17. Bölüm

BÖLÜM 17

amberwatson
amberwatson

Okan, doktorların ve Vera'nın tüm uyarılarını duyuyordu ama bir noktadan sonra onları görmezden gelmekte kendince haklı sebepleri vardı. İki buçuk haftadır evde kapalı kalmak, onun için fiziksel acıdan çok daha dayanılmaz hale gelmişti. Duvarlar üzerine üzerine geliyor, her geçen dakika onu biraz daha çıldırtıyordu.

Nihayet dayanamayıp, kolundaki alçı ve omzundaki askıyla arabanın yolunu tuttu. Dikkatle, tek eliyle direksiyonu kavradı ve Emniyet'e doğru yola koyuldu. Araba kullanmak, tahmin ettiğinden daha az zorluyordu onu. Vücudu artık o ilk günlerdeki keskin, yakıcı acıyı değil, daha derinlere işlemiş bir sızıyı hatırlatıyordu sanki. Omzunda donuk, ısrarcı bir basınç, alçının altında hafif bir kaşıntı ve bazen ani bir dönüşte kolundan göğsüne doğru saplanan kısa, batıcı bir sancı... Bunlar, iyileşmenin sancılı ama normal belirtileriydi. Her sızı, her batma, onun sabrını zorluyor ama aynı zamanda özgürlüğünü geri kazanmış olmanın verdiği bir rahatlama da hissediyordu. Trafiğin akışına kapılmak, bir yere ait olduğunu hissetmek, evin dört duvarı arasındaki o boğucu hapsedilmişlik hissinden katbekat iyiydi.

Arabayı Emniyet'in huzur dolu bahçesine çektiğinde, içinde tarifi imkânsız bir sükûnet hissetti. Bu duygu, kelimelere dökülemezdi; ancak tüm olumsuzluklara, tehlikelere ve yorgunluğa rağmen burası, bu bina, bu iş, artık onun benliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Emniyetin yemyeşil bahçesinden, asırlık çınarların gölgesinde, eski mermer binanın heybetli merdivenlerine yöneldi.

Merdivenleri çıkarken, kendisini tanıyan memurlar saygıyla baş selamı verip, "Geçmiş olsun Başkomiserim," diyerek içten dileklerini ilettiler. Her biri onun için endişelenmişti, bu belliydi. Okan, tebessümle teşekkür ederek yoluna devam etti.

Odasının bulunduğu kata çıktığında, koridorda karşısına Emniyet Müdürü Alper çıktı. Kimse, savcılığa yolladıkları o kritik dosyalar yüzünden böyle bir kaza atlattığını bilmiyordu tabii. Okan, olayı sıradan bir kaza gibi geçiştirmek zorundaydı.

Alper Müdür'ün yüzünde, Okan'ı görünce babacan bir gülümseme belirdi. Durup, Okan'ın kendisine yetişmesini bekledi.
"Okan, çok geçmiş olsu. Nasılsın, daha iyi misin?" Sesindeki sıcaklık samimiydi.

Okan, saygıyla başını eğdi. "İyiyim Müdürüm, çok teşekkür ederim."

Alper, Okan'ın kolundaki alçıya bakarken endişeyle kaşlarını çattı. "Nasıl oldu bu ya? Akif'e sordum, ama bir türlü düzgün cevap veremedi, geveleyip durdu."

Okan, Akif'in yalan söyleme konusundaki beceriksizliğini en iyi kendisi bilirdi. Müdür sorunca nasıl renkten renge girmişti kim bilir. İçinden gülümseyerek, "Görünmez bir kaza diyelim Müdürüm," diye cevapladı, hafif bir tebessümle. "Ani bir sakarlık."

"Dikkat edin oğlum ya!" Alper Müdür'ün sesi hem şefkatli hem de ciddiydi. "Peki neden bu kadar acele ettin? Daha dinlenmen gerekmez miydi?"

"Beni biliyorsunuz Müdürüm," dedi Okan, omuzlarını hafifçe silkeleyerek. "Duramadım evde. Artık burada olmam, işimin başına dönmem gerekiyordu. Dosyalar, raporlar... hepsi bekliyor."

Alper Müdür, Okan'ın azmini takdir edercesine başını salladı. "İyi bakalım, tamam. Ama kendini yorma, olur mu? Yavaş yavaş alış. Dikkat et kendine." Son bir kez omzuna dostça dokunup yoluna devam etti.

Okan, koridorda ilerlerken, etrafındaki tanıdık sesler ve kokuların onu nasıl da sarmaladığını hissetti. Burası sadece bir iş yeri değil, ikinci eviydi.

Odasına girdi. İçerisi, kapalı kaldığı günlerden dolayı biraz havasız ve sessizdi. Soğuk havaya rağmen pencereyi aralayarak odaya taze bir nefes dolmasını sağladı. Masasına yerleşti, üzerindeki birikmiş dosyalara şöyle bir göz attı. Sonra sabit telefonun ahizesini kaldırdı.

"Alo Aziz Bey... Kolay gelsin. Sana zahmet, bana sade bir Türk kahvesi yapar mısın?.. Teşekkür ederim."

Ahizeyi yerine koymasıyla neredeyse aynı anda, kapı çalınmadan açıldı. Gelen Akif'ti ve arkadaşının bugün döneceğinden habersiz, boş olduğunu düşündüğü odaya bir belge almaya giriyordu.

Okan'ı masanın başında görünce şok oldu. Koyu kahverengi iri gözleri faltaşı gibi açıldı. "Okan! Senin ne işin var burada? Çıldırdın mı sen?"

Okan, onun bu şaşkın haline güldü. "Duramadım evde artık, Akif. İşbaşı vakti."

"Hay Allah’ım yarabbim ya!" Akif, elindeki kağıtları unutmuş, odanın ortasına kadar gelmişti. "Bir kez, ya sadece bir kez ömründe laf dinlediğini görsem, şu saçlarımın hepsini yolarım."

Durdu birden, bir şey fark etmiş gibi gözlerini kıstı. Yüzündeki şaşkın ifade yerini endişeye bıraktı. "Tek elle araba sürdüm deme bana."

Okan, gülümsemesini biraz daha genişletti. "Sanki yapmadığım şey, Akif."

"Lan oğlum, sen nasıl bir polissin be! Hadi kendini düşünmüyorsun, vatandaşın canını da tehlikeye atmışsın!"

"Vatandaş emin ellerde, sen merak etme," diye karşılık verdi Okan, rahat bir tavırla.

Tam o sırada, çaycı Aziz açık kapıyı hafifçe tıklattı. "Müsait misiniz Başkomiserim?" Yaşlıca adam, elinde bir tepsiyle mahcup bir ifadeyle içeri girdi. Tepside Okan'ın istediği sade Türk kahvesi ve yanında bir bardak su vardı.

"Gel Aziz Efendi. Çok teşekkür ederim." Yaşlı çaycı, sade kahveyi ve yanındaki bardak suyu masaya bıraktı.

Akif'in ayakta, suratı asık ve ters ters durmasına karşılık Okan keyifle sırıtıyordu. "Akif canım, bir şey içmez misin? Kahve ısmarlayayım sana."

"Yok abi, içmem," diye gürledi Akif, kaşları hâlâ çatık.

Okan, onun tersliğine aldırmadan, emektar çaycıya döndü. "Eline sağlık Aziz Efendi."

"Afiyet şifa olsun Başkomiserim," diyen yaşlı adam, saygıyla başını eğip odadan çıktı.

Okan, Akif'in asık suratına baktı. Yüzündeki şakacı ifade yumuşadı, yerini sıcak bir dostluk ifadesi aldı.

"Uzatma da otur şuraya," diye seslendi, sesi artık daha yumuşak ve içtendi. "Özlemedin mi lan beni? Operasyon peşinde koştuğum yok, bak. Oturdum, uslu uslu kahvemi içiyorum. Bana eşlik et hadi."

Akif, bir anlık dirençten sonra, Okan'ın samimi ses tonuna dayanamayıp suratını ekşitmeyi bıraktı. Mırın kırın ederek karşısındaki sandalyeye çöktü. "Özledim de…senin sadece kahve içmeye gelmediğine eminim.”

Okan, Akif'in suratındaki gergin ifadeyi görünce, onu biraz daha kızdırmaktan kendini alıkoyamadı. Muzip bir gülümsemeyle, "Bakarız artık duruma," diyerek ona anlamlı anlamlı göz kırptı.

"Valla büyüyemedin Okan sen..." diye şakayla karışık homurdandı Akif, başını iki yana sallayarak. "Çocuk gibisin çocuk. Tuhafsın ayrıca. Benim elim kolum kırılacak olsa, var ya, fırsattan istifade en az iki ay yatarım evde. Keyfime bakarım."

Okan, kahkahasını tutamadı. "Sen de tembelsin biraz, diyebilir miyiz?" diye takıldı ona.

"Aşkolsun!" diyerek gözlerini devirdi Akif, ama sonra şakayı bıraktı. Yüz ifadesi yumuşadı, sesi samimileşti. "Bir yandan da gelmen iyi oldu aslında, yalan söyleyemem. Sen yokken kimseye laf anlatamıyorum. Herkes seni sordu durdu. Ofis sensiz... bir tuhaf oluyor."

Okan, Akif'in bu içten itirafı karşısında yüzündeki şamatacı ifadeyi hafifçe bıraktı. Dostunun sözlerindeki özlemi ve sadakati hissediyordu. Kahvesinden bir yudum daha aldı, sıcaklığı göğsüne yayılırken, "Ben de özledim Akif," dedi, sesi artık daha yumuşak. "Evde oturmak bana göre değil.

Akif, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, içten bir merakla sordu: "Vera nasıl?"

"İyi iyi, gayet iyiyiz merak etme," diye cevapladı Okan, yüzünde sıcak bir ifadeyle.

"Oh, çok şükür," dedi Akif, sahiden rahatlamış görünüyordu. Vera'nın Okan'ın hayatındaki pozitif etkisini biliyor ve onun iyi olmasına içtenlikle seviniyordu.

Okan, ‘Sadece kahve içiyorum,’ diyordu ama beyni iş dışında hiçbir şey düşünemiyordu. Bir süre sessizliğin ardından, kaşlarını hafifçe çatarak asıl merak ettiği soruyu sordu: "Engin Türkmen'den hâlâ ses yok mu?"

Akif, ümitsizce başını iki yana salladı. "Vallahi yok abi. İzini kaybettirdi resmen. Umarım temelli gitmemiştir bu adam.”

Okan, düşünceli düşünceli başını sallarken, gözleri odanın bir köşesindeki boşluğa dikilmişti. Zihni, olası senaryoları hızla değerlendiriyordu. Sonra, kararlı bir ifadeyle Akif'e döndü: "Bu ayın sonuna kadar bekleyelim. Eğer o zamana kadar hâlâ bir iz, bir haber yoksa... farklı bir çözüm yolu düşünmeye başlamamız gerekecek. Onu bulmanın başka yollarını araştırmak zorunda kalacağız."

1 sene önce

Devrim, sakin bir pazar gününün huzuru içinde, güne mis gibi demlenmiş kahvesinin kokusuyla başlamıştı. Ilık bir yaz sabahının yumuşak ışığı, odasını aydınlatıyor, dışarıdan kuş sesleri geliyordu. Bilgisayarının başına geçti; önünde yazması ve okuması gereken bir yığın dosya ve not vardı. Tam konsantre olmuş, klavyede hızla yazarken aniden, sert ve iddialı bir kapı sesi o huzur dolu sessizliği paramparça etti.

Devrim irkildi. Bu saatte, pazar günü kim kapısını çalabilirdi ki? Beklediği bir misafir yoktu. Kalbi, sebepsiz yere hızlanmaya başladı. Yüzündeki huzur ifadesi silinmiş, yerini hafif bir tedirginlik almıştı.

Yavaşça ayağa kalktı. Kapıya doğru ilerlerken, içgüdüleri ona bir şeylerin ters gittiğini fısıldıyordu. Kim olduğunu görmek için kapı deliğinden baktı, ancak görüş açısı sınırlıydı.

Sessizliği, bir kez daha aynı sertlikte iki darbe daha bozdu. Bu sefer daha acildi, daha sabırsız.

Devrim, kapıyı tedirginlikle araladı. Karşısında, çökük yüzlü, turuncuyla kızıl arası boyalı saçları omuzlarına salık, kendisinden daha kısa ve hafifçe çelimsiz duran genç bir kadın duruyordu. Kadının koyu kahverengi gözleri, öfke ve bir o kadar da derin bir kırgınlıkla parlıyordu.

"Buyurun?" dedi Devrim, sesinde belirgin bir şaşkınlık ve ihtiyat vardı.

"Konuşmamız lazım," diye hışımla mırıldandı kapıdaki kadın, sesi adeta zehir zemberekti. Bakışları Devrim'i ölçüyor, onu rahatsız ediyordu.

"Ben sizi tanıyamadım," diye cevap verdi Devrim, kapıyı biraz daha kısmaya hazırlanarak. İçgüdüleri ona uzak durmasını söylüyordu.

Kadın, ince dudaklarını iki yana çekip acı bir gülümsemeyle, "Ben seni çok iyi tanıyorum ama, Devrim," dedi. Onun adını söylerken sesi tırmalayıcı bir tonda alayla doluydu.

Devrim'in yeşil gözleri, öfkeden çakmak çakmak parladı bir anda. Artık kiminle karşı karşıya olduğunu anlamıştı. Bu, Yunus'un kıskançlık krizleri ve saplantılı davranışlarıyla ünlü eski sevgilisi, Simge'ydi.

"Bana bak Devrim," dedi, her kelimeyi buz gibi ve net bir şekilde vurgulayarak. "Yunus'un yakasından düşeceksin, anladın mı beni?"

"Ben kimsenin yakasına yapışmış değilim, Simge," dedi, sesi buz gibi bir sakinlikle, ama her hecesi zehir zemberekti. "Sizin ikinizin de hayatınızdan çıkalı çok oldu. Yunus'la olan o zehirli, toksik ilişkiyi ben bitirdim.”

Bir adım öne attı, bu sefer boyuyla bile Simge'yi eziyordu. "Bu saatten sonra ne onunla ne de seninle ilgili bir şey görmek, duymak istemiyorum. Beni artık rahatsız etmeyin. Anladın mı?"

Simge, Devrim'in bu beklenmedik sertliği karşısında bir an geriledi. Yüzündeki öfke, şaşkınlık ve incinmiş bir gurur karışımı ifadeyle buruştu.

"Senin bu yalanlarına karnım tok benim, Devrim." dedi hafifçe başını sallayarak. "Yunus yüzüme bile bakmıyor."

Devrim, hızla toparlandı. Simge'nin iğrenç seviyesiz kavgasının apartman boşluğunda yankılanmasını istemiyordu. Hızlı bir hareketle dışarıya şöyle bir göz attı ve sonra Simge'yi kolundan tutup içeri çekti. Kapıyı sertçe kapattı.

"Rezil ediyorsun beni," derin bir nefes aldı, göğsündeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. "Bak Simge..." diye başladı, sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Ben Yunus'la iletişim halinde değilim. Aramızda her şey bitti. Tamamen."

Sonra, Simge'ye derin bir hayal kırıklığıyla baktı. Yüzündeki öfke yerini acı bir anlayışa bırakmıştı.

"Öfkeli olman gereken kişi ben miyim sence?" diye sordu, sesi yumuşak ama yorgundu. "Biz seninle aslında aynı gemideyiz. İkimiz de aynı iğrenç erkek tarafından, aynı şekilde mağdur edildik. Aynı yalanlara, aynı manipülasyonlara maruz kaldık."

Bir an durdu, Simge'nin gözlerinin içine bakarak. "Kadın kadını anlamalı Simge. Öfkenin kurbanı ben olmamalıyım. Asıl yüzleşmemiz gereken kişi, ikimizi de bu hale sokan o."

Devrim'in sözleri, odada ağır bir sessizlikle asılı kaldı. Simge'nin yüzündeki öfke ve düşmanlık ifadesi, yerini şaşkınlık ve derin bir iç hesaplaşmaya bırakmıştı. Bakışları, Devrim'in üzerinde donup kalmıştı.

Simge, Devrim'i baştan aşağı soğuk ve hesapçı bir bakışla süzdü. Onun çarpıcı yeşil gözlerine, konuşurken bile belirginleşen gamzelerine, yumuşak ve asil yüz hatlarına takıldı gözleri. Dalgalı, ışıltılı kahverengi saçları, ortalamanın üzerindeki uzun boyu ve dik duruşu, ona her ortamda fark edilecek bir hava katıyordu.

Ama asıl vurucu olan, o olgun ve kendinden emin bakışlarıydı; birikimli, başarılı bir kariyer kadını olduğunu her haliyle ele veriyor, ailesinden gelen bir terbiye; ifadesinde ve konuşmasında kendisini belli ediyordu.

Her erkeğin ona kolaylıkla hayran olabileceği, her insanın içten içe beğenisini kazanabileceği bir duruşu vardı. İşte bu düşünce, Simge'nin içindeki son kıvılcımı ateşledi. O anlık hayranlık hissi, saniyeler içinde delice bir kıskançlığa ve ezici bir yetersizlik duygusuna dönüştü.

Yunus'un, böyle bir kadını –kendisinden çok daha güzel, çok daha başarılı ve çok daha 'istediği' gibi bir kadını– beğenme, hatta ona sahip olma ihtimali bile Simge'nin kanını beynine sıçrattı. Bu, sadece bir aldatılma değil, aynı zamanda onun her anlamda 'yetersiz' olduğunun bir kanıtı gibi geldi. Yüzüne bir utanç ve öfke yayıldı. Devrim'e olan nefreti, artık sadece Yunus yüzünden değil, onun varlığının kendi yetersizliğini yüzüne vurması yüzünden de katlanılmaz bir hal aldı.

Simge, kıskançlığın kör edici pençesine tamamen teslim olmuştu. Öfkeyle ileri atıldı ve iki eliyle Devrim'in omuzlarından sertçe itti. "Ben seninle hiçbir yerde aynı tarafta değilim!" diye bağırdı, sesi tiz ve çığlık dolu.

Genç kızı iterken, Simge'nin kendi eli, üzerindeki çiçekli gömleğin yakasına takıldı. Çıtırdayan bir sesle, gömleğin düğmelerinden biri koptu ve sessizce yerlerde yuvarlandı.

Devrim, bu ani fiziksel saldırı karşısında sendeleyerek geriye birkaç adım attı. Gözleri korku ve şaşkınlıkla açılmıştı.

Yüzündeki şaşkın ifade, hızla sert ve kararlı bir ifadeye dönüştü. Simge'ye, artık hiç toleransı kalmamış bir bakışla baktı.

"Simge," dedi, sesi buz gibi ve titrek değil, artık net ve tehditkâr bir tondaydı. "Biraz daha ileri gidersen, polisi çağırmak zorunda kalacağım.

Simge, Devrim'in uyarısını duymazdan geldi. Gözleri, mantığın ve öz kontrolün sınırlarının çok ötesine geçmişti.

"İğrençsin! İğrenç!" diye haykırdı, sesi çatallaşmış ve acı doluydu. "Sen insanların mutluluğunu kıskanan aşağılık birisin! Benim sahip olduğum her şeyi çalmak, her şeyi mahvetmek istiyorsun!"

Saldırgan bir tavırla yeniden üzerine yürüdü, parmağıyla Devrim'i işaret ederek. "Yunus'u benden çaldın! Hayatımı mahvettin! Şimdi de burada bana akıl vermeye, mağdur rolü oynamaya kalkıyorsun!"

Devrim, bu çılgınca suçlamalar karşısında bir an donakaldı. Simge'nin gerçeklikle bağı tamamen kopmuş gibiydi. Ona mantıklı bir şeyler anlatmanın imkansız olduğunu anladı.

Soğukkanlılığını koruyarak, telefonunu kaldırdı ve 155'i aramak için ekrana dokundu. Artık konuşmanın bir anlamı yoktu. Bu, bir güvenlik meselesiydi.

"Polisi arıyorum, Simge. Bu senin için son uyarımdı."

Simge, Devrim'in telefonu kaldırıp polisi aramaya hazırlandığını görünce, sonunda durdu. O raddeye, o sınıra göz yumamazdı. Bir anlık panikle geri çekildi, nefesi hâlâ hızlı ve öfkeliydi.

"Korkağın tekisin," diye tısladı, sesi küçük ve zehirli bir şey gibi odada yankılandı. "Tam bir korkaksın Devrim.”

Kapıya yöneldi, tokmağı kavradı ve kapıyı açtı. Tam çıkacaktı ki aniden durdu. Omuzları gergindi. Yavaşça başını çevirip Devrim'e son bir kez baktı. Gözlerinde, alaycı bir gülümsemeyle katıksız bir öfke arasında gidip gelen tehlikeli bir parıltı vardı.

"Ve unutma," diye fısıldadı, sesi aniden düşük ve kehanet dolu bir tona bürünmüştü. "Korkaklar... ölüme mahkumdur."

Cümlesini bitirir bitirmez, kapıyı öyle bir hızla çarparak kapattı ki, duvardaki bir tablo sarsıntıdan hafifçe sallandı. Ayak sesleri, hızla uzaklaşarak koridorda kayboldu.

Devrim, arkasında yankılanan o son, ürpertici cümle ve çarpılan kapının sesiyle baş baza kaldı. Elindeki telefonu yavaşça indirdi. Odadaki sessizlik, Simge'nin bıraktığı zehirli tehditten çok daha ağırdı. "Korkaklar ölüme mahkumdur."

Aradan birkaç dakika geçmiş miydi, geçmemiş miydi? Devrim, kapıdaki o sert çalma sesiyle irkildi. Daha nefesini bile düzene sokamamıştı, sinirleri yıpranmış bir tel gibi titriyordu. Simge’nin geri döndüğünü düşünerek, kapıyı açtı.

Ancak karşısında, Simge’nin sert ve soğuk bakışları yerine, en yakın arkadaşı Çağla'nın mavi, sevimli bakışlarını gördü. İçi derhal bir rahatlama dalgasıyla doldu ve farkında olmadan derin, titrek bir nefes aldı.

Çağla, elindeki poşeti neşeyle havaya kaldırarak, "Sürpriz!" diye seslendi, yüzünde içten bir gülümsemeyle. "Simit aldım! Kahvaltı yaparız diye düşündüm. Biliyorsun, o çıtır çıtır..."

Sözünü tamamlayamadı. Bir anda Devrim'in yüzündeki sarsılmış ifadeyi, gözlerindeki tedirgin bakışı ve genel olarak dağınık halini fark etti. Neşesi anında söndü, yerini derin bir endişe aldı. Hemen bir adım öne atıldı.

"Kuşum," dedi, sesi yumuşak ve şefkatle dolu, "sana bir şey mi oldu? Yüzün bembeyaz olmuş.

Devrim, Çağla içeri girip arkasından kapıyı çekerek kapatırken hâlâ şokun etkisiyle mırıldandı: "Çağla... Simge geldi."

Çağla'nın kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. "Ne?" diye çıkıştı, bu beklenmedik isim karşısında irkilerek. "Yunus'un manyak eski sevgilisi Simge mi? O Simge mi?"

"Evet," diye onayladı Devrim, sesi titrek ve gergin. "Yunusun yakasından düş dedi bana.”

Çağla'nın gözleri fal taşı gibi açıldı, şok ve inanmazlık içinde bir an duraksadı. Sonra, tipik bir Çağla tepkisiyle patladı: "A aa? Kıza bak ya! Cesaretine hayranım, vallahi! Peki, bu ne cüret?" Diyalog hızla ve keskin bir tonla devam etti. Bir an durdu, başını hafifçe yana eğip düşünceli bir ifade takındı. "Devrim, bu kız ilaç falan alıyor olmasın? Deli midir nedir? Ciddi ciddi sorguluyorum. Yunus'tan ayrılan sensin, sonuçta. Kafayı mı yedi bunlar?"

Devrim, Çağla'ya boş gözlerle baktı. Omuzları çökmüş, sesi adeta içine çekilmişti. "Bilmiyorum Çağla," diye mırıldandı, sesi titrek ve belirsiz. "Ama Simge hiç sağlıklı bir kız değil. Normal biri değil..."

İçini çekti. Devrim, o sıralar Yunus'un ilişkilerinde kendisine bıraktığı derin travmanın etkilerinden sıyrılmaya, yeniden ayakları üzerinde durmaya çalıştığı zorlu bir dönemden geçiyordu. Hayata karşı her zaman dimdik duran, kararlı ve kendinden emin duruşu, ilk ve son kez bu kadar sarsılmıştı. İşte tam da bu kırılgan evresinde, Simge'nin bu beklenmedik saldırısı onu daha da derinden yaralamıştı.

Konuşmaya devam ederken, yere düşmüş küçük bir düğmeyi fark etti. Eğilip aldı, avucunun içinde bir an öylece seyretti. Sanki o küçük, kayıp nesne, kendi dağılmışlığının bir metaforu gibiydi.

"İtti falan beni..." diye ekledi, sesi biraz daha güçlenerek ama hâlâ içinde bir korku vardı. "Resmen kavgaya gelmiş buraya. Sonra... Sonra dönüp giderken, 'Korkaklar ölüme mahkumdur,' dedi Çağla." Düğmeyi kitaplığın en üst rafına, ulaşılması zor bir köşesine koydu. O anlamsız cümle, tıpkı o düğme gibi, orada, uzak bir yerde dursun istiyordu.

Çağla'nın yüzünde şimşekler çaktı. "Ne?" diye haykırdı, öfkeden adeta gözleri kısıldı. "O nasıl bir laf ya?

Devrim, Çağla'nın bu ani öfke patlaması karşısında biraz daha küçülür gibi oldu. "Bilmiyorum..." diye tekrarladı. "Ama öyle dedi. Ne demeye çalışıyor sence? Beni korkutmak mı istedi?"

Çağla, bir an için derin bir nefes aldı. Sonra, bütün öfkesini geride bırakıp, yüzündeki ifadeyi yumuşattı. Devrim'e yaklaştı. "Bitanem," dedi, sesi artık bir anne şefkati kadar yumuşak ve sakinleştiriciydi. "Onun gözü dönmüş. Aklını kaçırmış o kız."

Yavaşça Devrim'i tutup salonun derinliklerine, rahat koltuğa doğru yürüttü. Onu yavaşça oturttu, sanki kırılacak bir cam eşyaymış gibi özenle.

"Devrim," diye devam etti, yanına oturup onun saçlarını okşamaya başladı. Dokunuşları sakinleştirici ve güven vericiydi. "Sen hayatımda tanıdığım en cesur insansın. Bunu asla unutma. O aptallar, kendi korkak ve acınası hayatlarına baksınlar. Senin ne kadar güçlü olduğunu biliyoruz. Bu, onun sorunu, senin değil."

Devrim, Çağla'nın bu sözleri ve okşayışıyla yavaş yavaş sakinleşmeye, omuzlarındaki yük hafiflemeye başladı. O kırılgan anında, Çağla'nın varlığı ona sığınacak bir liman olmuştu.

Günümüz

Okan, nispeten aksiyonsuz şekilde tamamlamıştı günü; sahiden de Akife söz verdiği gibi sakin ve problemsiz bir mesai olmuştu. Ama mutluluğuna diyecek yoktu, burada olmak bile yetmişti ona. Ofisinin loş ışığı altında, masasının başında oturmanın, bir amaca hizmet etmenin verdiği o dingin huzur, içini ısıtmıştı.

Akşamüstünün o ılık, turuncu ışığı ofisin tozlu camlarından süzülürken, masasındaki dağınık dosyaları özenle toparlamaya başladı. Evrakları klasörlerine yerleştirirken, her şeyin yerli yerinde olmasına özen gösterdi. Son dosyayı da yerine koyduğunda, hafifçe gülümsedi. Çıkmaya hazırdı.

Odasından çıkıp, sessizliğin hüküm sürdüğü uzun koridorlara yöneldi. Ayak sesleri mermer zeminde yankılanıyordu. Merdivenlere doğru ilerlerken, binadan çıkmak için acele eden insan kalabalığının arasına karıştı. Tam merdivenlerden inmeye hazırlanırken, biri koluna hafifçe dokundu.

Başını çevirince, tanıdık bir suratla karşılaştı. Şaşkınlıkla ama sevecen bir ifadeyle gülümsedi.
"Pınar? Hayırdır, hangi rüzgar attı seni buraya?"

Pınar, her zamanki gibi kusursuz ve çok şık görünüyordu. Üzerindeki zarif trençkotu ve topuklu ayakkabılarıyla kalabalıkta bile hemen fark edilen bir duruşu vardı. Hafifçe gülümsedi, kıpkırmızı rujlu dudaklarının arasından bembeyaz dişleri göründü.
"Almam gereken bir dosya var, onun için geldim. Asıl sen napıyorsun burada?”

Okan, Pınar'ın şaşkın ifadesine içten bir kahkaha attı.
"Ben de işbaşı yaptım işte, evde duramadım. Demiştim sana, 'Gelirim ben her türlü' diye. Bak, sözümde durdum."

Pınar da ona katılarak güldü, gözlerinde şakacı bir ışıltı vardı.
"Sözünün erisin, ona ne şüphe?" diye karşılık verdi. Anlık bir sessizlik oldu, etraflarındaki kalabalık bir aşağı bir yukarı hareket ediyordu. Pınar, bir elini çantasının sapında gezdirdi ve hafifçe eğilerek, sesini biraz alçalttı. "Beş dakikalık işim var, sonra müsaitsen bir kahve içelim mi? Sana bir şey vermek istiyorum."

Okan'ın aslında hiçbir yere yetişmesi gerekmiyordu. Gülümseyerek başını salladı. "Olur aslında. Sen işini hallet, ben Emniyetin bahçesine iki kahve söyleteyim. Nasıl olsa orası sessizdir bu saatlerde."

Pınar'ın yüzündeki gülümseme biraz daha genişledi, memnuniyetle onayladı.
"Anlaştık. Beş dakikaya oradayım.”

Pınar, dosyayı almak için hızlı adımlarla kayıt bürosuna yöneldi. Okan ise emniyet binasının arkasındaki küçük, bakımlı bahçeye doğru ilerledi. Çimler yemyeşildi ve kenardaki ağaçların gölgesi, akşamüstü sıcağına karşı serin bir sığınak vaat ediyordu. Plastik masalardan birine oturup, kantindeki görevliye iki kahve söyledi.

Tam kahveler gelmişti ki, Pınar bahçenin girişinde belirdi. Hafif nefes nefese görünüyor, ancak gülümsemesi hiç eksilmiyordu. Masaya doğru yürüdü ve Okan'ın karşısına oturdu.

"Tam beş dakika, görüyorsun," diye şakayla giriş yaptı, kahvesinden bir yudum alırken.

"Zamanlaman kusursuz," diye karşılık verdi Okan. "Hayırdır, nedir bu dosya meselesi?”

Pınar, kahve fincanını iki eliyle tutarak, bir an düşünceli bir ifade takındı. "Aslında tamamen sıradan bir iş için geldim, eski bir davaya ait bir evrakı almam gerekiyordu. Seninle karşılaşmak güzel bir sürpriz oldu. Nasıl gidiyor? Gerçekten 'evde duramadım' da ondan mı geldin, yoksa başka bir şey mi var?"

Okan, içini çekti. "Yok, hayır. Gerçekten evde oturmak bana göre değil. Burada olmak, bir şeylerle meşgul olmak... İyi geliyor. Akife de söz vermiştim zaten, uslu duracağıma dair." Hafifçe gülümsedi.

Pınar, onun bu sözlerine içten bir kahkaha attı. "Uslu durmak sana hiç yakışmıyor Okan, itiraf et." Sonra yüz ifadesi ciddileşti. "Cidden, her şey yolunda mı?”

"Gayet yolunda her şey." gülümsedi Okan.

"İyi," diye fısıldadı Pınar, gözleriyle onu onaylarcasına. "Seni böyle görmek güzel." Sonra aniden çantasına uzandı ve içinden küçük, zarif bir davetiye çıkardı. "Bunu sana vermek istiyordum ben de iyi denk geldi. Gelecek ayın 15’inde kurucu ortağım yeni girişimi hukuk teknolojisi start-up'ını duyurmak istiyor. Küçük bir açılış kokteyli düzenliyoruz. Gelirsin diye umuyorum." Davetiyeyi Okan'a uzattı. "Vera’yı da getir, tabii.”

Okan, davetiyeyi aldı, üzerindeki yazıları şöyle bir okudu. “Geliriz, mutlaka."

Okan, davetiyeyi elinde tutarken, içinden geçen bir dürtüyle Pınar'ı hafifçe test etmek istedi. Vera ile olan ilişkisini anlamaya çalışıyordu. Hafifçe gülümseyerek, kasıtlı olarak naif ve sıcak bir tonla sordu:

"Vera’yla çok iyi anlaşmışsınız, seni çok sevmiş.”

Pınar'ın gözlerinde anlık bir şaşkınlık ve ardından hızlı bir değerlendirme ifadesi belirdi. Okan'ın bu sözleri ne niyetle söylediğini anlamaya çalışıyordu. Vera gerçekten böyle şeyler mi söylemişti, yoksa Okan, Vera'nın anlattıklarından sonra onu yokluyor muydu? Belki de genç adam, sevgilisinin yanında olduğunu, onu desteklediğini hissettirmek istiyordu. Pınar, bu küçük oyuna katılmaya karar verdi. Hiçbir şey olmamış gibi, doğal ve rahat tavrını korudu.

"Vera mı söyledi bunu?" diye hafifçe gülümseyerek karşılık verdi, sesi sıcak ve samimiydi. "Akıllı insanlara bayılırım, Okan. Vera da çok akıllı, keskin zekalı bir kadın. İyi anlaşmamız tesadüf değil, evet. Onunla sohbet etmek gerçekten keyifli."

Okan, Pınar'ın tepkisini ölçerek dinlemişti. Yüzünde sahici gözüken bir gülümsemeyle, "Bunu duyduğuma çok sevindim," dedi. "İkinizin de birbirinizden hoşlanması beni gerçekten mutlu ediyor."

Bu sırada Pınar, kahvesinin son yudumunu aldı ve zarif bir hareketle ayağa kalktı. Çantasını omzuna attı. "O zaman görüşürüz," dedi, sesinde her zamanki o kararlı ve enerjik tonla. "Ben kaçıyorum artık. Seni gördüğüme çok sevindim, Okan. Gerçekten."

Okan da ayağa kalktı. "Ben de. Çok teşekkür ederim davet için. Görüşürüz."

Pınar, ona son bir kez, belki de biraz daha derin anlamlar yüklü bir gülümsemeyle baktı ve hızlı, kararlı adımlarla bahçeden ayrıldı, kalabalığın içinde kayboldu.

Okan, havanın hafifçe çöken griliğiyle eve vardı. İçeri girdiğinde sessizlik ve boşluk onu karşıladı. Vera henüz dönmemişti. Ceketini çıkarıp askıya astı, telefonunu eline aldı.

+ Canım, gelecek misin akşam? diye sordu, sesi sıcak ve bekleyiş dolu.

Telefonun diğer ucundan Vera'nın neşeli ama yorgun sesi geldi:
- Evet hayatım, yoldayım. 15 dakikacık bir şey kaldı.

Okan, laptopunu açıp Kore restoranının sitesine girdi.
+ Sushi söylüyorum, yeriz değil mi?

Vera'nın heyecanlı cevabı gecikmedi.
- Valla kurt gibi açım Okan, harika düşünmüşsün!

Okan gülümseyerek devam etti:
+ Noodle’ını etli mi yersin sebzeli mi?

- Sebzeli canım, diye yanıtladı Vera. Daha hafif olur.

Vera'nın en sevdiği California roll'lerden, birkaç çeşit nigiri ve sebzeli noodle'dan oluşan bir sipariş hazırladı. Ödemeyi hızla tamamladıktan sonra, mutfağa yönelip masayı hazırlamaya koyuldu. Masa örtüsünü düzeltti, iki adet porselen sushi tabağı, hasır çubuklar ve soya sosu için küçük kâseler yerleştirdi. Her şeyi Vera'nın dönüşüne yetiştirmek için hızlı hareket ediyordu.

Kapı zili çaldığında, kapıyı açmak için koridora yöneldi. Ancak tam kurye elindeki paketleri uzatacakken, arkasından asansörün sesi duyuldu. Asansör kapısı açıldı ve içeriden Vera çıktı. "Ben alayım," dedi Vera nefes nefese, kuryeye gülümseyerek. Paketleri devralıp Okan'a doğru ilerledi. "Tam zamanında yetiştim görüyorsun."

İçeri girdiğinde, Vera'nın halini daha net gördü Okan. Süt beyazı yanakları soğuk havadan kıpkırmızı olmuştu.

Saçları, boynuna doladığı yün atkının içine sıkışmış, rüzgârda uçuşmuştu. Üzerindeki kalın paltonun yakası hâlâ kalkıktı.

"Dışarısı buzzz gibi," diye homurdandı, sanki dişleri donmuş da tam konuşamıyormuş gibi bir ses tonuyla. Ayağının ucuyla kapıyı iterek kapattı, elleri poşetlerle dolu olduğu için. "Dondum resmen.”

Okan, hemen Vera'nın elindeki yemek paketlerini boştaki tek eliyle aldı. Ellerinin buz kesmiş olduğunu fark etti.

Vera'nın donuk dudaklarına sıcak, kısa bir öpücük kondurdu. "Hoş geldin canım."

Vera, Okan'ın bu ani sıcaklığıyla biraz ısınmış gibiydi. "Hoş buldum," diye karşılık verdi, yüzünde minnettar bir gülümsemeyle. Hızla üzerindeki ağır paltoyu çıkarmaya çalıştı. "Bir elimi yıkayıp hemen geliyorum.”

Okan, paketleri mutfağa götürüp açmaya başladı. Kokusuyla bile insanı cezbeden sushileri porselen tabaklara özenle yerleştiriyor, noodle'ları ise derin kâselere boşaltıyordu. Tam kapları masaya taşırken, Vera elini yıkayıp dönmüştü bile.

Okan'ı bu şekilde hazırlık yaparken görünce, hafifçe başını iki yana salladı. Yüzünde hem sevgi dolu hem de sitemkar bir ifade vardı. "Hayatım ben yaparım ya, sen niye yoruluyorsun?" diye sordu, sesi yorgunluk ve şefkatle yumuşamıştı. Yaklaştı arkasından Okan'ın askıdaki koluna hafifçe dokundu.

Ardından, daha alçak, neredeyse fısıldar gibi bir tonla ekledi: "Hem zaten laf dinlemedin, gittin bugün. Yorulma artık. Bırak, ben hallederim. Sen otur."

Masaya oturup yemek yemeye başladılar. Sushilerin tazeliği ve noodle'ın sıcak buharı odaya yayılmıştı. Okan, bir parça California roll'ü çubuklarıyla alıp ağzına götürdü. Lokmayı yuttuktan sonra, konuştu. "Pınar geldi bugün.”

Vera, çubuklarıyla tuttuğu nigiri'yi tam ağzına götürecekken duraksadı. Yemeği tabağına bıraktı ve Okan'a dikkatle baktı. Hiçbir şey söylemedi, sadece kaşlarını hafifçe kaldırarak onu dinlemeye devam etti. Yüz ifadesi kapalıydı, ne düşündüğü belli değildi.

Okan, Vera'nın tepkisizliği karşısında bir an tereddüt etti. Sonra, olanları anlatmaya devam etti: "Geçen anlattıklarından sonra yoklamak istedim. 'Vera seni çok seviyor' dedim, hiç renk vermedi. Seni çok akıllı bulduğundan filan bahsetti."

Vera, Okan'ın sözlerine hiçbir yorum yapmadı. Sadece, önündeki yemeği dikkatle karıştırmaya devam etti. Pınar hakkındaki düşünceleri o kadar netti ki, artık kelimelere dökmenin bile anlamsız olduğunu düşünüyordu.

Zaten Okan'a defalarca anlatmıştı. Ancak sevgilisinin bu sorgulayıcı, temkinli yaklaşımı, içinde garip bir rahatlama hissi uyandırdı. Demek ki söylediklerini ciddiye almıştı. Demek ki Pınar'ın sözlerinin ardındaki niyeti anlamak için çaba sarf ediyordu. Bu küçük ama önemli detay, Vera'nın içindeki gerginliğin bir kısmını aldı.

"Aslında... Bir davetiye verdi. Gelecek ay bir kokteyl var. İkimizi de çağırıyor," diye ekledi Okan.

Vera'nın çubukları, tam ağzına giderken havada asılı kaldı. Bir anlık bir donakalmanın ardından, yavaşça tabağın kenarına bıraktı. Başını kaldırıp Okan'a baktı. Bakışları keskin ve derinlikliydi, adeta onun zihnini okuyor gibiydi. "Demek ikimizi de çağırıyor," diye tekrarladı.

Derin, anlamlı bir nefes aldı ve sonunda yemekle olan ilgisini tamamen kesti. "Okan," diye başladı, sesi yumuşak ama son derece netti. "O kadın benden hoşlanmıyor.” Seninle neden görüştüğünü, iş bağlantılarını, ortak geçmişinizi anlayabiliyorum. Ama beni özellikle davet etmesi... Bu samimi değil. Bu, zorunlu bir nezaketten, belki de seni test etmek, beni gözlemlemek için yapılmış stratejik bir hamleden ibaret. İçten bir davet değil."

"Aksine," dedi ve boğazını temizledi, sanki bir yumru takılmış da onu yutmak zorunda kalmış gibi. "Bence olması gerektiği gibi, profesyonel davranıyor. Sadece beni çağırsaydı, bu seni görmezden gelmek, hatta durumu daha da garip ve gizemli hale getirmek olurdu. Bu şekilde her şeyi açığa vuruyor, normalleştirmeye çalışıyor. Daha doğru değil mi?"

Vera'nın bakışları bir an boşluğa dalıp gitti. Okan'ın mantıklı açıklaması, onun içindeki tedirginliği dağıtmaya yetmemişti. Hafifçe dudaklarını büktü, düşünceli bir ifadeyle. "Belki de." diye mırıldandı, sesi biraz daha yumuşamıştı ama hâlâ ikna olmamışlığın gölgesi vardı. Sonra, sanki üzerindeki gereksiz bir yükü atıyormuş gibi kararlılıkla omuz silkti. "Ama o kadın benim kim olduğumu anlamasa daha iyi olur. Ve anlaması da an meselesi.” İç geçirdi. "Ben gelmesem daha iyi sanırım.”

Okan, Vera'nın bu çekimserliğini duyar duymaz hemen tepki verdi. Yüzündeki ifade, hiç tartışmaya açık olmadığını gösteriyordu. Ona doğru eğildi, bakışları ciddi ve yumuşak bir kararlılıkla doluydu. "Saçmalama," dedi, sesi kesin ama sevgi doluydu. "Sen gelmezsen, ben de gitmem."

Anlayışla, neredeyse bir iç çekişle mırıldandı. "Benimle ne ilgisi var." Ağzındaki son lokmayı yuttu, boğazından geçişini hissederek. "Sen gidebilirsin,"

Ama Okan için bu bir seçenek değildi. Ona baktı, gözlerinin içine bakarak her kelimeyi özenle seçti. "Canımın içi," dedi, sesi bir fısıltı kadar yumuşaktı ama arkasındaki irade çelik gibi sağlamdı. "Senin olmadığın yerde benim de işim olmaz. Sen düşün taşın, karar ver. Ne yapmak istersen, nasıl hissediyorsan öyle yaparız.”

Okan'ın bu sözleri, Vera'nın içindeki son direnci de kırdı. Onun bu kadar net ve tereddütsüz bir şekilde yanında duruşu, Pınar'ın yaratabileceği her türlü gerginlikten daha güçlüydü.

Vera cevap vermedi. Pınar'ı bu saatten sonra kıskanacak bir kadın değildi; bu duygu, onun karakterine ve Okan ile aralarındaki ilişkiye son derece aykırıydı. Zaten bunun için geçerli bir sebep de yoktu. Okan, her şeyi, en ufak ayrıntısına kadar, bütün şeffaflığıyla onunla paylaşıyordu. Bu, aralarındaki ilişkinin sağlamlığının ve birbirlerine duydukları derin, koşulsuz güvenin en büyük kanıtıydı.

Onun Pınar'dan hoşlanmamasının sebebi çok daha farklı ve derindi. Vera, Pınar'ı son derece tehlikeli buluyordu. Onun keskin zekasını, sınırsız hırsını ve amaçlarına ulaşmak için her yolu meşru gören pragmatik doğasını sezebiliyordu. Pınar, özünde sahici bir iyilik duygusuna, samimiyete yabancı biriydi; her hareketi, her gülümsemesi, her "nazik" sözü hesaplanmış ve çıkar odaklıydı. Okan'ı bir kriz anında kurtarmış olması bile bu gerçeği değiştirmiyordu; o an için en karlı, en stratejik hamle oydu, hepsi bu. Vera'ya göre, Pınar'la aynı ortamda bulunmak, onun kurallarıyla oynamak, incecik, sallanan bir ipin üzerinde dengede durmaya çalışmak gibiydi.

 

 

Bölüm : 20.09.2025 17:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...