72. Bölüm

BÖLÜM 71 - 2. KİTAP BÖLÜM 14

Serra Bıçakcılar
_ssaree_

Ben geldim! Nasılsınız bakalım? Bölüme geçmeden bol bol yorum istediğimi belirtmek isterim! Bölüm sonunda görüşmek üzere!

İYİ OKUMALAR

ARES SANCAKTAR.

17 Kasım Çarşamba.

Benim derdim kaderimden, gerçeklerim ise sanrıdan ibaretti.

Sevgili anne ve babam; beni bu dünyaya getiren ve ömürleri yettiğince beni büyüten insanlardı. Hayatımdaki rolleri o kadar büyüktü ki onları kaybettiğinde elinde dört odacıklı kalbinden başka hiçbir şeyi olmayan küçük Ares tüm kalbini onlara verse de yetmezdi.

Ya da o küçük oğlan öyle sanırdı.

İşin aslında onlar o kadar bencildi ki! Ailesinin yanından birkaç saatliğine ayrıldığını sanan o küçük oğlanın yaralarını sarmaları gerekirken neden en büyük yaraları olmayı seçmişlerdi?

Bilmiyordum. Hiçbir bahane bana bir sebep gibi gelmiyordu. Bildiğim tek bir şey vardı. O da bana yapılanların hiçbirini ben sevmediğim bir insana bile yapmazdım.

Derin bir iç çektim. Saatlerdir oturduğum araba koltuğunda elimde olan deftere döndüm tekrar. Bu yarım kalan, tıpkı benim gibi yarım olandı. Günlerdir o iki defter arasında deli gibi dönüp duruyordum. Defterler bittikçe başa sarıyor bir daha okuyordum. Ama bu okuyuşum sondu. Son birkaç sayfa kalmıştı. Bundan sonra bir daha başa sarmayacaktım.

1 Eylül Çarşamba.

Ben şimdi yatıp uyusam yine rüyama gelir misin sevgilim? Ama bu sefer bir kâbus olarak gelmesen olur mu? Çünkü yüreğim bir kere daha beni bırakıp gitmeni kaldıramaz.

Sen benim hayatımda yaşayabileceğim en güzel düşken ben senin kabusların mı olmuştum sevgilim?

Her gece, gözümü kapatıp uyku alemine daldığım her an beni bırakıp gidişlerin mi içimi bu kadar sıkıntıya boğan? Ama bir tek o zaman görebiliyorum seni. Sanki yanımdaymışsın gibi...

Sanki hiç gitmemişsin gibi.

Ben seni gördüğüm her rüyamı birer nimet sayıp içim rahatlarken sen ne hallere düşmüşsün güzelim. Her şey için özür dilerim.

Seni böyle bir ailenin içine soktuğum için, sanki kendi ailenden az çekmişsin gibi bir de benim ailemden çektiklerin için, bize dokunacak kötülükleri önceden görüp engelleyemediğim için... Bunca yıl ayakta uyuduğum için.

Her uykumda, rüyamda, sen oradasın sanıyorum bir an... Bu hissin beni tüm uyanışlara nasıl düşman ettiğini bilsen sonsuz uyku için benimle birlikte yalvarırsın tanrıya.

Sen yalvarma güzelim. Ben senin yerine de çok yalvardım Allah’a. Yine yalvarırım.

2 Eylül Perşembe.

Güzel bebeğim. Bil ki gelecek daima önümüzde. Senin geleceğin için şimdiden itibaren çok şey yapıyorum. Sen yeter ki iyi ol diye.

Güçlü olmaya, sabrımı tüketmemeye, aklımı yitirmemeye ve en önemlisi kalbimi karartmamaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum ki kalbini karartmış hiçbir anne bebeğini koruyamaz. Özellikle de kendinden.

Anneannen gibi olmamak için ruhumu ortaya koyduğumu bil. Bir de her şeye rağmen seni çok sevdiğimi. Varlığına sevinemesem de... Bil. Seni çok seviyorum.

Sen sadece çok zamansızdın. Tıpkı babanın gidişi gibi.

Ve geçmiş... Geçmişe bir daha asla geri dönemeyiz. Nasıl ki geçmişe gidip kendi yaşadıklarımı değiştiremiyorsam baban adına olan kısmı da değiştiremem. Üzgünüm.

Babanın gidişinden beni suçlayabilirsin. Buna karşı sesimi çıkartmam muhtemelen, çünkü haklısın. Hata ettim. Ve eğer bu konuda babanı da suçlayacak olursan, suçlama bebeğim. O bir şey bilmiyordu.

Ben çokça ona kızsam da tüm suçu onda bulsam da gerçekler bakidir. Değişmez.

Zaten o seni değil beni bırakıp gitti. O yüzden babandan yana bir kırgınlığın olmasın. Benimki ona yeter de artar.

Artık ezberlediğim satırlar nasıl oluyor da ilk kez okuyuşumdaki enkazda bırakıyor beni? Tüm ailem etrafımı ihanet duvarlarıyla çevrelemişken nasıl oluyor da sen hala beni düşünüyorsun sevgilim?

Çektiğin onca acıya rağmen, gidişimi haklı bulmamana rağmen, tüm suçu bende bulmana rağmen, bana delicesine öfkeli olmana rağmen nasıl hala daha iyiliğimi düşünüyorsun?

Sen bu hayatta varlığımı sürdürebilmem için Allah’ın bana bahşettiği o lütuf musun sevgilim?

Öylesin. Şükürler olsun ki öylesin.

4 Eylül Cuma.

64 gün. Dile kolay. Sana da kolay mı?

Bana değil.

Sana o kadar kızgınım ki! İçimdeki kırgınlık öyle büyük ki! Tüm bunları tarif etmeye kelimelerim yetmiyor.

Gittiğin günden beri o kadar yaşadığım acıyla meşguldüm ki hissettiğim o hisleri bebeğimizin de hissettiğini düşünemedim. Annem gibi davrandım.

Bu ne demek biliyor musun? Ölüm gibi bir his.

Ben günlerdir bebeğimize seni nasıl aklayacağımı düşünüyorum. Çareyi suçu üstlenmekte buldum.

Ama konu seni benim gözümde aklamaya geldiğinde buna bir çözümüm yok. Üzgünüm. Çok uğraştım ama başaramadım.

Varlığında fark ettiğim bütün iyi yanlarım yokluğunda tek tek köreliyor. İçim artık bencilce bir hisle öfke dolu. Sensiz başlayıp yine sensiz sonlandırdığım her günde yeni bir şey fark ediyorum. Belki kendimi dolduruyorum belki de haklıyım. Kim bilir?

Aldığım solukların ciğerlerime yetmediğini bulanıklaşan bakışlarımla eş zamanlı fark ettiğimde elimdeki defteri kapattım. Yalnızca birkaç dakika önce üzerinden çektiğim bakışlarımı tekrardan güzel sevgilime çevirdiğimde onu az önce bıraktığım yerde buldum.

Koca karnını üzerindeki kalın şala sıkıca sarılarak sarmalarken bahçedeki çardakta hala daha dalgınca oturuyordu. Hava artık kışın haberini getirmeyi bırakarak doğruca kışı getirmiş gibi soğukken o bundan hiç etkilenmiyor gibiydi.

Üstündeki kıyafetler buradan bile belli olacak şekilde kalınken çardağa ilk çıktığında annem ne olur ne olmaz diye sanırım bir de çardağın tepesindeki elektrikli ısıtıcıyı açmıştı.

Ve evet annem...

Günlerdir aynı yerde, içerisinde bulunduğum araçtan izlediğim eve kısaca bir göz attım. Trabzon Ortahisar’daki babaannemin doğup büyüdüğü evde şu anda ailem dediğim herkes vardı. Ali dayı eşi Ayşe yenge, çocukları ve torunları, Funduk anneanne, Demet hala ve eşi Tarık enişte, Demiröz, amcam, Umay yengem, Tamer, Tamay, Bars, Lavinia ve annemle babam.

Lavinia ve annemle babam.

Ben her yerde Lavinia’yı ararken o nasıl burada olabilirdi? Hem de annem ve babamla.

Annem ve babam.

Annem ile babam?

Bu nasıl olabilir? Onlar neredeyse yirmi yıldır toprağın altında değil miydi?

Bu nasıl olabilir?

Eğer gerçeklerin sanrıysa olabilir.

Ailen nifak tohumundan peyda olmuşsa olabilir.

Ailene ihanet etmek kanına dokunmuyorsa olabilir.

Eğer bir ölüysen olabilir.

Flashback başlangıç.

10 Kasım Çarşamba gece yarısına doğru.

İstanbul, Riva.

Sonunda tüm işleri halletmenin ardından ülkeye geri dönebilmiştim. Ülkeden nasıl bir gizlilikle çıktıysam aynı gizlilikle de geri dönmüştüm. Şimdiyse Lavinia’sız bahçesinden bile üç dört adımdan fazla içeriye giremediğim evimizdeydim. Daha doğrusu bahçeye girdiğinde hemen solda kalan güvenlik kulübesindeydim.

Güvenlik kulübesinin oldukça kapsamlı kamera takibi yapılan odasında boş bir bilgisayarın başında oturmuş güvenlik taraması yapılan flash belleğin elime gelmesini bekliyordum.

Yaklaşık dört saat önce İstanbul havaalanına indiğimde havaalanında beni Theodore’un baş adamı bekliyordu. Elindeki zarfta iki belleğin bulunduğunu söyleyen adam, belleklerden birisinin benim asıl isteğim olduğunu diğerinin ise Kolombiya’da uğradığım saldırıda yaşadığım talihsiz yaralanmanın özrü mahiyetinde olduğunu da konuşmasına eklemişti. Kısa bir an Theodore’un memnuniyetinden ve teşekkürlerinden bahseden adam en son Theodore’un başka iş birliklerinde görüşme temennisini dile getirerek gitmişti.

Adamın dediklerini sikime bile takmamıştım. Ailemi bulduktan sonra beni bir daha bok görürlerdi. Bu işe bile zorda kalmasam hayatta girmezdim. Bir de bunu normal hayatımda da sürdürecek miydim? Hiç işim yoktu!

Hemen yan odada bilişim işleriyle uğraşan adamların başında daha doğrusu belleklerin başında duran Ahmet’e seslendim. Birkaç saniye beklemenin ardından bir yanıt alamazken sinirle bir soluk verdim. Odada ben hariç Zeki ve kameraları takip eden iki güvenlik dururken Zeki’ye döndüm ters bir ifadeyle.

“Git bak şuna bitmedi mi hala? İki saat oldu iki belleği tarayamadılar anasını satayım!”

Zeki ağzını bıçak açmadan bir baş sallamasıyla beni onaylarken hızla harekete geçti ama o daha odadan çıkamadan içeri Ahmet girdi.

“Geldim abi. Bellekler temiz bir sorun yok.”

Gözlerimi devirdim. “Madem bellekler temiz iki saattir ne bok yiyorsunuz içeride?”

“E abi anca da!”

Elime konan belleklerle bir an ne yapacağımı bilemedim. Hangisinden başlamalıydım?

Zeki’ye ufak bir işaretle odadaki güvenlikleri dışarı çıkartmasını söylerken az önceki gerginliğim sanki on katına çıkmış gibiydi. Ahmet’e döndüm.

“Hangisi Zero piçinin belleği?”

Zeki arkada adamları ufak bir konuşmayla odanın dışına alıp odanın kapısını kapatırken Ahmet avucumdaki belleklerden metal küçük olanı işaret etti. Diğer bellek siyah ve kırmızı renkte diğerinden bir tık daha büyüktü.

Metal belleği önümdeki bilgisayara takarken bacaklarım istemsiz sallanmaya başlamıştı. Avuç içlerim deli gibi kaşınıyordu. Ellerimin her bir santimi nasır tutana kadar o piçi dövme isteğiyle yanıp tutuşuyordum.

“Adamlar dışarıda o yüzden kameraları arada bir kontrol edin.” diyerek ufak bir uyarıda bulunurken önümdeki ekranda beliren tek klasöre girdim hızlıca.

Girdiğim klasörde bir dosya bir de video bulunurken ilk dosyaya girdim. Açılan on sayfalık Word dosyasında dikkatli bakışlarımı dolaştırırken okuduğum her kelimede oldukça yavaştım. Tek bir şey bile kaçıramazdım.

Sayfalarda Yıldırım piçinin hareket dokümanları, şu anda nerede olduğu, nerelere ne yollarla ve kimlerin yardımıyla gittiği ve daha birçok şey yazarken benim odaklandığım tek bir yer vardı. Şu anki konumu.

Ahmet’e bir parmak işaretiyle konumu gösterdim. “Hemen gidin alın şu ibneyi. Tek bir pürüz dahi istemiyorum. Tereyağından kıl çeker gibi alıp geleceksiniz. Şile’de de bir depoyu ona özel hazırlayın.”

Ahmet “Hemen abi!” diyerek direkt harekete geçtiğinde dosyada biraz daha göz gezdirdim.

“Demek Trabzon’da saklanıyor puşt. Hem de Kubat’ın doğduğu evde. Bu nasıl olabilir anasını satayım?” diye mırıldanırken gördüğüm her bilgide kanım daha da kaynıyordu.

Lavinia’yı kaçırdıktan sonra hep İstanbul içinde hareket etmişti. Sonrasında Trabzon’a gitmiş gözüküyordu. Tarih ve saat ben babasını öldürdüğüm zamanla çakışıyordu. Ama dikkat çeken asıl şey Trabzon’da yalnızca birkaç saat kalıp oradan doğruca Moskova’ya geçmesiydi.

Buradan sonra bir Trabzon bir Moskova arasında günlerce mekik dokuyordu. Ya Trabzon’da ya da Moskova’da bir şey arıyordu. Lavinia o ikisinden birinde miydi? Ama ben Moskova’ya baktırmıştım. Trabzon’a ise Ali dayı bakmıştı. Yoktu.

Duraksadım.

Trabzon’a Ali dayı bakmıştı.

Zihnimde günler öncesinden bir anı yankılandı.

Theodore, ben isteklerini halletmek için yola çıkmadan önce bana bir haber yollamıştı. Ali dayıya dikkat etmem gerektiğini söylediği tek cümlelik bir haber...

Anının devamı yoktu. Zihnim bir tek beş kelimeye odaklandı. Ali dayıya dikkat etmem gerektiği...

Lavinia Trabzon’daydı değil mi? Onu alan kişi Ali dayı mıydı?

Ama nasıl? Neden benden böyle bir şeyi saklardı ki?

“Zeki, Ali dayıyı ayrıntılı takibe aldır. Son iki ayda neler yapmış ayrıntılı bir doküman istiyorum. Elinizi çabuk tutun o dokümanlar birkaç saat içinde elimde olacak! Hemen!”

“Emredersin abi!”

Zeki bağırmayı da geçen gürlememle odadan fırlarken sıkıntıyla yüzümü sıvazladım. Başım çatlıyor gibi hissediyordum. Nereden tutsam elimde kalıyordu.

Neden herkes arkamdan bir şeyler çeviriyordu? Ben sürekli tetikte olup herkesi kontrol mü etmeliydim? Neden rahat bir günüm olamıyordu?

Bir insan ailesiyle bile rahat olamayacaksa ne zaman rahat olacaktı?

Word dosyasından çıkarak bir de klasördeki videoya girdim. Birkaç saniye içerisinde açılan videoyla gerginlikle arkama yaslandım. Video bir uydu görüntüsünden alınmış gibiydi. Yirmi iki saniyelik videonun tamamı Lavinia’nın kaçırıldığı gemiyi gösteriyordu.

Pek de net olmayan görüntüde her şeye rağmen geminin güvertesinde bir masada oturan sevgilimi rahatlıkla seçerken hemen karşısında Kubat piçinin oturduğunu gördüm. Piçin hemen arkasında da döl israfı oğlu ayakta dikiliyordu.

Üstü yemeklerle dolu masada zoraki oturduğu uzaydan bile belli olan sevgilim hararetle bir şeyler konuşuyordu. Görüntü sevgilimin yüz ve mimiklerini seçmeme imkân vermese de gerginliğini kasıntı harekelerinden anlayabiliyordum.

Kim bilir neler konuşulmuştu o masada. Çok korkmuş muydu? Bu sorunun cevabını düşünmek dahi istemiyordum. Tahammül eşiğimi parçalayarak geçeli çok olmuştu.

Bilgisayardaki takılı belleği sert bir hareketle çıkartırken elim diğer belleğe bir an gitmedi. Sıkıntıyla yüzümü sıvazlarken düşündüm. Şimdi ne yapacaktım?

Yıldırım piçi ölecekti o kesindi. Onu babasının yanına yollamak benim için listenin başını çekiyordu. Yokluğumda nasıl günlerce sevgilimin yanında dolanabilirdi?

Aklım almıyordu! Ya Lavinia’ya bir şey yapsaydı? Tamer’in de yapacağı işi...

Lavinia eğer gerçekten Ali dayının yanındaysa ne olacaktı? Ali dayı mı onu benden saklıyordu yoksa Lavinia mı benden saklanıyordu? Bu öyle bir soruydu ki! Her türlü çıkan cevap ebemi sikecek türdendi.

Normalde bu odada sigara içilmemesine rağmen bir sigara yaktım. Sıradaki belleğe geçmeden önce zihnimin biraz sakinleşmesi gerekiyordu. Burada da sigara içilmiyor oluşu sikimde bile değildi. Mekân benim kurallar benimdi.

Odadan çıktığı hızla odaya geri giren Zeki’ye kaydı dalgın bakışlarım. “Abi emrettiğin üzere herkesi harekete geçirdim. Birkaç saate elinde olur istediğin bilgiler. Bu arada Ahmet yanına aldığı ekiple malikaneden çıktığı gibi Demiröz ve Ali Bey’in adamları ayrı ayrı araçları takibe almış. Çocuklar onları atlattığı gibi havaalanına yönelecekler. Aracı uçağı kullanacaklar Trabzon’a giderken. Malum Demiröz ve Ali Bey her şeyi yakından takip ettiriyor.”

Zeki’yi sadece başımı sallayarak onaylarken kendime bir sigaralık tanıdığım süreyi iki sigaralık süreye çıkartarak biten sigaranın peşine bir tane daha yaktım.

Günlerdir beni merak ettikleri için takip ediyorlar sanışım bana kendimi bir aptal gibi hissettiriyordu. Kim bilir hangi işleri ortaya çıkmasın diye beni kontrol etmeye çalışıyorlardı. Buna izin vermezdim. Kimse beni kontrol edebilecek bir seviyede değildi.

O yüzden günlerdir bana dair tek bir bilgi almalarına müsaade etmemiştim. Şimdi bile evde olduğumu bilmiyorlardı. Az önce malikaneden ayrılanın Ahmet olduğunu bile bilemeyecek kadar gerimdeydi herkes.

Herkesi ardımda bırakmaksa benim kasıtlı yaptığım bir eylemdi. Herkes her ne kadar ailem olsa bile. Eğer bunu yapmazsam bende yok olurdum. Aileme sahip çıkamaz onları kaybederdim. Tıpkı babama olduğu gibi. Tıpkı aylar önce olduğu gibi.

Dedeme güvenmiştim. Neredeyse her sıkıntımda ona gitmiştim çünkü o halleder sanmıştım ama büyük yanılmıştım. Yine!

Bunun sonucu da bana büyük patlamıştı. Ailemi kaybetmenin eşiğine gelmiştim. Ama olmazdı! Lavinia’yı bulmaya bir nefes kadar yakındım. Ben geçmişi göz ardı etmezdim. Hatalardan ders çıkartmamak gibi bir lüksüm yoktu.

Sesli bir soluk vererek içimden sabırlar çekerken diğer belleği taktım bilgisayara. Bu kez açılan klasörde sayamadığım kadar çok belge, video ve fotoğraf çıkarken bir an duraksadım. Bakışlarım hemen yanımda dikilen Zeki’ye kaydığında onun da çattığı kaşlarıyla açılan klasöre baktığını gördüm.

Benim kendisine bakmamla bana döndü Zeki. “Abi felaket tellallığı yapmak istemezdim ama sanırım işler daha da boka sarıyor gibi!”

Flashback bitiş.

17 Kasım Çarşamba devam.

Theodore onun işlerini hallederken alçakça bir saldırıya uğrayıp ölümden döndüğüm ve işini ciddiye alıp hassasiyetine aynı şekilde karşılık verdiğim için bana bir kıyak geçmişti. O kıyak da benim içimden geçmişti.

Yıllardır nasıl aptal yerine konulduğum o klasörde açtığım her dosyada, her videoda, her fotoğrafta bir bir yüzüme çarpmıştı.

O patlamanın nasıl olduğunu bir kez daha bu kez ayrıntılarıyla birlikte öğrenmiştim. Ali dayının nasıl annemle babamı oradan aldığını, onları yıllarca nasıl tedavi ettirdiğini, hayata tutundurduğunu ama aynı zamanda da nasıl benden sakladığını adımı adımına görmüş dahası her bir adımını da zihnime kazıyarak ezberlemiştim. Üstelik sonrasında bu saklanma işini annemle babam bizzat kendi istekleriyle üstlenmiş. Bu kısmı daha da derin kazımıştım zihnime.

Aynı şekilde Lavinia’yı da nasıl benden önce bulup yanına aldığını ve onu da nasıl sakladığını görmüştüm. İlk günden beri Lavinia’nın ortaya çıkmak için uğraşlarını ve onu nasıl bastırdıklarını da...

Birçok şey... Kelimelerimin karşılamaya yetmediği daha birçok şey öğrenip görmüştüm. Yıllardır içimde taşıdığım o ağırlığın aslında hafif bir kuş tüyü olduğunu tüm gerçekleri öğrendiğimde fark etmiştim. Hepsinin bıçakları sırtımdaydı ve ben yıllardır onları öksüz ve yetimliğimden sanıyordum ama meğerse olay bambaşkaymış.

Günlerdir gece demeden gündüz demeden burada bu arabanın içerisinde oturmuş karşımdaki evi izliyordum. Tabi arada buradaki evime gidip geliyordum ama bunlar çok kısıtlı saatler içerisinde gizlice oluyordu. İki gün önce Ali dayı ve Demiröz’ün bana duyurmaya çalıştığı ‘Ares’in aradıkları burada.’ lafını elbette ki duymuştum ama bunun bende hiçbir karşılığı olmamıştı çünkü ben zaten çoktan aradıklarımı bulmuştum. Buradaydım.

Dün apar topar Demiröz herkesi toparlayıp buraya gelmişti. Tabi ki onunla beraber diğerleri de gelmişti. İçeriden aldığım bilgilere göre de geride kalan herkes gerçekleri dün öğrenmişti. Annemi, babamı ve Lavinia’yı. Ali dayı bunca şeyi yaparken eşinin bile hiçbir şeyden haberi yokmuş.

Dün o evde küçük bir kıyamet kopmuştu. Bu umurumda değildi çünkü Lavinia tıpkı şu anda da olduğu gibi yine bahçedeydi.

Tıpkı günlerdir sık sık olduğu gibi.

Benden öncesinde de sürekli bahçede böyle tek başına mı oturuyordu bilmiyordum ama bunun cevabının bilmesem de evet olduğunu hissediyordum.

Dün olduğu gibi bugün de herkes evin içindeyken bir o yoktu orada. Çünkü benim güzelim onlar gibi değildi. Onlardan hiç değildi. Bunca kalabalık içinde yanlışa kapılmak yerine yapayalnız kalmayı önemsemeden yanlışlardan uzak duruyordu.

Beni bekliyordu. Biliyordum.

Herkes beni bekliyordu. İki gün önce yaydıkları haberi duyup çoktan soluğu burada almamı bekliyorlardı ama bunun için şartlar şu anda pek elverişli değildi.

Zero piçi günlerdir Şile’deki depoda misafirimdi. Hayır hayır misafirim değil kölem, tutsağım, çıkarlarım uğruna hemen öldürtmediğim rehinemdi.

Ona elimin ucuyla bile dokunmamıştım. Onun ölümü her ne kadar içime sinmese de babasından daha az acı verici ve hemen olacaktı. Onu bulmadan önceki düşündüğüm tüm işkence planlarım değişmişti.

Bu duruma içten içe çok kurulsam da kararımda nettim. Lavinia’yı bulmuştum ve o, bebeğimizle birlikte iyiydi. Bundan sonra onu kaybetmezdim. Çoktan işimi sağlama almıştım. Bu yüzden kalbimi daha fazla karartmamalıydım. Tıpkı güzelimin defterine yazdığı gibi bebeğimiz için güçlü olmam, sabrımı tüketmemem, aklımı yitirmemem en önemlisi de kalbimi karartmamam lazımdı.

Ben bir kere Lavinia’yı dinlemeyerek büyük bir hata yapmıştım. Bu bir kez daha olmazdı.

Flashback başlangıç.

11 Kasım Perşembe akşam saatleri.

Olanlar olmuştu. Zamanı geriye almak gibi bir imkânımız yoktu. Hiçbir zamanda olmayacaktı. Neyse ki olanlarla yaşamayı öğreneli yıllar oluyordu. Her ne kadar başta biraz sarsılıp bocalasam da sonrasında toparlıyordum. O kadar olurdu. Bende bir insandım sonuçta.

Ama bu yaşadıklarımın bir geri dönütü olmayacak demek değildi.

Bakışlarımı karşımdaki sandalyede kalın iplerle bağlı duran adamdan çekerek Ahmet’e döndüm. “Ne zaman uyanacak bu? İnsan gibi bayıltamadınız mı hayvan herif beş saat oldu uyanmıyor!”

Ahmet mahcup bir ifadeyle bir an bana bakakalsa da hızlıca toparlanarak etraftaki adamlara seslendi. “Ayıltın lan şunu on saat bir adamı ayıltamadınız!”

Başımı olumsuzca iki yana sallarken içimden sabırlar çekiyordum. Burun kemerimi iki parmağımın arasına sıkıştırarak sıkarken baş ağrımın biraz olsun dinmesi için gözlerimi sımsıkı kapattım. Eğdiğim başımla içimden ona kadar sayarken dünden beri öğrendiğim her şeyin zihnimde kaçıncı kez sahnelendiğini bilmiyordum. Bildiğim tek şey başım her an ağrıdan bin parçaya ayrılabilirdi.

Henüz hiçbir şeyi sindirebilmiş değildim. Şu anda sarsılıp bocalama kısmındaydım ama yarına kalmadan toparlanma kısmına geçecektim çünkü bir an önce sevgilime ve bebeğime kavuşmalıydım.

Adamların Yıldırım piçini uyandırmak adına yaptığı hareketleri görmezden gelerek deponun çıkışına ilerledim. Biraz hava alsam iyi olacaktı. Yıldırım piçi de zahmet edip uyanırsa biraz bekleyecekti.

Günlerdir bugünün hayaliyle kavrulup duruyordum. O piçe yapacaklarım babasına yaptıklarımdan daha sancılı daha sindire sindire olacaktı. Babası şanslı bir piçti ki ona artık tahammülüm kalmadığı için eceli hızlı kucaklamıştı.

Depodan çıktığımda beni kapıdaki adamların başında duran Zeki karşılarken Ahmet’te hemen peşimden geliyordu.

“Uyanmadı mı hala abi?” diyen Zeki’ye olumsuzca başımı sallarken başımı karanlık gökyüzüne kaldırdım. Havalar artık geceleri oldukça soğuktu. Ben her ne kadar Temmuz’dan beri kışı yaşasam da kış artık geldiğini iyice belli etmeye başlamıştı.

“Aslında uyanması lazımdı da sanırım bizim salak Necip yanlış şırıngayı sapladı buna.”

Anlamsız bakışlarla Ahmet’e dönerken iki kaşımı da sorgularcasına havalandırmıştım. Ne anlatıyordu bu?

“Yanlış şırınga derken?” diyen Zeki düşüncelerime tercüman olurken Ahmet yalnızca ona attığım bakışlara bakıyordu.

“Ya işte dozajı daha yüksek olanlardan. Yani... Sanırım.”

Dudaklarımdan alaycı bir gülüş kaçarken bunu en az diğerleri kadar bende beklemiyordum. Gerçekten her şey zaten bir kâbus gibiyken bir de bunlarla uğraşıyordum.

“O piç bir uyanamasın seni de Necip’in üstüne katar şırınga yaparım.”

Ahmet gerekli mesajı alarak başını sallarken bir sigara yaktım. Acaba önce derisini yüzdürüp kaya tuzuyla kese mi attırsaydım yoksa malum yerini kokoreç yaptırıp ona mı yedirseydim?

“Ali dayının aile evine birini ayarlayabildin mi?” derken Ahmet’e yandan bir bakış attım.

Zeki’yle kısık sesli bir şeyler konuşan Ahmet sesimi duymasıyla bana döndü. “Evet abi. Mutfak çalışanlarından birine rapor ayarladık. Onun yerine yarın sabah o geçecek.”

Anladım dercesine başımı salladım. Ondan gelecek raporlamayı sabırsızlıkla bekliyordum. Lavinia o evin içindeydi. Bu kesinleşmişti. Onu, evi gözetletirken bahçede görmüşlerdi. Bana gönderilen fotoğrafta bahçedeki çardakta oturuyordu. Karnı kocamandı. O, o’ydu ama değil gibiydi de.

Biten sigaramın yerini yenisi alacakken depodan çıkan adamlardan biri tüm dikkatleri üzerine çekti. “Abi uyandı.”

Henüz yakmadığım sigarayı rastgele bir yönde yere fırlatırken sabırsız adımlarla deponun içine yöneldim. Ahmet ve Zeki hemen peşimden beni takip ederlerken sesleri kesilmişti.

Bakışlarım avını radarına almış bir kartal dikkatinde Yıldırım piçinin üzerine kilitlendiğinde adımlarımın hızını düşürdüm. Adım adım hedefe ilerlerken onun etrafa bakan fersiz bakışlarının beni bulmasını sabırla bekledim.

Aramızda iki metre kalacak bir mesafede adımlarımı tamamen durdurduğumda bakışları sonunda bana dönmüştü. Karşısında beni görmek Yıldırım’ı hiç de şaşırtmış gözükmüyordu.

Şaşırmamasına şaşırmamıştım. Çünkü benim aileme pis bakışının değmiş olması bile onun eceli olacağımın garantisiyken onun da bunu bildiğini biliyordum. Babası yıllardır ecel gel beni kucakla diyerek dolanırken onun soyundan gelen birinin aksi bir sona ulaşması ihtimal dışıydı.

“Uyuyan prenses uyanmış!” derken yüzüme engel olamadığım bir gülümseme yayılmıştı. Bu gülüş oldukça aşağılayıcıydı.

Hala ilacın etkisinde olduğu belli olan bakışları oldukça ifadesiz ve baygın bakarken bir süre öylece bana bakakaldı. Yüzümdeki gülümsemeyi bozmadan ona bakmamı sürdürürken bir an bakış yarışmasına girdik sanki. İlk kim bakışlarını kaçıracak diye sabırla beklerken Yıldırım bir dakikanın sonunda beni çok bekletmeden başını aşağı eğerek bakışlarını kaçırdı. Yüzünde sinirden olduğu açıkça belli olan bir gülüş belirirken bakışlarını tekrardan bana kaldırdı.

“Demek kaçak prensesimiz gelmiş!” dedi tıpkı az önce benim takındığım tavırda. Her ne kadar beni taklit etse de sesinin enerjisi benim kadar yüksek çıkamamıştı çünkü sağlam bir şırınga benim enseme saplanmamıştı ya da ben paket edilip bağlanmamıştım.

Her türlü ben öndeydim ve o ne kadar çabalarsa çabalasın benim sıçtığım bok bile olamazdı.

“Bakıyorum da saatler önce paket edilmiş birisine göre fazla alaycısın. Ya da şöyle mi demeliydim: Günler önce babasını öldürenin karşısında el pençe divan duran birisine göre fazla artist. Ha?”

Ahmet’ler onun için Trabzon’a vardığında Yıldırım tekrardan Moskova’ya gitmek üzere havaalanına gidiyormuş. Beklemediği bir anda kolayca paketlenmek, üstelik bunun için kısmen ayaklarıma kadar gelmiş gibi olmak hazmedebildiği bir şey olmasa gerekti.

Karşımdaki yüzü an be an ifadesiz bir hale bürünürken göz bebeklerine yansıyan nefreti çıplak gözle görebiliyordum. Bu beni daha da keyiflendirdi.

“Asıl sen ailesinden kazık yiyip, varlığından bihaber bebeğiyle sevgilisini kaybetmiş birisine göre fazla artistsin!” dedi dişlerinin arasından.

Tek kurşunla işini bitirmemek için içimde nasıl bir savaş verdiğimi bir tek Allah bilirken artık yüzümde eğrelti duran gülüşe bir son verdim. Buzdan daha sert, neşterden daha keskin bir surat ifadesiyle Zero denilen piçe birkaç adım yaklaştım.

Yumruk haline getirmemek için direndiğim ellerimi ceplerime sokarken kontrolcü ifademi korumak adına her şeyi yapıyordum. Kontrolümü kaybedemezdim. Karşımdaki piçte gücün kimde olduğunu yaşadığı son dakikalarda iyice aklına kazıyacak ve bunu iyice ezberledikten sonra geberip gidecekti.

“Maalesef insan doğduğu evi seçemiyor öyle değil mi? Öyle olsa sen baban tarafından annenin gözlerinin önünde öldürüldüğü bir evi mi seçerdin?”

Gözlerim narsistçe bir keyifle kısılırken karşımdaki yüzü dikkatlice izledim. Böyle bir darbe beklemiyor olmalıydı. Ama beklemeliydi. Ben ne dedemdim ne de babam.

Piç babası olsa beklerdi çünkü o inkâr edemeyeceğim bir şekilde beni biliyordu. Ön görülemez olduğumu da diğer herkesten daha tehlikeli olduğumu da ailem için hiçbir sınırım olmayacağını da biliyordu.

Rahmetsiz piç demek ki oğlunu iyi eğitememişti.

“Neden sustun?” dedim yüzüme anlık bir alaycı gülüş yerleştirirken. “Madem böyle konulara giriyoruz ben birazda annenle senin en başından beri o narsist şizofren piç babandan çektiklerini konuşuruz diye düşünmüştüm. Konuşmayacak mıyız?”

Alınmış bir ifadeyle başımı yana eğerken kendimi oynadığım role fazlasıyla kaptırmıştım. “Tüh! Oysaki senin ömür boyu kiralanmış bir hayat kadınından peydah olmanı ya da annenin dayak yerken seni doğuruşunu konuşmayı çok istiyordum.”

Normal bir hayatta alçalmayacağım kadar alçalıyordum. Bu kendime yakıştırdığım bir şey değildi ama ben kaybettiklerimi geri kazanmak ve daha fazla yara almamak için zaten yeterinde alçakça şeyler yapmıştım. İkiye bir fazla gelmezdi.

Tüm bunların vicdan azabı son nefesime kadar benimle birlikte olacaktı ama aynı şekilde sevgilim ve bebeğimde benimle olacaktı. Güvende olacaklardı. Gerisinin gözümde bir önemi yoktu.

“Madem bu kadar çok konuşmak istiyorsun o zaman Lavinia’yı zorunda bıraktıklarından başlayalım konuşmaya.” derken apaçık damarıma basmaya çalışıyordu. Dişlerinin arasından tıslamaya benzer bir sesle söylediği kelimeler amacına ulaşarak damarıma basarken hala daha kendimi frenleyebiliyor oluşum şaşırılacak bir şeydi.

Hemen arkamda kalan Ahmet ve Zeki’yle kısa bir an göz göze geldiğimde tetikte bekleyen halleri onların da buna buna şaşırdığını gösteriyordu. Bana yalnızca benim anlayabileceğim bir tedirginlikle bakıyorlardı.

“Sen kendini benim sevgilimi konuşabilecek bir adam mı sanıyorsun? Piçin oğlu piçtir! Sen adam mısın da benim karşımda konuşacaksın?” Aşağılayıcı bir şekilde güldüm. “Zerre sevmediğine kalıbımı basacağım piç babanın kuklasından başka bir şey olamamışsın. Sen kendini benimle yarıştırabileceğini mi sanıyorsun? Aynı kulvarda mıyız sence?”

Her ne kadar bunu kabullenmem yıllarımı alsa da narsist bir dedenin elinde büyümüş birisi olarak bu hayatta yapabildiğim en iyi şeylerden birisi şımarık, egoist bir megaloman gibi davranmaktı. Bunu yapabiliyordum çünkü Demiröz Sancaktar beni böyle büyütmüştü. Ben her ne kadar gerçekte böyle olmasam da dedemin yanında nasıl davranmam gerektiğini iyi öğrenmiştim. Bunu bizzat kafama vura vura öğretmişti.

“Babam her ne kadar sevgi dolu aileni elinden almış olsa da yine de her şeye rağmen benden daha iyi yetiştiğini biliyorum. Sence bilmiyor muyum Sancaktar? Ben tüm bunları biliyorum bilmesine ama senin de bilmen gereken şeyler var. Mesela Lavinia’ya senden sonra neler olduğu gibi ya da her seferinde benim ona eşlik ettiğim bebek randevuları gibi.”

Anlımdaki ve boynumdaki damarların seğirdiğini hissedebiliyorum. Zordu. Çok zordu.

Güldüm. Bu psikopatça bir gülüştü. Sanki delirmişim gibi.

Titrediğinin farkında olmadığım ellerim belimdeki silaha giderken aynı gülüşü sürdürüyordum. “Bilmez olur muyum? Konu sevgilimse ben ona dair her şeyi bilirim ama asıl senin bilmen gereken bir şey var.” derken silahı sağ elime almış, işaret parmağımı tetik korkuluğundan geçirerek silahı parmağımın etrafında döndürmeye başlamıştım.

Depodaki herkesin anlık artan gerilimini buram buram hissederken benim bakışlarım bir tek karşımdaki piçteydi. Gözleri elimde çevirip durduğum silahtaydı. Yüzündeki ifade her an onu öldürebileceğimin bilincinde hem korku hem de amacına ulaşacak olmanın tatminiyle sarmalanmıştı.

“Neymiş o?”

Dağıtmak için can attığım beyninden geçenleri bilmek için kâhin olmama gerek yoktu. Şu anda vereceğim cevaba göre beni nasıl daha da kışkırtabileceğini düşündüğüne kalıbımı basardım. Amacını göremeyecek kadar ne aptaldım ne de gözümü hırsın bürümesine izin verebilecek bir ahmak.

Beni kışkırtmaya çalışıyordu çünkü ona yapacaklarımı kestiremiyordu. Kurtulamayacağının bilincindeydi o yüzden kısa yoldan kurtuluşu istiyordu. Ölmek istiyordu.

“Sikinden daha küçük beyninle beni manipüle ederek ecelini basitleştiremeyeceğini.”

Elimde döndürüp durduğum silahı seri bir hareketle elimde sabitleyerek tekrardan belime yerleştirdim. Bu hareketimle Yıldırım’ın yüz ifadesi an be an bozulurken Ahmetlerin sessiz ama uzun bir nefes verdiklerini göz ucuyla gördüm.

“İlk önce babanın tüm bağlantılarını tek tek elime vereceksin. Ne planları vardı ne yapıyordu ne yapacaktı... Her şeyi hem de her şeyi bir bir önüme dökeceksin. Verdiğin bilgilerden ne zaman tatmin olursam ecelin o zaman sana ulaşır. Aksi taktirde ecelinin gözlerinin içine bakarak onun sana gelmesi için yalvartırım seni!”

Flashback bitiş.

17 Kasım Çarşamba devam.

Yıldırım’ı hayallerimi süsleyen bir biçimde öldürmemek her ne kadar zor olsa da ben daha zor şeyler atlatmıştım. Bu devenin yanında pire gibi bir şey kalıyordu.

Ondan istediklerimi aldıktan sonra tek kurşuna geberip gidecekti. Sonrasında da ben öğrendiğim bilgilerle planlarımı kuracak ve ailemi yanıma alacaktım. Plan basitti.

Yıldırım başlarda bir şeyler söyleme konusunda oldukça dirense de gerekli desteklerle, ki bu destekler Theodore’un satanistçe işkenceler eden ekibiydi, sonunda istediğim kıvama gelmişti.

Bu kıvama gelirken de isteklerim bir bir olurken de ben kendi kendime sevgilime verdiğim sözün arkasında durmuş ve ona el sürmemiştim. Benden yana hiçbir adam ona elini sürmemişti. Sonuçta Theodore’un adamlarının benimle bir alakası yoktu ve istisnalar kaideyi bozmazdı.

O adamlar için Theodore’a bir ton para dökmüştüm. Theodore her ne kadar bunun için maddi bir ödeme yerine bana bir görev daha vermek istese de bunu kesin bir dille reddetmiştim.

Bugün her şey için artık sondu. Yıldırım’dan istediğim son bir bağlantıyı da bu sabah almıştım. Şu anda Ahmet Moskova’daydı ve bu bağlantıyla ilgili gerekli işleri hallediyordu. Eğer bir aksilik çıkmazsa bu geceye kalmadan Zero ölecekti.

Tabi bende aileme kavuşacaktım.

Derin bir iç çektim. Temennim bir iki saate Ahmet’ten istediğim aramayı alarak bu arabayı terk edip karşımdaki eve girmekti. Orada bana ait bir hayat vardı ve benim artık onu almam gerekiyordu.

*** 

LAVİNİA ARAL.

16 Kasım Salı.

Şu anda içerisinde bulunduğum oda bir anda yaşanan karşılaşmaları kucaklıyordu. Odada kaç kişi vardı bilmiyordum ama oda çok kalabalıktı.

Kalabalık, yıllardır biriktirdiği zehri acımasızca birbirlerinin yüzüne kusarken ben ve içimdeki minik can’ım bu zehirden uzakta nefes almaya çalışıyorduk. Büyük oturma odasının en ücra köşesine yaslanmış öylece mahşer yerine dönen ortamı izliyordum.

Demiröz herkesi alıp gelmişti. Kelimenin tam anlamıyla herkesi. Bir tek İstanbul’dakileri değil, Trabzon’dakileri de. Sadece Ares’i getirememişti. Artık bunu kasıtlı olarak yaptığını düşünüyordum. İstediğinde ulaşabildiğini görmüş birisi olarak Demiröz’e asla güvenmiyordum. Yaptığı diğer vukuatlarına tuz biber oluyordu bu hareketleri.

Oturma odasındaki herkesin dudakları eş zamanlı hareket ediyor ama sesleri bana ulaşmıyordu. Sanki hepsi birer gölge oyunu gibi; kurgulanmış, yorucu ve sahteydi. Ellerim her zamanki gibi koca karnıma sarılmıştı. Tek kalem burasıydı çünkü şu anda sahip olduğum tek gerçek ve güvenli yer burasıydı.

Güven, gerçekten bir kere kırılınca cam gibi dağılıyormuş tüm hayata. Şimdi baktığım her kişi, bastığım her yer kanatıyordu beni. Herkesin yüzündeki maskeler düşmüştü, sırları ortalığa saçılmıştı, günahları duyulmuştu. Oysaki ilk bakışta ne güzel bir aileydiler meğerse çok çirkinlermiş.

Sevgilim... Peki sen neredesin? Herkes burada ama sen hala yoksun. Hani bizi arıyordun yoksa bu da bir yanılsama mı? Sana şu anda her şeyden daha çok kırgınım ama gözüm yine de kapıda. Eğer şimdi gelirsen, yaşadığım her şeyi geçmiş sayıp geçmişi de kiriyle bu evde bırakacağım ve seninle geleceğim.

Kendi hayatımıza...

Puslu bir perdenin ardına saklanan renkli harelerim her şeye rağmen artan hareketliliği seçiyordu. Ellerim karnımı daha sıkı sardı.

Duyma küçüğüm... Duyma, görme, bilme. Tüm bunlar senin mirasın değil. Senin hayatın değil. Bu öfke, bu bencillik, bu yalanlar, bu intikam hırsı, bunca ihanet bize ait değil.

Benim dünyaya geliş şeklim ve geldiğim aile belli, keza babanın da öyle. Ama biz ailelerimiz gibi değiliz. Onların dünyası bizim dünyamız değil. Ben bunun için çok çabaladım. Baban da öyle.

Rahmimde güvendesin bebeğim. Kapa kulaklarını tüm her şeye ve uyu. Burası senin dünyan değil.

“Bu öylece basitleştireceğiniz bir olay değil!” diye baş zonklatacak bir gürlükte bağırdı Demiröz.

İstemsizce titredim. Ortamdaki çoğu bakış dakikalardır olduğu gibi sık sık benim üzerime kaysa da tam anlamıyla asıl kaostan kopmuyordu.

“Hiçbir şeyi basitleştirdiğimiz yok! Basitleştirilecek şeyler mi senin ailemi ölüme götürmen?” diyerek aynı karşılığı verdi oğlu Demir Sancaktar.

“Ben seni ve Ares’i korumaya çalışıyordum!”

Demiröz, her zamanki gibi fazlasıyla acımasız ve yüzsüzdü.

Bakışlarım odağını arar gibi Aden Sancaktar’ı aradı. Eşinin tekerli sandalyesinin hemen yanında ayakta duruyor ve bir elini eşini tutmak ister gibi eşinin omzunda tutuyordu. Diğer eliyse yanında yumruk halini almış bir vaziyette duruyordu.

Yıllardır içine sinmiş olan kırgınlık tazelenirken o her şeye rağmen dik durmaya çalışıyordu. Bu hali imrenilesiydi.

“Karım ve daha doğmamış kızımda ailemdi ulan benim! Karşıma geçmiş ne anlatıyorsun sen? Eğer hala daha yaşayabiliyorsan bunu karıma borçlusun! Bana kalsa hayata gözlerimi yeniden açtığım ilk an nefesini kesmiştim senin!”

Demir Sancaktar’ı ilk kez böyle görüyordum. Her ne kadar sayılı günlerdir tanışıyor olsak da o her zamanki sakin adam yoktu şu anda. Normaldi. Yılların hesabıyla yüzleşiyordu.

“Seni de unutmayacağım Ali! Yıllardır seni dostum bilirken sen arkamdan ne işler çevirmişsin!”

Tepkisizliğimi daha fazla koruyamazken dudaklarımdan ortamı iyice buz kestirecek bir kıkırtı koptu. Karnımdaki bir elim hızla dudaklarıma kapanırken birkaç saniye gülmemi bastıramadım.

Odadaki herkes bana anın gerginliğiyle tuhaf bakışlar atarken elimi dudaklarımdan çektim. “Dinime küfreden Müslüman olsa.” demekten beni alıkoyan hiçbir şey olmazken bir tek Aden Sancaktar’dan tepki aldım.

Dudaklarından tıpkı benim az önce güldüğüm gibi bir kıkırdama kaçarken ona alaycı ve aşağılayıcı gülüşüyle eşi eşlik etti.

Ortamda bir anda Demiröz’e karşı bir alay dönerken onun ters bakışları bana sabitlendi. “Sen tüm bunları ne zamandır biliyorsun? Ares-”

Yaslandığım duvardan hızla ayrılırken ileri doğru bir adım attım. “Sakın!” dedim net ve sert bir sesle. Sağ elimin işaret parmağı tehditkâr bir tavırla havaya kalktı. “Sakın, aklın varsa bir daha bana bulaşmazsın! Ben ne sizin ailenizdenim ne de senin nefesini kesemeyecek birisiyim. Benden uzak duracaksın!”

Duraksadım. Bakışlarımı hızlıca tüm odada gezdirdim. “Hiçbirinizle herhangi bir iletişime girmek istemiyorum. Ares gelecek. O zamana kadar beni görmeyin, benden uzak durun! Zaten sonrasında her şey tamamen son bulacak. Kıyamet kopacak!”

Karşılık olarak herhangi birinin bir cevap vermesini beklemeden fazla bile dayandığım ortamdan uzaklaşırken adımlarımı doğruca bahçeye yönelttim. Nefes almam lazımdı.

Ares gelecekti. Gelmeliydi! Bu son şansıydı! Geldiğinde hiç iyi şeyler olmayacaksa da bu beni ilgilendirmiyordu. Artık biz dışında hiçbir şey umurumda değildi. Aileler hem de hiç değildi!

Ares gelecek ve paşa paşa beni dinleyecekti. Ben ondan, öğrendiğim sırrı hemen gidip ona söylemediğim için tek bir özür dileyecektim. Oysa benden diğer tüm günler için binlerce, milyonlarca, sonsuzlarca kez özür dileyecekti.

Bahçeye attığım ilk adım sert esen rüzgarla çarpışmama sebep olurken hiç duraksamadan bahçedeki kamelyaya ilerlememi sürdürdüm. Her şeye rağmen birazdan Aden Sancaktarın bana kalın bir hırka getireceğini biliyordum. O yüzden serin havadan ürpersem de kollarımı karnıma iyice sarmaktan başka hiçbir şey yapmadım.

Dilenilen özürler hiçbir şeye fayda etmese de yine de dilenilecekti. Zor olacaktı ama her şeyi bir şekilde halledecektik.

Kâh beraber kâh ayrı. Ama sonuçta halledecektik. Başka çare yoktu.

Ellerim miniğimin tekmelediği yerleri okşarken derin bir nefes aldım. Başka bir seçenek yoktu.

-BÖLÜM SONU-

Bölümü nasıl buldunuz?

Neler oluyor böyle Allah'ım??

Beğeni ve bolca yorum yapayı unutmayın! Bir de arada görüyorum kitap tanıtımlarında LÂL EHVENİŞER'den bahsediyorsunuz. Paylaşımlarınızı takip ediyorum ve çok beğeniyorum:) İlginiz için teşekkür ederim!

Sizi seviyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

Bölüm : 09.04.2026 15:29 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...