
Gecenin o güzel, sıcak atmosferini geride bırakıp sabahın serin ışığına uyandılar. Vera ve Okan, üzerlerinde hâlâ uykunun ağırlığı varken, sessizce yataktan kalkıp banyoya yöneldiler.
Kahvaltı yapacak vakit yoktu. Onun yerine, ayaküstü demledikleri sert ve koyu birer kahve yetti onlara.
O sabah ikisi de baştan aşağı siyah giyinmişti. Sanki sözleşmişçesine, aynı rengin tonlarına bürünmüşlerdi. Okan'ın giydiği siyah kazak yumuşacıktı, üzerine rahat hissettiriyordu. Siyah pantolonu hafif esnek kumaşıyla hareket kolaylığı sağlıyordu.
Keskin ve ciddi bir görüntüsü vardı Okan'ın. Siyah, onun üzerinde sadece bir renk değil, adeta bir zırh gibiydi. Kabanının yakası hafif kalkıktı, omuzlarındaki düşen kesim onu daha da geniş ve etkileyici gösteriyordu. Kumral saçları, iki üç günlük sarı sakalı keskin çizgilerini yumuşatmış, ona aynı zamanda gizemli bir hava katmıştı. Bakır rengi gözleri, siyah giysilerinin ve karanlık tonların arasında âdeta bir şimşek gibi çakıyordu.
Siyah Vera’nın üzerindeyse bir kıyafet olmaktan çıkıp adeta bir sanat eserine dönüşmüştü. Vücudunu saran siyah boğazlı triko, her kıvrımını zarifçe ortaya seriyor, onu savunmasız bırakmak yerine güçlü gösteriyordu. Uzun bacaklarını saran dar siyah kot ve sağlam botları, hem bir kararlılık hem de özgür bir ruhun işareti gibiydi.
Ama asıl çarpıcı olan, tüm bu karanlık giysilerin içinde parlayan sarı saçları ve buz mavisi gözleriydi. Saçları, omuzlarına dökülen altın bir ışık seli gibiydi. Gözleri ise adeta bir kış güneşinin yansıdığı berrak buzulları andırıyordu. Bu tezat, onu daha da gizemli ve etkileyici kılıyordu. Siyah, onun parlaklığını bastırmak şöyle dursun, sanki bir mücevherin koyu kadifeye yerleştirilmesi gibi, onun güzelliğini öne çıkarıyordu.
Beraber evden çıktılar. Kapıyı kilitledikleri anda, sabahın o serin havası yüzlerine çarptı. Okan'ın emniyete, Vera'nın ise Fransa teşkilatının Türkiye ayağındaki bir ajanla buluşmaya gideceği o bildik gündü. Sessizce arabaya bindiler. İçerisi dışarıdaki havadan bile soğuktu, sanki metal ve plastik bir süre daha ısınmayı reddediyordu.
Okan kontağı çevirdi, motor homurdanarak çalıştı. Kadıköy'ün ara sokaklarından çıkıp ana yola saptıkları anda, arabanın telsizinden cızırtılı bir ses yükseldi. Ses acil ve gergindi.
"Tüm ekiplerin dikkatine! Sultanbeyli civarında uyuşturucu deposu baskınında polisle şüpheliler arasında çatışma çıktı. Yakınlarda olan tüm birimler acilen olay yerine intikal etsin!"
Cümleler havada asılı kaldı. Okan ve Vera hiç konuşmadan, sadece bir bakıştılar. O bakışta her şey vardı; anlaşılmışlardı. Okan, direksiyonu sertçe kırarak aracın yönünü Sultanbeyli'ye doğru çevirdi. Lastikler hafif bir çığlık attı.
Vera ise hiç vakit kaybetmedi. Soğukkanlılıkla belindeki silahına uzandı. Namluyu kontrol edip emniyete aldı, sonra onu rahatça tutabileceği bir pozisyona getirdi. Yüzündeki ifade değişmiş, gündelik buluşmaya giden kadın gitmiş, yerine tehlikenin ortasında soğukkanlılığını koruyan bir ajan gelmişti.
Araba, sirenleri olmayan bir polis aracı gibi, trafikte kendine yol açarak hızla ilerlemeye başladı. Her saniye önemliydi.
Araba olay yerine yaklaştıkça, önce uzaktan gelen silah sesleri kulaklarında yankılandı, sonra da bağrışmalar ve cam kırılma sesleri iyice belirginleşti. Okan, aracı tozlu bir sokağın köşesine, bir yıkıntının gölgesine çekti. Kapılar neredeyse sessizce açıldı ve kapandı. İkisi de arabadan hızla indi, adeta gölgeler gibi kayarak.
Okan önde, Vera arkada, eğilerek ve kırık araçlar, tahta sandıklar ve çuvallar arasında siper alarak ilerlediler. Her adımları yere sağlam basıyor, toz bulutları ayaklarının etrafında havalanıyordu. Deponun yan tarafındaki duvara yanaştılar. Okan, duvarın kenarından meslektaşlarını izliyordu, Vera ise sırtını duvara yaslayıp tetikte etrafı kolaçan etti.
Ortalık cehennemi andırıyordu. Havada yoğun bir barut, toz ve kan kokusu karışımı vardı. Yüksek tavanlı depoda, ışığın tozlu hüzmeleriyle aydınlanan üç farklı noktadan ateş yağıyordu. Polis ekipleri beton barikatların ardına sığınmış, hedeflerine ateş açıyordu. Şüpheliler ise yıkık duvar parçaları ve yığılmış kerestelerin arkasına saklanmıştı.
Okan ve Vera, yere çömelerek, büyük bir ahşap kasanın ardına ilerledi. Nefes alışları sığ ve kontrollüydü. Adımlarını silah seslerinin ritmine göre ayarlıyorlardı. Aniden, ikinci kattaki bir cam parlaklığında bir hareket fark ettiler. Bir gölge, kırık bir pencerenin ardından belirdi ve silahını onlara doğrulttu.
Zaman yavaşlamış gibiydi. Okan ve Vera, aynı anda, hiç tereddüt etmeden, tek bir vücut gibi hareket ettiler. Silahları aynı anda gürledi. İki kurşun, havada ıslık çalarak hedefine ulaştı. Cam anında parçalandı, binlerce parçası etrafa saçılırken, ardındaki adam göğsünden vurulmuş bir şekilde geriye, karanlığın içine doğru savruldu.
Toz bulutunun arasında, Okan ve Vera bir an için göz göze geldi. Yüzlerinde ne bir zafer ifadesi ne de şaşkınlık vardı. Sadece mesleki bir donukluk. Hangisinin mermisi hedefi bulmuştu?
Şu an için öğrenme şansları yoktu.
Polis araçları kapıları açık şekilde siper olarak kullanılmış, tekerleklerinin arkasına çömelmiş ekipler ateş ediyordu. Her yerden bağrışmalar, telsiz sesleri ve sivrilen silah sesleri yükseliyordu. Toz bulutları, patlayan lastiklerin ve sıçrayan taşların etkisiyle havada asılı kalıyor, görüşü zorlaştırıyordu.
Okan ve Vera, en yakındaki polis aracının arkasına siper aldılar. Okan, eliyle işaret ederek durumu anlatmaya çalışan bir meslektaşına seslendi, ama sesi silah gürültüleri arasında kayboluyordu. Vera, etrafı hızla kolaçan etti. Şüpheliler, deponun girişindeki yıkık bir duvarın ve birkaç hurda aracın arkasına saklanmıştı. Ateşleri sık ve dağınıktı, paniklemişlerdi.
Aniden, deponun çatısından bir hareketlilik oldu. Bir şüpheli, kiremitlerin arasından uzun namlulu bir silahla ateş açmaya başladı. Bulundukları nokta aniden hedef haline geldi. Okan, Vera'ya "Aşağı!" diye bağırdı ve ikisi birlikte yere yattı. Mermiler, polis aracının kapısını delip geçti, camlar paramparça oldu.
Vera, soğukkanlılığını kaybetmedi. Yatar pozisyondayken bile silahını çatıya doğrulttu ve iki el ateş etti. Tam isabet olmasa da, şüphelinin ateşini kesmesini sağladı.
Toz ve dumanın içinde göz göze geldiler. Okan'ın bakışlarındaki kararlılık, Vera'nın mavi gözlerinde bir yansıma buldu. Açık alanda kalakalmışlardı, hedef olmaktan kurtulmanın bir yolunu bulmalıydılar. Okan, Vera'nın arkasına sığındığı beton barutun arkasına iyice eğildi. Kurşun sesleri arasında sesini zor duyulacak kadar yükseltti.
"Vera, arkadan dolanalım!"
Vera, dudaklarını sıkarak başıyla onayladı. Okan devam etti, sesi gergindi ama netti. "Önden gideceğim, arkamı kolla."
Vera'nın yanıtı kısa ve keskindi. "Anlaşıldı."
Arka kapıdan sessizce sızdılar ve merdivenlere yöneldiler. Hızlı ama dikkatli adımlarla, her basamağı tetikte çıktılar. Yukarı çıktıkça, dışarıdaki çatışma sesleri daha net duyulur olmuştu. Son kata geldiklerinde, koridorun sonundaki kırık camlı pencerenin önünde, sırtı onlara dönük birinin ateş ettiğini gördüler.
Okan, Vera'ya yaklaştı ve alçak bir sesle fısıldadı. "Adamın dikkatini dağıtman gerek."
Evet, Okan'ın Vera'dan istediği şey son derece zordu. Adamın dikkatini çekmek, kendini hedef haline getirmek demekti. Tek bir hata, tek bir saniyelik gecikme, Vera'nın hayatına mal olabilirdi. Okan bunun farkındaydı, ama Vera’nın bunu yapabileceğinden saniyelik bir şüphe bile duymadı.
Vera'nın yüzünde de en ufak bir tereddüt, bir şüphe ya da korku izi yoktu. "Tamamdır." derken ki o rahatlık, sıradan bir cevap değil, yılların içgüdüsüyle verilmiş bir onaydı. Bu, sadece mesleki bir tecrübeden değil, aynı zamanda Okan'a duyduğu derin bir güvenden kaynaklanıyordu.
Vera, sessizce harabe odanın içindeki metal dolabın arkasına doğru süzüldü. Gölgelerle bütünleşen hareketleri, neredeyse doğaüstü bir zarafet ve sessizlikle gerçekleşiyordu. Her adımı, yerden bir toz tanesi bile kaldırmadan, en ufak bir gıcırtıya bile izin vermeden atılıyordu.
Sonra aniden dolabın arkasından çıktı ve keskin bir sesle bağırdı.
"Hey!"
Adam şokla arkasını döndü ve refleksle ateş etti. Ama Vera çoktan metal dolabın arkasına tekrar saklanmıştı. Kurşunlar dolabın metal yüzeyinde ıslık çalarak sekti.
O tam anında, Okan fırladı. Adama arkadan sessizce yaklaşmıştı. Elindeki silahın kabzasını, güçlü bir hamleyle adamın kafasının arkasına indirdi. Sert darbe etkisini hemen gösterdi. Adamın ayakları yerden kesildi, bir an havada sallandı ve sonra yere yığıldı.
Okan, hemen adamın üzerine çöktü ve silahını emniyete aldı.
Vera, metal dolabın arkasından çıktı. Okan ile göz göze geldiler. Koridordaki gerilim hafiflemiş, çatışmanın sonuna gelinmişti. Dışarıdaki ateş sesleri de seyrekleşmeye başlamıştı. Polis ekipleri kontrolü sağlıyordu. İkisi de bir anlığına durdu, nefes nefese, ama birbirlerine olan güvenle dolu bakışlarla. İşlerini yapmışlardı.
…
Akif, masanın üzerindeki raporları karıştırırken başını kaldırıp onlara baktı. Yüzündeki ifade hem takdir hem de derin bir endişe barındırıyordu. "Oğlum," dedi, sesi yorgun ama gururluydu, "Siz baya baya operasyonu sonlandırmışsınız. Herkes bunu konuşuyor. Siz gitmeseniz iş yaşmış. Narkotik Şube size çok şey borçlu."
Okan, sandalyesinde derin düşüncelere dalmıştı. Başını yavaşça sallayarak cevap verdi. "Orası öyle de... Yaralanan adam. Hangimizin silahından çıkan kurşunla vuruldu bilmiyoruz. Bu durum çok kritik." İç çekti, parmaklarıyla şakaklarına masaj yaptı. "Eğer adamı vuran Vera'ysa..."
Cümlesini tamamlamasına gerek kalmadan, odadaki herkes olası sonuçları zihninde canlandırdı. Vera'nın bir polis olmaması, uluslararası bir ajan oluşu, bu durumu son derece hassas bir hale getiriyordu. Türkiye'de silah kullanma yetkisi çok sıkı kurallara bağlıydı ve Vera'nın böyle bir operasyonda yer alması bile başlı başına bir sorun teşkil edebilirdi. Diplomatik kriz, soruşturmalar, Okan'ın mesleki geleceğinin tehlikeye girmesi... Tüm bu ihtimaller, odanın havasını ağırlaştırdı.
Okan, devam etti, sesi biraz daha alçalmıştı: "Ama o an düşünemedik işte. Kan gövdeyi götürüyordu. Bizden bir sürü yaralı vardı zaten." Ellerini açtı, çaresizliği vurgularcasına. "İkimiz de aynı anda ateş ettik. Kimin kurşununun isabet ettiğini söylemek imkânsız."
Akif'in sorusu odadaki gergin havayı bir anda daha da yoğunlaştırdı. "Aykut'un haberi var mı?" Aykut, Adli Tıp'taki en güvenilir isimdi ve bu işin hassasiyetini anlayacak biriydi.
Okan, başını iki yana sallayarak cevap verdi, sesi yorgun ve gergindi.
"Tabii tabii, kurşun çıkarılır çıkarılmaz ilk bana haber verecek. Adamın durumu da kritikmiş."
Ellerini yüzüne kapattı, derin bir of çekti. Omuzlarındaki yükün ağırlığı her hareketinde belli oluyordu. Yavaşça ellerini indirdiğinde, yüzündeki endişe ve yorgunluk açıkça görülüyordu. Sonra dönüp Vera'ya baktı. Bakışları hem koruyucu hem de korku doluydu.
"Ölmese bari..." diye mırıldandı, sesi neredeyse bir fısıltıydı. "Ben vurduysam sorun yok. Ama Vera... Dua edelim sen vurmamış ol adamı."
Cümleler odada asılı kaldı. Okan'ın Vera'ya bakışı, aralarındaki derin bağı ve bu durumun yarattığı korkuyu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Bu sadece bir operasyonun sonucu değil, aynı zamanda sevdiklerinin geleceği ve güvenliğiyle ilgili bir endişeydi
Vera'nın sesi odaya dingin ve kontrollü bir enerji yaydı şimdi. Okan'ın paniğini dengelemek için kendi endişesini derinlere gömmüş, profesyonel kimliğini öne çıkarmıştı.
"Okan, tamam artık, sakin ol." dedi, sesi metaldi, ama altında bir sıcaklık vardı. "Benim tarafıma açıklama yapar, bir şekilde durumu toparlarım. Teşkilatın bu işlere hazırlığı var."
Okan'ın itiraz edeceğini görür gibi oldu ve hafifçe elini kaldırarak devam etti.
"Sen de detaylı bir ifade verirsin. Onlarca yaralı polis var, orası bir savaş alanına dönmüştü. Kimse 'Neden ateş açtınız?' diye sormaz. Herkes 'Nasıl oldu da bu kahramanlığı yaptınız?' diye sorar."
Okan, Vera'nın ve Akif'in sözlerine rağmen içindeki sıkıntıyı atamıyordu. Başını iki yana sallarken, yüzündeki çizgiler derinleşti.
"Bilmiyorum," dedi, sesi içine kapanık ve düşünceli. "O kadar kolay sıyrılamayız bu işten." Elleri masanın üzerinde yumruk oldu.
Kapının hafifçe tıklanmasıyla Başkomiser Yardımcısı Kadir içeri girdi. Yüzünde resmi bir ifade vardı. "Başkomiserim, Emniyet Müdürü Alper Bey sizi odasına çağırıyor."
Okan, hafif bir baş hareketiyle onayladı. "Tamamdır Kadir, teşekkür ederim." Kadir, odadan çıktığında, Okan'ın yüzündeki ifade derin bir kabullenmişlikti. Sakince ayağa kalktı, ceketinin düğmelerini ilikledi. Onun bu sakinliğinin aksine, Akif'in yüzündeki endişe belirgindi.
"Ne diyeceksin?" diye sordu Akif, koyu kahverengi gözleri huzursuzca hareketlenerek.
Okan, olgun ve sakin bir tavırla ellerini iki yana açtı. "Olan biteni. Gerçeği, Akif. Biz yanlış bir şey yapmadık." Duraksadı, sonra devam etti, sesi yumuşak ama kararlıydı. "Ve ben bugüne kadar doğru olduğuna inandığım her şeyin arkasında durdum. Olur da bu yüzden başıma bir şey gelirse de geri adım atmam. Yaptığımı savunmaya devam ederim."
Akif, Okan'ın bu duruşu karşısında sessiz kaldı. Doğru cümleleri bulamıyordu.
Tam o sırada, Vera oturduğu yerden hafifçe eğildi ve Okan'ın yanında boşta duran elini sıkıca kavradı. Okan ona döndü, göz göze geldiler. Vera'nın bakışlarında, ona olan güvenini ve desteğini ileten sıcak, sakin bir ifade vardı. Dudaklarında hafif, neredeyse görünmez bir tebessüm belirdi.
Okan, Vera'nın elindeki bu sıcaklığı ve güveni hissederek, odadan çıktı. Kapı arkasından yavaşça kapandığında, içeride derin bir sessizlik kaldı.
Okan, uzun koridorun sonundaki odaya doğru ilerlerken adımları ağır ama kararlıydı. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, Emniyet Müdürü Alper, ahşap kahverengi masanın arkasında oturuyordu. Odaya hâkim olan ağır bir sessizlik ve resmiyet vardı.
Alper, Okan'ın bu göreve terfi etmesinde büyük rol oynamıştı. Okan'ın genç yaşına rağmen taşıdığı tecrübeye, iş ahlakına ve kabiliyetine güvenmişti. Okan da bunu her fırsatta kanıtlamıştı. Liyakate önem veren, ahlaklı ve dürüst bir memurdu Alper.
Okan içeri girince, saygıyla başını hafifçe eğerek selam verdi. Hareketlerinde ezilmeden hissedilen bir saygı ve hafif bir mahcubiyet vardı.
Alper, onu samimiyetle karşıladı. Eliyle sandalyeyi işaret ederek, "Otursana Okan, hoş geldin," dedi. Sesindeki sıcaklık, odadaki gergin havayı bir nebze olsun dağıttı.
"Hoş buldum, Müdürüm," diyerek Okan, kendisine gösterilen yere oturdu. Sandalyenin ahşap kolları avuçlarında soğuktu.
Alper, kollarını masanın üzerinde birleştirdi. Koyu maviye çalan, griyle harmanlanmış gözleriyle meslektaşına baktı. Bakışları hem analitik hem de anlayışlıydı.
"Neden görüşmek istediğimi az çok tahmin ediyorsundur, Okan," diye başladı konuşmaya. Ses tonu sakin ama netti. "Bir şeyler olmuş bu sabah, değil mi? Öncelikle Narkotik Şube sana minnettar; operasyonu sonlandırmışsınız. Bir şüpheli vurulmuş ama yalnız değilmişsin. Ne olduğunu senden dinleyeyim istedim."
Okan, Alper'in sakin ama her kelimesi ölçülmüş tonuna içtenlikle karşılık verdi. Müdürün masasının karşısında, dik ve açık bir duruşla oturuyordu.
"Doğru, Müdürüm," diye onayladı, sesi net ve saygılı. "Bu sabah Sultanbeyli'deki operasyona destek için oradaydık. Durum beklenenden ağırdı. Şüpheliler depoda savunma pozisyonu almış, ekiplerimiz açık hedefti.”
Bir an duraksadı, nefes alıp devam etti. Alper'in gözlerine bakarak konuşuyordu; yalan yoktu, süsleme yoktu, sadece olanlar vardı.
"Yanımda Vera Beaumont vardı. Fransa istihbaratında üst düzey görevli, operasyonların Avrasya ayağını yürütüyor. Bizim operasyonla doğrudan ilgisi yoktu, benimle oraya gelmesi... şahsi bir tercihti."
Okan'ın sesi, yaşadığı o anın gerginliğini taşıyordu ama kontrolü elden bırakmıyordu. "Bir şüpheli bizi pencere kenarından tespit etti ve ateş açtı. Ateşe karşılık verdik. Şüpheli yaralandı. Balistik inceleme sürüyor."
Alper'in kaşları hafifçe çatıldı. "Kurşunun hanginizin silahından çıktığı belli değil yani?"
Okan, bakışlarını yere indirdi. "Hayır, müdürüm. Değil."
Alper bir süre düşünür gibi bekledi. Gözlerinde bıçak keskinliğinde, sorgulayıcı bir tavır vardı. Sessizliği yarıp sözlerini ölçerek konuşmaya başladı:
"Okan, ben senin çocukluğunu bilirim. Yaptığın işlerin hepsine şahit oldum. İşine olan bağlılığını ve sadakatini hep takdir ettim. Burada da yaptığınız işle yine teşkilata hizmet etmişsiniz; minnettar olmamız gerekir."
"Ama..." diye vurgulayarak devam etti, "Eğer kurşun Vera'nın silahından çıktıysa... O zaman işin rengi tamamen değişir. Bunun sebep olabileceği diplomatik ve yasal krizlerin farkındasın, değil mi?"
Alper, soruyu sorarken Okan'ın gözlerinin içine bakıyordu. Bu bir sınav değil, bir uyarıydı. Türkiye'de bir yabancı istihbarat ajanının silah kullanmasının yaratacağı uluslararası gerilimi, açılacak soruşturmaları, her iki ülke arasındaki ilişkileri etkileyecek sonuçları ima ediyordu. Okan'ı, içine düşebileceği bu labirentten haberdar ediyor, onu uyararak aslında korumaya çalışıyordu.
Okan, müdürünün karşısında dimdik duruyor, sözlerini dikkatle ve sonuna kadar dinliyordu. Nihayet, derin bir nefes alarak karşılık verdi.
"Farkındayım müdürüm. O anda verdiğimiz kararın sonuçlarını ve yapılacak tüm yaptırımları tamamen kabul ediyorum. Orada sadece bir operasyon değil, meslektaşlarımın ve masum sivillerin canı söz konusuydu. Üzerimize düşeni yaptık." Duraksadı, bir sonraki cümleyi nasıl kuracağını düşünür gibi oldu. "Evet, prosedürel olarak ne kadar yasal olmasa da... Vera, bu teşkilattaki hemen hemen bütün memurlardan daha iyi silah kullanır. Tecrübesine ve yeteneğine bu denli güvenmesem, böyle bir riski asla göze almazdım zaten. Şunu net olarak söyleyebilirim ki, operasyonun başarıyla bitirilmesinde onun varlığı, benim rolüm kadar kritikti."
Sonra, bakır rengi gözlerini müdürüne çevirdi. Gözlerinde pişmanlık değil, gurur ve kendinden emin bir parıltı vardı. "Dediğim gibi," diye tekrarladı, "Siz ne yapmanız gerekiyorsa yapın. Sonucuna katlanırım."
Müdür, bir an için sessizliğe gömüldü. Masanın üzerindeki parmak uçlarıyla hafifçe, düşünceli bir şekilde vurdu. Sonra başını kaldırdı ve sesi artık çok daha yumuşak, hatta belirgin bir gurur tonu taşıyordu.
"Okan," diye söze başladı, "Seni anlıyorum. O an orada, o baskı ve koşullar altında verdiğin ani bir kararı, sorgulamak bana düşmez. Can kurtarmışsınız, kritik bir operasyonu sonuçlandırmışsınız. Bu, her şeyden önce gelir. Bu, bizim asıl vazifemiz."
Ancak hemen ardından, sesindeki yumuşak ton yerini ciddi ve sorumluluk dolu bir ifadeye bıraktı. "Ancak şunu da bil ki," diye devam etti, "Benim görevim sadece o andaki kararı değil, o kararın ardından gelecek dalgaları, idari ve hukuki süreçleri de yönetmek. Şimdi yapacağımız şey, kimseye bir şey demeden, balistik sonuçlarını beklemek olacak. Umalım ki kurşun senin silahından çıkmış olsun. O durumda her şey çok daha basit. Vera'nın rolünü resmi kayıtlara 'istihbarat desteği' olarak geçireceğiz. O silahı kullandığına dair bir kayıt, bir veri, bir tanık kesinlikle olmayacak. Savcılığa da durumu bu şekilde açıklayıp olayı sorunsuz bir şekilde kapatacağız."
Alper, Okan'ın cevap vermesine fırsat tanımadan sözlerine devam etti. Kaşlarını hafifçe kaldırarak, "Yalnız, açıklığa kavuşturmamız gereken bir nokta var," dedi. Sesindeki ton samimi bir meraka dönüşmüştü. "Bu kadar kritik bir operasyonda bu kadının yanında bulunmasına izin vermen hakkında bize ne söyleyebilirsin? Kimdir bu Vera? Kimliğinin gizli kalması gerektiğinin farkındayım, az çok tahmin de edebiliyorum. Fakat olası bir kriz durumunda her şey benim bilgim dahilinde olmalı. Bana güvenmelisin."
Okan bir an duraksadı. Alper'e güveniyordu elbette, ancak Vera’nın kimliği resmi merciler önünde ilk kez bu kadar açık bir şekilde ifşa edilecekti. Ne var ki, geldikleri nokta bunu artık kaçınılmaz kılıyordu. Üstelik Alper onu tuzağa düşürecek biri değildi; ona güvenmek, tek kazançlı çıkış yolu gibi görünüyordu.
"Vera, Fransız Dış İstihbarat Örgütü’ne bağlı Özel Hareket Birimi’nde çalışan bir ajan," diye söze başladı, sesi kararlı ama bir o kadar da ölçülüydü. "Kendisiyle Eren Demir dosyasında tanıştık, Müdürüm. Hatırlarsınız belki, beni sonrasında başkomiserliğe terfi ettirdiğiniz dava. O dosyada Fransız istihbaratıyla ilgili izler vardı. Vera da bu nedenle İstanbul’daydı. Ortak çıkarlarımız doğrultusunda dosyayı birlikte takip ettik, nitekim cinayeti de onun sayesinde çözdük. Vera’nın emniyete o zaman da –resmi olmasa da– çok yardımı dokunmuştu."
Bir an durdu, hafifçe başını eğer gibi oldu. "Sonrasında ise… kişisel arkadaşlığımız devam etti."
Müdür Alper, buradaki “arkadaşlık” vurgusunun altında yatan anlamı anlamıştı. Ancak Okan’ın daha fazla üzerine gitmek istemedi; sadece anladığını belli edercesine başını hafifçe salladı.
Bir süre sessizce düşündü. Derin bir nefes alıp, "Anlıyorum," dedi kısık ve düşünceli bir sesle. Gözlerinde hem endişe hem de kararlılık okunuyordu. "Bütün bunları bilmem iyi oldu. Bu bilgileri, hem seni hem de onu korumak için kullanacağımı bilmelisin."
Müdür, son cümleleri özellikle vurgulayarak ekledi. "Eğer işler beklemediğimiz bir şekilde gelişirse, ters giderse... O zaman da elimden geleni yapacağımı bil. Senin gibi cesur, işini bilen bir polisin, bir anda harcanmasına ne vicdanım ne de prensiplerim izin verir."
Sonunda, müdür yerine geri yaslandı ve Okan'a samimiyetle, derin bir güven vererek baktı. "Şimdilik," dedi son kez, "sen hiç renk verme. Sadece bekle. Gerisine bakacağız.”
Okan, müdürünün son sözlerini duyduğunda, yüzündeki gergin ifade yerini derin bir minnet ve rahatlamaya bıraktı. Müdürünün bu desteği, üzerindeki büyük bir yükü almıştı. Saygıyla, hafifçe gülümsedi. Bu, zaferin değil, zor bir sınavdan geçen iki meslektaş arasındaki derin bir anlayışın tebessümüydü.
Dudaklarını hafifçe birbirine bastırarak duygularını kontrol etti, başını öne eğip kaldırarak sessiz ve anlamlı bir selam verir gibi yaptı. Bu hareket, sözcüklerden çok daha fazlasını ifade ediyordu; sadakati, teşekkürü gösteriyordu.
"Teşekkür ederim, Müdürüm," diye fısıldadı, sesi oldukça saygılı. "Anlayışınız için... gerçekten çok teşekkür ederim."
Okan, Müdür Alper'in odasından çıktığında, sorunlar bütünüyle çözülmüş olmasa da kendini bir o kadar hafiflemiş hissediyordu. Derin bir nefes aldı ve sıkıcı bir tokalaşmanın ardından hafifçe gevşettiği kravatını düzeltti. Tam o sırada, koridorun öbür ucundan koşar adım yaklaşan memuru Kadir'i fark etti.
"Başkomiserim!" Soluk soluğaydı, yüzü kızarmıştı. "Savcılıktan beklediğimiz izin çıkmış, geldi." Heyecanla elindeki resmi evrakı Okan’ın eline tutuşturdu.
Okan, kağıda bir an göz gezdirdi. Anayasa'nın 20. ve 22. maddeleriyle sıkı sıkıya korunan özel hayatın gizliliği ve haberleşme özgürlüğü; bu kapsamda, internet üzerinden silinmiş bir veriye ulaşmak için neden bir cumhuriyet savcısının yazılı emrine ihtiyaç duyulduğunu çok iyi biliyordu. Bu önemli izin için savcı ile günler öncesinden yaptığı görüşme nihayet meyvesini vermişti. Bal rengi gözlerinde minnettarlıkla karışık bir tebessüm belirdi ve başını kaldırıp yardımcısına baktı.
"Emeğine sağlık Kadir, teşekkür ederim."
Akif ve Vera'nın yanına dönmeden önce bu kritik konuyu halletmek en iyisi olacaktı. Hem kafasını dağıtması için iyi bir fırsattı. Ofisine dönmek yerine kararını verdi ve ağır mermer merdivenlerden hızla, bilişim suçları biriminin bulunduğu alt kata indi.
Bilişim birimine girdiğinde, odada hafif bir bilgisayar uğultusu ve klavye tıkırtıları vardı. Gözleri hemen odağını bilgisayar ekranına kilitlemiş olan Selin'i buldu. Daha masasına varmadan seslendi genç uzmana:
"Selin, selam. Nasılsın?"
Selin, Başkomiser'in sesiyle irkildi, başını hızla kaldırdı. Saygıyla ayağa kalkarak gülümsedi. "Selamlar Başkomiserim. İyiyim, teşekkür ederim, siz nasılsınız?”
Okan, hafifçe gerilerek etrafına baktı. Ofiste birkaç personel daha vardı ve hepsi işine odaklanmış görünüyordu. Yine de sesinin duyulmasını istemiyordu. Alçak ama net bir sesle, "Biraz özel konuşabileceğimiz bir yere geçelim müsaitsen." dedi.
Selin, Okan'ın ciddiyetini hemen anlamıştı. Hiç tereddüt etmeden, "Tabii ki Başkomiserim," diyerek hareketlendi. Eliyle duvarın dibindeki acil çıkış kapısını işaret etti. "Buyurun, şuradan dışarı çıkalım. Merdiven sahanlığı daha uygun olur."
Okan başıyla onayladı ve Selin'in peşinden, sessizce ofisten çıktılar. Acil çıkış kapısını açıp beton merdivenlerin bulunduğu ıssız sahanlığa adım attılar. Kapı yavaşça kapanırken, ofisin uğultusu yerini boşlukta yankılanan sessizliğe bıraktı.
"Selin şimdi senden bir şey rica edeceğim." Okan, sabahın erken saatlerinden beri üzerine çöken gerginliğin vücudunda yarattığı baskıya daha fazla dayanamaz olmuştu. Emniyet Müdürü Alper'le yaptığı o gergin görüşmenin ardından bu baskı, beyninin damarlarında artan bir ağrıya dönüşmüştü. Nikotinsizlikten elleri hafifçe titriyordu. Cebindeki sigara paketine uzandı, dudaklarının arasına bir sigara yerleştirdi.
Dışarıdan bakıldığında çelik gibi duran sinirleri ve soğukkanlı tavrı, mesleğinin onca yılında ördüğü sağlam bir zırh gibiydi. Ancak bu zırhın içinde, tıpkı her insan gibi, zamanla gerilen ve yorulan bir sinir sistemi vardı. Özellikle de böyle üst düzey bir baskı altında bazen bedeni böyle sinyaller verebiliyordu.
Sigarayı dudaklarının arasında tutarak, Selin'e amiri gibi değil de sanki bir arkadaşıymış gibi döndü. "Sigara kullanıyorsan al lütfen," dedi, sesindeki gerginliği hafifçe gizlemeye çalışarak.
Selin, kullansa dahi amirinin yanında asla sigara içmeyecek kadar disiplinli ve ölçülü bir memurdu. Hafifçe gülümseyerek başını iki yana salladı. "Teşekkür ederim Başkomiserim, kullanmıyorum."
Okan, kibarca reddedişe bir şey demedi. Aceleyle çakmağını çıkardı ve titreyen elleriyle sigarasını yaktı. İçine çektiği ilk derin nefes, ciğerlerini doldururken gözlerini hafifçe kapattı. Dumanı, beton merdiven boşluğunun soğuk havasına üfledi. Ciğerlerinden çıkan bu dumanla birlikte, bir nebze olsun rahatlamış gibiydi. Şimdi, karşısında duran genç ve yetenekli memura odaklandı.
“Sunucu yedeklemelerinden ya da server sağlayıcılarına yapacağımız resmi bir taleple, internetten silinmiş bazı verileri kurtarmamız gerekiyor. Savcılıktan gerekli yazılı izni de aldık." Elindeki katlı evrakı Selin'e doğru uzattı. "Bu dosya hayati önem taşıyor. Tüm teknik imkanlarını seferber etmeni istiyorum."
Selin, elindeki kağıdı dikkatle inceledi. Ciddiyetle çatılmış kaşları, görev bilinciyle parlıyordu. Başını kaldırıp Okan’ın yorgun ama kararlı gözlerine baktı.
"Tabii ki Başkomiserim," dedi, sesi net ve güven verici. "Elimden gelen her şeyi yaparım. Tam olarak neyin peşindeyiz? Bana biraz daha detay verirseniz, hemen işe koyulayım."
Okan sigarasından derin bir nefes çekti. Duman, ciğerlerinde bir an dolanıp, onu saran gerginliğin bir kısmını alıp götürür gibi oldu. Sonra, dumanı yavaşça Selin'e doğru değil, yanındaki soğuk beton duvara doğru üfledi.
"Devrim İplikçi dosyasındaki güçlü zanlılardan biri... Barçın Aşireti." Sigarasını yeniden dudaklarına götürdü, konuşurken duman halkaları ağzından çıkıyordu. "Ancak bize mahkemede dayanak olabilecek, sağlam, tartışmasız kanıtlar gerekiyor."
İki parmağının arasında tuttuğu sigaranın külü, başparmağının hafif bir hareketiyle merdiven boşluğuna düşürdü. "Ortadan kaldırdıklarını, yok ettiklerini sandıkları... Kimsenin, hiç kimsenin görmesini istemedikleri türden şeyler. Tapu kayıtları, gizli dosyalar, videolar, silinmiş yorumlar... ne bulabilirsek."
Selin'e döndü, sigaranın verdiği geçici sakinlikle bir an gözlerini kısarak baktı. "Eğer ulaşabilirsek silinmiş kişisel mesajlar harika bir başlangıç olur. Bu mesajlar bizi, belki şifreli bir dosya paylaşımına, belki silinmiş bir e-posta trafiğine, belki de offshore bir sunucuya yönlendirecek."
Sigarasının sonuna gelmişti. Son bir nefes çekip izmariti merdiven korkuluğuna bastırarak söndürdü. Yüzündeki ifade iyice kararlılaşmıştı. "Gerekirse, bu veriyi siber suçlarla da bağlantılandırmamız gerekecek. Kara para aklama, örgütlenme... Savcılık izninde teknik detaylar ve iletişim bilgileri yazıyor. Meta'nın yasal talepler portalına, bu aciliyet ve hassasiyetle, iznin dijital bir kopyasını ve gerekli tüm formları iletmeni istiyorum. Yanıt sürelerini sıkı takip et.”
Selin, not alır gibi başını hafifçe salladı. "Anladım Başkomiserim. Meta'nın yasal talepler için özel bir portalı var. İznin dijital bir kopyasını ve gerekli formları hemen iletişim birimlerine ileteyim. Genellikle bu tür taleplerde yanıt süreleri değişken olabiliyor, ancak aciliyet durumunu da vurgularım."
"Şimdiden çok teşekkür ederim Selin," dedi, sesindeki minnet belirgindi.
"Rica ederim Başkomiserim, en kısa zamanda sizi haberdar edeceğim." Selin tam dönüp gitmek üzereyken aniden durdu. Okan, onun çok saygı duyduğu, mesleki anlamda çok şey öğrenmeyi hedeflediği birisiydi. İçinde bir sıcaklık ve samimiyet buldu. Başını hafifçe yana eğince, kıvırcık saçları alnına döküldü. "Siz iyi misiniz Başkomiserim? Biraz gergin görünüyorsunuz."
Okan, hep ciddi görünen güçlü bir amir imajı çizse de bu çalışkan, akıllı genç kadının gözünden bir şey kaçmadığının farkındaydı. Kaçamak bir yanıt vermek yerine, dürüstçe cevap verdi.
"Biraz zor zamanlardan geçiyoruz diyelim Selin," diye iç çekti. "İş yoğunluğu da var üstüne... Ama iyiyim, endişelenme." Son cümleyi söylerken, samimiyetle, küçük bir gülümseme yayıldı yüzüne. Bu gülümseme, gözlerinin çevresindeki yorgun çizgileri bir an için belirginleştirdi, ancak aynı zamanda ona daha insani bir hava kattı.
Selin, bu samimi itiraf ve gülümseme karşısında hafifçe gülümseyerek başını salladı. Fazla üstelemedi. "Anlıyorum Başkomiserim. Lütfen kendinize de dikkat edin. Ben hemen işe koyulayım o zaman."
Okan, Selin'in yanından ayrılmasıyla binanın iç tarafına dönmek istemedi. Aykut'tan haber bekliyorlardı ve o haber gelene kadar dört duvar arasında, ofisinin boğucu havasında duramayacağını fark etti. Yangın merdivenlerinden aşağıya, sessizce emniyetin geniş bahçesine indi. Vera'nın artık meraklanmış olacağına emindi. Cebinden telefonunu çıkarıp kısa bir mesaj attı: 'Bahçedeyim.'
Telefonu cebine koydu ve hızlı adımlarla, asfalt yolların kenarındaki masif tahta banklardan birine doğru ilerledi. Banka yerleşir yerleşmez, cebine yeniden uzandı. Daha birkaç dakika önce bir sigarayı söndürmüştü ama anlaşılan o bir nefes, içindeki gerginliği dindirmeye yetmemişti. Yeni bir sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağın çıt sesi, bahçenin sakin sessizliğinde anlamsız bir yankı buldu. Alev, sigaranın ucunu kavururken, derin bir nefes çekti. Duman, ciğerlerini yaktı, bir an için her şeyi unutturdu sanki.
Tam o sırada, ılık bir el dokundu omzuna. Arkasına dönmeden, o hafif vanilya kokusundan Vera olduğunu anladı. Vera, bankın yanına geldi ve yan tarafına, bankı iki bacağının arasına alarak oturdu. Mavi gözleri, haklı bir endişe ve soru işaretleriyle Okan'ın yüzüne bakıyordu.
"Eee Okan, meraktan ölüyorum. Ne konuştunuz Emniyet Müdürü'yle?" Vera, iyice eğilmiş, alçak ve yumuşak bir sesle soruyordu.
Okan, sigarasından derin bir nefes daha çekti. Dumanı yana doğru, rüzgârın alıp götüreceği boşluğa üfledi. "Müdür Alper iyi bir adam. Onun yerinde bir başkası olsa, her şey çok daha zor olurdu. Yine de şanslı sayılırım." Dudakları yeniden sigarayla buluştu. İçine çektiği nikotin, damarlarında dolaşırken, itiraf etmesi gerekeni söylemek için cesaret topluyordu.
Sonra, hafif bir endişe ve suçlulukla badem gözlerini Vera'ya çevirdi. "Vera... seninle ilgili bilgi vermek zorunda kaldım." Açıklama yapmak ister gibi, elindeki sigarayı hafifçe sallayarak konuşmasına devam etti. Sigaranın dumanı, havada halkalar çizerek dağılıyordu. "Artık bundan kaçamayacağımız bir noktadayız. Yalan söylemek, her şeyi daha da kötü yapardı. Anlıyor musun?"
Vera, onun eline dokunarak onu nazikçe susturdu. Güzel dudaklarında anlayışlı ve sıcak bir gülümseme vardı. "Önemli değil Okan. Ben hallederim. Sen yapman gerekeni yapmışsın, bunu da dert etme."
Vera, Okan'ın dışarıdan belli etmese de ne kadar stresli olduğunu anlamıştı. Onun güçlü duruşunun altında, hafifçe titreyen elleri, her şeyi ele veriyordu. Güçlü gözüken insanlar, bütün sıkıntıları içlerine attıklarında, kendilerine kimse fark etmeden içten içe zarar verirlerdi. Vera, onu bir de kendisi yüzünden maruz kalacağı ek bir stresle daha yormak istemiyordu. Sessizce yanında oturup, onun sigarasının bitmesini ve biraz olsun sakinleşmesini bekledi.
Okan, sigarasını tahta bankın kenarına bastırarak söndürürken, cebindeki telefonun titremesiyle irkildi. Telefonu çıkarıp ekrana baktığı an, başından boynuna doğru ani bir sıcaklık dalgası yayıldı. Arayan Aykut'tu. Parmakları neredeyse titreyerek aramayı kabul etti.
+Efendim Aykut, dedi, sesi gerginlikle çıkmıştı.
Gözleri, Vera'ya doğru heyecanla kıpırdıyordu.
Telefonun diğer ucundaki Aykut'un sesi, net ve heyecanlıydı:
-Okan, balistik raporu çıkmış abi. Şüphelinin vücudundan çıkan çekirdek... senin beylik silahın SAR9'la birebir eşleşiyor.
Okan'ın nefesi kesildi. Sanki zaman donmuş, etraftaki tüm sesler kaybolmuştu. Vera'nın bakışlarını hissetti, ama ona dönüp bakamadı. Boğazı düğümlendi, bir an konuşamadı. Ciğerlerine çektiği hava, buz gibi kesiyordu.
Birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Sonra, adeta kendi sesine yabancılaşmış bir tonla,
+Emin misin? diye sorabildi.
-Yüzde yüz eminim Okan. Rapor burada, elimde. Eşleşme tam.
Okan, derin bir nefes verdi. Sanki saatler sonra ilk kez ciğerlerine çektiği şey gerçekten oksijendi. Başını göğe doğru kaldırıp gözlerini kapattı, hafifçe geriye yaslandı.
+Aykut, ne kadar teşekkür etsem az... Çok teşekkür ederim.
-Rica ederim abi, işimi yaptım. Yalnız...
Aykut'un sesi bu kez tereddütle, daha yavaş çıktı.
+Bilmen gereken bir şey daha var.
Okan'ın kaşları çatıldı, nefesini tutmuş, Aykut'un cümlesini tamamlamasını bekliyordu..
+Şüpheli yaşıyor. Yoğun bakımda. Kimlik tespiti de yapılmış...
Okan'ın yüzündeki her kas gerginleşti. Gözlerini açtı, bakışları Vera'ya kaydı ama orada da durmadı, boşluğa dikildi.
Aykut, o sırada son darbeyi indirdi, sesi telefonun içinde soğuk ve net çınladı.
-Vurduğun şüpheli... Barçın Aşireti'nin en küçük oğullarından biriymiş, Hasan Barçın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |