
Okan, Emre'nin yanından çıktığında havadaki geceden kalma o sabah serinliğinin yerini hafif bir öğle sıcağına bıraktığını hissetti. Güneş iyice yükselmiş, tenis kulübünün beyaz duvarlarına vuran ışıklar göz kamaştırıyordu. Ama onun içinde bir güneş yoktu. Zihni karman çormandı, düşünceler birbirine giriyor, her yeni bilgi bir öncekinin üzerine karanlık bir örtü seriyordu.
Arabasına doğru yürümeye başladı. Adımları ağırdı, omuzları çökmüştü. Kenan konusunda bir ileri iki geri gidiyor gibi hissediyordu. Başından beri Kenan'ın masum olduğuna, her şeyin bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğuna inanıyor, ancak şimdi bütün tesadüflerin üzerine bir de Emre'nin sözleri ekleniyordu: Babası neyse, o da o. Bu cümle zihninin bir köşesine saplanmış, oradan çıkmak bilmiyordu.
Kenan'ı tanıyordu. Onun gözlerinin içine baktığında hiçbir zaman bir karanlık görmemişti. Peki ya şimdi? Ya zaman içinde değiştiyse? Ya Defne'nin uğruna öldüğü o sırrın tam ortasında duruyorsa?
Dişlerinin arasından refleks olarak tısladı. "Sen bir bulsam öğreneceğim her şeyi Kenan..." Arabanın kapısını açıp içeri geçerken hareketleri sertti, sabırsızdı. Koltuğa oturduğu gibi ellerini direksiyona koydu, bir an öylece durdu. Başını öne eğdi, gözlerini kapadı.
Kenan'ı bulmalıydı. Onunla yüz yüze konuşmalı, gözlerinin içine bakmalı, gerçeği duymalıydı.
Dünden sonra ilk kez şimdi yine Kenan'ın numarasını tuşladı. Telefonu kulağına götürdü, bekledi. Bu kez kırık bir umutla.
Telefon çaldı. Bir kere, iki kere, üç kere. Okan'ın yüreği her çalışta biraz daha sıkışıyordu. Dört, beş, altı. Ses yok. Cevap yoktu. Yine yoktu. Meşgul değildi, kapalı da değildi. Sadece açmıyordu. Bilinçli olarak açmıyordu.
Okan telefonu kulağından indirdi, ekrana baktı. Aranıyor... cevap yok. Telefonu sertçe yan koltuğa fırlattı, elleriyle yüzünü ovuşturdu. İçini bir şeyler kemiriyordu.
Yurt dışına gidip de telefona bakmamak da ne oluyordu? Bunu anlamıyordu Okan. Kenan yurt dışındaydı, evet, ama direkt hattan konuşamayacak olsa bile Okan'ın aradığını görünce ona geri dönmesinin milyon tane yolu vardı. Bir mesaj atardı, "meşgulüm sonra ararım" derdi. Ya da bir başkasına söyler, Okan'a haber gönderirdi. İmkân vardı. Tabi geri dönmek istiyorsa...
Okan bu düşünceleri zihninden hemen kovdu. Olmazdı. Kenan ondan kaçmazdı. Kaçması için bir sebep yoktu.
Suçsuzsa neden kaçsındı? Suçluysa bile... hayır, suçlu değildi. Ama ya bir şey biliyorsa? Ya Defne'nin ölümüyle ilgili bir şeyler biliyor da korkuyorsa?
Düşünceler yine kısır döngüye girdi. Okan derin bir nefes aldı, gözlerini açtı. Ama bu düşünce de onu yine bir diğer korkunç ihtimalin kucağına atıyordu. Eğer Kenan Okan'dan kaçmıyor da telefonu açmıyorsa, bu başına bir şey gelmiş olabileceği ihtimalini gösteriyordu. Kaza geçirdiyse, bir yerde mahsur kaldıysa, ya da... daha kötüsü...
Sıkıntıyla ofladı. Derin bir nefes aldı, ellerini direksiyona koydu tekrar. Artık bekleyecek zaman yoktu. Kenan'ı bulmak için başka yollar denemeliydi. Ama önce Murat Tandoğan. Defne'nin not defterinde adını karaladığı, rakamların uyuşmadığını yazdığı adam. Belki o, bütün bu karanlık bulmacanın anahtarıydı.
Yönünü Kadir'in attığı konuma, Murat Tandoğan'ın ofisine çevirdi.
Vakıf binası şehrin tam ortasında ama şehirden kopuk gibiydi. Levent'in göbeğinde yükselen bu bina, çevresindeki hareketliliğe rağmen kendine ait bir sessizlik yaratmıştı. Dışarıda trafik uğultusu, kaldırımda acele eden insanlar, martılar, motor sesleri. Ama içeri adım atar atmaz her şey kesiliyordu.
Camlar temizdi. Öyle sıradan bir temizlik değildi bu. Hatta fazlaydı. Sanki hiç kir tutmazmış gibi, sanki dışarıdaki toz, duman, pislik bu camlardan içeri girmeyi reddediyormuş gibiydi. Zemin sessizdi. Ayakkabılar mermere değdiğinde çıkan ses bile emilip yok oluyor, koridorlarda yankılanmıyordu. Her şey ölçülüydü. Mobilyaların rengi, duvarlardaki tablolar, resepsiyondaki çiçek aranjmanı... Her şey hesap edilmiş, her detay tartılmış, ortaya pürüzsüz, soğuk, mesafeli bir düzen çıkarılmıştı.
Okan bu binaları tanırdı. İçinde ne kadar pislik dönüyor olursa olsun, dışarıya yansıyan yüzün hep böyle olduğunu bilirdi. Temiz. Sessiz. Ölçülü. Ve yalan.
Resepsiyondaki kadın başını kaldırdığında yüzünde hazır bir gülümseme vardı. Okan kimliğini gösterdi, kısa bir selam verdi.
"Başkomiser Okan Tilmen. Murat Bey ile görüşmek istiyorum."
Kadının gülümsemesi hiç bozulmadı. Telefona uzandı, tuşladı, birkaç kelime fısıldadı. Sonra başını kaldırdı.
"Murat Bey sizi bekliyor. Üçüncü kat, asansörün sağındaki oda.”
Okan başıyla teşekkür mahiyetinde bir selam daha verdi ve asansöre yöneldi. Kapılar sessizce açıldı, içeri girdi. Asansör yukarı çıkarken aynadan kendi yansımasına baktı. Kahverengi ceketinin yakasını düzeltti, ellerini hafiften uzamış saçlarına geçirdi. Bal rengi gözleri fiziksel olmasa da ruhsal bir yorgunluğun gölgesine düşmüş gibi görünüyordu.
Kapılar açıldı. Okan sağa döndü, sağdaki ilk odaya yöneldi. Kapının üzerinde küçük, pirinç bir plaka asılıydı. Murat Tandoğan, Sponsorluk ve Kurumsal İlişkiler.
Kapıyı çaldı. Girdi.
Murat içeride, pencere kenarında duruyordu. Arkadan vuran ışık, siluetini uzun ve etkileyici kılıyordu. Bir an şehrin panoramasına bakıyor gibiydi, belki de sadece düşünüyordu. Okan’ın kapıdan girdiğini duyduğunda yavaşça döndü.
Döndüğünde yüzü tamamen göründü. Ve Okan bir an için, istemeden de olsa, bu adamın dış görünüşünün ne kadar etkileyici olduğunu fark etti.
Murat Tandoğan, kırklarının başında belki ortalarındaydı ama öylesine atletik, öylesine fit duruyordu ki, neredeyse Okan'la yaşıt diyebilirdi ona dışarıdan dikkatsizce bakan bir göz. Vücudu takım elbisenin altında bile belli oluyordu; geniş omuzlar, ince bel, uzun bacaklar. Spor yapan bir adamdı, belliydi. Ama bu spor, sağlık için değil, gösteriş için gibiydi. Her kası, her hareketi, her duruşu "ben buradayım" der gibiydi.
"Başkomiser Okan Tilmen."
Okan elini uzattı. Kavrama sıkıydı, güçlüydü.
"Hoş geldiniz Okan Bey. Lütfen," dedi Murat. Eliyle koltukları gösterdi. Hareketi kibardı, ölçülüydü, sanki bir davette misafir ağırlıyor gibiydi. "Bir şey içer misiniz? Kahve, çay, soğuk bir şey?"
“Sağ olun. Almayacağım.” Okan gösterilen yere oturdu.
Ofis, binanın geri kalanıyla aynı dili konuşuyordu. Geniş, ferah, çok camlı. Duvarlarda tablolar, bir duvarda Sayer Vakfı'nın logosu, özenle çerçevelenmiş, asılmıştı. Her şey yerli yerindeydi, her şey hesap edilmişti.
Murat da kendi koltuğuna geçip oturdu şimdi.
Okan, Murat'ın karşısında duruyor, onu süzüyordu. Koyu gri takım elbise, kusursuz ütülenmişti. Beyaz gömleğin yakası kravatın altında muntazam duruyordu. Orta yaşlı adamın koyu kahve dalgalı saçları özenle taranmıştı. Masmavi gözleri bu dikkat çekicin suratın ortasında parlak birer bilye gibi parlıyordu. Bu haliyle oldukça yakışıklı bir adamdı Murat.
Televizyonlara çıkacak, dergilere poz verecek, kadınların bakışlarını üzerine çekecek türden bir yakışıklılıktı bu.
"Neden burada olduğumu tahmin ediyorsunuzdur," dedi Okan sessizliği bozarak. En az Murat’ınki kadar kibar bir gülümseme vardı yüzünde.
Murat'ın gözlerinde hiçbir endişe yoktu. Başını yavaşça salladı, elleri masanın üzerinde birleşmiş, kolları rahattı.
"Defne için."
Okan başıyla onayladı. Sadece başını salladı, konuşmadı. Susmasıyla Murat'ın devam etmesini sağladı.
"Vakfımızda gönüllüydü," dedi Murat, sesinde bir taziye ifadesi vardı, ama ne samimi ne de yapaydı. Profesyoneldi sadece. "Üzücü bir olay."
Okan susmaya devam etti. Gözleri Murat'ın gözlerindeydi, onu süzüyor, her bir mimiğini kaydediyordu.
"Nasıl biriydi?" diye sordu Okan sonunda. Sesi yumuşaktı, neredeyse meraklı.
Murat bir an düşündü, başını hafifçe yana eğdi. Sanki doğru kelimeyi arıyordu.
"İstekliydi."
Kısa bir duraklama. Gözleri Okan'ın gözlerinde, bir şey arıyor gibiydi. Ne buldu bilinmez, devam etti.
"Bazen fazla."
Okan'ın kaşları oynamadı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Bekledi.
"Vakfın finansal süreçleriyle ilgilenmiş," dedi Murat, sesinde bir ağırlık vardı, sanki önemli bir şeyin altını çiziyordu. Sonra hafifçe gülümsedi. O gülümseme ne alaydı ne küçümseme. Daha çok, bir büyüğün, bir çocuğun fazla iddialı olduğunu görünce takındığı o müsamahakâr tavır gibiydi.
"İlgilenmeye çalıştı."
Durdu. Sustu. Okan yine bekledi.
"Bu işler dışarıdan göründüğü kadar basit değildir," dedi Murat. Sesi samimiydi, ukalaca değildi. İçten geliyor gibiydi. "Defne meraklıydı. Hırslıydı. Tutuğunu koparan bir kızdı. Ama bu işler, gençlerin sandığı kadar kolay değil ne yazık ki."
Okan dinledi. Murat'ın konuşması ukalalıktan çok uzaktı. Tam tersine, sanki Okan'ın görmüş olduğu o kayıtları, notu açıklamaya çalışıyordu. "Bakın," der gibiydi, "ben Defne'yi küçümsemiyorum, sadece işlerin nasıl yürüdüğünü anlatıyorum." Okan bu tonu tanıyordu. Suçluların değil, yöneticilerin tonuydu bu. Kendini haklı çıkarmaya çalışmayan, ama kendini haklı gören bir ton.
"Ne tür işler?" diye sordu Okan. Sesi hâlâ sakindi.
"Vakıf işleri. Bağışlar. Sponsorluklar. Mevzuat, muhasebe, raporlamalar. Her şeyin bir prosedürü var. Defne bunların hepsini öğrenmek istedi. Sordu, araştırdı, soruşturdu. Ama bazı şeylerin öğrenilmesi için sadece merak yetmez. Tecrübe gerekir. Sabır gerekir. Zaman gerekir."
Okan başını eğdi, Murat'ın sözlerini sindiriyor gibi yaptı.
"Sizce Defne'nin ölümü vakıfla ilgili bir şeyle bağlantılı olabilir mi?" diye sordu Okan, sesini hiç değiştirmeden.
Murat'ın yüzünde ilk kez bir şey kıpırdadı, korku ya da endişe yoktu mavi bakışlarında aksine sanki Okan’la aynı duyguları paylaşıyor gibi bir empatiyle baktı Okan'ın gözlerinin içine, uzun bir an. Sonra başını yavaşça iki yana salladı.
"Bilemiyorum Okan Bey. Ama umarım öyle değildir."
Okan bir an sustu. Gözleri Murat'ın gözlerindeydi, ama bakışları içine dönmüştü. Bir şeyleri tartıyor, bir sonraki hamleyi hesaplıyordu. Sonra yön değiştirdi. Artık sorularını farklı bir rotadan gönderecekti.
"Otopsi henüz çıkmadı," dedi Okan. Sesi sakin, neredeyse fısıltı kadar sessizdi. Sanki özel bir bilgi paylaşıyor gibiydi.
Murat dinledi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
"İlk bulgular… karbonmonoksit zehirlenmesini işaret ediyor."
Okan devam etti. Kelimeleri ağır ağır seçiyor, her birinin üzerine basa basa söylüyordu. Murat'ın tepkisini görmek istiyordu. Bir çatlama, bir kırılma, bir anlık tereddüt. Ama Murat'ın yüzünde hiçbir şey yoktu.
"Gece havalandırma bir süre devre dışı kalmış."
Durdu. Sözlerinin etkisini gözlemledi.
"İçeride sıcaklık yükselmiş."
Murat başını hafifçe salladı. "Evet." Kısa bir duraklama oldu. Murat sanki bir şey hatırlıyormuş gibi kaşlarını çattı, sonra düzeltti. "Gece kısa süreli bir kesinti yaşandı. Teknik ekip müdahale etti."
Okan'ın içinde bir şeyler kıpırdadı. İlk kez kaşlarını kaldırdı. Yüzünde hafif bir alay belirdi.
“Teknik ekip müdahale etmekte çok geç kalmış Murat Bey. Bu ihmal Defne’nin ölümüne yol açtı.”
Sözlerini bitirdiğinde yüzünde hafif bir keskinlik vardı. Ama Murat'ın yüzünde yine bir şey yoktu. Başını sakince salladı, Okan'ın imasını hiç üzerine alınmadan. Sanki Okan ona bir şey ima etmemiş gibi, sanki sadece teknik bir arızadan bahsediyormuş gibi davrandı.
"Siz de söylediniz, otopsi çıkmadı diye, değil mi?"
Murat'ın sesi yumuşacıktı. Saygılıydı, makuldü, hiçbir şey inkar etmiyor, hiçbir şeyi kabul de etmiyordu. Kelimelerinin aksine, tonunu öyle iyi ayarlıyordu ki, asla saldırgan gelmiyordu insana. Okan bu tondan rahatsız olmuştu.
"Teknik işlerden vakıf sorumluydu," dedi Okan, sanki bir rapor okuyor gibi. "Otopsiyle durum kanıtlandığında, Defne'nin ailesi size dava açabilir."
"Bakımlar çok rutin yapılır," diye devam etti Murat, sesinde bir güven vardı. "Bizden kaynaklanan bir sıkıntı olmadığından eminim. Ancak konuyu tabii ki biz de inceleyeceğiz."
Okan başını eğdi, Murat'ın sözlerini sindiriyor gibi yaptı. Sonra başını kaldırdı, gözlerini Murat'ın gözlerine dikti. Soruyu tam da gözlerinin içine bakarak sordu.
"Peki," dedi Okan, sesini hiç değiştirmeden. "Sistemle birileri oynamış olamaz mı?"
Murat reddetmedi. İşte bu, Okan'ı en çok rahatsız eden şeydi. Murat reddetseydi, inkar etseydi, "hayır, öyle bir şey olamaz" deseydi, Okan ona inanmayacaktı belki ama en azından bir pozisyon almış olacaktı. Ama Murat reddetmedi. Tam tersine, kapıyı araladı.
"Olasılıkları dışlamak imkansız elbette…”
Durdu. Sesi hâlâ aynı sakindi.
"Ama böyle bir müdahale… iz bırakır."
Okan'ın içinde bir şeyler kıpırdadı. Murat, "iz bırakır" diyordu. Yani "bulsanız da bir şey çıkmaz" mı demek istiyordu, yoksa "bulabilirseniz bulun" mu? Her iki ihtimal de rahatsız ediciydi.
"Kayıtlarda her şey var demeye mi çalışıyorsunuz?"
"Elbette," dedi Murat. "Tüm sistem hareketleri loglanır."
"İncelemek istiyoruz o halde," dedi Okan, sesini hafifçe yükselterek.
Murat başını salladı. Yüzünde yine o mesafeli, kibar, hiçbir şeyi üzerine alınmayan ifade vardı. "Resmi talep ile… seve seve yardımcı oluruz."
"Resmi talep gelecek," dedi Okan. "En kısa sürede."
Murat başıyla selam verdi. "Bekliyor olacağız Başkomiserim."
"Size son bir şey daha sormak istiyorum."
Murat başını hafifçe eğdi. "Buyurun."
"Kenan."
"Tabi," dedi Murat, sesi hâlâ aynı sakindi. "Ne duymak istiyorsunuz Kenan hakkında?"
Okan, masanın kenarına hafifçe yaslandı. Artık resmiyeti bir kenara bırakmış, daha samimi bir tonda konuşuyordu.
