
Kenan ve babasının uçağının ineceği bilgisi verildikten sonra emniyette bir koşturma başlamıştı. Koridorlar birdenbire canlanmış, telefonlar susmaz olmuştu. Bir ofisten diğerine koşan polisler, yüksek sesle konuşmalar, açık kapılardan duyulan telsiz anonsları...
Okan ekibin toplanması için bizzat talimatlar verirken hudut polisini aratmakla kalmamış, kendisi de arayıp görüşmüştü. Telefonu kulağında, diğer eliyle masasındaki dosyaları topluyor, bir yandan da Akif’e işaretler yapıyordu. "VIP terminalde olacak. Kimse gümrükten geçmeyecek, anlaşıldı mı? Direkt biz alacağız." Sesi sakindi ama içindeki fırtınayı gizleyemiyordu. Karşı taraftan gelen onayı duyunca başını salladı, telefonu kapattı.
Sabahın ilk ışıklarıyla evden çıkmıştı, ancak şimdi bütün yorgunluğu yerini heyecana bırakmıştı.
Koridorda hızla yürürken ekibi toplanmış, araçlar hazırlanmış, telsizler açılmıştı. Herkes görevin başındaydı. Okan arabasına bindi, kontağı çevirdi. Motorun uğultusuyla birlikte havalimanına doğru yola çıktı. Ön camda İstanbul'un akşam ışıkları parlıyor, gökyüzü turuncuya çalıyordu. Okan gaza bastı, trafiğe karıştı.
Havalimanına giren polis ekibi, etrafta küçük çaplı bir panik havası yaratır gibi olduysa da ekip çok profesyoneldi. Siyah araçlar sessiz sedasız VIP terminalin önüne yanaştı. Kulağında mikrofon telleri olan adamlar arabalardan indi, birbirleriyle telsizden kısa ve anlaşılmaz kodlarla konuşuyorlardı.
Okan, araçtan inen ilk kişiydi. Ceketinin yakasını kaldırmış, adımları hızlı, gözleri keskindi. Arkasında Akif, yanında Kadir, dört kişilik destek ekibiyle kimseyle göz teması kurmadan, gereksiz hiçbir harekete girmeden, hızlı bir şekilde dış hatlar terminali gelen yolcu girişine, gümrüğe yöneldiler.
Okan durdu, ekibine döndü. Kimse konuşmuyordu. Telsizler sessizdi, sadece kulaklıklardan gelen uğultu duyuluyordu. Gözler Okan'ın üzerindeydi.
Okan parmağıyla terminalin gelen yolcu bölümünü işaret etti.
"Kenan ve Levent Sayer, VIP terminalden giriş yapacak. Saat sekizde uçak inecek. Kadir. Sen ve iki kişi terminaller arası geçiş koridorunu tutun. Pasaport kontrol noktasından önceki alan. Kimse oradan geçiş yapmasın. Kenan gelirse, geçirmeyin. Durum bildirimi yapın, direkt bana."
Kadir başını salladı. "Anlaşıldı Başkomiserim."
Okan destek ekibindeki diğer iki polise döndü. "Siz ikiniz, dış hatlar terminali ana giriş kapısını tutun. Diğer ekiplerle telsiz irtibatında olun.”
“Emredersiniz Başkomiserim.”
Okan son kez ekibine baktı. Yüzünde artık o yorgun ifadeden eser yoktu. Yerini soğukkanlı bir kararlılık, bir komutanın duruşu almıştı. Bal rengi gözleri parlıyordu.
"Ben," dedi Okan, "VIP terminal pasaport kontrol noktasında duracağım. Kenan'ı ilk gören ben olacağım. Telsizler sürekli açık kalacak. Anlık bildirim yapacaksınız. Kenan'ı görür görmez, konuşmayın, bağırmayın, müdahale etmeyin. Sadece bana bildirin. Onunla ben konuşacağım. Akif sen de benimle gel."
Ekibin hepsi başını salladı. Sessiz ve profesyonelce.
Okan derin bir nefes aldı. Saat daha yedi buçuktu. Yarım saatleri vardı. Ama bu yarım saat, günlerden daha uzun gelecekti.
"Görevlerinizin başına," dedi Okan. "Sessiz olun. Görünmez olun. Hazır olun."
Ekip sessizce dağıldı.
Okan’ın tek kalır gibi olduğu o an, canı sigara çekti ceketinin cebine uzanacak oldu ancak vazgeçti. Ellerini cebine soktu. Gözleri gelen yolcu kapısındaydı. Henüz kimse yoktu. Her şey normaldi.
"Kenan neyse de," dedi o sırada Akif, onun da gözleri tıpkı Okan gibi gelen yolcu kapısındaydı. "Babası sorun çıkaracak gibi hissediyorum."
"Ben medyanın işin kokusunu almasından endişe ediyorum," dedi Okan, başını hafifçe sağa sola sallayarak. "Er ya da geç alacaklar. Ama en azından bugün işimizi bölmezlerse iyi olur."
Medya, bir polis operasyonunu haber yapmak için can atardı. Hele ki isimler varsa. Kenan Sayer, Sayer Vakfı, Levent Sayer, bir cinayet soruşturması... Bunlar manşetlik malzemeydi.
Durdu. Gözlerini kapıdan ayırmadan devam etti.
"Onun için sessiz olacağız. Kimseye bir şey söylemeyeceğiz. Giden gelen yolcuya müdahale etmeyeceğiz. Kenan'ı alacağız, sessizce çıkacağız. Kimse bir şey anlamayacak. Kağıt üzerinde, 'rutin pasaport kontrolü' yazılacak raporlara. Anlaşıldı mı?"
Akif başını salladı. "Anlaşıldı."
O sırada Okan'ın telsizi cızırdadı. Ses hudut polisinden geliyordu. “Amirim, uçak indi." Okan’ın gözleri kapıya kilitlendi. İçinde bir şeyler kıpırdadı. Merak mı, endişe mi, yoksa yıllardır tanıdığı birini sorgulamak zorunda kalmanın o garip ağırlığı mıydı, bilmiyordu. Ama sesi hiç tereddüt etmedi.
“Şahıs pasaporttan geçmeden tutulacak.”
Hudut Polisi’nin cevabı gecikmedi. “Emredersiniz amirim.”
“Kimlik kontrolü uzasın. Gerekirse ikinci kontrol açın.”
Bu detay önemliydi. Keyfi bir zorlama değil; prosedür içinde süre kazanmaktı. Pasaport kontrolü sırasında “teknik bir aksilik”, “sistem yoğunluğu” ya da “ikinci bir güvenlik sorgusu” istenebilirdi. Kimse itiraz edemezdi. Her yolcu aynı işleme tabiydi. Ama Kenan için bu işlem, diğerlerinden biraz daha uzun sürecekti. Okan’ın ekibi yerleşene, hazırlıklar tamamlanana kadar.
“Anlaşıldı.”
Okan tekrar kapıya döndü. Sırtı duvarda, kolları göğsünde kavuşmuştu. Duruşu rahat görünüyordu ama gözleri asla durmuyordu. Camlı kapıda beliren her silüeti, gelen her yolcuyu teker teker tarıyordu. Kim bilir kaçıncı kez yapıyordu bunu. Yılların verdiği tecrübe, hiçbir detayı kaçırmamasını sağlıyordu. Yüzler, yürüyüşler, duruşlar, bakışlar... Her şey bir ipucuydu. Ama şimdi tek bir yüz arıyordu. Kenan'ın yüzü.
Dışarıda hava iyice kararmış, terminalin ışıkları daha da parlamıştı. Camdan dışarı baktığında uçakların kanatlarındaki ışıkları görebiliyordu.
Birkaç dakika sonra telsizden yine bir ses geldi. Bu kez daha net, daha resmi. Hudut Polisi'nden farklı biriydi. Belki de hava trafik kontrolü, belki de yer hizmetleri. Kim olduğunu tam çıkaramadı, ama söyledikleri önemliydi.
"Başkomiserim, uçak kapıya yanaştı. Yolcuların tahliyesi başlıyor. Pasaport kontrol hattına yönlendiriliyorlar."
Okan'ın eli yine telsizdeydi, parmağı düğmede.
"Anlaşıldı. Herkes teyide hazır."
Telsizden sırayla onay sesleri geldi. Akif'ten, Kadir'den, destek ekibinden, hudut polisinden. Herkes hazırdı.
"VIP terminal pasaport kontrolü... hazır."
"Terminaller arası geçiş... hazır."
"Dış hatlar ana giriş... hazır."
"VIP çıkış... hazır."
Okan parmağını düğmeden çekti. Gözleri yine kapıdaydı. Artık yolcular gelmeye başlamıştı. İlk gelenler business class yolcularıydı, takım elbiseli iş adamları, pahalı valizli kadınlar, yorgun ama şık görünen çiftler. Her biri pasaport kontrolüne yöneliyor, memurlara pasaportlarını uzatıyor, birkaç saniye içinde işlemleri bitiyor, içeri alınıyorlardı. Okan'ın gözleri her birini süzdü, ama Kenan yoktu. Normaldi. Kenan VIP yolcuydu, prosedürler farklı işliyordu. Belki de uçaktan en son inenlerden biri olacaktı. Belki de bir görevli eşliğinde özel bir koridordan getirilecekti. Okan bunu biliyordu. Ama yine de sabırsızlanıyordu.
Birkaç dakika daha geçti. Artık yolcu akışı azalmıştı. Sıradan yolcular geliyordu, ellerinde valizler, çocuklar, bebek arabaları, alışveriş poşetleri.
Telsizden bir ses daha geldi. Bu kez Kadir'di. Sesi alçaktı, fısıltıya yakın, ama netti.
"Başkomiserim, VIP salonundan bir hareketlilik var. Bir grup yolcu daha çıkacak. İçlerinde hedef olabilir."
Okan'ın kalbi bir an hızlandı.
"Gözlemleyin. Teyit gelene kadar müdahale yok."
"Anlaşıldı."
Telsiz sustu. Okan derin bir nefes aldı. Elleri hâlâ ceplerindeydi, ama parmakları yumruk yapmıştı. İçindeki gerilim giderek artıyordu. Her an, her saniye, Kenan o kapıdan çıkıp pasaport kontrolüne yönelebilirdi.
Telsizden yine Kadir’in sesi geldi.
"Başkomiserim, VIP salonu çıkışında iki şahıs belirdi. Hedefe benziyor. Biri uzun boylu, esmer, yanında yaşlıca bir adam var. Arkalarında iki tane takım elbiseli adam yürüyor."
Okan'ın vücudu gerildi. Duvardan ayrıldı, hafifçe öne eğildi. Gözleri camlı kapıya kilitlenmişti.
"Görsel teyit bekliyorum. Netleşene kadar müdahale yok."
"Anlaşıldı."
Okan'ın nefesi hızlanmıştı. Kalbi hızlı hızlı atıyordu. Dakikalar geçti. Saniyeler. Ve sonra, camlı kapının ardında bir silüet belirdi. Uzun boylu, koyu kıvırcık saçlı. Yürüyüşü tanıdıktı. Silüet camlı kapıdan geçti. İçeri girdi. Pasaport kontrol noktasına yöneldi. Ve Okan, o an, yüzü gördü.
Kenan.
Yakışıklı yüzü hafif bir yoğunlukla gölgelenmişti genç adamın. Yine de dik geniş omuzları, dinamik yürüyüşüyle gayet enerjik duruyordu.
Okan derin bir nefes aldı. Telsizin düğmesine bastı.
"Tüm ekipler, hedef görüldü. Pasaport kontrol noktasında. Müdahale benim. Siz teyide hazır olun."
Telsizden kısa onay sesleri geldi. Okan parmağını çekti. Kenan'a doğru bir adım attı. Sonra bir adım daha. Gözleri gözlerindeydi. Kenan daha onu fark etmemişti. Pasaportunu memura uzatıyordu. Memur, Okan'ın talimatıyla pasaportu aldı, incelemeye başladı
Kenan beklemeye başladı. Etrafına bakındı. Ve sonra gördü Okan'ı. O tanıdık bal rengi gözlerle karşılaşmak bir anlık şok yarattı vücudunda.
Yaşadığı şok esmer suratına yayıldı. Gözlerindeki sadece şaşkınlık mıydı yoksa korku da mı vardı, emin olamadı Okan.
"Okan?"
Genç adam ne olduğunu anlamak ister gibi şaşkın koyu kahve gözlerini dikti genç polisin üzerine.
"Sen... sen burada napıyorsun?"
Okan iç çekti. O iç çekiş, saatlerdir, günlerdir içinde biriktirdiği her şeyi dışarı veren bir iç çekişti. Yorgunluk, hayal kırıklığı, özür, pişmanlık, kararlılık... Hepsini bir arada taşıyan bir iç çekiş. Hayal kırıklığı ve özür karışımı bir ifadeyle bakıyordu o da Kenan'a.
"Kenan Sayer... Defne Aral cinayeti soruşturması kapsamında ifadenizi almak için sizi emniyete götürmemiz gerekiyor."
Sesini olabildiğince resmi tutmaya çalışıyordu. Ama içindeki o endişeyle yüklü ifade kelimelerin arasından sızıyordu.
Kenan'ın kaşları çatıldı. Bu çok tanıdık bir mimikti. Okan bunu çok görmüştü. Kenan bir şeyi anlamadığında ya da anlamak istemediğinde kaşları böyle çatılırdı. Alnında derin çizgiler oluşur, gözlerinin içindeki ışık söner, yerini karanlık bir boşluğa bırakırdı. Şimdi de öyleydi işte.
Okan'ın resmi konuşması, o "ifadenizi almak", "emniyete götürmemiz gerekiyor" cümleleri, Kenan'ın tüylerini iyice diken diken etmişti. Okan onunla böyle konuşmazdı. Neler oluyordu?
Konuşmaya devam edecekti ki bir yandaki polis kabinin önünde duran babasının sesi duyuldu. "Ne oluyor orada? Siz ne diyorsunuz?"
Sesi yüksekti, otoriterdi, sorgulayıcıydı.
"Levent Bey," dedi Okan, sesini yine resmi tutarak. "Oğlunuz Kenan Sayer, Defne Aral cinayeti soruşturması kapsamında ifadesine başvurulmak üzere emniyete götürülecek. Prosedür budur."
Levent Sayer bir adım daha yaklaştı. Gözlerinde bir tehdit vardı. Ama Okan'ın gözleri de onunkilerden kaçmıyordu.
"Hangi prosedür?" dedi Levent, sesi soğuktu. "Oğlumun bir suçu mu var? Neye dayanarak götürüyorsunuz? Avukatım gelmeden hiçbir yere götüremezsiniz. Bir izniniz var mı?"
Okan iç çekti. Bu soruları bekliyordu. Cevabı da hazırdı.
"Soruşturma kapsamında şüpheli sıfatıyla ifadesi alınacak. İznimiz var. Hudut polisiyle koordineli çalışıyoruz. Şu an için her şey prosedüre uygun. Avukatınız da isterse emniyette hazır bulunabilir."
Kenan hâlâ donup kalmış gibiydi. Her şey bir anda üzerine gelmişti. Gözleri Okan'ın gözlerindeydi.
"Buna hakkınız yok!" diye haykırdı Levent, elleriyle sert bir hareket yaparak. O kadar yüksek sesle konuşuyordu ki terminaldeki diğer yolcular bile dönüp bakmaya başlamıştı. Birkaç görevli merakla yaklaştı, uzaktan izliyorlardı. "Bu şekilde bizi tuzağa düşürür gibi alamazsınız! Oğlumun ne suçu var? Söyleyin! Ne yapmış Kenan? Hangi kanıtla alıyorsunuz?"
Okan sakin kalmaya çalışıyordu. Ama Levent'in her sözü, her bakışı, her el hareketi sinirlerini germeye yetiyordu. Etrafta toplanan meraklı gözler, fısıldaşan yolcular, cep telefonlarını çıkaranlar... Okan bunların hepsini görüyordu. Medya henüz gelmemişti ama birkaç dakikaya kadar bu görüntülerin internette dolaşmaya başlayacağını biliyordu. "Başkomiser Okan Tilmen, Milletvekili Levent Sayer'in oğlunu kelepçeliyor" manşetleri... Bunu istemiyordu. Ama başka çaresi de kalmamıştı sanki.
Okan, Kenan'ın koluna doğru hafifçe uzandı. Hareketi nazikti ama kararlıydı. Parmakları Kenan'ın ceketinin koluna değdi, hafifçe çekti.
"Hadi Kenan."
Amacı Kenan'ı kelepçelemek falan değildi, buna gerek de yoktu. Gözaltı durumu söz konusu değildi, sadece sorguya alacaktı Kenan'ı.
"Hop!" dedi Levent, sesi havai fişek gibi patladı terminalin sessizliğinde. Yaşlıca adamın oğlununkilere hiç benzemeyen mavi gözleri çakmak çakmak olmuştu. "Ne yapıyorsunuz, çekin ellerinizi!"
Kendisiyle beraber arkasındaki adamlar da iyice yaklaşmıştı şimdi. İriyarı, omuzları geniş, takım elbiselerinin altından kasları belli olan iki adam. Özel güvenlikleriydi belli ki. Elleri ceplerinde, duruşları tehditkârdı. Birer adım daha attılar.
"Levent Bey, beni zor kullanmak zorunda bırakmayın." Okan da onun kadar kararlıydı.
"Kullansana ulan, kullansana!"
Levent'in yüzü kıpkırmızıydı, damarları şişmişti. Elini havaya kaldırdı, salladı, tehdit eder gibi. Yanındaki adamlar da tetikteydi.
Bu durum Okan'ın hiç hoşuna gitmiyordu. Kenan'ı buradan kelepçeleyerek çıkarmak en son istediği şeydi ama bu ukala adam sabrının son sınırlarını da zorluyordu.
Kenan hâlâ aralarında duruyor, şaşkın ve korkmuş, babasıyla Okan arasında gidip gelen bakışlarla ne yapacağını bilmez halde bekliyordu. Gözleri bir Okan'a bir babasına kayıyordu, bedeni donmuş gibiydi. Ne kaçıyor ne de direniyordu. Sadece bakıyordu.
"Levent Bey," dedi Okan, sesini yükseltmeden ama herkesin duyacağı netlikte. Kelimeleri ağır ağır, altını çizerek söylüyordu. "Size son kez söylüyorum. Geri çekilin. Oğlunuz sadece ifade verecek, onu bir şeyle suçladığımız yok. Avukatınız da isterse emniyette hazır bulunabilir. Ama şu an burada prosedürü uzatmayın. Yoksa..."
Levent sözünü kesti. Öfkeden deliye dönmüştü.
"Yoksa ne? Bizi de mi kelepçeleyeceksin? Hadi bakalım, görelim cesaretini! Oğlumu alıkoyamazsınız! Bu ülkede hukuk var! Benim avukatlarım, tanıdıklarım var, sen benim kim olduğumu biliyor musun? Seni mahvederim, anladın mı? Mahvederim!"
Sesi terminalde yankılanıyor, herkes duyuyordu. Okan'ın sabrı taşıyordu. Ama yine de sakin kalmaya çalıştı. Arkasındaki Akif'e göz ucuyla baktı. Akif başıyla onayladı, "hazırım" der gibi. Kadir de yanı başlarındaydı, eli telsizinde talimat bekliyordu.
"Levent Bey," dedi Okan, elini yavaşça belindeki kelepçeye götürerek. "Oğlunuzu alıyorum. Siz ve adamlarınız müdahale ederseniz, görevi engellemekten siz de gözaltına alınırsınız. Bunun sorumluluğu size ait."
Levent Sayer bir an durdu. Gözleri kelepçedeydi, sonra Okan'ın gözlerinde. Bir şey arıyordu. Korku mu, tereddüt mü, zaaf mı? Ama bulamadı. Okan'ın bal rengi gözlerinde sadece kararlılık vardı. Soğuk, keskin, geri adım atmayan bir kararlılık.
Okan, Kenan'a döndü. Eli kelepçeyi çıkardı belinden.
"Kenan Sayer," dedi Okan, sesi resmiyetin de ötesinde, artık tamamen mekanikleşmişti. İçinde hiçbir duygu yokmuş gibi. Ama aslında her şey vardı; sadece gizliyordu. "Gözaltına alınıyorsunuz. Kelepçe takmak zorundayım. İtiraz etmeyin. Yoksa zor kullanırım."
Kenan şokla bir Okan'a bir babasına bakıyordu hala.
Okan Kenan’ın bileklerini önde birleştirip yumuşak bir hareketle kelepçeyi taktı.
Levent Sayer o an çıldırdı.
"Buna hakkınız yok!" diye bağırdı, sesi çatlıyordu.
Levent Sayer, Okan'ın üzerine yürüdü. Eliyle Okan'ın göğsüne dokunacak oldu, tam o sırada araya giren polisler engel oldu. İki polis birden Okan'ın önüne geçti, Levent'i durdurdu. "Ellerinizi çekin beyefendi!" dedi birisi. Levent'in eli havada kaldı, vuramadı, çekemedi de. Polisler ve Levent'in korumaları arasında ufak bir hareketlenme koparken, itişmeler, "çekilin!", "dokunmayın!" sesleri yükselirken, Levent'in sesi havalimanında yankılanıyordu.
"Bunu size ödeteceğim! Hepsini ödeteceğim! Tanıdıklarımı arayacağım! Sizinle uğraşacağım! Göreceksiniz!"
Okan bu sırada Kenan'ı kolundan tutmuş, kalabalıktan çıkarmıştı bile. Hızlı adımlarla yürüyor, bir yandan da arkalarını kontrol ediyordu. Olay yerinden uzaklaşmalıydı. Ne kadar az göz, o kadar az sorun demekti.
Kulağına eğildi Kenan'ın. Sesini iyice alçalttı, sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla konuştu.
"Özür dilerim Kenan... ama beni buna baban mecbur bıraktı."
"Okan," dedi Kenan, koyu kahve gözleri hâlâ şokla genç polise bakıyordu. "Noluyor... neden beni emniyete götürüyorsun? Ben hiçbir şey anlamıyorum."
Okan durdu. Hızla yürürken, Kenan'ın bu sözleri üzerine birden durdu. Dönüp ona baktı. Günlerin yorgunluğu, günlerin çaresizliği, günlerin sitemi bir anda yüzüne vurdu.
"Defne'nin öldüğü gece ortadan kaybolup telefonlarıma bakmadığın için olabilir mi acaba?"
Sesi yükselmişti, farkında olmadan. Kenan'ın omuzlarına yapıştı, sarsıyor gibiydi.
"Oğlum neredesin sen...?" Sesi yumuşacık oluverdi bir anda. Gözleri bir abinin kardeşine bakarkenki sahici endişesini taşıyordu. "Aklım çıktı Kenan... başına ne geldi, neredesin, iyi misin, başın belada mı, diye düşünmekten ne hale geldim ben haberin var mı? Neden açmadın telefonu, elli kere aradım seni."
Kenan'ın gözlerinde suçluluk, korku, bütün olanların ağırlığı karmaşık bir duygu olarak belirmişti. Küçük bir oğlan çocuğu gibi bakıyordu. "Özür dilerim...ben böyle olsun istememiştim."
"O ne demek Kenan?"
Okan, Kenan'ı hâlâ omuzlarından tutmuş vaziyette, eğilmiş, gözlerinin en içine bakarken endişeyle sordu. Sesinde öfke yoktu artık. Yorgunluk vardı. Endişe vardı. Günlerdir içinde biriktirdiği, tarif edemediği o korkunun dışavurumu vardı. Parmakları Kenan'ın omzunda, sanki onu bırakırsa bir daha bulamayacakmış gibi sıkıca kavramıştı.
"Açmalıydım telefonu... seni endişelendirmemeliydim... sorumsuzca davrandım."
Çaresizce mırıldandı Kenan. Sesi öyle kısılmıştı ki, Okan duymak için biraz daha eğilmek zorunda kaldı. Koyu kahve gözleri hafifçe nemlenir gibi olmuştu.
Okan derin bir nefes aldı. Şimdi, günler sonra ilk kez. O nefes, ciğerlerine dolarak, içindeki bütün karanlığı, bütün ağırlığı, bir anda dışarı atmıştı. Gözlerini kapadı bir an. Kenan iyiydi. Şimdilik önemli olan tek şey buydu. Gerisi gelirdi. Sorular, cevaplar, suçlamalar, ifadeler, babası, vakıf, Defne... Hepsi sonra gelirdi. Şimdi sadece bu vardı. Kenan'ın burada, karşısında, canlı olduğu gerçeği.
Etrafına baktı. Kimsenin onları görmediğinden emin olduktan sonra sımsıkı sarıldı genç adama. Kenan'ın başını göğsüne bastırdı. Bir süre öylece kaldı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece sarıldı.
Kenan kelepçeli elleriyle Okan'a dokunamıyordu. Sadece durdu. Hiçbir şey demese de o da zorlu birkaç gün yaşamıştı ve şimdi bu sıcaklık ona da çok iyi gelmişti.
"Özür dilerim," dedi Kenan, sesi boğuktu. "Gerçekten özür dilerim."
Okan başını kaldırdı, Kenan'ın gözlerinin içine baktı.
"Özür dileme," dedi Okan, buruk bir tebessümle. "Yeter ki iyi ol. Gerisi hallolur."
Cebinden kelepçenin kilidini çıkardı. Kelepçeleri çözdü. Etrafına son kez göz atıp her şeyin kontrol altında olduğundan emin oldu. Kimse onlara bakmıyordu artık. İşleri bitmişti. Okan, Kenan'ın kolundan tuttu, "Hadi," dedi. "Bir an önce gidelim artık buradan. Emniyette konuşuruz." Onu arabaya doğru yönlendirdi.
…
Kenan polis eşliğinde emniyete götürüldüğünde babası ve korumaları çoktan geride kalmıştı. Akif ve Kadir onlarla ilgileniyorlardı.
Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Emniyetin merdivenlerini çıkarken ayak sesleri boş koridorlarda yankılanıyor, floresan ışıklar yüzlerine solgun bir aydınlık vuruyordu. Kenan önde, Okan arkada. İkisi de sessizdi.
Okan, Kenan'ı alt kata, sorgu odasına yönlendirdi. Kapıyı açtığında içeriden soğuk bir hava yüzlerine çarptı. Oda griydi. Gri duvarlar, gri masa, gri sandalyeler. Tek bir küçük pencere vardı, o da dışarıyı değil, iç avluyu gösteriyordu. Mevsimden bağımsız, yılın her günü aynı sıcaklıkta olan bu odalar, insanın içini ürpertirdi. Işık çok parlaktı ama hiçbir köşeyi aydınlatmıyordu. Gölgeler duvarlarda dans ediyor, sorguyu bekleyen sessizliğin içinde kayboluyordu.
Kenan içeri adımını atıp arkasından gelen Okan'a baktı.
"Bakma öyle," dedi Okan, masanın üzerindeki hazırlıklarını yaparken. "Bu sadece prosedür."
Kenan gözleri hâlâ genç polisin üzerindeyken masasının arkasındaki sandalyeye oturdu. Ellerini masaya koymadı, dizlerinin üzerinde birleştirdi. Parmakları hafifçe titriyordu. Soğuktan mı, korkudan mı, yoksa içindeki o büyük pişmanlıktan mı, bilinmez. Ama titriyordu. Ve gözleri hep Okan'ın gözlerindeydi.
"Abi, ne düşünüyorsun bilmiyorum ama benim bir suçum olduğuna inanmıyorsun değil mi?"
Ses kayıt cihazının pilini kontrol eden Okan iç çekti, başını kaldırdı, Kenan'ın gözlerinin içine baktı. "Bu cümleyi senin ağzından duymak için günlerdir bekliyorum Kenan. Keşke bu kadar şüpheli şekilde yok olmasaydın da bu kadar büyümeseydi olay."
"Gitmem gerekiyordu... bu önceden planlanmış bir seyahatti."
Kenan canhıraş şekilde bakıyordu kendisiyle şimdi göz temasında olmayan polise. Sesi ciddileşti bu kez. “Okan... suçlu olduğuma ihtimal vermiyorsun değil mi?" yineledi sorusunu.
Okan bu kez daha derin bir iç çekti. Sandalyeyi çekip Kenan'ın karşısına oturdu. Artık aralarında sadece soğuk bir masa vardı. Işık tam yüzlerine vuruyor, gölgeler arkada uzayıp gidiyordu. Bal rengi gözleri kesin bir ifadeyle bakıyordu.
“İnanmıyorum tabii ki."
"Ama sadece benim inanmamam ne yazık ki yetersiz. Senin sözlerin, insanları buna ikna edecek."
"Anlatacağım," dedi Kenan, sesi daha kararlıydı şimdi. "Her şeyi anlatacağım. Bildiğim, duyduğum, gördüğüm ne varsa. Ama lütfen... bana inan. Gerçekten inan. Çünkü sen bana inanmazsan ne yaparım gerçekten bilmiyorum." Boynunu büktü genç adam.
Onun bu hali iyice acıttı Okan'ın içini. Kendi kardeşini görür gibi oldu karşısında. "Sen bana her şeyi detaylıca anlatırsan, benden bir şey saklamazsan her şeyi halledeceğiz, söz veriyorum." Kenan'ın masanın üzerinde duran eline uzanıp ona güç verecek şekilde sıktı.
Kenan başını salladı.
“Başlayalım mı?”
”Başlayalım.”
Okan ses kayıt cihazının düğmesine dokundu. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra Kenan anlatmaya başladı.
"O gün kulüpte Defne'yle tartıştık," dedi , sesi yorgun ve kısıktı. Sanki her kelimeyi söylemek için içindeki taşları tek tek kaldırıyordu.
Okan'ın kaşları hafifçe çatıldı. Kalemi masanın üzerinde duruyordu, henüz eline almamıştı. Ses kayıt cihazı kırmızı ışığıyla yanıp sönüyor, her sessizliği, her duraklamayı kaydediyordu.
"Neden? Neden tartıştınız?"
Kenan sıkıntıyla yerinde kıpırdandı. Sandalyesinde geriye yaslandı, sonra tekrar öne eğildi. Elleri dizlerinden kalktı, masaya koydu, sonra tekrar çekti. Ne yapacağını bilemez haldeydi. Gözleri Okan'ın gözlerinden kaçıyor, duvarlarda geziniyor, tavana takılıyor, sonra tekrar yere düşüyordu.
"Defne... babamın işleriyle ilgilenmeye başlamıştı. Daha önceden de vakıfta beraber çalışıyorduk. Ama sonra... sonra vakfın mali muhasebe işleriyle ilgilenmeye başladı. Murat Abi'yi de sıkıştırıyordu."
"Murat Tandoğan mı?" diye sordu Okan. Kenan başını salladı.
"Evet. Murat Abi'nin yaptığı işleri sorguluyor, rakamları kontrol ediyor, 'bu bağış nereye gitti? Bu sponsorluk anlaşması neden bu kadar yüksek?' diye soruyordu. Murat Abi de çok rahatsız oldu. Bana gelip 'Kenan, Defne'yi durdur, bu işler karışacak' dedi."
Okan bir an duraksadı. Defne'nin not defterindeki o satırlar gözünün önüne geldi.
"Defne boyundan büyük işlere kalkışıyordu Okan. Hiç üstüne vazife olmayan şeylere bulaşmıştı. Buna gerek yoktu, gerçekten. Engel olmak, konuşmak istedim. Niyetim kötü değildi. Sadece tatlı dille uyardım onu. 'Defne' dedim, 'bu işlere karışma. Babamın işleri seni ilgilendirmez. Ne yapmaya çalışıyorsun?'"
Okan, normalde yapmayacağı bir şey yaptı. Eğildi, ses kayıt cihazının düğmesine bastı. Kırmızı ışık söndü. Oda birden daha sessiz, daha ağır oldu. Sanki kayıt durunca, resmiyet de bir kenara çekilmişti.
“Defne ne buldu Kenan?"
Okan'ın sesi sertti. Gözlerini kıstı, şüpheyle bakıyordu. O şüphenin içinde bir endişe de vardı.
Kenan masadan geri çekildi. Sanki Okan'ın sözleri fiziksel bir darbe gibiydi. Sandalyesinde iyice geriye yaslandı, sanki araya mesafe koymak istiyordu.
"Yapma Okan." Sesi yalvarıyordu. "Ne duymak istiyorsun?"
"Gerçeği. Bak Kenan, bana dürüst olmazsan gerçekten seni koruyamam. Ne olduğunu bana net şekilde anlat."
Kenan iç çekti. Uzun, derin, içindeki bütün havayı boşaltan bir iç çekiş. Çaresiz gözlerle etrafına bakındı. Duvarlar, tavan, pencere, kapı. Sanki bir kaçış yolu arıyordu. Ama bulamadı. Sonra Okan'a döndü.
"Babamın işlerinden hazzetmediğimi biliyorsun zaten."
Okan biliyorum der gibi başını salladı.
"Zaten sırf bu yüzden vakıf tarafıyla ilgilendim sadece. Hep kendimi siyasi ve mali taraftan uzak tuttum. Biliyorsun, hiç sevmem o işleri. Ama Defne..."
Kenan'ın sesi değişti. İçinde bir şeyler kırılıyordu. Belki de hayal kırıklığıydı. Belki de öfke. Ama daha çok, bir çaresizlik vardı.
"Defne gerçekten haddini çok aştı Okan. Sadece Murat Abi'yi değil, doğrudan babamın işlerine karışmaya başladı. Babamın özel bağışçılarıyla görüştü, sponsorluk anlaşmalarını didik didik etti, geçmiş yılların muhasebe kayıtlarını çıkardı."
"Ne buldu? Söylenmemesi gereken bir şey mi buldu? Neydi anlatmak istediği?"
Kenan başını iki yana salladı. "Bilmiyorum Okan, gerçekten bilmiyorum. Ama çok kararlıydı. 'Kenan' dedi, 'babanın yaptığı şeyler ortaya dökülecek. İster sen söyle, ister ben. Ama artık susmayacağım. Ne dediysem ikna edemedim. Daha da fazla uzatmak istemedim, sonra konuşmak üzere ayrıldım kulüpten.”
"Defne bulduklarında haklıydı yani?"
Okan tek kaşını kaldırdı. Soru hafif gibi görünüyordu ama içinde keskin bir bıçak saklıyordu. Kenan'ın gözlerinin içine bakıyor, kaçmasına izin vermiyordu. Bal rengi gözlerinde artık sadece merak değil, bir sınama da vardı.
Kenan derin bir iç çekti.
"Çoğunda muhtemelen haklıydı ama..." Ellerini iki yana açtı. "Okan, bunlar bugünün olayı değil ki. Bizim seninle ilk tanıştığımız zaman da vardı, bugün yine var, yarın yine olacak."
Sesi düzleşmişti. Artık öfke yoktu, savunma yoktu, sadece bir gerçeği kabul etmenin verdiği o ağır sakinlik vardı. "Ve Defne'nin yapmaya çalıştığı, sadece babam için itibar suikastı olacaktı. Babamla yıldızım pek barışmasa da buna müsaade etmem Okan."
"Müsaade etmezsin... nasıl engel olacaktın?" Okan sakalını sıvazladı, kaşları hafifçe çatılırken.
Kenan'ın gözleri yine büyüdü. Koyu kahve gözlerinde bir şeyler parlıyordu. "Konuştum işte Okan... sadece konuştum. Fazlası gelmezdi elimden."
"Peki," dedi Okan, sesini toparlayarak. Elini ses kayıt cihazına götürdü. "Cihazı açıyorum. Olanları olduğu gibi anlat. Lütfen."
Okan cihazı açtı, kırmızı ışık yandı. Kaldığı yerden devam etti.
"Konuşmanız nasıl devam etti peki?"
Kenan bir an durdu. Hatırlamaya çalıştı. O anı, o konuşmayı, Defne'nin son sözlerini. Yutkundu.
"Defne'yi ikna etmeye çalıştım. Ancak o beni dinlemedi. Baktım tansiyon yükselecek, sonra konuşmayı düşünerek korttan çıktım."
Okan başını salladı, önündeki dosyaya bakarak sordu. Parmakları dosyanın sayfalarında geziniyor, bir yandan da konuşuyordu.
"Peki korta ikinci girişin?"
Kenan'ın kaşları çatıldı. Yüzünde bir an şaşkınlık, bir an endişe belirdi.
"İkinci girişim mi?"
Sesi öyle samimi, öyle içtendi ki, Okan bir an tereddüt etti.
"Evet," dedi Okan, başını kaldırıp Kenan'a bakarak. "21.04'te tekrar giriş yapmışsın kulübe, log kayıtlarına göre."
Kenan'ın yüzü bembeyaz kesildi.
"Ben ikinci kere girmedim Okan, kulübe."
Sesinde bir kırılma vardı. Okan bunu duydu. Oturduğu yerde dikleşti, Kenan'ın gözlerinin içine baktı.
"Senin kartınla birileri mi girdi yani?"
Kenan oturduğu yerde hareketlendi.
"Bilmiyorum, bilmiyorum! Ben Defne'yle konuştuktan sonra çıktım ve geri dönmedim. Yemin ederim Okan, yemin ederim."
Sesi yükselmişti, odanın dört duvarında yankılanıyordu. Okan bir an düşündü. Sonra elini uzattı ve ses kayıt cihazını kalıcı olarak kapattı. Kırmızı ışık söndü. Duyulması gereken şimdilik yeterliydi.
"Kenan," dedi Okan, sesini yumuşatarak. "Bu çok ciddi bir sorun. Birileri senin kimliğini kullanarak kulübe girdi yani."
Kenan'ın da şimdi gözlerinde soru işaretleri vardı. Koyu kahve gözleri endişeyle büyümüş, kaşları çatılmış, elleri masanın üzerinde kenetlenmişti. Dudakları aralandı, titreyen bir sesle konuştu. "Öyle... öyle olmuş belli ki."
Birden fark etmiş gibi irkildi. Sandalyesinde geriye çekildi. Gözleri Okan'ın gözlerinde, ama bakışları içine dönmüştü. Kendi kendine bir şeyleri hesaplıyor, ihtimalleri tartıyor, her yeni düşünceyle biraz daha korkuyordu. "Okan, nolacak şimdi... bu... bu beni şüpheli yapmaz mı?"
Okan ellerini gerginlikle yüzüne sürdü aldığı derin nefesi verirken. Bu soruya cevap vermekten kaçar gibi başka bir soru yöneltti Kenan’a. "Defne'nin öldürüldüğünü nasıl öğrendin ve neden telefonlara bakmadın Kenan? Kaçar gibi gitmeniz durumu hiç iyi yapmadı."
Okan'ın sesinde artık resmiyetten eser yoktu. Yorgunluk vardı, çaresizlik vardı.
Kenan derin bir nefes aldı, ellerini dizlerinin üzerinde açıp kapadı. Yutkundu, boğazı kurumuştu.
"Kaçar gibi gitmedik diyorum ya sana. Bu çok önceden planlanmış bir seyahatti. Defne'nin olayını duyduğumuz an geri dönmeliydik belki de, ama seninle ilgili bir şey yok diye engel oldu babam."
"Peki telefonlar? Seni defalarca aradım."
Okan'ın sesi bu kez daha da yumuşamıştı. Kırgınlık yerini şimdi meraka bırakmıştı. Gerçekten aramalarını görmemiş miydi, yoksa görmek mi istememişti? Bunu öğrenmek istiyordu.
"Yurtdışında farklı bir SIM kart taktım. Aradığını hiç görmedim."
Sesi içtendi, samimiydi. En azından Okan öyle olduğunu düşünüyordu.
Okan başını salladı. Bir şey yazmak istedi, vazgeçti. Kalemi eline aldı, bıraktı. Sonra tekrar aldı.
"Peki Defne'nin öldüğünü nasıl öğrendin?"
Kenan yutkundu. Gözleri doldu. Alt dudağı titredi.
"Murat Abi aradı. Babamı aramış, babam da bana söyledi.” Loş ışıkta siyaha dönmüş gözleri kederle karardı. “O geceki konuşmamızın son konuşmamız olacağını bilsem asla o şekilde kavgalı ayrılmazdım Defne’den. Her şey bir yana Defne benim arkadaşımdı…ben hiçbir şeyin böyle olmasını istemedim.” Sesi kısılmıştı, devam edemedi. Başını ellerinin arasına aldı.
Sessizliği koridordan gelen sesler böldü.
Sesler önce uzaktı, koridorun başından geliyordu. Ama hızla yaklaştı. Tanıdık bir ses. Öfkeli, tiz, tehditkâr. O sesi Okan çok iyi biliyordu.
"Baban geldi, anlaşılan."
Ayağa kalktı kapıyı açtı.
Dışarıdaki görüntü tam bir kaostu. Levent Sayer, Akif'in elleri arasında kelepçeli, öfkeden kudurmuş bir haldeydi. Koyu gri takım elbisesi darmadağın olmuş, kravatı kaymış, saçları bozulmuştu. Gözleri kan çanağı gibiydi, yüzü kıpkırmızı, damarları şişmişti. İki polis daha arkasında duruyor, müdahale etmeye hazır bekliyordu.
"Nerede oğlum? Ha? Naptınız ona?"
Sesi koridorda yankılanıyor, duvarlardan yansıyan yankılarla daha da büyüyor, daha da tehditkâr oluyordu. Yüzünde ne bir baba şefkati vardı ne de bir işadamı soğukkanlılığı. Sadece bir hayvanın, yavrusu tehlikede olan bir hayvanın çılgınlığı vardı.
Levent'in bu celalli halinin aksine Okan ağır, sakin ve kararlıydı. Adımlarını yavaş attı, ellerini ceplerinden çıkarmadı, sesini yükseltmedi. Sakinliğiyle Levent'in öfkesini söndürmeye çalışıyordu. Çünkü biliyordu, öfkeye öfkeyle karşılık vermek, yangını büyütmekten başka bir işe yaramazdı.
"Akif," dedi arkadaşına bakarak. Sesinde ne bir telaş vardı ne de bir korku. Sadece net bir talimat: "Çöz lütfen Levent Bey'i."
Levent bunu beklemiyordu. O an, o kadar hiddetliydi ki, karşısında kendisine "çöz" denmesini beklemiyordu. Şaşkın şaşkın karşısındaki genç polise baktı, gözlerinde bir an için tereddüt belirdi. Ama hemen toparlandı, hiddetini sürdürdü.
"Kenan nerede dedim!"
Sesi bu kez daha da yükselmişti. Ama Okan yılmadı. Bir adım daha yaklaştı, gözlerini Levent'in gözlerine dikti.
"Levent Bey... bakın, olayları çok yanlış anlıyorsunuz. Rica ediyorum sakin olup beni bir dinleyin."
"Neyini dinleyeceğim ben senin ha! Oğlumu haksız yere buralara kadar getirdin!"
Oğlunu kendisinden çok düşündüğüne emindi Okan. Levent'in bu iyi baba numaralarını herkes yese de kendisi yemezdi başta. Kenan'ın hayatı nasıl burnundan getirdiğini en iyi o bilirdi. Hiç çekinme belirtisi göstermeden yanaştı yaşlı ama karizmatik milletvekiline. O kadar yaklaştı ki, neredeyse kulağına değecekti. Nefesi Levent'in yanağına vuruyordu. Sesini iyice alçalttı, sadece ikisinin duyabileceği bir fısıltıyla konuştu.
"Biz aynı taraftayız Levent Bey... sesinizi alçaltın. Çok yanlış bir şey yapıyorsunuz."
Levent'in hiddetini bir an söndürür gibi oldu. Öfkenin yerini şaşkınlık aldı. Parlak mavi gözlerini kuşkuyla Okan'ın yüzünde gezdirdi. Ne demekti şimdi bu? "Aynı taraftayız"? Bu polis ne demek istiyordu? Kenan'ı tutuklayıp buraya getiren, kelepçe takan, sorguya çeken polis, şimdi "aynı taraftayız" mı diyordu?
Levent'in öfkesi eriyor, yerini meraka bırakıyordu. Artık bağırmıyor, sadece bakıyordu. Okan'ın yüzünde bir şey arıyordu. Bir ipucu, bir yalan, bir tuzak. Ama bulamıyordu. Çünkü Okan'ın yüzünde sadece kararlılık vardı.
Onu dinlemeye gönüllü olduğunu fark eden Okan, kibar bir şekilde elini uzattı. Hareketi yumuşaktı, ama son derece profesyoneldi.
"Buyurun, Komiser Akif size benim odama kadar eşlik etsin. Size bir şeyler ikram etsinler. Sakin sakin konuşalım. Sonra isterseniz tanıdıklarınızı arar, beni şikayet edersiniz."
Tonundaki iğneleyiciliğe aldırmadı Levent. O sözler onu hafiften ikna eder gibi oldu, ama yüz ifadesini hiç yumuşatmadı. Hâlâ sertti, hâlâ tehditkârdı. Ama en azından bağırmıyordu artık.
"İyi," dedi.
Okan arkadaşına döndü. "Akif, Levent Bey'e odama kadar eşlik et lütfen. Ben de Kenan'la konuşup geliyorum."
Akif başıyla onayladı. Eliyle Levent'i merdivenlere doğru yönlendirdi. Levent bir an tereddüt etti, Kenan'ın olduğu odaya baktı, sonra Okan'a döndü. Bir şey söylemek istedi, vazgeçti. Döndü ve Akif'le birlikte yürümeye başladı.
Okan tekrar sorgu odasına döndü. Kapıyı açtı, içeri girdi. Kenan meraklı gözlerle ona bakıyordu. Gözleri soru doluydu, elleri yine kenetlenmiş, parmakları bembeyaz olmuştu.
"Babanı sakinleştireceğim," dedi Okan, sesi yorgundu. "Senin kötülüğünü istemediğimi bilmeli. Başım zaten çok karışık, bir de babanın ayağımı kaydırmasıyla uğraşamam."
Genç polis sıkıntıyla ellerini saçlarına geçirdi. O hareket, içindeki çaresizliğin, yorgunluğun, sabrının tükenmek üzere olduğunun bir işaretiydi.
Kenan sessizce dinledi onu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece baktı.
Okan sonra durdu, masaya eğildi. Bir elini masaya dayadı, diğer eliyle Kenan'ın omzunu sıvazladı. Hareketi yumuşaktı, içtendi. Bir ağabeyin, bir dostun, bir sığınak olmaya çalışan bir adamın hareketiydi.
"Sakin ol... her şey iyi olacak."
Sırtındaki onca ağırlığa rağmen Kenan'ı rahatlatmak için gülümsedi.
"Biliyorum," dedi Kenan da saatler sonra. Dudakları hafifçe gevşeyerek. Yüzündeki o kasvet, o korku, o çaresizlik bir an için dağılmıştı. Yerine Okan'a duyduğu güvenin verdiği hafif bir rahatlama gelmişti.
"Sana güveniyorum."
“Ben şimdi babanla konuşmaya gideceğim. Kadir’i yanına yollayacağım. Son işlemlerini de halleder yanıma getirir seni, tamam mı?”
Başını salladı Kenan.
Okan bunun üzerine Kenan'ı sorgu odasında bırakıp merdivenlere yöneldi. Merdivenleri hızlı adımlarla tırmandı, odasının olduğu koridora girdi. Odası uzun koridorun en sonundaydı. Hızlı adımlarla odasına girdiğinde Levent Sayer, koltuklardan masaya en yakın olanında bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Öfkesi yatışmış gibiydi ama mavi gözlerindeki ateş hâlâ sönmemişti. Okan odaya girince boynunu yana eğdi, sorgular bakışlarla genç polisi süzdü.
Okan'ın gözleri boş masaya kaydı. "Size bir şey ikram etmediler mi?"
"İstemedim," dedi Levent kısa bir sesle.
Okan başka bir şey demeden masasının arkasına geçip koltuğuna oturdu.
Dirseğini masaya dayayıp elini çenesine yasladı milletvekili, hiç çekinmeden karşısındaki adamı süzüyordu. "Başkomiser demek ha?"
Okan saygıyla gülümsedi, ukalaca tonlamaya rağmen. "Evet Levent Bey.”
"Bu kadar genç yaşta? İlginç..." dedi Levent, sesinde hafif bir sorgulama, hafif bir küçümseme vardı.
Okan dudaklarını ıslatıp gülümsedi. "Sicilimi araştırırsanız ki bunun yapılması için eminim çoktan talimat vermişsinizdir, göreceksiniz ki olduğum yeri sonuna kadar hak ederek geldim." Sesi sakindi, güven doluydu. "Şimdi izninizle benden değil de Kenan'dan konuşalım."
Okan'ın bu tavrı, Levent'in gözlerinin biraz daha kısılmasına sebep oldu. Tek kaşını kaldırdı, Okan'ı süzmeye devam etti. Sözlerini, tonlamasını, bakışlarını derin derin analiz ediyordu. Ve gördüğü şey gerçekten akıllı bir adamdı. Öyle kolay sindirilecek, korkutulacak, tehditlerle susturulacak biri değildi. Bu, Levent için hem bir hayal kırıklığıydı hem de bir uyanış.
"Levent Bey, öncelikle bilmenizi istediğim şey şu... ben Kenan'ın bir suçu olmadığından adım kadar eminim."
Okan konuşuyordu ki Levent sözünü böldü. Gözlerinde bir şimşek çaktı, kaşları çatıldı, elleri koltuğun kolçaklarında kenetlendi.
"Neden? Ne biliyorsunuz ki Kenan'la ilgili?"
Sesi keskin ve sorgulayıcıydı. Okan iç çekti. "Sandığınızdan daha çok şey..."
Levent'in kaşları iyice çatıldı, alnında derin çizgiler oluştu.
"Levent Bey... ben Kenan'ı neredeyse iki senedir tanıyorum ve yirmi yıldır tanıyor kadar da çok şey yaşadım onunla."
"Ben hiçbir şey anlamıyorum"
Okan başını hafifçe eğdi, sözünün ağırlığını hissettirmek ister gibi konuştu.
"... Eren Demir cinayeti zamanı..."
"Bir dakika, bir dakika," dedi Levent oturduğu yerde dikelerek. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. "Siz o polis misiniz?"
Okan başını salladı. "Evet."
"Vay be... açıkçası ben dahil herkes Eren'in intihar ettiğine emindik. Oysa... bizi yanılttınız."
Sesi yumuşamıştı, ilk kez küçümsemeyi bir kenara bırakmış, sesindeki hayranlığı gizlemez olmuştu Levent. Okan bu değişimi fark etti. Fırsatı değerlendirmeliydi.
"Kenan benim için sadece bir şüpheli değil Levent Bey," dedi Okan, sesini yumuşatarak. "Onu tanıyorum. Ne yapıp ne yapamayacağını biliyorum. Ve biliyorum ki o bir katil değil. Ama birileri onun kimliğini kullanarak bir cinayete ortam hazırlamış olabilir. Ya da belki de sadece tanıktır. Bilmiyorum. Ama öğreneceğim."
Levent bir süre sustu. Gözleri Okan'ın gözlerindeydi, ama bakışları içine dönmüştü. Düşünüyordu. Hesaplıyordu.
"Kenan," dedi Levent, sesi kısılmıştı. "Kenan masumdur. Ben bilirim. Benim oğlum o. Ama... benim işlerim, vakfın işleri... Defne'nin bulduğu şeyler... Bunlar onu mahvedebilir. Masum olsa bile."
Okan başını salladı. Anlamıştı. Levent Sayer oğlunu korumak istiyordu, ama aynı zamanda kendini de korumak zorundaydı. İşte bu çelişki, onu şimdi Okan'ın karşısında çaresiz bırakıyordu.
"O halde bana yardım edin Levent Bey," dedi Okan. "Bana Defne'nin neyi ortaya çıkarmak üzere olduğunu anlatın. Çünkü ancak o zaman Kenan'ı gerçekten koruyabiliriz. Yoksa, masumiyeti tek başına yetmez. Deliller lazım. Ve deliller şu an Kenan'ı işaret ediyor."
Levent gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. Sanki bir karar vermeye çalışıyordu. Vermek zorundaydı.
O sırada kapı sert sert çalındı. İki adam da kapıya döndü. Aralanan kapıdan uzun boylu, zayıf, keskin bakışlı bir kadının yüzü göründü. Kadın müsaade istemeden girdi odaya, Levent'e baktı.
"Her şey yolunda mı Levent Bey?"
"Yolunda Serap, yolunda." Levent başını salladı kadına.
Okan kaşlarını çatmış, ikisine bakıyordu. Koyu kahverengi gür dalgalı saçları omuzlarına dökülen kadın şimdi Okan'a döndü.
"Bu görüşme kayıt altına alınıyor mu?"
"Pardon hanımefendi, kim olduğunuzu sorabilir miyim acaba?"
Kadın şekilli kaşlarından tekini kaldırdı. Kehribar gözleri içlerinde ateş kıvılcımlarıyla bakıyordu.
"Ben Serap Erdem, Levent Sayer'in avukatıyım."
Elbette bir avukat gelecekti. Levent Sayer'in avukatı, hem de hiç vakit kaybetmeden.
Kadın kelimenin tam anlamıyla dal gibiydi. Üzerindeki beyaz tiril tiril takım, uzun boyunu daha da uzun gösteriyordu. Cildi kusursuzdu, makyajı sadeydi. İlk bakışta dünyalar güzeli bir kadın değil gibi görünse de baktıkça derinleşen, anlamlı ve çok zarif bir yüzü vardı.
Okan da meydan okur gibi kaldırdı tek kaşını.
"İsterseniz kayda alalım tabi Serap Hanım, çünkü müvekkiliniz polise mukavemet sebebiyle emniyete getirildi. Ama ben adli işlem başlatmadım."
Serap'ın bakışı değişmiyordu. Ama tonu bir tık daha soğuyordu. "Tehdit mi ediyorsunuz?"
Okan başını hafifçe salladı. "Hayır. Gerçekleri hatırlatıyorum."
Serap bir adım öne geldi. Boyu, duruşu, bakışlarıyla odanın içinde bir rüzgâr estiriyordu.
"Ben de hatırlatayım, Müvekkilim şu an burada ifade vermiyor. Ve ailesi üzerinden baskı kuramazsınız."
Levent konuşmaya yelteniyordu. "Serap, aslında başkomiser sadece..."
Ama Serap sözünü tamamlamasına izin vermedi. "Eğer Kenan Sayer hakkında somut bir bulgunuz varsa, prosedür bellidir. Çağırırsınız. Biz de geliriz."
Duraksadı, gözlerini Okan'ın gözlerine dikti.
"Yoksa… bu odada dolaylı yoldan baskı kurmak, hukuka aykırı hale gelir."
Okan'ın sabrı taşıyordu. "Kimseye baskı kurmuyorum." Sert sert konuştu.
Serap'ın cevabı gecikmiyordu.
"Öyle görünmüyor."
Okan derin bir nefes aldı. Neredeyse burnundan soluyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Levent Sayer'i zapt etmişken, bir de karşısında dikilen bu soğuk, şımarık avukatla uğraşmak istemiyordu.
"Serap Hanım," dedi Okan, sesini iyice dengeleyerek. "Müvekkiliniz en yakın arkadaşlarından biri öldürüldükten hemen sonra ülkeyi terk edip günlerce ulaşılmaz olmasaydı, şu anda hiçbirimiz burada olmazdık zaten."
Ayağa kalktı.
"Bizim açımızdan şimdilik herhangi bir sorun yok. Ama Levent Bey'le konuşmak istediğim şeyler var. Saat çok geç oldu, herkes çok yorgun. Siz de konuştuklarımızdan haberdar değilsiniz."
Ellerini masanın üzerine koydu, hafifçe öne eğildi. Yorgundu, belliydi. Ama sesi hâlâ kararlıydı.
"Ben şimdilik size müsaade edeyim. Siz müvekkilinizle görüşün. Sonrasında ben Levent Bey'in kapısını zaten çalacağım."
Son cümlesini söylerken Levent'e baktı, ılımlı bir ifadeyle. Orta yol bulmak ister gibi. Ne tam bir teslimiyet vardı ne de meydan okuma.
Serap bir süre Okan'ın yüzüne baktı. Tarttı, biçti, değerlendirdi. Sonra başını Levent'e çevirdi.
"Levent Bey, sizi dışarıda bekliyorum. Konuşmamız gerek."
Levent başını salladı, ayağa kalktı. Okan'a son bir kez baktı.
“Söylediklerimi düşünün Levent Bey…haklı olduğumu biliyorsunuz.” Okan güven veren bir ifadeyle baktı adama.
“Buyurun Levent Bey.” Serap’ın sitemli, emrivaki dolu sesi ikilinin bakışmalarını böldü. Levent de Serap’ın peşinden dışarı çıktı.
Onlar çıkınca Okan derin bir nefes aldı. Oflayarak elini saçlarına geçirdi, odada birkaç adım attı. Duvara yaslandı, bir an gözlerini kapadı. Asıl zorlu sınavın Levent Sayer olacağını sanarken şimdi önünde çok daha tehlikeli bir engel vardı: Avukat Serap Erdem.
Levent Sayer tanıdık bir düşmandı. Ağır, hareketleri kestirilebilir, öfkesiyle kendini ele veren bir adamdı. Oysa bu kadın farklıydı. Soğuktu, hesaplıydı, bunu anlamak hiç de zor değildi. Okan onun gibi avukatlarla daha önce de karşılaşmıştı. Ne polisi ne sorguyu ne de tehditleri ciddiye alan, sadece hukukun zırhına bürünen o kadınlardan biriydi. Ve bu, işini çok daha zorlaştıracaktı.
Levent'in duvarında çatlak oluşmuştu, neredeyse içeri girecekti. Ama Serap gelip o çatlağı onarmakla kalmamış, üzerine beton dökmüştü. Şimdi Levent'e ulaşmak için önce onu aşması gerekiyordu. Oysa Serap Erdem öyle kolay aşılacak bir kadına benzemiyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.59k Okunma |
261 Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |