16. Bölüm

BÖLÜM 16

amberwatson
amberwatson

Ertesi sabah, hastane odasının beyaz ışıkları Okan'ı yavaş yavaş uyandırdı. Ağrı kesicilerin etkisi büyük oranda geçmişti ve doktorun dün Pınar’a bahsettiği “ağrılı senaryonun” ne olduğunu çok net şekilde hissediyordu. Kolundan yükselen, keskin ve kemikte hissettiren bir ağrı vardı. Bu, basit bir dikiş sızısı değildi.

Vera, yanındaki sert hastane koltuğunda, üzerine attığı ince bir battaniyeyle sabaha karşı ancak uyuyakalmıştı. Yüzünde yorgunluk ve endişenin izleri okunuyordu. Akif ise pencerenin yanındaki sandalyede oturmuş, telefonuyla ilgileniyordu. Okan'ın gözlerini açtığını ilk fark eden o oldu.

Yavaşça yaklaştı, sesini alçak tutarak, "Günaydın kardeşim," dedi. "Daha iyi misin? Su falan ister misin?"

Okan'ın yüzü buruşmuştu, ağrıdan ve huzursuzluktan. Doğrudan sordu, sesi gergin ve sabırsız. "Akif, benim kolumda ne var? Sadece dikiş sızlaması değil bu. Bir terslik var, hissediyorum."

Akif, bir an tereddüt etti. Okan'ın bir başkomiser olduğunu ve dominant kolu olan sağ kolunun bir süreliğine alçıda kalacağı haberini hiç iyi karşılamayacağını biliyordu. Yutkundu.

"Okan," diye mırıldandı, sesi daha da alçalarak. "Doktor dün gece detaylı çekimleri inceledi. Kolundaki... ufak tefek çatlaklar varmış abi.”

Okan'ın gözleri faltaşı gibi açıldı. Yatakta doğrulmaya çalıştı, ağrıyla inleyerek tekrar yastığa yaslandı. "Hassiktir!" diye hışımla çıkıştı, sonra hemen toparlandı. "Şaka yapıyorum de. Oğlum kurşun girmedi ki koluma! Sıyırdı geçti!"

Akif, elini sakinleştirici bir tavırla uzattı. "Biliyorum abi, biliyorum. Ama bazı durumlarda mermi kemiğe tam isabet etmese de, yarattığı şok dalgasıyla ... bu tür durumlar oluşabiliyormuş.”

Okan, bir küfür daha edecekti, ancak tam o sırada, koltuğunda hafifçe kıpırdayan ve huzursuzca uyuyan Vera'yı gördü. Durdurdu kendini. Ses tonu alçaldı, ama içindeki huzursuzluk ve kızgınlık soğuk bir tonda dışarı vurdu. "Vera'yı neden gece eve bırakmadın?”

Onun iki büklüm kanepede uyumasına canı sıkılmıştı aslında, belli etmedi.

Akif, çaresizce ellerini açtı. "İnat etti abi, 'Gitmem' diye. 'O uyanana kadar buradayım' diye tutturdu. Ben ne yapabilirim? Zorla mı götüreyim?"

Tam o sırada odanın kapısı açıldı ve nöbetçi doktor içeri girdi. Güler yüzlü, orta yaşlı bir adamdı. Elindeki tabletle yaklaştı. Bu hareketlenmeyle Vera da bir anda uyanıp hızlıca ayılıverdi, bütün dikkati doktordaydı.

"Günaydın Okan Bey," dedi, profesyonel ama sıcak bir tonla "Nasıl hissediyorsunuz?”

Okan inanmıyor daha doğrusu inanmak istemiyor gibi baktı doktora. “Kolumda kırık ya da çatlak mı var sahiden?”

Doktor, tabletine bir göz attı, sonra Okan'ın ciddi ifadesine baktı. Sesini yumuşatarak, açıklayıcı bir tonla konuşmaya başladı:

"Durum şu, mermi kemiğinize tam isabet etmemiş olabilir, ama kenarından sıyırıp geçerken yarattığı yüksek basınç ve ısı, kemik zarınızda -yani tıp dilinde 'periost' dediğimiz, kemiği saran ince ama son derece hassas olan tabakada- ciddi bir hasara neden olmuş."

Kendi ön koluna hafifçe dokunarak bölgeyi işaret etti. "Bu zarın üzerinde sinir uçları çok yoğundur, o yüzden ağrınızın şu an oldukça şiddetli olması çok normal."

Okan, kaşlarını çatarak dikkatle dinliyordu. Yüzündeki her kırışıklık, hem acıyı hem de endişeyi yansıtıyordu. Doktor, anlatımına devam etti:

"Bu tür bir zedelenme, kemik yüzeyinde gözle görülmeyen mikroskobik çatlaklara veya minik bir oyuğa yol açabiliyor. Unutmayın, kemik canlı bir dokudur ve vücudunuz hemen onarmaya başlayacak. Ancak bu süreç biraz sabır gerektiriyor. Kendinize yeterince iyi bakarsanız, 4 hafta içinde alçıyı çıkartırız.”

Okan'ın yüzündeki ifadeyi görünce, sözlerini yumuşattı. "Bugün ve yarın ağrılarınızı sıkı takip edeceğiz. Ağrı kesicileri düzenli almanız çok önemli. Ağrı, vücudunuzun size verdiği bir erken uyarı sistemidir, lütfen onu görmezden gelmeyin. Dinlenmek şu an için en iyi ilacınız.” Durdu. “Bir de siz bizimle danışmaya kadar gelebilir misiniz sigortaya verilmesi gereken kişisel bilgiler var da.” Akif’e bakarak konuştu şimdi. “Tekrar çok geçmiş olsun.”

“Tabi.” Akif doktorun peşine takılıp odadan çıktı.

Doktorun sakin ve olması gereken profesyonel hali, Okan'ın sinirlerini iyice tepesine çıkarmıştı. Kolunun dört hafta daha alçıda kalacak olması fikri, kanını beynine sıçratıyordu. Öfkesi, yüzündeki her kırışığa, gözlerindeki daralmış bakışlara yansıyordu.

Doktor odadan ayrılır ayrılmaz, Okan artık öfkesini saklama ihtiyacı hissetmedi. Dişlerini sıkarak, boştaki sol eliyle yüzünü sertçe sıvazladı.

"Bir bu eksikti!" diye homurdandı, sesi odanın sessizliğinde keskin ve acı dolu bir çığlık gibiydi. "Cidden bir bu eksikti. Dinlenmek en iyi ilacınız, diyor dalga geçer gibi." Kendi kendine konuştu Vera’ya hiç bakmadan.

Tam o sırada Vera, koltuğundan doğrulmuş, yatağın yanına doğru geliyordu. Yüzünde hem endişe hem de yorgunluk vardı. "Okan, sakin ol artık. Yapacak bir şey yok. Doktorun dediğini yapmaktan başka çaremiz yok," diye seslendi, sesi yumuşak ve yatıştırıcı olmaya çalışıyordu.

Okan, başını çevirip Vera'ya ters ters baktı. Gözlerindeki öfke o kadar yoğundu ki, Vera içgüdüsel olarak bir adım geri çekildi. Okan'ın içinde, onunla şu an hiçbir şey olmamış gibi normal bir diyalog kurmak isteyecek enerji veya arzu kalmamıştı. Tüm benliği, bu çaresizlik ve hapsolmuşluk hissiyle doluydu.

Gözlerini kapadı. Derin, hırıltılı bir nefes aldı. Boşta kalan eliyle, bu kez daha yavaş, adeta sabır diliyormuş gibi alnını sıvazladı.

Okan'ın sesi, gergin bir ip gibi ince ve titrek çıktı. Kendini zorlukla kontrol ediyordu. "Vera," dedi, bakışlarını ona çevirmeden. "Ben gayet iyiyim, görüyorsun. Sen istersen eve git artık. Akif seni eve bıraksın." Zaten bozuk olan sinirleriyle Vera'yla da kavga etmek istemiyordu.

Vera, bu soğuk ve itici tavır karşısında daha da dikleşti. Kaşlarını çatarak, "Okan, saçmalama istersen," diye karşılık verdi, sesi keskinleşmeye başlamıştı. "Uzatma artık bu mevzuyu.”

Okan, birden başını kaldırdı. Gözleri öfkeden parlıyordu. Artık kendini tutmuyordu. "Neyi uzatmayayım ya?" diye gürledi, sesi odanın duvarlarında çarpıp geri dönüyordu. "Neyi uzatmayayım? Sen konuyu yeterince uzatıp, çekip Fransa'ya gitmedin mi? Orada işlerin çok daha önemli değil miydi? Şimdi gelmişsin, 'Uzatma' diyorsun!"

Her kelime, bir bıçak gibi havayı yarıyordu. Okan, sertçe doğruldu, yarasından gelen sızıyı umursamadan. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. "Ben burada bin türlü belayla uğraşırken, sen hangi 'önemli işlerin' peşindeydin, ha? Şimdi gelip de bana sakin olmamı mı söylüyorsun?"

Vera'nın sesi, Okan'ın öfke dolu patlamasının ardından odada keskin bir dinginlikle çınladı. Gözleri, artık endişeden çok, incinmiş bir gurur ve keskin bir uyarıyla parlıyordu. Bedeni dikelmiş, bakışları Okan'ın üzerine mıhlanmıştı.

"Okan," dedi, her heceyi buz gibi bir netlikle vurgulayarak. "Yanlış sulardasın."

Sesi, öfkeden ziyade, aşılmaz bir sınır çizen soğuk bir otorite taşıyordu. Okan'ın kendisine kaybettiği kontrolü, Vera şimdi acımasız bir soğukkanlılıkla eline alıyordu.

"Benimle böyle konuşamazsın," diye devam etti, sesi bir derece daha alçalarak, ama her kelimesi bir tokat etkisi yaratıyordu. İşiyle ilgili böyle konuşmasını saygısızlık olarak görüyordu.

"Vera," dedi, sesi artık öfkeden değil, bitkinlikten titreyerek. "Canım burnumda. Allah aşkına, bu konu daha fazla uzamasın. Şu an konuşmak için hiç doğru bir zaman değil."

Vera, Okan'ın öfkesi karşısında sakin bir tonla konuşmaya çalıştı: "Okan, ben senin üzerine gitmiyorum zaten. Görüyorsun, geri adım bile atıyorum. Ama sen şu an çok öfkelisin ve farkında değilsin, senin açıklama duymak istediğin konular varsa benim de var, ama konuyu uzatan sensin."

Onun bu sakin ve yalvaran tonunun aksine, Okan'ın gözlerindeki öfke ateşi her kelimesiyle daha da körükleniyordu. Vera'nın son cümlesi, adeta benzine çakılan kibritti.

"O ne demek ya!" diye gürledi Okan, boştaki elini yana açtı. "Neyin açıklamasını yapacakmışım ben sana? Neymiş o açıklanacak şey? Söylesene!"

Vera, bu patlamanın şiddeti karşısında irkildi. Yüzünde derin bir acı ve samimi bir çaresizlik ifadesi belirdi. Ses titriyordu: "Sana bir şey oldu mu, iyi misin diye aklım çıkıyor! Elim kalbimde, deli gibi hastaneye geliyorum ve karşımda..."

Duraksadı, yutkundu, kelimeleri seçerken... "Başucunda bir kadın. 'Pınar Hanım'." Son iki kelimeyi, içindeki kıskançlık ve yaralanmış gururun ağır yüküyle, alaycı bir vurguyla telaffuz etti.

Okan şimdi, acı ve öfke karışımı bir kahkaha attı. Sesinde inanılmaz bir ironi vardı. "Bak ya! İnanılır gibi değil! Ben Luc Bey'in," diye vurguladı, ismi bir zehir gibi telaffuz ederek, "açıklamasını alamıyorum senden, ama sen 'Pınar Hanım'ın açıklamasını istiyorsun öyle mi?”

Vera, parmaklarını birleştirip havada hafifçe sallayarak, sabırla anlatmaya çalışıyordu. "Ya Okan, şu adamın lafını edip durma artık. Kaç kere söyleyeceğim sana, görevdi diye? Hiçbir şey olmadı aramızda, fotoğrafta gördüğün kadar her şey. Olayı getirdiğin noktaya bak."

Okan cevap verecekti ki, kolundaki sargıların altından gelen keskin bir acı onu durdurdu. Yüzünü buruşturdu, nefesi hafifçe titreyerek konuşmaya devam etti. "Vera, mesele zaten senin bana şu açıklamayı, o ilk telefonu açtığın anda yapmaman. Kalktın, Fransa'ya gittin. İki cümleydi konuşacağımız şey. 'Okan, burada işler karıştı, Luc ile ilgili bir görevdeyim, basına sızmaması gereken hassas bir konu.' Deseydin ya. Burada beni öylece kafamda elli tane soruyla bıraktın gittin.”

Vera, Okan'ın yüzündeki acıyı ve nefes alışverişindeki düzensizliği fark etti. İçgüdüsel olarak bir adım yaklaştı, elini uzatıp yardım etmek ister gibiydi, ama sonra sanki görünmez bir duvara çarpmışçasına durdu. Kendini geri çekti, çünkü dokunmanın her şeyi daha da karmaşık hale getireceğini biliyordu. Sesindeki öfke ve sertlik yerini, içten gelen bir yorgunluk ve itirafa bırakmıştı.

"O an... o an her şey o kadar karmaşıktı ki Okan," diye başladı, kelimeleri seçerek. Gözleri, yaşanmışlıkların ağırlığını taşıyordu. "Yetkililer kulaklarımızın üzerindeydi. Her telefon hattı, her e-posta izleniyordu. Ortalık fena karışıktı ve benim kafam da... kafam da aynı öyleydi."

Duraksadı, derin bir nefes aldı, itiraf etmekten kaçındığı şeyleri sonunda dillendiriyordu. "Ve senin o yersiz, durduk yere patlayan öfkene sinir oldum. Her şeyle, herkesle başa çıkmaya çalışırken, bir de senin şüphelerinle, sorgulamalarınla uğraşacak gücüm kalmamıştı. Kaçtım. İtiraf ediyorum, Fransa'ya gitmemin gerekmesi kaçmaya da güzel bir bahane oldu. Belki görüşmeden gitmem sorunsuzcaydı ama o an bunu tartamadım beynimde.”

Vera'nın sözleri odada ağır bir şekilde çınladı. Gözleri Okan'a dikilmişti, artık yalvaran değil, eşitlik isteyen bir ifade vardı yüzünde.

"Yönetemedim olanları, belki de ilk kez. Özür dilerim." diye tekrarladı, sesi bu kez daha güçlü ve netti. "Ama sen o fotoğrafa bakınca ne hissettiysen, ben de dün gece burada, bu odada aynı şeyi hissettim."

Şimdi açıklama sırası sende demeye getiriyordu.

Okan'ın sesi, yorgunluk ve derin bir kırgınlıkla titriyordu. "Sen yoktun, Vera," diye başladı, her kelimeyi ağır ağır, acıyı hissederek seçerek. Tek istediğim... tek ihtiyaç duyduğum senin olmandı. Ama sen burada değildin."

Nefesi hırıltılıydı. "Ve sen burada olmadığın için... dün gece o manzaraya şahit olmak zorunda kaldın. Benim bir suçum yoktu bunda. Sana ihanet etmedim. Sadece... sadece görevimi yapıyordum ve bunun bedelini ödüyordum.”

Okan'ın son sözleri, Vera'ya görünmez bir yumruk gibi çarptı. Kelimeler, öfkeden çok, derin bir kırgınlık ve terk edilmişlikle yüklüydü. Vera, bu acıyı iliklerine kadar hissetti. Boğazında bir yumru oluştu, söyleyecek hiçbir şey bulamadı.

Gözleri aniden doldu, bakışları buğulandı. Başını öne eğdi, gözyaşlarının yanaklarına süzülmesine izin vermemek için.

Hiçbir şey söylemeden, sessizce döndü ve odadan çıktı. Kapıyı yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan kapattı arkasından.

Okan, Vera'nın arkasından sessizce çıkıp gidişini izlerken, odada ağır bir sessizlik çökmüştü ki, kapı tekrar açıldı. Akif içeri girdi ve daha ilk adımda odadaki gergin, boğucu havayı hemen sezdi. Gözleri, yüzü asık arkadaşının üzerinde gezinirken, kaşlarını çatarak sordu. "Noldu?"

Okan, başını bile kaldırmadan, donuk ve ifadesiz bir sesle karşılık verdi: "Bir şey yok." Cevap, odayı dolduran görünmez gerilimin ağırlığıyla tam bir tezat oluşturuyordu.

Akif, bu kestirip atma cevaba inanmamıştı. Okan'ın yüzündeki ifadeye, omuzlarındaki ağırlığa baktı. Hafifçe başını iki yana sallayarak, daha çok kendi kendine söylenir gibi mırıldandı:

"Lan, iki dakika yalnız bırakmaya gelmiyorsunuz, yediniz birbirinizi dimi?" Sesinde hem bir arkadaşlık endişesi hem de olan bitene dair keskin bir sezgi vardı.

Okan, Akif'in sözlerini duymazdan gelerek, "Ben burada nelerle uğraşıyorum! Vera gitmiş, gelmiş, hâlâ kavgaya doymamış olan bu!" diye gürledi, sesi odanın duvarlarında yankılandı. "Neymiş: Pınar dün gece burada ne yapıyormuş?”

Akif, Okan'ın başucundaki sandalyeye usulca oturdu. Sesini alçaltarak, Okan'ın öfkesine tezat oluşturacak yumuşak ve merak dolu bir tonla sordu:

"Sahi Okan, Pınar burada ne yapıyordu?"

Okan, inanamaz gözlerle baktı arkadaşına. "Yuh ama artık! Sen de mi Akif?" diye karşılık verdi, sesi hayal kırıklığı ve öfkeyle titreyerek.

"Oğlum benim bir şey dediğim yok," diye hemen savunmaya geçti Akif, elleriyle masumiyetini vurgular gibi. "Ama şaştım kaldım yani. Dün ben de Vera gibi... Daha iki gün önce birbirinizi gördüğünüz yerde boğazlayacak gibiydiniz. Vallahi anlamadım, burada ne işi vardı?"

Okan, derin bir nefes aldı ve Akif'in gözlerinin içine bakarak, tane tane anlatmaya başladı. Sabırla, Pınar'ın itibarının nasıl yerle bir edildiğini, ofisine yapılan baskını, medyada nasıl hedef gösterildiğini anlattı. Sonra, sesini iyice alçaltarak, lojmandaki o geceyi anlattı: Pınar'ın getirdiği istihbaratı, terk edilmiş askeri lojmana gizlenmiş çelik kasayı, içindeki belgelerin ağırlığını... Birlikte çıktıkları tehlikeli yolculuğu, lojmana sızışlarını ve çıkış sırasında yaşanan çatışmada kolunu sıyıran kurşunu, Pınar’ın kriz anını yönetme şeklini en ince ayrıntısına kadar anlattı.

Konuşması biterken, yüzünde beliren bir acı ifadesiyle hafifçe kasıldı. Kolunu tutarak, derin bir nefes aldı. Terlemişti. Akif'e baktı, gözlerinde yorgunluk ve fiziksel bir ıstırap vardı. "Şu hemşireyi çağır sana zahmet," diye mırıldandı, sesi güçsüzleşmişti. "Bir ağrı kesici yapsın artık. Dayanılır gibi değil."

Akif, donup kalmıştı. Okan'ın son cümlelerini duymamış gibiydi. Gözleri faltaşı gibi açılmış, yüzünde şok ve öfke karışımı bir ifade vardı. "Okan sen delirmişsin!" diye patlattı sesini, odanın sessizliğini yırtarcasına. "Nasıl gittin oraya tek başına? Manyak mısın sen?"

Okan, yorgun argın başını salladı. "Ne yapacaktım Akif? Bu yasal bir baskın değildi. Kimi götürebilirdim yanımda? Kimi riske atabilirdim?"

İçinden, 'Vera olsaydı her şey çok farklı olurdu' diye geçirdi. Vera'nın tecrübesi ve olaya dahil olmasıyla her şey daha kolay olurdu. Tek başına kalmaz, güçlü bir ikili olurlardı. Belki de o zaman bu alçıya hapsolmazdı.

Akif, hayal kırıklığıyla adeta yıkılmıştı. "Okan, varsın yasal olmasın! Ben ne güne duruyorum?" diye sordu, sesi titreyerek. "Dostun değil miyim lan ben senin? Neden beni aramadın?"

Okan, boynunu büktü. Akif'in gözlerindeki kırgınlığı görmek onu daha da yoruyordu. "Akif, o kadar kolay değil," diye fısıldadı. Gözlerini bir an için kapattı, sonra yeniden açtı. Bakışları sakin ama derin bir hüzünle doluydu. "Çoluğun çocuğun var oğlum. Başına bir şey gelse... Ben Gülriz’e nasıl açıklama yaparım? Sinan'ın yüzüne nasıl bakarım?" Oğlunun ismini anarken sesi iyice kısıldı. "Seni o riske atamam. Asla."

Akif, Okan'ın bu sözleri karşısında bir an afalladı. Öfkesi, yerini derin ve karmaşık bir anlayışa bıraktı. Okan'ın sadece kendi canını değil, onun ailesinin geleceğini de düşünmüş olması... Onu, Gülriz’i ve küçük Sinan'ı korumaya çalışmış olması... Boğazı düğümlendi, söyleyecek bir söz bulamadı. Yutkundu ve sonunda, içini çekerek mırıldandı: "Oğlum ya... Başına daha ciddi bir şey gelseydi? O zaman ben..."

Okan, bu duygusal atmosferden hızla sıyrıldı. Yüzündeki yumuşak ifade yerini, acıyla buruşmuş bir sabırsızlığa bıraktı. Akif'in cümlesini bile bitirmesine fırsat vermedi.

"Gelmedi işte Akif." diye kesti lafını, sesi gergin ve istemli. "Hemşireyi çağıracak mısın artık? Yoksa ben kalkıp kendim mi isteyeceğim?"

Akif, bu ani ton değişikliğiyle irkildi. Okan'ın yüzündeki acıyı ve sabırsızlığı görünce, derhal toparlandı. Dostane endişe ve duygusallık anı bitmiş, pratik bir iş haline dönüşmüştü. "Hemen, hemen çağırıyorum," diye mırıldandı, hızla kapıya yöneldi.

Akif, kapıdaki hemşireye Okan'a bakmasını rica ettikten sonra, hastane koridorlarında Vera'yı aramaya koyuldu. Onu, bahçedeki ıhlamur ağaçlarının altındaki bir bankta otururken buldu.

Genç kadın, küskün bir tavırla kollarını sıkıca bağlamış, uzun bacaklarını önüne uzatmıştı. Bakışları, karşıdaki çiçek tarhlarına dikilmişti, ama görünen o ki hiçbir şey görmüyordu. Yüzündeki ifade, öfke ile derin bir üzüntü arasında gidip geliyordu.

Akif sessizce yanına gidip banka oturdu. Bank hafifçe gıcırdadı. Vera, onun geldiğini fark etti ama başını çevirmedi.

"Barışamadınız anlaşılan," diye mırıldandı Akif, sesi yumuşak ve arabulucu bir tonda.

Vera, bir an duraksamadan, keskin bir tonla cevap verdi: "Bırak ya... Barışası yok ki onun. Haline bakmadan kavga ediyor hâlâ benimle." Söylerken bile, sesindeki titreme içindeki çelişkiyi ele veriyordu. Öyle diyordu, ama içi parçalanıyordu.

Okan onun canından bir parçaydı. Onun acı çektiğini bilmek bile kalbini delice hızla çarptırıyordu. Ve o son cümleler... "Sen yoktun, Vera." Bu sözler, omuzlarına kilitlenmiş tonlarca ağırlık gibi çökmüştü. O, kızmış, öfkelenmişti diye, sevgilisini resmen başkalarının eline bırakıp gitmişti. O en çok ihtiyaç duyduğu anda, yanında olmamıştı. Bu gerçek, içini kemiriyor, her nefes alışında biraz daha acıtıyordu.

Yine de kuyruğu dik tuttu.

Akif, Vera'nın yüzündeki katı ifadeye rağmen, konuştu. Bakışları, onun profilinde geziniyordu.

"Vera, Okan'ı tanımıyormuş gibi davranıyorsun," dedi, sesi yumuşak ama ısrarlıydı. Vera hâlâ ona bakmıyordu, ama Akif bunu umursamıyor gibiydi. "Kolunu haftalarca kullanamayacak. Üstüne bir de koskoca dava devam ediyor. Okan için bu ölüm gibi bir şey. Evde deli olur artık bu süreç boyunca. Tüm bu baskının onu nasıl çıldırttığını, öfkesinin asıl kaynağının bu olduğunu anlıyor olmalısın."

Duraksadı, genç kadının bir reaksiyon vermesini bekler gibi oldu. Vermeyince, devam etti. "Öfkesinin büyük bir kısmı sana değil, içinde bulunduğu bu çıkmaz duruma. Sen ise... yanlış zamanda yangına körükle gidiyorsun. Onun en savunmasız ve en tahammülsüz anında, üstüne gidiyorsun."

Vera, sonunda başını çevirdi. Gözleri buğulanmıştı, ama öfkeyle de parlıyordu. "Peki ne yapmamı bekliyorsun Akif? Susup, bekleyip, her şeyi içime mi atayım? Konuşamadıklarımız, çözemediklerimiz daha da büyüyor zaman geçtikçe. Ağırlaşıyor."

Duraksadı, bakışlarını tekrar önündeki boşluğa dikti. Kendi kendine, kırgın ve yorgun bir tonla mırıldandı: "'Sen yoktun' dedi bana.

Akif iç geçirdi. Soruyu yumuşak, ama kaçınılmaz bir gerçekliği fark ettirmeye çalışan bir tonla sordu: "Haksız mı Vera?" sesi sakin ve yargılayıcı olmaktan uzaktı.

"Okan, senin yokluğunda neler yaşadı, neler hissetti, biliyor musun sen?" Duraksadı, Vera'nın bu soruyu içinde hissedebilmesi için zaman tanıdı. "Bu bir öfke değil, Vera. Derin bir kırgınlık. Çünkü sen, onun en çok ihtiyaç duyduğu, en çok güvendiği kişisin. Ve o en zor anında, orada değildin."

Akif'in sesi biraz daha yumuşadı, neredeyse hüzünlü bir hal aldı: "Dün gece, o acı içinde gözlerini açtığında, gördüğü ilk kişi sen değildin. Bunun onun için ne kadar yıkıcı olduğunu hayal edebiliyor musun?"

Akif'in bu sözleriyle, Vera'nın boğazına oturan yumru daha da büyüdü. Yutkunmakta zorlandı, gözleri hafifçe nemlendi. Bir süre hiç konuşamadı.

Sonra, ilgisiz ve kayıtsız görünmeye çalışarak, bakışlarını uzaktaki ağaçlara dikti. "Pınar'ın orada ne işi varmış? Sordun mu?" diye mırıldandı, sesi hafifçe titriyordu.

Akif, Vera'nın bu zayıf anını görmezden gelmedi. Doğrudan ve net konuştu: "Okan'ın hayatını Pınar kurtarmış, Vera."

Vera'nın gözleri faltaşı gibi açıldı. "Nasıl yani?" diye fısıldadı, sesindeki tüm kayıtsızlık anında buharlaşmıştı.

Akif, olan biteni anlatmaya başladı.

Vera, her yeni eklenen bilgiyle daha da şok oluyor, yüzündeki endişe ve suçluluk ifadesi katlanarak büyüyordu. "Akif, deli mi bu adam? Niye tek gitmiş oraya? Neden kimseye haber vermemiş?"

Akif, acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. "Kimseye söylemez Vera. Kimseyi peşinden sürükleyemez. Hele ki teşkilat içinde...başına iş alırdı.”

Pınar'ın rolü ise aklını başından almıştı. Tüm o kıskançlık ve öfke, yerini kendine bile itiraf edemediği bir şaşkınlık ve minnet duygusuna bırakıyordu. Artık ne diyeceğini bilemiyordu.

Sonra durdu, birden zihninde o soru yankılandı: Kendisi burada olsaydı?
Okan’ın yanında olsaydı tek başına kalmazdı, tek başına göğüslemek zorunda kalmazdı bu yükü. Birlikte hareket ettiklerinde, bir bakışı, bir işareti bile yeterdi; birbirlerinin niyetini anlamak için söze bile ihtiyaçları olmazdı.

Belki de onun başına bunun gelmesine engel olabilirdi.

Akif, Vera'nın içinden geçen fırtınadan habersiz, kendi endişeleriyle meşguldü. Bakışları uzaklara dalmış, dudakları hafifçe büzülmüştü. Kendi kendine mırıldanmaya devam etti, sesi kaygıyla dolu.

"Seni evde zor günler bekliyor Vera. Okan'ı zapt etmen çok zor olacak." İç geçirdi, başını iki yana sallayarak. "Hatta muhtemelen zapt edemeyeceksin. O illa Emniyete gelecek, o dosyalarla ilgilenmek, işin peşini bırakmamak isteyecek. Duraksadı, yüzünde hafif bir tedirginlik ifadesi belirdi. "Ve o zaman da beni zor günler bekleyecek.

Vera, Akif'in endişeli mırıldanışlarını duymazdan geldi. Sanki o sesler sadece arka plandaki bir gürültüydü. Kendini toparladı, düzgünce oturdu ve gözlerini Akif'e çevirdi. Yüzündeki pişmanlık ve iç hesaplaşma ifadeleri, yerini ani ve pratik bir soruya bırakmıştı. Ses tonu nötrdü, acil bir durumu organize eder gibiydi.

"Akif," diye başladı, doğrudan ve odaklanmış. "Doktor bir şey dedi mi? Ne zaman taburcu olacak Okan?"

Bu ani konu değişikliği ve Vera'nın toparlanışı karşısında Akif şaşırdı. Bir an duraksadı, sonra cevap verdi: "Doktor, yarın sabah için kontrolleri var. Enfeksiyon riskine karşı bir gece daha gözlem altında kalmasını istedi. Eğer herhangi bir sorun çıkmazsa, yarın öğleden sonra taburcu edebileceklerini söyledi."

Vera, bu bilgiyi aldıktan sonra hafifçe başını salladı, zihninde hemen planlar yapmaya başlamış gibiydi. "Anladım," dedi kısa ve net bir şekilde.

O gece ve ertesi gün boyunca, Vera ile Okan arasında hiç diyalog kurulmadı. Hastane odasında, koridorda, aynı alanı paylaşsalar da aralarında görünmez, kalın bir duvar örülmüştü. Vera, bir gölge gibi, hiç ses çıkarmadan, hiç ayrılmadan, Okan'ın durumunu takip etti. Onun ihtiyaçlarını hemşirelerle iletişime geçerek karşılamaya çalıştı, ama bizzat ona yaklaşmadı, onunla göz temasından kaçındı.

Son tetkikler yapıldı, doktor nihayet taburcu olduğunu açıkladığında, Okan fiziksel olarak eve gitmeye hazırdı, ama ruhsal olarak hâlâ bir fırtına gibiydi. Hâlâ sinirli, hâlâ duruma karşı son derece tepkiliydi. Evde, koltuğa hapsolup oturma fikri ruhunu daraltıyor, içindeki öfkeyi daha da körüklüyordu.

Akif, ikisini de arabaya bindirip eve bıraktı. Her an patlamaya hazır bir bombayı taşır gibi gergindi. İçten içe, onları yalnız bırakmaktan ürküyordu.

Okan'ı evdeki koltuğa, eşyalarını, ilaçlarını ulaşabileceği yerlere titizlikle yerleştirdi. Sonra el mahkum evden ayrıldı.

Akif'in ayak sesleri koridorda uzaklaşıp kapı sessizce kapandıktan sonra, evdeki sessizlik katlanarak arttı. Okan, koltuğa gömülmüş, gözleri kapalı bir şekilde yatıyordu. Askıya alınmış sağ kolu, karnının üzerinde hareketsiz duruyordu, alçının soğuk ağırlığını hissediyordu.

Fiziksel acı bir yana, içini kemiren asıl şey, durumun saçma sapanlığı ve Vera'yla aralarında devam eden bu soğuk savaştı. Aynı evin içinde, sadece birkaç metre uzakta duran, ama arada aşılması imkansız gibi görünen bir uçurum vardı.

Her nefes alışında, göğsünde bir sıkışma hissediyordu. Öfkesi dinmemişti, ama şimdi ona eşlik eden bir burukluk ve hüzün vardı. Vera'nın orada, mutfakta sessizce durduğunu biliyordu. Onun varlığını ensesinde, omuzlarında bir ağırlık gibi hissediyordu.

Biraz sonra, evin içinde Vera'nın hafif ayak sesleri duyuldu. Genç kadın, salonun girişindeki kapıya kadar geldi ve orada, eşikte durdu. Okan'a baktı, yüzündeki ifade yorgun ama kararlıydı.

Sakin, neredeyse rutin bir tonla sordu: "Aç mısın?" Okan'ın uyumadığını biliyordu; onun nefes alışverişinden, en ufak kıpırtısından bile anlardı.

Okan, gözlerini açmadan, koltuğa gömülü halde kısaca cevap verdi: "Yok."

Vera, içini çekti. Biraz duraksadı, ama pes etmedi. "Yine de yemek yemek zorundasın. İlaç alacaksın." Cümleleri kısa ve pratikti, duygusallığa yer bırakmıyordu. Her şeye rağmen, Okan'la ilgilenmesi gerekiyordu. Aralarındaki soğukluğa yenik düşemezdi; Okan onun sevgilisiydi en nihayetinde.

Okan, kımıldamadan, yanıtladı. "Ben alırım ilaçlarımı. Merak etme."

Cümle, odanın sessizliğinde keskin bir reddiye gibi çınladı. 'Merak etme' kelimeleri, aslında 'Bana dokunma' anlamına geliyordu. Vera'ya olan ihtiyacını kabul etmek, ona muhtaç olduğunu göstermek, o anki gururuna ağır geliyordu.

Vera mutfağa geri döndü ve soğuk tezgaha elleriyle yaslandı. Avuç içleri tezgahın serin yüzeyine değdiğinde, tüm vücudundaki gerginliği hissedebiliyordu. Derin, titreşimli bir nefes aldı; ciğerlerine dolan hava bile ağır geliyordu. Nefesini yavaşça verirken, gözleri buğulandı.

Bu gerginliğe, bu buz gibi sessizliğe daha fazla dayanamaz olmuştu. Aynı evin içinde iki yabancı gibi yaşamak... Okan'ın her hareketi, her tek heceli cevabı, içini biraz daha oyuyordu.

Gözleri, tezgahın üzerindeki Okan’ın sigara paketine takıldı. Ani bir kararla uzandı, paketten bir dal sigara aldı.

Ocağa eğildi, gazı açtı ve sigaranın ucunu mavi alevin üzerine tuttu. Kağıt hafifçe çıtırdadı, tütün kızıllaştı. İlk dumanı ciğerlerine çektiğinde nikotin yavaşça içine doldu. Nefesiyle birlikte için için yanan öfkesini, çaresizliğini de içine çekiyor gibiydi.

Balkona çıktı. Akşamın serin havası yüzüne çarparken, bir ürperti geldi. Parmaklarının arasında tuttuğu sigaranın sıcaklığı, içindeki soğuk boşluğa küçük bir direniş gibiydi. Her nefes çekişinde, dumanı havaya üflüyor, sanki içindeki kelimeleri, açıklanamayan duyguları dağıtıyordu. Sigaranın külü uzadıkça, parmağının ucuyla nazikçe silkelerken, Okan'la aralarındaki kırılgan ilişkiyi düşündü.

Ufak tefek zıtlaşmalar, onların ilişkisinin doğasında vardı; iki güçlü iradenin kaçınılmaz çarpışmasıydı bu. Ama ilk kez bu kadar uzayan, derinleşen ve zehirli bir hâl alan bir kriz yaşıyorlardı. İkisi de, belki de bu yüzden, bu denli büyük bir dalgayı nasıl yöneteceklerini bilemiyor, birbirlerine çarpa çarpa batmaya devam ediyorlardı.

Vera, balkondaki soğuk demirlere yaslanmış, sonuna kadar içtiği sigarasını parmaklıkların üzerinde söndürdü. İstanbul’un gece serinliği tenini okşuyordu.

Alttan alması gerekiyordu fazlasını Okan’dan beklemek şu an ona haksızlık olurdu.

Okan'ı kaybetme fikri, bu soğuk savaştan çok daha acı vericiydi.

Sonuna kadar içtiği sigarayı balkonun demir parmaklığına söndürdü. Kapıyı arkasından usulca kapattı.

Okan, hafif dik duran yastığa gömülmüş, gözleri kapalı yatıyordu. Vera'nın içeri girdiğini duymuş ama bakmamıştı bile.

Vera, koltuğun ucuna, Okan'a zarar vermeyecek kadar uzağa ama yine de yakın olacak şekilde oturdu. Koltuğun hafifçe çöküşü, Okan'ı irkiltti. Sonunda, gözlerini ona çevirdi. Bakışları hâlâ sertti, ancak artık belli belirsiz bir merak içeriyordu.

Vera, sesini olabildiğince yumuşak, alttan alan bir tonda tutarak konuşmaya başladı. "Özür dilerim," dedi. Bu basit ama güçlü cümle, odadaki gergin havayı anında dağıtmaya yetmişti. "Seninle böyle bir zamanda, böyle bir şekilde tartışmak... Benim hatamdı. Luc'u sana daha önce anlatmalıydım. İşim ne kadar stresli ve karmaşık olursa olsun, bu seni endişelendirmek ve dışarıda bırakmak için bir bahane olmamalıydı." Mavi gözleri, samimiyetle ve Okan'ın içini hep eriten o tanıdık, sıcak ışıltıyla bakıyordu.

Okan, ona baktı, yüzündeki ifade biraz yumuşamıştı. Şaşkındı. Vera'nın bu tavrı, günlerden sonra ilk kez savunmaya değil, anlayışa ve iletişime dayalıydı.

Vera devam etti, elini çok dikkatli bir şekilde, Okan'ın sargılı kolunun yanına, koltuğa koydu. Dokunmuyordu, sadece oradaydı. "Ve Pınar... Onun varlığını sorguladığım için de özür dilerim. Seni ölümle burun buruna görmek... Aklımı başımdan aldı. Korkudan mantığımı kaybettim. Seni kaybetmekten o kadar korktum ki, bu korku öfkeye dönüştü."

Okan, Vera'nın yüzündeki samimi ifadeyi, gözlerinin içindeki o nadir görülen kırılganlığı gördü. İçindeki öfke, yerini yavaş yavaş derin bir yorgunluğa ve belki de bir miktar anlayışa bırakıyordu. "Vera..." diye mırıldandı, sesi hâlâ gergin ama artık daha yumuşak, daha az sertti.

"Konuşmaya hazır olduğunda," diye sözünü kesti Vera nazikçe, sesi bir şefkat fısıltısına dönüşmüştü, "sana her şeyi detaylıca anlatırım istersen. Luc'u, operayı, neden haber veremediğimi, her şeyi. Ama şu an tek istediğim, iyileşmen. Sadece... iyileş.”

Okan'ın gözleri, günler sonra ilk kez, teslim olmuş bir yumuşaklıkla Vera'ya baktı. Oturduğu yerde yavaşça dikleşti.

"Ben de özür dilerim, Vera," diye başladı, sesi alçak ve içten. "Seni sıkıştırdıysam, üstüne çok gittiysem... ama endişelendim. Panik oldum. Kıskandım belki de." İtiraf ederken bile zorlanıyor, gözleri bir anlığına yana kayıyordu. Sonra umutsuzca sargılı koluna baktı. Yüzündeki ifade, öfkeden çok, derin bir bezginlik ve çaresizlik yansıtıyordu.

"Sonrasında zaten olanlar malum. Sinirim tepeme çıktı, Vera. 4 hafta diyor adam... 4 koca hafta!" Sesinde inançsız bir şaşkınlık vardı. "Sonra da gücümün hemen yerine geleceğinin bir garantisi yok. Dün hastanede üstüme gelirken... aslında duruma olan öfkeme kurban oldun.

Okan'ın sesi, odanın sessizliğinde daha da derin ve anlamlı çınladı. Yüzündeki ifade, fiziksel acının ötesinde, mesleki bir endişenin çaresizliğiyle doluydu.

"Kontrolü kaybetmek... Hiç hazzetmediğim bir şey," diye tekrarladı, sanki her kelimeyi içinde tartarak. "Hele ki senin yanında." Duraksadı, nefesi biraz daha kesik kesik çıktı. "Ama şu an kendimi çok güçsüz ve hapsolmuş hissediyorum.”

"Harika bir delil geçti elimize," diye devam etti, sesinde hem heyecan hem de ıstırap vardı. "Belki de bu davayı tek başına çözecek, her şeyi değiştirecek bir anahtar. Ama ben... ben masamın başında bile değilim. İşlem yapamıyorum, peşine düşemiyorum, sorgulayamıyorum. Davanın tam ortasındayız, fırtına en şiddetli yerinden esiyor ve ben..." Okan, sağlam elini sargılı kolunun üzerine koydu, hafifçe sıktı, "...ben kenarda, seyirci koltuğunda oturuyorum. Bu, bana yapılabilecek en büyük işkence."

Vera, hiç tereddüt etmeden, Okan'a doğru eğildi ve onu kollarıyla sıkıca sardı. Okan'ın alçılı kolu, aralarında sert ve garip bir engel oluşturuyordu ama Vera bunu umursamıyordu bile. Onun sadece sıcaklığına, varlığına ihtiyacı vardı.

Okan da boştaki koluyla Vera'ya sarıldı, adeta sakin bir limana tutunurcasına. Başını Vera'nın boynuna gömdü, burnunu onun tenine ve saçlarına dayadı. O tanıdık, kadifemsi parfüm kokusu burnuna doldu. Bu koku, ona dünyanın neresinde olursa olsun, her zaman evi, güvenliği ve huzuru hatırlatırdı. Şimdi de öyle oldu.

Günlerin, haftaların ağır yükünü, tüm o öfkeyi, kırgınlığı ve endişeyi, tam da o anda, Vera'nın kollarında, omuzlarında bırakmayı denedi. Nefes alışverişi yavaşladı, vücudundaki gerginlik erimeye başladı. Gözlerini kapattı ve sadece o anı yaşadı: Vera'nın kalp atışlarını hissetti, nefesinin sıcaklığını duydu. Her şeyi unutarak, için için sakinleşmeyi, iyileşmeyi umut etti.

Aradan geçen bir hafta, Okan için hem fiziksel hem de ruhsal anlamda oldukça sancılı geçmişti. Evde hapsolmuş halde oturmak, onun gibi hareket halinde olmaya alışkın bir adamı neredeyse çıldırtıyordu. Duvarlar her geçen gün biraz daha üzerine geliyor gibiydi. Ancak asıl işkence geceleri başlıyordu; kolundaki derin, kemik sızısı onu uykuya dalmaktan alıkoyuyor, her pozisyon değiştirişinde acıyla sızlanmasına neden oluyordu. Uykusuzluğa alışkındı, evet, ama bu, mesai nedeniyle yaşadığı o yorgun uykusuzluktan çok farklıydı. Bu, onu bitkin, asabi ve içine kapanık bir hale getiren, ruhunu kemiren bir uykusuzluktu.

Vera, bu süreçte kendi yoğun iş takvimini ciddi anlamda ertelemiş, neredeyse tamamen Okan'a adamıştı kendini. Onun daha hızlı toparlanması için adeta pervane olmuştu. Sürekli yanındaydı; ağrı kesicilerini getiriyor, yemeklerini hazırlıyordu -üstelik mutfakta olmayı hiç sevmemesine rağmen. Okan'ın huysuzluklarına ve öfkeli anlarına anlayışla göğüs geriyor, sabrıyla onun içindeki fırtınayı yatıştırmaya çalışıyordu. Bu, aralarındaki bağı, o son yaşadıkları gerginliğin üzerine inanılmaz bir şekilde güçlendirmişti.

İlk haftanın sonunda, Vera'nın bir günlüğüne evden ayrılması gerekti. Genç kadın kahvaltı masasını toplarken, Okan telefonuna bakıyordu. Yüzünde, işe dönme dürtüsünün verdiği bir ciddiyet vardı.

"Pınar'la buluşmam gerekiyor," dedi, sesi kararlı. "Şu dosyaları düzenlememiz gerek artık. Savcılığa gitmeli."

Vera, bu söze anında tepki göstermedi. Önce derin bir nefes aldı. Okan'ın böyle şeyler yapması alışılmadık değildi ve birkaç gün sonra onu engelleyemeyeceğini de biliyordu. Ama en azından şimdilik, tek kolla arabasını kullanmasını, istemiyordu. İçi rahat etsin diye, sakin ama sahici bir endişeyle konuştu:

"Buluş hayatım." Duraksadı, sonra ekledi: "Nereye gideceksen seni ben bırakırım."

"Emin misin?"

Vera, ellerinde kahvaltı tabaklarıyla tezgaha doğru yönelirken omuz silkti. "Evet. Nasılsa ben de dışarı çıkacağım.”

Okan'a anlamlı bir gülümsemeyle baktı. "Hatta işim erken biterse ben de gelirim," diye ekledi. "Geçen gün hastanede aramızda geçen o... tatsız tanışmayı telafi ederiz belki. Biraz daha normal koşullarda görüşmek iyi olabilir."

Okan, Vera'nın bu olgunluk ve sakinlik gösterisine içten bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Pekâlâ," dedi, sesi artık tamamen yumuşamıştı. "Öyle olsun.”

Güneş, Kozyatağı'nın hareketli caddesini ılık bir kış akşamı ışığıyla yıkıyordu. Okan için günler sonra evden çıkmak, ciğerlerine temiz hava doluyormuş gibi inanılmaz iyi gelmişti. Vera, arabayı şık, bahçeli bir kafenin önünde durdurup sevgilisini bıraktı. Aydınlık, ferah mekandaki masalardan birine oturdu Okan.

Biraz sonra, kafenin cam kapısında Pınar'ın zarif silüeti belirdi. İçeri girip etrafa baktığında, Okan onu fark etti ve yavaşça ayağa kalkarak elini salladı.

"Hoş geldin," dedi, sesi yorgun ama samimiyetle ısıtan bir sıcaklıkta.

Pınar, hafifçe gülümseyerek masaya yaklaştı. "Hoş buldum, Okan."
Oturup garsonun gelmesini beklerlerken, Pınar'ın bakışları ister istemez Okan'ın alçılı koluna kaydı. İçten bir merakla, "Nasılsın? Gerçekten merak ettim. Ama arayamadım, rahatsız etmek istemedim," diye konuştu.

Hastanede olanlardan sonra gururuna yedirememiş bütünüyle çekinmişti.

Okan, olgunlukla ve hafif bir tebessümle karşılık verdi. "İlk bir hafta gerçekten zordu," diye itiraf etti, sesi yorgunlukla doluydu. "Hem ağrılar hem de evde kapalı kalmak... İnanılmaz daraldım." Bir an susup, o zor günleri zihninde yeniden yaşar gibi oldu. Sonra başını kaldırıp Pınar'a baktı, gözlerinde muzip bir ışıltı belirdi. "Doktorlara kalsa üç hafta daha izinliyim ama bilmiyorlar ki ben üç güne kalmaz Emniyete dönerim."

Onun bu tatlı inatçılığı Pınar'ı gülümsetti. Hafifçe başını iki yana sallayarak, "Sen yine de biraz söz dinlesen, fena mı olur?" diye şakayla karışık çıkıştı.

Okan, ellerini iki yana açarak dostça bir dert yanma pozisyonu aldı. "Yok Pınar, vallahi sabrım sınandı! Ben çok hiperaktif bir adamım, hem dava devam ediyor. Bu durumun canımı ne kadar sıktığını tahmin edemezsin."

Sesindeki canlılık, yüzündeki ifadeden okunan içtenlik, onun ne kadar sıkıldığını ve işine ne kadar düşkün olduğunu açıkça gösteriyordu.

Bir an durdu, bakışları ciddileşti. "Bu arada Pınar... Sana tekrar teşekkür etmem lazım. Sana çok şey borçluyum."

Pınar, mahcup bir gülümsemeyle baktı. "Rica ederim... Hem hani ödemiştik," diye karşılık verdi.

Okan, Pınar'ın bu mütevazı tavrına içten bir kahkaha attı. "Yok yok," dedi, gözleri hâlâ gülümsüyordu. "Ödeşmemişiz. Borcum sende kaldı." Sonra hafifçe ciddileşir gibi oldu, ses tonu saygı ve minnetle doldu. "Pınar, durumu inanılmaz soğukkanlılıkla yönettin. Herkes senin yerinde aynı şeyi yapamazdı. O karmaşada bile ne yapacağını biliyordun."

Pınar, Okan'ın bu içten övgüsü karşısında hafifçe kızardı. Gözlerini bir anlığına kaçırdı, sonra tekrar ona baktı. "Ben sadece yapmam gerekeni yaptım, Okan. Önemli olan senin iyileşmen."

Masada duran dosyaları eline alarak konuyu kapatmak ister gibiydi. "Dosyaların hepsini inceledim," dedi, gözlerinde Okan'ın görmeye alışık olduğu o kıvrak, zeki parıltılar dolanıyordu. "Sandığımızdan da fazla şey var burada. Belgeler, kayıtlar, hepsi birbirini tutuyor. Bu dosya, onları mahvetmek için yeter de artar."

Birkaç saat boyunca, tüm detayları enine boyuna tartıştılar. Pınar'ın hukuki dehası ve Okan'ın dedektiflik içgüdüleri birleşmiş, dosyayı son derece sağlam bir hale getirmişlerdi. Artık savcılığa gitmeye hazırdı.

İşleri bittiğinde, Okan hafifçe arkasına yaslandı. Yorgunluğu hissediliyordu, ama zihni hâlâ aktifti. "Pınar," dedi, sesi alçak ve ciddiydi. Gözleri, genç kadına samimiyetle bakıyordu. "Devrim bu işin neresinde? Ne yaptılar ona?" Bu, onun en çok merak ettiği noktalardan biriydi.

Pınar derin bir iç çekti. Omuzları hafifçe çökmüş gibiydi. "Okan," diye başladı, sesi yumuşak ama netti, "tanıştığımızda ofisime geldiğin o ilk gün sana söylediğim şey yüzde yüz gerçekti. Aşiretten kimse Devrim'e dokunmadı. Bunun garantisini verebilirim." Gözlerini Okan'ınkilerine dikerek konuşuyordu, yalan söylemiyordu.

"Evet," diye devam etti, "Devrim işlerimizi mahvetmek üzereydi. Çok cesur, çok inatçı ve çok tehlikeli bir gazeteciydi. Ama ona aşiretten biri bir şey yapmadı. Onun... başına gelenler, bizim dışımızda bir şeydi. Belki araştırdığı başka bir konu, belki geçmişinden bir düşman... Ama kesinlikle biz değildik."

Okan dikkatle dinliyordu Pınar’ı. Artık ona sahiden güveniyordu. Bu hem iyi hem de kötü bir haberdi; çünkü dosyadaki en güçlü şüphelilerden biri de aşiretti. Okan’ın zihninde gidip gelen düşünceler, kapıdan giren sarışın kadını görmesiyle bölündü. Vera, masaların arasından geçerek yanlarına geldi. Güneş gözlüğünü çıkarıp masaya yanaştı.

"Hoş geldin hayatım."

"Hoş bulduk canım, geç kalmadım değil mi?"

Okan, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle karşılık verdi:
"Yok, tam vaktinde geldin. Biz de işimizi yeni bitirdik."

Vera'nın uzun boyu ve kendinden emin duruşu, ortamın havasını anında değiştirmişti. Pınar, onu şimdi daha yakından inceleme fırsatı buldu. Vera'nın Türkçesindeki hafif aksan, konuşmasına egzotik ve zarif bir tını katıyordu. Vera'nın çakır gözleri samimi bir ışıkla Pınar’ı buldu; oturduğu yerde bir anlık endişeyle doğrulan Pınar’a yöneldi.

"Merhaba, Pınar Hanım."

Pınar, geçen gece hastanede yaşanan tatsız olayın izlerini zihninde hâlâ taşıyordu. Biraz tereddütle hem Okan’a hem Vera’ya bakarak ayağa kalktı. Kendisine uzatılan eli sıktı. "Merhaba."

Vera, Okan’ın yanındaki sandalyeye geçti, otururken içten bir gülümsemeyle devam etti. Yüzünde hafif bir mahcubiyet okunuyordu.

"Geçen gün pek hoş bir karşılaşmamız olmadı. Sinirlerim biraz bozuktu… yanlış bir şey söylediysem özür dilerim. Ben Vera, bu arada."

Pınar’ın yüzü mesafeliydi. "Estağfurullah Vera Hanım, tanıştığımıza memnun oldum."

Vera, göz temasını kesmeden samimiyetini sürdürdü. "Yaptığınız şey gerçekten çok cesurcaydı. Ben kendi adıma da size teşekkür etmek istiyorum."

Pınar derin bir nefes aldı. Sesi netti. "Rica ederim, Okan’a da söyledim. Kim olsa aynı şeyi yapardı." Bu sözleri söylerken, kendisini ikna etmeye çalışırcasına zihninde tekrar etti.

Vera’nın sıcak gülümsemesinin aksine Pınar daha şüpheci bir ifadeyle bakıyordu, kahverengi gözlerinde keskin bir ifade vardı.

O sırada telefonu çalan Okan, masanın üzerinde titreyen cihazın ekranına göz ucuyla baktı. Arayanın ismini görür görmez, hafifçe dudakları büzüldü ve yavaşça ayaklandı. "Müsaadenizle hanımlar, buna bakmam gerek," diyerek nezaketle masadan uzaklaştı.

Okan'ın ardından, masada bir anda çöken sessizlik, ağır ve düşündürücü bir hal aldı. İki kadın, artık baş başa kalmışlardı. Vera, bakışlarını bir anlığına boşluğa dikmiş, Pınar ise onu adeta bir laboratuvar deneyi inceler gibi süzüyordu.

Sessizliği, nihayet, Pınar'ın yumuşak ama arkasındaki çelikten iradeyi hissettiren sesi bozdu: "Siz nereliydiniz Vera Hanım?" Sorusu basit görünüyordu, ama sesinin renginde, samimi bir merakla karışık, belirgin bir şüphecilik vardı. Sanki sorunun cevabını çoktan biliyor ama onu test etmek istiyordu.

Vera, başını hafifçe kaldırıp Pınar'a baktı. Dudaklarında, özenle hesaplanmış, ne fazla ne eksik, kusursuz bir tebessüm belirdi. "Fransız'ım," diye yanıtladı,

Pınar'ın ince ama şekilli kaşları hafifçe kalktı, kırmızı dudakları belli belirsiz büzüldü. Bakışlarındaki ifadeyi okumak güçtü; saf merak mı yoksa derinlere gizlenmiş bir şüphe mi, anlaşılmıyordu. "Hangi rüzgar attı sizi buralara?" diye sordu, sesi adeta ipek bir kılıfın içindeki çeliği hissettiriyordu.

Vera, soruyu duyunca hafifçe duraksadı. Gözlerini bir an için kıstı, çenesini avuçlarının arasına alıp masaya iyice yaslandı. Bu duruş, hem düşünceli bir tavır sergiliyor hem de kendisini koruma altına alıyormuş izlenimi veriyordu. "Okan'la tanışmak diyelim," diye cevapladı, sesindeki hafif bir çatlaklık, bu cevabın ne kadar kırılgan bir zemin üzerine kurulu olduğunu ele veriyordu.

Pınar bu kez daha belirgin bir gülümsemeyle, "Mesleğiniz ne?" diye sordu. Soru basitti, ama alt metni oldukça derindi.

Vera, bu art arda gelen kişisel sorulardan rahatsız olmuştu. Ancak şüphe uyandırmaktan kaçınmak için tepki vermemeye özen gösterdi. Hiç tereddüt etmeden, neredeyse ezberden cevap verircesine, "Fransızca öğretmeniyim," dedi.

Pınar, başını hafifçe yana eğerek Vera'ya baktı. Yüzünde samimi bir hayranlık ifadesi vardı, sanki ilginç bir sanat eserini inceliyordu.

"Vera Hanım, özür dilerim ama söylemeden edemeyeceğim," diye hafif bir sesle başladı, "siz gerçekten çok etkileyici bir insansınız."

Bir an duraksayıp, sanki doğru kelimeleri arar gibi yaptı.

"Çünkü sizde... öğretmenlerde sık gördüğümüz o naif, saf, kendi halinde görünümden eser yok. Aksine."

"Bakışlarınız, duruşunuz... Sizde bir tür... nötr bir tetikte olma hali var. Sanki etrafınızdaki her şeyi, her sesi, her hareketi kaydediyorsunuz ama bunu asla belli etmiyorsunuz."

Vera, bir anlık donakaldı. Pınar'ın o sözleri, zihninde bir şimşek gibi çakmış, tüm dikkatini ve savunma mekanizmalarını alarma geçirmişti. Gözlerinde, yakalanmışlığın o anlık, kontrol edilemeyen şaşkınlığı okundu. Bu, bir saniyeden kısa sürdü ama Pınar gibi biri için fazlasıyla yeterliydi.

Pınar, Vera'nın yüzündeki o anlık çatlağı, gözlerindeki şimşeği yakalamıştı. Dudaklarının kenarında, kendinden emin, neredeyse acımasız bir incelikle çizilmiş hafif bir gülümseme belirdi. Amacının ürkütmek değil, sadece göstermek olduğunu ima eden yumuşak bir sesle sözlerine devam etti: "Yoksa yanlış mı ifade ettim? Çok zeki biri olduğunuz, bakışlarınızdan bile belli demek istemiştim." diye ekledi, sanki lafı yuvarlayarak.

Vera, içine düştüğü bu küçük ama derin tuzağı fark etmişti. Zihni saniyede binlerce ihtimali değerlendirirken, yüz ifadesini süratle toparladı. Hafifçe gülümseyerek, hatta biraz da mahcup bir edayla, "Hayır, hayır," dedi, sesi istediği kadar sakin çıkmış mıydı emin olamadan. "Anladım ben ne demek istediğinizi. Teşekkür ederim ama abartıyorsunuz.”

Ama içten içe biliyordu. Pınar, sıradan bir kadın değildi. Mesleği onu keskin bir gözlemci, insan doğasını okuyabilen bir analist yapmıştı. Etrafındaki her detayı, en ufak bir mimik kaymasını, ses tonundaki en ufacık bir titremeyi bile kaçırmayan acayip bir gözlem yeteneği vardı. Ve eğer gerekiyorsa, bu onu son derece tehlikeli bir muhataptan çok daha fazlası yapıyordu.

İki kadın arasındaki bu elektrik yüklü diyalog, Okan'ın masaya dönmesiyle aniden bölündü. Daha sandalyeye oturmaya yeltenmemişti ki Pınar, zarif bir hareketle ayağa kalktı. "Ben artık müsaadenizi isteyeyim.”

“Kalkıyor musun?” Okan şaşırarak sordu. “Bir şeyler yeseydik.”

Pınar bu sırada kararlı adımlarla çantasını toparlayıp omzuna astı. "Başka zamana kalsın, söz. Fena halde yetiştirmem gereken birkaç işim daha var." Başını hafifçe yana eğip masanın üzerindeki dosya yığınını işaret etti. "Yarın savcılığa teslim etmem gereken evraklar var biliyorsun. Vakit dar."

Okan, anlayışla başını salladı. “Peki o halde.”

"Tekrar geçmiş olsun. Görüşmek üzere." Genç avukat, bir an Okan'a, sonra da Vera'ya anlamlı bir bakış attıktan sonra zarif adımlarla uzaklaşmaya başladı. Vera'nın mavi ve derin gözleri, Pınar'ın sırtına adeta kilitlenmişti. O bakışlardaki karmaşık duygu yoğunluğunu Okan hemen fark etti.

Pınar tamamen gözden kaybolur kaybolmaz, Okan Vera'nın yanına değil, tam karşısına, az önce avukatın oturduğu yere ilişti. Dizleri neredeyse birbirine değiyordu. Alçak ve ciddi bir sesle sordu: "Ters bir şey mi oldu?”

Vera, bakışlarını uzaklardan çekip Okan'ın gözlerine dikti. Sesinde kıskançlık değil, tamamen mesleki bir içgüdüyle parlama vardı. "Pınar, çok ama çok tehlikeli bir kadın, Okan."

"Evet, senin hayatını kurtarmış olabilir, karşılıklı birbirinize bir güven, bir minnet bağı oluşmuş da olabilir," diye devam etti Vera, kelimeleri tartarak, "Ama bu, onun ne kadar keskin zekalı, ne kadar gözlemci ve ne kadar kurnaz olduğu gerçeğini gölgeleyemez."

"Neden böyle düşündün şimdi?" Okan'ın sakin ses tonu, Vera'nın tespitlerini ciddiye aldığını gösteriyordu.

"Mesleğimi sordu bana. 'Öğretmenim' dedim. Sadece beş dakikadır burada oturuyoruz, Okan. Ama bu yalana inanmadı. Bu yalana inanmayan ilk kişi oydu ve daha beni neredeyse hiç tanımıyor. Bu çok ürpertici.”

Okan derin bir iç çekti, başını hafifçe salladı. Pınar'ın o "karanlık" yüzünü, ihtiyaç duyduğunda nasıl amansız ve korkutucu bir düşmana dönüşebileceğini en iyi o biliyordu. Ama şu an masanın aynı tarafındaydılar. "Haklısın," diye onayladı sonunda. "Pınar keskin bir bıçak gibidir. Çok kurnaz, çok tehlikeli olabilir. Ama şu an o bıçak bizim elimizde. Bize bir zarar vereceğini düşünmüyorum."

Vera, Okan'ın iyimserliğine tam olarak ikna olmamıştı. Son uyarısını yaparken sesi biraz daha sertleşti: "Bıçakların sahibi değişebilir, Okan. Benden söylemesi; sen yine de dikkatli olsan iyi edersin."

Bölüm : 17.09.2025 14:29 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...