"Öncelikle onun hakkında ne düşündüğünüzü bilmek istiyorum. Sakıncası yoksa."
Murat bir an düşündü. Sanki kelimeleri tartıyor, ne kadarını söyleyebileceğini hesaplıyordu. Sonra konuştu, sesinde bir yumuşama vardı.
"Kenan, Levent Bey'in oğlu. Ama bizim elimizde büyüdü diyebilirim. Vakıfta, toplantılarda, organizasyonlarda... Küçüklüğünden beri tanırım. Çok iyi çocuktur. Bir sorun mu var?" diye sordu Murat şimdi hafif bir endişeyle.
Okan bu cevapla yetinmedi. Soruyu daha keskin bir hale getirdi.
"Kenan'ın öfke problemi var mı?"
Murat'ın cevabı hiç tereddütsüz geldi.
"Hayır."
Okan devam etti. "Şiddet eğilimi?"
Murat bu kez daha kararlıydı. Sesinde bir kesinlik vardı. "Kesinlikle hayır. Kenan kimseye zarar vermez." Kaşları çatıldı yakışıklı adamın ilk kez.
Okan'ın içinde, iki günün ardından ilk kez rahatlamaya benzer bir duygu hissetti. Bu sözleri duymak, Kenan'ı tanıyan birinden, onunla yıllarca beraber olmuş birinden duymak... Okan'ın içindeki o karanlık şüphenin üzerine hafif bir ışık düşürmüştü. Ama şüphe henüz sönmemişti. Daha fazla sormalıydı.
"Hiç kavga ettiğini gördünüz mü?"
Murat çok kısa düşündü. Belki de hatırlamaya çalışıyordu. Sonra başını hafifçe salladı. "Gençler tartışır. Olur öyle şeyler." Durdu. Sanki söyleyeceği şeyin altını çizmek ister gibi devam etti. "Ama Kenan kimseyle duyduk yere hır gür çıkaracak bir çocuk değil. Hiçbir zaman da olmadı."
Şimdi Murat'ın gözlerindeki endişe arttı. O ana kadar orada olmayan, belki de Okan'ın sorularının yönünü değiştirmesiyle ortaya çıkan bir endişeydi bu.
"Bütün bunları neden soruyorsunuz Okan Bey?" dedi Murat. Sesinde sahici bir merak vardı. Artık o profesyonel maskenin ardından samimi bir merak sızıyordu. "Kenan'la ilgili bir şey mi var?”
Okan cevap vermekte acele etmedi. Murat'ın gözlerinin içine baktı, bir süre öylece durdu. Sonra konuştu, sesi sakindi.
"Kenan, olay gecesi tenis kulübündeymiş."
Murat'ın yüzünde hiçbir şey değişmedi. Dinlemeye devam etti, merakla.
"Defne'yle tartışmışlar."
Murat bu kez sakince gülümsedi. "Kamera kayıtlarını ben de izledim," dedi. "İnanın, büyütülecek bir tartışma değildi."
Murat, Kenan'ı korumaya çalışıyordu. Tanımadığı polisin önyargılarından, gereksiz şüphelerden korumaya çalışıyordu. Oysa bilmiyordu ki Okan'ın duymak istedikleri aslında tam da bunlardı. Kenan'ın masum olduğuna dair birinin çıkıp da "büyütülecek bir şey değildi" demesi. Okan'ın içindeki o rahatlama biraz daha büyüdü.
Okan devam etti. Artık asıl konuya gelmişti. "Kenan'a ulaşmamız gerekiyor Murat Bey."
Murat başını salladı, sanki bu soruyu bekliyormuş gibiydi. "Kenan şu an yurtdışında."
Okan'ın gözleri kısıldı. "Ne yapıyor orada?"
Murat'ın cevabı hazır gibiydi. Çok hızlı, çok pürüzsüz geldi. "Babasıyla iş seyahatinde."
"Telefonlarımı açmıyor" demeyi çok isterdi. Ama Kenan'la olan ilişkisini, onu ne kadar yakından tanıdığını, onunla arkadaş olduğunu gizli tutması gerektiğini biliyordu. Şimdilik. Belki de her şey bitene kadar. Bu yüzden sustu.
"Peki ne zaman dönecek?" diye sordu Okan onun yerine.
"Ne yazık ki bilgim dahilinde değil. Kendisiyle henüz görüşemedim. Döndüğünde bana da haber verecektir."
Okan sesini netleştirdi. Artık bir polis olarak konuşuyordu. "Döner dönmez bizimle görüşmesi gerekecek."
Murat başını salladı. Hareketi saygılıydı, anlayışlıydı. "Elbette." Durdu. Sanki Okan'ı rahatlatmak ister gibi ekledi. "Kendisi de yardımcı olmak isteyecektir. Kenan, Defne'yle oldukça yakındı. Onun ölümü Kenan’ı da çok üzmüştür, adım kadar eminim."
Okan başıyla onayladı. "Lütfen onlara ulaşırsanız, bize ulaşmalarını rica edin. Kenan'ın ifadesi olmadan bu işi tamamlayamayız."
Elinden şu anda ne yazık ki fazlası gelmiyordu. Murat’a Kenan’la aralarındaki samimiyeti hissettirmeden tembih etmenin başka yolu yoktu.
“Endişeniz olmasın. En ufak gelişmede sizi haberdar edeceğim.”
Genç polis yavaşça ayağa kalktı. "Yeniden görüşeceğiz Murat Bey. Sisteme erişim kayıtları için kapınızı çalacağım." Kibarca gülümsedi.
Murat da yerinden kalktı. Saygıyla ceketinin önünü ilikledi. Hareketleri yavaş ve özenliydi. Okan'a döndü, başını hafifçe eğdi.
"Elbette Başkomiserim." Durdu. Gözlerinde bir şey parladı. "Defne'nin katillerinin bulunması için elimizden ne gerekiyorsa yapmaya hazırız. O gencecik kıza bunu yapanlar cezasını çekmeli."
Okan başıyla selam verdi, döndü ve kapıya yöneldi. Kapıyı açtı, çıktı. Koridorda yürürken bir an durdu. Murat'ın son sözleri kulaklarında yankılanıyordu. "Defne'nin katilleri." Çoğul kullanmıştı. Katil değil, katiller. Birden fazla kişiden bahsediyordu. Belki de sadece bir sürçmeydi. Belki de değildi.
Okan asansöre bindi. Kapılar kapandı. İçinde bir şeyler değişmişti. Murat'ın Kenan hakkında söyledikleri, o kesin "hayır"lar, o "Kenan kimseye zarar vermez" cümlesi... Okan'ın içindeki yükü hafifletmişti. Kenan masumdu. Olamaz mıydı? Emre'nin sözleri vardı, evet. Ama Murat'ın sözleri de vardı. Ve Okan, Kenan'ı tanıyordu. Gerçekten tanıyordu. Belki de sadece tanıdığına güvenmeliydi.
Asansör kapıları açıldı. Okan lobiye çıktı. Camlar hâlâ temizdi, zemin hâlâ sessizdi. Ama artık Okan bu sessizliğin içindeki uğultuyu duyabiliyordu. Ve o uğultu, pes etmeyeceğini söylüyordu. Ama aynı zamanda, Kenan'a olan inancını da fısıldıyordu kulağına. Belki de ikisi birdendi. Belki de pes etmemekle Kenan'a inanmak arasında bir seçim yapmak zorunda değildi. İkisini birden yapabilirdi. Kenan'ı bulana, gerçeği öğrenene kadar. Ve gerçek ne olursa olsun, yüzleşene kadar.
Okan ofisten çıkar çıkmaz telefona sarıldı. Parmakları hızla ekranda gezindi, yardımcısının numarasını tuşladı. Telefon kulağında, asansörü beklerken bir yandan da çıkışa doğru yürüyordu. Kadir açtığında sesi telaşlıydı.
"Kadir, acilen tenis kulübü havalandırma, ısıtma sistem kayıtlarına erişim için teknik inceleme talebi çıkartılması gerekiyor. Savcıyla görüş, talebi hazırlasınlar. Vakit kaybetmeyelim."
"Anlaşıldı Başkomiserim," dedi Kadir. "Hemen ilgileniyorum."
Dışarıdaki güneş gözlerini kamaştırdı, bir an eliyle siper etti. Arabanın anahtarlarını cebinden çıkarırken adımları hızlandı. Hızlı hareketlerle arabaya bindi, kontağı çevirdi. Motorun uğultusuyla birlikte trafiğe karıştı.
Köprüyü geçerken camdan dışarı çevirdi başını. Bir yanda Avrupa, öte yanda Anadolu ve onların ayıran masmavi, dingin Marmara. Bir yağlıboya tablosundan farksızdı bu görüntü. Sanki az önce ressamın fırçasındaki mavinin en güzel tonu değmişti iki yakanın ortasına. Resim, gibi, şiir gibi, dünyanın en güzel melodisi gibi bir şehirdi İstanbul.
Ama Okan’ın aklı ne o yakadaydı ne öte yakada. Aklı Defne'deydi. Kenan'daydı. Murat Tandoğan'ın o pürüzsüz yüzünde, o hiç bozulmayan gülümsemesindeydi.
Emniyet binasına vardığında saat öğleden sonrayı bulmuştu. Güneş artık iyice yükselmiş, binanın camlarında yansıyan ışık koridorları aydınlatıyordu. Okan arabadan indi, hızlı adımlarla binaya girdi. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken nefesi hafifçe hızlanmıştı. Düşünceli, hatta dalgın bir tavırla kendi odasının kapısına yöneldi.
Kapıyı açtı. Ve dondu.
Deri siyah koltuklardan birinde, arkasına yaslanmış, bacak bacak üstüne atmış, sanki kendi odasında oturuyormuş gibi rahat bir tavırla oturan Emniyet Müdürü Alper’i görünce afalladı.
Eli hâlâ kapının kolundaydı, olduğu yerde durmaya devam etti. Bu beklenmedik bir şeydi. Daha önce, özellikle de kendisi odada yokken, amirinin böyle bir sürprizle odasına girdiğine şahit olmamıştı. Alper, genelde odasında oturur, bir şey olursa yanına çağırırdı. Ya da koridorda karşılaşır, konuşurlardı. Ama bu... bu farklıydı.
Alper başını hafifçe kaldırdı, gözlerini Okan'ın yüzüne dikti. Ellilerinin ortasında, tıraşlı, koyu saçlı, gözleri gri bir adamdı Alper. Emniyet Müdürü. Yılların tecrübesi, ağırlığı vardı üzerinde. Normalde araları iyiydi. Okan onun disiplinli ve adil bir yönetici olduğunu düşünürdü. Ama şimdi, odasında onu beklemesi, üstelik haber vermeden, izinsiz, sıradan bir iş için değil, belki de çok daha başka bir şey için... Bu Okan'ı tedirgin etmişti.
"Okan," dedi Alper. Sesi düzdü, ne sert ne yumuşak. "Hoş geldin. Otur."
Okan başıyla selam verdi, ama oturmadı. Ayakta durmayı tercih etti. Alper'in yanındaki koltuğa değil, masasının arkasındaki sandalyesine yöneldi. Ama oraya da oturmadı. Sandalyenin arkasında durdu, ellerini sırtlığa koydu.
"Neredeydin?" diye sordu Alper. Gözlerini Okan'dan ayırmıyordu.
Okan bir an durdu. Sorunun alt metnini anlamaya çalıştı. Basit bir "neredeydin" sorusu değildi bu. "Ne iş çeviriyorsun, hangi kapıları çalıyorsun, kimlerle görüşüyorsun" demek istiyordu. Okan bunu bildiği için cevabını özenle seçti.
"Davada adı geçen şahıslardan biriyle görüşmeye gitmiştim. Murat Tandoğan. Sayer Vakfı'nın sponsorluk yürütücüsü."
Alper başını salladı, sanki bu ismi daha önce duymuş gibi. Ama yüzünde bir ifade yoktu.
Okan içinden bir terslik olduğunu sezmişti. Normalde amiriyle arası oldukça iyiydi. Alper onun çalışma disiplinini bilir, işine karışmaz, gerektiğinde arkasında dururdu. Ama şimdi içinde tuhaf bir sezgi vardı. Bir şeyler dönüyordu. Ve bu dönen şeyin içinde, farkında olmadan bir yer edinmiş olmalıydı.
"Müdürüm, bir terslik mi var?" diye sordu Okan, sesini mümkün olduğunca doğal tutmaya çalışarak.
Alper bir süre cevap vermedi. Gözleri Okan'ın gözlerindeydi. Sanki bir şey tartıyordu. Ne kadarını söyleyeceğini, ne kadarını saklayacağını. Sonra konuştu, sesi aynı düz tondaydı.
"Dosya hızlı ilerliyor."
Okan başını salladı. "Evet müdürüm. Elimizden geleni yapıyoruz."
Alper bacak bacak üstüne atmış, arkasına yaslanmıştı. Ama rahat görünmüyordu. Bilakis, içinde bir gerilim vardı. Bunu hissetmemek imkânsızdı.
"İsimler… dikkat çekici."
Okan'ın yüreği bir an hızlandı. Hangi isimler? Kenan mı? Murat mı? Levent Sayer mi? Yoksa hepsi mi? Cevap vermedi, bekledi.
Alper bir an durdu. Sonra gayet net döküldü sözcükler dudaklarından.
"Kenan Sayer."
Sessizlik oldu. Okan yutkundu. Boğazı kurumuştu. Kenan'ın adı geçtiğinde içindeki o karmakarışık duygular yine depreşti. Alper'in Kenan hakkında ne düşündüğünü bilmiyordu. Ama bu geliş şekli, Alper'in Kenan'ı suçlu bulanlardan olduğunu gösteriyordu. Belki de kararını çoktan vermişti.
"Şüpheli olarak değerlendiriyoruz müdürüm," dedi Okan, sesini dengeleyerek.
"Değerlendirin. Ama dikkatli değerlendirin. Çünkü Kenan'ın içinde olduğu çevre, göründüğünden daha karmaşık. Ve o çevrede kaybolanlar sadece suçlular olmuyor. Bazen masumlar da kayboluyor. Ama masum olduğuna emin miyiz? Henüz değiliz."
Okan'ın elleri sandalyenin sırtlığında hafifçe gerildi. Alper'in sözleri ağırdı. "Masum olduğuna emin miyiz?" diyordu. Yani emin değildi. Yani Kenan'ı suçlu olarak görmeye eğilimliydi. Bunu net olarak söylemiyor, ama ima ediyordu.
Alper konuşmaya devam etti. Sanki asıl konuya şimdi geliyordu.
"Bir de vakıf meselesi var."
Okan başını kaldırdı.
"Büyük yapı. Çok büyük. Sayer Vakfı sadece bir yardım kuruluşu değil. Bir holding. Bir imparatorluk. Ve imparatorlukların düşmanları çok olur."
Alper'in sesinde bir ağırlık vardı. Bir uyarı mıydı bu, yoksa sadece bir tespit mi? Okan bilemedi.
"Temasları fazla. Yargıda, siyasette, iş dünyasında. Her yerde. Bu yüzden… somut veri olmadan yanlış kapıları çalmayın."
Durdu. Gözlerini Okan'ın gözlerine dikti.
"Çünkü o kapılar… geri kapanmaz. Ve o kapıları çaldığınızda, içeriden sadece size değil, bize de ateş ederler."
Sessizlik odayı kapladı. Okan bu sözlerin ağırlığını hissetti. Alper onu uyarıyordu. Vakfa yaklaşırken dikkatli olması gerekiyordu. Ama aynı zamanda, Alper'in bu uyarısının içinde Kenan da vardı. Kenan da o vakfın bir parçasıydı. Onun da içinde olduğu bir yapıydı bu. Alper, Kenan'ı suçlu buluyor muydu, yoksa sadece işin içinde kaybolabilecek biri olarak mı görüyordu? Okan bunu net olarak çıkaramadı. Ama bir şey kesindi: Alper, Kenan'ın lehinde konuşmamıştı. Sesi, duruşu, seçtiği kelimeler… hepsi "bu işin içinde başka şeyler de var, Kenan da bu işin içinde, dikkatli ol" der gibiydi. Kenan'ı doğrudan suçlamıyor, ama aklıyor da değildi. O belirsizlik, Okan'ı daha da tedirgin ediyordu.
Okan saygı tonunu hiç bozmadan konuştu.
"Müdürüm, bilmem gereken bir şey var mı? Kenan'la ilgili… ya da vakıfla ilgili… bana söylemediğiniz bir şey mi var?"
Alper bir süre Okan'ın yüzüne baktı. Sonra ayağa kalktı. Ceketinin önünü düzeltti, yakasını çekti. Okan'a doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe azalmıştı. Alper'in gri gözleri Okan'ın bal rengi gözlerinin içine bakıyordu.
"İşini yap Okan. Ama gözünü dört aç. Bu dosya, göründüğünden daha derin.”
Elini Okan'ın omzuna koydu, hafifçe sıktı. Sonra çekti.
"Kenan'ı bul. Onunla konuş. Ama ne bulursan bul, saklama. En ufak hata hepimizin başını yakabilir.”
Başka bir şey demeden çıktı. Kapı kapandı. Alper gitti. Okan olduğu yerde öylece durdu, eli hâlâ sandalyenin sırtlığında. Alper'in son sözleri kulaklarında yankılanıyordu.
Camdan dışarı baktı. İstanbul'un o gri-beyaz silüeti, arkasında masmavi bir gökyüzüyle uzanıyordu. Aşağıda, emniyetin bahçesindeki ağaçlar tomurcuklanmış, dallarında martılar konup kalkıyordu. Cıvıl cıvıl bir bahar havası vardı dışarıda. İnsanın içini açar, yorgunluğunu unutturur cinsten. Ama Okan'ın beyninde fırtına kopuyordu.
Bir elini saçlarının arasına daldırdı. Parmakları açık kumral tellerin arasında kayboldu, gerildi, sonra yavaşça çıktı. Çaresiz bir nefes verdi burnundan. O nefesin içinde günlerdir biriktirdiği bütün yorgunluk, bütün çaresizlik, bütün öfke vardı sanki.
Masasına oturdu. Hareketleri ağırdı, düşünceliydi. Sandalyesi hafifçe gıcırdadı, sanki o da yorgundu. Cebinden sigara paketini çıkardı. Paket neredeyse bitmişti, içinde birkaç dal kalmıştı. Birini çıkardı, ağzına götürdü. Sonra çakmağını çıkardı, çaktı. Alev bir an titreşti, sigaranın ucunda tutuştu. Derince bir nefes çekti. Duman ciğerlerine doldu, bir süre bekletti, sonra ağır ağır dışarı verdi.
Bir nefes daha çekti sigarasından. Duman yine dağıldı. Okan gözlerini kapadı. Kenan'ın yüzü geldi aklına. Şimdi ise herkes onun hakkında bir şeyler söylüyordu. Emre nefret ediyordu, Alper şüpheliydi, Murat koruyordu. Peki ya gerçek? Gerçek neydi? Okan bilmiyordu. Ama bilmek zorundaydı.
Okan sigarasından bir nefes daha çekerken aklına geldi: otopsi sonuçları. Ne ara çıkacaktı sahiden? Dün sabah Defne'nin cansız bedenini gördüğünde adli tıpçılar çoktan başlamıştı işe.
Boştaki eli cebindeki telefona gitmişti. Arayıp soracaktı, belki bir gelişme vardır diye. Ama daha numarayı tuşlamaya fırsat bulamadan kapısı çalındı.
"Gel," dedi Okan, sesini toparlayarak. Elleriyle yüzünü ovuşturdu. Yorgunluğu üzerinden atmaya çalıştı ama pek başarılı olamadı.
Kapı açıldı. Gelen adli tıp doktoru Aykut'tu. Kırklarının başında, orta boylu, hafifçe karnı çıkmış, yüzünde her zaman sevimli bir ifade olan bir adamdı Aykut. Gözlüklerinin ardındaki kahve gözleri yorgundu. Elinde kalın bir dosya vardı. Parmakları dosyanın kenarında sıkıca tutunmuştu.
“Müsait misin?" diye sordu Aykut, kapının eşiğinde durarak.
Okan sigarasından bir nefes daha çekti. Dumanı ağzında bir süre tuttu, sonra yavaşça dışarı verdi. Kendi kendine mırıldandı. "Başka bir şey dileseymişim..."
Aykut kaşlarını çattı. "Efendim?" dedi, sesinde bir merak vardı. Duymuştu ama tam anlamamıştı.
Okan başını iki yana salladı, sigarasını kül tablasına bastırdı. Son nefesini de vermiş oldu böylece. Ellerini masanın üzerine koydu, parmakları birbirine geçti.
"Bir şey demedim, gel Aykut. Otopsi sonuçları mı çıktı?"
Sesi sakin çıkmaya çalışıyordu ama içinde bir heyecan vardı. Gözleri kilitlenmişti şimdi Aykut'a. Bal rengi gözlerinde bir ateş yanıyordu. Merak mıydı, endişe mi, korku muydu, hepsi birdendi sanki. Aykut'un elindeki dosyaya baktı, sonra tekrar Aykut'un yüzüne.
"Çıktı," dedi Aykut. Elindeki dosyayı masasın üzerine bırakırken kendi de koltuklardan birine oturdu.
Okan dosyayı çekti önüne, kapağını açtı.
"Tam tahmin ettiğin gibi," dedi Aykut, gözlerini dosyadan kaldırıp Okan'a bakarak. "Karbonmonoksit zehirlenmesi."
Sessizlik oldu. O an odanın içindeki sessizlik, dışarıdaki baharın cıvıltısını bile yutmuş gibiydi. Okan'ın gözleri Aykut'un gözlerindeydi, kaşları hafifçe çatılmış, çenesi kasılmıştı.
"Net mi?"
Aykut başını salladı, parmağıyla rapordaki bir satırı işaret etti.
"Net. Kandaki karboksihemoglobin oranı çok yüksek. Normalde bu oran yüzde 5-10 civarında olur. Sigara içenlerde yüzde 15'e kadar çıkabilir. Trafikte, kapalı ortamlarda, kötü havalandırılan mekanlarda yaşayanlarda biraz daha yüksek görülebilir. Ama bu oranların hiçbiri... ölümcül değildir."
Okan sayfadaki sayısal değerlere bakarken Aykut konuşmayı sürdürdü. Okan'ın gözleri satırların arasında geziniyor, rakamlar birer birer zihnine kazınıyordu.
"Defne'de... yüzde 55," dedi Aykut, sesini alçaltarak sanki bu rakamı fısıldamak gerekiyormuş gibi. "Bu çok ölümcül bir seviye. Bu orana ulaşan bir insanın... hayatta kalma şansı neredeyse yok. Bu, vücudun hiçbir hücresine oksijen gitmediği, kanın zehirle dolduğu, her nefesin aslında bir ölüm nefesi olduğu anlamına gelir. Kişi birkaç dakika içinde bilincini kaybeder. Sonra kalbi yavaşlar. Sonra durur."
"Nasıl gelişmiş?" diye sordu Okan.
"Yavaş,” dedi Aykut. "Önce baş dönmesi. Ama böyle ani bir şey değil… yavaş yavaş gelen bir dengesizlik. Sanki zemin sabit değilmiş gibi. Ayakta duruyorsun ama vücudun sana ait değilmiş gibi hissedilir. Sonra hafif bir sersemlik. Ama o sırada aslında oksijen gitmiyor vücuda. Beyin yavaşlamaya başlıyor. Bilinç bulanıklaşıyor. Düşünmeye çalışırsın ama düşünceler toparlanmaz. Bir şeylerin yanlış olduğunu anlarsın… ama ne olduğunu çözmek zordur. Refleksler gecikir. Tepki vermen gerekir ama veremezsin. Bir noktadan sonra panik bile yapamazsın. Çünkü panik için bile net düşünmen gerekir. Sonra… kaslar zayıflar. Ayakta duramazsın. Dizlerin boşalır. Ve bayılma. En tehlikeli an bu aslında çünkü artık ortamdan çıkma şansın kalmamış demektir..."
Kısa bir duraklama oldu. Aykut'un gözleri bir an boşluğa takıldı, sonra tekrar Okan'a döndü.
"Ve geri dönüş yok. O andan sonra yapılacak hiçbir şey yok. Müdahale etsen bile... beyin hasarı kalır. Çok hızlı değil, çok sessiz. Belki de en kötüsü bu. Kurban ne olduğunu anlamadan ölüyor. Ama anlasa da... yapacak bir şey yok."
Okan derin bir nefes aldı. Defne'nin o son anlarında ne hissettiğini düşündü. Korkmuş muydu? Anlamış mıydı? Yoksa sadece bir yorgunluk, bir uyku hali gelmiş, sonra her şey bitmiş miydi?
"Peki bu... ortamdan mı kaynaklı?" diye sordu Okan, sorusunu özenle seçerek.
Aykut bu soruda daha dikkatli konuştu. Kağıtları karıştırdı, bir rapora daha baktı, sonra başını kaldırdı. Gözlüklerinin ardındaki kahve gözleri daha da ciddileşmişti.
"Kapalı ortam gerekiyor," dedi Aykut, sanki bir ders anlatır gibi. "Yetersiz havalandırma. Bu ikisi olmadan karbonmonoksit birikimi olmaz. Ama sadece bunlar da yetmez."
Bir an daha düşündü, sözlerini tarttı.
"Ve karbonmonoksit kaynağı. Bir şeyin yanması gerekir. Kötü yanan bir kombi, bir soba, bir jeneratör, bir araba egzozu... Ne olduğunu bilmiyoruz. Ama bir kaynak olmalı."
Okan'ın gözleri kısıldı. Soruyu daha net sordu.
"Yani sadece havalandırma yetmez."
Aykut başını salladı. Hareketi kesindi.
"Yetmez. Havalandırma olmasa bile, kaynak yoksa zehirlenme olmaz. Kaynak olsa bile, havalandırma yeterliyse zehir birikmez. İkisinin bir arada olması gerekir. Üstelik bu seviyeye ulaşmak için... gazın içeride uzun süre birikmesi gerekir. Anlık bir şey değil. Saatler alır.”
Okan kendi kendine raporu okumaya devam ederken Aykut ayağa kalktı. Bir süre öylece durdu. Ellerini önlüğünün cebine soktu. "Başka bir şeye ihtiyacın olursa ara, kaçmam gerek işlerim var." dedi.
"Tamam," dedi Okan başını kaldırmadan. Dikkatli gözleri hâlâ dosyadaydı, rakamları tekrar tekrar okuyor, her bir satırı zihnine kazıyordu. "Emeğine sağlık, çok teşekkür ederim."
Sesi düzdü, yorgundu. Ama içten geliyordu.
"Okan," dedi. Aykut dikilmeyi sürdürürken.
Okan başını kaldırdı bu kez. Bal rengi gözleri dosyadan ayrıldı, Aykut'un yüzüne çevrildi. Yorgundu, belliydi. Gözlerinin altındaki koyu halkalar, sabah tıraşını unuttuğu çenesi, dağılmış saçları. Ama Aykut daha derin bir şey arıyordu yüzünde. Buldu da.
"Senin halinde bir gariplik var," dedi Aykut. Bu kez meslektaş gibi değil, bir arkadaş gibi sordu. Sesindeki resmiyet gitmiş, yerini samimi bir endişeye bırakmıştı. Yıllardır beraber çalışıyorlardı.
Okan bir an durdu. Gözleri Aykut'un gözlerinden kaçtı, tekrar dosyaya kaydı. Sonra tekrar kaldırdı.
"Stresli bir dava," dedi geçiştirmek ister gibi. Sesi sakin çıkmaya çalışıyordu ama içindeki o ağırlığı gizleyemiyordu. "Yoğunluk var. Biraz yorgunum sadece."
Aykut bu cevapla yetinmedi. Okan'ın yüzüne baktı, sonra gözleri masanın üzerindeki kül tablasına takıldı. İzmaritler birikmişti.
"Ben yine de senin halini iyi görmedim," dedi. "Benden söylemesi."
Durdu. Okan'ın gözlerinin içine baktı.
"Kan sulandırıcı alıyorsun, dimi? Sana söylediğim gibi."
Okan başını salladı. Hafifçe tebessüm etti. "Evet," dedi. "Merak etme.”
"İyi bakalım. Kendine dikkat et, haberleşiriz."
Aykut çıktı.
Okan odasında düşünceleriyle baş başa kaldı. Sayfaların arasında gezindi, rakamları tekrar tekrar okudu.
Birkaç dakika sonra kapı bu kez çok daha keskin çalındı. Aceleciydi. Telaşlıydı. Sanki kapıyı çalan el, beklemeye tahammülü olmayan birinin eliydi. Okan'ın "gel" demesine fırsat kalmadan kapı açıldı. Kadir'in nefes nefes suratı görüldü. Yüzü kızarmıştı, alnında ter damlaları vardı.
"Başkomiserim," dedi Kadir, nefesini toparlamaya çalışarak. Soluk soluğaydı, kelimeleri zor çıkarıyordu.
"Hayırdır Kadir,"
Kadir bir an nefes aldı, derin bir nefes. "Kenan."
Okan'ın gözleri Kadir'in gözlerine kilitlendi. "Ne olmuş?"
"Kenan. Uçuş bilgisi düştü. Bu akşam 20.00’de uçağı dış hatlar VIP terminalinde olacak.”
Okan bir anda oturduğu yerden atılacak gibi kıpırdandı. Sandalyesi geriye doğru itildi, tekerlekleri yerde hafif bir ses çıkardı.
"Hudut polisine haber verin," dedi Okan, sesi keskin ve kararlıydı. "Gümrükten asla geçmeyecek. Anlaşıldı mı?"
Kadir başını salladı.
"Ekibi hazırla. Bizzat ben de geleceğim."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.59k Okunma |
261 Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |