
Vera, evin içindeki gece sessizliğinde, tek başına oturuyordu. Salonun ılık, samimi ışığı, onu ve önüne yayılmış kağıt denizini aydınlatıyordu. Masanın üzeri, dosyalar, notlar ve birkaç eski fotoğrafla kaplanmıştı. Elinde, buharı tüten porselen bir kahve fincanı vardı.
Havada, taze demlenmiş kahvenin mis kokusu, eski kağıtların tozlu aromasıyla karışıyordu.
Uzun, şekilli çıplak bacaklarını yanındaki sandalyenin oturağına uzatmış, bir bacağını diğerinin üzerine atarak rahat bir pozisyonda oturuyordu genç kadın.
Başı, masaya yayılmış dosya ve notlara eğikti. Omuzlarına dökülen, buğday tarlası gibi dalga dalga sarı saçları, çalışma lambasının ışığında altın rengi parıltılar saçıyordu. İnce, zarif yüz hatları, düşünceli bir ifadeyle yoğunlaşmıştı. Arada bir, uzun parmaklarıyla saçlarını kulaklarının arkasına atıyor, bu hareketiyle hem bir rahatsızlığı gideriyor hem de zihninde yeni bağlantılar kuruyor gibiydi.
Kapının tok sesi, evin sessizliğini aniden deldi. Vera, okumakta olduğu belgeden başını kaldırdı. Kaşları hafifçe çatıldı.
Bu saatte kim olabilirdi? Okan’la daha az önce konuşmuştu, sevgilisi hala Emniyet’te olduğunu söylemişti, Kenan davasıyla ilgili gelişmeler vardı. Merakla kalktı yerinden.
Kapıyı aralayan Vera, tanımadığı bir yüzle karşılaştı. Karşısında, uzun boylu, geniş omuzlu, atletik yapılı bir adam duruyordu. Eli yüzü düzgün, bakımlı görünüyordu. Teni, Akdeniz insanının karakteristik esmerliğindeydi ve bu esmerlik, onun keskin çizgilere sahip yüzünde daha da belirginleşiyordu. Saçları kısa ve düzgün kesilmişti.
Vera'nın mavi gözleri, bir anlık şaşkınlıkla hafifçe kısıldı. Yabancıyı, hiç çekinmeden, baştan aşağı süzdü. Bu, onun eğitiminin ve doğasının bir parçasıydı; hızlı bir tehdit değerlendirmesi yapıyordu aslında. Adamın bakışları da aynı şekilde Vera'ya takılmıştı. Birkaç saniye, iki yabancı arasında sessiz, gergin karşılıklı bir ölçüm yaşandı.
"Buyurun?" dedi Vera, sesi nötr ama arkasında bir ihtiyat barındırıyordu.
Adam hemen cevap vermedi. Onun da gözleri, Vera'nın üzerinde geziyor, kapı aralığından görünen evin içine, Vera'nın rahat kıyafetlerine, yüzündeki ifadeye kayıyordu. Hafifçe dudaklarını büzdü, sanki bir şeyi onaylıyor ya da bir karar veriyormuş gibi.
"Okan yok mu?" diye sordu sonunda, sesi derin ve sakindi. Soruyu sorarken bile gözleri Vera'nın yüzündeydi.
Vera, çekinmiş gibi görünmüyordu. Aksine, dik duruşu ve doğrudan bakışları kendinden emindi. Ama içinde, tanımlayamadığı, hafif ve rahatsız edici bir "terslik" hissi uyanmıştı. Bu, sadece bir yabancının varlığından değil, adamın davranışlarındaki bir tür ölçülü soğukluktan ve Okan'ı sorma şeklinden kaynaklanıyor olabilirdi.
Dahası tuhaf bir şekilde tanıdık geliyordu bu yüz. Oysa Vera, onu daha önce hiç görmediğinden kesinlikle emindi. Bu çelişki, içinde küçük bir alarmı tetikledi.
Bakışlarında hiçbir belirsizlik olmadan, net ve kararlı bir şekilde sordu. "Kim olduğunuzu öğrenebilir miyim?"
Adam pes eder gibi derin bir nefes aldı. Gözlerini Vera'nın üzerinden ayırmadan, "Okan'ın abisi, Gökhan ben." dedi.
Gökhan.
Bu isim, Vera'nın zihninde bir şimşek gibi çaktı. Kalbi bir an için durmuş gibi oldu. Okan'ın geçmişinden, o hiç dokunulmamış, karanlık ve acı dolu bir köşeden fırlayıp gelen bir hayalet gibiydi bu adam.
Henüz on sekizinde toprağa verdiği kardeşi Sinan’ın vefatından Okan, abisi Gökhan’ı ve babasını suçlamıştı. Annesini genç yaşta kaybeden Sinan’ın başını bir gün sevgiyle okşamayan ellerin, nasıl olur da “aile” diye anılabileceğini sorup durmuştu yıllarca. Sinan’ı toprağa gömen kader değildi Okan’a göre; ilgisizlikti, sevgisizlikti, “babalık” ve “abilik” adı altında hiçbir sorumluluk taşımamış iki adamdı.
Okan, bu iki gölgeye duyduğu nefretin hararetiyle daha 20 yaşındayken Ankara’dan çekip gitmiş, İstanbul’un bilinmeyen sokaklarında kendine bir hayat kurmak zorunda kalmıştı. Çocuk denecek yaşta, hayatın acımasızca omzuna yüklediği bütün ağır sorumlulukları tek başına üstlenmişti. Belki de bu yüzden, yaşıtları hayatın hafifliğini yaşarken, o erken olgunlaşmış, zamansız bir bilgelikle durulmuştu. Her adımı, arkasında bırakmak zorunda kaldığı güvencesiz çocukluğun gölgesiyle atılmıştı. Sevginin ve desteğin ne denli kıymetli olduğunu, onların yokluğunda, kemiklerine kadar hissederek öğrenmişti.
Yıllar boyunca ne babasından bir telefon, ne de Gökhan'dan bir "İyi misin, kardeşim?" sorusu geldi. Bir gün olsun, "Aç mısın? Soğukta, açıkta mısın? Hayatta mısın?" diye merak eden, soran, arayan bir ses çıkmadı o evden.
Bu sessizlik, sadece sesin yokluğu değildi. Sevginin, ilginin, en basit insani sorumluluğun yokluğuydu. O boşlukta, Okan kendi kendinin hem annesi hem babası hem de abisi olmak zorunda kalmıştı. Her başarısını kutlayacak, her düşüşünde onu kaldıracak kimsesi yoktu. Bu yalnız büyüme süreci, onu olağanüstü güçlü kılmıştı belki, ama aynı zamanda içinde, bir çocuğun en temel ihtiyacı olan "ait olma" duygusundan mahrum kalmışlığın derin bir sızısını da bırakmıştı.
Annesinin erken ölümü evde bir dengeden çok bir haksızlık doğurmuştu. Anlattıklarından anlaşılan oydu ki, o günden sonra babanın tek varisi Gökhan’dı. Ne Sinan’ın sesi duyuldu ne Okan’ın gölgesine dönüp bakıldı. İki kardeş, babalarının gözünde görünmezdi; varlıkları ancak yokluklarıyla anlaşılmıştı. Gökhan’ın Okan’ı aramaya cesaret edemeyişi bile, sevgisizliğin değil, korkunun eseriydi. Babasının karşısında koca bir adam olsa bile, ruhu hâlâ diz çökmüş bir çocuktu.
Aradan tam on iki yıl geçti. Ne bir arama ne bir haber… Ta ki, geçen yıl, o sıradan akşamüstü, kapısı beklenmedik bir şekilde çalınana dek.
Gökhan çıkagelmişti. Eşikte, yılların yükünü taşıyan, ama Okan'ın hatırladığından çok daha farklı, olgunlaşmış ve ağırbaşlı bir görünümde duruyordu. Yüzünde, ona hiç yakıştıramadığı, yabancı ve huzursuz bir telaş vardı. Gözleri, Okan'ın gözlerinin içine bakmaya cesaret edemiyor gibiydi. Ve sonra, o ağır, kaderi belirleyici sözler döküldü dilinden: "Babamız... Ölüm döşeğinde. Seninle helalleşmek istiyor."
Bu cümle, Gökhan için belki de geçmişe dair bir hatırlama, bir saygı duruşuydu. Belki de babasının son arzusunu yerine getirerek kendi vicdanını rahatlatmanın bir yolunu arıyordu. Ama Okan için bu, bir hatırlama değil, hiç açılmamış, kanamaya devam eden bir hesabın kapatılması girişimiydi. On iki yıllık sessizlik ve ilgisizlik, bu tek cümleyle silinebilir miydi?
Karşılaşmaları bir kavuşma değil, tam bir felaket, eski ve derin bir yangının aniden harlanması olmuştu. Gökhan'ın o sözleri, Okan'ın içinde, yıllarca bastırdığı, demir bir yumrukla sıktığı tüm öfkeyi, acıyı ve hayal kırıklığını serbest bırakmıştı. O an, Okan'ın gözünde çocukluğunun korunaksız dünyası, Sinan'ın kaybının dayanılmaz ağırlığı ve yalnız başına verdiği tüm o mücadeleler canlanmıştı. Yüzü bembeyaz olmuş, nefesi kesilmişti. Sesini zorla çıkararak, bedeni titreyerek, tüm hayatının yükünü taşıyan o ağır sözleri söylemişti:
"Ben... Ben hakkımı helal etmiyorum." Her kelime, bir çekiç darbesi gibi odada yankılanmıştı. "Ne ona... ne de sana."
Ve ardından, konuşmaya, bir açıklama dinlemeye dahi tahammülü kalmadan, kapıyı Gökhan'ın yüzüne kapatmış, onu, geçmişiyle birlikte hayatından bir kez daha kovmuştu. O kapının kapanış sesi, on iki yıl önce kopmuş olan bağların, bu sefer nihai ve geri dönülemez bir şekilde koptuğunun ilanı gibiydi.
Vera, tüm bu acı dolu geçmişi Okan'ın ağzından dinlemiş, onun bu konudaki kırgınlığını ve öfkesini yakından tanımıştı. Ama Gökhan'la şu ana kadar yüz yüze gelmemişti. İçgüdüsü ona, Okan'ın bu durumdan asla hoşlanmayacağını, hatta büyük ihtimalle öfkeleneceğini fısıldıyordu. Bundan adı gibi emindi.
Başını hafifçe, kararlılıkla iki yana salladı. "Okan evde yok."
Gökhan'ın kaşları, neredeyse masum bir şaşkınlık ifadesiyle hafifçe kalktı. "Benim onunla konuşmam gerekiyor," diye ısrar etti, sesinde bir aciliyet vardı. "Eve gelmeyecek mi?"
Vera'nın bakışlarındaki kararlılık zerre kadar azalmamıştı. "Geldiğinde gelirsiniz o halde," diye mırıldandı, kapıyı kapatmak için adeta hazırlanıyordu.
Gökhan, bir adım daha yaklaştı. Yüzündeki ifade değişti; yalvaran değil, daha ziyade baskı kurmaya çalışan bir hali vardı. "Bakın," dedi, sesi biraz daha alçalarak, ciddiyet vurgusu yaparak. "Konu gerçekten ciddi. En azından içeri geçsem, onu beklesem olmaz mı?"
Sonra bir an durdu. Gözleri Vera'yı baştan aşağı yeniden süzdü. Bu kadar direnen, kendisine içeri bile davet etmeyen bu kadın da kimdi? Bakışları, bir an önceki o "masum" şaşkınlıktan sıyrılıp hafifçe sertleşti, hatta küçümseyici bir hal aldı. Kaşlarını çatarak sordu, sesi artık daha keskin ve sorgulayıcıydı.
"Siz kimsiniz bu arada?"
Vera, Gökhan'ın tavrındaki bu ani değişimden ve küstahça sorulan sorudan hiç hoşlanmamıştı. Kapıyı aralamamakta daha da inat ederek, kaşlarını hafifçe kaldırdı. Bakışları artık daha netti ve sınır çiziyordu.
"Vera, ben," dedi, sesi sakin ama üzerinde tartışılacak bir boşluk bırakmayacak kadar net. "Okan'ın kız arkadaşıyım."
Bu sözler, Gökhan'ı hafifçe afallattı. Aslında bunu tahmin etmesi gerekirdi, ama öylesine gergin ve telaşlıydı ki şu an, etraflıca düşünemiyordu. İçten içe, bu karşılaşmanın nasıl sonuçlanacağını biliyordu. Küçük kardeşinin o meşhur, derin ve haklı öfkesinden düpedüz çekiniyordu. Vera'nın bu net ve sahiplenici tavrı, onun içindeki bu korkuyu daha da körükledi. Karşısında sadece Okan'ın sevgilisi değil, aynı zamanda onun adına konuşan, onun sınırlarını koruyan bir muhafız vardı. Bu, işini daha da zorlaştırıyordu.
"Bak Vera," dedi, ismini kullanarak aralarında bir samimiyet varmış gibi davranarak. "Anladığım kadarıyla benimle ilgili bildiğin şeyler var. Ama Okan'la gerçekten konuşmam gerekiyor. Bu... ailevi bir mesele."
"Ailevi" kelimesi, Vera'nın için için kaynayan öfkesinin fitilini ateşledi. İçinden, "Aileymiş!" diye gülmek geldi. Ona aile olmak dışında her şeyi yapmış bir adam, şimdi nasıl bu kadar pişkin, bu kadar rahat bir şekilde "ailevi mesele" diyebiliyordu? Yılların ihmalini, ilgisizliğini, Okan'ın tek başına verdiği mücadeleyi nasıl görmezden gelebiliyordu? Bu ikiyüzlülük karşısında midesi bulandı. Ama Okan adına, onun evinin sınırlarını korumak adına öfkesini zapt etti. Yüzünde en ufak bir duygu ifadesi göstermedi.
Ancak Gökhan'ın bu hemen "senli benli" oluşu da ayrıca tepesini attırmıştı. Türk insanının hızlı samimiyet kurmasına alışkındı evet, ama bu samimiyetsizlik, bu adam tarafından yapılınca, kulağına saygısızlık ve bir tür psikolojik baskı aracı gibi geliyordu. Ona olan tiksintisini ve mesafesini net bir şekilde belli etmek için, soğuk ve vurgulu bir tonla karşılık verdi:
"Gökhan Bey," dedi, 'bey' kelimesini bilerek ve bastırarak telaffuz ederek aralarındaki resmi, mesafeli hattı çizdi. "Okan'ın ne zaman eve geleceğini ben de bilmiyorum. Size en iyisi, onu Emniyet’te aramak olacak." Cümlesini bitirirken, kapıyı biraz daha kapamaya başladı, bu konuşmanın sona ermesi gerektiğine dair net bir işaret vererek.
Gökhan, Vera'nın kapıyı kapatmak üzere olduğunu görünce, sesindeki tüm yapay yumuşaklığı ve samimiyetsizliği attı. Yerini, daha gerçek, daha aciz ve çaresiz bir ton aldı. Elini, neredeyse içgüdüsel bir hareketle, henüz tam kapanmamış kapıya doğru uzattı, ama dokunmadı.
"Vera, lütfen," dedi, sesi bu sefer alçak, içten ve neredeyse yalvarırcasına. Gözlerindeki o küstah ifade tamamen silinmiş, yerini derin bir endişe almıştı. "Ben... Ben onunla sırf geçmiş için konuşmaya gelmedim. Yeni bir şey var. Babamızla ilgili."
Duraksadı, boğazını temizledi, sanki söyleyeceği şey onu da yaralıyordu. "Mirastan bahsetmiyorum, para pul değil mesele. Babamızın ölmeden önce üzerine yaptırdığı bir arsa var. Tapu devri için... Okan'ın da imzası gerekiyor. Reddederse, resmi işler aylarca, belki yıllarca sürünecek. Avukatlar devreye girer, mahkemelik oluruz. Okan ne kadar kızgın olursa olsun, bu kaosu istemez. Bir kez olsun konuşmamız şart."
Vera, Gökhan'ın sözlerini dikkatle dinlerken, yüzündeki sert ifade bir an için yumuşadı. Gözlerinin içine baktı; orada, bu sefer oyunbazlık veya küstahlık değil, gerçek bir çaresizlik ve aciliyet vardı. Miras ve tapu işleri... Bunlar, kişisel kavgaların ötesinde, yasal bir karmaşaya dönüşebilecek, uğraştırıcı meselelerdi. Okan'ın böyle bir yükün altına girmesini istemezdi. Ayrıca, Gökhan'ın "Okan ne kadar kızgın olursa olsun, bu kaosu istemez," sözü isabetli olmuştu. Okan, adalete ve düzene inanan biriydi; böyle bir yasal bataklık onun için işkence olurdu.
İçinde Okan'a karşı hissettiği koruyuculuk duygusu, bu sefer farklı bir şekilde tezahür etti. Belki de en iyisi, bu meselenin Okan'ın önüne, onu hazırlıklı ve sakin bir şekilde getirmekti. Gökhan'ı içeri almamak, durumu daha da gerginleştirebilirdi.
Derin, sessiz bir nefes aldı. Kararını vermişti. Kapıyı biraz daha araladı ve bir adım geri çekildi. Eliyle salonun loş ışıklı iç kısmını işaret etti.
Gökhan, içeri girmesine izin verilmesi üzerine, gözle görülür şekilde rahatlamış bir nefes aldı ve eşikten içeri adım attı. Burnuna, taze demlenmiş kahvenin mis kokusuyla karışmış, hafif ve tatlı bir vanilya aroması geldi; Vera'nın parfümüydü bu.
Geçen sene geldiğinde, Okan'la o kadar şiddetli, o kadar yıkıcı bir kavga yaşamışlardı ki, etrafa bakmaya, bu evi hissetmeye fırsatı olmamıştı.
Şimdi, sakin bir şekilde içeri girme fırsatı bulunca, buranın düzenli, sıcak ve sevimli bir ruhu olduğunu fark etti. Gözleri duvarlardaki ufak fotoğraflara kaydı. Akif'le, Gülriz'le, bebekleri Sinan'la ve en çok da Vera'yla çekilmiş fotoğrafları vardı Okan'ın. Her birinde, Gökhan'ın hiç görmediği, belki de hayal bile edemediği bir ifade vardı yüzünde: Mutluluk. Derin, samimi, huzurlu bir mutluluk. Bu manzara, içinde tarifsiz bir burukluk ve pişmanlık uyandırdı.

Çekingen, neredeyse utangaç adımlarla oturma odasına ilerledi. Odaya girer girmez, hemen sol tarafta, boydan boya duvarı kaplayan devasa, ahşap bir kütüphane dikkatini çekti. Buna hiç şaşırmadı. Kardeşi, okumayı, kitapların dünyasına sığınmayı her zaman sevmişti. Bu kütüphane, Okan'ın orada, bu evin içinde var olan kişiliğinin somut bir kanıtı gibiydi.
Kendini fazla rahat hissetmese de rahat görünümlü oturma grubuna doğru ilerledi ve bir koltuğa oturdu. Vera, onu takip ediyordu, arkasından içeri girdi ve mesafeli bir tavırla karşısındaki koltuğa yerleşti. Sessizlik, bu sefer kapının dışındaki gergin sessizlikten farklıydı; daha ağır, daha düşünceli ve geçmişin hayaletleriyle doluydu.
Vera, Gökhan oturmuş, sessizce beklerken, bu kez onu daha detaylı inceleme fırsatı buldu. İlk bakışta bu yabancıya neden için için bir tanıdıklık hissettiğini şimdi anlamıştı. İki kardeş, aynı genetik kalıptan çıkmış, sadece farklı renk paletleriyle boyanmış gibiydiler.
Ten renkleri, saç tonları, göz renkleri... Tüm yüzeysel özellikleri birbirinden farklıydı. Okan'ın güneşle dost, sıcak buğday tenine karşılık Gökhan'ın esmer, biraz daha kapalı bir cildi vardı. Okan'ın güneşte altın parıltılar saçan açık kumral saçları ve koyu sarı sakalının yerine, Gökhan'ın saçları ve sakalları koyu kahverengi, neredeyse gece gibi siyahtı. Ve en çarpıcı fark gözlerdeydi... Okan'ın, içindeki tutkuyu, sıcaklığı ve yaşam enerjisini ele veren, bakır rengi, ateşli gözlerinin aksine, Gökhan'ın gözleri kömür karası, derin, koyu bir girdap gibiydi.
Fakat tüm bu farklılıkların ötesinde, asıl şaşırtıcı olan benzerlik, yüzlerindeki çizgilerde ve en çok da bakışlarındaki o ağırbaşlı, derin, dünyaya meydan okuyan ifadeydi. Aynı genetik kod, iki farklı paletle ama aynı güçlü, keskin ve sert fırça darbeleriyle resmedilmişti. İkisinin de kaşlarının aynı şekilde, ince bir şüpheyle kalkışı, dudaklarının aynı şekilde kararlı ve kapalı bir çizgi oluşturuşu, çene hatlarının aynı keskinlik ve dik açıyla belirginleşmesi... Vera'ya bakan bu kara, derin gözlerde, Okan'ın bakır renkli gözlerinde gördüğü o aynı, derinlere işleyen, yargılayıcı, mesafeli ve bir o kadar da incinebilir, kırılgan ifade vardı. Bu, sadece bir yüz benzerliği değildi. Bu, paylaştıkları ortak travmatik geçmişin izleriydi.
İki farklı hayat, aynı aile ağacının gölgesinde şekillenmişti ve izleri yüzlerine kazınmıştı.
Gökhan da sessizliğin ağırlığı altında, karşısındaki kadını fark etmeden edemiyordu.
Tartışmasız bir güzelliği olan, etkileyici bir kadın vardı karşısında. Konuşurken aksanındaki o hafif kırıklık, Türk olmadığını hissettiriyordu. Zihninden, "Okan nereden tanışmış ki bu kadınla?" sorusu, sadece saf bir merakla geçti. İçinde herhangi bir art niyet veya kıskançlık yoktu; sadece, küçük kardeşinin hayatında böyle özel bir insanın varlığına dair içten bir şaşkınlık vardı.
Tabii, kardeşi de yakışıklı bir adamdı. Geçen sene onu gördüğünde yaşadığı şaşkınlığı şimdi yeniden hatırladı. Okan hep güzel bir çocuktu, evet, ama bir çocuktu. Onu en son gördüğünde, daha yirmilerinin başındaydı, yüzünde çocuksu bir yumuşaklık vardı, bedeni incecik ve gençti.
Ama o gün, geçen sene karşılaştığı, bambaşka biriydi. Çocuksu yumuşaklığın yerini, keskin ve erkeksi çizgiler almıştı. Omuzları genişlemiş, kolları güçlü bir adamın kolları haline gelmişti. Yüzü, hayatın ve belki de mesleğinin getirdiği bir ciddiyetle sertleşmiş, çene çizgisi belirginleşmişti. Gözlerinin çevresinde, hafifçe beliren kırışıklıklar, yaşanmışlıkların izleri gibiydi. Ama tüm bu değişime rağmen, o temel, çarpıcı güzellik bozulmamış, aksine olgunlukla daha da keskinleşmişti. Karşısında, küçükken tanıdığı o narin çocuk değil, kendinden emin, güçlü, yakışıklı bir adam duruyordu.
Bu dönüşüm, Gökhan'ı sadece şaşırtmamış, aynı zamanda ona, kaçırdığı yılların, büyüme sürecine tanık olamamanın büyük bir boşluğunu hissettirmişti. O çocuğun bu adama dönüştüğü her aşamadan habersizdi ve bu, pişmanlığını katlayan bir acıydı.
Evin havasından, düzeninden, duvarlardaki fotoğraflardan ve Vera’nın halinden belli oluyordu ki bu yabancı kadınla kardeşi birlikte yaşıyorlardı. Bu düşünce, Gökhan'ın içinde daha derin bir yankı uyandırdı. Okan'ın sadece bir sevgilisi değil, aynı zamanda bir hayat arkadaşı vardı. Onunla aynı evi, aynı hayatı paylaşıyor, mutlu anlar biriktiriyorlardı.
Normal şartlar altında, iletişim halinde iki abi kardeş olsalar, bir abi gibi takılır, belki koluyla hafifçe itekleyip, "Aslan parçası, ne kadar güzel bir sevgilin var, sen hiç az değilsin!" derdi. Bu basit, kardeşçe şakalaşma, hayatın doğal akışında olması gereken bir andı. Ama onlar için bu imkansızdı. Aralarındaki uçurum, bu kadar sıradan ve güzel bir anı bile yaşamalarına izin vermeyecek kadar derindi.
Bu düşünce, içinde derin bir hüzün ve pişmanlık uyandırdı tekrardan. Kaybettikleri sadece geçmiş değildi; şu an, bu anda bile yaşayamadıkları tüm o güzel anlardı. Bu ağır duygu yük altında, gözleri Vera'nın yüzünden kaydı ve mahcup bir şekilde yere, halının üzerine düştü. Orada, aralarında hiç var olmamış o sıcak diyaloğun hayalini kurmanın burukluğunu yaşadı.
Vera, ağır sessizliği bozmak ve ev sahipliği görevini yerine getirmek adına, sesini kasıtlı olarak nötr ve biraz soğuk tutarak sordu. "Bir şey içer misiniz?"
Gökhan, başını hafifçe iki yana salladı. Bakışları hâlâ bir an önceki iç hesaplaşmanın ağırlığını taşıyordu. "Almamayım, teşekkür ederim," diye mırıldandı.
Gökhan'ın sesi, odadaki durgun havayı yırtarcasına, bu kez daha yumuşak ve incinmiş bir tonla çıktı. Gözleri, Vera'nın yüzünde bir anlam, bir cevap arayarak dolaştı.
"Bana kızıyorsunuz, değil mi?" diye sordu, sesi neredeyse bir fısıltıydı. "Siz de bana kızıyorsunuz." "Siz" hitabına bilerek geri dönmüştü, aradaki mesafeyi kabul edercesine. Bu, bir suçluluk itirafı gibiydi.
Vera, ne diyeceğini bilemedi. Bu kadar doğrudan ve savunmasız bir itiraf beklemiyordu. Zihni, doğru ve adil bir cevap bulmaya çalışırken, Gökhan, cümlelerini toparlamaya çalışıyormuş gibi, konuşmaya devam etti.
"Belki inanmayacaksınız," diye ekledi, başı hafifçe öne eğik, "ama ben... ben gerçekten çok pişman hissediyorum." Duraksadı, boğazını temizledi. "Bu, bu saatten sonra bir anlam ifade etmez, yaşananları geri almaz, biliyorum. Ama... öyle."
Günah çıkarıyor, diye geçirdi Vera içinden. Evin ve evdeki yaşanmışlığın, şu an üzerine ağır bir suçluluk bulutu gibi çöküşünü hafifletmek, en azından bir nebze olsun rahatlamak istiyordu. Bu, bir özür değil, daha çok, taşıdığı yükten mustarip birinin iç döküşüydü. Vera, ona cevap vermedi. Sadece, bu karmaşık duygu yükünü anlayışla, ama mesafesini koruyarak dinlemeyi sürdürdü.
Gökhan'ın "Ben de gençtim, doğru kararlar veremedim," sözleri odada asılı kaldı. Bu mazeret, Vera'nın içindeki öfke duvarını aşmıştı. Artık kendini tutmadı. Başını kaldırdı ve mavi gözlerini, bu sefer tüm yargılayıcılığıyla Gökhan'a dikti. Bakışları, bir bıçak gibi keskin ve netti.
"Gençtiniz," diye yineledi, sesi ilk kez o soğuk kontrolden sıyrılmış, açık bir sitem ve hatta hışımla doluydu. "Küçük değildiniz." Her kelimeyi, onun mazeretini paramparça edecek şekilde vurguluyordu. "Sinan öldüğünde ve Okan Ankara'yı terk ettiğinde yirmi yedi yaşındaydınız. Bir yetişkindiniz."
Vera'nın aralarındaki yaş farkını ve o dönemdeki yaşını bu kadar net bilmesi, Gökhan'ı bir anlığına afallattı. Demek ki Okan, ona sadece duygularını değil, bu acılı geçmişin somut detaylarını da anlatmıştı. Bu, onların bağının derinliğini gösteriyordu.
Ancak şaşkınlığını hızla toparladı. Kaçmak, mazeret üretmek yoktu artık. Vera'nın acımasızca çizdiği o gerçekliğin içine, kendi isteğiyle adım attı. Başını biraz daha eğdi, sesi içten ve ağır bir kabullenmeyle doluydu.
"Cesaretsiz bir yetişkin," diye tekrarladı, sanki bu kelimeleri ilk kez gerçek anlamıyla hissediyormuş gibi. Bu bir mazeret değil, bir teşhisti. Kendi korkaklığını, babasının gölgesinde yaşamayı seçişini, kardeşlerini koruyamayışını kabul ediyordu.
Vera, belki bir cevap verecekti, belki Gökhan'ın o çırılçıplak itirafının üzerine bir şeyler söyleyecekti. Ama tam o sırada, anahtarın kilide girişinin metalik sesi ve ardından kolun dönüşünün o tanıdık tıkırtısı duyuldu.
Göğsünün tam ortasında, ani ve yoğun bir sıcaklık hisseti; bir an için nefesi kesildi. Okan gelmişti. Gözlerini bir anlığına sıkıca kapattı. İçgüdüsü ona, sadece birkaç saniye sonra hiç de iyi şeyler olmayacağını fısıldıyordu
Kapı açıldı ve içeri, günün yorgunluğunu üzerinde taşıyan ama hâlâ enerjik bir tonda, Okan'ın sesi yayıldı. "Ben geldim hayatım."
Vera, boğazında bir yumruyla, güçlükle yutkundu. Sesini mümkün olduğunca normal çıkarmaya çalışarak, ama başaramayarak, cılız bir sesle karşılık verdi. "Hoş geldin."
Okan, heyecanla konuşmaya devam ederken sesi koridordan salona doğru yakınlaşıyordu. "Bugün neler olduğuna inanamayacaksın..." diyecekti ki, cümlesi salona girişiyle yarıda kesildi.
Tam salon kapısının karşısındaki koltukta oturan, o hiç beklenmedik, hiç istenmeyen yüzü görmesiyle, tüm enerjisi ve neşesi bir anda söndü. Yüzündeki gülümseme dondu, yerini önce bir şaşkınlık, sonra da hızla kabaran, buz gibi bir öfke aldı. Gözleri, Gökhan'ın üzerine mıhlanmış gibiydi.
Vera, arkası dönük oturuyordu ve başını çevirip Okan'ın yüzündeki ifadeyi görmeye cesaret edemiyordu. Buradan, Okan'ın burnundan, öfkeyle, hırıltılı ve kontrollü bir şekilde soluduğunu hissedebiliyordu. Her nefes, bir volkanın patlamadan hemen önceki o tehlikeli sessizliği gibiydi.
"Ne oluyor burada?"
Vera, kaçmanın ya da görmezden gelmenin hiçbir çözüm getirmeyeceğini biliyordu. Derin bir nefes alıp, yavaşça cesaretini toplayarak döndü ve sevgilisinin yüzüne baktı.
Okan'ın gözleri, hemen Vera'nınkileri yakaladı. İçlerinde fırtınalar kopuyordu; şaşkınlık, derin bir kırgınlık ve en çok da kontrol etmeye çalıştığı saf bir öfke vardı. Bakışları, bir cevap, bir açıklama talep ediyordu.
"Vera," diye tekrarladı, sesi bu sefer daha alçak, ama her hecesi gerilimle yüklüydü. Sanki her kelimeyi zorla çıkarıyor gibiydi. "Bu adam... Neden burada?"
Vera, "Okan, dinle..." diye söze girecek oldu, ama Gökhan sözünü kesti.
"Onun bir suçu yok," diye atıldı aceleyle, sesi biraz tizleşmişti. "Ben ısrar ettim girmek için."
Vera, açıklama fırsatı bulabilse, belki de Okan'ın öfkesi bu noktaya varmayacaktı. Ama Gökhan'ın, sanki onu koruyormuş ya da aralarında bir diyalog varmış gibi, bu şekilde araya girmesi, Okan'ın sabrını taşıran son damla oldu. Gözlerindeki öfke, bir anda kontrolden çıktı. Yüzü bembeyaz kesilmişti.
Başını aniden Gökhan'a çevirdi ve sesi, odayı inletircesine bir hiddetle yükseldi.
"Sana konuşma hakkını kim veriyor?" diye gürledi. Sağ elini, boşluğu yararcasına, keskin bir hareketle kaldırdı. Bu, fiziksel bir tehdit değil, saf öfkenin, çaresizliğin ve sınırlarının ihlal edilmiş olmasının bedensel bir dışavurumuydu. "Seninle muhatap olan mı var burada?"
"Okan, sözlerine dikkat et," Gökhan’ın uyarısı, Vera'nın varlığını bir kalkan gibi kullanarak, yapay bir ağabeylik gururuyla söylenmiş gibiydi. Ama bu yapay otorite çabası, Okan'ın öfkesini dindirmek bir yana, tam anlamıyla bir kıvılcımı baruta düşürdü.
Okan, bir adım daha ileri atıldı, yüzü öfkeden apansız bembeyaz kesilmişti. Gözleri Gökhan'ın üzerine çakılı kalmıştı, bakışları adeta onu delip geçiyordu.
"Dikkat etmezsem ne olur, ya?" diye gürledi, sesi hınç ve alayla titreyerek. "Dikkat etmezsem ne olur?" İkinci kez tekrarladığı soru, saf bir meydan okumaydı. Ardından, asıl yarasına, en derin kızgınlığına döndü, sesi bir oktan farksız keskinlikte. "Senin burada ne işin var, Gökhan? Bu evde, benim hayatımda ne işin var? Sana defalarca söyledim. Senin için bu kapı kapandı. Anlamıyor musun sen?”
Gökhan, Okan'ın patlamasının ardından, ellerini teslimiyetle ve sakinleştirici bir hareketle hafifçe kaldırdı. "Okan, konuşmamız lazım," dedi, sesi artık yalın ve ısrarcı değil, daha çok yalvarırcasına.
"Benim seninle konuşacak bir şeyim yok!"
Gökhan, itiraz etmek, belki de "Ama babamız..." diye tekrarlamak üzereydi ki, bu kez araya giren Vera oldu. Yavaşça ayağa kalktı ve Okan'ın tam karşısına geçti. Onun öfkeyle parlayan, bakır renkli gözlerinin içine baktı. Vera'nın mavi gözlerindeki o sakin, dingin ve anlayışlı ifade, bir deniz gibi, Okan'ın gözlerindeki öfke ateşini yatıştırır, söndürür gibi oldu. Sesi yumuşak, ama netti. "Okan," diye fısıldadı, ona ulaşmaya çalışarak. "Söyleyeceklerini bir dinle. İstemezsen, zaten gider."
Vera'nın sakin varlığı ve mantıklı sözleri, Okan'ın içindeki fırtınayı bir nebze olsun dizginler gibi oldu. Göğsü hâlâ hızlı hızlı inip kalkıyordu, ama artık patlamanın eşiğinde değildi. Burnundan, uzun ve derin bir nefes verdi, bu nefesle birlikte bir miktar gerginliği de dışarı attı. Dudaklarını, gerginlikten kurumuş gibi, hızlıca yaladı. Sonra, sabır dilemişçesine, bir anlığına gözlerini sıkıca kapattı. Bu küçük hareketler, Vera'nın önerisine sessiz ve gönülsüz bir onay vermek gibiydi. Vera, onu anlamıştı; bu, Okan'ın dilinden düşmeyen "Hayır"ın, en azından şimdilik, bir "Peki"ye dönüşmesiydi.
"Ben sizi yalnız bırakayım," dedi Vera, sesi hâlâ yumuşak ama kararlı. Onlara, bu zehirli geçmişle yüzleşmeleri için özel bir alan vermek, belki de en sağlıklısıydı. Odadan çıkarken, Okan'a son bir anlamlı bakış attı, içinde "Ben buradayım," mesajını taşıyarak. Kapıyı usulca kapattı, arkasında, ağır bir geçmişin ve belirsiz bir geleceğin yükünü taşıyan iki kardeşi bırakarak.
Okan, Vera'nın odadan çıkışını takip eden ağır sessizliği daha fazla taşıyamayacak gibiydi. Sabırsız ve gergin bir hareketle, Gökhan'ın tam karşısındaki koltuğa çöktü. Bedeni hâlâ öfkeyle gergindi, omuzları kulaklarına doğru çekilmiş vaziyetteydi. Gözlerini, bir an önce bitmesini istediği bu zorunlu diyaloğun merkezine, Gökhan'ın yüzüne dikti.
"Çabuk anlat," diye hırladı, sesi gerginlikten gırtlağına düğümlenmiş gibi çıkıyordu. Her kelimesi, buz gibi ve acımasızdı. "Fazla vaktin yok."
Gökhan, Okan'ın üzerine saplanan öfke dolu bakışları ve gergin duruşu karşısında, beklenmedik bir tepki verdi. Onun hiddetine öfkeyle ya da savunmayla karşılık vermek yerine, yüzündeki ifade yumuşadı, hatta hüzünlü bir şefkatle doldu. Dudaklarının kenarlarında, acıyla belli belirsiz birleşmiş, neredeyse hafif bir tebessüm belirdi. Bu, mutluluktan değil, derin bir pişmanlık ve olan biteni kabullenişin ifadesiydi. Gözleri, Okan'ın öfkeyle çatılmış kaşlarında, gergin çenesinde, her bir hattında gezindi. Orada, karşısında oturanın, sadece öfkeli bir adam değil, aynı zamanda yıllar önce koruyamadığı, incittiği o küçük kardeşi olduğunu görüyor gibiydi.
Tam o sırada, Gökhan'ın gözleri, Okan'ın yüzündeki bir ayrıntıya takıldı ve yumuşak ifadesi anında değişti. Kaşları, içgüdüsel bir endişeyle hafifçe çatıldı. Bakışları, Okan'ın sağ kaşının hemen üzerinde, iyileşmiş olsa da derin ve belirgin bir şekilde izi kalmış, beyaz ve pürüzlü dikiş izine kilitlendi. Bu, öylesine basit, birkaç dikişle kapatılmış bir sıyrık izi değildi. Belli ki oraya atılan derin, ciddi bir yaraydı.
Gökhan'ın gözleri, kaşının üstündeki o derin izden aşağıya, Okan'ın dudaklarının kenarına kaydı. Orada da hafifçe solmuş, ince ve düzgün bir çizgi halini almış, ama yine de dikkatli bakınca fark edilen bir yara izi vardı. Bu iz, tıpkı kaşındaki gibi, önemsiz bir kazadan çok daha fazlasını anlatıyor gibiydi.
Gökhan, bir anda kendini tutamadı. İçindeki şok ve merak, öfkeye olan korkusunu yendi. "Yüzüne ne oldu?" diye sordu, sesi yumuşak ama endişeyle titriyordu.
"Ne?" Okan, anlamamıştı.
"Kaşın... dudağın?" diye üsteledi Gökhan, işaret parmağıyla kendi kaşının ve dudağının kenarını hafifçe gösterir gibi yaparak. "Dikiş izi onlar. Derin izler."
Okan'ın yüzündeki ifade önce şaşkınlıktan, hızla öfkeye dönüştü. "Gökhan, dalga mı geçiyorsun benimle?" diye hırladı.
"Hayır." diye karşılık verdi Gökhan hemen, sesi samimi bir çabayla yükselerek. "Hayır, gerçekten soruyorum. Merak ettiğimden."
Bu samimi itiraf, Okan'ın içindeki son tahammül kırıntısını da yok etti. Öfkeden, acı bir kahkaha patlattı. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Derin, gürültülü bir nefes aldı, göğsü kabardı. Gözlerini, artık iyice tehlikeli bir pırıltıyla Gökhan'a dikti.
"Gökhan, benim..." diye başladı, her kelimeyi bir zehir gibi tükürürcesine, "...benim sabrımı sınama." İşaret parmağını Gökhan'a doğru sertçe salladı. "Vera'nın hatırı için oturuyorsun karşımda. Yoksa seni kapının dışına atmıştım çoktan." Sesinin tonu, bunun bir blöf olmadığını açıkça gösteriyordu. "Boş boş sorular sorma bana. Sadede gel. Ne işin var burada, çabuk anlat."
Pişmanlığını göstermesine fırsat vermiyordu kardeşi. Ona yanaşmak galiba sahiden de imkansızdı.
Pes etti Gökhan. Okan'ın o keskin, geçit vermeyen tavrı karşısında, dolambaçlı yollara girmenin bir anlamı yoktu. Doğrudan konuya girdi, sesi artık yalvarıştan çok, yorgun bir kabullenmeyle doluydu.
"Babam ölmeden önce bir arsa bırakmış," diye açıkladı. "Yer resmi olarak satılmamış, ama satılmış gibi gösterilmiş." Cümlelerini dikkatle seçiyor, teknik detaylara boğmamaya çalışıyordu. "Tapu, bu işlemi gerçek satış olarak kabul etmezse, taşınmaz baba adına kayıtlı kalırmış. Babam öldüğü için de otomatikman miras statüsüne geçmiş."
Bir an duraksadı, en zor kısmı söylemek için cesaret topluyordu. Gözleri Okan'ın yüzünde, herhangi bir tepki arar gibiydi.
"Arsanın sahiden satılabilmesi için..." diye devam etti, sesi biraz daha alçalarak, "...bütün mirasçıların imzası gerekmiş." Sonra, çekinerek, neredeyse suçlu bir çocuk gibi Okan'a baktı. "...Yani seninle benim."
"İmzamı istemeye geldin yani." Okan'ın sözleri, bir yargı gibi çıktı ağzından, soğuk ve keskin.
Gökhan hemen savunmaya geçti, elleri hafifçe havada, sanki kendini temize çıkarmaya çalışıyordu. "Hayır. Sadece imzan değil," diye atıldı. "Payını da alacaksın elbette. Bölüşeceğiz senle ben. Hakkın olanı."
Bu açıklama, Okan'ın beklediği tepkiyi vermek bir yana, onu daha da öfkelendirdi. Yüzünde tiksinme ve inanmazlık karışımı bir ifade belirdi. Sanki Gökhan, en temel, en basit gerçeği bile anlamaktan acizdi.
"Ya..." diye başladı Okan, sesi öfkeden ve derin bir hayal kırıklığından titreyerek. Duraksadı, başını iki yana, yavaş ve acı dolu bir şekilde salladı. Gözleri Gökhan'ı deliyordu. "Sen beni bu kadar mı tanımadın?.. Hadi tanımadın da" diye vurguladı, sesi yükselerek, "bu kadar bile mi tanımadın? Sence ben," diye haykırdı, "o adamdan kalan bir kuruşu alır mıyım? Onun parasından bir kuruş harcar mıyım, Allah aşkına ya?"
Soru, odada bir yankı gibi çınladı. Bu, sadece bir para meselesi değildi. Bu, Okan'ın babasına duyduğu nefretin, onunla olan tüm bağlarını reddedişinin en net ifadesiydi.
Gökhan, Okan'ın bu keskin reddine anlam verememişti. Mantığının sınırları içinde kalarak, biraz da umutsuzca itiraz etti: "Okan, ama bu senin de hakkın! Güzel de bir para... Neden almayasın ki?"
Okan'ın sabrı tamamen tükenmişti. "Açlıktan ölsem bile babamdan kalan bir şeyi geçirmem boğazımdan!" Her kelimesi, yılların birikmiş öfkesi ve incinmişliğiyle yüklüydü. "Çok şükür, hiç kimsenin de bir şeyine ihtiyacım yok."
Sonra, soğuk ve kesin bir tonla, konuyu kapatır gibi devam etti. "Ben imzayı atarım. Sen, paranın tamamıyla ne halin varsa görürsün."
Gökhan, Okan'ın keskin ve son derece net tavrı karşısında ne diyeceğini bilemedi. Sadece kırgın ve küskün bir ifadeyle koltuğuna çöküp kaldı. Okan'ın onu hâlâ kapı dışarı etmemiş olmasından, belki de Vera'nın varlığından güç alarak, zorlukla konuşmaya çalıştı. Sesini toparlamaya uğraştı, ama çıkan ses hâlâ güçsüz ve yalvarırcasına oldu. "Okan... İki saniye, sakin olarak dinler misin beni?"
Okan, kalkıp odadan çıkacakken, Gökhan'ın yüzündeki ifadeyi gördü. O, kendini savunamayan, çaresiz bir çocuğun bakışıydı. Bu bakış, içindeki öfke duvarında bir çatlak oluşturdu. İtiraz etmeye, bağırmaya devam etmek için güç bulamadı kendinde. Omuzlarındaki gerginlik bir nebze azaldı.
"Ne diyeceksin ki?" diye sordu, sesi bu sefer ilk kez sakin, neredeyse yorgun bir tondaydı. Fakat bu sakinliğin ardında derin bir umutsuzluk vardı. "Ben sakin olsam ne değişir bu saatten sonra?" diye ekledi, sesi çaresizlikle boğuklaşarak. Bu, bir sorudan çok, yılların yükünü taşıyan bir itiraftı.
Gökhan, Okan'ın sessizliğini ve sakinleşen halini bir fırsat olarak gördü. İçindeki tüm savunma mekanizmaları çökmüştü, geriye sadece çıplak ve samimi bir pişmanlık kalmıştı. Kara gözleri, uzun yıllar sonra ilk kez, hiçbir perde olmadan, saf bir içtenlikle parladı.
"Okan, özür dilerim...abicim." diye fısıldadı, sesi titrek ve kırılgandı. Duraksadı, o uzun süredir kullanmadığı, belki de hak etmediğini düşündüğü sıfatı ağzında hissetti. Kelime, ağzından zorlukla çıkmış gibiydi, ama bir o kadar da gerçekti. "Ben... ben yemin ederim, çok pişmanım."
Gözleri Okan'ın yüzünde dolaştı, her bir çizgiyi, her bir izi görüyor gibiydi. "Bazı şeyleri geri alamam, biliyorum," diye devam etti, sesi biraz daha güçlenerek, bu acı gerçeği kabul ederken. "Ama kaybettiğimiz şeyleri... devam ettirmek zorunda değiliz. Bu sessizlik, bu öfke... Bu bittiğinde, geriye hiçbir şey kalmayacak. Hiç mi... hiç mi şansım yok?"
Okan, öyle hızlı bir cevap veremedi. Sadece cevap değil, doğru düzgün bir tepki bile veremedi. İçi allak bullak olmuştu. Öfkeyle değil, derin bir çaresizlikle, hatta belki de biraz üzülerek konuştu, sesi ilk kez bu kadar kırık ve incinmiş çıkıyordu:
"Yok... Yok, çünkü ben seni affetsem bile..." Sesi titredi, boğazında bir yumru vardı. En hassas, en korunaklı yerinden, kalbinin tam ortasından vuruyordu: "Sinan'ı geri getiremezsin, Gökhan..."
Bu, kendisi için en ağır konuydu. Ama Gökhan'ın yanında ağlamak, ona karşı bu kadar savunmasız görünmek istemiyordu. Gözlerini kısıp, duvardaki bir noktaya odaklanmaya çalıştı.
"Ve ben... sana her baktığımda onu görüyorum. Sana da babama da daha çok kızıyorum." Başını eğdi, sanki omuzlarına dünyanın yükü binmiş gibiydi. Ses iyice küçüldü, neredeyse bir fısıltıya dönüştü:
"N'olurdu... Bir kez olsun başını okşasaydınız? Annesini kaybetmişti. Senden de benden de daha zayıftı bünyesi. Bunu aşamadı... Bense tek başıma yetemedim ona..." Okan'ın sesi tamamen kırıldı. "Bir kez olsun ona yalnız olmadığını hissettirseydiniz... O merete başlamazdı... Canından olmazdı..."
Gözlerinden, artık tutamadığı bir damla yaş süzüldü. Hızla, utangaç bir hareketle elinin tersiyle sildi onu. O an, o öfkeli, güçlü adam değildi. Orada, yirmi yaşındaki, kardeşini kaybetmiş, çaresiz ve toy bir delikanlı vardı. Sesi, için için ağlayan bir çocuğunki gibi titreyerek sordu. "Abi... Neden? Neden ona, herhangi bir abinin bile yapacağı abiliği yapmadın? Neden onu görmedin? Neden yok saydın?"
Karşısında, Gökhan, Okan kadar disiplinli değildi. Onun bu çığlığını, bu yürek paralayan itirafını duyunca, kendini tutamadı. Gözlerinden akan yaşlara engel olmuyor, sessizce, ama hiç durmadan ağlıyordu. Okan'ın her sorusu, onun da kalbine bir hançer gibi saplanıyor, yıllardır içinde biriktirdiği suçluluk ve pişmanlık, gözyaşlarıyla dışarı vuruyordu. İki kardeş, aynı acının farklı taraflarında, aynı kaybın ağırlığı altında, biri sessiz ve disiplinli bir ıstırapla, diğeri ise gözyaşlarıyla eriyerek, geçmişin yıkıntıları arasında oturuyorlardı.
Yaşlar yanaklarından süzülürken, Gökhan başını iki yana salladı. İtiraf etmek acı vericiydi, ama artık kaçış yoktu.
"Yok saymadım Okan, hayır... Ama... ama görmedim," diye fısıldadı, sesi hıçkırıklarla boğuluyordu. "Görmek istemedim. Kendi acıma, kendi korkularıma odaklandım. Bilmiyorum..." Çaresiz bir hıçkırık daha yükseldi boğazından. "Bilmiyorum. Bahane aramıyorum, inan bana." Konuşmakta, nefes almakta bile zorlanıyordu.
"Ben senin gibi değilim, Okan," diye devam etti Gökhan, sesi hâlâ titrek, ama şimdi biraz daha netleşmişti. Gözleri, Okan'ın yüzünde, o erken olgunlaşmış ifadede geziniyordu. "Senin kumaşında vardı abi olmak. Aranızda sadece iki yaş vardı, ama sen ona, bırak abi olmayı, baba olmuştun. Diyorum ya," diye vurguladı, içtenlikle, "ruhunda vardı o. O yükü taşıyacak güç, o sevgiyi verecek cesaret sende vardı. Bende... bende yoktu. Ben sadece korkak bir çocuktum ve o çocuk, büyümeyi hiç öğrenemedi…senin kadar güçlü olamadı."
"Ben güçlü olmak istememiştim, Gökhan!" Okan'ın sesi bu sefer canhıraş bir çığlık oldu, yılların bastırılmış acısı ve öfkesi patlarcasına. Gözlerinden süzülen o birkaç damla, şimdi öfkenin sıcaklığıyla buharlaşıyor gibiydi. "Ben zorunda kaldım! Başka seçeneğim yoktu!"
"Senin, benim hayatımın ne kadar zor olduğundan haberin var mı?" diye haykırdı, sesi odanın duvarlarında yankılanırken. "Ben Ankara'dan ayrılma kararı aldığımda üniversite ikinci sınıftaydım. Okulumu, hayatımı, her şeyimi... Tek başıma İstanbul'a taşıdım! Kocaman, yabancı bir şehir... Yapayalnız!"
Her kelime, bir çekiç darbesi gibi indi Gökhan'ın üzerine. Okan, o günleri zihninde yeniden yaşıyor gibiydi.
"Polis akademisine girmek... Burada, kimsesiz, parasız, tutunmak... Benim için ne kadar zordu, haberin var mı, Gökhan? Hiç merak ettin mi? Hiç 'Acaba Okan ne yapıyor? Nasıl geçiniyor?' diye düşündün mü? Bir gün olsun telefon açıp sordun mu?"
Soru, bir yük vagonu gibi geldi ve Gökhan'ın üzerine çöktü. Cevabı biliyorlardı. Hayır. Hiç sormamıştı. Okan, tüm o zorluklarla tek başına, ailesinden, abisinden tek bir destek görmeden mücadele etmişti. Ve şimdi, Gökhan'ın "senin kumaşında vardı" sözü, bu dayanılmaz yükü bir de "kader" ya da "kişisel bir yetenek" gibi göstermeye çalışmak gibi gelmişti Okan'a. Oysa o "kumaş", hayatın acımasız darbeleriyle zorla dokunmuştu.
Okan'ın sesindeki öfke çekilmiş, yerini derin, kemiklere işleyen bir kırgınlık ve nihai bir kabullenmişlik almıştı. Yüzü artık gergin değil, sadece yorgun ve hüzünlüydü. Bakışları Gökhan'ın üzerinde değil, belki pencereden dışarıya, kendi inşa ettiği şimdiki hayatına dönüktü.
"Bu saatten sonra sorsan ne fark eder?" dedi, sesi yumuşak, neredeyse bir fısıltı gibi. Dudaklarında, acıyla şekillenmiş, ince ve hüzünlü bir tebessüm vardı. "İhtiyacım kalmadı ki... Benim bir ailem var artık."
Gözlerini Gökhan'a çevirdi, ama artık delip geçen bir öfke yoktu bakışlarında. Sadece, uzak, ulaşılamaz bir sakinlik vardı.
"Benim ailem Vera," diye devam etti, sesi içten ve sakindi. Sanki bu gerçeği kendine de hatırlatıyor gibiydi. "Benim ailem, bana gerçekten kardeş olan, yanımda duran dostlarım." Omuz silkişi hafifti, bir küçümsemeden çok, bir sonuca işaretti.
"Sen," dedi, sesi hâlâ o sakin, kabullenmiş tonla, "kaşıma, gözüme ne oldu diye merak etme artık." Bu bir emir ya da azarlama değil, bir gerçeğin basitçe ifadesiydi. "Çünkü benim için önemi kalmadı.”
Göz yaşlarını, son bir kez, kararlı bir hareketle tamamen sildi. Burnunu çekti ve Gökhan'a bakmadan, odanın boşluğuna doğru konuştu:
"Ne zaman atılması gerekiyorsa imzayı atarım." Sesinde artık hiçbir duygu yoktu; düz, işlevsel ve nihai. "Saat ve yer söylemen yeterli."
Başka bir kelime etmedi. Gökhan'ın vereceği bir cevap, bir açıklama ya da bir tepki beklemeden, arkasını döndü ve odadan çıktı. Kapıyı usulca kapattı.
Öylece kaldı Gökhan. Koltuğa mıhlanmış gibiydi; kalkmaya, kımıldamaya, hatta derin bir nefes almaya bile hali yoktu. Okan'ın çıkışının ardından odada çöken sessizlik, bastırılmış bir çığlık kadar gürültülüydü.
Elleri titriyordu. Gözleri, Okan'ın az önce oturduğu boş koltuğa takılı kalmıştı. İçi tarifsiz bir boşlukla doluydu. Pişmanlık, suçluluk ve çaresizlik içinde eriyordu. Yıllar önce kaybettiğini sandığı kardeşini, aslında bu son diyalogla bir kez daha, bu sefer kalıcı olarak kaybetmişti.
Odanın ağır sessizliğinde, Gökhan'ın kendi kendine geçirdiği o acı dolu anı, Vera'nın usulca içeri girişi böldü. Kapının eşiğinde durdu, yüzünde ne kızgınlık ne de acıma vardı; sadece sakin ve kararlı bir ifade.
"Sanırım artık gitseniz iyi olacak, Gökhan Bey," dedi. Sesinde bir yargı ya da kızgınlık yoktu, sadece durumun gerektirdiği netlik vardı. Bu bir öneri değil, bir gerçekti.
Vera'nın sözleri, Gökhan'ı sersemlik halinden çekip çıkardı. Yavaşça, ağır ağır yerinden kalktı. Okan'ın anlattıklarından, kendi itiraflarından ve nihai kopuştan sonra söyleyecek hiçbir sözü kalmamıştı. Başı önünde, tek bir kelime etmeden, Vera'nın sessizce yol göstermesiyle kapıya doğru ilerledi. Her adımı, geçmişin yükünü ve kaybedilen her şeyin ağırlığını taşıyor gibiydi.
Kapıdan çıktı ve koridorda kayboldu.
Gökhan'ın çıkışının ardından ağırlaşan sessizlikte, Vera mutfağa, Okan'ın yanına geri döndü. Okan, balkona çıkmıştı. Sırtı dönüktü, omuzlarında tüm günün yükü vardı. Bir eli cebinde, diğer elinin parmakları arasında sıkıştırdığı sigarasından derin bir nefes çekti. Serin bahar akşamının esintisi, genç adamın dağınık saçlarını usulca okşuyordu. Nefes alıp verişi, ciğerlerine çektiği duman kadar hırçın ve düzensizdi. Titreyen parmak uçları, sadece nikotin ihtiyacından değil, içinde birikmiş öfke ve çaresizliğin fiziksel bir dışavurumu gibiydi.
Vera, ona doğru ses çıkarmadan ilerledi. "İyi misin?" diye fısıldadı, sesi ürkek bir meltem esintisi kadar hafif. Yanına gelip o da balkon demirlerine yaslandı.
Okan, başını çevirmedi. Bakışları, balkonun ötesindeki karanlıkta, şehrin uzak ışıklarında kaybolmuştu. "Bilmiyorum," diye karşılık verdi. Kelimeler, dudaklarından sigara dumanıyla birlikte, boğuk ve anlamsız bir sızlanma gibi çıktı.
"Özür dilerim," diye ekledi Vera, biraz daha yaklaşarak. Sesinde suçluluk ve bir şeyleri düzeltme arzusu vardı. "Belki de onu içeri almamalıydım. Ama böylesinin... doğru olduğunu düşündüm." Genç kadın, Okan'ın yüzündeki ifadeyi okuyabilmek için yana kaydı.
Okan, bir an duraksadı, sonra sigarasından bir nefes daha çekti. Dumanı, ciğerlerinde bir an tutup, sanki tüm sıkıntıyı da birlikte taşıyormuşçasına, yavaşça dışarı verdi. "Özür dilemene gerek yok," dedi, sesi bu kez biraz daha yatışmış, ama yorgunlukla ağırlaşmıştı. "Doğru olanı yapmışsın."
Aralarında, bu kez daha az gergin, daha çok düşünceli bir sessizlik çöktü.
Vera, çekingen bir tavırla başını yana eğdi. Zihninde dolanan soruyu sormak için doğru anı kolluyordu. "Ne yapacaksın?" diye fısıldadı, neredeyse duyulmaz bir sesle.
Okan, yavaşça ona döndü. "Neyi?"
"Parayı almayacak mısın?"
Okan'ın yüzündeki gergin ifade yavaş yavaş dağılırken, dudaklarını büzdü, başını iki yana salladı. "Kendime bir gram saygım kalmaz, Vera..." diye fısıldadı, sesi yumuşak ama kararlıydı. "Hem, benim öyle bir paraya ihtiyacım yok ki." Cümleler havada sakince asılı kaldı.
Vera, sevgilisinin gözlerinin içine bakarak cevap verdi: "Ben parayı al demiyorum ama kendi payını Gökhan'a vermek zorunda değilsin."
Okan, kaşlarını çatarak anlamaz gözlerle Vera'ya baktı. Zihni, olayların karmaşasında kaybolmuş gibiydi.
Vera, açıklamasını sürdürdü, sesi sabırla işlenmiş bir sıcaklıkla doluydu: "Sonuçta sizin payınızın içinde Sinan'ın da payı var. Sen sana düşen parayla bir yardım yapsan... Çevre kuruluşlarına, yaşlılara, ya da belki hasta çocukların tedavisine..."
Okan'ın yüzünde ani bir aydınlanma oldu. Durdu, bu harika bir fikirdi. Olayın heyecanı ve öfkesi içinde aklına bile gelmemişti böyle bir seçenek. Gece boyu sırtında taşıdığı o ağır öfke ve hiddet yükü, bir anda damarlarından çekilir gibi oldu. Yerini hafif bir ferahlık almıştı. Hafifçe gülümseyerek sevgilisine baktı, gözlerinde minnet ve sevgi pırıltıları vardı.
"Aslında... harika olur, biliyor musun?" diye mırıldandı. Boynunu büktü, gülümsemesi yüzüne yayıldı. "Vera, ben senin kadar güzel kalpli birine sahip olmak için ne yaptım?”
Vera da yanaklarında hafif bir kızartıyla gülümsedi. Bir şey söylemedi, sadece alnını Okan'ın alnına dayadı. Okan, onun nefesinin sıcaklığını, teninin kokusunu hissetti. Böylece, sessizliğin içinde, kalpleri aynı ritimde atarak öylece durdular. Okan'ın parmakları Vera'nın saçlarında gezinirken, balkona huzur dolu bir sessizlik hakim oldu. Dünyanın tüm gürültüsü artık dışarıda kalmış gibiydi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.59k Okunma |
261 Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |