15. Bölüm

BÖLÜM 15

amberwatson
amberwatson

Okan, bodrumdaki o ilk gürleyen sesin ve beliren silüetin yarattığı şok anında hiç tereddüt etmedi. Tüm vücudu, yılların deneyimiyle kazanılmış bir refleksle hareket geçti. İçgüdüsel bir hareketle, yanındaki Pınar'ı kendi bedeniyle iterek en yakındaki kalın beton sütunun arkasına sakladı.

Aynı anda, uyarı amaçlı tek bir el ateş etti. Silah sesi, bodrumun kapalı ve sıkışık alanında kulakları sağır edici bir gürültüyle patladı. Kurşun, iri yarı adamın hemen yanı başındaki duvara isabet etti; taş parçaları ve eski toz bulutları havaya savruldu.

"Polis!" diye gürledi Okan'ın sesi, çelik gibi sert ve tartışmasız bir otoriteyle çınladı soğuk duvarlarda. "Silahını bırak! Yere yat!"

Her hecesi, bir çekiç darbesi gibiydi. Yüzü gergindi, gözleri hedefe kitlenmişti, silahı ise son derece sabit bir şekilde gölgelerin içindeki tehdide doğrultulmuştu.

Ancak bu bir tuzağın başlangıcıydı. İri adamın hemen ardından, kemerin karanlık açıklığından iki kişi daha belirdi ve gelişigüzel, kontrolsüz bir ateşe başladılar. Zemin kat, aniden silah sesleri ve betona çarpan kurşunların yüksek, kulak tırmalayıcı yankılarıyla inledi. Havayı, keskin barut kokusu ve yerinden kalkan yoğun toz kapladı. Her patlama, kulakları sağır edercesine güçlüydü.

Okan, Pınar'ı sütunun arkasında, mümkün olduğunca küçük bir hedef haline getirmeye çalışarak, profesyonel ve soğukkanlı bir şekilde pozisyon değiştirdi. Sırtı sütuna yaslı, yüzü gergin ve odaklanmıştı. Her atışı hesaplı ve isabetliydi. Bir eliyle Pınar'ı koruyor, diğer eliyle hedefli atışlar yapıyordu. Bir anlık bir fırsat bulup nişan aldı ve bir saldırganın elindeki silahı ustalıkla vurup etkisiz hale getirdi. Adam, acı içinde bağırarak silahını yere düşürdü.

"Pınar, anahtarlar cebimde!" diye bağırdı Okan, sesi gürültüye rağmen net ve acildi. "Al ve koşarak git! Hemen buradan uzaklaş! Dosyayı savcıya ulaştır.”

Kapının aralığından sızan tozlu ışık hüzmesi, Okan'ın alnındaki ter tanelerini ve sımsıkı kenetlenmiş çenesini aydınlatıyordu. Lafını bitirmesiyle patlayan silah sesi, deponun içinde kulakları sağır eden bir gürültüyle yankılandı.

Pınar, başını anlık bir refleksle yere eğdi, gözlerini sıkıp açtı. Sesi, barut kokusu ve tehditle yüklü havada keskin bir bıçak gibiydi. "Hiçbir yere gitmiyorum!"

Okan hâlâ ateş ediyordu, her kurşun omzuna vahşi bir darbe indiriyor, boş kovanlar çelik zeminde çınlayarak zıplıyordu. "Seninle anlaşmıştık, ben ne dersem onu yapacaktın! Git diyorum, Pınar, lafımı dinle!" diye gürledi.

"Hayır!" diye bağırdı Pınar, sesi ilk hecede titrek çıksa da ikincisinde çelik gibi sağlamlaştı. Gözlerinde, Okan'ın hiç beklemediği bir azim parlıyordu. "Ben kaçmam! Seni burada yalnız bırakmam! Onlar üç kişi, sen teksin!"

Okan, bir anlığına şaşkınlıkla ona baktı. Bu, planladığı, emir bekleyen bir avukatın cevabı değil, savaş alanına gönüllü olmuş birinin sözüydü. Ateşe ara verdiği o değerli saniyede, Pınar'ın gözlerindeki o korkusuz kararlılığı gördü. Bu bakış, onun tüm planlarını alt üst etti.

Göz ucuyla çıkışa baktı. Adamların pozisyonları kötüydü. Zaman azalıyordu.
"Beni çok iyi dinle," dedi, ses tonunu düşürerek, her heceyi vurgulayarak. "Üç dediğimde, kapıdan koşarak çıkıp ormana dalacaksın. Ben de arkandan geliyor olacağım. Yaklaşık beş yüz metre ileride, eskiden operasyonlar için kullandığımız bir kulübe var. Güvenli bir yer. Orada buluşacağız. Anladın mı?"

Tam o sırada, bir kurşun havada ıslık çalarak geldi ve Okan'ın sağ kolunun pazısını sıyırıp geçti. İlk his, sanki kızgın bir demirle dağlanmış gibi ani ve keskin bir acıydı. Okan, dişlerini sıkarak içini çekti, "Ah!" Nefesi bir an kesildi.

Koluna baktığında, giysinin parçalandığını ve hemen altından koyu kırmızı bir çizginin belirdiğini gördü. Ilık bir kan dalgası, derisinden aşağıya doğru süzülmeye başladı.

Ağırlık merkezini hafifçe değiştirerek yarasını olabildiğince az kullanacağı bir pozisyon aldı.

Pınar, Okan’ın yüzündeki acı ifadesini gördü. Gözleri kan çizgisine kitlendi, yüzünün rengi bir anda soldu, beti benzi attı. Dudakları hafifçe titredi, nefesi kesildi. “Okan!" diye çığlık attı, sesi tiz ve çatallı, tamamen paniğe yenik düşmüştü. Elini ağzına götürdü. “Vuruldun!”

Okan, Pınar'ın yüzündeki dehşeti gördü onu daha fazla korkmasına engel olmalıydı. Acısını bastırarak, çehresini kasıtlı olarak sertleştirdi. "Bir şey yok!" diye gürledi, sesi acıdan biraz gergin çıksa da son derece kararlıydı. "Sıyrık sadece! Bak bana, Pınar!" Onun bakışlarını yakalamaya çalıştı. "Sakin ol! Beni dinle! Bu, senin gitmen için bir işaret daha!"

"Okan, seni böyle bırakamam!" diye haykırdı Pınar, yere damlayan kan damlalarına bakarken. Sesi soğukkanlı ve netti.

"Pınar, ufak bir sıyrık!" diye bağırdı Okan, sesini mümkün olduğunca sakin ve ikna edici tutmaya çalışarak. "Sen dediğimi yap! Geleceğim! Vakit kaybediyoruz şu anda."

Sonra, art arda, hızlı ve ölümcül isabetli atışlar yapmaya başladı. Adamları baskı altında tutmak için hiç durmadan ateş ederken, geri sayımı başlattı. Sesi, silah seslerinin arasında güçlü ve net çıkıyordu:
"Bir... İki... Üç... Pınar, koş!"

Pınar, bir an bile tereddüt etmedi. Adrenalin, her hücresine enerji pompalamıştı. Yerinden fırladı, tozlu zeminde hızla kayarak kapıya yöneldi. Kapı aralığından sıçrayarak dışarı çıktı ve hemen ormanın karanlık, koruyucu gölgelerine doğru koşmaya başladı. Ayak sesleri çalıların arasında hızla uzaklaştı.

Okan, onun güvende olduğunu bilmenin verdiği bir rahatlama ve artık önündeki işe odaklanmanın verdiği bir motivasyonla, kalan hedeflere konsantre oldu.

Zihni, bir savaş bilgisayarı gibi hızla çalışıyordu. Amacı öldürmek değil, savunmasız hale getirmekti. Her bir hedefi hızla analiz etti: Biri solda, bir varilin ardına saklanmıştı, diğeri sağda, açıkta ama hızlı hareket ediyordu, üçüncüsü ise zaten yaralıydı. Nefesini tuttu. Kolundaki acıyı görmezden geldi. Silahını kaldırdı. Nişan alırken, pazısındaki yırtıktan sızan kan, omuzundan aşağı doğru ılık ve yapışkan bir iz bırakarak süzülmeye başladı.

İlk atış.
Soldaki adam, varilin arkasına saklanırken kolunu açığa çıkarmıştı. Kurşun, tam da omzunun hemen altına, kolunun üst kısmına isabet etti. Adamın silahı anında elinden fırladı, bir acı çığlığı attı ve olduğu yere çömelerek yaralı kolunu tuttu. Artık bir tehdit değildi.

İkinci atış.
Sağdaki hareketli hedef, yere yatmaya çalışıyordu. Okan'ın kurşunu, onun sağ bacağına, dizinin birkaç santim üstünden girerek eti yırttı. Adam, bacağındaki şiddetli ağrıyla sarsıldı, yürüyemez hale geldi, sadece kıvranabiliyordu.

Okan'a ihtiyacı olan fırsatı yaratmıştı kendine.

Dönüp, Pınar'ın kaçtığı kapıya doğru hamle yaptı. Kolundaki ağrı, her adımda keskin bir şekilde hatırlatıyordu kendini. Ama adrenalin, onu ileriye taşıyordu. Kapıdan fırladı, gözleri hemen karanlık ormanın gölgelerine kenetlendi.

Okan'ın sol eli, kanayan koluna bastırıyordu ama koşmak için tüm gücüne ihtiyacı vardı. Parmakları, ıslak kumaşın ve sızan kanın yapışkan sıcaklığında kayıyordu. Uzun, dikenli otlar bacaklarına dolanıyor, her adımı bir mücadeleye dönüştürüyor, hızını kesiyordu.

Yaralı koldaki kan akışı, adrenalinin ve fiziksel zorlanmanın etkisiyle hızlanmıştı; kolunun alt kısmı kıpkırmızı olmuş, avucunun içi ıslak ve sıcaktı.

Alnında biriken ter damlaları kaşlarından aşağı, gözlerinin kenarına doğru süzülüyor, bulanık görmesine neden oluyordu. Başı hafifçe dönmeye başlamıştı; iç kulaklarındaki denge, kan kaybı ve aşırı efor yüzünden ona ihanet ediyordu. Tansiyonunun düştüğünün farkındaydı, vücudu ona isyan ediyordu. Ama duramazdı, adamlar yalnız olmaya bilirdi ya da belki de yardım çağırırlardı. Bu düşünce, onu bir makine gibi ileriye itiyordu. Arkasına, o karanlık arazide ne olduğuna bakmaya cesareti yoktu. Sadece koşuyordu.

Nihayet, uzakta, ağaçların arasına gizlenmiş küçük kulübenin siluetini seçti.

Umut, son bir güç dalgasıyla damarlarında aktı. Ancak adımları, vücudunun son enerji rezervlerini tüketmişçesine iyice ağırlaştı. Kalbi, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi delice atıyordu; her vuruşu kulağında bir çekiç sesi gibi yankılanıyor, nefesini yakıyordu.

Gözünün önündeki manzara hafifçe kararıyor, kenarlar gri bir pusla kaplanıyordu.

Nefesi boğazında hırıltılı bir halde, kulübenin kapısını iterek açtı ve içeri attı kendini.

İçerisi loş ve tozluydu ama güvenli bir sığınaktı. Ve orada, köşede, korku ve endişe ile bekleşen Pınar'ı gördü. İçi derin bir rahatlama duygusuyla doldu. Damarlarındaki adrenalin, hedefe ulaşmanın verdiği rahatlık ile aniden azaldı ve bedeni, bir an için kendini tamamen bıraktı.

O anlık gevşemeyle sendeledi. Pınar, soğukkanlılıkla, hemen ona doğru atıldı ve sendelediği tarafın koluna girdi, ağırlığını üstlendi. "Okan! İyi misin?!"

Okan, nefes nefese, sırtını duvara dayayarak ayakta durmaya çalıştı. "İyiyim, iyiyim," diye hızlıca cevapladı, sesi güçsüz ve soluklu çıksa da, onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

Görüşü hâlâ bulanıktı; Pınar'ın yüzü, loş ışıkta eriyen bir hayal gibiydi.

Pınar, onun ağırlığını daha fazla taşıyamayacağını anlayarak, hemen yanlarındaki tozlu, eski bir kanepeye doğru yönlendirdi. Okan'ı yavaşça, yumuşak bir çöküşle kanepeye oturttu. Kanepeden bir toz bulutu kalktı.

Okan, birkaç saniye gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı. Sonra, toparlanmaya çalışırken, profesyonel içgüdüleri devreye girdi. "Kapıyı kitle... pencereyi kontrol et," diye nefesini zorlayarak talimat vermeye başladı. Bir yandan da ceketini ve yaralı kolunu saran giysiyi çıkarmak için uğraşıyordu. Hareketleri hantal ve ağır ilerliyordu.

Yüzü solgundu, alnındaki ter damlaları tozla karışmış, çamurlu izler bırakıyordu. Kolundaki kumaş, koyu kırmızı bir lekeyle ıslanmıştı. Derin bir nefes alarak, acıyı bastırmaya çalıştı.

Pınar soğukkanlı bir kadın olabilirdi ama kim olsa bu durumda eli ayağı titrerdi. Ona net ve anlaşılır talimatlar vermeliydi.

"Pınar," diye başladı, sesi güçlü olmaya çalışsa da hafif bir titreme vardı, "Dinle beni. Önce... temiz bir bez bul. Kazağımdan bir parça kes veya etrafta temiz bir kumaş varsa onu kullan."

Pınar, gözlerini hızla kulübede gezdirdi. Tozlu dolabın rafında üzerinde eski, temiz bir bez parçası buldu. "Buldum." diye cevapladı, sesi odaklanmıştı.

"İyi," diye onayladı Okan, dişlerini sıkarak. "Şimdi... o bezi katla... yaranın üzerine koy ve sıkıca bastır. Olabildiğince fazla basınç uygula. Kanın durması lazım."

Pınar, titreyen elleriyle bezi katladı, sonra Okan'ın kanayan koluna nazikçe ama kararlı bir şekilde bastırdı. Okan, basınçla birlikte gelen keskin acıyı hissedince irkildi, hafifçe inledi. Gözlerini bir an kapatıp açtı. Pınar bastırmayı bırakmasın diye konuşmaya çalıştı. "İşte... böyle... devam et."

Birkaç saniye beklediler. Bez, yavaş yavaş kırmızıya boyanıyordu. Kanama tam olarak durmamıştı.

"Pınar," diye devam etti Okan, nefesi biraz daha hızlı, "Kanama devam ediyor. Basınç noktasına... baskı yapmalısın. Kolumun... üst kısmının iç tarafına bak. Atardamarı hissetmeye çalış. Oraya... baskı yap. Kan akışını yavaşlatacak."

Pınar, bir an tereddüt etti. Sonra, parmaklarını Okan'ın pazısının iç kısmına, kasların arasına doğru gezdirerek atardamarı aradı. Nabız atışını hissedince, başparmağıyla sıkıca bastırdı. Okan, bu baskıyla birlikte gelen derin ağrıyla iç çekti, yüzü bir an daha da soldu. Ama kanamanın yavaşladığını hissedebiliyordu.

"İyi... iyi yapıyorsun," diye mırıldandı, sesi güçsüzleşiyordu. "Şimdi... mümkünse yarayı temizle. Su var mı? Ya da başka bir temiz bez?"

Pınar, etrafa tekrar bakındı. Tozlu bir köşede eski bir şişe su buldu. "Su var!"

"Güzel," dedi Okan, başını koltuğa yaslayarak. "Bezi ıslat... ya da yarayı direkt yıka. Tozu, toprağı temizle."

Pınar, suyun bir kısmını yaranın üzerine döktü. Kirli kan ve toz, aşağıya doğru süzüldü. Sonra, bezin temiz bir kısmıyla nazikçe silmeye başladı. Okan, her temasta hafifçe irkiliyor, acıyı içine hapsediyordu. Yüzündeki her kırışıklık, çektiği ıstırabı ele veriyordu.

"Tamam... şimdi," diye devam etti Okan, nefes nefese, "Temiz bir bezle... ya da yırtacağın bir giysi parçasıyla yarayı kapat. Sıkıca sar... ama çok da sıkma. Sonra... bir şeyle sabitle. Bant, ip... ne varsa."

Pınar, hızlıca kendi tişörtünün alt kısmından genişçe bir şerit yırttı. Temiz bezi yaranın üzerine koydu ve Okan'ın talimatı doğrultusunda kumaş parçasıyla sıkıca sardı. Sonra, bulduğu eski bir sicim parçasıyla sargıyı sabitledi. Düğümü atarken, Okan'ın bir an için gözlerinin sımsıkı kapadığını gördü.

Tüm bunları öylesine pratik öylesine beceriyle yapıyordu ki anlatılanı bu kadar kusursuz yerine getirmesi hayranlık uyandıracak cinstendi.

İşlem bittiğinde, ikisi de derin bir nefes aldı. Kanama büyük ölçüde durmuştu. Pınar, ellerini dizlerine koydu, nefes nefese kalmıştı. Yüzü endişeli ama aynı zamanda bir şeyi başarmış olmanın verdiği küçük bir gururla parlıyordu.

Okan, başını yasladığı yerden kaldıramadan, gözlerini Pınar'a çevirdi. Yorgunluğa ve acıya rağmen, bakışlarında derin bir minnettarlık vardı.
"Sağ ol," diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmaz haldeydi.

Son direnci de tükenmişti. Üstü çıplak, tozlu ve eski kanepeye yarı yatmış vaziyetteydi. Solgun teni, loş ışıkta mumyalanmış gibi görünüyordu. Göğsünün düzensiz bir tempoda inip kalkışı, nefes almakta güçlük çektiğinin en açık göstergesiydi.

Gözleri kapalı, saçları terden ıslanmıştı. Konuşmaya çalıştığında kelimeler parça parça, boğuk ve anlaşılması güç bir şekilde dudaklarından dökülüyordu. "Peşimizi... bıraktıklarından... emin olana kadar..." diye hırıltılı bir nefes aldı, cümlesini tamamlamak için güç toplamaya çalışıyordu, "...burada... beklemeliyiz."

Pınar, diz çökmüş bir vaziyette onun yanındaydı. Gözleri, Okan'ın yüzündeki her buruşmada, her acı ifadesini dikkatle inceliyordu. "Hastaneye gitmen gerek, Okan." diye ısrar etti, sesi kararlıydı.

Okan, başını zorlukla iki yana salladı. Hareket bile onun için fazla enerji gerektiriyordu. "Bir süre... idare ederim," diye fısıldadı. Sonra, neredeyse dudaklarını oynatmadan ekledi: "İyi iş... çıkardın." Sesinin son tonları, odanın ağır havasında eriyip giden bir yankı gibiydi, gittikçe boğuklaşıyor, uzaklaşıyordu.

Pınar, çaresizlikle onun yüzüne bakakaldı. Endişesini, için için yanan bir kor gibi göğsünde hissediyordu. Okan'ın gözleri tamamen kapandı, nefes alışverişi biraz daha derinleşti ama düzensizliğini korudu. Artık konuşmuyordu. Yarı baygın bir halde, vücudunun şoktan çıkması ve kendine gelmesi için gereken o kırılgan dinlenme haline geçmişti.

Orada, o tozlu kulübede, zaman donmuş gibiydi. Pınar, Okan'ın nabzını kontrol etmek için parmaklarını bileğine götürdü. Atışlar zayıftı, kan kaybının ve düşen tansiyonun tipik belirtisiydi. Yüzündeki solukluk endişe vericiydi. Vücudu, kaybettiği sıvıyı yerine koymaya, kalp atış hızını yavaş yavaş düşürmeye ve hayati fonksiyonlarını dengelemeye çalışıyordu. Her an, her saniye, onun için kritikti.

Yerinden kalktı ve kulübenin küçük penceresinden dışarıyı gözetledi. Okan'ın talimatına uyuyor, peşlerindekilerin gerçekten gidip gitmediğinden emin olmaya çalışıyordu. Ama her bakışı, sonunda tekrar Okan'ın cansız yatan bedenine kayıyordu. Onu bu halde görmek, içini kemiren bir korkuyla dolduruyordu. Beklemek, şu anda yapabileceği en zor şeydi.

İki gün öncesine kadar, belki de içten içe Okan'ın ölmesini ve karmaşık hayatının üzerine bir daha asla gölge düşürmemesini dileyebilirdi. Onun varlığı, kontrol ettiğini sandığı dünyasında istenmeyen, tahmin edilemez bir tehditti. Ama şimdi... az önce olanlar her şeyi alt üst etmişti. Bu genç adam, hiç tereddüt etmeden, kendi hayatını hiçe sayarak onu korumuştu. Kurşunların arasında, onun güvenliği için bir kalkan olmuştu.

Pınar, Okan'ın sakin, solgun yüzüne bakarken bu düşünce zihninde yankılandı. Onun sadece işinde gerçekten çok profesyonel olmakla kalmadığını, aynı zamanda temelde iyi bir insan olduğunu bir kez daha anladı ve bu gerçek karşısında içi derin bir hayret ve şaşkınlıkla doldu.

Kendi dünyasında, insanlar katı bir hesaplamayla hareket ederlerdi. Her eylem, her söz, kişisel çıkarın soğuk bir hesabının parçasıydı. Kişisel alanına yapılan en ufak bir müdahale, derhal ve acımasızca bertaraf edilirdi. Kimseye, hiçbir karşılık beklemeden, sırf iyi olduğu için yardım eli uzatılmazdı. Bu, kabul edilemez bir zayıflık işaretiydi.

Ama belki de hayat, onun inandığı kadar dar ve acımasız değildi. Belki de herkes, onun küçük, güvenli duvarlarla çevrili dünyasında tanıdığı insanlar kadar korkunç değildi. Bu fikir, zihninde yavaş yavaş filizlenirken, bir başka şaşkınlık dalgası daha hissetti; bu sefer kendine karşı.

Okan'ın başına bir şey gelmesinden duyduğu yoğun endişeye, onun acısını kendi acısı gibi hissedişine hayret etti. Bu endişe, profesyonel bir minnettarlığın çok ötesinde, daha kişisel, daha içgüdüsel bir şeydi. Belki de iyilik, tıpkı bir hastalık gibi bulaşıcıydı. Belki de birinin sizi koşulsuz koruduğunu görmek, içinizdeki en korunaklı kaleleri bile yerle bir edebiliyordu.

Ne hissettiğini tam olarak tanımlayamadı. Minnettarlık, evet. Hayranlık, kesinlikle. Belki de bu, uzun süredir unuttuğu, hatta varlığına inanmayı bıraktığı bir şeyin – insanlığa dair sönmemiş küçük bir kıvılcımın – yeniden uyanışıydı. Ve bu uyanış içine doğduğu dünyayı yeniden sorgulamasına neden oluyordu.

Pınar, kulübenin tozlu camından bir kez daha dışarı baktı. Hava kararmak üzereydi ve yağmur ince ince yağıyor, çamurlu zeminde küçük göller oluşturuyordu. Etrafta hiç kimse yoktu. Sanki fırtına sonrası bir sessizlik çökmüştü her yere. İçi bir parça rahatlamıştı ama asıl endişesi şimdi arkasında, tozlu kanepeye yığılmış halde yatıyordu.

Okan'a döndü. Tereddütle, neredeyse saygı dolu bir sessizlikle yanına yaklaştı. Genç adamın yapılı ama şimdi bitkinlikle tamamen güçsüz düşmüş gövdesi, solgun teni ve kanlı sargısıyla orada yatışı, ona acı veren bir manzaraydı. "Okan..." diye fısıldadı, sesi odanın ağır havasında zar zor duyuluyordu. Nedensizce, belki de onun hâlâ orada olduğundan emin olmak için tekrarladı: "Okan..."

Yanıt alamayınca, içgüdüsel bir hareketle, soğuk ve nemli koluna, kendi sıcak avuçlarıyla hafifçe dokundu. "Okan... kalkman lazım," diye tekrarladı, bu sefer sesi biraz daha güçlü ve ısrarlıydı.

Dokunuşunun ardından, Okan'ın yüzünde hafif bir kasılma gördü. Kaşları çatıldı, dudakları acıyla büzüldü. Sonra, derin bir uykudan uyanır gibi, göz kapaklarını araladı. Bakışları bulanıktı, odaklanmakta güçlük çekiyordu. Ama olan biteni yavaş yavaş idrak etmeye başlamıştı. Evet, hâlâ tehlikedeydiler ve buradan çıkmaları gerekiyordu.

Yutkundu, boğazı kuru ve yanıktı. Pınar'ın işini daha fazla zorlaştırmamak için tüm gücünü toplamaya çalıştı.

"Yürüyebilecek misin?" diye sordu Pınar, sesi endişeyle titreyerek.

Okan, başını zorla salladı. "Koluma girersen... yürürüm," diye fısıldadı, her kelime bir çaba ürünüydü.

"Tamam," dedi Pınar, ona güç vermek istercesine kararlı bir tonla. Yavaş hareketlerle Okan'ı doğrultmaya çalıştı. Üstüne bir şey giydiremezdi ama en azından sırtına, ince ceketini geçirdi. "Yavaşça kalk, tamam mı? Ben seni tutuyorum. Ağırlığını bana ver."

Okan cevap vermeden talimatı yerine getirdi. Başı şiddetle dönmesine rağmen, Pınar'ın desteğiyle güç bela ayağa kalkabildi. Pınar, hemen onun kolunun altına girdi ve Okan'ın ağırlığının büyük bir kısmını üstlendi. Kendinden beklenmeyecek bir fiziksel güçle, onu taşımaya hazırdı. Diğer koluyla da belgelere sımsıkı sarılmıştı genç kadın.

Yavaş yavaş, sendeleyerek adım atmaya başladılar. Cip, adamlar tarafından görülmesin diye oldukça uzaktaydı; zaten ilk başta oraya koşamamalarının sebebi de buydu. Yağmur hâlâ devam ediyordu, çimler ıslak ve kaygandı. Her adım, bir mücadeleydi.

Sadece birkaç dakika içinde, sadece Okan değil, Pınar da nefes nefese kalmıştı. Kendisinden kat be kat ağır bir adamı taşımak, onun da gücünü hızla tüketiyordu. İkisi de yağmurdan sırılsıklam olmuşlardı. Okan, gücünün sonuna geldiğini hissediyordu. "Yavaş," diye hırıltılı bir nefesle fısıldadı.

"Tamam... tamam, daha yavaş," diye onayladı Pınar ve adımlarını iyice yavaşlattı.

Nihayet, dakikalar sonra arabaya ulaştılar. Pınar, Okan'ın cebinden anahtarları alıp kilidi açtı. Arka kapıyı açarak, Okan'ı içeriye zorlukla yerleştirdi. Okan, inleyerek arka koltuğa uzandı.

Pınar, atik bir hareketle ön koltuğa geçti ve kontağı çevirdi. Arabayı çamurlu araziden çıkarmak ustalık isteyen bir işti, ama Pınar becerikli bir şofördü. Ana yola sapınca, rahatlamış bir nefes aldı ve gaza yüklenerek hızlandı.

Sık sık dikiz aynasından arkasına, Okan'a bakıyordu. "İyi misin?" diye soruyordu, sesi gerginlikle titreyerek. Okan'ın bilincini yitirmediğinden emin olmaya çalışıyordu.

Okan, ona yanıt vermek için tüm gücünü topluyordu. Bilincini açık tutması gerektiğinin o da farkındaydı. "İyiyim," diye güçsüzce mırıldandı.

Pınar araba kullanıyordu ve sakin kalması gerekiyordu. Okan onu, belki de biraz kendini sakinleştirmek için kuru dudaklarının arasından güç bela fısıldadı. "Ödeştik."

"Ne?" diye anlam veremedi Pınar dikiz aynasından onun dudaklarındaki belli belirsiz gülümsemeye benzer gevşemeyi görebiliyordu.

"Birbirimizin yanında…zayıflık gösterme konusunda…ödeştik."

Pınar, gülse mi ağlasa mı bilemedi. "Okan, gücünü tüketme," diye uyardı onu, sesi hem şefkatli hem de endişeliydi.

“Pınar... bir şey olmayacak, korkma." Okan'ın ceketi ve kolundaki sargı, beyaz deri koltuğa yayılan kırmızı, ıslak bir leke bırakmıştı.

"Çok az kaldı Okan, en yakın hastaneye. Sık dişini," dedi Pınar, sesini olabildiğince sakin ve güven verici tutmaya çalışarak. Gözleri yoldaydı, ama yüreği arka koltuktaydı.

Şehrin girişindeki küçük hastanenin otoparkına, lastikleri çığlık atarcasına bir frenle çekti arabayı. Motor henüz durmadan kapıyı açıp koşmaya başladı. Acil servisin otomatik cam kapıları önünde durdu, göğsü şiddetle inip kalkarken, içeriye doğru avazı çıktığı kadar bağırdı:

"Acil! Sedye lazım! Hemen!"

Çığlığı, hastanenin steril, soğuk koridorlarında yankılandı. Bir anlık şaşkınlığın ardından, içeriden bir hareketlilik başladı. Birkaç hemşire ve genç bir doktor, tekerlekli bir sedyeyi hızla sürerek dışarı çıktılar. Yüzlerinde acil durumun verdiği ciddi bir ifade vardı.

Pınar, onları arabaya doğru yönlendirdi, "Arkada, arka koltukta!" diye nefes nefese ekledi.

Ekip, arka kapıyı açtı. Okan'ın solgun, baygın halini ve kolundaki kanlı sargıyı görür görmez, profesyonel bir soğukkanlılıkla harekete geçtiler. Onu nazik ama çabuk bir şekilde sedyeye taşıdılar. Okan, bu hareketlilik sırasında bilincinin ucuyla inledi, ama gözlerini açamadı.

Başlarındaki doktor, sedye hastaneye doğru hareket ederken, Pınar'a döndü. Gözleri, hızlı bir değerlendirme yapıyordu.

Pınar, hemen açıklamaya başladı, kelimeler birbirine karışırcasına, nefes nefese:
"Kolunda... bir kurşun sıyrığı var. Ya da kesik... tam bilemedim. Zaman geçti... kan kaybetti. Çok kan kaybetti..." Cümleleri parça parçaydı.

Doktor, sakin ve güven verici bir tonla, "Tamam, anlıyorum. Endişelenmeyin. Şimdi bize bırakın lütfen." dedi.

Sedye, acil servisin derinliklerine doğru hızla kaybolurken, birkaç adım sonra, ayakları olduğu yere mıhlanmış gibi durdu Pınar’ın. Koridorda, beyaz önlüklü insanların koşuşturmasını, uzaklaşan sedyenin tekerlek seslerini izledi. Yapabileceği hiçbir şey yoktu artık.

Adımları ağırlaştı. En yakındaki plastik sıranın üzerine, neredeyse çökercesine kendini bıraktı. Vücudu, saatlerdir süren adrenalin patlamasının ardından nihayet gevşiyordu ve bu gevşeme, onu tamamen tüketmişti. Ellerine baktı. Avuç içleri, Okan'ın kanıyla kıpkırmızı olmuştu. Beyaz tişörtünün kolu ve ön kısmı, koyu, kahverengimsi kırmızı lekelerle kaplanmıştı. Bu görüntü, midesini bulandırdı, ama bakışlarını uzaklaştıramadı.

Orada, o soğuk, yapay ışıklı koridorda, neredeyse yarım saat boyunca cansız bir heykel gibi oturdu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı. Etraftaki koşuşturma, onun etrafında bir girdap gibi dönüyordu ama o, hepsinden kopuktu. Sadece bekledi.

Pınar, bir avukattı evet ancak kurumsal finans ve birleşme-devralma anlaşmalarıyla dolu, lüks ofislerde geçen bir kariyere sahipti. Müvekkillerinin sorunları genellikle milyon dolarlık sözleşmeler, fikri mülkiyet hakları ve şirket içi anlaşmazlıklardan ibaretti. Tehlikesi, bir imzanın atılmaması veya bir maddede yapılacak küçük bir değişiklikten kaynaklanırdı.

Kan, silahlar, karanlık ormanlar ve kaçışlar... bunlar onun dünyasının değil, aksiyon filmlerinin ve polisiye romanların konularıydı. Yine de titreyen ellerini yumruk yaparak, profesyonel duruşunu korumaya çalışıyor, zihnini toparlamaya uğraşıyordu.

Tam o sırada, ona doğru yaklaşan yaşlıca, sakin görünümlü doktoru fark etti. Adamın rahat tavrı, Pınar'ın içindeki gerginliği bir nebze olsun hafifletti.

Doktor, sıcak ama mesafeli bir tonla sordu: "Tekrar merhaba. Hastanın neyi oluyorsunuz?"

Pınar duraksadı. İki gün önce, Okan'ın yakasına yapışıp onu boğmayı isteyen kadındı aslında. Doktorun soru dolu bakışlarına cevap vermesi gerekiyordu. "Arkadaşıyım," dedi, sesi biraz boğuk çıktı. Bu tanım, ilişkilerinin karmaşıklığını anlatmaktan çok uzaktı, ama şu an için yeterliydi.

“Geçmiş olsun,” dedi doktor, elleri hâlâ önlüğünün cebindeydi. Rahatlatıcı bir tavırla konuşmaya devam etti:

“Kan kaybetmiş, tansiyonu da oldukça düşüktü. Yarayı diktik; dediğiniz gibi kurşun sıyırmış. Ancak bazı durumlarda, mermi doğrudan çarpmasa bile kemiğin kenarını sıyırarak kılcal çatlaklara veya parçalı kırıklara yol açabiliyor. Hastamızda da bu şekilde küçük çatlaklar tespit ettik. Ayrıca ısı etkisiyle periost, yani kemik zarı zarar görmüş; bu da oldukça ağrılıdır. Kol kaslarında hafif bir zedelenme var ama fonksiyon kaybı beklemiyorum, yine de şanslı sayılır. Kolunu alçıya aldık, iyileşmesi yaklaşık dört haftayı bulacaktır. Geçmiş olsun.”

Pınar, içinde derin bir "Oh!" çekti. Omuzlarındaki korkunç yük hafiflemişti.

Doktor, eliyle koridorun ilerisindeki bir odayı işaret etti. "İstediğiniz zaman ziyaret edebilirsiniz. Sadece baygın. Biraz sonra serumun etkisiyle kendine gelir. Dinlenmesi gerekecek."

Doktor uzaklaşırken Pınar yavaşça Okan’ın yattığı odaya yöneldi.

Birkaç saat önce, Okan'ın kanayan yarasına çaresizce bastıran, onu kollarıyla taşımaya çalışan kadınla şimdiki arasında uçurum vardı. Tehlike geçmiş, adrenalin yerini soğuk bir sakinliğe bırakmıştı ve bu sakinlik, onun doğasında olan mesafeyi ve kontrollü tavrı geri getiriyordu. Kalbi, sanki yeniden taşlaşıyor, onu korunaklı kabuğuna hapsediyordu. Bu düşünce, içinde hafif bir mide bulantısı ve kendine yönelik bir nefret uyandırdı. Hâlâ aynı soğuk, hesapçı insanım işte, diye düşündü acı bir şekilde.

Yavaş adımlarla odanın kapısına yürüdü, hafifçe iterek açtı ve içeri girdi.

İçerisi loş ve sessizdi, sadece Okan'ın düzenli nefes alışverişi ve serum pompasının hafif mekanik sesi duyuluyordu. Okan, yatakta yarı çıplak bir şekilde yatıyordu. Üzerinde sadece hastane örtüsü vardı. Geniş omuzları, göğsü ve solgun teni loş ışıkta parlıyordu. Göğsündeki ve karnındaki küçük yara izleri geçmişinin sessiz tanıkları gibiydi.

Sağ kolu, askıdaydı ve diğer koluna bağlı serum, damarına yavaşça hayat veriyordu. Yüzü hâlâ solgundu, göz kapakları kapalıydı. Uzamış açık kumral saçları alnına ve yastığa dağılmış, yorgun ifadesini daha da belirginleştirmişti.

Pınar, kapının hemen yanında, bir an için öylece durdu. Onu bu kadar savunmasız, bu kadar sakin görmek tuhaf ve bir o kadar da huzur vericiydi. Odanın serin havası, yüzündeki ve ellerindeki gerilimi hafifletiyordu. Yavaşça yatağa yaklaştı, sessizce yanındaki sandalyeye oturdu. Bakışları, Okan'ın yüzünü, dudaklarının hafifçe aralık halini, göğsünün düzenli inip kalkışını izliyordu.

Birkaç dakika sonra koridorun sessizliği, aniden patlak veren bir kaosla yırtıldı. Önce uzaktan, yükselen telaşlı sesler ve hızlı ayak sesleri duyuldu. Sesler hızla yaklaştı ve sonunda odanın kapısı önünde kesildi. Kapı, bir sonraki saniyede sert bir şekilde, neredeyse menteşelerinden fırlayacakmışçasına açıldı.

Pınar, oturduğu sandalyede irkildi, kalbi aniden hızlanarak göğsüne vurmaya başladı.

Kapıda, nefes nefese, uzun boylu, sarışın ve son derece güzel bir kadın duruyordu. Yüzü endişeden ve korkudan beton gibi sertleşmişti. Geniş, çekici mavi gözleri odanın içinde hızla dolaştı ve Okan'ın yattığı yere kitlendi. Güzel dudaklarından, içi titreyen tek bir kelime döküldü. "Okan!"

Bu, elbette Vera'ydı.

Bir sonraki an, Vera'nın gözleri sevgilisinin başucunda oturan kadını fark etti. Donakaldı. Nefesi, şok ve kıskançlık karışımı bir duyguyla kesildi. Kaşları, bir anlam verememiş bir şaşkınlıkla çatıldı. Bakışları, baygın yatan Okan'a, sonra tekrar esrarengiz kadına kaydı. Sessiz bir soru, sertleşen ifadesinde okunuyordu.

Pınar, bu ağır, yargılayıcı ve sorgulayıcı bakışlar altında ezilmiş gibi hissetti. Yerinden hafifçe kıpırdandı, rahatsızlığı her halinden belli oluyordu.

Vera, odanın içine birkaç kararlı adım atarken, keskin mavi bakışlarını Pınar'ın üzerine mıhladı. Sesindeki endişenin yerini soğuk, sert bir ton almıştı:
"Siz kimsiniz?"

Pınar yutkundu. Boğazı düğümlenmişti. Bu sefer, "arkadaşıyım" cevabı bile dilinin ucuna gelmiyordu. Verecek makul bir cevabı yoktu. Bu sahne, tüm açıklamaları anlamsız kılıyordu.

Tam o sırada, Vera'nın ardından koşarak odaya giren Akif yetişti Pınar’ın imdadına. Nefes nefese, olan biteni anlamaya çalışıyordu. Ancak gözleri Pınar'ı görünce, yüzündeki telaş yerini katıksız bir şaşkınlığa bıraktı. İçgüdüsel olarak, neredeyse düşünmeden ismini söyledi:
"Pınar Hanım?"

Vera'nın zihni hızla çalışıyordu. Pınar Hanım. Evet, Barçın Aşireti'nin o meşhur, acımasız avukatı. Yüzünü hiç görmemişti, ama ismi karanlık işler ve tehlikeli bağlantılarla eş anlamlıydı. Ve şimdi bu kadın, sevgilisinin başucundaydı. Bu düşünce, kanını dondurdu.

Odanın gerilimi, artık dayanılmaz bir hal almıştı. Havayı solumak bile zordu. Vera'nın bakışları, Pınar'ın üzerine mıhlanmıştı. Sesi, öfkeden ve korkudan hafifçe titreyerek, buz gibi bir keskinlik kazandı:

"Siz Avukat Pınar Hanım mısınız?"

Sorudaki ton, suçlamanın sınırındaydı. Gözlerindeki ifade o kadar keskindi, o kadar düşmancaydı ki, Pınar gibi soğukkanlı birini bile içten içe ürpertti.

Pınar, Vera'nın bakışlarını bir an için kaçtı, sonra yeniden yüzüne döndü. Verebileceği tek bir cevap vardı, o da gerçekti.
"Evet," diye cevapladı, sesi mümkün olduğunca nötr ve sakin çıkmaya çalışsa da ortamdaki baskıdan nasibini almıştı.

Vera, bu ölçülü kabul karşısında daha da öfkelendi. İçindeki korku, saf bir öfkeye dönüştü. Adımını Pınar'a doğru atarak, sesini daha da yükseltti. Artık sadece merak değil, bir hesap sorma vardı sesinde:

"Eee, Pınar Hanım? Burada ne işiniz var, anlatır mısınız artık? Siz, Okan'ın hapse tıkmak istediği adamların avukatı değil misiniz?”

Akif, tamamen şaşkın, iki kadın arasında kalakalmıştı. Pınar ise, bu açık saldırı karşısında savunmaya geçmek zorunda hissediyordu kendini, ama ne diyeceğini bilemiyordu.

Vera'nın öfkesi karşısında bir an için dilinin tutulduğunu hissetti Pınar. Bu kadar açık bir düşmanlık ve suçlama, onun hazırlıklı olduğu bir senaryo değildi. Ellerini hafifçe öne doğru açarak, sakinleştirici bir tavır takınmaya çalıştı. Sesini olabildiğince yumuşak ve mantıklı bir tonda tutmaya uğraşarak konuştu:

"Bakın... olaylar o kadar basit değil." Kelimeleri ölçüp biçerek seçiyordu. "Okan size uyanınca her şeyi anlatır... ama sandığınız gibi bir durum yok, emin olun."

Ancak daha cümlesini tamamlayamadan, Vera öfkeyle lafını böldü. Dudakları incecik bir çizgi haline gelmiş, mavi gözleri öfkeden buz kesmişti. Pınar'ın sözlerini, tamamen boş ve hatta alaycı bir güvence olarak algılamıştı. Acı bir gülümsemeyle, sesi tiksinme ve inanmazlıkla karşılık verdi:

"İçime su serptiniz gerçekten," dedi. Her hecesi, keskin bir bıçak gibi havayı yarıyordu.

Akif iki kadın arasındaki gerilim daha da artmasına müsaade etmedi.

Yavaşça Vera'nın yanına yaklaştı ve onu arkadan, dostane ama kararlı bir şekilde, omuzlarından tuttu. Sesini alçaltarak, sakinleştirici bir tonla konuştu:
"Vera, Vera... biraz sakin ol, lütfen." Göz ucuyla Okan'ın sakin yüzüne baktı, onu işaret ederek devam etti: "Bak, Okan iyi. Doktorlar müdahale etti, dinleniyor. Sen de sakin ol artık. Eminim mantıklı bir açıklaması vardır her şeyin."

Vera, önce itiraz edecek oldu sonra direnci kırıldı. Akif'in kolları arasında, öfkesi yerini derin bir bitkinliğe ve çaresizliğe bırakarak hareketsiz durdu.

Akif, bu fırsatı değerlendirdi. Onu yavaşça odanın dışına doğru yönlendirmeye başladı. "Azıcık hava alalım, hadi gel. Biraz sakinleşirsin. Okan da o sırada uyanır belki.”

Vera, son bir kez Okan'a ve orada donup kalmış halde duran Pınar'a baktı. İçi hâlâ karmakarışıktı, ama Akif'in mantıklı sözlerine ve yumuşak baskısına direnemedi. Başıyla onaylar gibi hafif bir hareket yaptı ve Akif'le birlikte koridora doğru ilerledi. Kapı arkalarından yavaşça kapanırken, odada yeniden, bu sefer Pınar'ın karmakarışık düşüncelerine ve Okan'ın düzenli nefes sesine eşlik eden ağır bir sessizlik hüküm sürmeye başladı.

Pınar'ın zihni, bir kargaşa denizinde sürükleniyordu. Yaşadığı fiziksel ve duygusal tükenmişliğin üzerine, Vera'nın o keskin, yargılayıcı öfkesi eklenmişti. Bu yüzden son direnci de kırılmıştı. Daha fazla burada kalamazdı.

Tam kapı koluna uzandığı anda, arkasından gelen hafif, hırıltılı bir inilti onu dondurdu.

Yavaşça döndü. Okan'ın yatağına baktı. Genç adamın yüzünde bir acı ifadesi, göz kapaklarında ise belli belirsiz bir titreme vardı.

Tüm içgüdüleri onu dışarı çıkmaya zorluyordu ama kalbi, bir anlık merak ve sorumluluk hissiyle çarpıyordu. Gururunu bir kenara iterek, yatağın başucuna doğru sessizce ilerledi. Nefesini tutup, sabırla bekledi.

Okan'ın kirpikleri titreyerek aralandı. Bulanık görüşü, odanın loş ışığında yavaş yavaş netleşmeye çalışıyordu. Karşısındaki silueti tanıdığı an, yüz kaslarındaki gerginlik hafifçe gevşedi, yerini küçük bir rahatlamaya bıraktı. Boğazındaki kurulukla boğuşarak zorlukla yutkundu.

"Sana... bir şey olmayacak... demiştim," diye fısıldadı. Her kelime, ciğerlerinden zorlukla çıkıyor, sesi kâğıt hışırtısı gibi hırıltılıydı.

Pınar’ın yorgun dudaklarında küçük, zayıf bir gülümseme belirdi. Ancak bu anlık ifade hemen yerini ciddiyete bıraktı. "Özür dilerim, Okan," dedi, sesi alçak ve içten. "Gerçekten özür dilerim. 'Gidelim' diye inat etmemeliydim. Benim yüzümden..." Cümlesini tamamlayamadı, sesi iyice kısıldı. "Başına daha kötü bir şey gelebilirdi."

Okan, başını yastıkta iki yana zorlukla salladı. "Özür dilemene... gerek yok..." diyebildi nefesi yetmediği için cümleleri kısa keserek. "Dedim ya... ödeştik." Zayıf bir gülümseme, dudaklarının kenarlarında oynadı. Yaşamın kıyısından dönmüş olmanın o derin, karmaşık minneti ifadesine yansımıştı. "Teşekkür ederim... Pınar."

"Rica ederim..." diye cevapladı Pınar, neredeyse otomatik olarak. Sonra, kendi sözlerine şaşırarak ekledi: "Kim olsa... aynı şeyi yapardı." Bu cümle ağzından çıkar çıkmaz, içinde hafif bir sarsıntı hissetti. Oysa inandığı bir gerçek değildi bu. Onun dünyasında kimse 'aynı şeyi' yapmazdı.

Durdu, artık kalmasının doğru olmayacağını biliyordu. O sarışın, öfkeli kadının kim olduğunu anlamıştı. "Okan... ben artık gitsem iyi olacak," dedi, toparlanarak. "Hem.… senin başka bir misafirin var."

Okan'ın kaşları, şaşkınlık ve azalan uyuşuklukla çatıldı. "Misafirim mi?" diye tekrarladı, zihni hâlâ bulutlu.

"Evet..." diye devam etti Pınar, sesini nötr tutmaya çalışarak. "Sevgilin."

Bu kelime, Okan'ın üzerinde elektrik etkisi yaptı. Gözleri bir an için tamamen açıldı, vücudu yatakta hafifçe doğrulmaya çalıştı. "Vera burada mı?" diye sordu, sesindeki hırıltı yerini acil bir meraka bırakmıştı.

Pınar, hafifçe yutkundu. "Evet..." diye onayladı. "Ve... bir açıklama bekliyor."

Vera'nın varlığı ve ona duyduğu özlem, bir an için yaşananları unuttursa da derinden bir kırgınlık hissi Okan'ın kalbine yayıldı. Asıl kendisi bir açıklama bekliyordu. Hayatın bir anlık olduğunu birkaç saat önce ölümle burun buruna gelerek anlamıştı. Vera'nın inadı yüzünden, aralarındaki son şeyin bir kavga ve küskünlük olma ihtimali onu derinden yaraladı. Yarının belli olmadığı bu dünyada, sevdiklerine bu kadar keskin davranmak ne kadar doğruydu? Gözlerindeki ışık söndü, heves yerini derin bir kırgınlığa bıraktı.

"İyi olduğunda ararsın," dedi Pınar, kapıya doğru hareketlenerek. "Dosyalara... beraber bakarız."

"Tamam." diye karşılık verdi Okan, sesi biraz daha güçlü, ama yorgunluk ve duygusal bir ağırlıkla dolu. "Tekrar teşekkür ederim."

Tek başına kaldı genç adam. Kolundaki keskin acı, içindeki burukluğun yanında sadece hafif bir sızıya dönüşmüştü. Okan'ın zihni, yorgunluk, kan kaybı ve yaşadığı şokla bulanıktı, ancak bir gerçeklik onun bilincine çakılmıştı: Vera gelmişti.

İçinden garip bir şey geçti. Onunla yapacağı o önemli, belki de ilişkilerinin kaderini belirleyecek konuşmayı, böyle bir anda, bir hastane odasında yapacağını hiç tahmin etmezdi.

Gözlerini kapattı. Zihninde, Vera'nın soğuk ve uzak ifadesi, telefonlara çıkmayışı, o bitmeyen "önemli işleri” canlandı.

O bunları düşünürken odanın kapısının hafifçe aralanışıyla birlikte, tanıdık bir parfüm kokusu odaya doldu. O kokuyu ciğerlerine çektiği an, kalbi bir an için hızla çarptı. Sonra, içindeki kırgınlık duvarı yeniden yükseldi. Gözlerini, başındaki ağır bulanıklığa rağmen, zorlukla araladı.

Vera, endişe ve rahatlama karışımı bir ifadeyle yatağın yanına geldi. Elini, Okan'ın yatağın kenarındaki eline uzattı, dokunuşu hafif ve titrekti.
"Okan! Çok şükür, iyisin," diye fısıldadı, sesi heyecandan hafifçe titriyordu. Arkasında, Akif de duruyordu, yüzünde hem merak hem de olan biteni anlamaya çalışan bir ifade vardı.

Okan, Vera'nın sıcak ve endişeli dokunuşuna rağmen, içindeki burukluk; soğuk bir duvar örmüştü. Başını yastıkta zorlukla çevirerek ona baktı. Sesini, kasıtlı olarak nötr ve mesafeli tutmaya çalıştı, ama yorgunluk ve acı, onu daha da soğuk göstermesine neden oldu. "İyiyim," diye kısa ve öz cevapladı. Vereceği her fazla kelime, onu yoruyordu.

Akif, Vera'nın hemen arkasından yatağın başucuna ilerledi. Yüzündeki ifade, samimi bir endişe ve olup biteni anlama isteğiyle doluydu. "Okan, neler oldu böyle?" diye sordu, sesi yumuşak ama merak dolu.

Okan, başını yastıkta zorlukla çevirdi. Gözlerini yorgunlukla kapatıp açtı. Akif'e bakarken bile göz kapakları ağırlaşmış gibiydi. Tüm enerjisini toplayarak, kısık ve yorgun bir sesle cevap verdi. "Detaylıca anlatırım Akif sonra... şimdi halim yok."

Akif anlayışla başını salladı. Okan'ın hem fiziksel hem de zihinsel olarak bitkin olduğunu görüyordu.

Bu, Akif’e değil, Vera’ya söylenmiş bir cevaptı aslında.

"Tabii, tabii... Önce dinlen," diye mırıldandı, geri çekilerek onlara alan vermeye hazırlanırken. "Sonra konuşuruz." Diye konuştu genç adam.

Akif, bu açık mesajı anında almıştı. Okan'ın Vera'ya karşı tavrındaki soğukluğu ve aralarındaki gergin havayı fark etti. Hafifçe boğazını temizledi, rahatsız olduğu belli oluyordu. "Ben... bir su alıp geleyim," diye mırıldandı. Onlara mahrem bir alan bırakmak için hızla odadan çıktı.

Kapı, Akif'in ardından usulca kapanırken, odadaki sessizlik aniden yoğunlaştı, iki katına çıktı. Artık sadece bir sessizlik değil, içi dolu, ağır ve gergin bir suskunluktu bu. Vera, Okan'ın yüzündeki o donuk, soğuk ifadeye bakakalmıştı.

İçi, garip ve çelişkili duygularla allak bullak olmuştu. Bir yandan, Okan'ın yatakta, canlı, nefes alır halde olması, ciğerlerine çektiği en derin nefesti. Onun güvende olduğunu bilmek, her şeye bedeldi.

Ancak diğer yandan, bu rahatlama hissi, Okan'ın bakışlarındaki buz gibi mesafe ve sesindeki o kasıtlı soğukluk tarafından hızla kemiriliyor, yerini derin bir incinmeye bırakıyordu. Bu bir reddedilişti. Sessiz, söze dökülmemiş, ama bir o kadar da keskin bir reddediliş.

Vera'nın sesi, odanın ağır sessizliğinde bir cam kırığı inceliğinde titredi. "Küs müyüz?"

Okan, bir anlığına cevap vermedi. Bakışları, pencereden sızan solgun akşam ışığında kaybolmuş gibiydi. Sonra, yavaşça başını çevirdi. Yüzü hâlâ solgun ve yorgun, ifadesi mesafeliydi, ama ses tonunda derin bir olgunluk, acıyla yoğrulmuş bir sakinlik vardı.

"Değiliz, Vera," diye başladı, sesi alçak ama şaşırtıcı derecede net. "Ama ne diyeceğimi bilemiyorum..." Kendini zorlayarak devam etti, bu kez doğrudan Vera'nın gözlerinin içine bakıyordu. Gözlerinde, yaşanmışlığın ve korkunun derin izleri okunuyordu.

"Değdi mi?" diye sordu, sesi bu sefer biraz daha kırık çıktı. "Ya birbirimize hiç veda edemeyecek olsaydık? Bana ya da sana cidden bir şey olsaydı, son sözlerimiz öfke dolu şeyler mi olacaktı?" Kelimeleri, fiziksel ve duygusal yorgunluktan dolayı bölünüyor, nefesi yetmiyormuş gibiydi. Yüzündeki her kırışıklık, taşıdığı ağırlığı anlatıyordu.

Vera'nın cevap vermesine, hatta nefes almasına fırsat bırakmadan, derin ve zorlu bir nefes aldı. Göğsünün inip kalkışı, onun ne kadar bitkin olduğunun en açık göstergesiydi.

"Tek bildiğim," diye devam etti, sesi artık bir fısıltıya dönüşmüştü, "Konuşmamız gereken şeyler var. Ama... şu an buna ne halim var ne de kafam yerinde." Konuşmaktan kaçtığı için söylemiyordu bunu, kafası sakinleştiricilerin ve ağrı kesicilerin etkisiyle sahiden çok bulanıktı.

Cümlelerin tamamı bir itiraf, bir yakarış, bir ateşkes beyanı gibiydi. Okan, tüm enerjisini tüketmişçesine başını yastığa bıraktı. Gözlerini kapattı. Yüzündeki sert ifade, yorgunluk ve bir miktar huzur karışımı bir sakinliğe yerini dönüştü. Artık kavga edecek, öfkeyle savunacak hali yoktu. Sadece, kırılgan bir gerçekliği paylaşmıştı.

Vera, yatağın kenarında, söylenecek kelime bulamamanın verdiği bir şaşkınlık ve içsel bir buruklukla öylece kaldı. Okan'ın sözleri, tüm öfkesini ve sorularını bir anda anlamsız kılmıştı. Odada, artık sadece serum makinesinin ritmik sesi ve iki insanın arasındaki, tamir edilmesi gereken ama şu an için sessizce kabul edilen o derin çatlak vardı.

Bölüm : 14.09.2025 19:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...