
Talihsiz kazanın üzerinden tam beş hafta geçmişti. Okan, bu süreci bir öyle bir böyle, zaman zaman acı ve hareketsizliğin verdiği çaresizlikle, zaman zaman da Vera'nın şefkati ve desteğiyle atlatmıştı. Sonunda, kolundaki o hacimli ve rahatsız alçı çıkarılmış, yerini hafif bir bandaja bırakmıştı. Cildi soluk ve biraz hassastı, kasları ise belirgin şekilde zayıflamıştı.
İlk zamanlar, kolundaki o güç kaybını yoğun bir şekilde hissetmiş, en basit eşyaları kaldırmak bile onun için bir mücadeleye dönüşmüştü. Ancak doğuştan gelen bir azimle ve Vera'nın da teşvikiyle düzenli yaptığı fizik tedavi hareketleri sayesinde hızla toparlanmaya başlamıştı. Şimdi, ara sıra, özellikle hava değişimlerinde veya yorulduğunda, kolunda hafif, inatçı bir sızı hissediyor olsa da bu haline binlerce kez şükrediyordu. En azından yeniden özgürdü.
Odanın loş ışığında, aynanın karşısında Vera son hazırlıklarını yaparken Okan'ın endişeli bakışlarını hissetti. Dönüp ona baktığında, yüzündeki ifadeyi yatıştırmak istediği belliydi. "Bu gece," diye söze başladı sesi sakin ama kararlı, "İstanbul'un en lüks otellerinden birinde, uzun zamandır peşinde olduğumuz bir Fransız şebekesinin bağış toplantısı var."
Devam etti. "Görünüşte hayırsever bir gece. Aslında karanlık işlerinin finansal ağının döndüğü bir operasyon. Benim görevim, organizasyonun ana makbuzlarını ve en kritik hesap dökümlerini fiziksel olarak ele geçirmek."
Okan'ın içini bir endişe kapladı. "Fiziksel olarak mı? Bu çok riskli değil mi?"
Vera hafifçe gülümsedi. "Adamlar çok temkinli. Elle tutulur kağıtlar, özel bir çantada, odalardan birindeki kasada duruyor. Doğrudan almaktan ziyade biz kopyalayacağız."
Masanın üzerinde duran özel tükenmez kalemi aldı. "Bu bir mikro kamera," diye açıkladı. Parmağındaki platin yüzüğü gösterdi, "bu da yüksek çözünürlüklü bir tarayıcı. Benim görevim belgelerin anlık fotoğrafını/scan'ini almak, verileri gizli USB modüle aktarmak ve oradan dışarı çıkarmak. USB, görüntülerin şifreli kopyasını saklayacak bu sayedefiziksel belgeler yerinde kalacak, ama içeriğin aynısı bizde olacak."
Okan'ın yüzündeki endişe hafifçe azalmıştı.
Vera, kimliğini açıkladı: "Bu gece Claire Durand adında bir Fransız finans danışmanıyım. Liderle, şirketinin 'görünürdeki' hesapları için danışmanlık görüşmesi yapacağım. Onun güvenini kazanacağım, finansal raporlarını gönüllü olarak göstermesi için zemin hazırlayacağım."
"Hiçbir şey çalmayacağım. Sadece bir danışman olarak işimi yapacağım. Veriler kopyalanacak ve ben kimseye görünmeden ortadan kaybolacağım."
Vera aynanın karşısında son rötuşları yapıyordu. Okan, yatağın kenarında oturmuş, ellerini arkaya yaslamış onu izliyordu. Gözleri, sevgilisinin dönüşümünü hayranlıkla takip ediyordu.
Vera, vücudunu zarifçe saran kırmızı straplez bir elbise giymişti. İpeksi kumaş, her hareketinde teniyle uyum içinde akıyor, onun heykelsi vücut hatlarını vurguluyordu. Geniş, düz gerdanı ve incecik köprücük kemikleri, elbisenin derin yaka çizgisiyle mükemmel bir uyum içindeydi. Çıplak omuzları, güçlü ve kadınsı bir zarafetle parlıyordu. Doğal sarı saçlarını boyayarak aldığı ıslak kum kahverengisi ton, yüzündeki ifadeyi yumuşatmış, kırmızı dudaklarını ve elbisesini daha da çarpıcı hale getirmişti. Tabii ki asıl amaç tanınmamaktı, ama bu görüntü aynı zamanda ölümcül bir çekicilik de yayıyordu.
Boynunda, ince ama göz alıcı bir Fransız markasına ait olan zarif bir pırlanta kolye parlıyordu. Kolunda, deri clutch çantasını taşıyordu. Ayaklarındaki topuklu ayakkabılar ise yüksek olmasına rağmen, gerektiğinde rahatça yürüyebileceği, hatta koşabileceği kadar işlevsel bir modeldi.
O zarif clutch çantanın iç cebinde, silahı saklıydı.
Kolyesinin arkasında, neredeyse görünmez bir gizli mikrofon vardı. Çantasında, Claire Durand'a ait mükemmel bir sahte hologramlı kimlik duruyordu. Ve en önemlisi, USB modülün saklandığı özel bir kılıf...
Okan'ın dudaklarına yavaş yavaş bir sırıtış yayıldı. "Koyu renk saçla da ayrı seksi oldun," dedi, sesi alçak ve biraz pürüzlüydü. Vera'ya bakarken içi gıdıklandı, ona olan arzusu ve hayranlığı tazelenmişti.
İçinden düşündü, İnsanlar birbirinden zaman geçtikçe nasıl sıkılıyordu? Bu ona hiç mantıklı gelmiyordu. O Vera'ya asla doyamıyordu. Onun her haline, en sıradan anlarına bile hayrandı. Şu anda, aynanın karşısında bir görev için hazırlanan bu kadın, onun için dünyadaki en güzel, en etkileyici şeydi.
O, güzel olmanın çok ötesinde bir varlıktı. Vera, dünya üzerindeki en zeki, en güçlü kadındı şüphesiz. Onun güzelliği, teninin pürüzsüzlüğünden veya gözlerinin parıltısından değil, beyninin işleyişinden, anlık kararlarının isabetinden, en karmaşık problemleri çözüşündeki zarafetten kaynaklanıyordu.
Okan ona bakarken, gördüğü şey sadece fiziksel bir çekicilik değil, nadir bulunan bir zihnin tezahürüydü. Vera'nın zekâsı, ona tehlikeli bir parıltı, baş döndürücü bir karizma veriyordu. Pratik zekâsı öyle keskindi ki, en umutsuz durumlarda bile bir çıkış yolu bulur, en karmaşık kilitleri en basit anahtarlarla açardı. Onun varlığı, bir silahtan daha keskin, bir kalkan kadar sağlamdı.
Ve tüm bu zihinsel güç, inanılmaz bir kadınsılıkla harmanlanmıştı. Bu kombinasyon, onu sadece güzel değil, esrarengiz, cezbedici ve unutulmaz kılıyordu. Okan için Vera, evrenin mükemmel bir dengeyle yarattığı, nadide ve tek bir eserdi. Ona her baktığında, bu kadar bütünlüklü bir insanın var olabileceğine yeniden hayret ediyordu.
Okan'ın düşünceleri, bakışlarına yansımıştı. Ona öyle bir hayranlıkla bakıyordu ki, bu bakışlar neredeyse dokunulabilir bir sıcaklık yayıyordu. Vera, aynada onun bu yansımasına denk geldiğinde, dudaklarına cüretkâr, büyüleyici bir gülümseme yayıldı. Okan'ın kendisini nasıl gördüğünü biliyordu ve bu güç, onu daha da pervasızlaştırıyordu.
"Kalıcı olarak boyatsam mı saçımı?" diye sordu, sesi alçak ve biraz da şehvet dolu bir oyunbazlıkla doluydu. Sorusu sadece bir fikir değil, Okan'ı tahrik etmek için atılmış bir adımdı.
Yavaş, bir kedinin avına yaklaşırken ki hali gibi süzülerek yaklaştı sevgilisine. Her adımı, vücudunun kırmızı ipekle nasıl uyum içinde hareket ettiğini vurguluyordu. Okan, gözlerini bir saniye bile ayırmadan onu izliyordu, bakışlarıyla ona dokunuyor, onu okşuyordu. Gülümsemesi, Vera yatağa doğru ilerlerken daha da genişledi. Onu boydan boya süzdü, o kıyafetin altındaki her kası, her eğimi hayal ederken.
"Cık," dedi, sesi iyice kalınlaşmıştı. "Ben sarı haline hastayım. Ama şimdilik bu kahverengi de... çok başka yakışmış."
Vera, derin yırtmacının verdiği rahatlıkla, Okan'ın bacaklarının arasındaki o ufak boşluğa dizini koydu. Hareketi kastiydi, hakimiyet kuruyordu. "Demek öyle," diye mırıldandı, eğilerek. Nefesi Okan'ın yanağına çarpıyor, tenini yakıyordu.
Okan onun bu hareketleriyle deli oluyordu.
Vera şu an çok cüretkâr, çok pervasızdı. Kontrol tamamen ondaydı. Elini Okan'ın göğsüne koydu, parmaklarıyla gömleğinin yakasını hafifçe çekti. Sonra, hiç tereddüt etmeden, rujunun bozulmasını umursamadan, sert ve ihtiraslı bir şekilde dudaklarını onunkilerin üzerine bastırdı. Bu bir öpücükten çok, bir sahiplenişti; bir anlaşmaydı, bir veda değil, bir söz vermeydi.
Okan'ın elleri hemen Vera'nın kalçasında, o ipeğin incecik altındaki sert kasları kavradı. Ona aynı şiddetle karşılık verdi, durmak istemiyordu, zamanın durmasını istiyordu. Nefesleri kesişiyor, birbirlerine karışıyordu.
Okan, Vera'nın alt dudağını dişlerinin arasında öyle hafif, öyle incelikle aldı ki; bu, bir sahiplenişten çok bir yalvarıştı sanki. Vera'nın içinden tatlı bir ürperti geçti. Bu küçük ısırış, beklenmedik bir hazza dönüştü. Hoşuna gittiğini belli etmek için dudaklarını daha da araladı, kendi diliyle Okan'ın diline nazikçe yol verdi.
O anki suskunlukta, Okan'ın iç çekişi duyuldu ve Vera'nın dilini kendi dudaklarıyla karşıladı.
Bu buluşma önce yavaş ve derinken, kısa sürede hızlandı, nefesler kesik kesik ve acil bir hal aldı. Vera, ciğerlerine çektiği havada artık sadece Okan'ın kokusunu alıyor, kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi çarpıyordu.
Nihayetinde, başının dönmesini hissederek, nefes nefese, zorunlu bir ayrılıkla geri çekildi.
Dudakları hafifçe şişmiş, ruju Okan'ın dudaklarına bulaşmıştı. Gözleri hâlâ karanlık ve arzu doluydu. "Hiç istemiyorum ama gitmem gerek," diye fısıldadı, nefesi hâlâ düzensizdi.
Okan, dudaklarındaki o ayrılmayı reddederek, alnını onunkine dayadı. "Bu haksızlık," diye inledi, sesi arzunun ağırlığıyla çatallanmıştı. "Beni böyle bırakıp gidemezsin."
Vera hafifçe güldü, sesi tatlı bir işkenceydi. "Ben dönene kadar beklemek zorundasın," diye fısıldadı, bir parmağıyla Okan'ın çenesini okşayarak. "Ve döndüğümde, kaldığımız yerden devam edeceğiz." Bu bir vaatti. Tehlikeli bir görevin ortasında bile sürdürülecek bir tutku vaadi.
Ayağa kalktı, Okan'ın bakışlarının ağırlığını sırtında hissederek çıktı Vera odadan. Arkasında, arzunun elektrik yüklü havasını ve sabırsızlıkla bekleyen bir adam bırakıyordu. Kapı kapandığında, Okan yatağa yığıldı, hâlâ dudaklarında onun rujunun tadı ve teninin ısısı vardı.
…
Lüks otelin döner kapısı, onu içeriye bir kraliçe edasıyla kabul ederken, Vera’nın bedeninde hissedilir bir dönüşüm oldu. Artık o, Claire Durand’dı. Fransız finans danışmanının ağırbaşlı, iddialı duruşunu kuşanmıştı. Lobiye attığı ilk adımda, Boğaz’ın incisi bu rezidansın ihtişamı onu karşıladı.
Kırmızı straplez elbisesi, sıcak sarı tonlarla aydınlatılmış lobide anında bir odak noktasına dönüştü. İpeğin ışıkla dansı, her hareketinde vücudunun kusursuz hatlarını vurguluyordu. Boynundaki zarif pırlanta kolye, kristal avizenin ışıltılarıyla buluşup küçük, sihirli ışık oyunları yaratıyordu. Kahverengi saçları omuzlarına dökülürken, yüzündeki ifade ulaşılmaz bir sakinlik ve özgüven yayıyordu. Deri clutch’ı kolunun altında, rahat ama zarif bir tutuşla taşıyordu.
Devasa kristal avize, tavandan sarkarak lobiyi binlerce ışık parçasıyla yıkıyor; pürüzsüz mermer zeminlerde, suyun üzerine düşen ay ışığı gibi parıldayan yansımalar oluşturuyordu. Duvarlarda asılı büyük soyut tablolar, modern sanatın derinliklerine bir davet gibiydi. Geniş pencerelerden ise İstanbul Boğazı’nın büyüleyici gece manzarası görünüyordu. Karşı kıyıdaki yalıların ışıkları, geçen gemilerin fenerleri suda dans ediyor, adeta bu lüks hayatın bir uzantısıymış gibi duruyordu.
Mekan, zarif giyimli insanlarla doluydu. Kokteyl elbiseler, takım elbiseler, pahalı takılar… Her biri bu geceye özel bir anlam katmış gibiydi. Havada pahalı parfümler, taze orkidelerin kokusu ve uzaktan gelen hafif bir caz müziği karışıyordu. Saksafonun yatıştırıcı melodileri, piyanonun naif notaları lobiye kadar ulaşıyor; belki de terastaki jakuziden gelen su şırıltısı ve insan seslerinin uğultusuyla birleşerek lüks ve keyif dolu bir ambiyans yaratıyordu.
Vera, tüm bu karmaşanın içinde süzülür gibi ilerliyordu. Bakışları hedefini ararken, aynı zamanda etrafındaki her detayı kaydediyordu: çıkışlar, güvenlik kameralarının açıları, potansiyel tehlikeler… Yüksek topukları mermer zeminde kararlı ve sessiz bir tıkırtıyla vuruyor, Claire Durand’ın bu dünyaya ait davranışındaki ustalık, onu diğer herkesten bir adım öteye taşıyordu.
Lider, "Antoine Lefèvre", Boğaz manzaralı terasın kuytu bir köşesinde, sanki karanlığın kendisinden doğmuş gibi oturuyordu. Arkasında, geceye karışan iki silüet daha vardı. Vera ona doğru ilerlerken, adımları mermerde değil, bir satranç tahtasının karesinde ilerliyormuş gibi hesaplıydı. Fransızca, dudaklarından bal gibi akıyor, her heceyi ölçüp biçerek kullanıyordu:
"Monsieur Lefèvre, izin verirse kendimi tanıtayım. Claire Durand. Cenevre'den. Ortak bir... tanıdık, sizinle görüşmemin faydalı olabileceğini düşündü."
Lider, başını zar zor kaldırdı. Gözleri, bir şahinin avını izlerken ki kadar sabit ve soğuktu. Elini sıkmak için uzatmadı. Vera da beklemedi. Karşısındaki boş koltuğa, davet beklemeden, sanki oraya aitmişçesine oturdu. Hareketleri doğal, kendinden emin, ama bir o kadar da saygılıydı.
"Cenevre soğuktur bu zamanlar," diye mırıldandı lider, sesi derinden gelen bir uğultu gibiydi. Fransızcasındaki hafif Doğu Avrupa vurgusu, tehditkâr tonunu daha da belirgin kılıyordu.
"Soğuk, paranın saklanması için ideal bir iklimdir, Monsieur," diye karşılık verdi Vera, dudaklarında buz gibi bir tebessümle. Clutchını dizlerinin üstüne koydu. "Özellikle de offshore hesaplarınız için..." diye ekledi, sözlerinin ağırlığını hissederek. "Gerektiği kadar görünmez, ama gerektiğinde erişilebilir olmalı. Burada sırf estetik için değil, fonksiyon için konuşuyorum. Paranın akışkanlığı ve güvenliği için."
Lider, Vera'nın son cümlesini bir an düşünür gibi yaptı. Parmağı masanın üstünde hafifçe tık tık vuruyordu. Soğuk mavi gözleri, Vera'nın yüzünde dolaştı, ardından clutch çantaya kaydı ve tekrar gözlerine odaklandı.
"Fonksiyon," diye tekrarladı, kelimeyi ağzında yuvarlayarak. "Görünmezlikle erişilebilirlik... İnce bir çizgi. Pek çok kişi bu çizgide yürümeye cesaret edemez. Ya görünür olurlar ve... avlanırlar. Ya da fazla görünmez olurlar ve kaybolurlar."
Sesi alçak ve düşündürücüydü, ancak her kelimenin altında bir uyarı gizliydi. Sohbetin özüne inmeye başlıyordu.
"Cesaret meselesi değil, Monsieur. Matematik meselesi," diye karşılık verdi Vera, sesi sakin ve ölçülü. Clutchının tokasını hafifçe okşuyordu. "Doğru denge, doğru formüllerle bulunur. Benim uzmanlığım da tam olarak bu: Görünmezliğinizi korurken, ihtiyaç duyduğunuzda paraya ulaşmanızı sağlayacak güvenli kanallar yaratmak. Kaosu değil, kusursuz işleyişi severim."
Liderin dudaklarında belli belirsiz, onaylayıcı bir kıpırdanma oldu.
"Kusursuz işleyiş pahalıya mal olur," diye mırıldandı, gözleri hâlâ Vera'ya kilitli.
"Evet," diye onayladı Vera, hiç tereddüt etmeden. "Ama düzensizlik çok daha pahalıdır. Sizce de öyle değil mi?"
Soruyu sorarken, liderin arkasındaki korumalardan birinin hafifçe kulaklığına dokunduğunu gördü. İletişim halindeydiler. Bu küçük hareket, onun dikkatini dağıtmak yerine daha da odaklanmasını sağladı. Liderin güvenini kazanmak, her şeyden önemliydi.
Lider, Vera'nın sözlerini onaylar gibi başını hafifçe salladı. "Doğru. Kaos pahalıdır. Kontrol... pahalı olabilir ama sonuçta her kuruşuna değer."
“Pekâlâ,” dedi lider, korumasına işaret ederek. “Küçük bir test. Beş yüz bin Euro’luk bir transfer. Ne kadar hızlı ve sorunsuz halledebileceğini görelim.”
Vera usulca gülümsedi. “Elbette.” Koruması cebinden katlanmış kağıdı çıkarıp ona uzattı; ardından, aynı eliyle ona bir tablet verdi. Vera tablette göz gezdirirken hareketleri son derece doğal, eli rahat görünüyordu. Parmakları ekranda kayarken misafirlerin dikkatini dağıtan küçük jestler yaptı: bir kahve isteği, hafif bir şaka, liderin egosuna dokunan birkaç söz.
Görünürde tüm işlem, onlara ait tablet üzerinden yürüyordu; hesap numaraları ekranda belirdi, onay ekranına gelindi. Vera, bütün bunları yapıyormuş gibi davrandı — lider memnun görünüyordu. Fakat işin perde arkasında, tabletin kısa süreliğine aktif olan bir bağlantı noktası vardı; Vera bunun farkındaydı. Tabletle meşgulken, ekrandaki bir menüye dokunur gibi yaptı; aynı anda clutchın astarına gizlenmiş, görünmez bir USB modül sessizce görevini aldı. Tabletten geçen verinin küçük, şifreli bir yansıması, yalnızca onun kontrol ettiği o gizli bölmeye aktarıldı — bir bakışta kimsenin anlayamayacağı kadar gizli, ama bir ajan için yeterli.
"İşlem onay için bekliyor. Tahminimce... bir saat içinde tarafta olur. Belki daha kısa sürede." Vera kafasını kaldırıp güzel dudaklarını büzdü, gülümsemesi genişledi.
Lider şaşkın bir hayranlıktan daha fazlasıyla sordu, “Bir saat? Gerçekten mi? Genelde en az bir gün sürer.”
Vera sakin bir gülümsemeyle başını salladı. “Dediğim gibi, Monsieur. Görünmezlikten ödün vermeden hız. İşte size modern finans.” Tablet kapatıldı, koruma memnun görünüyordu; Vera clutchını kapatırken içindeki küçük modülün varlığı, orada sessiz bir sır gibi kaldı.
Lider, son bir kez başını salladı. “Modern finans… Pekala, Claire. İlk testi geçtin.” Vera dudaklarında ince bir tebessümle kağıdı geri uzattı.
Lider, Vera'nın tablete birkaç dokunuşla işlemi başlatmasını izlerken, yüzündeki şüpheci ifade yavaş yavaş yerini olgunlaşan bir güvene bıraktı. Aralarındaki buzlar erimiş, sohbetin tonu resmiyetten çıkıp daha işbirlikçi bir hale gelmişti.
Aradan belirli bir zaman geçti. Masadaki boş viski bardakları sayısı artmış, lobideki kalabalık seyrekleşmiş, terastan gelen caz müziği yerini daha hafif bir fon müziğine bırakmıştı. Lider, saatine bir kez daha baktı.
"Bir saat neredeyse doluyor," diye mırıldandı, sesinde hâlâ küçük bir sınamanın tonu vardı.
Tam o sırada, liderin cebindeki telefon hafifçe titreyerek bir bildirim sesi çıkardı. Hızlıca bir göz attı, ekrandaki mesajı okudu. Kaşları hafifçe kalktı, sonra yüzünde somut bir memnuniyet belirdi. Telefonunu Vera'ya doğru çevirdi. Ekranda, belirtilen hesaba yapılan transferin onaylandığını gösteren bir banka bildirimi parlıyordu.
"İşte orada," dedi, sesindeki tüm gerginlik sonunda dağılmıştı. "Tam olarak elli iki dakika. Etkileyici."
Vera, sadece küçük bir tebessümle başını eğdi. "Vadettiğim gibi. Zaman, paradır, Monsieur. Sizinkini boşa harcamamak benim işim."
Antoine Lefèvre, parmağıyla finansal şemanın kritik bir noktasını işaret etmek üzereydi ki… aniden bütün salon bir uğultuyla karardı. Lüks otelin kristal avizeleri, gökyüzünden kopmuş yıldızlar gibi tek tek söndü. Geriye yalnızca tavanda yanıp sönen acil durum lambalarının kan kırmızısı loşluğu kaldı. Kalabalık bir anlığına dondu. Ardından, keskin kadın çığlıkları havayı yardı, küfürler karıştı, şarap kadehleri paramparça yere düştü. Panik, kargaşaya dönüştü.
Salondaki seçkin kalabalık, lüks takıları ve pahalı kumaşları içinde bir anlığına donup kaldı; nefesleri bile tutulmuştu. Sonra, buz gibi sessizliği ilk delen, cam kırılması kadar keskin ve tiz bir kadın çığlığı oldu. Bu, bir savaş çığlığı gibiydi. Ardından korkunç bir senfoni başladı: boğuk küfürler, paramparça olan şampanya kadehlerinin şangırtısı, pahalı deri ayakkabıların kaygan mermerde çıkardığı çığlık benzeri sesler ve kontrol edilemeyen, vahşi bir paniğin uğultusu.
Ve tam o sırada, ana girişteki devasa, oymalı meşe kapı yerinden sökülmüşçesine içeriye doğru paramparça oldu.
Bir megafondan gelen, metalik ve robotik bir ses duyuldu:
“Polis! Kımıldamayın! Yere yatın!”
Ancak bu uyarı, kaosa dizgin vurmak yerine adeta üzerine benzin döktü. İnsanlar birer panik içgüdüsüne dönüştü, çılgınca koşuşturan, çarpışan, birbirini ezen karanlık silüetler haline geldi. Lüks lobi, bir anda mermilerin ıslık çalarak geçtiği ölümcül bir hedef tahtasına dönüşmüştü.
Vera, saniyenin onda biri kadar kısa bir sürede içgüdülerinin kucağına bıraktı kendini. Bir masayı devirdi; kristal “bardaklar, bir yağmur gibi yere düşüp binlerce parçaya ayrıldı ve ona anlık bir siper oldu. Mavi keskin gözleri, kalabalığın içinde Lefèvre’i taradı. Adam çoktan takım elbiseli, iri yarı korumalarının oluşturduğu etten duvarın ardına saklanmış, gölgelerin içinde kaybolmak üzereydi.
Önce belgeler diye düşündü.
Çantasını açtı. İnce, narin parmaklarının arasında, soğuk çeliği andıran minik bir USB belirdi. Avucunun sıcaklığında sakladı onu. Diğer eliyle, üzerinde holografik imzası parıldayan kimlik kartını kavradı. Tam hareketlenecekken, üzerine düşen ilk gölgeyi fark etti.
Dağ gibi bir koruma, beklenmedik bir çeviklikle üzerine atıldı. Geniş, nasırlı eli, onun narin omzunu bir kıskaç gibi kavramak üzereyken, Vera bir akrebin ölümcül hızıyla bileğini yakaladı adamın. Parmakları çelikten bir mengene gibi sıktı, acımasız bir burgu hareketi yaptı. Bilek kemiğinin çatırtısı, kargaşanın gürültüsünü bile bastırdı. Adam dizlerinin üzerine çökerken, çıkardığı boğuk iniltiyi bile duymadı Vera. Tüm vücut ağırlığını öne vererek onu bir kukla gibi savurdu ve merdivenlere yöneldi.
Elbisesinin ipeksi kumaşı, mermer korkuluklardan kayarken kırmızı ışığın altında parladı; sanki hareketi, loşluğu yaran kıvılcımlar bırakıyordu. Vera sessizce süzüldü, inişi neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifti ama gözleri keskin bir avcının bakışlarıyla etrafı tarıyordu.
Koridorun sonunda, duvarda hafifçe dışarı çıkıntı yapan bir havalandırma panosu gördü. Adımlarını hızlandırdı, panoyu kenara itti. Ardındaki dar, tozlu boşluğu görünce, USB ve kimliği avucundaki hazineler gibi oraya sıkıştırdı. Tam geri çekilecekken, kolunda keskin ve yakıcı bir acı hissetti. Demir gibi bir el, onu panodan çekip aldı. Karşısında, yüzü öfke ve zaferle gerilmiş, elinde uzun, parlak bir bıçak sallayan devasa bir koruma duruyordu.
Adam bıçağı savurdu. Vera, tüm benliğiyle geriye atıldı. Adam dengesini kaybetti ve üzerine kapaklandı. O anı, bir fotoğraf karesi gibi yakalayan Vera, bıçağı tutan bileği yakaladı, tüm gücüyle büktü ve adamın kendi momentumunu kullanarak onu bir burgaca çevirdi, önlerindeki mermer konsola çarptırdı. Kaburgaların korkunç çatırtısı ve ciğerlerden gelen son bir hırıltı, koridorda yankılandı.
Vera’nın göğsü, bir savaş atınınki gibi hızla inip kalkıyordu. Dinlenecek zaman yoktu. Birden sis bombaları patladı; yoğun, gri bir bulut, bir canavar gibi hızla koridoru yuttu, her şeyi boğucu bir pusun içine hapsetti. Barut, yanık plastik ve insan teri kokusu, keskin bir zehir gibi ciğerlerine doldu.
Ve sisin o kalın perdesinin arkasından bir silüet belirdi. Çelik yelek, iki elle tutulmuş bir tabanca... Gözleri, Vera'nınkilere kilitlendi.
Okan.
“Vera?” Okan’ın sesi derinlerden gelen bir şok ve inkarın ağırlığıyla çatallanmıştı, ancak altında katı, demir gibi bir otorite tonu vardı. “Burada ne işin var?”
"Hayatımı kurtarmaya çalışıyorum, asıl sen burada napıyorsun?” Vera, bir eliyle yere sızan ipek elbisesini toplarken, diğer elindeki silahı hiç boşlamadan, Okan'a keskin bir bakış fırlattı.
Cevap vermek için zamanları olmadı. Sis bulutunun içinden bir başka gölge fırladı. Otomatik bir silahın ölümcül şarkısı duyuldu. Mermiler, tam başlarının yanı başındaki mermer sütunu parçaladı; mermer tozu ve kıvılcımlar etrafa bir yağmur gibi yağdı.
İkisi de aynı anda, içgüdüsel bir uyumla yere yattı. Yüz yüze, nefes nefese, ciğerlerine yanan barut ve toz dolarak.
Okan, yerde sürünerek ona yaklaştı. “Sağdan sıkıştırıyorlar!” diye bağırdı. Sesi artık bir polisin değil, savaş alanındaki bir askerin keskin komutuydu. “Ben ateşi üstüme çekerim, sen soldaki koridora ilerle!”
Vera başını sertçe salladı. Okan, dişlerini sıkarak ayağa fırladı. İki eliyle kavradığı tabancasını kaldırdı, koridoru ateş yağmuruna tuttu. Mermiler, çelik duvarlara çarpıp çılgınca sekiyor; yankıları, ölümün metalik kahkahası gibi etrafa yayılıyordu. Vera kapının sol kanadına koştu orada durdu bu sırada.
“Operasyon başarılı olursa… beni de tutuklaman lazım!” Vera’nın sesi, silah patlamalarının arasına sıkıştı.
Okan’ın kaşları çatıldı. “Ne diyorsun, Vera?” dedi, dişlerinin arasından. Aynı anda iki el ateş etti, karşı duvardaki kaplamalar paramparça oldu.
Açılan dev kapının iki ayrı ucundaydılar; bir anlığına birbirlerine bakabildiler, ama sözler, mermilerin gürültüsünde kayboldu. Vera cevap veremedi.
Sis dalgası kıvrıldı, içinden koca bir gölge fırladı. Bir koruma, yumruğunu Vera’nın başına savurdu. Yumruk, öfkeyle havayı yırtarken Vera başını yalnızca bir santimle yana kaydırdı. Darbe boşa düştü. Karşılık olarak, dizini şimşek gibi kaldırıp adamın diyaframının tam merkezine gömdü.
Adamın nefesi kesildi, vücudu öne büküldü. O anı yakalayan Vera, dirseğini tüm gücüyle boynuna indirdi. Balyoz gibi patlayan darbenin ardından kafatasından gelen o ıslak, net çatırtı sisin içinde yankılandı. Adam cansız bir şekilde yere devrildi.
Vera duraksamadan arkasını döndü. İkinci bir gölge, sessizce ona yaklaşmıştı. İpek elbisesi çatırdayarak yırtıldı, ama Vera bunu önemsemedi. Bedeni ölümcül adrenalinle doluydu, ayağını tam bir yay çizerek savurdu. Topuklusu şiddetle adamın şakağına saplandı. Darbe, bir tokmak gibi indi. Adamın bedeni, ipleri kopmuş bir kukla gibi yere serildi.
Okan ise birkaç metre gerisinde kalmıştı. Disiplinli atışlarının ardından silahı susmuştu; nefesi ağır, bakışları hâlâ tetikteydi. Kolunda, eski alçıdan yeni çıkmış kemiğin verdiği ince sızı yayıldı; acıyı hissetti ama yüzüne tek bir ifade bile yansıtmadı.
Tam o sırada bir gölge, sisin içinden ona doğru atıldı. Okan refleksle yana sıçradı, silahının kabzasını adamın yüzüne çarptı. Adam sendeleyip geri düştü. Okan bir adım ileri atıp adamın çenesine sert bir yumruk attı.
Rakibin kafasını sağa sola savururken, diğer eliyle boğazını kavrayıp mermer zemine indirdi. Çarpmanın sesi koridoru inletti.
Bir başka koruma Okan’a saldırmak için ortaya çıktı. Okan, adamın direncini kırmak için bacağını yakaladı, hızla savurdu. Adam yere çarptı, bir saniye bile toparlanamadı. Okan geri sıçrayıp, nefesini tutar gibi bir yumruk daha indirdi.
Tam o anda, sisin içinden Vera belirdi. Tabancasıyla derin bir nefesle nişan aldı ve tetiğe bastı. Kurşun, adamın omzuna çarpıp gövdesini sağa doğru fırlattı. Adam, Okan’ın yumruğuyla zaten savrulmuş hâlde iken, şimdi havada bir anlığına asılı kalıp yere yığıldı.
Bir anda silahlar sustu. Koridor sessizliğe gömüldü; yalnızca sisin içinde ağır, kesik kesik nefesler yankılanıyordu.
Okan, hafifçe sızlayan kolunu sıvazladı, kısa bir an için acıyı bastırmaya çalıştı. Gözleri Vera’ya kaydı; birbirlerine bakışları, kelimelere gerek bırakmayacak kadar çok şey söylüyordu.
Vera fırsatı gördü. Dumanın içinden atıldı, Okan’ı kavradı. Çelik gibi sıkı bir tutuşla onu çekti. “Benimle gel!” dedi, sesi sert, keskin ve itiraz kabul etmezdi.
Koridorda ikisi de eğilerek deli gibi koştular. Adımları mermer zeminde yankılandı, ayak tabanlarının gürültüsü sisin uğultusuna karıştı.
Vera, nefes nefese, otel koridorunun sonundaki lüks bir süitin kapısına dayandı. Kart okutulması gereken elektronik kilit, soğuk ve mavi bir ışıkla parıldıyordu. Tereddüt etmedi. Silahını kaldırdı ve namluyu kilide dayayarak iki el ateş etti. Kulakları sağır eden patlamanın ardından, kilit parçalandı, etrafa metal ve plastik parçaları saçıldı. Önce Okan'ı kolundan tutup içeri çekti, sonra bir an durup koridoru kontrol etti. Boştu. İçeri girdi ve kapıyı hızla kapattı, sırtını dayadı. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu.
Gözleri, odanın ortasında duran Okan'ın gözleriyle buluştu. Havada, barut, ter ve bastırılmış bir gerilim kokusu vardı.
"Ben seni evde bırakmamış mıydım?" Vera'nın sesi yorgunluk ve şaşkınlıkla doluydu, nefesi henüz düzelmemişti. "Burada ne işin var?"
Vera’nın üzerindeki gece elbisesinin yırtılmış ve kanlı fermuarını hızla aşağıya çekti. İnce ipek, omuzlarından kaydı ve ayaklarının etrafına, tozlu bir hale gibi düştü. Altında, sadece siyah bir iç çamaşırı kalmıştı. Vücudu terle ıslanmıştı, kasları hâlâ adrenalinle gergindi. Üzerinde kesikler ve morluklar belirmeye başlıyordu. Okan, bir an için nefesini tuttu, bakışları istemsizce onun üzerinde gezindi.
Vera, odanın köşesindeki büyük, antika bir gardıroba yöneldi. Burası, önceden belirlenmiş bir güvenli odaydı.
Okan'ın bakışları, Vera'nın kolundaki koyu kırmızı lekeye takıldı. İnce bir sıyrıktan sızan kan, terle karışmış, kolundan aşağıya doğru süzülüyordu. "Son dakikada operasyona çağırdılar," diye cevap verdi, sesi hâlâ boğuktu, ancak şimdi dikkati başka bir yerdeydi. Gardırobun kapağını açışını izlerken, "Ben senin geldiğin otel olduğunu nereden bileyim buranın?" diye ekledi, ancak cümlesi yarıda kaldı. Adımlarını ona doğru attı. "Dur," dedi, sesi yumuşak ama kararlı bir tonla. "Kolun kanıyor."
Vera, dolaptan çıkardığı tişörtü giyerken omuz silkti. "Önemsiz bir bıçak sıyrığı.”
Ama Okan onu dinlemiyordu bile. Tişörtün kolunu daha da yukarı çekti, yarayı iyice görmek için. Kesik, derin sayılmazdı ama kirli ve kanamaya devam ediyordu. Hızlıca etrafa baktı ve yakındaki bir sehpanın üzerinde katlı duran temiz, beyaz bir havlu gördü. Uzanıp aldı ve hiçbir şey söylemeden, havluyu Vera'nın kolunun etrafına sıkıca sardı. Basınç uyguladı, kanamanın durması için.
Vera, bir an için direnecek gibi oldu, sonra yüzündeki o sert, görev odaklı ifade bir an eridi. Okan'ın parmaklarının, kolundaki deriye değen sıcaklığını hissetti.
Okan, başı hâlâ eğik, yaraya odaklanmış halde. "En ufak bir enfeksiyon, seni birkaç saat içinde etkisiz hale getirebilir." diye mırıldandı.
"Teşekkürler," diye fısıldadı Vera, sesi yumuşak. Sonra, hızla toparlanarak, tişörtünün kolunu indirdi. "Ama şimdi odaklanmamız gereken şey bu değil. Bakarız sonra çaresine.”
Vera, gardırobun içindeki askılıktan siyah, dar kesim bir pantolon ve uzun kollu, kapüşonlu bir sweatshirt çıkardı. Hızlı hareketlerle pantolonu giydi, ince beline kemerini taktı. Sonra sweatshirt'ü başından geçirirken, "Cinayet Şube ne alaka?" diye sordu, sesi kumaşın arasından boğuk çıkıyordu.
"Organize Şube, bu uluslararası şebekeyi çökertmek için asıl baskını planlıyor. Ama bizim dosyamızda, bu şebekeyle bağlantılı olduğundan şüphelendiğimiz birkaç ‘faili meçhul cinayet’ var. Kurbanlardan birinin üzerinde bulduğumuz bir delil, bizi bu oteldeki bu buluşmaya getirdi, operasyona dahil olduk.” Okan genç kadını izlerken yanıtladı.
Vera, sweatshirt'ünün önünü düzeltirken, Okan onunla göz teması kurmaya çalışıyordu. "Peki ya ‘Beni tutuklaman lazım’ ne demekti?”
Vera, tam saçlarını ensesinde sıkı bir topuz yapmak üzereydi ki, Okan'ın sözleriyle irkildi. Eli havada kaldı. Birden o çok önemli, acı gerçeği hatırlamış gibiydi. Gözlerini Okan'ın gözlerine dikti.
"Beni gerçekten tutuklamak zorundasın, Okan," dedi, sesi alçak ama son derece net. "Bu operasyonun bir parçasıyım, evet. Ama kimliğim ‘Vera’ olarak değil, bu şebekenin finans danışmanı olarak örtülü. Eğer buradan çıkışımızda benim gerçekte bir istihbarat görevlisi olduğum ortaya çıkarsa, Fransız ortaklarımız derhal operasyondan çekilir. Daha da kötüsü, şebekenin başka şubeleri, bağlantıları uyarılır ve hepsi yer altına kayar. Tüm emek, tüm çaba boşa gider. Ayrıca," diye ekledi, acı bir ifadeyle, "ben ‘görevli’ olarak açıklandığım anda, senin teşkilatında bir sızıntı olduğu sorgulanmaya başlanır. Bu da bütün soruşturmanın, güvenilirliğin çökmesi demek. İçeriye sızan herkese şüpheyle bakılır. Bu sadece benim değil senin de kariyerini tehlikeye atar. "
Okan, isyan dolu bir ifadeyle başını iki yana salladı, ellerini iki yana açtı. "Vera, bu saçmalık! Bu kadar risk... Bir çözüm buluruz. Bu çok gereksiz, acımasız bir seçim."
Vera, topuzunu sıkıca tamamladı. Yüzündeki ifade yumuşadı, neredeyse acıyıcı bir hal aldı. "Hayır, Okan. Değil. Olması gereken bu. Plan bu şekilde. Ben şimdi bu USB'yi aşağıda bekleyen ekibime ulaştıracağım. Sen de kendi ekibine katıl, operasyonu tamamlamalarına yardım et. Eğer operasyon başarıyla sonuçlanır ve ben... binadan çıkamamış olursam," diye bir an duraksadı, “beni diğerleriyle birlikte tutuklayacaksın. Halka, basına öyle gözükeceğiz. Sonrası için... sonrasını sonra düşünürüz. Anlaştık mı?"
Okan, kapıya dayanmış, ona bakıyordu. Gözlerinde isyan, korku ve çaresizlik amansız bir savaş veriyordu. Vera'nın mantığı çelik gibi sağlamdı, plan kusursuzdu; her detay, her ihtimal hesaplanmıştı. Ama onun yüreği, bu acımasız gerçeği kabul etmekte isyan ediyor, delice bir alternatif arayışıyla çırpınıyordu. Bu, görevle sevgi arasında sıkışıp kalmış bir adamın çaresiz bakışlarıydı.
"Okan, tamam mı dedim?" Vera'nın sesi, odadaki ağır havayı yaran keskin bir bıçak gibiydi. Mavi gözlerini, son derece net ve kararlı bir ifadeyle, Okan'ın gözlerine dikmişti. Bakışları, bir emir kadar güçlü, bir yalvarış kadar acı doluydu.
Okan, bir an daha direndi, sonra başı hafifçe öne eğildi. Omuzlarındaki görünmez yük daha da ağırlaşmış gibiydi. İçini çekti, sesi yenilgi ve öfkeyle boğuk çıktı: "Tamam. Allah kahretsin, tamam."
"İyi." Vera'nın yüzündeki gerginlik bir nebze olsun azaldı, ancak gözlerindeki kararlılık yerli yerinde duruyordu. Hiç vakit kaybetmeden, belindeki tabancayı çıkardı. Şarjörü kontrol etti, sürgüyü hafifçe çekerek namlunun doluluğundan emin oldu. Hareketleri hızlı, ekonomik ve ölümcül bir kesinlikleydi. Artık savaşa dönmeye hazırdı. "Hadi. Çok vakit kaybettik."
Kapıyı sessizce araladı, koridoru hızla kolaçan etti. Sis seyrelmiş, yerini keskin bir barut ve yanık kokusuna bırakmıştı. Uzaktan gelen silah sesleri ve bağırışlar operasyonun devam ettiğini gösteriyordu. İki gölge gibi koridorda ilerlemeye başladılar, sırtları birbirine dönük, her bir adımda tetikte.
Tam o sırada, Okan, Vera'nın arkasından fısıldadı: "Vera."
Genç kadın, bir sonraki hamlesine hazırlanırken, omzunun üzerinden arkaya, ona döndü. Yüzü toz içinde, dudaklarının kenarında ufak bir çizik vardı, ama gözleri hâlâ mavi bir ateş gibi parlıyordu.
"Dikkat et..." dedi. Sesindeki polis tonu gitmiş, yerini çıplak, korumasız bir duygu almıştı. "Seni seviyorum."
Bu sözler, koridordaki savaşın gürültüsünü bir anlığına susturdu. Vera'nın, savaşçı ifadesiyle sertleşmiş yüzü aniden yumuşadı. Gözlerinin kenarındaki çizgiler hafifçe belirdi, dudakları hafif bir titremeyle aralandı. Tüm acımasızlığına, tüm soğukkanlılığına rağmen, bu sözler ona ulaşmıştı. Yüzündeki küçük çizikler ve toz taneleri, o anki kırılganlığını daha da belirgin hale getiriyordu.
Kısacık bir sessizlikten sonra, alçak ve samimi bir sesle, sanki bir sır gibi paylaşıyormuşçasına karşılık verdi: "Ben de seni seviyorum."
İkisinin yönleri ayrılıp ayrı yöne düştüklerinde Okan ekibinin yanına döndü.
Kulakları, koridorlarda çınlayan son mermi seslerinin yankısıyla doluydu. Yanındaki ekip, Lefèvre'nin korumalarının direnişini sistematik bir şiddetle kırıyor, her odayı tarıyor, her köşeyi temizliyordu. Operasyonun son perdesiydi bu. Okan'ın yüzü, ter ve tozla kaplı, taş gibi sertti. Her hareketi eğitimle, her komutu disiplinleydi. Ama zihni, o karanlık koridorda kaybolan siyah bir ipek hayaletle, Vera'yla meşguldü. Onun, "Beni de tutuklaman lazım!" diyen son çığlığı, kafasının içinde bir yankı gibi dönüp duruyordu.
Ani bir telsiz mesajı, onu bu düşüncelerden söküp attı.
"Kuzey servis çıkışı! Şüpheliler var! Destek isteyin!"
Okan'ın kanı dondu. İçgüdüsü ona bağırdı: Lütfen o olmasın… Ama oradaki Vera’ydıysa da onu başkalarının eline bırakamazdı. Ekibine keskin bir el işareti yaptı. "Kuzey çıkışı! Ben gidiyorum, siz temizliğe devam edin!"
Peşinden üç polis daha koştu onunla.
Merdivenleri ikişer üçer atlayarak aşağı indi. Kalbi, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi çarpıyordu.
Vera, bu sırada servis kapısının soğuk metal tokmağına uzandığında, ciğerlerine dolan dışarının keskin ve serin havasıyla bir anlık zafer hissetti. Cebindeki USB bellek, küçük ama soğuk bir ağırlık olarak varlığını hissettiriyordu. Hızlıca dışarı fırladı ve karanlıkta bekleyen ekibindeki diğer ajanlara doğru koştu. USB'yi, bir şeyler mırıldanan adama doğru uzattı ve eline tutuşturdu. Adam anında karanlıkta kayboldu.
İş tamamdı. Ama tam o sıra, içgüdüsel bir panikle elini cebine attı. Boştu.
Kimlik?
Yüreği ağzına geldi. O kimlik olmadan, bütün operasyon tehlikeye düşerdi. Tüm bu kaos, tüm bu mücadele boşuna olurdu.
Hiç tereddüt etmedi. Bir anlık zafer hissi, yerini buz gibi bir ölüm korkusuna bırakmıştı. Bir kaplan çevikliğiyle geri döndü ve az önce çıktığı servis kapısından yeniden içeri, cehenneme doğru dalış yaptı.
İçerisi, duman, sis ve barut kokusuyla yoğrulmuş bir savaş alanına dönmüştü. Kırmızı acil durum ışıkları, gri duman bulutlarının arasında hasta bir nabız gibi atıyordu. Yerde kırık camlar, eşya parçaları ve kan lekeleri vardı. Uzaktan gelen çığlıklar ve silah sesleri, operasyonun henüz bitmediğini hatırlatıyordu.
Vera, yere eğildi. Elleri ve dizleri üzerinde, az önce koşarak geçtiği yolu taramaya başladı. Gözleri yanıyor, ciğerleri dumanla doluyordu. Her an bir polis çıkabilir veya kayıp bir mermi onu bulabilirdi. Zihni, o küçük hologramlı kartı son gördüğü ana kitlenmeye çalışıyordu. Panonun önü müydü? Mermer sehpanın yanı mı? Yoksa koşarken mi düşürmüştü?
Sonra, tam umudunu yitirmek üzereyken, beyaz sisin loş ışığında, yerde hafifçe parıldayan küçük dikdörtgeni gördü. Mermer zeminin tozu ve kiri içinde, üzerindeki holografik şerit, kırmızı ışığı yakalayıp cılız bir ışık hüzmesi yansıtıyordu.
Bir nefeste oraya atıldı. Parmakları titreyerek, o küçük plastik nesneyi yerden kavradı. Sıkı sıkıya avucunun içine aldı. Soğuk plastik, tenine yapışmıştı. O an, dünyanın en değerli hazinesini bulmuş gibi hissetti.
Ama bu rahatlama anı, sadece bir saniye sürdü. Arkasından gelen bir ses, kanını dondurdu.
"Kımıldama polis!”
Vera, o sesi duyduğunda tüm kasları bir anda taş kesildi. O tok, emir kipiyle yüklü, içinde bir parça tedirginlik barındıran sesi maalesef çok iyi tanıyordu. Yavaşça, son derece kontrollü bir hareketle, ellerini havaya kaldırdı. Her hareketi, bir tehdit olmadığını göstermek için yavaş ve belirgindi. İçinde fırtınalar kopuyordu ama dışarıya yansıyan tek şey, çaresiz bir sükunetti. Sırtı dönüktü, ama omurgası dimdikti.
Sisin diğer tarafında, Okan'ın parmağı tetikte, gözleri sis perdesinin ardındaki silüete kilitlenmişti. Kalbi, göğüs kafesini parçalayacak gibi deli deli çarpıyordu. İçinden binbir dua yükseliyordu; Lütfen... Lütfen herhangi biri olsun. Bir hizmetli, kaçmaya çalışan bir konuk, bir koruma... Herkes olabilir, ama lütfen o olmasın. Zihni, Vera'nın o koridordaki çevikliğini, keskin bakışlarını, onunla yan yana savaşırken ki o garip ve güçlü ittifakını hızla gözlerinin önünden geçirdi. Bu olamazdı. Bu kadar acımasız olamazdı kader.
Sonra, korkunç bir yavaşlıkla, bir rüzgar esintisi veya binanın nefes alışverişiyle, sis perdesi incelmeye, dağılmaya başladı.
Sis biraz daha çekildiğinde, günlük, sıradan kıyafetlerin içindeki o kadınsı duruş, ince bel ve omurgasının düzgün hatları daha net göründü. Giyimi her ne kadar sıradan ve kamufle olmaya çalışsa da Okan o duruşu, arkadan bile, bir sanatçının en mükemmel eserini tanıyışı gibi tanıdı.
Başından aşağı kaynar sular döküldü, sonra anında buz kesti. Midesi kasıldı.
İçinden küfürler, isyanlar yükseldi. Zamana, şansa, bu lanet operasyonun zamanlamasına sövdü. Oysa Vera’nın çıkmasına bir adım kalmıştı. Tam özgürlüğe uçacakken, kanatları kırılmıştı. Şimdi, onu kurtarması gereken adam, onu tutuklayacak olan adamdı.
Okan'ın zihni, bir saniye içinde yüzlerce ihtimali değerlendirdi. Etrafta diğer ekip üyeleri vardı. En ufak bir şüphe, en küçük bir insani zaaf, sadece onun değil, Vera'nın da kariyerini, belki de hayatını bitirebilirdi. Ona bir suçlu gibi davranmalıydı. Sert, mesafeli, profesyonel... Ama bunu nasıl yapacağına dair en ufak bir fikri yoktu. Yüreği parampa, içi allak bullak olmuştu. Yutkundu. Boğazındaki düğümü itmeye çalışarak, sesini olabildiğince sert ve metin çıkarmak için zorladı.
"Yavaşça arkanı dön!" diye bağırdı, sesi gerginlikten hafif çatallanmıştı. "Ellerini başının arkasında kilitle! Hareket etme!"
Her kelime, ağzından zehir gibi çıkıyor, içini yakıyordu. Vera'nın yavaşça, talimatları harfiyen yerine getirişini izlerken, yüz ifadesini bir maskeye dönüştürmeye çalıştı. Donuk, ifadesiz, görevini yapan bir polis... İçinde ise, tamamen çökmüş bir adamın çığlıkları yankılanıyordu.
Vera, Okan'ın sesindeki o mikroskobik çatlağı duydu. Onu tanıyordu. Bu, onun "görev" sesi değildi; bu, içinde parçalanan bir adamın zorla çıkardığı bir sesti. Tüm eğitimi, tüm disiplini, bu an için ona ne yapması gerektiğini söylüyordu: Direniş göstermeden teslim ol. Yavaşça, neredeyse ağır çekimde, ayaklarını yerde sürüyerek döndü. Elleri başının arkasında kilitliydi, parmakları birbirine geçmişti. Gözleri, sonunda Okan'ın gözlerine kenetlendi.
O an, her şey dondu.
Okan'ın yüzündeki profesyonel maske, bir an için paramparça oldu. Gözlerinde şok, inkar ve tarifsiz bir acı okundu. Nefesi, tamamen kesilmişti. Vera'nın yüzü ise çelik gibi sert ve ifadesizdi, ancak gözlerinin derinliklerinde, sadece Okan'ın okuyabileceği bir şey yanıp söndü: bir uyarı. Beni tanımıyorsun. Ben bir yabancıyım. Rolünü yap.
Okan'ın içinde bir savaş patlak verdi. Kalbi, onu serbest bırakmasını, onu bu karmaşadan çekip almasını haykırıyordu. Ama aklı ve yılların eğitimi, ona etrafta diğerlerinin olduğunu fısıldıyordu.
Okan'ın içinde fırtınalar koparken, telsizden gelen ayak sesleri ve sert bir ses onu gerçeğe çekti.
"Başkomiserim? Durum kontrol altında mı?"
Okan aniden irkildi. Başını çevirdiğinde, ekibinden iki polis memurunun, silahları henüz tamamen indirmemiş, sisin içinden belirdiğini gördü. Gözleri, elleri başında duran Vera'ya, sonra Okan'a kaydı. Beklenti ve tetikteydiler.
Okan'ın kalbi bir an için daha da hızlandı. Vera ile aralarında geçen o sessiz diyalog, o anlık anlayış, dışarıdan bakıldığında hiçbir şey ifade etmiyordu. Şimdi sahne, tamamen ona aitti ve rolünü kusursuz oynamak zorundaydı. Vera'nın kariyeri, belki de hayatı, onun bir sonraki hareketine bağlıydı.
Yüzündeki o kısa süreli şok ve acı ifadesini, çelik gibi bir maskeyle değiştirdi. Vera'ya döndü, bakışlarında artık hiçbir tanıdıklık, hiçbir acıma yoktu. Sadece soğuk, mesafeli bir profesyonellik vardı.
Telsizini dudaklarına yaklaştırıp konuştu. “Burası bende.”
Vera'ya doğru bir adım attı, onu ekip arkadaşlarının bakışlarını fiziksel olarak biraz olsun kesti. Cebinden çelik kelepçeleri çıkardı. Metalin soğukluğu, yanan avucuna bir anlık rahatlama gibi geldi. Hareketleri hesaplanmış bir gösteriş içeriyordu. Vera'ya döndü, onun sırtını memurlara dönük olacak şekilde konumlandırdı. Bu sayede, sadece bir saniyeliğine, kendi vücuduyla onların görüşünü kapattı.
"Ellerini arkaya ver!" diye gürledi, sesi operasyonun stresiyle gerilmiş, kontrollü bir öfkeyle çınlıyordu.
Vera, en ufak bir direniş göstermeden, kollarını arkaya, Okan'a doğru uzattı. Okan, kelepçeleri takmak için eğildi. İşte o an, belki bir saniyeden de kısa bir süre…
Kelepçeyi takmak için uzattığı elleri, Vera'nın bileklerini değil, onun geriye uzanan parmaklarını buldu. Parmakları, onunkilerin arasına kaydı ve bir an için, inanılmaz bir cesaretle, sımsıkı kavradı. O temas, bir elektrik çarpması gibiydi. O bir saniyenin içine, bir ömürlük özür, bir veda ve sarsılmaz bir "Güven bana" sığdırdı.
Sonra, o soğuk çelik halkaları, olması gerekenden belki bir derece daha gevşek, ama dışarıdan bakıldığında son derece profesyonel ve sert bir şekilde kapattı. O klik sesi, Okan'ın kendi kalbinin kopan bir parçasının sesi gibi geldi ona.
Otelin önü, flaşörler ve polis araçlarının kırmızı-mavi ışıklarıyla aydınlanmış, bir felaket alanına dönmüştü. Okan, Vera'yı, arka koltukta bir fileyle ayrılmış, diğer tutuklulardan uzak bir araca doğru yönlendirdi. Onu itekler gibi yapıyor, bağırıyordu, ama aslında ona yol açıyor, diğer memurlardan uzak tutuyordu. Arabanın kapısını açtı, Vera içeri süzülürken, eliyle onun başını çarpmasın diye kapının üst eşiğine elini koyarak siper etti.
Arabanın arka koltukları boştu. Okan, Vera'yı arabaya bindirirken, diğer memurların dikkati bir anlığına dağılmıştı. Konvoy hazırlığı, emirler, telsiz sesleri... O kargaşanın tam ortasında, Okan bir an için eğildi. Görünüşte, tutukluyu koltuğa yerleştiriyor, kemerini kontrol ediyor gibiydi.
Başı Vera'nın kulağına bir saniyeden daha kısa bir süre için yaklaştı. Nefesi, Vera'nın saçlarına değdi. Sesini, bir nefes fısıltısı kadar, sadece onun duyabileceği kadar alçalttı.
"Seni hiç yalnız bırakmayacağım. Merak etme."
Cümle, havada asılı kalan bir söz verme gibiydi. Sonra, aniden doğruldu. Yüzündeki o sert, profesyonel maske yeniden yerine oturmuştu. Sanki hiçbir şey olmamış, hiçbir şey fısıldanmamış gibi, arabanın kapısını sertçe kapattı.
Ve o an, camın ardından Vera'nın o sakin, mavi gözlerine bakakaldı. Gözlerinde ne korku ne de öfke vardı. Sadece bir anlayış ve belki de Okan'ın içini acıtan bir tür sakin kabullenme. ‘Biliyorum’ der gibi başını salladı Vera. Okan'ın yüreği burkuldu. Onu, kaderine terk etmiş gibiydi.
O anda, içini kemiren bir azap başladı. Operasyonun sona ermesiyle birlikte, olay artık Organize Suçlarla ilgili bir birim olan Okan'ın ekibinin değil, farklı ve daha gizli bir birimin sorumluluğuna geçecekti. Sorgular, ifadeler, tüm detaylar... Hepsi onun kontrolünün dışındaydı. Vera şimdi bilinmeyen bir yere gidiyordu ve Okan'ın ona ulaşmaya çalışması, sadece onu değil, kendisini de şüphe altına sokardı. Onunla aynı araca bile binemezdi.
Ama bir yolunu bulacaktı işte.
Ortalık yavaş yavaş toparlanırken, Okan, Vera'nın bindirildiği arabanın arkasından, kendi resmi aracına doğru yürüdü. Sırtı gergin, yüzü çelik gibi ifadesizdi. Araba hareket etti ve konvoy halinde emniyete doğru ilerlemeye başladılar. Okan, ön koltukta, dikiz aynasından arkasındaki arabanın farlarını izliyordu. Her metre, Vera'yı ondan biraz daha uzaklaştırıyordu. Ve Okan, elinden hiçbir şey gelmediği için kendine içerleyerek, için için yanarak, o azap dolu yolculuğa çıktı. Sessizlik, arabada ağır bir yük gibi çöküyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |