
1.KISIM ~ Bir İhanetin Anatomisi
Zaman akıp giderken, günler haftalara, haftalar mevsimlere, mevsimler yıllara dönüşüyor; İstanbul’un hızlı ritmi ise hiç durmuyordu. Kasım gelmiş, kaldırımları ıslak bir telaş, sokakları sarı yapraklar sarmalamıştı. Serin rüzgârlar, koşuşturan şehirlilerin arasından geçip gidiyor, savurduğu yapraklarla hüznü ve zamanın geçişini hatırlatıyordu.
“Bu karanlık hava içimi karartıyor.” Komiser Akif Emniyet’in camından buğulu İstanbul manzarasını izlerken mırıldandı.
“Trafik şimdi korkunç olmuştur, bir damla yağmur yağmaya görsün, bu insanlar araba sürmeyi unutuyor.” Başkomiser Okan da önündeki dosyadan gözlerini çekmeden mırıldandı.
Okan, Akif'le bu şehre geldiği ilk gün, henüz yirmi yaşındayken tanışmıştı. On üç yıl sonra aralarındaki ilişki artık meslektaşlığı aşmış, kardeşlik derecesine ulaşmıştı.
“Hiç sorma.” Akif sıkıntıyla kaşıdı siyah saçlarını. “Gülriz, Sinan’ı annemlerden alabildi mi acaba, bir arayayım.” Cebindeki telefona uzanırken Okan’ı odasında yalnız bırakıp dışarı çıktı.
Sinan, Akif’le eşi Gülriz’in 8 ay önce doğan bebekleriydi.
Okan bu sırada hala dikkatle dosyalarla ilgileniyordu. Acilen sert bir kahveye ihtiyacı vardı. Tam masasındaki ahizeli telefona yönelmişti ki çalan kapıyla bal rengi bakışlarını kaldırdı.
“Başkomiserim, şimdi bir ihbar geldi, Şişli’de genç bir kız evinde ölü bulunmuş.” Yardımcısı Kadir parlak siyah gözleriyle emir bekliyordu şimdi amirinden.
“Ceketimi alayım çıkalım Kadir, benim arabayla geçeriz.”
…
Evet Okan haklıydı, trafik resmen milim milim ilerliyordu ve Güneş çoktan yeryüzünü terk etmeye koyulmuştu. Korna sesleri, araba camlarında biriken damlalar ve yanıp sönen trafik ışıkları insanın içini iyice sıkıyordu. Nihayet binanın önüne vardıklarında ustalıkla daracık Şişli sokaklarına arabayı park etti Okan.
Uzunca binanın en üst katındaki dairenin kapısı sarı şeritlerle kapatılmıştı. Şeritlerin altından geçip içeri girdi Başkomiser ve yardımcısı. Küçük ama sevimli bir evdi burası. Yalnızca pek ışık almıyor, dar odalar ve koridorlar karanlıkta kalıyordu.
İçerideki sessizliği bozmadan yavaş adımlarla salona ilerlediler. İçeride beyaz kıyafetlerini giyinmiş adli tıp görevlileri karışladı onları. Sonra bakışları yerde yatan cansız bedene kaydı.
“Hoş geldiniz Başkomiserim.”
“Kolay gelsin herkese.”
Hızlıca baş selamı verip yerde yatan genç kıza yaklaştı Okan.
“Devrim İplikçi. 24 yaşında. Gazeteciymiş. Henüz net olmamakla birlikte cinayet dün akşam 20.00 sularında işlenmiş. Cinayet silahı burada değil.”
Okan yaşlıca adli tıp görevlisini dinlerken genç kızın başucunda dizlerinin üzerine çökmüş dikkatle gözlerle inceliyordu yerdeki genç bedeni.
“Bana bir eldiven verir misin?”
Uzatılan eldiveni uzun parmaklarına ustalıkla geçirdi. İyice eğildi Devrim’e doğru.
Genç kızın uzun kahverengi saçları solgun parkeye dağınık şekilde serilmişti. Uzun kirpiklerinin çevrelediği gözleri kapalıydı. Güzel bir suratı vardı. Şekilli kaşlarından ya da doğal ama dikkat çekici dudaklarından olsa gerek insanın aklında kalacak türden karakteristik bir ifade vardı bu güzel suratta.
Vücudunda başka darp izi görünmüyor olmasına rağmen göğsünün ortasındaki yaradan hala belli belirsiz sızan kan saatlerdir oluşturduğu ufak kan gölüne damlamaya devam ediyordu.
Bu kadar kan kaybetmemiş olsa kurtarılma şansı ne olurdu diye düşünmeden edemedi Okan.
İyice inceledi yarayı. Çok geniş bir yara olmamasına rağmen bu kadar kan kaybetmiş olmasına hayret etmişti. Otopsi raporu çıktığında bu merakının gideceğini umuyordu.
“Tek mi yaşıyormuş?”
“Evet Başkomiserim, ailesi Ankara’da yaşıyormuş.”
“Apartmanın girişinde kamera var mı?”
“Maalesef yokmuş Başkomiserim.”
“Gören duyan da mı olmamış?”
“Yok Başkomiserim bütün komşularla konuştuk. Gören de duyan da olmamış.”
Okan keyifsizce iç çekti. Yardımcısıyla göz göze gelip başıyla işaret etti. “Biz biraz evi inceleyelim Kadir.”
“Tabi Başkomiserim.”
Salonun tozlu duvarlarındaki spor içerikli posterleri görünce durdu Okan. Futbola, basketbola, tenise dair bir sürü poster vardı soluk duvarlarda. Sonra yavaşça ahşap kitaplığa yöneldi. Burada da hatırı sayılır miktarda spor kitabı ve dergisi bulunuyordu.
Ahşap kitaplığın en alt rafında iki tane profesyonel fotoğraf makinesi dikkatini çekti Okan’ın. Makineleri hassas hareketlerle inceledi.
Bal rengi gözlerini raflardan çekmeden sessiz adımlar atmaya devam etti.
“Telefonunu ve kameraları alıp bilişime yollayalım. En son kiminle konuşmuş, kiminle mesajlaşmış her şeyin detaylı raporunu hazırlat. Bilgisayarını da yanımıza alalım mutlaka.”
“Baş üstüne Başkomiserim.”
Karanlık mutfağa girdi. Etraf derli topluydu. Tam çıkacaktı ki ufak yemek masasının kenarında yerde duran plastik eldiveni fark etti. Dikkatle baktı. Uzanıp aldı eldiveni, aceleyle çıkarılmış gibi duruyordu. Delil torbasına attı.
Evi iyice dolandıktan sonra salona geri döndü Okan. Genç kızın cansız bedenine bir kez daha baktı durgun gözlerle.
“Arkadaşlar ben bütün talimatları Kadir’e verdim. Yine herhangi bir durumda beni haberdar edersiniz. Herkese kolay gelsin.”
Asansörü beklemeye sabredemeyerek merdivenlerden zemin kata indi. Şişli’nin dik yokuşlarından aşağı yukarı hareket eden insanların içinde dikildi ayakta. Tam trafik saati evine, karşı yakaya geçmesi ölüm gibi bir şey olacaktı. Biraz oyalansam hiç fena olmaz diye geçirdi içinden.
Ama bu kadar keyifsiz bir havada ne yapacaktı da oyalanacaktı ki gerçi?
Çiselemeye devam eden yağmura aldırmadan bekledi. Cebinden telefonunu çıkardı. Rehberde dolanan parmakları sevgilisinin adının üzerine dokundu. Birkaç çalışta açıldı telefon.
+Canım nasılsın?
Vera’nın enerjik sesi duyuldu telefonun öteki ucunda.
-Nasıl olayım Vera…yorgun. Hava da kapalı, bütünüyle sıkıldı içim.
İç çekti Okan.
+Emniyet’te misin?
-Yok olay yerine geldim. Bir cinayet, genç bir kız.
+Üzgünüm Okan. Umarım en kısa zamanda bulabilirsiniz katilleri.
-Umarım…neyse…sen ne yapıyorsun Vera? Ne zaman geleceksin? Seni özledim.
+En az iki hafta daha buradayım sevgilim maalesef…ben de seni özledim. Ama elimden bir şey gelmiyor ne yazık ki.
Arkada belli belirsiz sesler duyuldu.
+Okan şimdi kapatmam gerek, sonra konuşalım olur mu?
-Olur canım, dikkat et kendine.
+Tamam canım. Sen de.
Okan kapattı telefonu.
Vera, Okan'ın birlikte sayısız badire atlattığı ve zorlukla kavuşabildiği Fransız sevgilisiydi. Ancak Vera sıradan bir kadın değildi; ana dili gibi Türkçe konuşan, son derece yetenekli ve işinde rakipsiz bir ajandı. Okan'la bir dava sırasında tanışmış, başlarından sayısız macera geçmişti. Ne var ki kader, onları birbirinden ayırmaya hiç razı olmamıştı.
Şimdiyse Vera bir Fransa’da bir Türkiye’de olmak üzere iki ülke arasında git gel yaparak yaşıyordu.
Dışarıda vakit geçirme çabasının da nafile bir düşünce olduğunun farkına varan Okan bu sırada park ettiği arabasına doğru yürümeye koyulmuştu.
…
Ertesi sabah Emniyet’te normalin üstünde bir yoğunluk vardı. Koridorlardaki insan kalabalığından bunalan Okan hızlı adımlarla odasının yolunu tutmuştu. Odasına girip kapıyı arkasından çektiğinde derin bir nefes aldı.
Laptopunun başına oturdu. Bilişimden kamera ve bilgisayarla ilgili raporun gelişi her zaman pek hızlı olmuyordu ne yazık ki. Adli tıptan da henüz ses yoktu. Ama böylece oturamıyordu. Bağlantılara, konuşacak kişilere ihtiyaç vardı. Devrim’in internette yazıları olmalıydı ya da en azından yazdığı haberler.
Genç kızın adını arama motoruna yazınca önüne onlarca yazı ve haber çıktı. Ama bir tanesi vardı ki en çok ilgi çeken o yazıydı.
‘Sessizliğin Coğrafyası’
“…bazı dosyalar öyle rafa kaldırılmaz. Gömülür. Ve bu toprakların doğusu ne yazık ki adaletten nasibini pek almamıştır. Kaybolan çocuklar, töre cinayetleri, görünmeyen tehditler…İsimler gizli ama bir yandan da apaçık, gözümüzün önünde…”
Yazının devamında Mardin’deki bir aşiretten bahsediyordu Devrim. Barçın Ailesi. Görünüşte taşımacılık ve inşaat işiyle uğraşıyorlardı. Faaliyetleri sadece doğu ile sınırlı değildi. İstanbul’da büyük bir hukuk bürosuna ve danışmanlık firmasına da ortaklardı. Devrim sonrasında ailenin bu imajının sadece toplum için oluşturulmuş olduğunu aslında bölgesel kaçakçılık, kara para aklama ve “arazi çözümleri” gibi gri alanlarda da etkinlikleri olduğunu apaçık bir dille yazmıştı.
Okan şaşkınlık içinde Devrim’in evinden aldıkları belgelerin olduğu çantayı açtı şimdi. Gözüne tanıdık bir şeyler takılma umuduyla sayfaları hızla çevirdi. Nihayet, aradığına ulaştı.
Tapu Dosyası – Duruca Mahallesi- 6 parsel – Mahmut Barçın
Dekontlar, yüzbinlerce liralık ödemeler ve hepsinin altında da bir P.D. parafı.
Kim bu P.D.?
Altında da Devrim’in el yazısıyla yazılmış bir not, “…köyde herkes aynı şeyi söylüyor ya sat ya sus…”
Evet, Devrim ailenin hukuki usulsüzlük yaptıklarına dair belgelere ulaşmıştı. Ama bunları yayımlayamadan öldürülmüştü. Yazdığı son haber de öldürülmeden 3 gün öncesine aitti.
Bu belgeleri de açığa çıkarmasından korktukları için mi öldürmüşlerdi Devrim’i?
Peki neden evi aramamış ve geride kalan belgeleri toplamamışlardı? Oysa evde yıkılmış, dökülmüş tek bir eşya bile yoktu. Bu kadar düzen, hiç mantıklı gelmiyordu.
“Bu ne kalabalık?” Açılan kapının arkasında Akif’in yüzü göründü. “Ne var dışarıda?”
Memnuniyetsizce iç çekti Okan da. “İnan bilmiyorum.” Bu sırada gözleri önündeki kağıtlarda dolanmaya devam ediyordu.
“Yeni bir şey var mı?”
“Var aslında ama konu biraz karışık. ‘Veritas’ mıydı bu kızın çalıştığı ajansın adı.” Okan aceleci bir tavırla laptopuna döndü bu kez.
“Evet öyle demiştin.”
“Veritas, Veritas…” Parmakları klavyede dolanırken kendi kendine mırıldandı. “Hah! ‘Veritas News Agency’ sahibi de Engin Türkmen. Bir konuşalım bakalım Engin Bey’le.”
“Ne düşünüyorsun peki? Neden öldürmüş olabilirler sence kızı? Klasik bir gazeteci vakası mı?” Akif’in de siyan gözlerinde merak vardı şimdi.
“Henüz yaşı çok genç, ama bu birilerini kızdıracak bir şeyler yapmış olmasına engel değil tabi. Şu an konuşmak için çok erken, biraz daha bilgi edinmemiz gerek.”
“Telefonundan haber var mı?”
“Henüz yok.” Okan oturduğu yerden kalkıp askıdaki paltosunu omzuna atmıştı bile.
Arkadaşını odasında bırakıp kapıyı arkasından kapattı.
…
Taksim’e yürüme mesafesi uzaklıktaydı Veritas News Agency. Arabayı biraz uzakta park edip sonbahar havasını ciğerlerine doldurarak yürüdü Okan. Kahverengi trençkotunun yakasını kaldırıp Arnavut kaldırımları takip etti. Biraz sonra Gazete’nin eski ama ihtişamlı binası karışışında duruyordu. İhtişam binanın büyüklüğünden değil de mimarisinden kaynaklanıyordu kesinlikle. Roma ya da Bizans dönemine ait ufak oylamalarla kaplıydı taş binanın dışı.
İçeri adımını atmasıyla girişte oturan gözlüklü sekreter kız bıkkın bıkkın baktı genç polisin suratına.
“İyi günler, ben Başkomiser Okan Tilmen. Engin Türkmen’le görüşmeye geldim.”
Genç kadının suratındaki memnuniyetsiz ifade yerini belli belirsiz bir gerginliğe bıraktı. İsteksiz uzandı önündeki telefona. Karşıdakiyle sadece bir iki kelime konuştuktan sonra mırıldandı. “Engin Bey ikinci katta sizi bekliyor.”
Okan merdivenlerden hızlı adımlarla yukarı çıktıkça eski kağıt ve taze kahve kokusu her tarafını sardı. Her nasılsa bu nostaljik koku onu çok güvende hissettirmişti.
Merdivenlerin hemen karşısında kapının üzerinde Engin’in adını görünce tereddütsüzce kapıyı çalarak içeri girdi.
“Hoş geldiniz Başkomiserim.”
Kıvılcımı bariz bir matemle gizlenmiş bir çift yeşil göz karşıladı onu.
Engin ayağa kalkıp genç polisin elini sıktı. “Rahat buyurun lütfen.” Oturması için tekli koltuğu işaret etti.
“Teşekkür ederim.”
Okan hızlıca etrafına bakıp kendisine gösterilen deri koltuğa oturdu. Sonra bakışları Engin’e kaydı. Maksimum 40 yaşında olmalıydı. Uzun boylu, dinamik bir adamdı Engin. Dalgalı saçları ve gülümsemese bile ara ara yaptığı mimiklerde beliren gamzeleriyle tuhaf şekilde çok tanıdık geliyordu Okan’a.
Daha önce televizyona falan çıkmış olabilir miydi acaba? Bu pek tabi mümkündü.
“Bir şey içer misiniz?”
“Hayır teşekkür ederim, çok vaktinizi almayacağım.” Okan oturduğu koltuğun ucuna gelip ciddi bir ifadeyle baktı şimdi karşısındaki adama.
“Ne için geldiğimi tahmin ediyorsunuzdur.”
Engin’in yeşil gözleri kederle önüne döndü. “Devrim’i soracaksınız.” Okan onun matemine müsaade ederek araya girmeden yeniden konuşmasını bekledi. Engin Okan’la göz göze gelmeden konuşmaya devam etti birkaç saniye duraksamanın ardından. “Çok üzgünüm. Devrim çok parlak bir kızdı. Çok çalışkandı. Ailesi…ailesinin ona sunmaya hazır olduğu imkanlara rağmen kendi ayakları üzerinde durmak için ısrarcıydı. Kendi yolunu çizecekti. Bu meslekte parlardı…bundan adım kadar eminim. Ama aynı zamanda fazla korkusuzdu. Onu defalarca kez uyardım…”
Okan bu kez kararlılıkla araya girdi. “Ne için uyardınız?”
Engin isyanla baktı şimdi genç polise sanki derdine derman bulabilecek gibi bir sitemle. “Başına iş açacaksın dedim, uğraşmaması gereken adamlarla uğraştı.”
“Kim o adamlar Engin Bey?”
Engin duraksadı bir an. Tereddütle mırıldandı. “Okumuşsunuzdur haberleri…”
Okan onun bu kadar tedbirli davranmasından rahatsız olmuştu. Koyu sarı kaşlarını çattı. “Engin Bey bu şekilde şifreli konuşarak işimizi kolaylaştırmıyorsunuz. Devrim’in katillerini bulmamız için ne biliyorsanız anlatın lütfen.”
Engin çekinerek bakıyordu şimdi. “Barçın Ailesi…Mardin’de karanlık işlerle uğraşan bir aile. Devrim son zamanlarda onlara takmıştı kafayı. Ona defalarca kez bulaşma bu adamlara dedim, oysa beni hiç dinlemedi. İnadı keçi gibiydi, kafasına koyduğunu yapardı.”
“Siz ne biliyorsunuz aileyle ilgili?”
“Muhtemelen sizin bildiğinizden fazlası değil. Devrim anlatmazdı. Peşine düştüğü işin tekinsiz olduğunun o da bilincindeydi. Kimseyi işine bulaştırmazdı.”
Okan arkasına yaslandı. Duvarlardaki eski haber küpürlerine kaydı bakışları. Engin’e bakmadan konuştu. “Devrim’in spora da merakı varmış değil mi?”
“Evet çok severdi. Bu kadar adrenalin meraklısı olmasa kesin spor medyasında çalışırdı. Yine de boş zamanlarında maçlara giderdi, özellikle basketbol maçlarına.”
Okan duyduğu her şeyi kafasına not ediyordu. Bir anda bakışlarını tekrar Engin’e çevirdi.
“Perşembe akşam saat 19.00’dan sonra neredeydiniz Engin Bey?”
Engin bu ani soru karşısında afalladı. Gözleri tereddütle etrafta dolandı. “Ben…evdeydim.”
“Tanık var mı?”
Engin kararlılıkla başını salladı. “Hayır yalnız yaşıyorum.”
“Anlıyorum.” Okan derin bir nefes alıp ayağa kalktı. “Bilginize danışmamız gereken bir durum olursa, yine çalarız kapınızı olur mu?”
“Memnuniyetle, elimden ne gelirse.” Engin saygıyla ve kendinden emin şekilde yanıtladı soruyu.
Okan tam arkasını dönmüş kapıdan çıkacaktı ki Engin’in sesiyle durdu.
“Başkomiserim…lütfen onun katillerini cezasız bırakmayın.” Genç adamın gözlerinde sanki belli belirsiz bir ıslaklık vardı.
“Elimizden geleni yapacağımızdan emin olabilirsiniz.”
Odadan çıktı.
Herkese merhaba! Bu platformda yeni bir yüz olarak kendimi kısaca tanıtmak istiyorum. Wattpad kapanmadan önce orada iki kitap yazmış, güzel bir okuyucu kitlesi ve çok değerli arkadaşlıklar edinmiştim. Ne yazık ki platformun kapanmasıyla birlikte hem kişisel yoğunluklarım araya girdi hem de motivasyonumu bir süre kaybettim. Ancak şimdi, kalemi yeniden elime alma vakti geldi diye düşünüyorum.
"Bir Cinayet Anatomisi" adlı bu yeni çalışmam, aslında bir serinin devam kitabı gibi... İlk kitapta Okan'ın çözdüğü farklı bir cinayet vardı, ancak olaylar birbiriyle doğrudan bağlantılı değil. Bu yüzden önceki kitabı yayınlamadan da bu hikâyeyi rahatlıkla okuyabilirsiniz.Umarım burada da Okan'ın peşine düşen, onunla birlikte maceraya atılan yeni okurlarla buluşuruz. Şimdiden emek verip sayfaları çeviren herkesin gözlerine sağlık.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |