12. Bölüm

BÖLÜM 12

amberwatson
amberwatson

Okan, ertesi sabah cumartesi olmasına rağmen, biyolojik saatinin acımasız dürtüsüyle erkenden uyandı. Yatağın diğer tarafı bomboştu. Vera yoktu. Son iki üç gündür resmen gemileri farklı limanlara uğramıştı; birbirlerini neredeyse hiç görmemişlerdi. Ama bu sefer gece de gelmemişti anlaşılan. Okan, aslına bakılırsa bu duruma alışıktı; Vera'nın operasyonları bazen onu günlerce meşgul eder, iletişimi kesintiye uğratırdı. Yine de için için bir sıkıntı, hafif bir tedirginlik hissetti.

Yataktan kalkıp banyoya yöneldi. Soğuk suyla elini yüzünü yıkadı. Aynadaki dağınık kumral saçlarını çabasızca düzeltti. Yüzündeki yorgun ifade ve göz altlarındaki hafif morluklar, yoğun geçen haftanın izleriydi. Mutfağa geçip kendisine kahve demlemeye koyuldu. Kahvenin mis kokusu, sessiz evi bir anda canlandırdı.

Günlerdir evi bir otel gibi kullanıyordu gerçi; yatmaya gelip, uyuyup, erkenden çıkıp gidiyordu. Böyle yavaş, sakin bir sabah ona çok iyi gelmişti.

Evi Kadıköy'de olmasına rağmen, nispeten daha sakin ve huzurlu bir sokaktaydı. Pencereden dışarı baktığında, sokak henüz uyanmamıştı. Sessizlik, insanın ruhunu dinlendiren cinstendi. Kahvesi demlenirken, içindeki o hafif tedirginliği bastıramayıp Vera'yı aradı. Telefon birkaç kez çaldı, ancak yanıtlanmadı.

Panik olmadı. Ne de olsa aşina olduğu bir durumdu bu. Vera’ya bir mesaj yazdı: "Nerelerdesin? Günlerdir görüşemiyoruz. Her şey yolunda mı?"

Telefonu kenara bırakıp sıcak kahveden bir yudum aldı. Kahvenin acımtırak ve yoğun kokusunu içine çekti. Bir bardak kahve onu biraz olsun kendine getirdi. Ardından duş aldı, giyindi.

Evet, yavaş sabahları seviyordu ama bir yandan da tam bir hiperaktifti. Ne kadar dinlenmeye ihtiyaç duysa da, kafasında dönüp duran onlarca dava, onlarca soru işareti varken bugün de izin yapayım, dinleneyim diyemiyordu. Duramıyordu işte yerinde.

Çağla'yla konuşmaya gidebilirdi ya da belki Simge'yle ilgili ne yapacağına karar vermeliydi. Islak saçlarını hızlıca tarayıp komodinin çekmecesinden silahını almadan önce şarjdaki telefonunu çekti, rutin bir alışkanlıkla en güncel haberlere şöyle bir göz gezdirdi.

Başlıklardan biri, anında gözüne çarptı. Büyük puntolarla yazılmıştı:

"Gizemli güzel, Fransız iş adamının kalbini çaldı!"

Merakla habere tıkladı. Kısa bir metin ve tek bir fotoğraf vardı. Fotoğrafa baktığı an, dondu kaldı. Gözleri iri iri açılmış, nefesi kesilmişti.

Vera?

Fotoğrafta, uzun boylu, yakışıklı, orta yaşlı bir adamın yanında, şık bir otel odasının terasındaydı genç kadın. İkisi de gece kıyafetleri içinde, son derece zarif görünüyorlardı. Ellerindeki şampanya kadehlerini tokuşturuyorlardı ve ikisinin de yüzünde samimi, neşeli gülümsemeler vardı.

Beyninden vücuduna kaynar sular boşanırken, haberin detaylarını okumaya çalıştı. Fransız bir savunma şirketinin Türkiye ortağı olan Luc Moreau idi fotoğraftaki yakışıklı adam. Hemen telefonundan adamı araştırdı. Karşısına zengin, kültürlü, uluslararası arenada tanınan bir iş adamı profili çıktı. Daha fazla okumaya sabrı yoktu.

Bu kez, ısrarla ve sabırsızlıkla Vera'nın numarasını çevirmeye başladı. Telefonun her çalışında, içindeki öfke ve kıskançlık biraz daha kabarıyordu. Bir açıklaması olmalıydı bu fotoğrafın.

Neden Okan'ın bundan haberi yoktu? Neden Vera ona böyle bir şeyden bahsetmemişti?

Sakin olmaya çalışıyordu, ama sinirden eli ayağı titriyor, yüreği deli gibi çarpıyordu. Aynanın karşısında, daha az önce taradığı ıslak saçlarına yeniden bakarken, kendi yansımasındaki tedirgin ve kıskanç adamı gördü.

Umursamadı.

Aklı, Vera’nın telefonunu neden açmadığı sorusuyla allak bullak olmuştu. İçinde bir fırtına kopuyor, her saniye şüphe ve endişeyle daha da katmerleniyordu. Israrla onu aramaya devam etti.

Vera’nın ısrarla cevap vermeyişi, onun evin içinde attığı voltaların hızını artırıyor; adımları giderek daha keskin, daha öfkeli bir ritimle çarpıyordu ahşap parkeye.

Bir yandan da parmakları telefonun ekranında hızla hareket ediyor, birbiri ardına mesajlar atıyordu Vera’ya:

Konuşmamız lazım. Telefonu açar mısın?

Vera, ciddiyim. Senin için endişeleniyorum.

Vera ile ilk tanıştığı günleri düşündü. O zamanlar onu cüretkâr, pervasız bulurdu.

O kendinden emin duruşu, gözlerindeki o derin ve bağımsız ışık... Zamanla yanıldığını anlamıştı aslında. O güven veren tavrı, aslında sadakatinin ve sağlam karakterinin bir yansımasıydı. Vera, oyun oynamazdı. Samimiyetine, duruluğuna yüzde yüz inanmıştı. Aylarca süren uzak mesafe ilişkilerinin, farklı ülkelerin, hasret dolu gecelerin altında bu sarsılmaz güven yatıyordu işte. Kendini bu düşüncelerle zorla tutuyor, öfkesini dizginlemeye çalışıyordu. Ama bir yanı hep aynı soruyu sorup duruyordu: Eğer mantıklı bir açıklaması varsa, neden bana söylemedi?

İçindeki bu karmaşayla, kendi kendine yaptığı bu amansız sorgulamayla geçen dakikaların ardından, nihayet telefon çaldı. Hemen atıldı telefona, neredeyse düşürecekmişçesine.

+Vera? Neredesin? Neden açmıyorsun telefonunu?

Okan’ın celalli ve gergin sesinin aksine, telefonun diğer ucundaki ses sakin, hatta neredeyse fısıldar gibiydi. Vera’nın nefesi hafif ve uzaktan geliyordu.

-Okan, şu an çok önemli bir işim var. Seni sonra arayayım.

Normalde Okan, sakin ve ılımlı bir adamdı. Ama bu, asla normal bir durum değildi. Bu cümle, hiçbir şeyi açıklamıyor, hiçbir şeyi düzeltmiyordu.

+Vera, neredesin diyorum sana. Neden bana açıklama yapmıyorsun?

Vera’nın sesi bu sefer daha ince, daha sabır yorgunuydu. Arka planda belirsiz, uzak bir uğultu vardı.

- Okan… dedi, sanki sabır diliyormuş gibi. Seni arayacağım diyorum. Şu an sıkıştırma beni. Lütfen, kapatmak zorundayım.

Ve telefon aniden koptu. Okan, kulağına yapışmış cihazı yavaşça, donakalmış bir halde indirdi. Ekrana, aramayı sonlandıran logosuna baktı. Zihni, az önce olanları işlemekte güçlük çekiyordu. Yavaş yavaş, önce şaşkınlık, sonra da katıksız bir öfke hissetmeye başladı. Dudaklarının kenarında acı, inanmaz bir gülümseme belirdi.

“Kapattı…” diye mırıldandı kendi kendine, sesi boğuk ve titrek çıkıyordu. “Resmen suratıma kapattı.”

Odanın içinde bir kafeste dolaşan yırtıcı gibi dolanıp duruyordu. Vera'nın nerede olabileceğini düşünmek, onu bulmaya çalışmak boşunaydı; İstanbul'un kalbindeki bu labirentte bir iğne aramak gibiydi.

Kafasını dağıtmak için elindeki davaya odaklanmayı denedi, ama gözlerinin önüne sürekli olası senaryolar, korkular geliyordu. Onun başının belada olduğuna dair içini kemiren endişe, bir yandan da öfkesini besliyordu. Vera'nın o sakin, açıklama yapmaktan kaçınan sesi...

Her şey, içinde büyüyen bir çığ gibiydi. Yarım saat boyunca kendi kendine kurduğu onlarca senaryo, zihnini allak bullak etmişti.

Nihayet telefonu yeniden çaldı. Ekranda Vera'nın ismini görünce yüreği bir an için ferahladıysa da, hemen ardından yeniden kabaran öfke ve kuşkuyla telefona sarıldı.

+Alo.

Vera'nın sesi, telefonun diğer ucundaki kalabalığın ve uğultunun arasından sıyrılıyordu. Aceleci ve baskındı.

-Okan, yarım saate Üsküdar sahilde buluşalım.

Bu beklenmedik ve olağan buluşma teklifi, Okan'ın zaten gergin olan sinirlerini daha da hoplattı. Sesindeki tansiyon iyice yükseldi.

+Vera, sen benimle dalga mı geçiyorsun? Bu mu? Bu kadar mı? diye patladı. Üç gündür ortadan kayboldun, açıklama yapmıyorsun ve şimdi de "Üsküdar sahilde buluşalım" diyorsun?

Vera'nın sesi, Okan'ın bu sert çıkışına karşı hafifçe yükseldi, arka plandaki gürültüye rağmen daha net duyulur oldu.

— Ne "bu mu" Okan? Buluşalım diyorum işte. İşim var, eve gelecek vaktim yok. Üsküdar'dan hızlıca gideceğim yere geçeceğim.

Okan'ın şüphesi ve kıskançlığı, sesine yansıdı.

+Nereymiş gideceğin yer?

Sorudaki sert ve sorgulayıcı ton, Vera'yı afallattı. Aralarında hiç böyle diyaloglar geçmezdi çünkü.

-Okan, sen iyi misin? diye sordu, şaşkınlık ve hafif bir endişeyle.

Okan'ın sesi titriyordu, artık dayanacak gücü kalmamıştı.

+Hiç iyi değilim Vera! Üç gündür ortada yoksun, arıyorum açmıyorsun. Hadi bunlar sorun değil, peki ya internetteki haberler? Haberin var mı onlardan?

Vera'nın sesinde bir anlık tereddüt oldu. Arkasındaki uğultu ve kalabalık sesleri daha da belirginleşti.

-Ne haberi?

Okan inanamadı. Bu kadar mı uzaktı dünyadan?

+Vera, şaka yapıyor olmalısın!

Tam o sırada, Vera'nın arka planındaki sesler iyice arttı; bağrışmalar, acele adımlar, uzak bir siren sesi... Vera'nın sesi gerginleşti.

— Okan, kapatıyorum, şu an burası çok karışık! Buluştuğumuzda konuşuruz.

Ve telefon, bir kez daha aniden koptu. Okan, elindeki sessizliğe öfkeyle baktı. Bu, hiç Vera'nın tarzı değildi. Normalde olsa, bu kadar gizemli ve kaçamak davranmazdı. Belki de gerçekten çok yoğun ve stresliydi.

Ama Okan'ın içindeki kıskançlık ve kuşku artık o kadar büyümüştü ki, sağlıklı düşünmesine imkân yoktu. Vera'nın o her zamanki güvenilir duruşu, yerini bulanık ve endişe verici bir sis perdesine bırakmıştı. Okan, Üsküdar'a doğru çıkacağı yolda, içinde biriken sorularla ve korkularla baş başa kalacaktı.

Neyse ki cumartesi sabahının o sakin saatlerinde trafik yok denecek kadar azdı. Okan, hiç zorlanmadan sahile ulaştı ve arabasını rıhtıma nazır bir yere şaşırtıcı bir rahatlıkla park etti. Hava serindi; hafif bir rüzgar, denizin tuzlu kokusunu içe çekilen her nefese taşıyordu. Martıların çığlıkları, sabahın dinginliğine inat, bir çelişki gibiydi.

Denize doğru yürüdüğünde, banklardan birinde, sırtı kendisine dönük oturan sevgilisini gördü.

Üzerindeki siyah kabana iyice bürünmüş, kendini korur gibiydi Vera. Sarı saçlarının bir kısmı kabanın yakasına hapsolmuş, rüzgarda hafifçe dalgalanıyordu. Omuzları hafifçe çökük, duruşunda görünmez bir yük varmış gibiydi.

Okan, hızlı ve kararlı adımlarla genç kadının yanına vardı. Oturmadı; ayakta, dikilerek, Vera'nın yüzüne baktı. Vera'nın yüzü yorgun görünüyordu. Gözlerinin altındaki halkalar, solgun teninde daha da belirgindi. Belki de geceden kalmıştı, belki de uykusuz geçen birkaç gecenin izleriydi bunlar.

Okan'ın sarı kaşları öfkeyle çatılmıştı. Yüzündeki ifade, bu huzurlu sabah manzarasına tezat oluşturuyordu. Vera, Okan'ın öylece ayakta dikilip kendisine bakmasına bir anlam veremedi. Şaşkınlıkla başını hafifçe yana eğdi, sonra kendi kaşlarını da sorgulayıcı bir ifadeyle çattı.

"Okan," diye başladı sesi yorgun ama netti. "Ne oluyor? Sabahtan beri ne bu şiddet, bu celal? Sen normalde böyle yapmazdın."

Okan'ın siniri, Vera'nın bu sakin ve hatta biraz masumane şaşkınlığı karşısında daha da arttı. Sanki hiçbir şey olmamış, hiçbir şeyi gizlememiş gibi davranıyordu. İçindeki öfke ve kıskançlık, sesine keskin bir ton kattı.

"Vera," dedi, her kelimesi buz gibi ve ağır, "Her gün haberlerde boy boy haberlerini görmüyorum da ondan."

Şimdi Vera da ayağa kalkmıştı. Artık kendini kontrol etmeye çalışmıyor, Okan'ın öfkesine eşit ölçüde bir tepkiyle karşılık veriyordu. "Ne haberi ya?" diye sesi yükseldi, sağ elini yana açarak bir cevap bekler gibiydi. "Neyin haberinden bahsediyorsun, Okan?"

Okan, cebindeki telefonu öfkeyle çıkardı. Sabah okuduğu, içini kemiren o haberi açtı ve ekranı hiddetle genç kadına doğru çevirdi.

Vera haberi görünce panik olmadı. Sadece bıkmış, yorulmuş gibi derin bir iç çekti. Zerre kadar şaşırmamıştı; sadece, ‘Bu nasıl buraya düşmüş?’ der gibi bir ifade vardı yüzünde. Alnını hafifçe kırıştırdı ve kendi kendine, fısıldarcasına Fransızca bir kelime mırıldandı: "Merde…"

Okan başını eğdi, bu tepki karşısında daha da şaşırarak Vera'ya bakakaldı. "Eee, Vera? Bir şey demeyecek misin?" diye sesi titredi. Öfkesi, yerini yoğun bir kafa karışıklığına bırakmaya devam ediyordu.

Vera ise ona hayal kırıklığıyla ve inanmaz bir ifadeyle baktı. Mavi gözlerinde derin bir şaşkınlık okunuyordu. "Gerçek olduğunu düşünmedin herhalde, değil mi?" diye sordu, sesi yumuşak ama içi acıyla dolu gibiydi. "Adamın kim olduğunu biliyor musun sen, Okan?"

Okan, hala savunmadaydı, bilgiç bir tavırla cevap verdi. "Evet, vakıf oldum CV'sine. Sayende. Fransız milyarder Luc Bey."

Vera bu açıklamayı duyduğuna inanamıyor gibi başını iki yana salladı. Gözleri kocaman açılmıştı. "Okan, Luc, Fransız savunma şirketinin Türkiye ortağı. İşim gereği, projeyi daha yakından izleyebilmek için onunla sosyal ortamlarda görünmek zorundaydım. Dün de Fransız Konsolosluğu'nun düzenlediği bir opera galasındaydık. Bu tamamen profesyonel bir görevdi, yani! Fazlası yok.”

Okan cevap vermeye fırsat bulamadan Vera konuşmaya devam etti. Gözlerinde her rengiyle derin bir hayal kırıklığı vardı. "Sana inanamıyorum Okan," dedi, sesi titrek ama net. "Öfkenin sebebi sahiden bu muydu? Bu yüzden mi sabah beni telefonda o kadar sıkıştırdın?"

Okan bir anda suçlu konumuna düşmüş olmanın şaşkınlığını yaşıyordu ama geri adım atmaya niyeti yoktu. Yüzündeki ifade, savunmaya geçmiş bir insanın gerginliğini yansıtıyordu. "Vera, sen de çok iyi biliyorsun ki sana güvenim sonsuz," diye başladı, sesi biraz daha yumuşamıştı ama altında hâlâ bir öfke birikintisi vardı. "Sadakatinden bir saniye bile şüphe etmem. Ama günlerce ortadan kayboluyorsun ve ben açıklama olarak sadece 'meşgul olduğunu’ biliyorum. Bunlar sorun değil."

Çenesindeki kasların gerginliği azalmıyor, hatta konuştukça daha da sertleşiyordu. "Sonra kalkıp bir sabah böyle bir haberle karşılaşıyorum." Ellerini iki yana açtı, çaresizlik ve öfke karışımı bir hareketle. "Madem gizli bir şey yok, neden bana önceden haber vermiyorsun? Haberim olsa böyle tepki verir miyim sence? Kendini Allah aşkına benim yerime koy!"

Vera, artık duyduklarına inanamıyordu. Üzerindeki yorgunluk, adeta her hücresine işlemişti ve Okan'ın sözlerini tolere edecek sakinliği kendinde bulamıyordu. "Okan, o kadar önemsiz bir şeydi ki haber vermek aklıma bile gelmedi," dedi, sesi bıkkın ve yorgun. "Kusura bakma." Dudaklarının kenarında acı ve alaycı bir gülümseme belirdi. "Sen galiba bazen benim kim olduğumu unutuyorsun. Ben öyle sana her an izahat vermek zorunda olan bir ev kedisi değilim." Mavi gözlerinden öfke ve hayal kırıklığının kıvılcımları çakıyordu. "Beni itham ettiğin şey çok kırıcı... Sen benim üç gündür neyle uğraştığımı biliyor musun? Ne kadar stresli olduğumu, ne kadar yıprandığımı?"

Okan'ın sesi, sahili döven rüzgâra karışıyor, kayboluyordu. "Bilemiyorum Vera, çünkü başına bir şey gelse, seni gelip kurtarabileceğim yerden bile haberim yok!"

Vera şimdi ona öyle bir baktı ki, konuşmanın artık boş olduğu her halinden belliydi. İkisi de öfkeli, ikisi de objektiflikten uzak, kendi duvarlarının ardına hapsolmuşlardı. "Okan, bak..." diye başladı, elini havaya kaldırarak. Bakışları bir anlığına boşluğa kaydı, sanki orada bir cevap arıyordu. "Şu an bu konuşmanın ikimize de faydası yok. Sakinleşince konuşalım."

Ama Okan, öyle konuları nadasa bırakabilen biri değildi. Onun için bu, acilen çözülmesi gereken, içini kemiren bir meseleydi. "Niye, işine geç mi kalıyorsun?" diye sordu, ses tonu yargılayıcı ve sertti. İfade şekli yanlıştı ve bunun bedelini anında ödedi.

Vera'nın cevabı, beklediğinden çok daha hiddetliydi. Genç kadın bir anda patladı. "Evet, geç kalıyorum! Oldu mu?" Başını iki yana salladı, inanamıyormuş gibi. Daha fazla bir şey söyleyecek oldu, sonra kendini tuttu. "Sana hiçbir şey demiyorum." Arkasını döndü ve hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı.

Bu pasif-agresif kaçış, Okan'ı deli ediyordu. "Vera, böyle bırakıp gidemezsin! Duyuyor musun beni?" diye bağırdı ardından. Ama gururu, olduğu yerden kımıldamasına, peşinden koşmasına izin vermedi. O da öfkeyle arkasını döndü ve arabasına doğru hızlı, sert adımlarla yürümeye başladı.

Hiddetle arabasına bindi. Kapıyı öyle bir çarptı ki, metal gövdede kısa ve keskin bir ses yankılandı. İçeride, havasızlık ve öfke dolu bir sessizliğe gömüldü. Direksiyonu iki yandan sıkıca kavradı, parmak eklemleri beyazlaştı. Nasıl olmuştu da bir anda her şey bu noktaya gelmişti? Vera sakin kalsa, düzgünce, yumuşak bir dille bir açıklama yapsa, o da mutlaka geri adım atardı. Ama öyle olmamıştı. Ayaküstü, kendisi suçlu duruma düşüvermişti.

Vera'nın bu kadar düşüncesiz davranması onu çıldırtıyordu. Kendisi olsa, böyle bir haberi Vera'nın görmesi ihtimaline karşı önceden mutlaka haber verirdi. Peki ya Vera, Okan’ın yerinde olsa ne düşünürdü acaba?

Kolunu serçe parmağı hâlâ direksiyonda, cama yasladı. Diğer eliyle yorgun yüzünü ovuşturdu. Alnındaki kırışıklıklar derinleşti. Şimdi, böyle soğuk savaş halinde ayrılmak mı iyi olmuştu? Aralarındaki o buz gibi sessizlik, en katlanamadığı şeydi. Her saniye içini kemiriyor, mantıklı düşünme yetisini elinden alıyordu.

Acilen kendini bu zehirli ruh halinden kurtarmalıydı. Yoksa gidip kavgaya kaldığı yerden, daha da şiddetli bir şekilde devam edecekti. Önce sakinleşmeli, öfkesinin dağılması için kendine zaman tanımalıydı. Sakinleşmek için oyalanacak, zihnini meşgul edecek bir şey bulmalıydı.

Tam o sırada, aklına dava dosyasındaki isimlerden biri geldi: Şüpheli Hasan Barçın. Yardımcısından, adamın bu civardaki bir hastanede yattığını duymuştu. Kimseye görünmeden, doğrudan başhekimle veya güvendiği bir doktorla görüşüp Hasan'ın durumu hakkında bilgi alabilirdi. Hem böylece kafasını meşgul eder, hem de işinin bir kısmını halletmiş olurdu.

Düşüncesizce hareket etmemek için bir an daha durdu. Derin bir nefes alıp ciğerlerine çekti ve sonra yavaşça verdi. Evet, bu iyi bir fikirdi. En azından şu an için yapılacak en mantıklı hamle bu gibi görünüyordu.

Anahtarı çevirdi, motor hırıltılı bir sesle hayat buldu. Vitesi geriye attı ve arabayı park yerinden çıkardı. Direksiyonu, hastanenin bulunduğu bölgeye doğru kırdı. Ön camdan, İstanbul'un gri ve hareketli sokaklarına bakarken, zihni artık ikiye bölünmüştü, bir yanda hâlâ Vera ile yaşadığı o gergin ayrılışın yankıları, diğer yanda ise adli bir bulmacanın parçalarını birleştirme dürtüsü. Belki de ikincisi, birincisini unutturmak için en iyi çareydi.

Hastaneye vardığında, soğuk ve steril bir havayla karşılaştı. Otomatik cam kapılar yan tarafa süzülerek açıldı ve içeri girdiğinde, dezenfektanın keskin kokusu burnuna doldu. Geniş ve aydınlık lobide, aceleci hemşirelerin, tedirgin hasta yakınlarının ve yorgun güvenlik görevlilerinin karmaşası vardı. Parlak beyaz zeminler, duvardaki monoton tablolar ve tavanı kaplayan floresan ışıklar, buranın soğuk ve işlevsel atmosferini pekiştiriyordu. Doğruca başhekimin sekreterine yöneldi.

Sekreterin masası, düzenli evrak yığınları ve sürekli çalan bir telefonla çevriliydi. Okan, kimliğini gösterip başhekimle görüşmek istediğini söyledi. Sekreter kız, onun ciddiyetini ve kararlı duruşunu görünce fazla soru sormadan bu isteği onayladı. Ancak başhekimin henüz gelmediğini, küçük bir bekleme odasında beklemesi gerektiğini söyledi.

Odaya yönlendirildi. Bekleme odası, hastanenin genel havasına uygun, minimal ve soğuktu. Duvarlar soluk maviye boyalıydı ve üzerinde soyut, renksiz baskılar asılıydı. Ortada, hafif tozlu görünen bir sehpa ve onu çevreleyen birkaç kumaş, rahatsız koltuk vardı.

Pencere yoktu dar ve loş bir odaydı.

Kumaş koltuklardan birine oturdu. Bedeni oradaydı ama aklı hâlâ sahilde, Vera'nın o yorgun ve kırgın ifadesindeydi. İçinde bir süre atıp tuttu, olayları yeniden yaşadı, söylenmemiş sözleri zihninde kurdu. Tam bu düşüncelere dalmışken, kapı açıldı. Başhekimin geldiğini sanarak toparlandı ve ayağa kalkmaya hazırlandı. Ancak karşısında, görmeyi beklemediği bir yüz vardı.

"Okan Bey?"

Kapıda duran, avukat Pınar Dağdelen'den başkası değildi. Soğuktan hafifçe yanakları kızarmıştı. Onu ilk kez bu kadar günlük kıyafetlerle görüyordu Okan; bol kesim kot pantolon, kollarını kıvırmış beyaz gömlek ve zarif takılar. Ama uzun topuklu botları ve her zamanki şık duruşu, onu yine de özenli gösteriyordu.

"Sizin burada ne işiniz var?" diye sordu Pınar, şaşkınlıkla.

Genç kadın, kapıyı arkasından kapatırken kalın kabanını çıkartıp koluna aldı. Okan, keyifsizce iç çekti. Pınar'la laf dalaşına girecek gram enerjisi kalmamıştı. Gözlerini hafifçe yumdu, sabrının sınırlarını zorluyordu.

"Sadece Hasan Barçın'ın durumunu öğrenmeye geldim," diye yanıt verdi, sesi yorgun.

Pınar, rahatsız olmuş bir şekilde koyu renk kaşlarını çattı. Hafifçe alaycı bir gülümseme belirdi dudaklarında. "İnanılmazsınız sahiden. Vurduğunuz adamın ölüp ölmediğini kontrol etmeye mi geldiniz?"

Okan, hiç sırası değil der gibi baktı şimdi. Başını hafifçe yana eğdi ve tahammülsüzce dudaklarını büzdü. "Pınar Hanım, resmi olarak zanlının durumunu öğrenme hakkım var, bunu siz de biliyorsunuz." Derin bir nefes aldı. "Diyalog kurmadan beklesek olur mu? Yoksa dışarı çıkacağım."

Pınar, Okan'ın karşısındaki koltuğa otururken onu dikkatle süzdü. Genç adamın halinde bir terslik vardı. Normalde ateş saçan bakır renkli gözleri sönmüş, donuklaşmıştı. Güzel ve keskin yüz hatları, endişe ve yorgunlukla gölgelenmişti. Daha kırgın, daha savunmasız görünüyordu. Bu, onun hırslı polis kimliğinden çok, incinmiş bir adam portresi çiziyordu. Pınar'ın alaycı ifadesi bir an için yumuşadı, yerini merak ve hafif bir şaşkınlık aldı.

Başını hafifçe yana eğdi, keskin bakışlarıyla onu incelerken, "Bugün formunuzda değilsiniz sanırım," dedi sesi alışılmışın dışında daha yumuşaktı.

Okan, başını iki yana salladı. Yorgunluğu her hareketine sinmişti. "Hazırlıksız yakalandım, kusura bakmayın," diye mırıldandı, sesi gergin ve keskindi. "Sizinle karşılaşacağımı bilsem, buraya gelmezdim." Sözleri, hiçbir dalga geçme ya da espri payı bırakmayacak kadar ciddi ve netti. Vera ile yaşadığı o hırçın ayrılışın ardından, avukatla girilecek bir söz düellosuna tahammülü yoktu.

Pınar, bu açık sözlülük karşısında hafifçe şaşırdı. Cevap vermedi, sadece arkasına yaslandı ve kollarını hafifçe kavuşturdu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra, daha ciddi bir tonda, "Buraya gelmemeliydiniz," dedi. "Aileden herhangi biri sizi görürse pek iyi olmaz."

Okan, hafifçe alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi, ama bu gülümseme gözlerine yansımıyordu. "Ben bir polisim, farkındasınız değil mi?" diye sordu, sesinde bir miktar küçümseme vardı.

Pınar, bu lafa pek alınmamış gibi omuz silkti. "Fark eder mi sanıyorsunuz?" diye karşılık verdi, sesi sakin ama uyarı dolu. "Onlar öyle insanlar... Kanun ve yasa, onların gözünde pek bir şey ifade etmez." Dirseklerini dizlerine dayadı ve Okan'a doğru hafifçe eğildi. "Hatta bence dikkatli olsanız iyi edersiniz. İntikam için peşinize düşebilirler." Sesindeki yumuşaklık, samimi bir uyarıyı gizlemeye çalışıyor gibiydi.

Ama Okan o kadar tetikteydi ki, bu yumuşak tonu bile bir saldırı ya da alay olarak algıladı. Kaşları çatıldı, bakışları sertleşti. "Beni tehdit mi ediyorsunuz?" diye sordu, sesi buz gibi ve meydan okuyucuydu.

Pınar, pençelerini göstermeden, sakin ve kontrollü bir tavırla mırıldandı: "Hayır... Aslında kötü bir niyetle söylememiştim." Gözlerinde, Okan'ın bu sert tepkisine şaşırmış bir ifade vardı.

Okan, çaresiz bir ifadeyle başını iki yana salladı. Yüzündeki yorgunluk ve gerginlik, her kelimesine ağırlık katıyordu. "Pınar Hanım, kusura bakmayın ama..." diye duraksadı, sanki sözcükleri tartıyordu. "Sizden gelecek hiçbir eylemi ve sözü iyi niyetle algılamam mümkün değil." Hafifçe, bitkin bir nefes verdi. "Hatta fırsatınız olsa, beni öldürmek istediğinize yemin bile edebilirim."

Pınar, bu sözler karşısında beklenmedik bir tepki verdi. Tanıştıklarından beri ilk kez içtenlikle güldü. Kırmızı, dolgun dudakları hafifçe aralandı ve mükemmel derecede beyaz ve düzgün dişleri göründü. Gülüşü, yüzündeki sert ifadeleri bir anlığına eritmiş, onu neredeyse yakınlaşılabilir kılmıştı. "Abartıyorsunuz," dedi, sesi alaycı ama hafifçe eğlenceli bir tonda. "İşimi mahvetmeye çalıştığınız için sizden hiç hoşlanmadığım doğru, ama..." Dudakları cüretkar bir şekilde büzüldü. "Başka şartlarda tanışmış olsak, sizinle çok iyi anlaşabilirdik doğrusu."

Okan da şimdi güldü. Neye güldüğünü bile tam olarak bilmiyordu; biraz alay, biraz şaşkınlık ve durumun trajikomik doğasından ötürü bir rahatlama hissediyordu. "Hiç sanmıyorum." diye karşılık verdi, sesindeki keskinlik biraz olsun yumuşamıştı.

Pınar ise kıkırdadı; bu cilveli bir gülüş değil, oturaklı, derinden gelen bir sesti. "Açık sözlülüğünüz takdir edilesi." dedi ve gözlerinde, Okan'ı şaşırtan bir içtenlik parladı. "Çoğu insan benimle konuşurken ya yalan söylüyor ya da korkudan tir tir titriyor. Siz ise... dürüstçe düşüncelerinizi ifade ediyorsunuz. Bu bile bir tür saygıyı hak ediyor."

Okan, bu sözler karşısında hafifçe şaşkınlıkla irkildi. Pınar'ın beklenmedik tavrı, onun duvarlarında küçük bir çatlak oluşturmuştu. Belki de bu kadın, sandığından daha karmaşıktı. Ya da belki sadece bugün, ikisi de alışılmadık derecede savunmasızdı.

Okan, Pınar'ın son sözlerinin ardından derin bir nefes aldı. Gözlerini bir an kapattı, sanki içindeki fırtınayı dizginlemeye çalışıyordu. Yakınlık bularak konuştu. "Pınar Hanım," diye başladı, sesi yorgun ama son derece ciddiydi. "Bu davayı kişisel zannetmeyin. Benim için sadece adaleti sağlamak önemli."

Pınar, hafifçe başını eğdi, dudaklarında ince, hesapçı bir gülümseme belirdi. "İnanın bana Okan Bey, hiçbir şeyi kişisel almıyorum. Ben de sadece kanunun müvekkilime tanıdığı hakları savunuyorum. Sizinkiler kadar meşru haklar bunlar."

Okan şimdi inanmaz gözlerle açtı gözlerini. "Az önce kendi ağzınızla söylediniz, bu adamların kanundan yasadan anlamayan ilkel herifler olduğunu. Sizin gibi bir kadın nasıl böyle iğrenç bir çarkın dişlisi olabilir?"

Pınar'ın yüzündeki yumuşaklık silinmiş, çelik bir zırh yeniden yerine oturmuştu. "Bu sizi hiç ilgilendirmez Okan Bey. Hele ki meslek etiğimi sorgulamak, haddinize olan bir şey değil."

Odanın havası yeniden elektriklenmişti. Birkaç dakika önce aralarında beliren o beklenmedik yakınlaşma, yerini yeniden düşmanca bir gerilime bırakmıştı. Okan onunla anlaşamayacağını fark ederek umutsuzca başını iki yana salladığı sırada, tam o anda, kapıdan metalik ve keskin bir klik sesi duyuldu.

İkisi de aynı anda irkildi ve birbirlerine baktılar. Gözlerinde aynı şüphe ve korku okunuyordu.

Düşündükleri şey olmuş olamazdı, değil mi?

Okan oturduğu yerden fırladı, kapının koluna yapıştı. Arka arkaya, giderek artan bir çaresizlikle kolu aşağı indirip kaldırdı, sertçe salladı. Kapı kilitlenmişti. Hiçbir şekilde hareket etmiyordu. "Hayır," diye mırıldandı.. Kapıyı yumruklamaya başladı, önce hafifçe, sonra daha güçlü. "Hey! Kimse var mı? Pardon! Beni duyuyor musunuz? Kapı kilitli!"

Pınar bu sırada panikle ayağa fırlamıştı. Yüzünde şok ve artan bir korku ifadesi vardı. "Nasıl kilitlenebilir? Bu bir bekleme odası!" Nefesi hızlanmaya, düzensizleşmeye başlamıştı. "Bir şey yap lütfen!" diye seslendi, sesi tizleşiyordu.

Okan, kapıyla olan nafile mücadelesine devam ederken, arkasından gelen tuhaf, hırıltılı bir sesle donakaldı. Arkasını döndü.

Pınar'ın solgun yüzü alabildiğine kızarmış, dudakları hafifçe morarmıştı. İnce, titreyen parmakları gömleğinin yakasını zorlukla açmaya çalışıyor, bir yandan da boğazına, nefes borusuna baskı yapıyormuşçasına dokunuyordu. Nefes alışverişleri artık ıslıklı, gürültülü bir hırıltıya dönüşmüştü

Okan hemen yanına koştu. "İyi misin?" diye sordu, sesi endişeyle yükselmişti.

Pınar zorlukla konuşabildi, kelimeler boğuk ve parça parça çıkıyordu. "Değil... değilim. Nefes... alamıyorum."

Okan, kapıyı bir an için unuttu. İçgüdüsel olarak, ayakta durmakta zorlanan genç kadını kavradı ve en yakındaki koltuğa doğru yönlendirdi. Pınar ona hafifçe itecek oldu, ama gücü yetmedi, direnç göstermeden koltuğa çöktü. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor, ciğerlerine hava çekmek için mücadele veriyordu.

"Bana bak Pınar, sakin ol," diye seslendi Okan, alçak ve telkin edici bir tonla. Diz çökmüş, onunla aynı hizadaydı. "Bu his geçecek... birazdan kapıyı açarlar." Ona sesli sesli telkin etmeye başladı. "Yalnız değilsin... buradayım."

Pınar boğuluyordu. Başı dönüyor, gözleri kararıyor, yer sanki ayaklarının altından kayıp gidiyordu. Soğuk, terli ellerinden biriyle Okan'ın bileğini sıkıca kavradı, yardım dilenir gibi. "Nefes... alamıyorum," diye inledi.

"Sakin ol," diye tekrarladı Okan, sakin ama kararlı. "Yavaş yavaş nefes al. Zorlama kendini. Benimle birlikte nefes al." Derin ve yavaş bir nefes aldı, örnek olmak için. "Görüyorsun, iyiyim. Aynısını yapabilirsin."

Pınar'ın gözleri Okan'ınkilerine kilitlendi. Küçük bir çocuk gibi, onun sözünü dinlemeye, onun nefes ritmine ayak uydurmaya çalışıyordu. Okan direkt göz temasını koruyor, ona güven vermeye çalışıyordu.

"Sakin... sakin, aynen böyle... işte, harika gidiyorsun," diye mırıldandı. "Şimdi açacaklar kapıyı. Biraz daha dayan." Daha önce klostrofobisi olan insanlarla karşılaşmıştı ve nasıl davranması gerektiğini biliyordu. Sakinlik ve kontrol, en önemli şeydi.

"Çok iyi gidiyorsun... sakin ol... işte böyle."

Yavaş yavaş, Pınar'ın nefes alışverişleri biraz daha düzene girdi. Göğüs kafesinin şiddetli inip kalkışları hafifledi. Kendine gelir gibi oldu. Kendini biraz daha iyi hissetmeye başlayınca, irkilerek Okan'ın bileğini bıraktı, sanki yakınlıktan utanmış gibi. Başını koltuğun arkasına yasladı, bitkin şekilde.

Okan, onun biraz daha iyi olduğundan emin olunca, yavaşça ayağa kalktı. Yüzündeki endişe yerini kararlı bir öfkeye bırakmıştı. Tekrar kapıya yöneldi, bu sefer daha da ısrarla ve daha yüksek sesle bağırmaya başladı: "Dışarıda biri var mı? Acil yardım lazım!" Yumruklarıyla kapıyı dövüyor, sesinin duyulabileceği her yere ulaşmaya çalışıyordu.

Sonunda, Okan'ın umutsuz çığlıklarını duyan bir hademe, alelacele koşarak geldi ve anahtarıyla kapıyı hızla açtı. “İçeriyi boş sanıp kilitlediler herhalde.” Yaşlıca adam panikle açıklama yaptı.

Kapı açılır açılmaz, Okan'ın ilk düşüncesi Pınar oldu. Hemen yanına döndü ve dizlerinin üzerine çöktü. Genç kadının yüzü hâlâ solgun, bakışları bulanıktı.

"Pınar," diye seslendi, sesi yumuşak ama acil bir tondaydı. "Yürüyebilecek misin? Biraz temiz hava almalısın."

Pınar, baygın bir halde, zorlukla başını salladı. Gücü yok gibiydi. Okan, hiç tereddüt etmeden, onun koluna girdi ve nazikçe oturduğu yerden kaldırdı. Pınar'ın ayakları tökezlerken, neredeyse tüm ağırlığını Okan'ın omzuna verdi.

Hemen hastanenin dışına, sakin bahçeye çıktılar. Okan, onu en yakındaki banka oturttu. "Bir saniye, hemen geliyorum," dedi ve koşar adım hastanenin kantinine yöneldi. Bir şişe soğuk su alıp aynı hızla geri döndü.

Pınar, hâlâ hafifçe titreyen elleriyle su şişesini aldı. Okan kapağını açmıştı. Birkaç küçük, tedbirli yudum aldı. Nefesi yavaş yavaş normale dönüyor, yüzündeki renk yerine gelmeye başlıyordu. Şişeyi kenara koydu ve arkasını banka yasladı. Gözlerini bir an kapattı.

"Teşekkür ederim," diye fısıldadı, sesi alçak ve mahcup. Bakışlarını Okan'dan kaçırıyordu. Bu yardıma muhtaç kalmış olmaktan, bu kırılganlığı göstermiş olmaktan rahatsızdı. "Böyle olmaması gerekiyordu. Kontrol edemedim kendimi."

Okan, bankta ona yakın bir yere oturdu. "Saçmalama," dedi, sesi şaşırtıcı derecede yumuşaktı. "Patolojik bir durum bu, açıklama yapmana gerek yok. Ayrıca rica ederim, bir şey yapmadım zaten."

Pınar, duygusuzca omuz silkti, içindeki rahatsızlığı saklamaya çalışıyordu. "Senin yanında olmaması gerekiyordu." diye mırıldandı, kendi zayıflığına içerlemiş gibiydi.

Okan, bu söze hafifçe güldü ve başını iki yana salladı. "Sen de bir insansın sonuçta. Robot gibi davranmana, her an mükemmel ve sert durmana gerek yok. Kimse senden bunu beklemiyor."

Pınar’ın, onun bu beklenmedik anlayışı karşısında bir an için yumuşadı, ama hemen ardından yeniden sertleşti. O katı avukat maskesini takınmak için adeta kendini zorluyordu. Bu kırılgan halinin Okan'a bir koz verdiğini düşünüyor olmalıydı. "Bugün burada yaşananları, yaşanmamış gibi yapalım biz yine de." dedi, sesi mesafeli ve resmiydi. "Tekrar kusura bakma."

Okan, bu 'güçlü durma' oyununu en iyi kendisi bilirdi. O da insanlara muhtaç olmaktan, zayıf görünmekten nefret ederdi. Ama Pınar, bu işi bir sanat haline getirmişti. Anlaşılan, 'insan olma' hakkını kesinkes reddediyor, kendini sürekli bir zırhın ardına hapsediyordu. Okan, onun bu haline bakarak kendi davranışlarını düşündü bir an. Belki de ikisi de aynı korkularla yaşıyordu.

Umutsuzca baktı genç kadına. Pınar'ın yüzü yeniden ifadesiz, mermer gibiydi. Okan, daha fazla üstelemenin anlamsız olduğunu anladı.

"Estağfurullah," dedi kısaca, ayağa kalkarak. "Geçmiş olsun."

Başka bir şey söylemeden, sırtını döndü ve tekrar hastane binasına doğru yürüdü. Başhekimin nihayet gelmiş olmasını umuyordu. Arkasında, bahçedeki bankta, hem fiziksel hem de duygusal olarak sarsılmış, yalnız başına oturan Pınar'ı bıraktı.

Okan, başhekimle yaptığı kısa ama öz görüşmenin ardından hastaneden ayrıldı. Hasan Barçın'ın hayati riski devam ediyordu, muhtemelen bir süre daha komada kalacağını ve yakın takip altında olması gerektiğini öğrenmişti. En azından şimdilik hala yaşıyordu. Bu, nispeten iyi bir haberdi. Hasan olur da ölürse, Pınar mutlaka bir boşluk bulur ve bunu Okan'a karşı acımasızca kullanmaktan çekinmezdi.

Pınar'la tekrar karşılaşmadan, hastaneden hızlıca çıktı. Arabasına oturduğunda, aklı anında Vera'ya kaydı. Derin, sıkıntı dolu bir iç çekişle direksiyona yaslandı. Belki de biraz daha zaman tanımalı, sakinleşmesini beklemeliydi. Ama içindeki huzursuzluk ve merak ağır basıyordu.

Anlık bir kararla, telefonunu eline aldı ve Çağla'nın numarasını çevirdi. O notun anlamını bir an önce öğrenmeliydi.

Telefon sadece iki kere çaldıktan sonra açıldı. Diğer taraftan, dingin ve profesyonel bir ses duyuldu:

+Buyurun, Okan Bey?

-Merhabalar, Çağla Hanım. Müsait miydiniz? diye sordu Okan, sesini olabildiğince nötr tutmaya çalışarak.

+Müsaitim, buyurun.

-Sizinle görüşmek istediğim bir konu var. Evde misiniz, uğrayabilir miyim?

+Hayır, hastanede nöbetteyim. Gelebilirsiniz.

-Tamamdır, kırk dakikaya orada olurum.

Ve sahiden de tam kırk dakika sonra, hastanenin önündeydi. Okan, İstanbul'un karmaşık trafik akışını ve muhtemel süreleri neredeyse saat saat ezberlemişti. Arabasından inip, eski hastane binasının dik yokuşundan aşağı ilerledi. Göğüs Hastalıkları Polikliniği'ne girdiğinde, veznedeki genç görevliye Dr. Çağla Sezen'i sordu.

Kısa bir telefon görüşmesinin ardından genç adam, Okan'ı birkaç dakika bekleteceklerini ve Dr. Çağla'nın birazdan burada olacağını söyledi.

Beklemesi çok uzun sürmedi. Koridorun diğer ucunda, Çağla'nın ufak tefek ama enerjik bedeni belirdi. Üzerindeki beyaz önlük, onun neredeyse bir parçası olmuştu. Okan'a doğru yaklaşırken, elindeki beyaz eldivenleri çıkartıp en yakındaki tıbbi atık kutusuna attı. Yorgun ama memnun görünüyordu. Birer bilye gibi parlayan mavi gözleri, Okan'ı görünce nezakatle ışıldadı.

"Hoş geldiniz, Okan Bey," dedi, sıcak bir gülümsemeyle. Eliyle kapının dışarısını işaret etti. "Dışarıda konuşalım mı? Biraz daha ferah olur."

"Tabi, olur," diye onayladı Okan ve öne düşerek bahçeye doğru yürüdü.

Çağla, veznedeki görevliye iki çay getirmesini rica ettikten sonra Okan'ın peşine takıldı. Hastane bahçesindeki masif tahta banklardan birine oturdular. Hava serindi, ama Çağla üzerindeki önlükle pek de üşüyor gibi durmuyordu. Dalgalı sarı saçlarını alçak bir at kuyruğuyla toplamış, birkaç inatçı perçem alnına ve yanaklarına dökülmüştü. Perçemlerini kulaklarının arkasına itip, tam o sırada getirilen çayından bir yudum aldı. Buhar, soğuk havada hoş bir görüntü oluşturuyordu.

"Sizi dinliyorum, Okan Bey." dedi, dikkatini tamamen ona vererek.

Okan, lafı dolandırmaya hiç niyetli değildi. Doğrudan konuya girmek en iyisiydi. Cebindeki mavi, ufak defteri çıkarırken, bir yandan da konuşmaya başladı. Sesindeki ciddiyet, havayı anında ağırlaştırdı.

"Tarık'ın evindeki eşyaları inceledik, Çağla Hanım," dedi, defteri masanın üzerine koyarak. "Haklıydınız. Çoğunlukla gündelik eşyalar, birkaç kitap, kişisel şeyler vardı."

Çağla rahatça omuz silkti. "Tahmin ediyordum zaten.”

"Ancak... bu hariç," diye devam etti Okan. Bal rengi gözlerinde derin bir ciddiyet vardı şimdi. Sadece tek bir sayfası karalanmış olan defteri açtı ve sayfayı Çağla'nın önüne doğru ittirdi. Parmakları, o yazılı sayfanın üzerinde bir an durdu.

Çağla, merakla öne eğildi. Gözleri satırları takip ederken, yüzündeki ifade anında dondu. Sanki zaman onun için durmuştu. Dudakları hafifçe aralandı, nefesi kesilmiş gibiydi. Sessizce, kendi kendine okuduğu satırlar, onu adeta büyülemişti:

"Çağla, sana her şeyi anlatacağım. Gözlerinin içine baka baka yalan söylemek içimi acıtıyor. Ama inan ben de yeni öğrendim, sadece daha bilmediğim şeyler var ve onları da öğrendiğimde sana da anlatacağım... Eminim ki, nedenlerimi öğrendiğinde bana hak vereceksin.”

-Devrim

Göz bebekleri hafifçe titredi. Yavaşça başını kaldırdı ve bakışlarını Okan'a çevirdi. İnce, minik dudakları aralıktı. Sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Bu... bu o eşyaların arasından mı çıktı?"

"Evet," diye onayladı Okan sakince. Gözleri Çağla'nın yüzündeki en ufak bir detayı, en küçük bir titreşimi kaçırmamak için dikkatle ona bakıyordu. Onun tepkilerini ölçüp biçiyor, bu beklenmedik keşfin onu nasıl etkilediğini anlamaya çalışıyordu.

Çağla, bir kez daha deftere döndü. Ufak defteri, maharetli, ince parmaklarının arasına aldı. İnanamıyor gibiydi. Satırları tekrar tekrar okudu, her seferinde sanki yeni bir anlam arıyormuşçasına. Gözleri buğulandı, ıslandı. Yanağına süzülen ilk damla yaşı, elinin tersiyle sildi.

Birkaç dakika boyunca ağır bir sessizlik çöktü aralarına. Sadece hastane bahçesindeki uzak sesler ve rüzgarın hafif uğultusu duyuluyordu.

Okan, başını eğip onunla göz göze gelmeye çalıştı. Sesini alçak, neredeyse yumuşak bir tonla tutmaya özen göstererek sordu. "Çağla Hanım... Devrim neden özür diliyor? Sizce neyi saklıyordu?"

Çağla, şaşkın ve ıslak gözlerini Okan'a kaldırdı. Bakışları bulanık, zihni çok uzaklardaydı. "Bilmiyorum, Okan Bey," diye fısıldadı, sesi kırık ve içten. "Gerçekten... gerçekten bilmiyorum." Başını iki yana salladı, derin bir acıyla. "Ah, Devrim..." Söylemedikleri, boğazında düğümleniyor gibiydi. Ne kadar samimi görünse de, kendi kendine kavga ediyordu sanki gözlerinde hayal kırıklığı, öfke, pişmanlık karışımı onlarca duygunun parıltısı dolandı.

Kendi kendine kaldığı o birkaç saniyede, sanki içinden Devrim'le konuşmaya devam ediyordu. Sesinin tonu değişti, daha kişisel, daha acı dolu bir hale büründü. Dudaklarından, neredeyse duyulmayacak kadar alçak, sayıklar gibi kelimeler döküldü: "Böyle olmak zorunda değildi..."

Okan, bu içsel monoloğu dikkatle dinledi. Çağla'nın bu kadar sarsılması, bu notun arkasında çok daha büyük, çok daha karanlık bir hikaye olduğunu ifade ediyor gibiydi.

Okan, Çağla'nın içine döndüğünü ve daha fazla bir şey söylemeyeceğini anlamıştı. Bu şekilde daha derine inemeyecekti. Eğer bu olayın gizemini çözmek istiyorsa, farklı bir strateji izlemeli, farklı kapıları zorlamalıydı. Şimdilik geri çekilmek en iyisiydi.

"Tamam, Çağla Hanım," dedi, sesini yumuşatarak. "Şimdilik bu kadar yeterli. Eşyaları arabada. Bana eşlik ederseniz, size vereyim. Siz de ailesine iade edersiniz."

Çağla, gözlerindeki yaşları silerek sessizce başını salladı. Okan'ın peşine düştü, adımları ağır ve düşünceliydi. Hastane bahçesinden arabaya kadar olan kısa yolda, derin bir sessizlik hakimdi. Her biri kendi düşüncelerine dalmıştı.

Okan, arabasının bagajını açtı. İçinde, Devrim'in kişisel eşyalarının olduğu mütevazı bir karton kutu vardı. Kutuyu dikkatlice Çağla'ya uzattı. "Buyurun."

Çağla, kutuyu neredeyse bir emanet gibi, hürmetle kucağına aldı. Kutunun ağırlığı sadece fiziksel değil, aynı zamanda duygusaldı da. Gözleri bir anlığına yeniden buğulandı, ama hemen kendini toparladı.

"Teşekkür ederim, Okan Bey," dedi, sesi hâlâ biraz titrek ama minnettarlık doluydu. "Bunları ailesine ulaştıracağım."

"Ben teşekkür ederim, Çağla Hanım," diye karşılık verdi Okan, başını hafifçe eğerek. "Vakit ayırdığınız için. İyi nöbetler."

Çağla, kutuyu sıkıca kavrayarak bir kez daha başını salladı ve sessizce hastane binasına doğru yürümeye başladı. Sırtı, taşıdığı yükün ağırlığıyla biraz çökük görünüyordu.

Okan ise arabasına bindi, ancak hemen çalıştırmadı. Direksiyona yaslanıp, olanları zihninde bir kez daha değerlendirdi. Çağla'nın tepkileri, Devrim'in o gizemli notu... Hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Bir sonraki adımını dikkatlice planlaması gerekiyordu.

Bugün, eşya işini tamamen bitireyim diye düşündü içinden. Kutuyu Çağla'ya teslim etmişti, ancak içindeki tek eksik, Devrim'in mavi defteri değildi. Cebinden telefonunu çıkardı ve rehberinde Tarık'ın numarasını buldu.

+Tarık, selam. Müsait miydin? diye sordu telefon açılır açılmaz.

-Buyurun Başkomiserim, müsaitim. Tarık'ın sesi her zamanki gibi saygılı ve canlıydı.

+Fatih tarafındayım. Ortak bir yerde buluşma şansımız var mı?

-Tabii ki Başkomiserim. Karaköy iskelede buluşalım mı? Uygun mu sizin için?

+Olur, uyar. Birazdan orada olurum.

Fatih'ten Karaköy'e geçmek, o saatte hiç zor olmadı. Okan, ara sokaklardan birinde, denize nazır tenha bir yer bulup arabasını park etti. Tarık henüz gelmemişti. Bunu fırsat bilerek arabadan çıktı ve kapısına yaslandı. Cebinden sigara paketini ve çakmağını çıkardı. Ertelediği stres ve sabahtan beri yaşadığı duygu karmaşası, artık damarlarında hafif bir baskı yaratmaya başlamıştı.

Paketten bir sigara çekti, dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağın çıkardığı küçük vızıltı ve ardından parlayan ateş, sigaranın ucunu kızdırdı. İçine çektiği ilk nefesle birlikte yanakları hafifçe içeri çöktü. Bütün kaygılarından kurtulmak istercesine, dumanı yoğun bir bulut halinde üfledi.

Tam o sırada, Tarık'ın spor arabası sokağın köşesinden döndü. Okan'ın yanı başında durdu. Okan, istifini bozmadan sigarasını içmeye devam etti. Tarık arabadan indi. Üstündeki pahalı kıyafetler ve bindiği araba, genç adamın halindeki mütevazı tavırla tam bir zıtlık oluşturuyordu. Ukala ya da burnu havada biri olması gerekirken, gözleri samimiyetle ışıldıyordu.

"Beklettim mi Başkomiserim?" diye sordu, hafifçe gülümseyerek.

"Yok, merak etme, ben de şimdi geldim," diye karşılık verdi Okan, elindeki sigarayı hafifçe sallayarak. "Sporcu adama da bu sorulmaz ama, alır mısın?"

"Yok Başkomiserim, kullanmıyorum. Teşekkür ederim." Tarık, kibarca reddetti. Şimdi, merakla buraya neden çağırıldığını sorar gibi bakıyordu.

Okan, dudaklarından dumanı üflerken, onun merakını sonlandırdı. "Sen, Devrim'in eşyalarının arasındaki defteri okudun mu Tarık?"

"Hayır Başkomiserim," diye cevapladı Tarık, içtenlikle. "Bulduğum diğer eşyalarla beraber kutuya koydum onu da. Özel bir şeymiş gibi gelmemişti."

Okan, anladığını ifade eder gibi başını salladı. Sigarasının külünü parmağıyla hafifçe vurarak düşürdü. "Ben buraya sana bir şey vermeye geldim," dedi, bakışları yumuşak ve dostçaydı.

Cebine uzandı. Parmaklarının arasında, ufak bir zinciri tutuyordu. Kutudaki eşyaların içinden çıkan bu zincir, ucunda ufak melek figürü olan Devrim’in aslında takmayı en sevdiği kolyesiydi.

Tarık'ın gözleri anında parladı, nefesi kesilmiş gibi oldu. "Devrim'in kolyesi..." diye fısıldadı.

Okan, hafifçe gülümsedi ve başını salladı. "Sende kalsın istedim. Ondan bir şeyler kalmasını istemek, en doğal hakkın." Kolyeyi genç adama uzattı.

Tarık, minnetle baktı. Güzel dudakları duygusal bir kıvrıma büründü. "Başkomiserim... Bunun benim için anlamını tahmin dahi edemezsiniz." Kolyeyi, değerli bir mücevhermiş gibi, incitmekten korkar bir hürmetle aldı. "Çok ama çok teşekkür ederim."

"Rica ederim Tarık." Okan, geçen gün Tarık'ın eşyaları verirken söylediklerini hatırlamıştı. Bu genç adam, ona kalırsa, kesinlikle sevgilisinden kalacak bir şeyi hak ediyordu. Her insan gibi.

Tarık, kolye ile olan bakışmasını bölüp Okan'a baktı. Şimdi tekrar küçük bir çocuk gibiydi; o dev görünümlü, kendinden emin adam gitmişti. Kendine hakim olamayarak, ani bir içgüdüyle Okan'a sarıldı. Sonra, bir anda toparlandı, geri çekildi ve hafifçe mahcup oldu. "Kusura bakmayın Başkomiserim, tutamadım kendimi."

Okan, içten bir gülümsemeyle, "Estağfurullah, mutlu olmana sevindim," dedi. Tarık'ın bu içten tepkisi, verdiği kararın doğru olduğunu hissettirmişti.

"Daha fazla tutmayayım ben sizi, Başkomiserim," dedi Tarık, duygusal anın heyecanıyla hafifçe hareketlenerek. Gözleri hâlâ kolyede, parmaklarıyla nazikçe okşuyordu onu. "Bir şey olursa haberleşiriz. Tekrar çok teşekkür ederim, gerçekten... çok anlam ifade ediyor."

"Rica ederim Tarık. İyi günler," diye karşılık verdi Okan, sıcak ama bir o kadar da yorgun bir gülümsemeyle.

Okan, elindeki sigarasının son kısmını bir nefes daha çekti. Dumanı, serin rüzgârda hızla dağılırken, izmariti ayakkabısının ucuyla bastırarak söndürdü. Küçük bir duman bulutu son bir kez tütüp, Karaköy'ün nemli havasında kayboldu.

İkisi de arabalarına doğru ağır adımlarla yürüdüler. Okan, arabasının kapısını açıp içeri girdiğinde, için için kaynayan bir dinginlik vardı üzerinde. Artık sakinleşmişti ve Vera'yla konuşmak istiyordu. Cebinden telefonunu çıkardı, parmakları neredeyse otomatik olarak onun numarasını aradı.

Telefon sadece birkaç kere çaldı, ardından açıldı. Ancak diğer taraftan gelen ses, Okan'ın umduğu gibi değildi. Vera'nın sesi soğuk, mesafeli ve neredeyse resmiydi.

+Efendim, Okan.

Okan, bir an için ne diyeceğini şaşırdı. Bu 'efendim' hiç iyiye işaret değildi. Sesini olabildiğince yumuşak ve sakin tutmaya çalışarak devam etti:

-Vera. Sakinleştiysen... konuşalım mı?

Vera'nın cevabı, beklemediği kadar netti.

+Okan, amacım her şeyi daha da alevlendirmek değil, ama... benim bir saat içinde Fransa'ya giden uçağa yetişmem gerekiyor. Telefonda konuşmayı sevmiyorum. Duygular geçmiyor. Döndüğümde konuşalım, olur mu?

Okan'a kalırsa, bu tavır hâlâ uzlaşmaktan çok uzak ve biraz da umursamazdı. Ama sabahkinden farklı olarak, Vera'nın işinin ciddiyetinin biraz daha idraki içindeydi. İçinde hâlâ kıpır kıpır olan kuşku, öfke ve ufak kıskançlık krizlerinin boğazında oluşturduğu yumruyu zorla yuttu. Daha fazla ısrar etmenin, her şeyi daha da berbat edeceğini biliyordu.

Sessizliği derin bir nefesle bozdu, sesi boyun eğmiş ama hüzünlü çıktı:
-Peki... diyebildi. Peki, Vera. Öyle olsun.

+Tamam. Sonra konuşuruz. Kendine iyi bak.

-Sen de... İyi yolculuklar.

Telefon kapatıldı. Okan, elinde telefonu, camdan dışarıyı izlerken kaldı. Karaköy'ün arka sokaklarındaki sessizlik, içindeki karmaşık duygularla bir tezat oluşturuyordu. Bu, bir şeylerin sonu muydu, yoksa sadece ertelenmiş bir hesap mı? Cevabı bilmiyordu. Sadece, Vera'nın dönüşünü beklemekten başka çaresi olmadığını biliyordu. Motoru çalıştırdı ve bir sonraki adımını düşünerek, bilinmeyene doğru sürdü.

Bölüm : 09.09.2025 00:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...