52. Bölüm

12. Bölüm _ Part 2

Roman diyarı1
zozanli

Keyifli okumalar 💓

 

Aslanbey Konağı’nın avlusuna derin, ağır bir sessizlik çökmüştü. Meyra ile Yaman Ali’nin kenetlenmiş elleri o an bahçedeki en görünür şeydi. Herkesin bakışı oradaydı. O küçük temas, söylenen cümlelerden daha yüksek bir ses çıkarıyordu sanki.

Yaman Ali’nin omuzları gergindi. Beklenmedik bir anın ortasında, herkesin önünde yapılan bu seçimin yankısı hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Meyra ise dimdik durmaya çalışıyordu. İçindeki karmaşayı yüzüne yansıtmamak için çenesini hafifçe sıkmıştı ama gözlerinin derinliğinde fırtına saklıydı. Korku, öfke, kırgınlık ve inat birbirine karışmıştı.

"Meyra’m… Güzelim…" dedi Serhat, bakışlarını kenetlenmiş ellerden güçlükle ayırıp kardeşinin yüzüne kaldırırken. Sesi ilk kez bu kadar yumuşaktı. Öfkesinin yerini yalvarmaya yaklaşan bir ton almıştı. "Yapma bunu… Neden bunu yaptığını biliyorum ama yapma güzelim." Kardeşine doğru bir adım attı. Onun bu kararı inatla, öfkeyle ya da gerçekten isteyerek değil; kendisini durdurmak için yaptığını biliyordu. Bu yüzden daha çok canı yanıyordu. Çünkü o, Meyra’yı kendisinden daha iyi tanıyordu.

Meyra’nın boğazı düğümlendi. Abisinin sesindeki o kırılma, içindeki kararlılığı sarstığı için bir adım geri çekildi. Parmakları hâlâ Yaman Ali’nin parmakları arasındaydı.

"Tam da olması gerekeni yapıyorum, abi." Sesi düşündüğünden daha sakindi. Bu sakinlik, içindeki fırtınayı daha da görünmez kılıyordu. "Yerim burası artık. Lütfen daha fazla tatsızlık çıkarmadan gidin buradan." Cümleleri bitirdiğinde kalbinin göğsüne sert sert çarptığını hissetti. Söylediği her kelime, içinden bir parça koparıp avlunun taşlarına bırakmış gibiydi. Geri dönüp toplaması mümkün olmayan parçalar…

Ardından elini Yaman Ali’nin elinden yavaşça çekti. Yaman Ali’nin parmakları bir an boşlukta asılı kaldı. O küçücük temasın bitişi, söylenen cümlelerden daha ağır geldi ona. Meyra’nın avucunun sıcaklığı hâlâ tenindeydi ama yerini ani bir soğukluk almıştı.

Meyra arkasını döndü ve içeri doğru ilerledi. Omuzları dikti, adımları kararlı görünüyordu; fakat her adımda içindeki çelişki biraz daha büyüyordu. Kapıya yaklaştığında, eşiğin gölgesinde duran Melih’le göz göze geldi.

Melih’in canı bir kez daha yandı.

Bu evliliğin başında Meyra’nın nasıl çaresiz kaldığını biliyordu. Zorunda bırakıldığını, seçim şansı olmadığını… Neden bilmiyordu ama içten içe bir umut taşıyordu. Lakin az önce olanlar o umudu sessizce ezmişti. Meyra kendi isteğiyle Yaman Ali’ye bir adım yaklaşmıştı. Kendi isteğiyle elini tutmuştu. 'Yerim onun yanı' demişti. Bu cümle, içinde yankılanıp durmuştu.

Melih’in bakışlarında kırgınlıkla karışık bir kabulleniş belirdi. Geç kalmış olmanın, hiç başlamamış bir ihtimali kaybetmenin sessiz acısıydı bu. Meyra’nın gözlerinde bir anlık tereddüt aradı. Ama Meyra bakışlarını kaçırmadı.

O bir an, ikisi arasında söylenmemiş yüzlerce cümle asılı kaldı.

Sonra Meyra eşiği geçti.

Kapının kapanma sesi avluda yankılanırken, Serhat bir an olduğu yerde kaldı. Bakışları hâlâ kapının üzerinde, çenesi kilitliydi. Kardeşinin arkasından gitmekle burada kalmak arasında sıkışmış gibiydi. Ama sonra gözleri yavaşça Yaman Ali’ye döndü. Sertti. Soğuktu. Keskin bir kararın gölgesi vardı içinde.

Ağır adımlarla Yaman Ali’ye doğru yürüdü. Avludaki herkes o iki adam arasındaki mesafenin kısalışını izledi; hava bir anda daha da gerildi. Serhat tam Yaman Ali'nin karşısında durdu. Aralarında bir nefeslik kadar boşluk kalmıştı sadece. Elini kaldırdı. Parmağını Yaman Ali’nin göğsüne hafifçe, ama uyarı niteliğinde vurdu. "Bir daha kardeşimin saçının tek bir teline zarar gelirse…" Sesi bağırmıyordu. Aksine alçaktı. Ama her kelime taş gibiydi. "Bu sefer Meyra’yı dinlemem. Onu alır ve bu konağı başınıza yıkarım."

Yaman Ali geri çekilmedi. Çenesini hafifçe sıktı ama gözlerini kaçırmadı. Serhat’ın öfkesini anlıyordu. Hatta hak veriyordu belki de. Ama bu meydan okuma, onun gururuna dokunmadan geçmiyordu. Yine de konuşmadı. Çünkü bu anın daha fazla büyümesi, Meyra’nın söylediği son cümleleri hiçe saymak olurdu.

Avludaki herkes susmuştu.

Serhat parmağını Yaman Ali’nin göğsünden çekti. Bir an daha yüzüne baktı; o bakışta açık bir tehdit vardı. Sonra arkasını döndü ve avludan çıkıp gitti.

Serhat’ın adımları avludan uzaklaşırken taş zemindeki yankı bir süre daha kulaklarda kaldı. Kapıdan çıkışıyla birlikte bahçedeki kalabalık da yavaş yavaş çözülmeye başladı. Ama gerilim dağılmadı; sadece daha sessiz bir hâle büründü.

Yaman Ali derin bir nefes alıp omuzlarını hafifçe geriye attı, sanki üzerindeki görünmez yükü düzeltir gibi. Ardından eve doğru yöneldi. Fazlasıyla yorgun hissediyordu. Fakat birkaç adım atmıştı ki Selma Hanım önüne geçti.

"Anne sonra," deyip, annesine söz hakkı tanımadan hızlı adımlarla içeri girdi.

Odasının kapısının önüne geldiğinde birkaç saniye duraksadı, ardından kapıyı yavaşça aralayıp içeri girdi. Bakışları direkt Meyra'yı bulmuştu. Meyra cam kenarındaki kanepede oturuyordu. Başını iki elinin arasına almış, dirseklerini dizlerine dayamıştı. Bakışları yere sabitlenmişti ama bir noktayı görüyor gibi değildi; düşüncelerinin içinde kaybolmuştu sanki. Az önceki dimdik duruşundan eser yoktu. Omuzları hafifçe düşmüştü.

Yaman Ali kapıyı sessizce kapattı. Bir an olduğu yerde durdu. Onu izledi. Meyra’nın bu hâli, avludaki cesaretinden daha gerçekti. Ve nedense bu görüntü içindeki sertliği biraz törpüledi.
Adımlarını yavaşça ona doğru attı. Ayak sesleri halının üzerinde neredeyse duyulmuyordu. Kanepenin yanına geldiğinde kısa bir tereddüt yaşadı, sonra mesafesini koruyarak yanına oturdu. Ardından geriye yaslandı. Başını kanepeye dayayıp gözlerini kapattı.

Aralarında bir boşluk vardı. O boşluk yalnızca fiziksel değildi; söylenmemiş cümlelerle, bastırılmış duygularla doluydu.

Kısa bir sessizlik oluştu. O sessizlikte sadece ikisinin nefesi duyuluyordu.

Meyra bir süre daha kıpırdamadı. Sonra yavaşça başını kaldırdı. Bakışları önce boşluğa takıldı, ardından Yaman Ali’nin yüzüne kaydı. Yüzündeki yaraları gördü. Elmacık kemiğinin üzerindeki morluk belirgindi. Kaşının kenarında ince bir kesik vardı; kurumuş kan koyu bir iz bırakmıştı. Dudak kenarı hafif şişmişti.

Aklı bir şeyi kabul etmiyordu. Yaman Ali’nin bu hâlde olması… ama Serhat’ın yüzünde tek bir çizik bile olmaması. Kaşları istemsizce çatıldı. Yaman Ali öyle kimseden dayak yiyecek biri değildi. Bunu en başından beri biliyordu. Gururlu, güçlü, geri adım atmayı sevmeyen bir adamdı. Serhat bile olsa… Bu kadar tek taraflı bir iz mümkün müydü?

"Oradan bakınca çok mu kötü görünüyor," dedi Yaman Ali gözlerini açmadan. "Yakışıklılığımı gizleyecek kadar mı?" Sesinde hafif bir alay vardı. Aralarındaki boğucu sessizliği dağıtmak ister gibiydi.

Gözlerini yavaşça araladığında Meyra’yla göz göze geldi. Meyra bakışlarını kaçırmadı. "Hee," dedi yüzüne belli belirsiz, yapay bir gülümseme takarak. "Şahtın… şahbaz oldun."

Bir anlık duraksamanın ardından Yaman Ali istemsizce güldü. Kısa, sıcak, gerçekten gelen bir gülüştü bu. Ama gülüşü yarım kaldı. Yüzündeki morluklar gerildi, dudağının kenarındaki çatlak sızladı. Acı bir anda yüzüne vurdu. Çenesi kasıldı, başını hafifçe yana çevirdi ve elini yanağına götürdü.

"Ah…" diye fısıldadı, gülüşünün devamı yerine.

"Ne o, canın mı acıdı yoksa?" diye sordu Meyra, yüzündeki o yapay gülümsemeyi özellikle bozmadan.

"He…" dedi Yaman Ali, başını hafifçe yana yatırarak. "Abinin eli bayağı ağırmış."

Aralarında yok denilecek kadar kısa bir sessizlik oluştu.

"Sana bir şey soracağım…" dedi Meyra, bakışları hâlâ Yaman Ali'nin yüzündeki morluklarda dolaşırken. Gülümsemesi silindi, yerine ciddi bir ifade yerleşti. "Gerçekten merak ediyorum, sen nasıl bu hâle geldin?"

"Sen anlamazsın," dedi Yaman Ali, gözlerini kapatıp başını geriye yaslayarak. "Kız meselesi…"

"Ben ciddiyim."

"Ben de ciddiyim." Konuyu dalgaya alsa da bir yerde doğruyu söylüyordu. Meyra için kavga edilmişti neticede.

"Yaman!" diye sesini yükseltti Meyra.

Yaman Ali bir an durdu. Gözlerini açıp ona baktı. İlk defa ismi, başında ya da sonunda bir mesafe olmadan Meyra'nın dudaklarından dökülmüştü. Ne 'Yaman Abi', ne başka bir şey… Sadece Yaman. Bu küçük ayrıntı, yüzündeki alaycı ifadeyi bir saniyeliğine söndürdü.

"Sana bir şey sordum," diye devam etti Meyra, kaşlarını çatarak. "Neden adam akıllı cevap vermiyorsun?"

Yaman Ali hemen kendini toparladı. "Beni çok konuşturma," diye homurdandı, gözlerini tekrar geri kapatarak. "Zaten üzerimden tır geçmiş gibi hissediyorum. Her yerim ağrıyor. Benimle ilgileneceğine hâlâ sorgu yapıyorsun."

Meyra istemsizce göz devirdi ama yine de ayağa kalktı. Dolabın yanındaki ilk yardım çantasını alıp geri döndü ve kutuyu Yaman Ali’ye doğru uzattı.

Yaman Ali bir kutuya baktı, bir de ona. "Yaralarını kendin temizle mi diyorsun?" diye sordu. Konuştukça yüzündeki kesikler sızlıyor, kaşının kenarındaki yara gerildikçe canı yanıyordu.

Meyra omuz silkip 'Yani…' der gibi bir bakış attı.

"Bu yaraları abin açtığına göre," dedi Yaman Ali, sesi her zamanki alaycılığından uzak ama hâlâ inatçı, "temizlemesi de sana düşer."

Meyra bir an duraksadı. Yaman Ali’nin bu hâlde olmasının sebebi dolaylı da olsa kendisiydi. Yaman Ali ona bilerek zarar vermemişti. Yaşananlar sadece bir kazadan ibaretti. Bu yüzden de içini hafif bir suçluluk kaplamıştı

Derin bir nefes aldı. Elindeki çantayla Yaman Ali’nin yanına oturdu. Kutuyu açarken çıkan hafif plastik sesi odada yankılandı. Pamuk, antiseptik şişesi, gazlı bez… Hepsini tek tek çıkardı. Pamuğu ıslatıp kaşının kenarındaki yaraya doğru uzandığında aralarındaki mesafe bir anda kısaldı. İşte o an, Yaman Ali’nin omuzları fark edilir biçimde gerildi. Sırtı dikleşti, çenesi sertleşti. Bu, yaradan çok yakınlığa verilen bir tepkiydi.

Pamuk tenine değdiğinde yüz kasları hafifçe sıkılaştı. Acıyı belli etmiyordu. Fakat Meyra her yaklaştığında, antiseptiğin kokusu aralarındaki havayı dolduruyordu. Yaman Ali’nin kasları istemsizce geriliyor, sonra tekrar kendini kontrol etmeye çalışıyordu.

"Neden?" diye sordu Yaman Ali birden.

Meyra’nın parmakları yüzünde bir an durdu. Gözlerini kaldırıp ona baktı. Kaşları hafifçe çatılmıştı; sorunun yönünü kestirememişti o an.

"Ne neden?"

"Neden gitme şansın varken abinle gitmedin?" dedi Yaman Ali, gözlerini onunkilerden ayırmadan. Cevabı gerçekten merak ediyordu. Meyra'nın, herkesin içinde elini tuttuğu ve söylediği sözleri aklının bir köşesine kazınmıştı.

Meyra bu soruyu beklemiyordu. Bir anlığına bahçedeki an zihninde canlandı. Yaman Ali’nin abisine karşı dimdik duruşu, tereddütsüz sözleri…

'Sen değil, feriştahın gelse onu benden alamaz!'

"Gitmek isteseydim izin verir miydin?" diye sordu, sesi sandığından daha sakin çıkmıştı. Direkt Yaman Ali'nin gözlerinin içine bakıyordu.

Yaman Ali’nin bakışlarında kısa bir gölge belirdi o an. Gururla geri çekilmek arasında kalmıştı.

"Seni burada zorla tutamazdım ki…" dedi sonunda. Söylediği doğruydu. Ama ikisi de bu evliliğin hangi şartlar altında gerçekleştiğini biliyordu. Bu bir aşk hikâyesi değildi; daha çok iki ailenin ortasında kalmış bir kararın sonucuydu. Ve onları birbirine bağlayan bağlar, sanıldığı kadar kolay çözülecek türden değildi. Aralarında sadece bir nikâh değil; gurur, söz ve yarım kalmış hesaplar vardı.

Meyra pamuğu yeniden yaraya bastırdı. Bu kez aralarındaki sessizlik, sorunun kendisinden daha ağırdı. İkisi de konuşsa çok şey söyleyebilirdi ama susmayı seçtiler. Çünkü bazen en zor kabul edilen şey, gitmenin mümkün olduğu hâlde kalmayı seçmiş olmaktı.

***********

Birkaç saat sonra ev bütünüyle sessizleşmişti. Koridorlardan gelen ayak sesleri kesilmiş, ışıklar birer birer sönmüştü. Yaman Ali yatakta uzanmış uyuyordu. Yorgunluğu direncini aşmış, yemek bile yemeden uyuyup kalmıştı. Yüzündeki morluklar loş ışıkta daha belirgin görünüyordu. Nefesi düzenliydi ama zaman zaman kaşları hafifçe çatılıyor, sanki uykusunda bile günün ağırlığını taşıyordu.

Meyra ise odanın köşesindeki koltukta oturuyordu. Sessizce. Bakışları Yaman Ali'nin üzerindeydi. Bu kadar güçlü görünen bir adamın, uyurken bu kadar savunmasız görünmesi tuhaftı. Gün içinde herkesin karşısında dimdik duran adam, şimdi hiçbir şeyden habersiz, savunmasız, sessizce yatıyordu.

Bir süre onu öylece izlemeye devam etti.

Tam o sırada karnından gelen hafif sesle irkildi. Eli istemsizce karnına gitti. Aç olduğunu yeni fark ediyordu. Günün gerginliği, yaşananlar, konuşmalar… Hepsi açlığını bastırmıştı.

Yaman Ali’nin de yemek yemeden uyuyakaldığını hatırladı bir an. Yavaşça ayağa kalkıp kapıya yöneldi ve sessizce odadan çıktı. Koridor karanlıktı. Adımlarını direkt mutfağa doğru yönlendirdi. Hem kendisi için hem de o uyanırsa diye bir şeyler hazırlamaya karar vermişti.

Mutfağa girdiğinde önce dolaplara yöneldi. Küçük bir tepsi çıkarıp tezgâhın üzerine bıraktı. Ardından buzdolabını açtı. Soğuk hava yüzüne çarpmıştı. Eline geçen birkaç şeyi sessizce tezgâha yerleştirdi. Adımları yavaştı, hareketleri temkinli. Bu saatte kimseyle karşılaşmak istemiyordu.

Tam o sırada mutfağın kapısında hafif bir gölge belirdi. Meyra dolaba doğru eğilmişken Eda içeri girmişti. Ses çıkarmadan kapının pervazına yaslandı. Kollarını göğsünde birleştirip birkaç saniye onu izledi. Meyra’nın sırtı ona dönüktü; yüzünü göremiyordu.

Bir an sonra Eda alaycı bir şekilde ellerini iki kez yavaşça birbirine vurdu. Sessiz mutfakta o ses beklenenden daha keskin yankılandı.

"Bravo," dedi ardından, dudaklarının kenarında küçümseyen bir gülümsemeyle.

Meyra’nın omuzları hafifçe gerildi. Eda bu kez kısa, yalandan bir kahkaha attı. "Bahçedeki o performans neydi öyle? El ele tutuşmalar, rest çekmeler…" Sesi alaycıydı. Yüzünde yalandan bir gülümseme vardı. "Abinle yaptığınız o restleşme… Şovdan başka hiçbir şey değildi." Başını hafifçe yana eğdi. "Ama itiraf etmeliyim ki, orada bulunan herkesi inandıracak kadar etkileyiciydi."

Mutfağın havası bir anda değişmişti. Meyra yavaşça doğruldu. Elindeki tabağı tezgâha bıraktı ama henüz arkasını dönmedi. Eda’nın bakışları sırtına saplanmış gibiydi.

Yüzüne aynı onunki gibi yalandan bir gülümseme takınıp Eda'ya döndü. "Seni inandıracak kadar iyi oynayamamışız demek ki... Bir dahaki sefere daha iyi oynamaya çalışırız," dedi, demin söylediği şeyleri pek takmadığını belli eden bir yüz ifadesiyle. Ardından çıkardıklarını tepsiye yerleştirmeye başladı.

"Hmmmm..." diye uzattı Eda, kolları hâlâ göğsünde kenetliydi. "Matem havamdan çıktım, artık buralardayım diyorsun?"

Meyra her şeyi tepsiye yerleştirdikten sonra tepsiyi alıp kapıya doğru ilerledi. Eda’nın yanına yaklaştığında adımlarını birkaç saniyeliğine durdurdu. Başını hafifçe kaldırıp gözlerinin içine baktı. "Ben hep buralardaydım zaten," dedi sakin ama net bir sesle. "Yeni gelen sensin."

Sözlerini uzatmadı. Başını çevirip Eda’yı arkasında bıraktı ve mutfaktan çıktı. Koridor yine karanlık ve sessizdi. Elindeki tepsiyi daha dikkatli tutarak odanın kapısına geldi. Yaman Ali’yi uyandırmamak için kapıyı yavaşça araladı. Fakat içeri adım attığında Yaman Ali'nin uyanmış olduğunu gördü.

Yaman Ali başını hafifçe ona çevirmiş, gözleri açık bir şekilde ona bakıyordu. Bakışlarında uykunun ağırlığı vardı.

Meyra kapının önünde birkaç saniye öylece kaldı. Onu hâlâ uyuyor sanmıştı oysa. Elindeki tepsiyle yatağa doğru yürüdü.

Yaman Ali, canı acısa da kaşlarını çatıp bir Meyra'ya bir elindeki tepsiye baktı. Meyra'nın elinde tepsiyle yanına yaklaşması onu fazlasıyla şaşırtmıştı.

"Bunları benim için mi hazırladın?" dedi merakına yenik düşerek.

Meyra omuz silkti. Gözlerini ondan kaçırmadan konuştu.

"Yoo, kendim için hazırlamıştım," dedi sakin bir tonla. "Madem uyandın, sen de bir şeyler ye," diyerek, tepsiyi Yaman Ali'nin rahatça yiyebilmesi için yatağın kenarına bıraktı.

Yaman Ali hafifçe doğrulmaya çalıştı. O an yüzündeki kaslar gerilmişti. Acısını bastırmaya çalışsa da çenesinin kenarında belli oluyordu.

İkisi birlikte sessizce yemeye başladılar. Odanın içinde sadece çatalın tabağa hafifçe değen sesi vardı. Yaman Ali ağzına aldığı her lokmada zorlanıyordu. Çenesini fazla oynatamıyor, her hareketi kontrollü yapmak zorunda kalıyordu.

Yaman Ali birkaç lokmadan sonra durdu. Derin bir nefes aldı. "Yeter," dedi kısaca.

Meyra başını sessizce salladı. Tepsiyi alıp kenara bıraktı, ardından ışığı kapatıp geçip yerine uzandı.

Oda bir anda karanlığa gömülmüştü sanki. Perdenin arasından sızan solgun ışık, sadece siluetlerini belli ediyordu. İkisi de sessizdi.

Yaman Ali gözlerini kapattı. Meyra da birkaç saniye sonra gözlerini kapadı.
Aynı odadaydılar, aynı sessizliğin içindeydiler… ama aralarında hâlâ söylenmemiş onlarca şey vardı.

Gece, o sessizliğin üzerine yavaşça çöktü.

***********

Sabahın ilk ışıkları perde aralığından süzülüp yüzüne vurduğunda Meyra gözlerini araladı. Işığın parlaklığıyla hafifçe kaşlarını çattı, gözlerini kısıp elinin tersiyle ovuşturmaya başladı. Olduğu yerde birkaç dakika hareketsizce kaldı. Uykuyla uyanıklık arasındaki o ince çizgide, nerede olduğunu ve dün geceyi hatırlamaya çalıştı bir süre. Ardından nefesini toparlayıp, zihnini güne hazırlamak ister gibi gözlerini yeniden açtı.

Telefonunu alıp saate baktığında 7. 20 geçiyordu. Henüz kimsenin uyandığını düşünmüyordu. Uyku sersemliğiyle yerinden doğruldu hemen. Kalktığı gibi bakışları Yaman Ali'yi bulmuştu. Bakışlarını birkaç saniye yüzünde tuttu. Nefesi düzenliydi fakat yüzündeki izler dün geceye nazaran daha belirgin görünüyordu.

Onu uyandırmamak için yavaşça doğruldu. Adımlarını dikkatli atarak banyoya yöneldi. Kendine gelmek için önce musluğu açıp elini suyun altına tuttu birkaç saniye, ardından yüzüne birkaç defa su çarptı. Rutin işlerini halledip üzerini de değiştirdikten sonra sessizce odadan çıktı.

Yaman Ali hâlâ uyuyordu.

Koridora çıktığında tam da düşündüğü gibi daha kimse kalkmamış, koridor bomboştu. Adımlarını direkt mutfağa yönlendirdi. Mutfağa girdiğinde içeride bir tek Fatma Hanım vardı.

Tezgâhın başında sabah hazırlıklarıyla uğraşıyordu. Çaydanlıktan hafif bir buhar yükseliyor, pencere kenarından içeri sızan ilk ışık mutfağın bir köşesini aydınlatıyordu.
Fatma Hanım başını kaldırıp Meyra’yı görünce kısa bir duraksadı. Bu kadar erken saatte onu mutfakta görmek alışıldık olmadığı gibi beklemediği bir şeydi.

"Günaydın," dedi Meyra.

"Günaydın kızım," diye karşılık verdi Fatma Hanım, hâlâ onu süzerken. "Bir şey mi istemiştin?"

"Evet ama kendim hallederim teyze," diyerek mutfak dolaplarına yöneldi. Birkaç dolap kapağını açıp geri kapattı. İstediği şeyi bulamayınca diğer dolapları karıştırmaya başladı.

Fatma Hanım bir süre onu izledi. Meyra’nın dolaplar arasında gidip geldiğini görünce yumuşak bir sesle, "Ne arıyorsun kızım?" dedi. "Söyle, ben vereyim."

Meyra kısa bir an durdu. Elini dolabın kapağında tuttu. Sonra başını çevirip Fatma Hanım’a baktı. "Çorba yapacağım da… küçük bir tencere arıyordum," dedi, hafifçe tebessüm etmeye çalışarak.

Fatma Hanım’ın yüzünde yumuşak bir ifade belirdi. "Sen otur kızım," dedi. "Ben şimdi yaparım sana istediğin çorbayı."

Meyra hemen başını iki yana salladı. "Yok teyze, zahmet etme. Ben yaparım."

Fatma Hanım bu kez itiraz etmedi. Sadece başını hafifçe sallayıp dolaplara yöneldi. Aradığı tencereyi çıkarıp tezgâha bıraktı. Ardından çorba için gerekli malzemeleri birer birer çıkarıp önüne dizdi.

Meyra sessizce işe koyuldu. Tencereyi ocağa yerleştirdi, malzemeleri sessizce hazırlamaya başladı.

Fatma Hanım ise bir kenarda durup onu izliyordu. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. Mutfağa yayılan o sabah sessizliğinin içinde Meyra’nın uğraşını izliyordu.

"Sabah sabah canın çorba mı çekti kızım?" diye sordu, Fatma hanım içten bir tebessümle.

Meyra, bakışlarını fokurdayan çorbadan çekip ona baktı. Bir an ne diyeceğini düşünür gibi duraksadı. "Yok…" dedi yavaşça. "Benim için değil." Sesi çok alçaktı. Kaşığı tencerede yavaşça çevirmeye devam etti. "Yemek yiyemeden uyudu dün gece," diye ekledi, bakışlarını tekrar çorbaya indirirken. "Uyanınca… aç olur diye."

Fatma Hanım’ın tebessümü biraz daha derinleşti. Hiçbir şey söylemedi.

O sırada mutfağın kapısında Selma Hanım da vardı. Kapının eşiğinde durmuş, bir süredir onları izliyordu. Yüzündeki ifade sertti; bakışları doğrudan Meyra’nın üzerindeydi. Duydukları, içindeki öfkeyi daha da büyütmüş gibiydi.

"Sen kimsin de benim oğluma çorba yapacaksın!" diye çıkıştı bir anda. Sesi mutfağın sessizliğini parçaladı.

Meyra irkilerek başını kaldırdı. Daha ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan Selma Hanım hızlı adımlarla içeri girdi. Gözü tenceredeydi. Bir anda uzanıp tencereyi sertçe itti. Her şey bir saniyenin içinde oldu. Tencere devrildi. İçindeki sıcak çorba tezgâhtan taşıp Meyra’nın üzerine sıçradı. Eline ve bileğine değen sıcaklık yakıcıydı.

"Ah—" diye istemsizce bir ses çıktı Meyra’dan. Elini hızla geri çekti. Acı bir anda yüzüne vurdu ama kendini geri çekmek dışında bir tepki vermedi.

Fatma Hanım panikle bir adım öne atıldı.
"Hanımım—" dedi.

"Geri dur, Fatma!" diye sertçe kesti Selma Hanım. Ardından bakışlarını yeniden Meyra’ya çevirdi. "Sen kendini çok mu akıllı sanıyorsun?" dedi, sesi öfkeyle titriyordu. "Ne yapmaya çalıştığını anlamıyor muyum sanıyorsun?"

Meyra, acıya rağmen dik durmaya çalıştı. Elini hafifçe geri çekmişti ama bakışlarını kaçırmadı.
"Ne yapıyormuşum?" diye sordu.

Selma Hanım alaycı bir gülümsemeyle başını salladı. "Evde bu kadar çalışan varken sana mı kaldı benim oğluma çorba yapmak?" dedi. "Böyle ucuz numaralarla oğlumu etkileyebileceğini mi sanıyorsun?" Bir adım daha yaklaştı. "Düşündüğün şey bile senin ne kadar basit olduğunu gösteriyor," dedi yüzüne samimiyetten uzak bir ifade yerleştirerek.

Mutfakta hava ağırlaşmıştı. Meyra’nın yüzü duyduğu sözlerle donmuştu. Acının etkisiyle kaşları hafifçe çatılmış, dudakları aralanmıştı. Hem elindeki yanığın acısı hem de duyduklarının ağırlığı üst üste binmişti. Sonra o ifade yavaş yavaş değişti. Çenesini hafifçe sıktı. Gözlerindeki o kırılganlık, yerini daha derin, daha sessiz bir sertliğe bıraktı.

"Benim, sizin dediğiniz o basit düşüncelere ihtiyacım yok. Ama siz nasıl düşünüyorsanız düşünebilirsiniz. Bu saatten sonra düşüncelerinizi değiştiremem," dedi. Elini hâlâ hafifçe geri tutuyordu. Yanığın acısı yüzüne vuruyordu ama o acıyı bastırmaya çalışır gibi dimdik durdu.

Selma hanımın yüzündeki öfke daha da belirgin bir hâl aldı. Gözleri daraldı, dudakları ince bir çizgi hâline geldi. Meyra’nın geri adım atmaması, sesini yükseltmeden karşılık vermesi onu daha çok kızdırmıştı.

"Oğlum bir kere seni korudu diye kendini bir halt mı sanıyorsun?" dedi sertçe. "Ben nasıl ki Melih’i senden kurtardıysam, Yaman’ı da senden kurtaracağım."

Melih’in ismi mutfağın içinde yankılandı. Meyra’nın bakışları bir anlığına sabitlendi. Yüreğinin en derininde bir sızı belirdi. Kalbi istemsizce sıkıştı. Gerçekler, istemeden kapısını yeniden aralamıştı.

"Andım olsun ki oğlumu sana yar etmeyeceğim," diye devam etti Selma Hanım. "Seni bu evden göndermek için elimden geleni yapacağım."

Meyra kendini toparlamak için derin bir nefes aldı. İçindeki o sarsıntıyı yüzüne yansıtmamaya çalıştı. Dudaklarına zoraki bir gülümseme yerleştirdi. "Oğlunuz odada," dedi sakin bir sesle. "Gidip ne söylemek istiyorsanız ona söyleyebilirsiniz."

Selma Hanım’ın yüzündeki öfke bir anlığına şekil değiştirdi. Gözleri daha da sertleşti. Birkaç adım Meyra’ya yaklaştı. "Biliyor musun?" dedi, sesi alçalmış ama daha keskin bir hâl almıştı. "Aynı annen gibi yüzsüzsün."

Arkasını dönüp çıkacakken, Meyra’nın sesi onu durdurdu.

"Kardeş gibi büyüdüğünüz annemle aranızda ne geçti ki," dedi, bu kez sesi daha derinden geliyordu, "çocuklarını bile düşman belleyecek kadar?”

Meyra'nın sözleri havada asılı kaldı sanki. Selma Hanım’ın adımları bir anda durdu. Yavaşça geri döndü. Gözlerindeki öfke artık saklanmıyordu. İçinde yıllardır biriken, üstü örtülen ne varsa o an yüzüne vurmuştu. Bir adım attı. Ve hiç düşünmeden, bütün öfkesiyle elini kaldırdığı gibi Meyra'nın suratına indirdi.

Tokat mutfağın içinde sert bir sesle yankılandı.
Meyra ne olduğunu anlayamadan savruldu. Dengesini kaybedip yere düştü. Elindeki yanığın acısına bir yenisi eklenmişti. Yanağı anında kızardı, gözleri doldu ama ağlamadı.

Bir anlık sessizlik çöktü. Fatma Hanım donup kalmıştı. Gözleri büyümüş, ne yapacağını bilemez hâlde Selma Hanım’a bakıyordu.

Tam o sırada mutfağın girişinde Yaman Ali kapıda durmuş, gördüğü manzarayla olduğu yerde kalakalmıştı. Bakışları önce yerdeki Meyra’ya, sonra annesine kaydı. Yüzündeki ifade bir anda değişti. Şaşkınlıkla başlayan o an, yerini ağır ve tehlikeli bir sessizliğe bıraktı.

Bölüm : 29.03.2026 23:05 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...