
Günün erken saatleriydi. Dışarıda, İstanbul'un üzerine çöken sabah sessizliği ve serinliği, Okan'ın ofisinin loş ışıklı ortamına tezat oluşturuyordu.
Okan, ofis koltuğuna yaslanmış, önündeki dosyalara derin bir odakla eğilmişti. Üzerindeki koyu lacivert gömlek, sade ama şıktı ve omuzlarının genişliğini vurguluyordu. Gömleğin kolları dirseklerine kadar katlanmıştı.
Yüzü yorgunluk izleri taşısa da bu, onun karizmasını gölgeleyemiyordu. Sıkı çene hattı, keskin elmacık kemikleri ve konsantre olduğunda hafifçe çatılan kaşları, onun sadece yakışıklı değil aynı zamanda güçlü iradeli bir adam olduğunu gösteriyordu. Dalgalı saçları alnına düşmüş, bu da ona aynı anda hem disiplinli hem de biraz asi bir hava katmıştı.
Yanında, masanın diğer tarafında, Komiser Akif ayakta duruyordu. Okan'ın karizmatik varlığının yanında daha sade, daha gösterişsiz ama bir o kadar da dikkatli ve özenli bir görünümü vardı.
Üzerinde, ütülü duran sade bir keten pantolon ve temiz bir polo yaka vardı. Akif, her zaman olduğu gibi, işine ve görünüşüne özen gösteren, düzenli bir izlenim bırakıyordu. Saçları, Okan'ınkilerin aksine, daha kısaydı ve derli toplu bir şekilde taranmıştı.
O da tıpkı Okan gibi, öne eğilmiş, aynı belgelere dikkat kesilmişti. Yoğunlaşmış haldeyken kaşları hafifçe çatılmış, dudakları sıkılıydı. Gözleri, dosyaların üzerinde dikkatle geziyor, her ayrıntıyı kaçırmamaya çalışıyordu.
İkisinin arasında, masanın üzerine yayılmış haritalar, finansal tablolar ve notlardan oluşan bir kaos vardı.
Odanın kapısının ani ve sert çalınışı, derin odaklanmalarını bozdu, ikisini de irkiltti. Kapı aralandı ve Komiser Selin, başını içeri uzattı. Elinde bir tomar kağıt ve kalın bir dosya tutuyordu. Yüzünde, sabah yorgunluğunu alt eden bir canlılık vardı.
"Bölüyor muyum, Başkomiserim?" diye sordu, sesi hem saygılı hem de içindeki heyecanı belli ediyordu.
Okan kâğıt yığınlarından başını kaldırdı. Gözlerinde, Selin'in gelişiyle beliren bir merak ve umut parlıyordu. "Gel Selin," dedi, sesi yumuşaktı.
Selin içeri girdi. Yüzündeki ifade, getirdiği haberin iyi olduğunu anlatırcasına canlı ve heyecanlıydı. Hafifçe gülümsedi, düzgün dişleri göründü. Elindeki dosyayı, bir zafer nişanesi gibi sımsıkı tutuyordu.
"İstediğiniz bilgileri nihayet toplayabildim, Başkomiserim," diye başladı.
Okan, hafifçe keyiflendi. Önündeki dosyaları masanın bir köşesine itip, dirseklerini masaya dayayarak öne eğildi. Tüm dikkatini Selin'e verdi. "Seni dinliyorum, Selincim."
Selin, sahnenin kendisine verilmesinden memnun, Okan'ın masasına iyice yaklaştı ve elindeki dosyayı açtı. İçinden çıkardığı resmi görünümlü belgeleri tek tek sıralamaya başladı.
"Uluslararası hukuki işbirliği sayesinde, British Virgin Island’sdan resmi banka kayıtlarına ulaşabildik," diye anlattı, her kelimesine dikkat ederek. "Bu kayıtlar, Barçın Aşireti liderine ait 'Barchin Holdings Ltd.' isimli bir offshore şirketin hesap ekstresini gösteriyor."
Parmaklarıyla ekstredeki belirli bir satırı işaret etti. "Burada görüyorsunuz... Türkiye'deki bir kamu ihalesinden kazanılan on milyon lira, önce şüpheli bir yerli şirketin hesabından, 'danışmanlık bedeli' adı altında, bu offshore şirketin hesabına aktarılmış. İşlem, kasıtlı olarak bu şekilde maskelemiş."
Selin, bir sonraki sayfaya geçti. Bu sefer elinde, bir yazışma kaydının çıktısı vardı.
"Ele geçirilen bir Telegram grubu yazışması... Grup ismi sıradan: 'Ailemizin İşleri'. Üyeler arasında aşiret lideri, inşaat şirketinin yöneticileri ve birkaç kamu ihalesi uzmanı var." Selin, belirli bir mesajı işaret etti. "İhale öncesi şu yazışma geçmiş: Bir üye diyor ki, 'Enerji İşleri Bakanlığı'nın yüz milyonluk trafo merkezi ihaleye çıkıyor. Teklif vermemiz gerekiyor.' Ardından, diğer bir üye, 'Fiyatı ayarlayın, rakibimiz X firması devre dışı kalsın' şeklinde cevap veriyor. İhaleye fesat karıştırıldığının açık kanıtı."
Okan'ın yüzündeki memnuniyet giderek artıyor, adeta her yeni bilgiyle operasyonun şekli netleşiyordu. Selin, son ve en çarpıcı belgeyi masaya koydu.
"Ve son olarak..." dedi, sesinde bir zafer tonuyla. "Aşirete ait bir nakliye şirketinin muhasebe kayıtlarına el koyduk. Kayıtlarda, bir kamu kurumuna, örneğin TEAŞ'a, çok yüksek tutarlı nakliye hizmeti faturaları kesildiği görülüyor. Faturalar, 'yüz ton transformatör taşınması' gibi gerçekçi görünen işler için kesilmiş."
Selin, bu sefer elindeki son raporu gösterdi. "Ancak çapraz doğrulama yaptık. Savcılık, aynı dönem için şirketin kamyonlarının GPS takip verilerini talep etti. Ve işte kanıt: GPS verileri incelendiğinde, faturanın kesildiği tarihte, söz konusu kamyonların o bölgede olmadığı, hatta bazılarının o gün trafiğe çıkmadığı, bakımda olduğu anlaşıldı. Yani, kesilen faturalar tamamen hayali! Bu yolla, kamu kurumundan milyonlarca lira usulsüz bir şekilde tahsil edilmiş."
Okan masanın üzerine yayılmış belgeleri bir zafer tablosu gibi selamladıktan sonra gözlerini Selin'e çevirdi. Bakışlarında mesleki bir memnuniyetin ötesinde, içten bir takdir ve derin bir gurur parlıyordu.
"Muhteşem iş, Selin," dedi. Sesinin tonu, odayı dolduran o derin, kararlı ve dolu sesti. "Artık elimizde sadece şüphe değil, somut kanıtlar var." Bir an durdu, sözlerinin ağırlığının oturmasına izin verdi. Sonra, daha da içtenlikle ekledi: "Ve bu işte senin payın inanılmaz fazla. Ellerine sağlık, kusursuz bir iş çıkarmışsın."
Selin, bu beklenmedik ve içten övgü karşısında hafifçe irkildi. İnce, zarif yüzüne hafif bir allık yayıldı; utangaçlık ve gurur anlık bir savaşa tutuşmuştu ifadesinde. Gözlerini bir an Okan'dan kaçırdı, yere bakarak gülümsedi. Bu, yaptığı işin fark edilmesinin verdiği saf bir mutluluktu.
"Teşekkür ederim, Başkomiserim," diye fısıldadı, sesi heyecandan hafifçe titreyerek. "Sadece... işimi yaptım." Uzun, ince boynu utangaç bir edayla hafifçe eğildi. İnce bilekli, narin ellerini önünde kavuşturdu, parmakları hafifçe birbirine dolandı. Bu küçük, çekingen hareket, gösterdiği mesleki dehaya ve azme tezat olsa da onun mütevazı karakterini ortaya koyuyordu.
"Benden başka bir isteğiniz var mı?" diye sordu Selin, hâlâ içindeki heyecanı tam olarak bastıramamış bir sesle.
Okan, sıcak bir gülümsemeyle ellerini iki yana açtı. "Şimdilik hayır," dedi, sesi hâlâ takdirle dolu. "Önceliğimiz bu dosyayı eksiksiz bir şekilde savcılığa iletmek. Süreç içinde danışmamız gereken bir şey olursa, kesinlikle rahatsız ederiz seni."
"Estağfurullah, Başkomiserim," diye karşılık verdi Selin, başını hafifçe eğerek. "Seve seve, ne zaman isterseniz." Son bir kez minnettarlıkla gülümsedi, saygılı bir baş selamı verdi ve odadan çıktı. Kapı arkasından yavaşça kapandı.
Okan'ın gözlerindeki takdir ve hayranlık ifadesi geçmemişti. Genç komiserin arkasından, parmağıyla hafifçe kapanan kapıyı işaret ederek Akif'e döndü. Yüzündeki ifade, meslektaşlık sınırlarını aşan bir gururu yansıtıyordu.
"İnanılmaz bir kız, Akif," dedi, sesinde hâlâ şaşkınlık ve övgü vardı. "Çok, çok parlak bir memur. Şu an bu davayı alıp öyle bir yere getirdi ki... Bulduğu deliller, attığı mantık adımları... Vallahi helal olsun." Masanın kenarına yaslanarak, kalktığı sandalyesine yeniden oturdu. Dosyalara bir anlamlı bakış daha attı. "Bu dosya onun sayesinde çok daha sağlam bir hale geldi."
Akif de başını sallayarak onayladı. Yüzündeki ifade, genellikle sakin ve ölçülü olan komiserin bile etkilendiğini gösteriyordu. Kaşlarını hafifçe kaldırarak, Okan'ın coşkusuna ortak oldu.
"Doğru valla," diye mırıldandı, sesinde nadir rastlanan bir beğeni vardı. "Sağlam kızmış. Helal olsun gerçekten."
İki adam, bir anlığına sessizliğe gömüldü. Odada, başarıyla tamamlanmış zorlu bir görevin verdiği o nadir ve tatmin edici huzur doluydu. Toplanan somut kanıtların ağırlığı ve adaletin tekerleklerini döndürecek olan o kusursuz dosyanın varlığı sinmişti.
Okan, hâlâ düşünceli gözlerle masanın üzerine yayılmış dosyalara bakıyordu. Onun bu dalgın ve içine kapanık halini bozdu Akif, alçak ve dostça bir sesle sordu: "Vera nerelerde ya? Kaç gündür görmüyorum onu."
Okan'ın bakışları anında bulutlandı. Omuzlarını hafifçe silkeleyerek, umursamıyormuş gibi yapıp dosyalara dönmeye çalıştı. "Fransa'da," diye kısa ve kesik bir cevapla mırıldandı.
Akif'in kaşları kalktı. "Aaa, ne zamandır orada?"
Okan, aynı ifadesizlikle, sesini mümkün olduğunca nötr tutmaya çalışarak yanıtladı: "Yeni sayılır."
"Ne zaman dönecek?" diye üsteledi Akif, merakla.
"Bilmiyorum." Okan'ın cevabı bu sefer daha keskin, neredeyse sert bir tondaydı.
Akif şimdi iyice şüphelenmişti. Siyah, gür kaşları çatıldı. Dostça ama ısrarcı bir tavırla, "Bana bak bakayım?" dedi, masanın diğer tarafına doğru eğilerek.
Okan, başını kaldırıp ona baktı. Bakışları, "Ne var?" der gibiydi, ama aynı zamanda bir şeyler sakladığı da açıktı.
"Noldu sana?" diye sordu Akif, sesini yumuşatarak. "Bir şey mi oldu aranızda?"
"Bir şey olmadı, n’olacak?" Okan, son bir çabayla kaçmaya, konuyu kapatmaya çalıştı. Bakışlarını tekrar dosyalara dikti.
"Oğlum, bana yalan söyleme bari," diye çıkıştı Akif, sesinde hafif bir sitem vardı. Gözlerini kısarak ona baktı. "Ayıp oluyor.”
Okan, sonunda pes etmiş gibi göründü. Önündeki dosyaları iterek, derin bir nefes çekti ve arkasına yaslandı. Yorgunluk ve bir miktar huzursuzluk, yüz hatlarına iyice yerleşmişti.
"Tadımız yok pek, işte," diye itiraf etti, sesi alçak ve bezgin. "Öyle diyeyim."
Akif, dostça bir endişeyle karışık sabırsızlıkla konuştu. "Niye? Of, Okan, söyletme beni! Anlat şunu dümdüz. Kavga mı ettiniz? Nedir bu hal?"
Okan, konuyu tekrar açmanın ve zihninde defalarca kurcaladığı o anları yeniden yaşamanın verdiği bir sıkıntıyla derin bir iç çekti. Zaten güç bela kaçabildiği düşüncelere geri dönmek ona ağır geliyordu. Memnuniyetsizce dudaklarını büzdü.
"Zorla sigara içirteceksin yani bana," diye mırıldandı, sesi yorgunluk ve gerginlikle doluydu.
Akif, dostça bir şefkatle omuz silkti. "İçme kardeşim, Allah Allah! Şart mı?"
"Daralıyorum Akif, şart maalesef," diye karşılık verdi Okan, cebinden sigara paketini ve çakmağını çıkartırken.
Nitekim öyle de yaptı. Parmaklarıyla paketten tek bir sigara çekip çıkardı ve dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağı çaktı. Metalik çıt sesi, odanın sessizliğinde anlık bir yankı buldu.
Okan, başını hafifçe öne eğerek alevi sigarasına buluşturdu.
İçine çektiği ilk nefes derin ve uzundu. Duman ciğerlerine dolarak, gerginliğini bir an için olsun alıp götürdü. Yüzündeki sert ifade, dumanı içine çekerken bir an için yumuşadı, gergin çizgiler gevşedi. Sonra, dudaklarından yoğun, gri bir duman bulutu üfledi. Duman, odanın havasında ağır ağır dağıldı.
Olan biteni, keyifsiz ve isteksiz bir tavırla anlatmaya başladı. Akif'in kaşları, anlattıkça şaşkınlıkla yukarı kalktı.
"Biraz tatsız olmuş Okan," diye mırıldandı Akif, dürüstçe. "Hele o fotoğraf mevzusu... Sen yine anlayışlı bile yaklaşmışsın bence."
Sahiden de anlayışlıydı Okan ve bunu bir lütuf gibi sunmuyordu. "Yok abi, ben farkında değil miyim Vera'nın sıradan bir kadın olmadığının?" diye sordu, sigarasını dudaklarına götürürken. "Tabii ki farkındayım. İşiyle ilgili ne yoğunluğuna ne de zorunluluklarına laf etmem, haddime de değil."
Şimdi gözleri, neredeyse çocuksu bir kırgınlıkla parlıyordu. "Ama bana haber vermemesi, yaptığı şeyi çok şüpheli bir konuma düşürüyor. Hadi diyelim veremedi, anlık bir şey oldu... Hadi yani! Ki bence bu da ayrı bir saygısızlık. Ama sonraki o sert tavrı, 'kuyruğu dik tutuşu'... Kendimi zapt edemedim işte."
Akif duraksadı. O da Vera'yı çok severdi; Okan'la onu çekiştirmek niyetinde değildi. Dudaklarını büzerek düşünceli bir ifade takındı. "Sen streslisin Okan, yorgunsun. O yüzden tam anlayamadın belki de olan biteni. Ama belki o da streslidir? Belki onun da işi çok yoğundur, olamaz mı? İkiziniz de aynı tempodasınız sonuçta."
Okan, başını iki yana salladı, bu ihtimali kabul ediyordu ama içine sinmiyormuş gibiydi. "Evet, belki de öyle. Ama anlamak istiyorum Akif! Anlatsa keşke. Doğru düzgün bir açıklama bile yapmadı." Tekrar o anı hatırlar gibi oldu ve hafif bir öfkeyle gülümsedi, bu gülümseme acıydı. "Konuşamadan çekti gitti. İyi mi oldu böyle soğuk soğuk ayrılmamız?" İki parmağında sigarayı tuttuğu eliyle telefonunu işaret etti. "Bak şimdi, ikimiz de arayamıyoruz birbirimizi. Buna gerek var mıydı?"
Akif, dostane bir empatiyle dudaklarını büzdü. "Haklısın valla, ne diyeyim ki," diye mırıldandı, sesi samimi bir tonla yükselerek. "İnşallah hemen döner de bir an önce çözersiniz bu konuyu." Sonra, yüzüne şakacı bir ifade yayılarak ekledi: "Siz benim favori çiftimsiniz oğlum! Acil kendinize gelin! Böyle soğukluklar, surat asmalar sizi hiç yakıştırmıyor!" Abartılı tavırları ve kocaman gülümsemesiyle Okan'ı bir an olsun gülümsetmeye, içindeki kasveti dağıtmaya çalışıyordu.
Bir yandan da toparlanıp ayağa kalktı. "Ben kaçayım artık, daha halledilecek işler var. Konuşuruz yine, merak etme." Eliyle dosyaları işaret ederek, "Sen de şu mükemmel dosyaları savcıya iletmek üzere hazır hale getirirsin artık," diye ekledi.
Okan, sigara tutan elini dirseğinden masaya dayamış, dalgın dalgın dumanın yükselişini izliyordu. Akif'in neşeli çıkışına hafif bir tebessümle karşılık verdi. Sigarasından ağır ağır yükselen duman, onun düşünceli ifadesinin önünde dans eder gibiydi. Başını iki yana sallayarak, "Aynen, öyle yaparım," diye yanıt verdi, sesi sigara dumanıyla biraz boğuk çıkmıştı. "Sana da kolay gelsin."
Akif, kapıya doğru ilerlerken son bir kez arkadaşının halini kontrol eder gibi baktı, sonra odadan çıktı. Okan, yalnız kaldığında, gözleri bir an dosyalara, sonra pencereden dışarıya, İstanbul'un gri göğüne kaydı. İçini kemiren o huzursuzluk, sigara dumanıyla birlikte dağılacak mıydı, yoksa daha derinlere mi işleyecekti, bilmiyordu.
Okan, Akif'in de çıkıp gitmesiyle dosyadaki bütün delilleri tasnifledi, düzenledi ve Cumhuriyet Başsavcılığı'na sunulmaya hazır hale getirdi. Dosya nihayet yola çıkmaya hazırdı. İçerideki havasız ve gergin ortamdan bunalmıştı. Hava almaya karar vererek emniyetin arka bahçesine indi.
Emniyet binasının arka bahçesi, öğle sonrası güneşinin altında sakin ve ıssızdı. Okan, kafasındaki dosyaların ve Vera ile yaşadığı gerginliğin ağırlığından kurtulmak için birkaç dakikalığına yalnız başına, asfalt yolda ağır ağır ilerliyor, zihninde dönen onlarca düşünceyle boğuşuyordu.
Tam o sırada, bahçenin diğer tarafından gürültülü bir patırtı koptu.
"Ulan polis olacak şerefsiz!"
Okan, ne olduğunu anlamak için başını çevirdiğinde, kendisine doğru öfkeyle koşan bir adam gördü. Orta yaşlıydı, üzerinde buruşuk bir gömlek ve uyumsuz bir siyah ceket vardı. Gür, karışık sakallı, esmer yüzlü ve görüntüsü oldukça haşindi. Adam, aralarındaki mesafeyi hızla kapatıyordu.
"Kardeşimize bunu nasıl yaparsın! Nasıl vurursun!" diye bağırarak, öfke ve acı dolu bir sesle Okan'ın üzerine atıldı. Yakasına yapıştı, onu şiddetle sarsmaya başladı. "Sen nasıl polissin ulan! Nasıl böyle bir şey yapabilirsin!"
Okan, adamın kim olduğunu çözmüştü tabi; Hasan'ın ailesinden, muhtemelen bir ağabeyi olmalıydı bu öfkeli, Doğu şivesi belirgin adam. Mümkün olduğunca sakin kalmaya çalışarak, adamın ellerini yakasından çekmeye çalıştı. Bir adım geriledi, savunma pozisyonuna geçti.
"Sakin olun! Lütfen sakin olun!" diye seslendi. Diğer eliyle telsizine uzanacak oldu.
Bahçedeki diğer polisler olaya müdahale etmek, silahlarına davranmak için harekete geçtiler. Okan, onları hemen eliyle durdurdu. Bu adama fiziksel güçle karşılık verirse, işin içinden çıkılmaz bir hale gelebilirdi. Ancak adam, Okan'ın yakasındaki ellerini bu kez boğazına doğru kaydırmış, nefesini kesmeye başlamıştı. Hiç kısadan kırmıyor, boğazını acımasızca sıkıyordu.
"Başkomiserim!" diye seslendiler meslektaşları, endişeyle.
Okan, güçlükle nefes alarak, "Sakın bir şey yapmayın! Durun!" diye komut verdi. Ama göz göre göre boğulmak da istemiyordu. Adamı kuvvetlice iterek üzerinden attı. Yakasını düzeltti, eliyle acıyan boğazına dokundu.
"Beyefendi," dedi, sesi hâlâ nefes nefese ama son derece kontrollü. "Burası emniyet müdürlüğü. Şiddete devam ederseniz, sizi gözaltına almak zorunda kalırım. Acınızı anlıyorum, ancak bu davranışınız yasal değil."
"Ulan hala yavşak yavşak konuşuyorsun!" diye alayla bağırdı adam, esmer yüzünü buruşturdu. "O kardeşimin başına bir şey gelsin, senin anandan emdiğin sütü burnundan getirmezsem bana da Hüseyin demesinler!"
Bu kez, açıkça bir yumruk atmak için Okan'a doğru hamle yaptı. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. Okan, yumruktan ustaca kaçtığı gibi, adamın savrulan kolunu ters çevirip sırtında sabitledi. Diğer eliyle kemerinden çıkardığı kelepçeyi, adamın kalın bileklerine geçirdi.
"Polise mukavemet etmek ve görevini yapmasını engellemekten dolayı sizi gözaltına alıyorum," dedi, sesi artık tümüyle resmi ve soğuktu. "Susma hakkınız var. Bir avukatla görüşme hakkınız var."
İri cüsseli adam, Okan'ın kolları arasında kıvranırken ve küfürler savururken, Okan ona değil, adeta kendi kendine, alçak ve kehanet dolu bir sesle mırıldandı. "Çok sürmez, birazdan teşrif ederler zaten kendisi."
Pınar'dan bahsediyordu. Dişli avukat, müvekkilinin burada olduğunu duyar duymaz soluğu burada alır nasılsa. O gelene kadar biraz vakti vardı.
Adamı hızlı adımlarla sorgu odasına götürüldü. Oda soğuk ve ruhsuzdu; duvarlar boş, masanın üzerinde sadece bir kayıt cihazı ve bir dosya vardı. Işık, tavandan yayılan floresanın keskin aydınlığıydı. Adamı masanın başına ittiler ve sağ bileğini masanın demir halkasına kelepçelediler. Metalin soğukluğu ve sertliğiyle odanın havasına uyum sağlıyordu.
Okan içeri girdi ve çirkin yüzlü adamın karşısına oturdu. Tavandan sarkan beyaz floresan lambanın keskin ışığı, adamın yüzündeki her kırışığı ve nefret dolu ifadeyi acımasızca aydınlatıyor, Okan'ın açık renkli kirpiklerini ise neredeyse beyaza çeviriyordu.
Adam homurdanmaya devam ediyor, kelepçeyi zorluyordu. "Avukatımı istiyorum. Pınar Hanım gelmeden bir kelime bile konuşmam!"
Okan, onu duymamış gibiydi. Soğuk ve resmi bir tavırla kayıt cihazının düğmesine bastı.
"Kayıt başladı. Şu an saat 15:42. Gözaltına alınan şahıs, polise mukavemet ve görevini engelleme suçundan sorgulanacak. Kendisine hakları hatırlatıldı."
Adam, kelepçeli bileğini masaya hızla vurdu. "Haklarımı biliyorum! Siz kendi işinize bakın! Kardeşimi vurdunuz, şimdi de bana zulmediyorsunuz!"
Okan, eline yeni geçen somut delillerden bahsetmeyecekti. Deliller savcılık tarafından işleme konulmadan onları açık etmek, delilleri örtbas etsin diye Pınar’ın kucağına bırakmak demekti.
Ama vakti verimli kullanmanın başka bir yolu vardı.
Masaya hafifçe yaslandı. Sert ve resmi tavrını bırakıp, sesini alçalttı, daha kişisel, daha tehditkâr bir tona büründü.
"Devrim..." dedi, ismi odanın soğuk havasında bir yankı gibi bırakarak. "Devrim İplikçi’yi tanıyor musunuz?"
Adamın gözlerinde ani bir şaşkınlık ve derhal bastırılmaya çalışılan bir tedirginlik belirdi. "O... o da kim?" demeye çalıştı, ama sesindeki tutarsızlık ve bakışlarının kaçışı her şeyi ele veriyordu.
Okan, beklenmedik bir hamleyle elini masaya hızla vurdu! Sert ses, odada yankılandı. "Burada oyun oynanmıyoruz Hüseyin! Öldürüp ortadan kaldırdığınız gazeteci kızdan bahsediyorum! Devrim'den!"
Hüseyin'in kara, küçük gözleri anında korkuyla büyüdü. "Biz kimseyi öldürmedik! Ne diyorsunuz siz? Saçmalıyorsunuz!"
Okan, inanmaz bir ifadeyle omuz silkti. "Kim bilir ne kadar işiniz batmıştı Devrim yüzünden, değil mi? Ha? Bütün pisliğinizi ortaya dökecekti." Masaya daha da yaklaştı, sesi iyice alçaldı, neredeyse bir fısıltıya dönüştü. "Hanginiz yaptınız ulan? Sen mi? Yoksa Hasan mı?"
Bu tiyatral oyunu iyi beceriyordu. Sonra aniden, baş parmağını havada sallayarak sanki yeni bir şey fark etmiş gibi yaptı ve acımasız bir gülümsemeyle ekledi: "Ama dur... Tabii ya... Siz böyle işleri kendiniz yapmazsınız değil mi? Birini tutmuşsunuzdur. O öldürmüştür Devrim'i."
Arkasına yaslandı, Hüseyin'i aşağılar bir tavırla süzdü. "Çok profesyonel bir cinayetti. Ustalık gerektiren bir infazdı. Sizin gibi kaba, sokak şiddetiyle iş gören adamlar, o tarz işleri asla beceremez."
Odanın havası iyice gerilmişti. Okan'ın amacı, adamı şaşırtmak, dengelerini bozmak ve belki de kontrolsüz bir itirafta bulunmasını sağlamaktı. Her sözü, bir çekiç darbesi gibi Hüseyin'in özgüvenini parçalıyordu.
Nitekim Okan'ın hamlesi işe yaramıştı. Hüseyin'in nefreti, dilinin bağını çözmüştü. "O kız bunu çoktan hak etmişti! Biz yapmadık ama yapanın eline sağlık. Küçük şeytan, boyuna posuna bakmadan büyük işlere kalkıştı!" diye iğrenç bir tonla homurdandı.
Tam o sırada, sorgu odasının kapısı çalınarak açıldı. Gelen, Komiser Kadir'di. "Başkomiserim, avukat Pınar Dağdelen burada."
Okan, oturduğu yerden kalkıp sorgu odasının kapısına yöneldi. Koridorda, Pınar gözlerinden ateş saçarak, sert bakışlarla bekliyordu. Gözleri bir an Okan'ın boynundaki kırmızı izleri buldu olan biteni hemen anladı ve siniri iyice tepesine çıktı. Müvekkilinin yaptığı tam bir aptallıktı; polise alenen şiddet uygulamıştı. Bu, işleri hiç iyi bir yere çekmeyecekti.
Farkında değilmiş gibi bakışlarını tekrar Okan'a çevirdi. "Müvekkilimle gizli görüşme hakkım var. Müsaadenizle."
Okan karşı çıkmadı. Eliyle içeriyi işaret ederken hafifçe kenara çekildi. Pınar içeri girip kapıyı kapattı. İçerideki iri adama baktı. Sesini kontrol etmeye çalışıyordu. "Hüseyin Bey, polise saldırdınız mı?"
"O şerefsiz polis, kardeşimi komaya soktu, Pınar Hanım, az bile yaptım!" diye gürledi Hüseyin.
Pınar elini alnına koyup gözlerini yumdu, derin bir iç çekti. Kime ne anlatıyordu sahiden? Sakin olmaya çalıştı. "Hüseyin Bey, adamın boynunun halini gördünüz mü siz? İşlerimizi zorlaştırıyorsunuz böyle yaparak. Lütfen öfkenize hakim olun." Masaya iyice eğildi ve alçak sesle sordu: "Devrim'le ilgili soru sordu mu size Başkomiser?"
"Evet, dedi," diye mırıldandı Hüseyin.
Pınar bir iç çekiş daha attı. "Ben gelene kadar kesinlikle konuşmamanız gerekiyordu. Neyse... Elimden geleni yapacağım."
Odadan çıktığında Okan'ın bakışlarına hiç aldırış etmeden koridora yöneldi. Telefonunu çıkarıp savcılığı aradı. Sesini profesyonel ve ısrarcı bir tonda ayarladı:
"Sayın Savcı, müvekkilim Hüseyin Barçın, polise mukavemet iddiasıyla gözaltında….Ancak olayın aslı provokasyondur ve müvekkilim, kardeşinin vurulmasının şokuyla hareket etmiştir…Evet evet, ifadesinin derhal alınmasını ve adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasını talep ediyorum…tam olarak öyle savcım gözaltında tutulması için somut bir sebep yoktur."
Telefon görüşmesinin ardından tekrar Okan'ın yanına döndü. Yüzünde tek bir mimik yoktu, bakışları buz gibiydi. "Okan Bey, müvekkilime yönelik 'Devrim' ile ilgili yaptığınız sorgulama tamamen hukuk dışıdır. Gözaltı nedeni polise mukavemetken, siz nedensiz bir cinayet iddiasıyla müvekkilimi taciz ettiniz. Bu durumu savcılığa ileteceğim."
Okan rahat görünüyordu. Kollarını kavuşturup arkasındaki duvara yaslandı. "Lütfen yapın, Pınar Hanım. Müvekkiliniz polise şiddet uyguladı, biz de savcılığa bunu ileteceğiz."
Saatin ilerlemesiyle birlikte, Pınar'ın savcılıkla yaptığı yazılı ve sözlü tüm başvurulara rağmen, Hüseyin'in 24 saat gözaltında tutulmasına karar verildi. Okan bu kararın ardından olayın merkezinden kopup odasına çıktı.
Henüz kapıyı kapatıp içeri girmişti ki, kapı çalınmadan açıldı ve Pınar da peşinden odasına girdi. Okan bu ani harekete hiç şaşırmadı. Odanın ortasında ayakta durup meydan okurcasına baktı.
Bir elinde kabanı, bir elinde marka çantası ve ayağındaki yüksek topuklularla Pınar da şimdi bir kale gibi duruyordu. "Gözaltı hakimliğine başvuracağım, Okan Bey. Bu iş bu geceyi geçmeyecek. Müvekkilim öfkesine, acısına yenik düştü, siz de bunu kullanıyorsunuz."
Okan derin, rahat bir nefes verdi. "Pınar Hanım, istediğinizi yapın. İnanın bana, haber vermenize gerek yok." Rahatım ve korkmuyorum demeye getiriyor bu kayıtsız hali Pınar’ın sinirlerini daha da hoplatıyordu.
Pınar cevap vermeden durdu birkaç saniye geçince az önceki cümle kendine ait değilmiş gibi, bakışları Okan'ın boynundaki izlere kaydı şimdi yine. Gözlerindeki ifade saniyelik bir an değişiverdi, sertliği yumuşadı. "Size dikkatli olun demiştim."
Okan ciddileşti. "Müvekkiliniz, emniyet bahçesinde bana saldıracak kadar vahşi bir adam. Bunun savunulacak hiçbir yanı olmadığını siz de biliyorsunuz."
Sonra hafifçe güldü. Suratında bariz bir alaycılık ve meydan okuma vardı. "Üzüldünüz mü siz yoksa bana?” Dudaklarını büzdü. “Çok düşüncelisiniz, Pınar Hanım. Ama dert etmeyin bir şeyim yok." Ayakta dikilmeyi bırakıp masasına oturdu.
Pınar'ın saniyelik yumuşayan ifadesi anında yeniden buza kesti. "Üzülmek mi? Başınıza bir şey gelse yine ben uğraşacağım da ondan söylüyorum." Yüzünde gerçek bir bıkkınlık vardı. "Her gün sizinle karşılaşmaktan gerçekten çok sıkıldım."
Okan'ın kaşları çatıldı, sinirli değildi, aksine çok sakindi. "Yanlış tarafta olduğunuz için her gün karşınızdayım, Pınar Hanım. Umarım bunu fark ettiğinizde her şey için çok geç olmaz."
Pınar cevap vermedi. Burnundan soluduğu belli oluyordu. Bir şey demeden Okan'ın odasından çıktı. Kapının kapanmasıyla birlikte, topuklu ayakkabılarının zeminde çıkardığı ses gittikçe uzaklaştı. Okan, masasında yalnız kalmış, önündeki dosyalara ve Pınar'ın ardında bıraktığı gergin sessizliğe bakıyordu.
Yalnızlığı uzun sürmedi. Kapı yeniden çalındı ve panik içinde aralandı. Gelen, en yakın arkadaşı Komiser Akif'ti. Gözlerinde hem endişe hem de heyecan vardı. Hızlı hızlı konuşmaya başladı:
"Sen hiç yalnız bırakmaya gelmiyorsun ha! Yarım gün ortadan kayboldum, neler olmuş? Resmen olay çekiyorsun kendine!" Gülse mi şaşırsa mı karar verememiş gibiydi. Okan'ın boynundaki kırmızı-mor izleri görünce, gevşeyen dudakları aniden toparlandı. "Oha! Okan'a saldırdı dediler ama boğazlamış herif seni resmen! İyi misin?"
Okan, omuz silkti. Yorgun görünüyordu. "İyiyim, iyiyim, bir şey yok. Merak etme," diye mırıldandı. "Bugünlük bu kadar sanırım.” Bıkkın bir nefes verdi. “Bugün nezarette yatsın bakalım Hüseyin Efendi."
Akif, Okan'ın masasına yaslanıp kollarını kavuşturmuştu. Rahat, dostça bir tavırla devam etti: "Senin manyak avukat da gelmiş."
"Hıı, geldi aynen," diye onayladı Okan, sesi yorgunlukla doluydu. "Esti, gürledi, şimdi çıktı aslında. Nasıl karşılaşmadınız koridorda?"
"Aman, iyi ki karşılaşmadık! Ben korkuyorum oğlum o kadından," diye itiraf etti Akif, abartılı bir şekilde gözlerini devirerek.
Onun bu samimi ve komik haline, Okan içtenlikle güldü. Yüzündeki gerginlik bir an için dağılmıştı.
"Ne? Ne gülüyorsun?" diye sordu Akif, Okan'ın omzuna hafifçe vurarak. "Yalan mı sanki? Deccal oğlum kadın! Şeytan gibi bir şey, tövbe estağfurullah!" Akif ağız dolusu söylenirken, Okan hâlâ gülümsüyordu. Bu sırada ayağa kalkıp askıdaki kabanını aldı.
Akif homurdanmayı bırakıp arkadaşına baktı. "Napıyorsun?"
"Eve gidiyorum Akif. Saat kaç oldu... Başım çatlıyor zaten. Gidip biraz dinleneyim."
Akif, kendinden emin bir ifadeyle çıkıştı: "Yok, valla eve gitmiyorsun! Hiç kusura bakma."
"O ne demek?" Anlamaz bir ifadeyle kaşlarını çattı Okan.
"İtiraz kabul etmiyorum! Yemeğe bize geliyorsun. Gülriz seni bekliyor."
Okan, bu samimi teklife itiraz etti. "Akif, hiç gerek yok valla ya, başka zaman yapalım," diyecek oldu ama Akif onun lafını böldü.
"İtiraz kabul etmiyorum dedim! Hem Gülriz oyar valla seni, gelmezsen biliyorsun." Gözleri bir an çocukça ışıldadı. "Hem senin için zeytinyağlı biber dolması yapmış. Hayır diyemezsin artık."
Okan da güldü. Kendisine aileden öte olan bu insanların gösterdiği içten ilgi, yüreğini ısıtmıştı. "Şimdi işler değişti işte. Dolmaya savaşta bile hayır demem."
Okan'la Akif, bir saat kadar sonra Akif'lerin Acıbadem'deki dairesinin önüne gelmişlerdi. Sessiz bir sokakta, apartmanın sıcak ışıklı girişinde, zilin sesinin içeriye ulaşmasını bekliyorlardı.
Kapı çok geçmeden açıldı ve Gülriz'in ufak tefek, sevimli suratı belirdi. Yüzünde içten bir gülümsemeyle, "Hoş geldiniz!" diye sevinçle seslendi genç kadın.
Okan'a baktı, gözlerinde yalancıktan bir sitem vardı. "Bugün gelmesen vallahi çok kızardım sana Okan." Okan da gülümseyerek kabanını çıkardı ve içeri geçti. Tam o sırada Gülriz, konuşmasını sürdürürken, boylu poslu adama sımsıkı sarıldı. "Çok özlettin kendini."
Okan, Gülriz için sadece kocasının arkadaşı değil, bir kardeş, bir aile bireyiydi. Onu tüm samimiyetiyle, oğlunun amcası olarak görüyordu. Bu sağlam bağın temeli, neredeyse on beş yıla dayanıyordu.
Okan, genç kadının sıcak kollarından hafifçe ayrılırken eğildi ve Gülriz'in ışıl ışıl parlayan yeşil gözlerine baktı. "Gülriz oyar seni, dedi. Korkudan geldim valla," diye şakayla karışık sırıttı.
Gülriz de kahkahayı bastı. Hafifçe Okan'ın omzuna vurdu. "Oyarım valla, iyi bil!"
Okan, kendi evi gibi rahatça salona geçti. Halının üzerine serilmiş minderde, oyuncakların arasında uyuklayan minik Sinan'ı gördü. Yüreği bir an için sıkıştı, her zamanki gibi.
Sinan neredeyse bir yaşındaydı artık. Akif ve Gülriz, Okan'ın on sekiz yaşındayken kaybettiği kardeşi Sinan'ın anısını yaşatmak için, oğullarının adını büyük bir sevgi ve istekle Sinan koymuşlardı.
Okan, yavaşça yere çömelerek minik bebeğin yanına yaklaştı. Sinan, annesinden miras yeşil gözleri ve babasından koyu renk gür saçlarıyla, ikisinin mükemmel bir karışımıydı.
"Amcasının aslanı," diye fısıldadı Okan, sesi sevgiyle. "Sen beni özlemedin mi ya?"
Bebek, tanıdık sesi duyunca, anlıyormuş gibi minik bir kıkırdama sesi çıkardı ve gözlerini açtı. Okan, nazikçe yerden kaldırdığı bebeği kucağına aldı ve ayağa kalktı. "Sen çok büyümüşsün ya! Bakayım sana." Hafifçe kucağından ayırıp havaya kaldırdı, minik yüzüne bakarak. "Annene benzemişsin paşam sen. Yakışıklı bir çocuk olmuşsun. Ya babana benzeseydin," diye muzipçe sırıttı Akif'e bakarak, "Allah korusun."
Onun bu lafına Gülriz, içten bir kahkaha attı. Akif, hafifçe bozulmuş gibi yaptı, ama gözlerindeki şefkat ve gülümseme gerçek duygularını ele veriyordu. "Çok ayıp Okan! Ne diyorsun oğluma?”
Hep birlikte güldüler. Salona, sıcak bir aile yemeğinin ve derin bir dostluğun huzur dolu atmosferi hakim olmuştu. Okan, o gün yaşadığı tüm gerginliği, o küçük salonda, sevdiği insanların arasında bir an olsun unutmuştu.
Gülriz, elindeki mama dolu biberonu Okan'a uzattı. "Okan, senin kucağındayken huzursuzlanmadan yiyor mamasını. Sen içirir misin şunu?" diye sordu, yüzünde minnettar ve sıcak bir gülümsemeyle.
Okan, biberonu eline alıp minik Sinan'ı kolları arasında hafifçe yatar bir konuma getirdi. Sahiden de Sinan, gıkını çıkarmadan, huzurla emmeye başladı biberonu. Okan'ın kolları, bebeği mükemmel bir güvenle sarıp sarmalıyordu.
Akif, gözlerini kısıp oğluna baktı, yüzünde şakacı bir kıskançlık ifadesiyle. "Yazıklar olsun oğlum sana! Bir kere babanın kucağında şöyle uslu uslu mama yemedin. Ah ah!" diye abartılı bir dertlenmeyle söylendi.
Öyle diyordu ama hem Gülriz hem de Akif, huzur dolu bir gülümsemeyle izliyorlardı Okan'ın kucağındaki bebekle salonda küçük, sakin adımlarla dolaşmasını. Okan'ın çocuklarla arası hep çok iyiydi. Çocuklar onu sever, onun yanında hep böyle güvende ve sakin hissederlerdi. Bu, onun doğasında olan bir şefkatti.
Ancak bu sıradan, huzurlu an, Okan'ın zihninde çok daha derin ve acılı bir geçmişin kapılarını araladı. Henüz daha yirmi dört yaşındayken, hayatının aşkıyla bekledikleri bir bebekleri vardı aslında. O zaman çok gençti, deneyimsizdi, hayata karşı saf ve korunmasızdı.
Tek aşkı, hayatını adamak istediği bir de sevgilisi vardı: İpek. Belki de ikisi de buna hazır olmasalar da, gençliklerinin verdiği tedbirsizlikle İpek hamile kalmıştı. Okan, genç yaşına rağmen bütün şartları zorlayarak, müstakbel eşine ve doğacak kızına harika bir baba, harika bir eş olmak için pervane olmuş, elinden gelen gelmeyen her türlü sorumluluğu omuzlamıştı.
Ama hayat ne yazık ki onlara bir bahar sunmaya hazır değildi. İpek, bebeğini kaybetti. Ve bebekle birlikte, adeta kendini de kaybetti. Okan, İpek'in geçirdiği ağır psikolojik süreçte bir an olsun yanından ayrılmadı. Ölen çocuk kendi çocuğu da değilmişçesine ahem İpek'in hem de kendi matemini sırtlandı. Kendi acısını derinlere gömdü, onu ayakta tutmak için uğraştı.
Karşılığında ise çok büyük bir nankörlük ve acı gördü. İpek'in zengin ve nüfuzlu ailesi, hiçbir zaman Okan'ı kızlarına layık görmemişti zaten. Sonrası çığ gibi geldi. İpek, Okan'a ailesinin haklı olduğunu, onların bir aile olamayacaklarını, en gurur kırıcı şekilde defalarca hatırlattı ve hayatından çekip gitti.
Ailesi olmayan bir adam için, aile saydığı tek insanı ve doğmamış bebeğini kaybetmek, Okan'ın ruhunda iyileşmeyecek yaralar açtı. Hayattan koptu, sadece nefes alıp veren, içi boşalmış, cansız bir ruha dönüştü. Hayatı karamsar, gri ve korkakça yaşar oldu. Ta ki Vera'yla tanışana dek... Aradan neredeyse geçen 10 yılın ardından, işte tam bu yüzden Vera onun baharı, hayata yeniden tutunma çabasıydı.
Ve baba olmak... Bu, bir daha asla hayal etmediği, cesaret edemediği, boğazında bir yumru gibi düğümlenen, hakkında konuşmaya dahi cesaret edemediği bir ukde olarak kaldı içinde. Şimdi kucağında Akif ve Gülriz'in oğlunu tutarken hem büyük bir sevgi hem de o eski, derin acıyı aynı anda hissediyordu. Minik Sinan'ın masum yüzü, geçmişin hayaletlerini çağırıyor, ama aynı zamanda şimdiki anın sıcaklığıyla onları bir nebze olsun uzaklaştırıyordu.
Birkaç dakika sonra Sinan, mamasını bitirmiş, hatta biberonun son damlalarıyla birlikte huzurlu bir uykuya dalmıştı. Minik göz kapakları tamamen kapanmış, dudaklarında hafif bir süt izi kalmıştı. Okan, sesini alçaltarak bir fısıltıyla, "İçeri yatırıp geleyim," dedi.
Gülriz bu sırada salondaki yemek masasının üzerine nefis kokular yayan sofrayı kuruyordu. Başını sessizce onaylar şekilde salladı ve sıcak bir gülümsemeyle Okan'ı takip etti.
Okan, minik bebeği kollarında taşıyarak içerideki ahşap beşiğe doğru ilerledi. Yatağa özenle yerleştirdi, üstünü yumuşak bir battaniyeyle örttü. Sinan'ın o tatlı, süt ve bebek pudrası kokusu üzerine sinmişti. Hafifçe eğilip alnına bir öpücük kondurdu ve için için, derin bir huzurla gülümsedi. Bu an, onun için her şeyden uzak, saf bir mutluluktu.
Parmak uçlarına basarak, bebeğin uykusunu bölmemek için sessizce salona döndü.
Gülriz, elindeki çatalları masaya dizerken ona gülümsedi. Gözlerinde muzip bir ışıltı vardı. "Okancım, geceleri bebek bakıcılığı işi düşünür müydün? Yemek bizden, yatacak yer de bizden. Maaşın da gönlünden ne koparsa."
Okan, bu beklenmedik teklife kahkahayı bastı. Gülriz'in neşesi, odanın havasını hemen ısıtmıştı.
"Düşünürüm valla, Gülriz!" diye karşılık verdi, hâlâ gülümseyerek. "Sen her gün zeytinyağlı dolma yapacaksan, zaten dünden kabul ederim. Para da istemem.”
Üçü birlikte gülüştüler. O an, Okan için hayatın sade ve güzel yanlarını hatırlatan, acılarını bir süreliğine unutturan kıymetli bir andı. Masaya oturdular, yemek kokusu, kahkahalar ve sıcak sohbetle dolu bir akşam onları bekliyordu.
Yemekler güzelce yenmiş, saatlerce süren sıcak bir sohbetin ardından tabakları üçü bir elden toplanmış, ellerindeki kupalardaki sıcak çaylarla salonun rahat koltuklarına geçmişlerdi. Ortamı huzurlu bir sessizlik kaplamıştı, sadece çaydan yükselen buharın ve ara sıra duyulan sokak seslerinin sakin bir fon oluşturduğu bir andı bu.
Gülriz, oluşan sessizlikten yararlanarak Okan'a döndü. Yüzünde şefkatli ve düşünceli bir ifade vardı. "Okan..." diye söze başladı, sesi yumuşak ve ihtiyatlıydı. "Akif bahsetti biraz ama... konuşmak istersen ben de dinlerim. Vera'yla aranız biraz limoniymiş sanırım." Başını hafifçe yana eğerek, anlayışla onu süzdü.
Okan derin bir iç çekişle bekledi. Bir süre sessiz kaldı önce. Elindeki kupanın sıcaklığına sığındı, gözleri halıdaki desenlerde gezindi. "Ben... çok zor bir adam mıyım?" diye sordu, sesi alçak ve nadiren duyulan bir kırılganlıkla doluydu. Sanki kendi kendine konuşur gibiydi.
Bu, onun için alışılmadık bir dışavurumdu. Güçsüzlük göstermek, kişisel kırgınlıklarını açmak, hayatta en nefret ettiği şeylerden biriydi. Ama gecenin samimiyeti, çayın buharı, evin sıcaklığı ve saatin geçliğinin getirdiği o mahmurluk, duvarlarını bir an için indirmişti.
Gülriz, bir abla şefkatiyle daha da yumuşadı. "Neden öyle dedin?" diye sordu, sesi neredeyse bir fısıltıydı.
Okan, gözlerini hâlâ halıdan ayırmadan, dudaklarını hafifçe büzdü. Kendi kendine konuşur gibiydi. "Bilmem işte... Zorlaştırıyor muyum çevremdeki insanların hayatını?" Sonunda başını kaldırıp karşısındaki karı kocaya baktı. Gözlerinde ender görülen bir kırılganlık ve gerçek bir endişe parlıyordu.
"O nasıl laf öyle Okan?" diye çıkıştı Akif, sesi dostça bir sitemle doluydu.
Gülriz hemen sözü aldı, Okan'a doğru hafifçe eğilerek. "Sen çok parlak bir insansın," dedi, her kelimesi içtenlikle yüklüydü. "Çevrendeki etrafındaki insanların, hatta tanımadığın yabancıların bile...hayatına dokunan bir ışığın var." Bunları öylesine söylemiyordu; her cümlesi yürekten geliyordu. "Çok ahlaklı bir polissin, işinde çok iyisin, çok merhametlisin Okan. Bir insanın sahip olabileceği en iyi dost ve en iyi sevgilisin. Ve inan bana, Vera da bunun farkında. Sadece... bazen herkesin kendi savaşları oluyor. Bu seninle ilgili değil."
Okan, sessizce genç kadını dinlemeye devam etti. Gülriz'in sözleri, içindeki şüphe bulutlarını tamamen dağıtamasa da en azından aralarından bir ışık hüzmesinin sızmasına izin verdi.
Gülriz, sözlerine devam ederken çayından bir yudum daha aldı. Buhar, yüzüne hafifçe çarpıp dağılıyordu. "İkiniz de baskın karakterlersiniz," dedi, sesi yumuşak ama netti. "Ve Vera, sıradan bir kadın değil. Bunun farkında olduğunu ve onun sınırlarına nezaketle saygı duyduğunu biliyorum. Ama herkesin bazen krizleri yönetemediği, kontrolden çıktığı anlar oluyor. Bu insan olmanın doğasında var."
Okan, onu sessizce dinliyor, her kelimenin ağırlığını hissediyordu. Gülriz, bir anne şefkatiyle devam etti: "Neden kırgın olduğunu, ne hissettiğini ona anlat. Anlayış bekle, ama anlayış göstermekten de asla tereddüt etme." Dudaklarında küçük, bilge bir gülümseme belirdi. "Siz birbiriniz olmadan yapamazsınız, ama gerilmemeniz de imkansız. İlk zamanlarınızı hatırla... Sizin olayınız buydu zaten. İnatlaşarak flörtleşirdiniz, sürekli bir zekâ oyunu içindeydiniz. Ama bu kötü bir şey değil. Bu sizin dinamiğiniz."
Sonra, iyice yumuşayan bir tonla ekledi: "Daha fazla sıkma canını, Okan. Vera gelince konuşursunuz, her şeyi halledersiniz. İkiniz de bunu yapabilecek kadar güçlüsünüz."
Okan, Gülriz'in sözlerinin sıcaklığını için çekti. Her kelime, yüreğindeki ağır yükü hafifleten bir merhem gibiydi. Gözleri, mesleğin, kayıpların ve hayatın getirdiği yılların yorgunluğunu taşısa da o an, içlerinde küçük bir umut kıvılcımı yeniden parlamıştı. Bu kıvılcım, henüz bir alev değildi belki, ama karanlıkta sönmeyi reddeden minik, inatçı bir ışıktı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |