
Gece ağır ağır ilerlerken odada sadece Vera’nın başucundaki saatten ufak tıkırtılar duyuluyordu. Yatağın içinde Okan gözlerini kırpmadan tavanı izliyordu. Yorgunluk kemiklerine işlemişti ama göz kapaklarına ağırlık çökmüyordu.
Uzun zamandır geçirdiği en yoğun gündü bugün, şüphesiz.
Günlerdir başına bir şey geldiğini düşünüp delirdiği Kenan’ın uçağının iniş yaptığı bilgisi gelince alelacele havalimanına gitmişlerdi. Kenan’ı almışlardı almasına ama olaylar iyice sarpa sarmıştı. Bir de Levent Sayer’in avukatı Serap Erdem çıkmıştı karşısına. Soğuk, keskin, her adımı hesaplı bir kadın. Karşısında Levent Sayer gibi tecrübeli bir politikacı olmasını tercih ederdi. En azından onun hamlelerini tahmin edebilirdi.
Bitmek bilmeyen günün ardından eve gelip rahat bir nefes alacağını sanırken hayatının en büyük şokunu yaşamıştı. Hayatındaki en travmatik insanı; abisini evinin, salonunun ortasında bulmuştu.
Haklı olarak gözüne uyku girmiyordu şimdi de. Saate baktı, üçü geçiyordu. Vera yanında mışıl mışıl uyuyordu, başta direnmişti genç kadın, ama beklemekten yorulmuş, uyuyakalmıştı. Okan’ın uyumayacağını anlamıştı.
Kenan, Defne, Murat, Levent Sayer, Serap Erdem. Şimdi de abisi. Her şey bir anda üzerine gelmişti. Her şey birbirine bağlı mıydı, yoksa hayat ona oyun mu oynuyordu?
Daha fazla yatamayacağını anladı. Hafifçe doğruldu yattığı yerden. Ne kadar hafif olsa da kalkışı, tetikte uyuyan Vera'nın gözlerini açtı. Vera yarı uykulu, bulanık gözlerle ayağa kalkmış sevgilisine baktı.
"İyi misin?" diye sordu, sesi uykulu ve yumuşaktı.
"Özür dilerim," dedi Okan. "Uyandırdım seni."
"Önemli değil," derken Vera dirseklerinin üzerinde doğruldu. Şefkatle bakıyordu. "Uyuyamadın değil mi?"
"Hayır." Okan derin, bıkkın bir nefes verdi. "Duvarlar üzerime üzerime geliyor. Balkona çıkıp hava alacağım. Sen uyu bitanem."
Vera cevap veremeden çıktı Okan odadan. Üzerine bir şey almadan sigara paketini ve çakmağını alıp balkona çıktı. Arkasından kapıyı kapattı.
İstanbul Mayıs baharını yaşıyor olsa da geceleri serindi. Teninde soğuk havayı hissetti genç polis ama aldırmadı. Dudaklarının arasına yerleştirdiği sigarayı yaktı. Derince bir nefes çekti içine.
Çok geçmeden balkon kapısı aralandı. Gelen Vera'ydı tabii. Üzerindeki askılı pijamanın üzerine tamamen kapatan bir şal almıştı, elindeki diğer şalı da sevgilisinin omuzlarına örttü.
"Üşüteceksin," dedi sessizce.
"Teşekkür ederim," dedi Okan. Sigarasından derince bir nefes daha çekti.
Vera yanına yaslandı, omzunu omzuna dayadı.
"Gökhan nereden çıktı ya?" Okan stresle alnını sıvazladı. Parmakları şakaklarında bir süre gezindi, sonra ensesine doğru kaydı. "Hayır, durdu durdu... zamanlamaya bak. Kenan olayıyla canım yeterince sıkkın zaten."
Başını iki yana salladı, sigarasından bir nefes daha çekti. Dumanı hızla dışarı verdi, sanki ciğerlerinden sadece sigara dumanını değil, içindeki bütün sıkıntıyı atmak istiyor gibiydi.
Vera sessizce dinliyordu. Omzunu omzuna yaslamış, ellerini Okan'ın kolunda dolaştırıyordu.
"Hiç mi şansı yokmuş," dedi Okan alayla gülerek. Sigara dumanı burnundan çıkarken sözleri de duman gibi dağıldı geceye. "Benimle dalga geçer gibi.”
"Belki de gerçekten pişmandır Okan," diyecek oldu Vera yumuşak sesiyle.
Okan hışımla döndü yana. Gözlerinde bir anda parlayan öfke, yorgunluğun ve kırgınlığın ateşiydi.
"Pişmanlık fayda etmiyor maalesef. Yıllarca yardıma ihtiyacım varken neredeydi? Ben yapayalnız uğraşırken neredeydi? Şimdi mi aklına geldim? Şimdi mi pişman oldu?"
Sesi yükselmişti, farkında olmadan. Gece sessizliğini yırtarcasına çıkan bu ses, bir apartmanın loş balkonunda fazla ağır, fazla keskindi. Okan derin bir nefes aldı, sakinleşmeye çalıştı. Ellerini yüzüne sürdü, sonra indirdi. "Bağırmayayım. Saat geç. Komşular rahatsız olacak."
Sonra bir an fark etmiş gibi sordu: "Şok geçirmedin mi Gökhan'ı görünce?" Sevgilisinin karanlığın içinde bile elmas gibi parlayan mavi gözlerine baktı.
"Geçirdim tabii. Hatta eve almamakta ısrar ettim başta. Kapıyı yüzüne kapatayım dedim. Ama sonra... karşına daha hazırlıksız, daha saçma sapan bir anda çıkmasından korktum. En azından ben yanındayken hallolsun diye aldım içeri." Vera bir an durdu, konuşmaya tereddüt eder gibiydi. Düşüncelerini topluyor, kelimelere nasıl dökeceğini hesaplıyordu. "Gökhan, içimde ilk andan itibaren bir huzursuzluk yarattı. Ama aynı zamanda... onu tanıyor gibi hissettim."
Okan'ın kaşları çatıldı. Dumanı üflemeyi bırakmış, sigarası parmaklarının arasında tütüyordu.
"Nasıl?"
Vera başını hafifçe eğdi, gözlerini Okan'ın gözlerinden ayırmadan yanıtladı. "Tuhaftır, çok benziyorsunuz."
Okan bu söz üzerine iyice sevgilisine döndü, tek kaşını kaldırdı. Yüzünde bir inanamama ifadesi vardı. "Saçmalama. Gökhan ne kadar esmer bir adam, görmedin herhalde sen."
Vera sabırla gülümsedi, ellerini Okan'ın kolunda tutmaya devam ediyordu. "Renkleriniz farklı. Kaşınız, gözünüz, saçınız... Ama hatlar, bakışlarınız, mimikleriniz... Çok benzer Okan."
Sanki söylediği şeyin yanlış anlaşılmasından korkar gibi sakince yanıtladı. Okan ise çocuk gibi omuz silkti, reddedercesine. "Yanlış görmüşsün. Benim hiçbir şeyim benzemez ona."
Vera bir şey demedi. Sessizce başını Okan’ın omzuna yasladı, koluna iyice dolandı genç polisin. Tartışacak hali yoktu şimdi bunu. Gece çok ilerlemişti, yorgunluk her şeyin üzerine ağır bir battaniye gibi çökmüştü. Pek tabii Okan, nefret ettiği abisine benzemediğini söyleyecekti; aksi şaşırtıcı olurdu.
Bir süre öylece durdular. İstanbul’un gece sesleri uzaktan usulca geliyordu.
“Sakin ol,” dedi Vera sonunda, sesi bir yastık gibi yumuşak, bir şarap yudumu gibi ılık. “Adım adım ilerle. Bütün her şeyi aynı anda çözmeye çalışma. Şimdilik Kenan’a odaklan.”
Parmakları Okan’ın kolunda dolaştı.
“Yarın yeni bir gün. Hazır hissettiğinde imza işleri için Gökhan’a haber veririz. Ama şimdi değil. Labirentin içinde kaybolmak yerine, ona tepeden kuşbakışı bakıp adım adım gidelim.”
Sesi öyle dengeliydi ki, içinde ne bir telaş vardı ne bir acele.
Okan’ın içindeki fırtınalı deniz, bu sözlerle bir nebze olsun duruldu. Dalgalar hafifledi, rüzgâr yavaşladı. Henüz dümdüz bir su değildi belki, ama en azından artık boğulmuyordu. Başını o da sevgilisinin başına yasladı. Alnını Vera’nın şakaklarına dayadı, teninin sıcaklığını hissetti.
Sessizce karanlığı izlemeye devam ettiler. İstanbul’un ışıkları ufukta eriyor, gece göğünde birkaç yıldız mahcubiyetle parlıyordu. Mayıs gecesi serinliği yüzlerinde gezinirken, konuşmaya gerek yoktu. Varlık yetiyordu. Bir nebze, bir anlığına, yarınki bütün sorunlar askıya alınmıştı.
Okan gözlerini kapadı. Vera’nın saçlarından gelen yasemin kokusu, sigara dumanının keskinliğini yumuşattı. İçindeki o boğucu his, bir an için olsun geri çekildi. Belki de Vera haklıydı. Adım adım. Her şeyi aynı anda çözmeye kalkmamalıydı. Şimdilik Kenan. Gerisi sonra. Yarın yeni bir gündü. Belki daha aydınlık, belki daha karanlık. Ama önce sabah olmalıydı.
…a
Her gece olduğu gibi sabah elbet oldu. Güneş, her gün yaptığı gibi bıkmadan, usanmadan yine yeryüzüne göründü. İstanbul’un üzerindeki koyu mavi perde yavaşça aralandı, önce bir ışık hüzmesi sızdı camların arasından, sonra bütün şehir ışıldamaya başladı. Ama güneşin doğuşu bazen her şeyin düzeleceğinin değil, sadece yeni bir günün başladığının habercisiydi.
Okan erkenden kalktı. Duş aldı, tıraş oldu, giyindi. Hareketleri mekanikti, düşünceliyken bedeninin otomatik pilota bağlanmış gibi işlemesine alışıktı o. Sabah trafiğinin acımasız kollarına attı kendini; arabalar birbirine girmiş, korna sesleri sabahın erken saatinde sinirleri germeye başlamıştı bile. Ama o bunların hiçbirini fark etmedi. Dalgındı. Dalgınlığının ardında ise dün geceki yüzler vardı: Kenan'ın şaşkın bakışları, Levent Sayer'in tehditkâr sessizliği, Serap Erdem'in soğuk kehribar gözleri. Ve bir de abisi. Gökhan. Koltuğunda ansızın beliren o yabancı ama bir o kadar tanıdık silüet.
Yine oldukça erken bir saatte emniyetin kapısından girmişti bile. Kimlik kartını okuttu, döner kapıdan geçti, lobiyi arşınlamaya başladı. Her zamanki rutiniydi bu. Ama bu sabah bir şeyler farklıydı. Koridordan geçerken birkaç memurun dönüp kendisine baktığını fark etti. Kaçamak bakışlardı bunlar. Meraklıydı. Sanki bilmedikleri bir şeyi öğrenmeye çalışır gibi. Okan anlam veremedi. Aldırmadı. Yorgundu, daha kahvesini içmemişti, sabahın bu saatinde dedikodularla uğraşacak hali yoktu. Odasına doğru yürümeye devam etti.
Her zamanki gibi merdivenleri çıktı, koridoru boydan boya geçti. Ayak sesleri boş koridorda yankılanıyor, floresan ışıklar yüzüne solgun bir aydınlık vuruyordu. Odasına girmeden hemen dış alanda, Kadir'in masasının olduğu yerde bir hareketlilik fark etti. Kadir ayaktaydı, elinde televizyon kumandası, duvarda asılı olan ekrana tedirgin tedirgin bakıyordu.
Televizyonda bir haber kanalı açıktı. Ekranın altında kırmızı bir bant akıyordu. "SON DAKİKA" yazıyordu, yazı o kadar kırmızı, o kadar kalındı ki insanın gözünü alıyordu. Haber spikeri telaşlı ama profesyonel bir ses tonuyla bir şeyler anlatıyordu. Ama Okan'ın gözleri altyazılara takıldı.
"Milletvekili Levent Sayer'in oğlu gece yarısı emniyete götürüldü."
Alt yazılar akıyordu. Hızlı, acımasız, telaşlı.
"Kelepçeli görüntüler" — "Genç iş insanı cinayet şüphesiyle emniyette" — "Defne Aral dosyasında şok gelişme"
Okan dondu kaldı. Ekranda havalimanından görüntüler vardı. Uzaktan çekilmiş, bulanık, sanki bir cep telefonuyla kaydedilmiş gibiydi. O görüntülerde, Kenan'ın kelepçeli bilekleri ve arkasında Okan'ın silüeti vardı. Net değildi. Ama yeterince netti. İsimler, yüzler, kelepçe. Medya işin kokusunu almıştı. Hem de ne çabuk.
Başkomiserinin içeri girdiğini görünce Kadir'in esmer yüzü iyice allak bullak oldu.
"Korktuğumuz olmuş Başkomiserim..." dedi Kadir, sesi kısılmıştı. "Dünkü baskın basına sızmış."
Okan bir süre cevap vermedi. Gözlerini ekrandan ayırmıyordu. Alt yazılar hâlâ akıyordu. Haber spikeri hâlâ konuşuyordu.
Kafasında tek bir şey vardı: Kim sızdırmıştı?
"Alper Müdürüm gelmeden işe koyulun Kadir.," dedi Okan, sesi soğuktu. "Haberin kaynağını bul. Kimin çektiğini, kime sattığını, her şeyi."
Kadir başını salladı. "Anlaşıldı Başkomiserim."
Okan odasına girdi, kapıyı kapattı. Ceketini astı, koltuğuna oturdu. Telefonu eline aldı, ekrana baktı
Telefonu eline alıp magazin sitelerine göz attığında Okan’ı apayrı bir sürpriz bekliyordu. Haberler çok daha çirkin, çok daha alçak bir dille magazine yansımıştı. Manşetler birbirini kovalıyor, her biri diğerinden daha ağır, daha yıkıcı, daha yalan dolandı.
“Defne ve Kenan arasında yasak ilişki mi vardı?” — “Tenis kulübündeki kavganın görüntüleri ortaya çıktı!” — “Genç kız ölümünden önce kimi aradı?”
Başlıklar o kadar hızlı akıyordu ki, Okan’ın gözleri yetişemiyordu. Her birinin altında yorumlar, tweetler, paylaşımlar vardı. Yüzlerce, binlerce insan, hiçbir şey bilmeden, hiçbir şey duymadan yorum yapıyor, suçluyor, lanetliyordu. Kenan, daha ifadesi bile tamamlanmadan, daha mahkemeye çıkmadan, yargılanmış, mahkûm edilmişti bile.
Tam o sırada kapısı çalındı. Okan “gel” diyemeden aralandı. Kapıyı aralayıp giren Akif’ti. Elinde telefon, Okan’ın yüzüne bile bakmadan elindeki telefonda yazanları okuyordu.
“Okan,” dedi Akif, sesi ciddiydi, “Twitter’ı gördün mü?”
#DefneİçinAdalet — #KenanTutuklansın — #SayerAilesi
Üç trend topic. Aynı anda. Gece yarısından sabaha kadar. Bu saatlerde, bu kadar organize bir şekilde, bütün platformlarda aynı anda gündem olmak… Bir tesadüf olamazdı.
Zayıf polisin koyu kahve gözleri, nihayet masasında oturan arkadaşına baktı. Şaşkınlıkla, hayretle, belki de biraz korkuyla. “Okan, ortalık yıkılıyor. Bir gecede bu kadar sistematik bir şekilde bütün platformlar ve programlar nasıl örgütlenmiş olabilir?”
“Bu iş,” dedi yavaşça, “çok iyi organize edilmiş. Gece yarısı haber yapılır, sabaha karşı magazin siteleri düşer, trend topicler patlar. Kimse bu kadar hızlı, bu kadar organize olamaz. Arkasında bir ekip var. Belki de bir ajans. Ya da...”
Sustu. Akif Okan’ın cümlesini tamamlamasını bekledi. Ama Okan devam etmedi. Çünkü devam edemiyordu. Ya da etmek istemiyordu. Çünkü aklına gelen ihtimal, çok ağırdı. Çok yakıcıydı. Levent Sayer olabilir miydi? Oğlunu kurtarmak için medyayı ayağa kaldırmış, “oğluma yapılan zulüm” edebiyatı yaparak yanlışlıkla Kenan’ın suçlu olduğu algısını mı yaratmıştı? Yoksa tam tersi, başka biri miydi? Kimdi bundan faydalanan? Sorular soruları kovalıyor, cevaplar bir türlü gelmiyordu.
“Kim olursa olsun,” dedi Okan, “işimizi zorlaştıracaklar. Şimdilik tek yapabileceğimiz, işimize bakmak. Kenan’ın avukatını ara. Bir an önce bu işi halledelim. Yoksa medya Kenan’ı çoktan yargılamış bile.”
Akif başını salladı. “Hemen arıyorum,” dedi. Odadan çıktı.
Sabah kısmı koşturma ve araştırmayla geçti. Telefonlar, mesajlar susmadı. Kadir sürekli girip çıkıyor, her seferinde elinde yeni bir ekran görüntüsü, yeni bir başlık, yeni bir yorumla geliyordu.
Okan ise saatlerdir telefonla konuşuyor, Alper Müdüre durumu izah etmeye çalışıyor, üst makamlardan gelen "bu işi çabuk bitirin" baskılarına karşı savunma yapıyordu.
Saat öğleye geliyordu ki Okan'ın kapısı tıklatıldı.
"Gel."
Aralanan kapıda şık giyimli bir kadınla bir erkek göründü. Serap ve Murat. Levent Sayer'in iki sadık askeri. Biri avukatı, diğeri sponsorluk işleri yürütücüsü, sağ kolu. Kapı eşiğinde bir an durdular, sanki birlikte poz veriyorlardı. İkisi de koyu renk giyinmişti, ikisi de yüzlerinde o mesafeli, o profesyonel, o "biz buraya hesap sormaya geldik" ifadesiyle duruyordu.
Serap önde, Murat arkada içeri girdiler. Serap'ın koyu kahve takım elbisesi dün geceki gibi tiril tirildi, sanki hiç uyumamış ama yine de kusursuz görünmeyi başarmıştı. Murat ise koyu lacivert bir takımın içindeydi, kravatı düğümlü, saçları taranmış, yakışıklı yüzünde yine o her zaman var olan mesafeli gülümseme.
Kehribar gözleriyle Serap, odaya adım atar atmaz Okan'ı süzmeye başlamıştı bile.
Okan ayağa kalktı, elini uzattı. Sırayla tokalaştılar.
“Müvekkilimin görüntüleri nasıl basına düşüyor Başkomiser?” Serap tek bir saniyeyi boşa geçirmek istemiyor gibi atıldı.
Okan yerine oturdu, elleri masanın üzerinde birleştirdi. "Ben de bilmek isterdim Serap Hanım," dedi sesini sakın tutmaya çalışarak. "Dün akşam olay yerinde sadece resmi ekip vardı. Basın mensubu yoktu. Görüntülerin nasıl çekildiği, kim tarafından sızdırıldığı hakkında henüz bir bilgimiz yok. Ama araştırılıyor."
Serap bir adım öne çıktı. Topuklu ayakkabılarının sesi odanın içinde keskin bir tıkırtıyla yankılandı.
"Araştırılıyor mu? Yoksa sizden biri mi sızdırdı Başkomiser?"
Okan derin bir nefes aldı. Serap'ın suçlaması ağırdı. Polisin kendisinin görüntüleri basına sızdırması... Bunu ima etmek bile büyük bir cüretti.
"Serap Hanım," dedi Okan, sesi daha da soğudu. "Siz iyi bir avukatsınız. Benden daha iyi biliyorsunuz ki, bu tür suçlamalar delil gerektirir. Benim görüntüleri sızdırdığıma dair bir deliliniz varsa, buyurun savcılığa gidin. Yoksa lütfen işimi yapmama izin verin."
Serap'ın gözleri kısıldı. Dudakları gerildi.
"İşinizi yapın Başkomiser. Ama işinizi yaparken müvekkilimin itibarını hedef almayın. Kenan Sayer suçsuzdur. Ve ben onun suçsuzluğunu kanıtlayana kadar peşinizi bırakmayacağım."
Göz göze geldiler. Kehribar gözler. Bal rengi gözler. İkisi de birbirine meydan okur şekilde bakıyor ne Serap geri adım atıyordu ne de Okan. Odanın içinde adeta görünmez bir gerilim dalgası yayılıyor, sanki iki elektrik hattı birbirine değmiş gibi kıvılcımlar çakıyordu.
Tam o anda Murat sessizliğini bozdu. Sesi yumuşaktı, tansiyonu düşürmek ister gibi.
"Serap..." dedi çok hafiften, neredeyse fısıltıyla. "Biraz sakin."
Serap'ın bakışları bir an için Okan'dan Murat'a kaydı, sonra tekrar Okan'a döndü.
Murat sözlerine devam etti, bu kez doğrudan Okan'a dönerek. Sesinde her zamanki pürüzsüzlük ve nezaket vardı.
"Başkomiserim, biz sadece Kenan'ın masum olduğunu bilmenizi istiyoruz. Ve onun masumiyetinin kanıtlanması için her türlü yardıma hazırız."
Okan derin bir nefes aldı. Yorgundu, sabahın erken saatlerinden beri ayaktaydı, üstelik bir gece önce hiç uyuyamamıştı. Ama sesini dengelemeyi başardı.
"Murat Bey, ben Kenan'ın masum olduğuna başından beri inanıyorum zaten. Biz aynı gemideyiz."
Cümlesini bitirirken gözlerini Serap'a çevirdi.
“Levent Bey'i bile ikna ettim. Ama nedense yeterince ikna edici olamıyorum sizler için."
Sözünün altı çiziliydi. Levent Sayer gibi inatçı, güçlü, her şeyi sorgulayan bir adamı ikna edebilmişti.
Serap'ın cevabı gecikmedi. Kolları hâlâ göğsünde birleşmiş, tek kaşı hâlâ havadaydı. Sesinde bir alay, bir küçümseme, ama aynı zamanda bir tecrübenin verdiği soğukkanlılık vardı.
"Polisler hep böyle söyler. Kusura bakmayın ama biz sizin gibileri çok gördük." Serap geri adım atmıyordu. Sözleri bir ok gibi saplanıyordu odanın sessizliğine. "Kenan'ı tutuklayıp götürmeseydiniz böylesine bir manzara çıkmazdı ortaya."
Okan iç çekti. Sabır çekiyordu içinden. Sakin kalmaya çalışıyordu. “Serap Hanım… beni orada Kenan’ı kelepçelemeye Levent Bey mecbur etti.”
“Levent Bey mi mecbur etti? Başkomiser, siz polissiniz. Bir babanın öfkesi sizi görevinizden alıkoymamalı. Kelepçe takmak zorunda değildiniz. Nazikçe ikna edebilirdiniz, avukatı arayabilirdiniz, prosedürü başka türlü işletebilirdiniz. Ama siz… en ağırını, en gösterişlisini seçtiniz.”
“Serap Hanım, orada siz yoktunuz. Levent Bey’in yanında iki koruması vardı. Kenan’ı almama izin vermiyorlardı. Bağırdı, çağırdı, tehdit etti. O an orada bir tercih yapmak zorundaydım: Ya kelepçe takacaktım ve Kenan’ı alacaktım, ya da geri adım atacaktım. Kanunu en az sizin kadar ben de bilirim, bir şeyi yaptıysam boşuna değil, şartlar öyle gerektirdiğindendir.”
Serap sustu. Cevap veremiyordu. Çünkü Okan haklıydı.
Murat yine o yumuşak sesiyle araya girdi. Bu kez Serap’a değil, Okan’a dönmüştü.
“Başkomiserim, olan oldu. Şimdi önemli olan, bundan sonrası. Kenan’ın masum olduğuna inanıyorsanız, bunu kanıtlamanız gerek. Sadece inanmak yetmez.”
Okan başını salladı. “Kanıtlayacağım. Ama bana zaman lazım. Ve yardım.”
Serap’ın kaşları çatıldı. “Ne yardımı?”
Okan doğruldu. “Kenan’ın kartını kullanarak kulübe ikinci kez, cinayet saatinde giren kişiyi bulmam lazım. Belki de o kişi, Defne’nin ölümünün asıl sebebidir. Ya da en azından bir parçasıdır.”
Serap bir an durdu. Düşünüyordu. Sonra başını salladı.
“Peki. Sizi engellemeyeceğiz. Ama Kenan’ı da yıpratmayın. İfadesini alın, bırakın. Başka bir şey yapmayın.”
Yapmazdı…yapamazdı zaten. Bu kadın ne dediğinin sahiden farkında değildi çünkü bilmiyorlardı ya da umursamıyorlardı ki Okan için Kenan hepsi için olduğundan daha değerliydi. En başta kendisi kanıtlamak istiyordu Kenan’ın masumiyetini.
Cevap vermedi, sessizce başını salladı.
Serap arkasını döndü, Murat’a baktı. Sanki “çıkıyoruz” der gibi. Murat başıyla onayladı. Kapıya yöneldiler. Tam çıkacaklarken yakışıklı adam durdu, arkasına döndü.
“Başkomiser,” dedi, sesi biraz yumuşamıştı. “Kenan’ı koruyun. O iyi bir çocuk.”
Odadan çıkıp Okan’ı yalnız bıraktılar.
Serap ve Murat Emniyet bahçesine çıktığında basın oradaydı. Bekliyorlardı. Sabahın erken saatlerinden beri emniyetin önünde nöbet tutan gazeteciler, kameramanlar, muhabirler... Hepsi aynı görüntüyü almak için can atıyordu. Bir avukatın dimdik duruşu, bir iş adamının soğukkanlı bakışları, arkalarında loş ışıkla aydınlanan koridor.
İkisi de dimdikti. Ne Serap'ın omuzları çökmüştü ne de Murat'ın bakışları kaçıyordu. Yılların verdiği tecrübeydi bu. Basının karşısında eğilmez, bükülmez, geri adım atmazlardı. Sert olurlardı. Çünkü sert olmazlarsa, medya onları yer bitirirdi.
Serap önde, Murat bir adım arkasında ve biraz sağında duruyordu. Sanki bir resim karesi gibiydi. Kompozisyon mükemmeldi. Serap'ın açık kahve takım elbisesi flaşların altında adeta parlıyordu, açık kahve dalgalı saçları omuzlarına dökülmüş, kehribar gözleri kameranın tam içine bakıyordu. Murat ise onun hemen arkasında, koyu lacivert takımıyla, kravatı düğümlü, elleri önünde birleşmiş, yüzünde ne bir gülümseme ne de bir öfke vardı. Sadece ciddiyet vardı. Ağır, soğuk, mesafeli bir ciddiyet.
Serap derin bir nefes aldı. Konuşmaya başladığında sesi öyle gür, öyle net, öyle keskin çıktı ki, bütün koridor sustu.
“Müvekkilim hakkında organize bir algı operasyonu yürütülmektedir.”
Sözlerini birer birer fırlatıyordu sanki. Her kelime, bir ok gibi saplanıyordu havaya. Gazeteciler nefesini tutmuş dinliyordu. Kalemler havada kaldı, parmaklar tuşlarda dondu.
“Henüz ortada tek bir kesin delil yokken, müvekkilim medya eliyle suçlu ilan edilmektedir.”
Serap’ın sesi yükselmişti. Artık sadece konuşmuyor, haykırıyor gibiydi. Ama o haykırış, öfkeden değil, haklı bir isyandandı.
“İddianame yok, mahkeme kararı yok, savcılık iddiası yok. Ama manşetler var. Alt yazılar var. Trend topicler var. Ve hepsi müvekkilimi suçluyor.”
Başını çevirdi, kameraya baktı. Sanki evindeki televizyonda izleyen herkese sesleniyordu.
“Bu ülkede suçluluk karinesi diye bir şey yoktur. Suçsuzluk karinesi vardır. Ama görünen o ki, bazıları bunu unutmuş. Ya da unutturulmuş.”
Kanallardan canlı yayınlanan yayının başındaydı şimdi Okan ve ekibi. Televizyon duvarda asılıydı, ekranın ışığı loş odada yankılanıyor, Serap Erdem'in keskin hatlı yüzü bütün çıplaklığıyla görünüyordu. Kadir, Akif, Selin ve iki polis memuru daha... Hepsi de nefesini tutmuş, sessizce Serap'ı dinliyorlardı. Kimse konuşmuyor, kimse kıpırdamıyordu.
Okan başını iki yana salladı. "Çok sert konuşuyor, yanlış yapıyor..."
Akif, Okan'ın yanına yaklaştı, sesini alçalttı.
"Ne yapması gerekiyordu sence? Dün geceden beri medya Kenan'ı yiyor. Birinin çıkıp 'dur' demesi lazımdı."
Okan başını salladı. "Dur demek başka, ateş püskürmek başka. Bak, şimdi bütün kanallar onu konuşacak. 'Avukat sert çıktı' diyecekler. 'Ne saklıyorlar?' diyecekler. Belki de tam tersine, daha da merak uyandıracak."
Murat arkasında sessizce duruyor, başı dik, gözleri ilerideydi. Konuşmuyordu. Onun görevi buydu. Sahnede olmak değil, sahnede görünmekti. Ve o, bunu çok iyi başarıyordu.
Serap devam etti, sesi hâlâ aynı sertlikteydi.
“Müvekkilim Kenan Sayer, bugüne kadar hiçbir suça karışmamış, hayır işlerinde bulunmuş, topluma faydalı bir genç adamdır. Ve şimdi, bir gecede, hiçbir delil ortada yokken, katil ilan edilmektedir.”
Sustu. Kalabalığa baktı. Sonra tekrar kameraya.
“Bunun adı linçtir. Bunun adı hukuksuzluktur. Bunun adı, bir genç adamın hayatını karartmaktır.”
Ellerini havaya kaldırdı, sonra indirdi. Hareketi keskin, kararlıydı.
“Ve biz buna izin vermeyeceğiz.”
Murat bu noktada hafifçe öne çıktı. Serap’ın yanında durdu. İkisi de aynı hizadaydı artık. Birlikte duruyorlardı.
“Kenan Sayer masumdur,” dedi Serap, sesi bu kez biraz daha alçak ama daha da keskin. “Ve bunu kanıtlayana kadar, peşini bırakmayacağız.”
Gazetecilerden biri atıldı: “Peki görüntüler? Kelepçeli görüntüler ortada?”
Serap’ın bakışları o an daha da soğudu. Buz kesti.
“Görüntülerle delil birbirine karıştırılmamalıdır. Bir insanın kelepçeli olması, onun suçlu olduğu anlamına gelmez. Kelepçe, bir zanlının ifadesi alınırken uygulanan bir prosedürdür. Henüz yargılanmamıştır, mahkûm edilmemiştir. Ama medya, sanki müvekkilim cezaevine girmiş gibi manşetler atıyor.”
Başka bir gazeteci: “Defne Aral’la aralarında ne vardı?”
Serap’ın gözleri kısıldı.
“Müvekkilimle Defne Aral’ın arkadaşlığı hakkında konuşmak istemiyorum. Özel hayattır. Ama şu kadarını söyleyeyim: Kenan Sayer, Defne Aral’ın ölümünden dakikalar sonra kaçarak ülkeyi terk etmemiştir. Seyahati önceden planlanmıştır. Bunun belgeleri de mevcuttur. Ama kimse bunu konuşmuyor. Kimse delilleri beklemiyor. Kimse adaleti beklemiyor.”
Sustu. Yutkundu. Boğazı kurumuştu. Ama sesi hâlâ dimdikti.
“Sizden tek bir şey rica ediyorum: Bekleyin. Delilleri bekleyin. Soruşturmanın sonucunu bekleyin. Henüz hiçbir şey kesinleşmedi. Ve müvekkilim, suçsuzluğunu kanıtlayacaktır.”
Murat hafifçe eğildi, Serap’ın kulağına bir şey fısıldadı. Serap başını salladı.
“Başka soru yoksa,” dedi Serap, “açıklamamız bu kadar.”
Arkasını döndü, Murat da onunla birlikte. Kapıya yürüdüler. Kameramanlar hâlâ çekiyordu. Işıklar hâlâ patlıyordu. Ama ikisi de arkasına bakmadı. Kapı kapandığında, koridor yine sessizliğe gömüldü. Gazeteciler birbirine baktı, notlarını aldı, kameramanlar çekimi durdurdu.
Yayın kesilince Okan ve ekibinin olduğu odada sessizlik hakim oldu yeniden.
Okan durdu. Kendi kendine ellerini yüzüne sürdü. Derin bir nefes aldı, ama o nefes hiçbir şeyi temizlemedi. Başını sıkıntıyla iki yana salladı. Yavaş, her sallayışında biraz daha çöken omuzlarıyla birlikte.
"Ortalık karışacak Akif... Ortalık daha da karışacak."
Akif bir şey diyemedi. Arkadaşına teselli de edemedi, çünkü haklı olduğunu biliyordu. Kelimeler boğazında düğümlendi, ağzından çıkmak istedi, çıkamadı. Sadece başını salladı, evet anlamında. O da yorgundu, o da düşünüyordu, o da ne olacağını bilmiyordu.
Kadir, Selina ve diğer polisler sessizce bekliyordu. Kimse konuşmuyor, kimse kıpırdamıyordu. Sanki hepsi aynı düşüncenin içinde kaybolmuş, aynı endişenin ortasında donup kalmıştı.
Okan göz ucuyla arkadaşına baktı.
"Sigaraya çıkıyorum. Geliyor musun?"
Akif cevap vermedi. Sadece başını salladı. Takip etti onu.
Dışarı çıktıklarında hava sıcaktı. Emniyetin arka, her şeyden izole bahçesinde birkaç ağaç vardı, dallarında martılar konup kalkıyordu.
Okan cebinden sigara paketini çıkardı, yaktı, derin bir nefes çekti, dumanı ağır ağır dışarı verirken gözleri uzaklara bakıyordu.
Bir anda sanki çok normal bir şey söylüyor gibi, sigarasının dumanı ağzından usulca süzülürken konuştu Okan.
"Dün gece Gökhan geldi."
Akif' dondu. Kaşları çatıldı, yüzünde bir anlık şaşkınlık, bir anlık tedirginlik belirdi. "Hangi Gökhan?"
Okan sadece bir saniye gözlerinin içine baktı. Bal rengi gözlerinde ne bir şaşkınlık vardı ne bir tedirginlik. "Abim Gökhan."
Akif'in yüzü iyice gerildi. Gözleri faltaşı gibi açıldı. "Ne? Ne demek abin Gökhan?”
Okan kayıtsızca sigarasından bir nefes daha çekti. Dumanı ciğerlerinde bir süre tuttu, sonra ağır ağır dışarı verdi. Başını hafifçe yana eğdi, omuzlarını silkti. Sanki yıllardır taşıdığı bir yükten, nihayet kurtuluyor gibiydi. Ama kurtulduğu yükün yerine, daha ağır bir şey gelmişti: yüzleşmek.
"Öyle işte. Abim Gökhan. Babamdan miras bir arsa varmış. Satılması için bütün mirasçıların imzası gerekiyormuş. Benden imza almaya gelmiş."
"Peki... peki sen ne dedin, ne konuştunuz?" diye sordu Akif, çekinerek ama merakını yenemeyerek. Sesi iyice alçalmış, soruyu sorarken adeta özür diler gibiydi. Okan'ın bu konuyu açması bile başlı başına bir mucizeydi; daha fazlasını sormak, belki de fazla ileri gitmekti. Ama duymak istiyordu. Yıllardır sessiz kalan bir hikayenin, konuşulmayan bir yaranın üzerine gitmek ne kadar doğruydu? Bilmiyordu. Ama sordu işte.
Okan sigarasından bir nefes daha çekti. Duman ağzından çıkarken başını iki yana salladı, bir şeyleri reddeder gibi. Ama neyi reddediyordu? Kendini mi, abisini mi, yoksa yaşananları mı? Belki de hepsini.
"Kavga ettik tabii, n'olacak? Bir dünya laf söyledim, yolladım."
Sesi öyle sıradandı ki, sanki sıradan bir komşuyla, sıradan bir tartışma yaşamış gibiydi. Ama Akif biliyordu, Okan'ın içinde bir fırtına koptuğunu. Dumanın arkasında kaybolan o bal rengi gözler, yıllardır saklanan bir öfkenin aynasıydı.
"Hepsi bu mu?" diye sordu Akif, sesi daha da alçalmıştı. Sorusunun ne kadar ağır olduğunun farkındaydı. Ama sormuştu bir kere.
Okan başını çevirdi, Akif'in gözlerinin içine baktı.
"Ne demek o?"
Akif bir an durdu, kelimeleri seçmeye çalıştı. "Yani ne bileyim... sadece miras için mi konuştunuz? Başka bir şey yok mu? Yıllar var ortada, onca zaman..."
Okan onun sözünü kesti.
"Başka ne konuşulur onunla? Evimde olduğu her saniye sinirlerimi hoplattı zaten. Utanmadan gelmiş. Adamı bir kere kovmak yetmiyor, iyice arsız bir şey olmuş."
Sesi yükselmişti, farkında olmadan. Elleri titriyor gibiydi. Sigarasından bir nefes daha çekti, dumanı hızla dışarı verdi.
Akif sustu. Ne diyeceğini bilemedi.
Okan’ın abisini hiç tanımamış, ama onun geçmişten bir hayalet olduğunu en iyi bilen kişi olmuştu Akif. Okan’ın en zor, bir aileye en muhtaç zamanlarında bizzat yanında olduğundan Okan’ın abisinin yokluğuna olan öfkesinin birinci gözden ve belki de tek şahidiydi.
Onu hiç görmese de Gökhan’dan arkadaşına yaşattığı onca şey yüzünden o da en az Okan kadar nefret etmiş, Okan’a yıllar içinde Gökhan’dan çok daha kıymetli bir kardeş olmuştu şüphesiz.
Okan başını eğdi, sigarasına baktı. Filtreye kadar yanmıştı neredeyse, dumanı iyice incelmiş, sönmek üzere olan bir ateş gibi titriyordu. İzmariti aldı, köşedeki çöp kutusuna attı. Hareketleri yorgundu, düşünceliydi. Ellerini cebine soktu.
"Hadi," dedi. "İşe dönelim."
Aradan geçen birkaç saat Okan’ı haklı çıkarmıştı. Serap'ın yaptığı basın açıklaması, çok kısa süre içinde ana akım kanallardan Twitter'a düştü. Haber siteleri manşetleri değiştirdi, televizyon kanalları açıklamayı defalarca döndürdü, sosyal medya ise adeta alev aldı. Bir avukatın dimdik duruşu, soğuk bakışları, keskin sözleri kısa sürede binlerce yoruma, on binlerce retweete, yüz binlerce beğeniye ulaştı. Ama yapılan yorumlar tam da Okan'ın tahmin ettiği gibiydi.
Eski savcı, ekranlara çıkmış, yorum yapıyordu. Yüzünde o mesafeli, her şeyi bilen ifade vardı. Kaşları çatılmış, elleri masanın üzerinde birleşmişti. "Bu kadar agresif savunma genelde korku belirtisidir," dedi. Sesi soğuktu, kesindi, geri adım atmazdı. "Suçsuz bir insanın avukatı bu kadar saldırgan olmaz. Bu kadar telaşlı olmaz. Bu kadar panik olmaz. Burada bir şeyler saklanıyor."
Twitter'da yorumlar sel gibi akıyordu. Kimisi eski savcıya hak veriyor, kimisi Serap'ı savunuyor, kimisi hiçbir şey bilmediği halde Kenan'ı suçluyor, kimisi ise "yargılanmadan suçlanamaz" diyordu.
Ama bir yorum vardı ki, Okan'ın gözüne takıldı. Bir kullanıcı yazmıştı: "Eğer çocuk masumsa neden herkes bu kadar panikte? Babası kelepçe takılmasın diye polise mukavemet etmiş, avukatı basın açıklaması yapmış, kendisi yurt dışına kaçmış. Masum olan biri neden kaçar?"
Gün çoktan bitmiş, Okan eve gelmişti. Koltuğun ucuna ilişmiş, dirseklerini dizlerine dayamış, öne eğilmiş karşısındaki televizyona bakıyordu. Yorgunluğu her halinden belliydi: omuzları düşmüş, gözlerinin altındaki koyu halkalar daha da belirginleşmiş, saçları dağılmıştı. Bir elinde telefon, diğer eliyle zaman zaman şakaklarını ovuşturuyordu. Ekranda sosyal medya akıyor, yorumlar birbirini kovalıyor, her yeni tweet Kenan'ın boynuna bir ilmek gibi dolanıyordu. Okan bir süre daha kaydırdı, sonra telefonu kenardaki sehpaya bıraktı. Derin bir nefes aldı, başını arkaya yasladı, gözlerini kapadı. Ama içindeki fırtına dinmemişti.
Bu sırada mutfaktan oturma odasına gelmişti Vera. Üzerindeki bol bir ev hırkası kısa şortunun altına kadar iniyordu, ayaklarında yumuşak terlikler, saçları omuzlarına dökülmüştü. Elinde iki fincan çay vardı. Birini Okan'ın önündeki sehpaya bıraktı, diğerini kendi elinde tutarak sevgilisinin yanına oturdu. O da merakla televizyona baktı, ekranda hâlâ Serap'ın basın açıklaması dönüyor, alt yazılar akıyordu.
"Aklım almıyor," dedi Okan televizyondan gözlerini ayırmadan. Sesi yorgundu, düşünceliydi. "Serap kadar deneyimli bir avukat nasıl böyle bir hata yapar? Kenan'ı daha da net bir hedef haline getirdi bugünkü basın açıklamasındaki sözleriyle. Ne kadar duygusal olursa olsun, ne kadar sinirli olursa olsun, bu kadar profesyonel bir kadının soğukkanlılığını koruması gerekmez miydi? Bunu nasıl hesap edemez? "
Vera bir süre sustu, çayından küçük bir yudum aldı, fincanı iki avucunun arasında tuttu. Sonra başını hafifçe Okan'a çevirdi.
"Belki de ediyordur."
Okan başını kaldırdı, sarı saçları omuzlarına dökülen sevgilisinin yüzüne baktı. Merakla, sorgulayarak. "O ne demek?"
Vera'nın mavi gözleri loş ışıkta lacivert bir deniz gibi parlıyordu. "Serap dediğin kadar iyi bir avukatsa... belki de hedefi tam da budur diyorum."
Okan kaşlarını çattı, ama cevap vermedi. Sadece dinlemeyi sürdürdü. Artık bütün odağı Vera'daydı.
"Serap iyi bir avukat olabilir," dedi Vera, "ama iyi niyetli olup olmadığını bilemeyiz. Menfaatleri nedir? Amacı nedir? Bunu ancak zaman gösterir. Ama bana sorarsan, bu kadına dikkat etsen iyi olur."
Okan bir an durdu, düşünür gibi sakalını sıvazladı. Parmakları çenesinde gezindi, sonra indi. Gözleri hâlâ Vera'nın yüzündeydi.
"Kadın tam bir bela, onun zaten farkındayım. Ama belki de sandığımızdan büyük bir tehlikedir. Haklı olabilirsin."
Okan, Vera'nın sözlerine hep kulak verir ve hep bunu yaptığına memnun olurdu. Vera'nın yorumları, tespitleri, fikirleri hep çok yerinde olurdu. Mesleki tecrübesinin, gerçek bir insan sarrafı oluşunun ve oldukça keskin bir zekânın yansımalarıydı bunlar. Okan bunu yıllar içinde defalarca görmüştü. Vera, bazen bir cümleyle saatlerce düşünmediği bir şeyi aydınlatır, bazen bir soruyla haftalardır içinde dönüp duran bir düğümü çözerdi.
“Kenan'la konuşmalıyım”, dedi genç polis birkaç saniyelik sessizliği bozarak. Sesi yorgundu, kararsızdı, ama aynı zamanda kararlıydı da. Elleri dizlerinin üzerinde kenetlendi, parmakları birbirine geçti. "O cephede ne oluyor, Serap neyin peşinde, babası ne düşünüyor? Bunu ondan daha iyi kimse bilemez. Hem ayrıca da iyice eli ayağı birbirine dolanmıştır. Çocuk bir gecede ülkedeki en nefret edilen kişi oldu." Sıkıntıyla, gerçek bir endişeyle söylendi bunları. Başını iki yana salladı, sanki içindeki o ağırlığı fiziksel olarak atmaya çalışıyor gibiydi.
Vera'nın da yüzünde endişe vardı şimdi. Elindeki kupayı güzel dudaklarından çekerken mırıldandı. "Kenan'ın arkasında bir ordu var Okan. Avukatlar, iş adamları, onlarca bağlantı... Eminim korkmuştur ama masumiyeti kanıtlandığı an üzerindeki baskı kalkar. Türk insanları çok balık hafızalı ne yazık ki. Gündeminiz o kadar karışık ki, çok sarsıcı olayların bile insanlar üzerindeki etkisi sadece birkaç gün, bazen birkaç saat. Unutulmaması gereken şeylere bile yeterince tepki vermiyor bu insanlar. Dolayısıyla Kenan için endişelenme."
Sesinde tuhaf bir tını vardı Vera'nın. Ne tam bir rahatlatma çabasıydı bu ne de boş bir teselli. Daha çok, bir gerçeği tespit ediyor gibiydi. Ve o farklı tını Okan'ın hemen dikkatini çekti. Çünkü Vera'nın sesi değiştiğinde, genellikle söylemek istediği asıl şey, sözlerinin arasında gizliydi.
Ne demek istediğini anlamak ister gibi yine sevgilisine baktı. Bal rengi gözleri, Vera'nın mavi gözlerinin içinde bir şey arıyordu.
Vera sıkıntıyla dudaklarını yaladı. Kupanın ağzında bir an duran dudakları, şimdi birbirine baskı yapıyor, kelimeleri zorla çıkarıyor gibiydi.
"Ben senin için endişeleniyorum Okan. Fotoğraflarda, videolarda sen de varsın. Ayrıca müdürün geçen gün saçma sapan, ne olduğu anlaşılmaz laflar etmiş sana, sen anlattın. Bu insanlar senin başına bela olur, senin mesleğin tehlikeye girer diye korkuyorum."
Vera'nın endişesini anlıyordu Okan. Ve ne yazık ki onu teselli edemiyordu, çünkü genç kadın haksız sayılmazdı. Güçlüler ve nüfuzlular, en büyük skandallardan bile "alınları ak" çıkarken, arka planda işini, etik değerlere, adalete göre yapan dürüst insanlar hep yanardı. Okan bunu görmüştü. Yıllar içinde defalarca görmüştü. Adalet sandalyesine oturanların, en küçük bir baskıda nasıl eğildiğini; doğru bildiği şeyin peşinden gidenlerin, nasıl yalnız bırakıldığını, nasıl itibarsızlaştırıldığını, nasıl yok edildiğini.
Vera haklıydı. Kenan'ın arkasında bir ordu vardı. Ama Okan'ın arkasında kim vardı? Sadece kendi inancı, dürüstlüğü ve ahlakı. Ve bunlar bazen ne yazık ki yetmiyordu.
Okan elini uzattı, Vera'nın elini tuttu.
"Merak etme," dedi Okan. "Beni tanıyorsun. Kolay kolay pes etmem. Hem adalet diye bir şey var. Er ya da geç, herkes hak ettiğini bulur."
Sözler ağzından çıkarken kendisi bile inanmıyordu. Yıllardır adaletin peşinde koşan biri olarak, ne kadar çok insanın hak ettiğini bulamadan gittiğini görmüştü. Ne kadar çok dosyanın rafa kalktığını, ne kadar çok suçlunun kurtulduğunu, ne kadar çok masumun cezaevinde çürüdüğünü bilirdi. Adalet diye bir şey vardı belki, ama herkes için değildi. Güçlüler için, nüfuzlular için, parası olanlar için başka bir adalet vardı. Zayıflar için, yalnızlar için, kimsesizler için ise başka. Ama yine de söyledi. Söylemek zorundaydı. Çünkü Vera'nın gözlerinde o endişeyi, o korkuyu görmüştü. Ve onu rahatlatmak, en azından biraz olsun sakinleştirmek istiyordu.
Kendisini de inandırmaya çalışarak gülümsedi hafifçe. Dudaklarının kenarları kalktı, ama gözleri gülmedi.
“Umarım," diyebildi Vera. Bu kez adaletin gerçekten tecelli etmesini çok içten bir şekilde umarak.
Okan Vera’nın elini daha sıkı tuttu, parmaklarını onunkilere iyice kenetledi. Başını Vera’nın boynun, o güvenli sığınağa gömdü. Vera’nın kokusu ve sıcaklığı hep olduğu gibi karmaşık ruhuna, göstermeyi hiç sevmese de sıcaklığı hasret kalbine iyi geldi.
Gözlerini kapadı.
Vera çenesini Okan'ın saçlarına gömdü. Dudaklarıyla alnına hafifçe dokundu.
Sabah olacaktı. Güneş yine doğacaktı. Yarın başka bir gündü. Belki daha aydınlık, belki daha karanlık. Ama şimdi, bu gece, sadece bu gece, beklemek vardı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.59k Okunma |
261 Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |