
Emniyet Müdürü Alper, karşısında dikilen Okan'a şok içinde bakıyordu. Burnunun ucuna düşen gözlüğünü parmağıyla hafifçe iterek yerine oturttu. Yüzündeki ifade, inanamama ve derin bir endişe karışımıydı.
"Bir dakika, şimdi doğru mu anlıyorum," diye başladı, sesi yükselerek. "Kurşun senin tabancandan çıkmış ve vurduğun kişi de... davandaki en önemli zanlı aileye mi mensup?"
Okan, heyecanla kıpırdanırken açıklama yapmak için ayakta dikilmeyi bıraktı. Müdürün masasının önündeki deri sandalyeye, gün boyu yaşadığı onca şeye rağmen canlılıkla oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu, bakışları yere kaymıştı. "Evet Müdürüm," dedi, sesi gergin ama netti. "Tam olarak öyle."
Alper Müdür, koca masasının ardına yaslandı. Başını iki yana sallayarak, "Bu nasıl bir tesadüf?" diye mırıldandı, daha çok kendi kendine konuşur gibi. "Aradığın delil ayağına gelmiş."
"Evet Müdürüm, yalnız..." Okan, sözünü devam ettirirken, parmaklarıyla alnını ovuşturdu. "Aşiretin çok cevval, çok tecrübeli bir avukatı var. Bu durumu, müvekkilini savunmak için değil, beni ve tüm soruşturmayı sabote etmek için kullanacaktır. Delilin üzerine giderken çok dikkatli olmak gerek, çünkü delilin kendisi şu an beni hedef alıyor."
Alper Müdür bir süre düşünür gibi durdu. Gözlerini Okan'a dikti. "Peki," dedi, sesi artık daha ciddi ve baskındı. "Yaralının durumu net mi? Netse ne?"
"Yoğun bakımda, Müdürüm. Durumu kritik ve ağır. Doktorlar 'yaşam mücadelesi veriyor' dedi."
Alper'in yüzündeki her çizgi, bu cevapla birlikte daha da derinleşti. Gözlerinde somut, sahici bir endişe belirdi. Ağır ağır ayağa kalktı, masasının etrafında dolaşarak Okan'ın yanına geldi. Karşısına oturdu.
"Okan," dedi, sesi alçak ve ciddi, neredeyse bir uyarı tonundaydı. "Bu adamlar sana musallat olmasın? Bu tip aileler, bu gibi meseleleri çok önemser. Onlar için bu, bir namus meselesi, bir kan davası gibi bir şey olur. Sen onların en küçük oğlunu vurmuşsun."
Okan tedirgin olmuş durmuyordu. "Müdürüm, ülkede hak var, hukuk var. İstanbul'un göbeğinde bir polis amirine saldıracak halleri yok ya. Kimse kalkıp da..."
Alper, Okan'ın sözünü sertçe kesti. "Öyle deme." diye uyardı, sesi yükselerek. "Birini tutarlar. Tuttukları adam, iki sene yatar, çıkar. Bu işler böyle yürür. Onlar için kardeşlerinin intikamı, adalet sisteminden geçmekten çok daha önemli.” Doğuda işlerin nasıl işlediğini biliyor ve hatırlatıyor gibi çıktı sesi.
Alper Müdür, uyarısını yaptıktan sonra bir an durdu. Okan'ın yüzündeki ifadeyi okumaya çalışır gibiydi. İçi hâlâ çok rahat değilmiş gibi, derin bir endişeyle başını iki yana salladı.
"O yüzden dikkat etsen iyi edersin," diye tekrarladı, sesindeki ton bir babanın evladına seslenişi kadar ciddi ve yumuşaktı. Masasına doğru yürüdü, elini masanın üzerinde gezdirirken düşünceliydi. "Bir de... uyuşturucu deposu olayını da dikkatlice takip edelim. Orada da Barçın Aşireti'nin parmağı olduğu artık aşikar. Savcıyla da bu konuyu en kısa zamanda görüşürüz, delilleri sağlamlaştırmamız lazım."
Okan, Müdür'ün endişesini hafifletmek istercesine güven veren bir tavırla konuştu. "Merak etmeyin Müdürüm, dikkat ederim. Zaten etrafımda hep ekibim var." Ellerini iki yana açarak ekledi. "Sultanbeyli'nin göbeğinde mesken tutmuş adamların, öncelikle derdine düşmeleri gereken daha önemli şeyler var. Bana musallat olacak halleri yok."
Alper Müdür, Okan'ın bu rahat tavrına pek ikna olmamış görünüyordu. Başını iki yana sallayarak, sesindeki ciddiyeti korudu. "Sen yine de benim dediklerimi aklından çıkarma. Bu işler senin sandığın gibi basit olmayabilir." Masasına doğru yürüdü ve üzerindeki dosyalara bir göz attı. "Şimdi, o balistik raporunun ve Hasan Barçın'ın dosyasının üzerine iyice bir eğil. Savcıyla görüşmemiz için kısa bir özet hazırlayalım, olur mu?"
Okan, saygıyla başını eğdi. Müdür'ün otoriter ses tonuna hemen karşılık verdi. "Emredersiniz Müdürüm, hemen hazırlıyorum." Yerinden kalktı, odadan çıkmak için döndü. Tam kapıya yönelmişken, Alper Müdür'ün sesi onu durdurdu.
"Okan!"
Okan anında durdu ve arkasını döndü. Müdür'ün yüzündeki ifade, bu kez daha da ciddi ve koruyucuydu.
"Unutma," dedi Alper, gözleri sert ama bir o kadar da sıcak bir parıltıyla ışıldayarak. "Ben buradayım. Her ne olursa olsun, ilk beni ara. En ufak bir şüphe, en küçük bir sıkıntı... fark etmez."
Okan, müdürünün bu son sözleriyle için için rahatlamış gibiydi. Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ve içtenlikle, "Teşekkür ederim Müdürüm," diyerek odadan çıktı. Kapıyı yavaşça kapattı, ancak koridorda yürürken Alper Müdür'ün uyarıları hâlâ kulaklarında çınlıyordu.
Uzun ve yorucu geçen günün ardından saat akşam 8'e geliyordu. Okan, Emniyet Müdürü'nün istediği raporu nihayet tamamlamış, bilgisayarını kapatmıştı. Beli ve boynu ağrıyor, gözlerine demir ağırlıklar çökmüştü. Kabanını askıdan alıp sırtına geçirdi ve odasından çıkarak emniyet binasının koridorlarında ilerledi.
Hava iyice kararmış, İstanbul'un ışıkları yanmaya başlamıştı. Arabasına binip evinin yolunu tuttu. Vera, sabah yapamadığı önemli görüşmeye gitmişti ve "Geç gelirim," demişti. Okan sessiz bir akşam ve sonrasında derin bir uyku hayali kuruyordu.
Arabasında, yorgunluktan radyoyu bile açmaya enerjisi yoktu. Sessizlik içinde, camdan dışarı akıp giden ışıkları izleyerek ilerlerken, aniden cebindeki telefonun titremesiyle irkildi. Ekrana baktığında, hiç de alışık olmadığı bir isimle karşılaştı:
Çağla Sezen.
Süreçle ilgili bir gelişme olursa iletişim halinde kalabilmek için kendi numarasını vermişti. Ancak bu saatte araması, içinde bir sıkıntı olduğunu hissettirdi. Merakla ve hafif bir endişeyle aramayı cevapladı.
"Buyurun Çağla Hanım?"
Telefonun diğer ucundan, neredeyse nefes nefese, panik dolu bir ses yükseldi. Çağla'nın sesi titriyordu. "Okan Bey... Acilen buraya gelmeniz gerekiyor! Lütfen!"
Okan'ın yorgunluğu bir anda yerini alarm haline bıraktı. Dikleşerek direksiyonu sıkıca kavradı. "Siz neredesiniz Çağla Hanım? Ne oluyor? Sakin olun, anlatın."
"Moda'dayım! Tarık'la Yunus... Burada, bir kafede... Birbirlerine girmek üzereler! Durduramıyorum, çok kötü olacak! Lütfen gelin!"
"Hemen geliyorum! Konum atın, tamam mı? Sakın araya girmeye çalışmayın, kenara çekilin!" diye talimat verdi Okan, sesi artık tamamen mesleki ve otoriterdi.
"Atıyorum! Lütfen çabuk olun Okan Bey!" diye çığlık attı Çağla ve telefon aniden kesildi.
Okan, anında sinyali yakıp arabasını sağa, Moda yönüne kırdı. Birkaç saniye sonra telefonundan bir konum bildirimi geldi. Yorgunluk, yerini artan adrenaline ve dosyanın kritik tanıklarını kontrol altına alma telaşına bırakmıştı. Evinin yolunu tutmuşken, şimdi hızla Moda'ya doğru ilerliyordu. Akşam trafiğinde klaksona basarak, arabasını ileri sürmeye başladı.
Moda'nın sakin sokaklarına dalıp arabayı gözüne kestirdiği bir köşeye çeken Okan, aracı alelacele park etti ve kendini dışarı attı. Koşarak ilerlediği yerde, denize inen o eğimli sokakta, masaları kaldırıma taşan etrafı kalabalıkla çevrilmiş bir zincir kafenin önünde kargaşa hüküm sürüyordu. İnsanların heyecanlı çığlıkları ve bağrışmaları, akşamın sessizliğini yırtıp atıyordu. Kalabalığa doğru koşusunu hızlandırdı, yaklaştıkça sesler daha da netleşti, öfke dolu iki erkek sesi öne çıkıyordu.
İnsanları yararak merkeze ulaştığında, tanıdık iki silüetle karşılaştı. Tarık'ın yapılı gövdesinin yanında, ufak tefek kalan Yunus, öfkeden titreyerek avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
"Irz düşmanı pislik herif! Sen Devrim'in beynini yıkadın! Onu sen kandırdın!"
Tarık, bu ağır itham karşısında öfkeden apansız harekete geçti. Kaslı kolu anında havaya kalktı, yumruğu sıkılmış, Yunus'a doğru hamle yapmak üzereydi. "Bana bak!" diye gürledi, sesi öfkeden boğuk çıkıyordu. "Senin o gevşek ağzını dağıtırım! Devrim'in adını ağzına alma bir daha!"
O sırada, iki erkeğin arasında kalmış olan Çağla'yı fark etti Okan. Genç kadın, cesaretle araya girmeye çalışıyor, Tarık'ın koluna yapışmış, "Tarık, dur! Saçmalama, yapma!" diye haykırıyordu.
Okan, Çağla'nın iki öfkeli adamın arasında kalmasına izin vermedi. Hemen atıldı ve Tarık'ın yapılı omuzlarından sıkıca tutarak onu geri çekti. "Tarık, sakin ol! Bu ne hal?"
Tarık, bir anlığına şaşkınlıkla durdu. Koyu yeşille kahve arası gözleri, Okan'ın yüzünde gezindi, içindeki öfke kıvılcımları sönmemiş olsa da bir tereddüt belirmişti. "Başkomiserim," diye hırladı, "Çekilin aradan. Bu benim onunla olan hesabım."
Yunus ise yangına körükle gidiyor, durumu daha da germekten çekinmiyordu. Sırıtarak, küçümseyen bir tavırla elini salladı. "Adi yavşak! Senin bu İstanbul beyefendisi numaran anca devletin kollarında işe yarar! Bana mı yutturacaksın?"
Bu son alaycı sözler, Tarık'ın öfkesinin son sınırını aşmasına neden oldu. Gözleri Okan'ı artık görmüyordu, tamamen Yunus'a odaklanmıştı. "Orospu çocuğu! Seni doğduğuna pişman edeceğim!" diye kükredi ve Okan'ın tuttuğu omuzlarını kurtarmak için güçlü bir hamle yaptı.
Okan, Tarık'ı zapt etmekte zorlanıyordu. Kalabalıktan birkaç kişi de Yunus'un kollarına girip onu geri çekmeye çalışıyordu.
"Sen Devrim'in hayatının kabususun, şerefsiz herif! Daha ne konuşuyorsun!" diye bağırıyordu Tarık, öfkeden nefes nefese.
"Hadi lan oradan! Tarık, ben senin beyaz atlı prens numaranı yemem, anlıyor musun beni?" diye alaycı bir tonda karşılık verdi Yunus, kendini geri çeken adamları itmeye çalışarak.
İki tarafı da sakinleştirmek imkansız hale gelmişti. Okan, daha fazla risk alamazdı. Tarık'ın omuzlarındaki ellerinden birini çekti, belindeki silahının kabzasına uzandı. Hızlı ve kararlı bir hareketle silahını kılıfından çıkardı ve iki erkeğin arasına, onlara doğrultmadan, havaya tuttu.
"Yeter!" diye gürledi, sesi tüm gürültüyü anında kesmiş, herkesi olduğu yere çivilemişti. "Kimse kıpırdamasın!"
Aniden her şey durdu. Tarık'ın öfkesi şaşkınlığa, Yunus'un arsız sırıtışı ise endişeye dönüştü. Çevredeki kalabalık da donakalmıştı. Okan'ın yüzü buz gibi soğuktu, gözleri iki adamı da delip geçer gibi bakıyordu.
"Kimliklerinizi alıyorum," diye devam etti Okan, sesi artık kontrollü ve keskin bir otoriteyle çınlıyordu. "Umuma açık bir yerde kavga etmekten ve birbirinize fiziksel tehditte bulunmaktan dolayı sizi gözaltına alıyorum. Susma hakkınız var, bir avukatla görüşme hakkınız var. Anlaşıldı mı?" diye sordu, gözlerini sırayla iki erkeğin üzerinde gezdirdi. "Şimdi sakin bir şekilde benimle geliyorsunuz."
Okan, Tarık ve Yunus'u sakinleştirene kadar emniyetten destek ekibi çağırmış ve ikisinin de gözaltına alınarak emniyete götürülmesini emretmişti. Anlaşılmıştı, bu uzun ve yorucu gün bitmek bilmeyecekti.
İkisi emniyete götürülene kadar, Çağla'yı evine bırakmayı teklif etti. Hem neler olup bittiğini daha iyi öğrenebilir, hem de kavganın ortasında kalmış genç kadına destek olmuş olurdu.
Araba, sessizce Çağla'nın Fulya'daki evine giderken, Okan yumuşak bir tonla sordu. "Daha iyi misiniz Çağla Hanım?"
Çağla, camdan dışarı akıp giden şehrin ışıklarına bakıyordu. Mavi gözlerinde yansıyan bu ışıklar, onun sakinleşmeye çalıştığını gösteriyordu. Başını hafifçe sallayarak cevap verdi. "Evet, iyiyim teşekkür ederim. İyi ki geldiniz." Genç polise döndü ve ekledi. "Yoksa birbirlerini gerçekten öldüreceklerdi."
Okan, onaylar gibi dudaklarını büzdü. Sonra bir an düşünüp Çağla'ya baktı. "Bu ikisinin aynı yerde ne işi vardı? Siz ne yapıyordunuz orada?"
Çağla, aynı şeyi merak ediyor gibi heyecanla atıldı. "Anlamadım ki Başkomiserim! Biz Tarık'la buluşmuştuk. Yunus nasıl olduysa bir anda çıkageldi. Nereden buldu bizi, bilmiyorum."
"Tarık'la neden buluşmuştunuz?" Okan'ın kaşları çatıldı, profesyonel içgüdüleri devreye girmişti.
Çağla duraksadı. Bakışlarını bir an kucağına indirdi, sonra toparlanıp cevap verdi. "Tarık... kendinde kalan Devrim'in bazı kişisel eşyalarını bana verecekti."
"Neden?" diye sordu Okan, direkt ve mesleki bir tonla.
"Ailesine vereyim diye." diye mırıldandı Çağla, sesi biraz daha kısılarak.
"Nerede bu eşyalar?"
Çağla, az önce Okan'ın arabasına kendi elleriyle yerleştirdiği, arka koltuktaki küçük karton kutuyu işaret etti. "İşte şunlar."
Okan, dikiz aynasından kutuyu kontrol etti. "İyi o zaman," dedi kararlılıkla. "Onlar bizde kalsın. Bir bakalım içlerinde ne var."
Çağla, rahatça konuştu. "Gündelik eşyalar olmalı sadece. Kitaplar birkaç fotoğraf... İşinize yarayacağından emin değilim.” Israrı çok kuvvetli değildi sadece omuz silkti.
Okan, bu konuşmayı gereksiz buldu ama belli etmedi. "Buna biz karar verelim Çağla Hanım," diye gülümsedi, resmiyetle. Tam o sırada Fulya'daki apartmana varmışlardı. Araba yavaşladı. "Eğer işimize yarayacak bir şey bulamazsak, size iade ederiz. Siz de ailesine verirsiniz Devrim'in."
Çağla, boynunu bükerek başını salladı. "Tabii, siz nasıl uygun görürseniz."
Kapıyı açarken tekrar teşekkür etti: "Çok teşekkür ederim Okan Bey tekrar. Zahmet verdim size."
"Estağfurullah Çağla Hanım," diye karşılık verdi Okan. "İyi ki aradınız beni. Kendinize iyi bakın, iyi akşamlar."
Çağla arabadan indi ve apartman kapısına doğru ilerledi. Okan ise, arka koltuktaki kutuya bir kez daha baktı. Artık emniyete dönüp hem Tarık ve Yunus'la hem de bu kutunun içeriğiyle ilgilenme zamanı gelmişti.
Saat gece yarısına yaklaşırken, Tarık ve Yunus gözaltındaydı, demir parmaklıkların arkasındaki soğuk ve yalın hücrelerde bekliyorlardı. Önce Yunus çıkarıldı olduğu yerden ve iki polis memuru eşliğinde Okan'ın bulunduğu sorgu odasına getirildi.
İçeri giren Yunus, az önceki o alaycı, kavgacı adam değil de, masum ve mağdur bir vatandaş gibiydi. Gözlük camlarının arkasındaki gözleri büyümüş, yüzünde mahcup ve çaresiz bir ifade vardı. Okan'ın masasının önündeki sandalyeye usulca çöktü. Başını öne eğip, konuşmadan bekledi.
Sonra, zoraki bir cesaretle başını kaldırdı. Sesinde bir titreme vardı: "Başkomiserim... Olay, gözüktüğü gibi değildi. Yemin ederim."
Okan, gecenin bu saatinde zaten yeterince yorgunken, bu saçma sapan kavga ve gözaltı işlemleriyle uğraşmaktan son derece bıkkındı. Çatık kaşları ve yorgun gözleriyle Yunus'un lafını kesti. "Neymiş olay, gözüktüğü gibi değilse ha? Açıkla madem. Merakla bekliyorum." Sesindeki alaycı ton, sabrının tükendiğini açıkça belli ediyordu.
Yunus, ince dudaklarını ıslattı. "Tarık... Tarık tahrik etti beni, Başkomiserim. Yemin ederim. Bana laf attı, alay etti. Kendimi kaybettim."
Okan, derin bir iç çekti. Masanın üzerine eğildi, Yunus'a doğru yaklaştı. "Ben geldiğimde, Tarık'ı değil, seni tahrik eder halde gördüm, Yunus." Taraf tutmuyordu, sadece olguyu aktarıyordu, ama vücut dili ve ses tonu açıkça bıkkınlığını ifade ediyordu.
Yunus, bu cevap karşısında bir an sustu. Bir şeyler söyleyecek oldu, sonra vazgeçti. Etrafına, şüpheyle baktı. Sonra yeniden Okan'a yöneldi, sesini iyice alçalttı, neredeyse bir fısıltıya dönüştürdü. İyice yaklaştı.
"Başkomiserim, bakın..." diye fısıldadı, gözlerinde ani bir ciddiyet belirmişti. "Tarık, sizin sandığınız gibi biri değil. O öyle biri değil."
Okan, bu lafı duymaktan adeta patlamak üzereydi. Ellerini masaya vurmamak için kendini zor tuttu. Yavaşça doğruldu, elini yorgunluktan ve stresten kumral saçlarının arasına daldırdı.
"Bana bak Yunus," dedi, sesi artık iyice soğuk ve yıpranmıştı. "Ben bu lafı duymaktan cidden çok sıkıldım. Simge de sen de, papağan gibi aynı şeyi söyleyip duruyorsunuz: 'Tarık öyle biri değil, Tarık şöyle değil.' Ama bana somut, elle tutulur, gözle görülür bir neden, bir delil sunamıyorsunuz."
Yunus, ağzını açıp bir şeyler söylemeye çalıştı, ama Okan sözünü keserek devam etti. "Ve o somut delili sunamadığınız sürece, benim de sizin kişisel çıkarlarınızın, husumetlerinizin çatışmasından dolayı onu sevmediğinizi düşünmekten başka bir seçeneğim kalmıyor. Anlıyor musun beni?”
Yunus, Okan'ın ağzından Simge'nin ismini duyunca bir an afalladı. Gözlüklerinin ardındaki gözleri irileşti. "Siz... Simge'yle de mi konuştunuz?" diye kekeledi, şaşkınlık ve hafif bir panikle.
Okan'ın yorgun yüzündeki alaycı ifade genişledi. "Vay be," dedi, başını hafifçe sallayarak. "Galiba gerçekten küsmüşsünüz. Sahiden, 'bu kez' Simge'den ümidi kesmişsin, Yunus." "Bu kez" kelimesini özellikle vurgulayarak, aralarındaki karmaşık ilişkiye gönderme yapmıştı.
"Evet, Simge'yle konuştum," diye devam etti Okan, soğuk ve gözlemci tavrını koruyarak. "Ve senin söylediklerinin tam tersi şeyler anlattı bana. Senin Devrim'i sadece bir 'heyecan' olarak gördüğünü ve aslında birbirinize ait olduğunuzu söyledi." Okan duraksadı, gözlerini kısarak masanın üzerine eğildi ve Yunus'a iyice yaklaştı. "Sahi Yunus, Simge, Devrim'den neden bu kadar nefretle bahsediyor? O kadar kin var ki sesinde, rastgele bir kıskançlıkla açıklanacak gibi değil."
Yunus, rahatsız olmuş bir şekilde omuz silkti. Bakışlarını kaçırdı. "Kıskanıyor işte, Başkomiserim. Kabul etmek istemiyor. Ben Devrim'i gerçekten çok sevmiştim." Sesindeki samimiyetsizlik, odanın soğuk havasında bile hissediliyordu.
Okan, ona inanmaz bir ifadeyle baktı. Neredeyse "Senin sevgine başlarım," der gibiydi. Bu saçma sapan ve yorucu akşamdan en azından bir miktar verim almaya kararlıydı. Arkasına yaslanarak sorgusuna devam etti.
"Simge'yle Devrim yüz yüze çok sık geldi mi?”
"Hayır," diye cevapladı Yunus, hemen ve kesin bir tonla. "Pek değil. Belki birkaç kez, o kadar."
"Peki," diye sürdürdü Okan, "aralarında bariz, gözle görülür bir kavga yaşandı mı hiç? Sert bir tartışma?"
Yunus, bu soru üzerine biraz daha düşünür gibi oldu. "Devrim, Simge'ye bulaşmamaya çalışırdı. Ama fırsat verse, Simge her seferinde kavga ederdi, orası ayrı. Ateş püskürürdü adeta."
Okan, aniden sertleşti. Sandalyesinde dimdik doğruldu ve buz gibi bir ifadeyle Yunus'un gözlerinin içine baktı. Sesi, odanın soğuk havasını daha da keskinleştiren ürkütücü bir tona büründü.
"Peki," diye başladı, her kelimeyi bilinçli ve ağır bir şekilde vurgulayarak. "Senin Çağla ve Tarık'ın buluşacağından haberin nasıl oldu? O kafeye tam o sırada gelmen bir tesadüf mü?"
Yunus, Okan'ın değişen tavrı ve keskin sorusu karşısında irkildi. Gözlüklerinin ardındaki gözleri hafifçe büyüdü.
Okan, soruyu daha da sivrilterek devam etti, sesi alçak ama tehditkâr bir tondaydı. "Yoksa Çağla'yı takip mi ediyorsun, Yunus?"
Yunus, bu ağır suçlama karşısında paniğe kapılmış gibiydi. Hemen ellerini havaya kaldırıp iki yana sallamaya başladı, adeta kendini savunur bir pozisyona girdi. Sesinde yalvarırcasına bir telaş vardı.
"Kur'an çarpsın başkomiserim, vallahi de billahi de tesadüf!" diye yeminler etmeye başladı. "Benim evim Moda'ya çok yakın. Akşamüstü yürüyüş yapıyordum, biraz hava alayım diye. O kafeye de kahve almak için girdim. Onları orada görmem tamamen tesadüf oldu. Nereden bilebilirdim ki orada olacaklarını?"
Okan, Yunus'un bu ani yeminlerine ve savunmasına hiç oralı olmadı. Sessizce onu izliyor, her hareketini, her mimiğini, sesindeki en ufak bir titremeyi dahi analiz ediyordu.
Yunus, Okan'ın tepkisiz ve sorgulayıcı bakışları altında biraz daha fazla konuşmaya, kendini açıklamaya devam etti: "İnanın başkomiserim, öyle bir niyetim falan yoktu. Ben sadece-"
Okan, onu sözünü bitirmeden, elini hafifçe kaldırarak durdurdu. "Tamam," dedi, sesi yeniden o mesafeli ve resmi tonuna dönmüştü. "Yazılı ifadende bunları da detaylıca belirtirsin. Bu akşamlık bu kadar yeter.” Yunus'u bekleyen polis memuruna bir bakış attı. "Alın götürün," der gibiydi sessizce. Memur, Yunus'un koluna hafifçe dokunarak onu ayağa kaldırdı.
Yunus'un ardından, Tarık getirildi içeri. Kapıdan girer girmez, havayı hemen hissettirdi. Yunus'takinden çok daha farklı bir enerjiyle doldurdu odayı. Daha samimi, neredeyse af diler gibi bir hali vardı, ama aynı zamanda çocuksu bir isyan da parlıyordu gözlerinin derinliklerinde. Okan'ın önündeki sandalyeye oturur oturmaz, lafa girdi, bekletmeye tahammülü yokmuş gibi.
"Başkomiserim," diye başladı, sesi kalın ve içten. "Böyle bir olay yaşandığı için gerçekten özür dilerim. Sizi de yorduk, emniyeti de." Konuşurken, iri, çalışmış elleriyle jestler yapıyor, kelimelerine vurgu katıyordu. "Size çok mahcubum, inanın. Ama..."
Duraksadı, yumruklarını hafifçe sıktı. Yüz ifadesi değişti, özür dileyen adam gitti, yerine haksızlığa uğramışlığın verdiği öfkeyle gerilmiş biri geldi.
"Ama o kansız," diye devam etti, sesi biraz daha yükselerek ve 'o' derken iğrenme vardı, "gerçekten nasıl oynaması gerektiğini biliyor benimle.”
Tarık, daha Okan bir şey sormadan, anlatmaya devam etti. Ses tonu değişmişti; daha yumuşak, daha içe dönük ve hüzünlü bir hal almıştı. Kendi kendine konuşur gibiydi, bakışları boşluğa dalmıştı.
"Devrim'in... bende kalan bazı eşyaları vardı," diye mırıldandı, sesi hafifçe titriyordu. İri yapılı adamın bu kırılgan hali sahici gözüküyordu. Hafifçe gözleri dolmuştu, bunu belli etmemek için başını biraz eğdi. "Bende kalmalarını çok istemiştim aslında. Onlara bakmak... onları hatırlamak istiyordum."
Bir an durdu, yutkundu. Sonra, omuzlarında bir ağırlık varmışçasına, devam etti: "Ama Çağla... ısrar etti. Ailesinin onlara çok ihtiyacı olduğunu, annesinin onları görmek istediğini söyledi. El mahkum... onları vermek için buluştum Çağla'yla."
Okan, bu içten itiraf karşısında bir an sessiz kaldı. Tarık'ın samimiyeti, Yunus'un savunmacı ve hesaplı tavrından oldukça farklıydı.
"Ne gibi eşyalardı bunlar?" diye sordu Okan, sesini alçaltarak.
"Gündelik şeylerdi işte," diye cevapladı Tarık, hâlâ boşluğa bakarak. "Birkaç kitap, belki bir kolye... bir de eski bir defter. Önemli bir şey yoktu sanırım içlerinde.”
Okan, başını hafifçe sallayarak onu dinledi. Tarık, içini dökmeye devam etti, kelimeler adeta için için kaynayan öfkesinden ve üzüntüsünden dışarı fışkırıyordu.
"Sonra nereden çıktıysa bu soysuz," diye hırladı, Yunus'u tarif ederken sesi iyice kalınlaşmıştı, "karşımıza çıkıverdi. Ben görmezden geldim önce. Ama durup dururken laf attı bana, kışkırttı beni. Yemin ederim, sabrımı çok zorladı. Yoksa kendimi öyle bir pozisyona düşürmem, Başkomiserim."
İri elleriyle masaya hafifçe vurur gibi yaptı, sinirini bu şekilde boşaltmaya çalışıyordu. "Her şeyi geçtim," diye ekledi, sesi biraz daha alçalarak, daha ciddi bir endişe tonuyla. "Biri videoya çektiyse ve video medyaya düşerse bile... benim başım ağrır, biliyorsunuz. Milli takım turnuva dönemi de yaklaşıyor. Ne yönetim ne de koç bundan hoşnut olmaz.”
Duraksadı ve sonunda, iletişim kurmak ister gibi, çaresizce Okan'ın gözlerinin içine baktı. Güzel, çekik gözlerinde hem pişmanlık hem de derin bir kızgınlık okunuyordu.
"Ama konu Devrim olunca," diye fısıldadı, sesi neredeyse kırılır gibi oldu, "Bütün bunları unutuverdim, Başkomiserim. Ben makul bir adamım, normalde kimseyle böyle bir derdim olmaz. Ama Yunus... matemime bile saygı duymadan beni kışkırtıyor. Devrim'in adını ağzına alış şekli... içimdeki her şeyi yerinden oynattı. Kendimi tutamadım. Özür dilerim."
Okan, sessizce durdu. Tarık'ın yaptığı yanlışın farkında olduğunu ve içten bir pişmanlık duyduğunu görmüştü. Genç adamın mahcup ve yılgın haline bakınca, ona nasihat etmenin veya daha fazla üstüne gitmenin bir anlamı kalmamıştı. Ne kendini ne de Tarık'ı bu yorucu gecede daha fazla hırpalamak istedi.
Anlayışla, hatta biraz da yorgunlukla başını salladı. Sesini yumuşatarak konuştu:
"Anlıyorum Tarık. Yazılı ifadeni verdikten sonra gidebilirsin o halde. Teşekkür ederim."
Cümlesini bitirdikten sonra, kapıda bekleyen polis memuruna hafifçe başıyla işaret etti. Memur, içeri girerek Tarık'ı ifadesini almak üzere dışarı çıkarmak için yanına geldi.
…
Okan, dünkü yoğun ve yıpratıcı günün ardından eve gittiğinde Vera henüz gelmemişti. Kendisini direkt yatağa attı ve yorgunluktan deliksiz bir uykuya daldı. Sabah kalktığındaysa Vera çoktan gitmişti; iki gündür onun da işleri oldukça yoğundu.
Okan, sabah tekrar emniyete döndüğünde ortalık henüz sakindi. Sessizlikten yararlanmak isteyerek ofisine gömüldü ve Devrim İplikçi dosyasıyla ilgili okumalar yapmaya başladı. Bir ara Çağla'dan aldığı, Devrim'in eşyalarını içeren o karton kutuyu incelemeliydi.
Tam bunları düşünürken, ofisinin kapısı hafifçe aralandı ve meslektaşı Akif içeri girdi. Yüzünde her zamanki sıcak ve kaygısız ifadesi vardı.
"Günaydın abi," dedi, sesi ofisin sessizliğini yırtarak.
"Günaydın," diye karşılık verdi Okan, anlık bir bakışla başını kaldırdıktan sonra yeniden önündeki rapora döndü.
Akif, kendini rahatlıkla ofisteki deri koltuklardan birine bıraktı. "Okan, binlerce şükür kurşun senin silahından çıkmış," diye devam etti, siyah sakallarını sıvazlayarak. "Yoksa şimdi çok farklı, çok daha ağır şeylerle uğraşıyor olacaktın. İç işleri, savcılık, medya... Allah korusun."
Okan, bakır rengi gözlerini tekrar kaldırdı, arkadaşını kısa bir süreliğine inceledi. Hafif bir tebessümle başını salladı. "Evet, çok şükür... Ama galiba diğer gelişmeden haberin yok."
Akif'in rahat ifadesi anında değişti. İnce kaşları çatıldı, koltuğun kenarına doğru eğildi. "Hangi gelişme?" diye sordu, sesindeki rahatlık yerini alarm haline bırakmıştı.
Okan, derin bir nefes aldı. Haberi nasıl vereceğini düşünür gibiydi. Sonra, dosyayı masaya bırakarak doğrudan Akif'in gözlerinin içine baktı.
"Baskında vurduğum kişi... Barçın Aşireti'nin en küçük oğluymuş. Hasan Barçın."
Akif'in yüzündeki her kas dondu. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Bir an suskun kaldı, sanki duyduklarını işleme koymaya çalışıyordu. Sonra, neredeyse fısıldayarak tekrarladı: "Ne?.. Şaka mı yapıyorsun?"
Okan'ın yüzündeki ifade, şakanın çok ötesinde, buz gibi bir ciddiyetti. "Hayır oğlum, niye şaka yapayım?" diye karşılık verdi, sesi düz ve yorgundu. "Dün öğrendim. Balistik raporla birlikte kimlik tespiti de yapılmış. Yoğun bakımda yatıyor, durumu kritik."
Akif, koltuğun arkasına yaslandı, elini alnına götürdü. "Vay anasını..." diye mırıldandı, şok içinde.
O sırada kapının tıklatılmasıyla irkildi. İkisi de aynı anda sesin geldiği yöne, kapıya döndüler. Açılan kapının arkasında, Okan'ın yardımcısı Kadir'in ciddi yüzü belirdi.
"Günaydın Başkomiserim," dedi Kadir, odanın ağır havasına uygun alçak bir sesle. "Sizinle görüşmek isteyen bir hanımefendi var."
Okan'la Akif bakıştılar saniyelik.
"Kimmiş o hanımefendi?" diye sordu Okan, sesi dikkatli ve ölçülü.
"Avukat Pınar Dağdelen, Başkomiserim. Sizinle görüşmek istediğini söyledi."
Kadir'in bu ismi söylemesiyle, odadaki hava anında değişti, elektrik yüklendi. Okan'la Akif bir kez daha göz göze geldi.
"Buyursun gelsin Kadir," dedi Okan, ses tonunu kasıtlı olarak nötr tutarak. Kadir başıyla onaylayarak çıktı odadan.
Okan, oturduğu yerde hiç istifini bozmadı. Koltuğuna yaslandı, ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Dışarıdan, koridorda yaklaşan net, kararlı ve otoriter topuk sesleri duyuldu. Sesler kapıya yaklaştı ve durdu. Açılan kapıyı, kapının eşiğinde beliren kadın silüeti izledi.
Pınar Dağdelen, kapıyı aralayıp içeri girdi. Ofisin karakteristik kokusu olan eski kağıt ve taze kahve karışımı, burnuna çarpı. Gözleri, bir saniye içinde odayı taradı ve sonunda Okan'ın üzerine kenetlendi.
Okan, tıpkı kendisine yapıldığı gibi, ayağa kalkmadan onu karşıladı. Sadece başını hafifçe kaldırarak, genç kadının derin kahverengi gözlerine anlamlı anlamlı baktı.
Pınar'ın kısa kahverengi saçları, jilet gibi keskin bir fönle mükemmel taranmıştı. Orta boylu olmasına rağmen, giydiği siyah, ince topuklu stilettolarla daha uzun, daha vakur ve etkileyici görünüyordu. Üzerinde, keskin hatlı, güçlü ve kadınsı bir siyah takım elbise vardı. Omuzlarına ise kırmızı bir kaban atmıştı. Her adımı ölçülü, güven dolu ve bir o kadar da meydan okuyucu bir şekilde, odanın tam ortasına kadar ilerledi.
Okan yerinden kıpırdamazken, Akif bu keskin ve güçlü görüntü karşısında içgüdüsel olarak olduğu yerde doğrulur gibi yaptı.
Okan, mimiksiz yüzünü korurken, gözlerinin en derinlerinde, fark edilmesi zor bir yerde hafif bir alaycı kıvılcım vardı. "Buyurun Pınar Hanım," dedi, sesi soğuk ve mesafeli. "Görüşmek istemişsiniz ama ne yazık ki pek müsait değilim. Çok ters bir zamanda geldiniz."
Pınar, Okan'ın kendisine yaptığı şeyin aynısını yapmaya, yani onu güçsüz hissettirmeye çalıştığının farkındaydı. İnce, kontrollü dudaklarının kenarı, öfkeyle karışık küçük bir gülümsemeyle kıvrıldı. Elindeki kalıplı siyah çantayı sıkıca kavrayarak konuştu, sesi keskin ve netti. "Ne için geldiğimi biliyorsunuz, Okan Bey. Zamanlamamın da hiç de 'ters' olmadığının farkındasınız."
"Bilmem, emin olamadım aslında," diye karşılık verdi Okan, oturduğu yerde iyice geriye yaslanarak rahat, hatta biraz da ukala bir pozisyon aldı. "Bu arada, oturmaz mısınız? Ayakta kaldınız." Daveti, bir nezaket çerçevesinde sunmuştu ama altında yatan küçümseyen tonu gizlememişti.
Tam o sırada, Pınarı’ın gözleri masanın hemen yanındaki koltukta oturan Komiser Akif'e kaydı. İnce, hesapçı bakışlarıyla Akif'i bir süre şöyle bir süzdü.
"Yalnız konuşabilirsek," diye ekledi, sesini alçaltarak ve bakışlarını tekrar Okan'a çevirerek, "çok daha iyi olur."
Akif, bu net mesajı anlar anlamaz hemen harekete geçti. Sandalyesinden doğrulmaya, kibarca dışarı çıkmaya hazırlandı.
Okan hafif ama son derece kararlı bir hareketle elini kaldırarak durdurdu onu. Bu sırada gözleri, Pınar’a kilitlenmiş haldeydi.
"Komiser Akif," dedi, yerinden kıpırdamadan, "bu dosyanın bütün detaylarını benimle aynı anda takip eden, çok güvendiğim bir meslektaşımdır. Kendisi, sizin benimle konuşacağınız her şeyi duymakta ve bilmekte tam yetkilidir.”
Pınar, Okan'ın bu karşı hamlesi karşısında bir an afalladı. Ağzını açıp bir şeyler söylemek istedi ama bundan hızlıca vazgeçti.
Akif’in karşısındaki boş koltuğa, Okan'ın masasına tam karşı gelecek şekilde oturdu. Dizlerini birleştirdi, çantasını kucağına özenle yerleştirdi. Derin bir nefes aldı. " Okan Bey, benim müvekkilim şu an hastanede, yoğun bakımda ve bunun sebebi sizsiniz. Bilmem farkında mısınız?"
Okan, gözlerini hafifçe kısıp baktı Pınar'a. "Evet, Pınar Hanım. Müvekkiliniz, bir uyuşturucu deposunda, polise karşı ateş açtığı için 'polis' tarafından vuruldu ve şu an hastanede." 'Polis' kelimesini hafifçe vurgulayarak, sesine ince bir alaycılık kattı.
"Bu, onu ‘öldürmek’ için ateş etmenizi mi gerektirir?" diye çıkıştı Pınar, sesi bir yükselerek.
"Öldürmek mi?" Okan, bu sefer tutamadı kendini ve düzgün dişlerini gösteren soğuk, keskin bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Pınar Hanım, müvekkiliniz binanın ikinci katında konuşlanmıştı ve aşağıdaki ekibimize ateş açıyordu. Nefsi müdafaa olarak, zeminden, tehdidi etkisiz hale getirmek için ateş ettik. Öldürmek, bunun hiçbir yerinde amaç değildi. Sadece görev."
Pınar'ın bakışları iyice keskinleşti, iyice sertleşti. Adeta Okan'ı delmeye çalışıyordu. "Keskin nişancıymışsınız o halde," dedi, sesi buz gibi. "Kalbine çok yakın, son derece riskli bir yerden vurmuşsunuz onu."
Okan, gerçek bir övgü almış gibi gözlerini kırptı. "Öyleyimdir," diye cevapladı kısaca, kendinden emin.
Şimdi Pınar'ın güzel, keskin gözlerinde kuşku belirdi. Asıl soruyu sordu. "Sahi, Okan Bey... Siz orada ne arıyordunuz? Beni yanlış anlamayın, merakımdan soruyorum. Cinayet büroda çalışıyorsunuz. Narkotik operasyonuyla, uyuşturucuyla alakanız nedir?"
Aslında, aşiretin orada olduğunu nasıl bildin? Bu 'tesadüfün kaynağı ne?" demeye getiriyordu.
Okan, şimdi iyice masasına eğildi, Pınar'a yaklaştı. Gözlerinde alaycı bir ifade vardı. "Pınar Hanım," dedi, sesi alçak ama her hecesiyle vurarak. "Ben detaylı ifademi savcılığa çoktan verdim. Ve şu an burada size, hiçbir şeyin izahatını verme yükümlülüğüm yok. Çok merak ediyorsanız, resmi mercilere başvurun lütfen."
Arkasına yaslandı, eliyle masanın üzerindeki dosya yığınlarını işaret etti. "Vaktim kıymetli ve şu an yapacak bir sürü işim var. Bunlara, devam eden dosyamdaki en güçlü zanlı olan müvekkilinizin uyuşturucu bağlantılarını dosyaya eklemek de dahil.
Pınar, genç polise öyle bir nefretle baktı ki, bu öfke aslında çok tehlikeliydi. Vücudundaki her zerresiyle nefret etmişti Okan'dan. Onun bu kadar rahat, bu kadar kendinden emin olması, üstelik de haksız olmaması, Pınar'ı daha da çıldırtıyordu. Konuşmadan, bakışlarıyla çok şey anlattı; bir savaş ilanıydı bu.
"Bu olay," diye başladı, sesi soğuk ve titreşimsiz, her kelimeyi bir bıçak gibi keserek, "sandığınız gibi basit bir şekilde kapanmayacak." Yavaşça ayağa kalktı. Dik duruşu ve keskin bakışlarıyla varlığıyla bile odayı dondurdu. "Yaptığınızın bedelini ödeyeceksiniz."
Lafını, açık bir tehdit gibi savurdu. Sesindeki ton, bunun sadece boş bir söz olmadığını, arkasında güçlü bir ailenin ve karanlık bağlantıların olduğunu açıkça ilan ediyordu.
Okan ise koltuğunda rahatça geriye yaslanmıştı. Pınar'ın öfkesi karşısında en ufak bir tedirginlik belirtisi göstermedi. Aksine, hafifçe başını eğdi ve nezaketle yanıt verdi.
"Lütfen. Elinizden geleni ardınıza koymayın."
Bu meydan okuma, Pınar'ın öfkesini zirveye taşıdı. Yüzündeki ifade dondu, gözlerindeki nefret iyice derinleşti. Bir şey söylemeden, keskin bir dönüşle kapıya yöneldi. Kapıyı öyle bir çarpıp çıktı ki, sesi koridorda yankılandı.
Kapının ardından gelen o sert ses, odada çınlayan bir uyarı gibiydi. Okan, bir anlığına kapıya baktı, yüzündeki o rahat ifade hafifçe azaldı. Pınar Dağdelen'in bir avukattan çok daha fazlası olduğunu biliyordu.
Akif'in küçük, çekik gözleri kocaman açılmıştı. Koyu kahverengi irisleri, şaşkınlıktan büyümüş, adeta yerlerinden fırlayacak gibiydi. "O neydi öyle?" diye fısıldadı, sesi hâlâ o keskin diyaloğun şokunu atlatamamış gibiydi. "Yani... cidden o neydi?"
Okan, ağır ağır omuz silkti. Sanki üzerinden ağır bir yük atmaya çalışıyordu. "Demiştim size," diye mırıldandı, boşluğa bakarak. "Çetin ceviz.”
"Ceviz meviz az kalır oğlum," diye atıldı Akif, ellerini iki yana açarak. "Deccal gibi bir şeydi o kadın! Gözlerinden çıkan o öfke ateşinin sıcağını hissettim, resmen ateş bastı beni." Gerçekten de alnında ter damlacıkları belirmiş, nefes nefese kalmıştı.
Okan, hafifçe gülümsedi, Akif'in bu abartılı haline hem şaşırıyor hem de eğleniyordu. "Merak etme, ben göreceğim onu. Böyle iddialı konuşmak kolay tabii."
Akif'in yüzünde muzip bir sırıtış belirdi, gözleri kısılarak içten bir kahkaha atmadan duramadı. "Valla abi, sen de ondan aşağı kalmadın hiç!" diye gülümseyerek başını salladı. "Kadını resmen çıldırttın!”
Okan, masasına doğru eğildi, daha ciddi bir ifade takındı. "Çözdüm ben onun ayarını," dedi, sesi alçak ve kararlı. "Korkutmaya, blöf yapmaya alışkın. Ama bu sefer karşısında doğru adamı buldu. Yine de... dikkatli olmam gerek. Bu, çok ince bir satranç oyunu.”
"Evet, evet, haklısın," diye onayladı Akif, aniden ciddileşerek. Sonra, fısıldayarak iyice eğildi Okan'a. "Ama şunu söylemeden edemeyeceğim... Tuhaf bir çekiciliği de vardı kadının. Hani böyle... korkunç, tehlikeli, ama bir yandan da insanın içini garip bir şekilde gıdıklayan, merak uyandıran cinsten. Öyle değil mi?"
Okan, Akif'e ters ters baktı. Kaşları çatılmıştı. "Akif, hadi canım," dedi, sesinde açık bir bıkkınlıkla. "Sen işine mi baksan artık?" Yapmacık bir hareketle kolundaki saatine baktı. "Saat kaç oldu?”
Akif, hemen geri çekildi. Alınmış, hatta biraz da mahcup olmuş bir halde elleriyle 'pes ediyorum' jesti yaptı. "Tamam be, ne dedim sanki? Evli barklı adamım ben zaten. Öyle bir bilgi geçtim yani, estetik bir gözlemdi sadece!" dedi, savunmaya geçerek.
Kalkıp odadan çıkarken, Okan hâlâ arkasından kaşları çatık bir şekilde bakıyordu. Kapı kapandığında, Okan'ın yüzündeki sert ifade yumuşadı. Akif'in o son saçma ama bir o kadar da doğru gözlemi, zihninde küçük bir dalga yaratmıştı. Pınar Dağdelen gerçekten de tehlikeli bir manyetizma yayıyordu.
…
Okan, öğleden sonra vakti, Çağla'dan aldığı eşyaları incelemek için, Devrim İplikçi'nin evinden çıkarılan delillerin saklandığı odaya yöneldi. Yeni eşyaların da oraya konulduğu söylenmişti çünkü. Karanlık, havasız ve toz kokan odaya girdiğinde, rafların arasında biraz vakit geçirdi. Dosya kutularını, etiketlenmiş poşetleri karıştırdı ama yeni gelen eşyaları bir türlü bulamadı. Sadece eski, aşina olduğu deliller vardı.
Poşetlerin arasında dikkatle ilerlerken, bir anda donup kaldı. Gördüğü şeyle bal rengi gözleri iyice kısıldı, yüzündeki ifade aniden keskinleşti. Rafların bir köşesinde, üzerinde "İplikçi-108" yazan küçük bir delil poşeti duruyordu. İçinde, ufak, çiçek desenli, parlak bir düğme vardı.
Poşeti dikkatle eline aldı. Bu düğmeyi tanıyordu. Kaliteli, işlemeli bir kadın bluzuna veya gömleğine aitti. Zihnini zorladı, nerede görmüştü? Sonra bir anda, gözünün önündeki parçalar birleşti. Simge'nin sorgu günü giydiği o zarif, çiçekli desenli gömleği hatırladı. Yakasındaki düğmelerden birinin yeri boştu. Ve diğer düğmeler, şimdi elinde tuttuğu düğmenin aynısıydı.
Kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu, çok önemli bir delildi. Hemen, olay yeri inceleme biriminin tecrübeli memuru Erdem'in yanına koştu. Koridorda hızlı adımlarla ilerlerken, zihninden olası senaryolar geçiyordu.
Erdem, masasında bir raporu inceliyordu. Okan, alelacele ve telaşlı bir şekilde yanına geldi. "Erdem, kolay gelsin."
Erdem, başını kaldırıp selam verdi. Yakın gözlüklerini çıkardı. "Selam Başkomiserim. Buyurun, bir şey mi oldu?"
Okan, elindeki şeffaf naylon poşeti havaya kaldırdı. "Bu düğme... Devrim İplikçi'nin evinden, olay yerinden mi çıkmıştı?"
Erdem, bir an düşündü. Gözlerinde bir tanıma ışığı belirdi. "Evet, Başkomiserim," diye onayladı, sesi netti. "Maktulün bedenine oldukça yakın bir noktada, halının üzerinde bulunmuştu. Nedenini tam çözememiştik, üzerinde kan izi falan da yoktu. O yüzden dosyaya eklenmiş, ama önemsiz bir detay olarak raporlara geçmişti."
Okan'ın yüzü iyice gerildi. Simge'nin yazılı ifadesine acilen göz atmalı, cinayet saati için verdiği ifadeyi tekrar kontrol etmeliydi. Ve eğer bu düğme gerçekten onunsa, bunun hesabını sormalıydı. Ama nasıl? Şimdilik onu korkutmadan ve alarma geçirmeden hareket etmeliydi. Buna sonra karar verecekti.
Düşüncelerinden sıyrılıp tekrar Erdem'e döndü. "Erdem, dün bir kutu eşya daha bıraktırmıştım buraya. Onları bulamadım. Neredelerse, bir an önce odama yollar mısın?"
Erdem, saygılı bir gülümsemeyle yanıtladı. "Emredersiniz Başkomiserim. Hemen buldurup size yollayayım."
Okan, alelacele merdivenleri ikişer üçer tırmandı. Adrenalin hâlâ damarlarında dolaşıyordu. Koridorda hızlı adımlarla ilerlerken, doğruca yardımcısı Kadir'in masasına yöneldi. Nefesi biraz hızlıydı.
"Kadir," dedi, sesi aciliyetle yükselerek. "Simge Gezgin'in yazılı ifadesini acil yollar mısın bana? Dijital kopyası da olur, hemen lazım."
Kadir, Okan'ın telaşını hemen fark etti. Hiç vakit kaybetmeden bilgisayarının başına geçti. "Tabii ki Başkomiserim, hemen dijital kopyasını iletiyorum size." Birkaç klavye tuşuna bastı. "Gönderdim."
"Çok teşekkür ederim," diye mırıldandı Okan, zaten odasına doğru dönmüştü.
Kendi odasına girip bilgisayarının başına geçti. Mail kutusunu açar açmaz, Kadir'in gönderdiği dosya zaten gelmişti. Dosyayı açtı, gözleri satırların arasında hızla gezindi. Simge'nin ifadesinde, cinayet saatinde evde olduğunu ve uyuduğunu iddia ettiği kısma geldiğinde, okuma hızını yavaşlattı. Bu iddia, ne yazık ki teyit edilememişti çünkü ailesi o hafta şehir dışındaydı ve komşular da net bir şey söyleyememişti.
Okan, hafifçe dişlerini sıktı. Eli istemsizce masaya vurdu. "Kahretsin," diye tısladı dişlerinin arasından. Simge'yi suçlamak için daha net bir kanıt, daha sağlam bir bağlantı gerekiyordu. Ama bu düğme... Bu küçük, işlemeli parça, onun orada olduğuna dair çok güçlü bir ipucuydu. Bunun hesabını vermesi gerektiği gerçeği değişmezdi.
Tam o sırada, kapısına usulca vuruldu. Gelen, tıfıl ve Okan'ın pek de tanımadığı genç bir memurdu."Başkomiserim," dedi, saygılı bir tonla. "Bunu size getirmemi istediler." Elindeki karton kutuyu hafifçe kaldırarak işaret etti.
Okan, hemen toparlandı. Yüzündeki gergin ifadeyi biraz olsun yumuşatmaya çalıştı. "Gel gel, buyur lütfen," dedi, masasında kutuyu koyacak yer açarak. Genç memur kutuyu masanın üzerine bıraktı.
"Teşekkür ederim, çok sağ ol," diye ekledi.
Genç memur, "Rica ederim Başkomiserim," diyerek hızla odadan çıktı.
Okan, masasının üzerine yerleştirdiği karton kutunun kapağını dikkatle açtı. İçindeki eşyaları teker teker, büyük bir özenle çıkarmaya başladı. Her bir parçayı, en ufak bir detayı kaçırmamak için titizlikle inceliyordu. İlk olarak, kalınca örgü bir hırka çıktı. Koyu gri renkli, yumuşak bir yün işçiliği vardı. Okan, hırkayı eline aldı, ceplerini kontrol etti, herhangi bir kat yerinde, kıvrımında bir not, bir anahtar veya başka bir ipucu olup olmadığına baktı. Hiçbir şey yoktu. Hırkayı masanın bir köşesine koydu.
Ardından, kutudan birkaç roman çıktı. Kapakları hafif yıpranmış, sayfaları yer yer çizilmiş ve kıvrılmıştı. Her birini tek tek eline aldı, sayfalarını hızla çevirdi.
Aralarında sıkışmış bir kâğıt parçası, bir not, herhangi bir işaret olup olmadığını kontrol etti. Romanlardan da bir şey çıkmadı. Onları da hırkanın yanına dizdi.
Sonra, kutunun içinde, kadifemsi küçük bir kutuya rastladı. Kapağını açtığında, içinde üzerinde melek figürü olan zarif, altın bir kolye parlıyordu. Kolyeyi parmaklarının arasında tuttu, ışığa doğru çevirdi. Melek figürü ince işçilikle işlenmişti, kanatlarındaki en ince detaylar bile belli oluyordu. Kolyenin arkasını, zincirini, herhangi bir yazı veya işaret için kontrol etti. Yine bir şey yoktu. Kolyeyi de diğer eşyaların yanına bıraktı.
Okan, derin bir iç çekti. Yüzündeki umut ifadesi giderek soluyor, yerini hafif bir hayal kırıklığına bırakıyordu. Belki de Çağla haklıydı, bunlar sadece kişisel, duygusal eşyalardı. Tam kutuyu kenara itecekken, gözleri kutunun en altındaki ufak deftere takıldı.
Okan'ın bal rengi gözlerinde ani bir merak ışığı parladı. Kalbi bir an hızlandı. Defteri dikkatle çıkardı. Mavi kapağı hafif tozlu ve yıpranmıştı. Üzerinde herhangi bir yazı yoktu. Defteri elinde bir an tuttu, sanki içindeki sırları hissediyormuş gibiydi. Sonra, yavaşça masaya koydu ve ilk sayfasını açtı.
"Çağla, sana her şeyi anlatacağım. Gözlerinin içine baka baka yalan söylemek içimi acıtıyor. Ama inan ben de yeni öğrendim, sadece daha bilmediğim şeyler var ve onları da öğrendiğimde sana da anlatacağım... Eminim ki, nedenlerimi öğrendiğinde bana hak vereceksin.”
-Devrim
Okan, nefesini tutmuştu. Odanın sessizliği, bu birkaç cümlenin ağırlığı altında eziliyordu. Avucunun terlediğini hissetti. Bu, Devrim’in içini rahatlatmak için yazdığı bir itiraf olmalıydı hayır bir itiraftan daha fazlasıydı; bu, bir iç hesaplaşmanın, derin bir pişmanlığın ve henüz açıklanmamış "nedenlerin" ta kendisiydi.
Her şey? diye geçirdi içinden. Neyin her şeyi?
Kandırmak? Devrim, Çağla'yı ne konuda kandırmıştı? İlişkilerinin temeli mi bir yalandı?
Nedenler? Onu yalan söylemeye ve bu kadar acı çekmeye iten şey neydi? Bu nedenler, onun ölümüne giden yolu hazırlayan nedenlerle aynı mıydı?
Defteri yavaşça masanın üzerine bıraktı. Bakır renkli gözleri, odanın loş ışığında derin bir konsantrasyonla parladı. Elinde, Çağla'ya sorması gereken onlarca yeni soruyla dolu bir silah daha vardı. Devrim sessizliğe gömülmüştü, ama arkasında bu gizemli mesajı bırakmıştı.
Şimdi sıra, bu mesajın gerçek anlamını çözmekteydi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |