginlik kimi yüzlerde hâlâ saklıydı ama kimse bunu yüksek sesle dile getirmiyordu. Herkes günün önemini biliyor, gülümsemeye çalışıyordu.
Meyra'nın gözleri uykusuzluktan hafif kızarmış, yüzünde belli belirsiz bir donukluk vardı. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı, yüzüne su çarpmasına rağmen o sabaha ait ağırlık hâlâ tenine yapışmış gibiydi. Düşünceleri hâlâ avludaydı… Melih’in söyledikleri, bakışlarındaki pişmanlık, kendi içindeki kırık yankılar…
Gözlerini kaçırmak ister gibi başını hafifçe önüne eğdi.
Yaman Ali'nin ise yüzünde sert ama uykusuz bir ifade vardı. Gözlerinin altındaki morlukları gizlemeye çalışmamıştı bile. O gece boyu içini kemiren görüntü hâlâ zihnindeydi: Meyra’nın Melih’le konuşurken gülümsemesi. Onu delirtmeye yetecek kadar can yakan bir görüntüydü.
Kahvaltı boyunca herkes kendi içinde, sessizliğe gömülmüş gibiydi. Çatal bıçak sesleri arasında konuşulan birkaç cümle dışında kimse konuşmamıştı. Kahvaltı bittikten sonra çalışanlar sofrayı hızla toplamaya koyuldu.
Kısa süre sonra avluya canlı bir hareketlilik yayıldı.
Güneş artık iyice yükselmiş, avlunun taş zeminini ısıtmaya başlamıştı. Düğün için getirilen sandalyeler diziliyor, masaların üzerine beyaz örtüler seriliyor, çiçekler yerleştiriliyordu. Rengârenk kumaşlar, mis kokulu çiçekler ve yeni cilalanmış tahtaların kokusu birbirine karışarak günün havasını dolduruyordu. Düğün için getirilen süslemeler avlunun her köşesine asılıyor, duvarlara taze çiçeklerden yapılmış taçlar iliştiriliyordu. Rüzgâr, asılan tülleri hafif hafif savuruyor; hazırlıklara ince, zarif bir hareket katıyordu. Bir yanda genç kızlar misafirler için şerbet hazırlıyor, diğer yanda erkekler sahneyi ve müzik düzenini kuruyordu. Avlunun ortasında büyük bir telaş vardı.
Meyra, içerideki kalabalıktan biraz uzaklaşmak ve biraz da nefes alabilmek için elindeki kahve fincanıyla üst avluya çıkmıştı. Kalabalığın içindeki hareketlilik, yükselen sesler ve telaş bir süreliğine zihnindeki uğultuyu bastırmış gibiydi. Ta ki bakışları aşağıda, avlunun bir köşesinde duran Melih’e kayana kadar. Yanında Eda vardı. Eda, başını Melih’in omzuna yaslamış, ona bir şeyler fısıldıyordu. O an Meyra’nın parmakları fincanın etrafında istemsizce sıkıldı; porselenin sıcaklığı avucunu yakacak gibi oldu ama elini gevşetmedi.
Göğsünün ortasında bir şey büzüldü; tanıdık, yakıcı bir sızıydı bu. Nefesi farkında olmadan daraldı, omuzları gerildi. Kendine kızdı, bakmaması gerektiğini bildiği hâlde gözlerini ayıramadığı için.
Gözlerini ayırmak istedi, başaramadı. Birkaç saniye sonra Melih'in başını kaldırmasıyla göz göze geldiler. O an etraflarındaki tüm sesler silinmiş gibiydi. Melih, Meyra’nın gözlerindeki kızarıklığı, tutmaya çalıştığı yaşları ve yüzüne yerleşmiş yorgunluğu fark etmişti. Meyra ise bakışlarını kaçırmak istedi ama başaramadı; gözlerindeki yaş, tüm direncine rağmen orada duruyordu.
Dayanamayıp bakışlarını Melih’ten çekti. Ardı ardına gelen duyguların ağırlığıyla arkasını döndüğünde ise bu kez Yaman Ali’yle karşılaştı. Birkaç adım ötede durmuş, kaşları çatılmış hâlde onu izliyordu. Bakışları sertti; içinde biriken öfke, kırgınlık ve yanlış anlamanın gölgesi yüzüne açıkça yansımıştı. Meyra, Yaman Ali’nin gözlerinde gördüğü sorgulamayla irkildi. Elindeki fincanı biraz daha sıktı, sonra yavaşça indirdi.
Tek kelime etmeden gözlerini kaçırdı. O bakışlara tutunacak gücü yoktu artık. Adımlarını hızlandırıp doğruca kaldığı odaya yöneldi. Koridor boyunca yürürken kalbinin gürültüsü kulaklarında çınlıyor, nefesi düzensizleşiyordu. Kaçmak istiyordu; sorulardan, bakışlardan, yanlış anlaşılmalardan…
Ama yalnız değildi.
Arkasında Yaman Ali’nin adımlarını duyuyordu. Sert, kararlı ve suskun adımlar… Meyra bunu fark ettiğinde içindeki huzursuzluk daha da büyüdü; adımlarını hızlandırdı. Odaya ulaşıp kapıyı açtı, içeri girdiği anda kapıyı kapatmaya yeltendi. Tam kapı kapanacakken Yaman Ali eliyle kapıyı tuttu. Ahşap kapı hafifçe sarsıldı; çıkan kısa ses, ikisinin arasındaki gerilimi daha da belirginleştirdi.
Meyra irkilerek durdu. Kapı yarı aralıktı artık. Yaman Ali’nin eli hâlâ kapının üzerindeydi; yüzü ciddi, bakışları bastırılmış bir fırtına gibiydi. Gözlerindeki öfke okunuyordu; ama en çok da hayal kırıklığı… Sanki birazdan ağzından çıkacak bir cümleyle her şey kopacak, geri dönüşü olmayacakmış gibiydi.
"Aşağı inseydin keşke…" dedi Yaman Ali, sesi sakin görünse de altında yatan sertliği Meyra fark ediyordu. "Öyle uzaktan uzağa olmuyor. Sabahki konuşmanız yarım kalmış herhalde, onu tamamlardınız."
Bu sözler Meyra’nın göğsüne sertçe çarptı. Yüzü bir anda gerildi; kaşları çatıldı. Yaman Ali'nin sabah onu ve Melih'i görüp yanlış anladığını anladı. Gözlerini Yaman Ali'ye dikti, içinde biriken öfke ve yorgunluk dudaklarına kadar yükselmişti. "Ne saçmalıyorsun sen?" dedi, sesi beklediğinden daha keskin çıktı. Nefesini toparlamaya çalıştı, ama kalbi hâlâ hızla atıyordu. "Gördüğünü sandığın şeylerle hüküm verme bana."
Yaman Ali alaycı bir nefes verdi. Dudaklarının kenarı küçümseyen bir ifadeyle kıvrıldı. "He he kanıtsız hüküm veriyorum. Kendi gözlerimle gördüm ona nasıl baktığını. Hatta bakışlarını ondan hiç çekemediğine şahit oldum. Ne anlatıyorsun sen? Hangi hükümden bahsediyorsun?"
Meyra’nın elleri titredi. Bu titreme korkudan çok, bastırılmış bir isyandı. "Yeter artık!” diye patladı birden. "Susuyorum, susuyorum ama bu senin her şeyi istediğin gibi söyleyebileceğin anlamına gelmiyor." Bir an durdu, yutkundu. "Hem sen kimsin ki bana hesap soracak hakkı kendinde görüyorsun?!"
Bu soru, birden odanın havasını kesti. Yaman Ali bir anlık sessizlikten sonra sertçe yaklaştı. Kolundan tutup onu kendine çektiğinde, Meyra’nın içinden bir şey koptu.
"Ben kim miyim?" dedi Yaman Ali. Gözlerinin içine bakıyordu. "Ben senin kocanım!" dediğinde, parmağını kafasına hafifçe vurdu. "Bunu o kafana sokacak ve ona göre davranacaksın!"
Meyra’nın nefesi bir an kesildi. Kolunda tuttuğu yer acıyordu ama asıl acı, bu cümlenin ardındaki buyurganlıktı. Gözleri Yaman Ali’nin yüzünde gezindi birkaç saniye. Dudakları aralandı; söyleyecek çok şeyi vardı.
Tam o anda kapının önünde bir gölge belirdi.
Helin, birkaç adım ötede duruyordu. Ne zamandan beridir orada duruyordu, bilmiyorlardı. Helin'in gelişini ikisi de fark etmemişti. Helin'in bakışları önce Yaman Ali’nin Meyra’ya fazla yakın duran bedenine, sonra Meyra’nın yüzündeki gergin ifadeye kaydı.
Meyra, Helin'in bakışlarının ikisinde olduğunu görünce kolunu hızla çekti ve bir iki adım geriye gitti. Kapının önündeki dar alanda bile Yaman Ali’yle arasına mesafe koymaya çalıştı.
"Şey… Babam seni soruyordu, abi," dedi Helin, bakışlarını Meyra’dan kaçırıp abisine çevirirken. Aslında tek niyeti, babasının onu çağırdığını haber vermekti; ama odaya girdiği anda, tartışmanın en keskin anına denk geldiğini anlamıştı. Sözleri bu yüzden temkinli, sesi alışılmadık derecede yumuşaktı.
Yaman Ali cevap vermedi. Sadece kısa bir an durdu. Helin’e doğru başını çevirip hafifçe salladı. Ardından bir adım geri çekildi ve hiçbir şey söylemeden yanlarından geçip gitti. Koridora doğru ilerlerken, arkasında yarım kalmış bir hesaplaşma bırakmıştı.
Helin olduğu yerde kalmıştı. Gözleri Yaman Ali’nin ardından kısa bir süre takılı kaldıktan sonra Meyra’ya kaydı.
"İyi misin?" diye sordu, içeri girip kapıyı arkasından sessizce kapatırken. Kapının kapanma sesi, odadaki gerilimi daha da belirginleştirdi.
Meyra cevap vermeden derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava bile yetmiyormuş gibi geldi. Omuzları hafifçe düştü; az önce ayakta durmasını sağlayan güç, yerini yorgunluğa bırakmıştı. Yatağa doğru yavaşça ilerledi. Yatağın kenarına oturduğunda ellerini dizlerinin üzerine koydu. Bir an başını öne eğdi, sonra gözlerini kapattı. İçinde kopan fırtınayı kelimelere dökmek istemiyordu.
Helin, Meyra’nın bu sessizliğini izledi bir süre. Söyleyecek çok şey vardı belki ama hangisinin doğru olacağından emin değildi. Yine de dayanamadı. "Abim neden o kadar sinirliydi?"
diye sordu. Sesi meraklıydı.
Meyra gözlerini açmadı. Dudaklarını araladı, omuzlarını hafifçe silkti. "Abinin her zamanki hâli…" dedi yorgun bir sesle. Kaşları farkında olmadan daha da çatıldı. "Onun sinirli olmadığı tek bir anı yok ki."
Helin başını hafifçe yana eğip arkadaşına baktı. "O konuda..." Eliyle parmak ucunu gösterip, "Abime birazcık haksızlık etmiyor musun?" dedi kaşlarını hafif havalandırırken. Meyra işittiği soruyla ters bir bakış attı Helin'e.
Helin, arkadaşının kendisine ters bir bakış attığını görünce hemen savunmaya geçti. "Tamam, Yaman abim sinirli bir yapıya sahip, onu inkar edemem. Ama her zaman öyle değil."
"Onun öfkesi hep bana zaten..." dedi Meyra kendi kendine. Çünkü bildi bileli Yaman Ali onun için hep öfkeydi; çatık kaşlar, sert bakışlar, eksilmeyen bir huzursuzluk. Gülümsemesini bile nadiren görmüştü.
Odada ağır bir sessizlik oluşmaya başladı. Helin, Meyra'nın daha fazla üzülmesini istemediği için konuyu üstelemeyip sessiz kalırken, Meyra başını öne eğmiş, iki elini şakaklarına götürüp parmaklarının arasına almıştı. Gözleri kapalıydı. Sanki başının içinde dönüp duran düşünceleri durdurmaya çalışıyordu.
Bir süre sonra ikisinin arasındaki sessizliği bozan Helin oldu. "Neyse,"dedi ayağa kalkarak. "Artık hazırlanalım istersen. Birazdan misafirler gelmeye başlarlar."
Meyra başını sessizce sallamakla yetindi. Düşüncelerini susturmanın tek yolu, ellerini bir işle meşgul etmekti diye düşündü. Biraz kafasını toparlamaya, zihnini dağıtmaya ihtiyacı vardı. Hazırlanmak, belki de üstüne düşen rolü yeniden takınmanın en kolay yolu olacaktı.
Yavaşça ayağa kalktı. Aynanın karşısına geçtiğinde, kendine baktı. Gözlerinde hâlâ az önceki fırtınanın izleri vardı ama onları saklamayı yavaş yavaş öğreniyordu artık. Derin bir nefes aldı ve yavaşça makyajını yapmaya başladı. Hafif bir makyajın ardından saçlarını da yaptı. Geriye sadece giyinmesi kalmıştı.
Yerinden kalkıp ağır adımlarla dolaba yöneldi ve içinden kırmızı fistanını çıkardı. Kumaşı eline aldığında, rengi bir an için dikkatini dağıttı; canlı ve iddialıydı. Fistanı giydiğinde, kırmızı tenine sıcak bir ışıltı verdi. Üzerindeki taşlar, en küçük hareketinde bile ışığı yakalayıp parladı.
Helin bu sırada kendi hazırlığıyla ilgilenirken arada Meyra’ya göz ucuyla bakıyordu. Söylemiyor ama fistanın ona çok yakıştığını düşünmeden edemiyordu.
Meyra aynanın önünde durup altın kemeri beline yerleştirdi. Kemer, fistanın üzerinde zarif ama güçlü bir çizgi oluşturdu. Ardından takılarını çıkardı. Altın kolyeleri tek tek boynuna takarken parmakları daha sakindi artık. Kolyeler, göğsünde yan yana dizildi. Altının sıcak rengi, kırmızının ateşiyle birleşince Meyra’nın duruşu değişti. Az önceki yorgunluk, yerini ağırbaşlı bir asaletin gölgesine bırakmıştı.
Son olarak aynaya baktı. Artık tamamen hazırdı.
Helin hazırlığını bitirip yanına geldiğinde hafifçe gülümsedi. "Gerçekten çok güzel olmuşsun," dedi içtenlikle.
Meyra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessümle karşılık verdi. İçindeki fırtına dinmemişti belki, ama dışarıya göstereceği yüz artık hazırdı. Misafirler gelmek üzereydi ve o, her zamanki gibi dimdik duracaktı.
Helin’le birlikte odadan çıkıp aşağı indiklerinde avlu çoktan dolmaya başlamıştı. Ayak sesleri, fısıldaşmalar, arada yükselen kahkahalar birbirine karışıyordu. Herkes yerini almış gibiydi. Birazdan gelini baba evinden almaya gideceklerdi.
Kapının önünde konvoy çoktan dizilmişti. Arabalar yan yana, süslenmiş; aynalara bağlanan kurdeleler rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Konvoy hareket ettiğinde, davul-zurna önde, arabalar peş peşe ilerlemeye başladı. Yol kenarındaki insanlar durup izliyordu. Kimi alkışlıyor, kimi zılgıtla eşlik ediyordu. Meyra, camdan akan görüntülere bakarken bir an kendi baba evini düşündü. İçinde bir sızı hissetti, yutkundu.
Gelin baba evine varıldığında kalabalık kapının önünde toplanmıştı. Davul sustu, zurna yavaşladı. Evden gelen sesler duyuluyordu; içeride telaş, vedaya hazırlık vardı… Erkek tarafı kapının önünde beklerken, kadınlar kenara dizildi.
Kapı açıldığında gelin, beyazlar içinde göründü. Erkek tarafı içeri girdi; gelini baba evinden çıkarma vakti gelmişti. Gelin, odanın ortasında durdurulurken, erkek kardeşi ağır adımlarla karşısına geçti. Elindeki kırmızı kuşağı düzeltirken derin bir nefes aldı ve hafif eğilip gelinin beline bağladı. İlk bağlayışta herkes nefesini tutmuştu. Kuşak çözüldü. İkinci kez bağlandı; yine çözüldü. Üçüncüde, kuşak belinde sabitlendi. Gelenek yerine gelmişti.
Meyra dolu gözleriyle karşısındaki manzarayı izliyordu. Gelinin kardeşine sarılması, ağlaması onu iki hafta öncesine götürmüştü. Bu görüntü ona hiç yabancı gelmiyordu. Gözlerinin önüne abisinin kuşağını bağladığı an geldi. Dolan gözlerinden yaşlar hızla inmeye başladı.
Bir zılgıt yükseldi. Ardından bir diğeri. Gelin, erkek tarafının eşliğinde baba evinin kapısına doğru yürütüldü. Eşiğe geldiğinde kısa bir an durdu. İçeri son kez baktı.
Sonra kapıdan çıktı.
Davul yeniden coşkuyla çalmaya başladı. Zurna bu kez daha canlıydı. Gelin, erkek tarafının arasında arabaya doğru götürüldü. Konvoy tekrar hareket etti. Yol boyunca zılgıtlar yükseldi, arabalar kornalarla eşlik etti.
Seyitoğlu Konağı’na yaklaşıldığında kalabalık iyice artmıştı. Konağın önü dolmuştu; herkes kapıya bakıyor, gelinin gelişini bekliyordu. Arabalar durduğunda davul bir kez daha yükseldi. Gelin arabadan indirildi, alkışlar ve zılgıtlar birbirine karıştı.
Zaman ilerledikçe günün yorgunluğu akşamın serinliğine karışmış, içerideki kalabalık daha da çoğalmıştı. Sesler üst üste biniyor, kahkahalar, konuşmalar, davulun ritmi birbirine karışıyordu. Meyra bir süre daha dayanmaya çalıştı; yüzüne yerleştirdiği o silik gülümseme artık ağır gelmeye başlamıştı. Bu gürültünün içinde nefes alamıyormuş gibiydi. Kimseye fark ettirmeden kalabalığın arasından sıyrıldı. Adımlarını yavaşlatıp konağın daha sakin bir tarafına yöneldi. Taş koridorlar kalabalıktan uzaklaştıkça sessizleşti, sesler arkada boğuk bir uğultuya dönüştü. Meyra durdu. Omuzları farkında olmadan düştü. Gün boyu güçlü durmaya çalışmanın yorgunluğu şimdi bedenine çökmüştü.
Gün boyu üzerindeki bakışlar onu rahatsız etmişti. Selma Hanım’ın ölçüp biçen, tartan bakışları… Eda’nın saklayamadığı kıskançlığı, Melih’in suçlulukla karışık kaçamak gözleri… Ve Yaman Ali’nin… Onunki hepsinden farklıydı. Soğuktu. Sertti. Bir an bile yumuşamayan, sanki her bakışında onu biraz daha köşeye sıkıştıran bir sertlik vardı.
Meyra, duvara yaslandı. Taşın soğukluğu sırtına geçti. İçinde birikenleri düşünmemek için başını hafifçe geriye yaslayıp gözlerini yumdu ama olmuyordu. Yaman Ali’nin bakışları zihninden silinmiyordu. Kalabalığın içinde bile onu buluyor, nereye kaçsa üzerinde geziniyordu. Ne sormuştu, ne konuşmuştu… Ama o sessiz bakışlar, söylenen sözlerden çok daha ağır gelmişti.
"İnsan ne kadar kaçmak isterse istesin, bazı gerçeklerden kaçamıyormuş…" İşittiği sözle birlikte gözlerini araladı. Hemen yanında, onun gibi sırtını duvara yaslamış biri vardı. Baran Seyitoğlu(damat). Üzerindeki damatlık hâlâ düzgündü ama yüzündeki ifade, günün ağırlığını taşıyordu. Bakışları boşluğa dalmış gibiydi.
Meyra, yanına gelen kişinin Yaman Ali’nin dayısı olduğunu fark edince irkilmişti. Omuzlarını hafifçe dikleştirdi, yüzünü toparlamaya çalıştı. İçgüdüsel bir saygıyla başını eğdi ama konuşmadı.
Baran, onun bu sessizliğini yadırgamadı. Göz ucuyla Meyra’ya baktı. Yüzündeki yorgunluğu, gözlerindeki dalgınlığı fark etmemek mümkün değildi. "İnsan zamanla alışır diye düşünürdüm," diye devam etti sözlerine, sesi alçak ama netti. "Ama sana baktıkça öyle olmadığını daha çok anladım."
"Alışmak…" dedi Meyra, dudaklarında acıyla karışık silik bir gülümseme belirdi. "Alışmak nasıl bir şey? Ben onu bilmiyorum. O kelime bana çok yabancı."
Bu cümle Baran’ın içine ağır bir taş gibi oturdu. Gözleri doldu. O doluluğun taşmasına izin vermemek için bakışlarını havaya kaldırdı, kararan gökyüzüne. Derin bir nefes aldı. Sanki o nefesle birlikte, içine attığı her şeyi biraz daha bastırmaya çalışıyordu.
Meyra sustuğu her saniyede, içinde birikenler daha da ağırlaşıyordu. Sonunda daha fazla tutamadı:
"Hadi ben zorunda bırakıldım…" dedi, sesi sakin ama titrek bir yerden geliyordu. "Peki siz? Siz neden bu yolu seçtiniz? Neden bile bile kendinizi ateşe attınız? Ve üstelik kendinizle beraber başkasını da yaktınız…"
Bu soru havada asılı kaldı. Baran hemen cevap vermedi. Birkaç saniye sustu. Sessizlik, söylenmeyen cümlelerle doldu. Sonra bakışlarını yeniden Meyra’ya çevirdi. Gözlerinde hiçbir ifade yoktu; sadece derin bir kabulleniş.
"Gerçekler," dedi yavaşça, "ne kadar can yakarsa yaksın… insanlar kendilerine biçilen hayatı yaşarlar." Sesi kısıktı ama her kelime yerini buluyordu. Kısa bir duraksamadan sonra ekledi: "Bizim payımıza da böylesi düştü."
Bu sözlerin ardından Baran, söyleyecek başka bir şey kalmamış gibi başını hafifçe eğdi. Sessizce duvardan ayrıldı, adımlarını ağır ağır avluya doğru yöneltti. Meyra, onun arkasından bakmadı. Baran’ın gidişiyle birlikte, konuşmanın ağırlığı duvarın dibinde asılı kalmıştı.
Bir süre daha olduğu yerde durdu Meyra. Taşın soğukluğu sırtında, akşamın serinliği yüzündeydi. Sonra derin bir nefes alıp kendini toparladı. Burada daha fazla kalamayacağını biliyordu. Omuzlarını dikleştirip ağır adımlarla düğün alanına geri döndü.
Avluya geçtiğinde gürültü yeniden üzerine çökmüştü. Davul hızla çalıyor, zurna coşkuyla yükseliyordu. Halay şeridi uzadıkça uzuyor, kalabalık her adımda biraz daha sıklaşıyordu. Meyra, kalabalığın kenarında boş bir sandalye bulup oturdu. Kimseye fark ettirmeden, sessizce izlemeye başladı; sanki oradaydı ama aynı zamanda oraya ait değildi.
O anda gözleri Melih’e takıldı. Eda’yla birlikte halaya kalkmışlardı. Eda gülümsüyor, arada bir Melih’in kulağına eğilip bir şeyler söylüyordu. Melih de başını ona doğru çeviriyor, kısa gülümsemelerle karşılık veriyordu. O küçük yakınlık, o rahatlık… Meyra’nın içini acıtan tam da buydu. O görüntü göğsüne sertçe çarptı. Bakışlarını kaçırmak istedi ama yapamadı. Gözleri, istemeden de olsa onlara kilitlendi. Davulun ritmi kalbinin atışına karıştı; her vuruşta içindeki baskı biraz daha arttı. Gün boyu tuttuğu, bastırdığı ne varsa bir anda kabardı. Gözleri doldu. Başını eğdi, kirpiklerinin ardına saklanmak ister gibi… Ama fayda etmedi. Yaşlar sessizce yanaklarından süzülmeye başladı. Elinin tersiyle hızlıca silmeye çalıştı ama biri gitmeden diğeri geldi. Kimse görmesin diye daha da içine kapandı, omuzlarını düşürdü.
Kalabalığın ortasında, davulun ve zurnanın en coşkulu anında bile, Meyra yalnızdı. Etrafında herkes eğlenirken, o bir sandalyenin ucunda, sessizce dağılıyordu.
*********
Düğün bitmiş, kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Avluyu dolduran gürültü çekilmiş, geriye günün ağırlığı kalmıştı. Meyra, üzerindeki ağır kıyafetlerden bir an önce kurtulmak istercesine kaldıkları odaya geçmişti. Gün boyu taşıdığı elbise, takılar ve bakışlar bedenine yük olmuştu.
Kapıyı kapattığında derin bir nefes aldı Meyra. Aceleyle üstünü değiştirip, daha rahat bir şeyler giyindi. O odada daha fazla kalmak istemiyordu. Yaman Ali odaya girmeden çıkması gerektiğini düşünüyordu. Gün boyunca onun öfkeli bakışlarına maruz kalmıştı zaten. Şimdi yeni bir tartışma kaldıracak gücü kendinde bulamıyordu. Yaman Ali uyuduktan sonra odaya dönmek, ona daha güvenli bir fikir gibi gelmişti.
Belki de bu, ondan kaçmanın bir yoluydu.
Odadan çıktıktan sonra terasa yöneldii. Akşam serinliği çoktan çökmüş, gökyüzü koyu bir laciverde bürünmüştü. Teras neredeyse boştu; gündüzün kalabalığından geriye sadece birkaç dağınık sandalye ve uzaktan gelen loş ışıklar kalmıştı. Meyra korkuluklara yaslandı, aşağıda sessizleşen konağa baktı. İçinde dolaşan düşünceler, gecenin karanlığıyla birlikte daha da ağırlaşmıştı.
Bir süre sonra Helin geldi. Sessizce yanına oturup, sessizliğine ortak oldu.
Saatler ilerledikçe gece daha da derinleşiyordu. Terasta serinlik artmış, sessizlik konağın üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Helin yorgunca yerinden kalktı; omuzları düşmüş, gözleri uykusuzluktan kızarmıştı.
"Hadi yatalım artık, bugün çok yorucuydu," dedi, esneyip eliyle ağzını kapatırken.
Meyra başını kaldırıp arkadaşına baktı. "Sen git, ben de birazdan kalkarım," dedi. Aslında kalkmak istemiyordu. Biraz daha zaman geçsin istiyordu sadece. Konağın iyice sessizleşmesini, Yaman Ali’nin odasına çekilip uykuya dalmasını bekliyordu.
Helin başını sallayıp sessizce oradan uzaklaştı. Ayak sesleri merdivenlerde kaybolduğunda teras yeniden sessizliğe büründü. Meyra bir kez daha yalnız kalmıştı. Serin havayı içine çekti, korkuluklara yaslandı.
Bir süre daha öylece durdu. Zaman ağır ağır akarken, içeriden gelen seslerin tamamen kesildiğini fark etti. Konağın derinlerine çöken sessizlik, artık beklemenin bir anlamı kalmadığını fısıldıyordu. İstese de istemese de, odaya dönmesi gerekiyordu. Yavaşça doğruldu. Adımlarını mümkün olduğunca sessiz atarak terastan ayrıldı. Odanın kapısına geldiğinde kısa bir an durdu, derin bir nefes aldı ve kapıyı araladı.
İçeri adımını attığı anda duraksadı. Oda karanlık değildi. Loş bir ışık yanıyordu ve Yaman Ali uyanıktı. Ayaktaydı. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını sıvamıştı. Sırtı kapıya dönüktü ama Meyra’nın varlığını hissetmiş gibi başını hafifçe yana çevirdi.
"Az daha odanın yolunu kaybettiğini düşünecektim," dedi Yaman Ali, ona doğru yönünü tam çevirirken. Sesi sakindi ama bu sakinliğin altında bastırılmış bir gerginlik vardı. Gün boyu içine attıklarının izleri, yüzündeki sertlikte duruyordu.
Meyra derin bir nefes alıp, kapıyı arkasından yavaşça kapattı. Gözlerini Yaman Ali’ye çevirmeden, odanın içinden geçmek ister gibi adım attı. "Seninle hiç tartışacak durumda değilim," dedi, sesi yorgun. "Rahat bırak beni." Yanından geçip gitmek üzereyken, Yaman Ali’nin eli aniden koluna uzandı. Parmakları Meyra’nın bileğini kavradığında, Meyra irkildi. Adımları yarım kaldı. Tutuluş sert değildi belki ama beklemediği için, bütün bedeni gerildi.
"Neredeydin bu saate kadar?" diye sordu Yaman Ali. Sesi kısık ama hesap soran bir tondaydı. Saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Meyra bileğini hızla parmaklarının arasından çekti. Bir adım geri atıp ona döndü. "Sana ne?" dedi. "Nefes almak için senden izin mi almam gerekiyor?"
Yaman Ali’nin çenesi kasıldı. Gözleri Meyra’nın yüzünde dolaştı, sonra bir noktada sabitlendi.
"Onun yanında mıydın?" dedi. Söylemediği isim, odanın içinde yankılandı. Melih.
Meyra’nın dudaklarında acı bir gülümseme belirdi.
"He," dedi umursamaz görünmeye çalışarak. "Onun yanındaydım. Zaten bütün gün bakışların üzerimdeydi ya… Onunla konuşmaya pek fırsat bulamadım."
Bu alaycı ton, Yaman Ali’nin sabrını daha da inceltti. Bir adım yaklaştı. "He, o kadar da gurursuzum diyorsun yani!" dedi, sesi sertleşerek.
Meyra’nın yüzü bir anda gerildi. Gözlerini ondan ayırmadan konuştu. "Sözlerine dikkat et," dedi soğuk bir netlikle. "Benimle bu şekilde konuşmazsın."
Yaman Ali kısa bir an durdu, sonra öfkesini saklamadan karşılık verdi. "Sen davranışlarına dikkat ediyor musun ki benden bunu bekliyorsun?" dedi, sesi istemsizce yükselerek.
Meyra’nın sabrı tükenmişti artık. İçinde kalan son güç kırıntısını da toplayıp başını çevirdi.
"Şu an ne seninle ne de saçma sapan düşüncelerinle uğraşacak gücüm yok," dedi. Sesi yorgundu ama kesindi. Yanından geçip gitmek istedi; bu tartışmayı uzatmaya, aynı cümleleri bir kez daha yaşamaya tahammülü kalmamıştı.
Tam adımını attığı anda Yaman Ali’nin eli yeniden koluna kapandı. Bu kez daha ani, daha sertti. Meyra bir an nefesini tuttu. Parmaklarının kolunu sıktığını hissetti; tuttuğu yer sızlıyordu.
"Öyle çekip gidemez!" dedi Yaman Ali. Sesi bastırılmış bir öfkeyle titriyordu. Kendini kontrol etmeye çalıştığı belliydi ama o çaba, kelimelerini daha da sertleştiriyordu. "Soruma cevap vereceksin!"
Meyra kolunu parmaklarının arasından kurtarmaya çalıştı. Hareket ettikçe acı daha da belirginleşti. "Bırak kolumu, canımı yakıyorsun," dedi. Sesi istemsizce titredi; yüzünü buruşturdu. Acı, yüz ifadesinden açıkça okunuyordu ama Yaman Ali’nin bakışları o an bunu görecek kadar sakin değildi.
"Bana cevap ver," diye üsteledi Yaman Ali, sesi daha da yükselerek. "Onun yanında mıydın?!"
Sözleriyle birlikte onu bir kez daha sarstı. Öfkesi artık bedenine de yansıyordu; nefesi düzensiz, bakışları karanlıktı.
"Bırak kolumu," dedi Meyra. Bu kez sesi titremedi. İçinde biriken her şeyi tek bir noktada topladı ve bütün gücüyle onu kendinden itip uzaklaştırdı. Yaman Ali birkaç adım sendeledi. "Sana cevap vermek zorunda değilim! Bir daha sakın bana dokunma," dedi ve arkasını dönüp lavaboya doğru yürüdü. Omuzları dikti ama kalbi göğsünü parçalayacak gibi atıyordu.
Arkasından gelen ses, attığı her adımı ağırlaştırdı.
"Sen ne kadar da aciz bir insansın…" dedi Yaman Ali, öfkesini saklamaya çalışmadan. "Sana onca şeyi yaşatmasına rağmen hâlâ onun etrafında dolanabilecek kadar gurursuzsun!!!"
Meyra’nın adımları banyoya birkaç adım kala durdu. Dudaklarında sinirden doğan kısa, acı bir gülümseme vardı. "Bana gurursuz diyene bak," dedi, neredeyse güler gibi. "Bana gururdan bahsedecek son kişisin sen…" Yavaş yavaş Yaman Ali’ye doğru ilerledi. Her adımı bilinçliydi; artık kaçmıyordu. Durduğunda aralarındaki mesafe neredeyse yoktu. Başını kaldırıp gözlerinin içine baktı. "Sen,” dedi, sesi sakin ama her kelimesi keskin bir bıçak gibiydi, "yıllarını kardeşini sevip bekleyen biriyle evlenmeyi kabul edecek kadar gurursuz birisin."
Yaman Ali’nin yüzündeki öfke daha da büyüdü fakat Meyra hiç durmadan devam etti, gözlerini ondan ayırmadan: "Anladın mı?"Kısa bir duraksamadan sonra son darbeyi vurdu. "Sen tam da busun işte."
Yaman, bir anda ileri atılıp Meyra’nın her iki kolundan tuttu. Parmakları bu kez kaçınılmaz şekilde sertti. "Kes sesini!" diye kükredi, onu sarsarak. Sesi odanın duvarlarında yankılandı; kontrolünü tamamen yitirdiği her hecesinden belliydi.
Meyra’nın başı sarsıntıyla hafifçe yana savruldu ama gözlerini kaçırmadı. Acı, kollarından omuzlarına doğru yayılırken dişlerini sıktı. Canı yanıyordu ama geri adım atmayacaktı artık. "Yalan mı?" dedi, sesi kırılmadı. "Sen, Melih’i sevdiğimi bile bile benimle evlenmedin mi?"
Bu sözler Yaman’ın elini daha da sıktı. Yüzü öfkeyle karardı. "Sana kes sesini dedim!” diye bağırdı tekrar. Nefesi yüzüne vuruyordu; öfke, aklının önüne geçmişti.
"Ne o," dedi Meyra, sesi alayla acı arasında bir yerde titrerken, "gururunuza mı dokundu? O olamayan gururunuza…"
Bu cümle Yaman Ali’nin içindeki son freni de kopardı. Gözleri karardı. Ne söylediğini, ne yaptığını tartacak hâli kalmamıştı artık. Bir anlık kör öfkeyle Meyra’yı kendinden itiverdi. Hareketi düşünülmüş değildi; tek istediği onu uzaklaştırmaktı. Ama her şey bir anda oldu. Meyra geriye doğru sendeledi. Ayağı halıya takıldı, dengesini toparlayamadı. Bir adım daha atamadan yere düştü. Başının sertçe yatağın kenarına çarpmasıyla odada boğuk bir ses yankılandı. Ardından her şey sustu.
Meyra kımıldamadı.
Yaman Ali birkaç saniye öylece kaldı. Nefesi göğsünde sıkışmıştı. Az önceki öfke yerini donuk bir şaşkınlığa bıraktı.
"Meyra…" dedi, sesi bu kez boğuk ve ürkekti. Hızla yanına çömeldi. Ellerinin titrediğini fark etmiyordu bile. Meyra’nın omzuna dokundu, sonra başına uzandı. Parmaklarının ucuna bulaşan sıcaklıkla irkildi. Elini geri çektiğinde parmaklarının kanla kaplandığını gördü.
Bir anlığına dünya başına yıkıldı sanki.
"Hayır… hayır…" diye mırıldandı panikle. Nefesi hızlandı, kalbi kulaklarında atıyordu. Meyra’nın yüzüne baktı; gözleri kapalıydı, rengi solmuştu.
"Ben… ben böyle olsun istemedim," dedi kendi kendine. "Sadece… sadece uzaklaşmanı istedim."
Ama sözler artık anlamsızdı. Meyra hareketsizdi. Odadaki loş ışık, yerdeki kanı daha da belirgin kılıyordu. Yaman Ali’nin elleri hâlâ titriyordu. İlk kez, yaptığı şeyin sonuçlarıyla bu kadar çıplak bir şekilde yüzleşiyordu.
Öfke gitmişti. Yerinde sadece korku vardı. Ve geri alınamayacak bir an.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 14.12k Okunma |
1.84k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |