19. Bölüm

BÖLÜM 19

amberwatson
amberwatson

Oda, soğuk çelik grisiyle boyanmış, tek bir masadan ve üç sandalyeden ibaretti. Havada, dezenfektanın keskin kokusuyla, elektriğe benzeyen gizli bir gerilim dolanıyordu. Tek yönlü ayna, odanın bir duvarını tamamen kaplıyor, içeridekini görünmez gözlerle izleyen bir canavar gibi duruyordu. Vera, masanın bir tarafına, yalnız başına oturtulmuştu.

Kapı hafifçe tıslayarak açıldı. İki silüet, floresan ışığın keskin aydınlığına girdi. Biri, koyu renk, ütüsüz bir takım elbise giymiş, yüzünde donuk bir ifade taşıyan erkekti. Diğeri, daha az tehditkâr görünen, hatta hafifçe gülümseyen, kestane rengi saçlı bir kadındı. Erkek olan, dosyayı masaya bırakırken tok bir ses çıkardı. Kadın, Vera'nın önüne sessizce bir karton bardak su koydu.

"Claire Durand," diye başladı erkek sorgucu, sesi odayı dolduran yekpare, cansız bir metal levhaydı. "Doğum tarihin 14 Mart 1992. Anne kızlık soyadın 'Moreau'. Bize biraz annenden bahseder misin? Nerede büyüdü? Şu an nerede yaşıyor?"

Vera'nın zihni, bir anda yüksek devirde çalışmaya başladı. Ezberlediği dosyadaki her detay bir projektör ışığı gibi gözlerinin önünden geçti. "Annem Lyon'da büyüdü. Şu an Fransa'daki emekliler topluluğunda, Provence'ta yaşıyor. Saint-Rémy-de-Provence." Cümleler, pratik yapılmış bir piyano parçası gibi, neredeyse kusursuz bir tonda çıktı dudaklarından.

Tek yönlü aynanın ardında, Okan, çenesini sıkarak izliyordu. Elleri ceketinin ceplerinde sıkılıydı. Vera'nın her bir kasılması, her nefes alışı, onun da göğsüne bir mengene gibi sıkışıyordu. Yanındaki davranış analisti, monitördeki Vera'nın yüz ifadesini büyüterek, "Şu an mikro bir kaş çatma var. Soruya odaklanıyor, hafızasını zorluyor. Panik yok. Çok iyi hazırlanmış," diye fısıldadı.

Odada, kadın sorgucu hafifçe öne eğildi. Sesinde samimi bir sıcaklık vardı. "Çok gerginsin, Claire. Bu normal. Burada sana yardım etmek için varız. Belki sen sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydin? Bize o otelde ne işin olduğunu, Antoine Lefèvre ile gerçekte nasıl bir ilişkin olduğunu anlat. Her şey bir yanlış anlaşılma olabilir."

Vera’nın surat ifadesi stabildi. "O benim iş ortağım. Sadece bir iş toplantısı için oradaydık. Başka bir şey yok."

Erkek sorgucu aniden dosyadan bir fotoğraf çıkardı. Odada, Lefèvre'nin suitinin çalışma masasının bir envanter fotoğrafıydı bu. Masanın üzerinde, birkaç kâğıdın yanında, üzerinde "Proje Athena" yazılı dosya açıkça görülüyordu.
"Peki ya bu, Bayan Durand?" diye sordu, parmağıyla fotoğraftaki dosyayı işaret ederek. "Odayı aramamız sırasında masada bulduğumuz dosya. Üzerinde 'Proje Athena' yazıyor. Sizin mi? Yoksa Bay Lefèvre'nin mi?”

Vera'nın göz bebekleri, neredeyse fark edilemeyecek kadar hafif bir an için büyüdü. Işığın altında boğazındaki kasların gerildiği belli oluyordu. Bu beklenmedik kanıt, özenle ördüğü hikâyeye bir hançer gibi saplanmıştı. O anlık panik, kameraya yakalanmıştı.

" Tepki verdi." diye heyecanla fısıldadı analist. "Soruyu beklemiyordu. Bak, sol elinin parmakları sandalyenin kenarını sıkıyor."

Okan'ın yüreği yerinden fırlayacakmış gibi attı. İçinden, "Sağlam dur, Vera. Sağlam dur. Bilmiyorum de, geçiştir," diye geçirdi. Neredeyse, farkında olmadan, aynaya bir adım yaklaştı. Ona dokunmak, ona güç vermek istiyordu. Ama eli, soğuk cama değer değmez geri çekildi. Bu, en büyük ihanet olurdu.

Odada, Vera bir an için nefes aldı. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi, yerini düşünceli bir tedbire bıraktı. "Hayır," dedi, sesi ilk baştakinden biraz daha gergin ama kontrollüydü. "Benim değil. Onun olduğunu varsayıyorum. Ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. 'Proje Athena' diye bir şey duymadım." İnkâr etmek, riskli de olsa şu anki tek seçenekti.

Erkek sorgucu, zaferini ilan edercesine eğildi. Yüzü Vera'ya birkaç santim mesafedeydi. "İlginç. Çünkü Bay Lefèvre, bu dosyanın sizinle yapacağınız görüşme için önemli olduğunu söylüyor. Biraz çelişkili değil mi? Bize doğruyu söyleyecek misin? Yoksa seni siber suçlar birimine, onların... daha ikna edici yöntemlerine mi bırakalım?"

Vera, gözlerini kısarak ona baktı. Yüzündeki tüm ifade çekilmiş, arta kalan soğuk, çelik gibi bir dirençti. Sorgucunun blöfüne kanmamıştı. Lefèvre asla böyle bir şey demiş olamazdı. "Avukatımı istiyorum," dedi. Sesinde buz gibi, keskin bir sakinlik vardı. "Avukatım gelene kadar tek bir kelime daha etmeyeceğim."

Kadın sorgucu iç çekti, erkek sorgucu ise dosyayı öfkeyle kapattı. Oyun, şimdilik bitmişti. Ama onlar için sadece ilk perde kapanmıştı. Vera, avukat talep ederek standart prosedürü başlatmış ve kendine küçük bir nefes alanı yaratmıştı.

Saat gece yarısını geçiyordu. Koridordaki floresan ışıkların vınlamasından başka ses yoktu. Gözaltı koğuşlarına giden yol, ana birimin kalabalığından uzak, izole bir bölümdeydi. Okan, cebinden çıkardığı manyetik bir anahtar kartını, personelin bile nadiren kullandığı bir servis asansörünün paneline okuttu. Hafif bir bip sesi ve asansör ışığı yandı.

Asansör onu, gözaltı birimlerinin bulunduğu kata indirdi. Kapılar açıldığında, koridor daha loştu. Duvarlar, yumuşak, yıkanabilir bir malzemeyle kaplanmıştı, sesi emmek için. Koridorun sonundaki nöbetçi memurun masasına doğru adımlarını yavaşlattı. Memur, başını bir monitörden kaldırıp ona baktı. Okan, elindeki bir dosyayı hafifçe salladı. Yüzünde, gece vardiyasının yorgun ama kararlı ifadesi vardı.

"Bayan Durand'la ilgili ek bir delil envanteri oluşturamadık. Lefèvre'nin avukatı sabah erkenden baskı yapıyor. Üzerindeki kişisel eşyaları bir kez daha kontrol etmem ve imzalatmam gerekiyor. Prosedür talimatı," dedi, sesi yorgun bir resmiyetle. Cümleler, yılların verdiği bir özgüvenle, yalan ve gerçeği öyle bir harmanlıyordu ki, karşıdakinin sorgulaması neredeyse imkânsızdı.

Nöbetçi memur, bir an tereddüt etti, sonra omuz silkti. Bu saatte gelen her türlü talimat can sıkıcıydı. Koğuşlara giden ana koridor kapısının anahtarını Okan’a uzattı.

"3 numara. Sağ tarafta. Lütfen acele edin Başkomiserim," dedi iç geçirerek.

Okan, başıyla onaylayıp içeri girdi. Kapı ardından otomatik olarak kilitlendi. İçerisi daha da sessizdi. Her biri mühürlü çelik kapılarla ayrılmış, üstünde numaralar yazan hücreler sıralanıyordu. Hava; çamaşır suyu, yemek ve insan teri kokuyordu. 3 numaralı hücreye yaklaştı.

Vera, dar metal sıranın üzerinde oturmuş, sırtı duvara dayalı, bacaklarını karnına çekmişti. Başı öne eğik, gözleri kapalıydı. Yüzü, floresan ışığın soluk aydınlığında bembeyaz görünüyordu. Okan'ın içini bir koruma içgüdüsüyle dolduran bu manzara, aynı zamanda onu derinden yaralıyordu.

Cebinden, standart bir delil mühürleme cihazına benzeyen ama aslında çok daha farklı bir işlevi olan küçük, siyah bir cihaz çıkardı. Hücre kapısının yanındaki elektronik paneli hızla taradı. Cihazın ekranında yeşil bir ışık yanıp söndü. Bu, o andan itibaren hücredeki görüntü kaydının 120 saniyeliğine, merkezi sistemde teknik bir arıza olarak gözükecek şekilde döngüye gireceği anlamına geliyordu. Çok riskli ve çok kısa bir süreydi.

Parmaklıklara neredeyse duyulmayacak kadar hafif, iki kere tıklattı metale. Vera'nın gözleri anında açıldı.

Sevgilisini görür görmez ayaklandı iki çift el, soğuk metal parmaklıkların arasından birbirine uzandı, parmakları iç içe geçti. Okan'ın elleri sıcacıktı Vera'nınkiler ise buz gibi ve sakin.

"İyi misin?" Okan'ın sesi, boğuk bir fısıltıyla, tüm endişesini ve korkusunu taşıyordu. Gözleri, Vera'nın yüzündeki en ufak bir çizgiyi, bir yara izini, bir morluğu arıyordu.

Vera, parmaklıkların ardından ona baktı. Gözlerinde, o tanıdığı derin, mavi sakinlik vardı. "İyiyim," diye fısıldadı, sesi berrak ve istikrarlıydı. "Merak etme."

Okan, parmaklarını onunkilerin arasında daha sıkı kavradı. "Bir daha sorguya alacaklardır. Mümkün olduğunca oyala onları. Hiçbiri senin kadar zeki değil, kurduğun oyunu anlayamazlar." Kelimeler, aceleci ve baskındı, sanki zaman her an tükenebilirmiş gibi.

Vera, başını hafifçe, neredeyse hissedilmeyecek şekilde sallayarak onayladı. Gözleri, loş koridor ışığında kararlı bir pırıltıyla parlıyordu.

"Biliyorum. Okan, dinle," diye fısıldadı, dudakları parmaklıklara mümkün olduğunca yakın. "Avukatım geldiğinde, ona şunu söyle: Savunma stratejisi olarak, teşkilatın bu tip yüksek profilli operasyonlar için standart 'inkâr ve oyalama' protokolünü işletmeliyiz. Bu, Lefèvre gibi bir isimle bağlantıda son derece makul ve beklenen bir harekettir. Avukat, soruşturmanın usulsüzlüklerine ve delil yetersizliğine odaklanmalı, benim kimliğim üzerine gidilen her soruyu, 'yetkili makamlarca onaylanmış bir görev gizliliği' şemsiyesi altında reddetmeli. Bu, bize zaman kazandıracak en mantıklı açıklama."

Okan, her kelimesini zihnine kazırken dinliyordu. Vera devam etti, sesi bir an bile tereddüt etmedi:

"Ancak avukat, özellikle vurgulamalı: Bu 'gizlilik' ve 'protokolün’ ne kadar süreceği belirsizdir. Üst makamlardan gelecek talimatlara bağlı olduğunu, kendisinin de bir zaman çizelgesi veremeyeceğini açıklamalı. Bu belirsizlik, onları oyalar ve bize dışarıda manevra alanı yaratır. Anladın mı?"

Okan'ın gözlerinde hem hayranlık hem de derin bir endişe vardı. Vera'nın, tutuklu olduğu koşullarda bile stratejik düşünme soğukkanlılığını koruması onu hem şaşırtıyor hem de içini acıtıyordu.

"Anladım," diye fısıldadı, sesi boğuk çıktı. "Her şeyi aynen ileteceğim.”

Okan, çaresizce başını salladı, gözlerindeki üzüntü ve öfke karışımı ifade her şeyi anlatıyordu. "Müdahale edemiyorum. Soruşturma organize tarafından yürütülüyor. Ama her adımını takip ediyorum. Sorguyu da izledim. Çok iyiydin." Onunla gurur duyuyordu, ama bu gurur, onu burada, parmaklıklar ardında görmenin verdiği acıyla boğuşuyordu.

Sonra, birden aklına bir şey geldi. Gözleri panikle açıldı. "Şu tişörtünü sıyır." Zamanın azaldığını hissediyordu, dışarıdaki nöbetçinin ayak sesleri duyulabiliyordu.

Vera, kaşlarını hafifçe çatarak direndi. "Gerek yok, Okan."

"Gerek var." diye ısrar etti Okan, sesi keskinleşmişti. Hemen ceketinin iç cebinden, önceden hazırladığı küçük bir tentürdiyot şişesi ve paketlenmiş steril bir sargı bezini çıkardı.

Vera, bir anlık direncin ardından, Okan'ın ısrarındaki şefkati ve endişeyi gördü. İnce, gri tişörtünün bir kolunu omzuna doğru çekti.

Okan, tentürdiyottu hızla pamuğa dökerek yaraya bastırdı. Vera hafifçe buruşturdu yüzünü. Okan, becerikli ama aceleci hareketlerle sargı bezini sardı, fazlalıkları keskin bir hareketle kopardı. Her dokunuşu, bir özür, bir veda, onu koruyamadığı için bir telafi gibiydi.

Tam son düğümü atarken, koridordan gelen ayak sesleri yakınlaştı.

Okan, son bir kez sargıya baktı, sonra gözlerini Vera'nın gözlerine dikti. Parmaklıkların arasından, elini uzatıp yanağına dokundu, oradan çenesine kaydırdı. "Seni buradan çıkartacağım," diye fısıldadı, sesi artık bir söz vermenin kesinliği ve hüznüyle doluydu. "Ne olursa olsun."

Zaman dolmuştu güvenlik kameraları tekrar aktif olduğunu uyarı sesiyle belli etti.

Vera'nın parmakları, demir parmaklıklardan usulca çekildi. Geri çekilmek zorundaydı. Adeta görünmez bir ip onu geriye, soğuk gerçekliğe doğru çekiyordu.

Son bir bakış daha. Okan’ın gözleri, parmaklıkların arkasında kalan o mavi, sakin çölü son kez taradı. Vera'nın omzuna sardığı beyaz sargı, gri tişörtünün üzerinde bir zafer bayrağı gibi duruyordu ama aynı zamanda onun ne kadar kırılgan olduğunun da acı bir kanıtıydı. Sırtı ise dimdikti; bir çiçek kadar narin, bir çelik kadar güçlü. Bu son görüntü, Okan'ın zihnine bir kızgın demir gibi dağlandı.

Koridorun sonundaki kapı, metalin soğuk ve nihai bir iç çekişiyle kapandı. Kilit mekanizmasının dönüş sesi, Okan'ın içinde bir şeylerin daha kırıldığının sesiydi. Artık aralarında sadece soğuk çelik ve beton değil, bir kurumun katı kuralları ve amansız prosedürleri vardı.

Okan, gözaltı koğuşu bloğundan çıktığında, yüzünde profesyonel bir ifadeyle nöbetçi memura başıyla selam verdi. Koridorda birkaç adım attıktan sonra, hemen köşedeki bekleme odasının orada sohbet seslerini duydu. İki genç, üniformalı memur ve bir sivil giyimli, sorgucu olduğu her halinden belli olan bir adam, birer fincan kahve eşliğinde konuşuyorlardı.

Okan, dosyalarıyla meşgulmüş gibi yaparak yavaşladı. Kulak misafiri olduğu şey, kanını dondurdu.

Sorgucu adam, kahvesinden bir yudum alıp sırıtarak, "Valla komiserim," dedi, diğer memurlara dönük. “3 numaradaki, şu Fransız hatun... Claire bilmem ne. Dosyası kabarık ama, suratına bakmaya değer doğrusu. Sorgu odasında bile oturuşu, bakışı... manyak etti beni."

Diğer memurlardan biri kıkırdadı. "Harbi mi ya? Dosyaya baktım da, fotoğrafı falan var mı? Göreyim şunu."

"Yok lan, içeride. İncecik, ama şöyle... sert bir havası var. Klas bir mal. Kelepçe takarken bile eli falan çok zarif. Uğruna disipline gitmeye değer yani," diye devam etti sorgucu, kahkahasını bastırarak.

“Hangi 3 numara? Organize Suçlar dosyasındaki mi?”

“Aynen o." diye onayladı. "Finansçı mıymış neymiş, çok bilmiyorum. Ama dışarıdan öyle baksan 'manken' dersin. Öyle böyle değil. Gözleri... Öyle bir bakıyor ki, sanki seni okuyor. İçimi ürpertti doğrusu."

Okan'ın ayakları yerden kesilmiş gibi oldu. Bir anlığına, kulaklarına inanamadı. Sonra, öfke öyle ani ve keskin bir dalga halinde yükseldi ki, çenesindeki kaslar taş kesildi. Kan, beynine, kulaklarına, yüzüne hücum etti. Avuç içleri yandı. İçgüdüsü, dönüp adamın boğazına yapışmak, o iğrenç sözleri tekrar etmemesini sağlamaktı.

Ama ayakları yerden kalkmadı. Nefesini yutkunmak zorunda kaldı. Ellerini, tuttuğu dosyanın kenarlarında, öyle bir sıktı ki, kâğıtlar buruştu.

Bu iğrenç insanlar Vera’nın onurunu, profesyonelliğini, içinde bulunduğu korkunç durumu bile bir kenara itip, sadece 'seksi' bir malzeme olarak konuşuyordu. İçi, çaresiz bir öfke ve iğrençlikle kıvrandı.

Bir saniye daha dayanamayacaktı. Dosyayı göğsüne daha sıkı bastırdı ve adımlarını hızlandırarak koridorda ilerlemeye başladı. Yüzü, maskelenemeyecek kadar asık ve gergindi. Tam yanlarından geçerken, ayak sesleri konuşmayı kesti. Sorgucu memur onu fark etti ve sırıtması anında söndü. Diğerleri de ellerindeki kahve fincanlarına daldı.

Okan durmadı. Doğruca onların yanına, tam önlerine geldi. Boyu ve duruşuyla üzerlerine bir gölge gibi çöktü. Yüzünü o soğuk, ifadesiz maskeye tamamen bürümüştü, ama gözlerinin derinliklerinde kaynayan öfke, odadaki havayı anında elektriklendirdi.

"Adınız, rütbeniz ve biriminiz?" dedi. Sesi, buz gibi, keskin ve her hecede titreyen bir öfkeyle yüklüydü. O sivil giyimli sorgucuya dikti bakışlarını.

Adam, şaşkınlıkla, "Ben Komiser Ahmet Aydan. İl Emniyet Müdürlüğü, Siber Suçlarla Mücade...”

Okan sözünü kesti, sesi bir derece daha alçaldı, tehditkâr bir tizlikle. "Sanırım yanlış duydum. Burada, bir gözaltı biriminde, bir tutuklunun fiziksel özellikleri hakkında, son derece uygunsuz, mesleki etikten tamamen uzak, aşağılayıcı ve rezilce yorumlar yapıldığına şahit oldum. Öyle mi?"

Her kelime, odada çınladı. Diğer iki memur, yüzlerini tamamen önlerine eğmişlerdi. Sorgucunun yüzü allak bullak olmuştu. "Başkomiserim, ben sadece…"

"Kekeleme doğru düzgün cevap ver!" diye gürledi Okan, sesi ilk kez yükselerek. Artık içindeki öfke, kontrollü bir patlamayla dışarı vuruyordu. "Burası Emniyet! Bir eğlence kulübü değil. Sizler, kanunun bekçilerisiniz. Göreviniz, insanları aşağılamak, onlar hakkında bu şekilde iğrenç dedikodular yapmak değil. Bu, sadece disiplinsizlik değil, ahlaki çöküntüdür!"

Nefes nefese kalmıştı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Sorgucu memur, ağzı açık, tek kelime edemiyordu.

"Yarın sabah, en geç 09:00'da, doğrudan benim masamda yazılı bir savunmanız olacak. Ayrıca, bu konu, Disiplin Amirliği'ne resmi bir yazıyla intikal ettirilecek. İsminiz ve bu akşamki skandal tavrınız, birimin amirine de ayrıca bildirilecek. Anlaşıldı mı?"

Sorgucu, sapsarı kesilmiş, ancak başıyla onaylayabilmişti. Yüzündeki o kendinden emin sırıtış yerini tam bir korku ve paniğe bırakmıştı.

Okan'ın her kelimesi odada çınlamış, havayı tamamen elektrikle doldurmuştu. Sorgucu memur, sapsarı kesilmiş, yutkunarak başını iki yana sallamaya başladı. Yanındaki diğer genç memur, cesaretini toplayıp titrek bir sesle atıldı:

"Başkomiserim, lütfen... Yanlış anlaşılma oldu. Öyle bir şey kastetmedik, boş bulunduk, şaka yapıyorduk sadece... Lafın gelişi..."

"Konuşma!" diye kükredi, sesi artık bir insan sesinden çok, öfkenin tehditkâr bir uğultusuydu. Genç memur, bir adım geriye sıçradı, neredeyse düşecek gibi oldu.

Okan, öne doğru hamle yaptı. Artık o kadar yakınlardı ki, nefesinin sıcaklığını yüzlerinde hissedebiliyorlardı.

"Yanlış anlaşılma mı oldu?" diye hırladı, sesi boğuk ve zehir gibiydi. "Sizin o iğrenç ağızlarınızdan çıkan her kelime, kayıt altında! Bu koridordaki her kamerada siz varsınız!"

Bir parmağını, önce sorgucunun, sonra diğerlerinin yüzüne doğru tehditkâr bir şekilde salladı.

"Sizi öyle bir 'boşluğa' sokarım ki, bir daha asla polis üniforması giyemezsiniz!" diye gürledi. "Kariyeriniz biter! Anlıyor musunuz?"

Sorgucu memur, titreyerek başını salladı, yüzünde tamamen panik vardı.

"Disiplin kurulunda, Emniyet Müdürü'nün huzurunda da aynı 'şakayı' yapabilir misiniz? Medya önünde açıklama yaparken de bu 'şakayı' anlatır mısınız?" Okan hırsını alamıyordu.

Nefesi, hızla inip kalkan göğsünden hırıltıyla çıkıyordu.

"Yarın sabah, en geç 09:00'da, masamda yazılı savunmanız olacak. Bu konu burada kapandı.”

Sorgucu memur, sadece titreyerek, gözlerini kırpıştırarak başını sallayabildi. Yüzündeki ifade, artık korkudan çok, saf bir dehşetti. Okan, son bir iğrenme bakışı attı ve onlara sırtını dönüp koridordan uzaklaştı. Her adımı, öfkeyle yere çakılıyordu. Onlara yaptığı tehditler boş değildi. Ve eğer gereken olursa, her birini yerine getirmeye hazırdı.

Odasına çıktı odanın kapısını çarparak kapattı. Koridorun loş, yapay sessizliği ardında kalmıştı. Şimdi etrafını saran, sadece kendi öfkesinin kulaklarındaki uğultusuydu. Saat, gece yarısını çoktan geçmiş, her yer ıssızlaşmıştı. Sadece onun ofisinin ışığı, bu gece vakti öfkeyle yanıp tutuşuyordu.

Masasının başına geldi. Gözleri, üzerine titrediği, saatlerce üzerinde çalıştığı dosyalara takıldı. Dosyaların kapağında, "Claire Durand" yazısını gördü. O an, koridordaki o iğrenç kahkahalar, o aşağılayıcı sözler, zihninde bir kasırga gibi esmeye başladı.

Bir anda, kontrolü tamamen kaybetti. Kolunu bütün gücüyle savurdu ve masanın üzerindeki tüm dosya ve evrakı öfkeyle yere fırlattı. Kâğıtlar havada uçuştu, dağılarak odaya yayıldı. Boş kahve fincanı yere düşüp parçalandı.

"Orospu çocukları!" diye haykırdı, sesi boş odada çınlayıp duvarlara çarpıp geri döndü.

Her dönüşünde, o memurların yüzlerini görüyordu. O kendinden emin sırıtışları, kahkahaları... Sonra, zihninde hemen Vera'nın görüntüsü beliriyordu.

Parmaklıklar ardında. Onun onuru, mesleği, her şeyi pahasına korumaya çalıştığı kadın... Onların ağzında, bir dedikodu malzemesi, bir eğlence nesnesi olmuştu.

Duvardaki boş panoya doğru sağlam sol elinin yumruğunu savurdu. Sert darbeyle pano yere düşüp kırıldı. Elinin üstü acıdı, ama bu fiziksel acı, içindeki yakıcı öfkenin yanında hiçbir şeydi.

Bir an, masasına yasladı avuçlarını, kolları açık. Nefesi hâlâ hızlı ve düzensizdi. Gözlerini kapattı. Vera'nın, "İyiyim ben, merak etme," diyen o sakin, o güçlü sesi kulaklarında çınladı. O, orada direniyordu. O ise burada, öfkesinden deliye dönmüş, elinden hiçbir şey gelmiyordu.

Sabaha karşı, ofisin havası ağır bir sigara dumanı ve yoğun bir yalnızlık duygusuyla dolmuştu. Okan, camı kapalı odanın içinde, yere saçılmış dosya ve kâğıt parçalarının arasında, bir hayalet gibi volta atıp durmuştu. Kül tablası izmaritlerden taşmıştı. Her bir nefesle ciğerlerine çektiği nikotin, öfkesini ve çaresizliğini dindirmek bir yana, daha da keskinleştirmişti. Zihni, bir kısır döngü halinde sayısız senaryoyu defalarca kez çalışmış, her seferinde aynı duvara toslamıştı.

Gökyüzü gri bir aydınlığa bürünmüş, bina yavaş yavaş mesai sesleriyle dolmaya başlamıştı. Okan, masasının kenarına yaslanmış, neredeyse sönmüş bir sigarayı son bir kez daha çekmeye çalışırken, kapısı usulca çalındı.

İçeri, temiz giyinmiş, elinde iki kâğıt bardakla sıcak çay taşıyan Akif girdi. "Okan, sabah sabah neler dönüyor, bir çay ısmarla..." diyecek oldu, ama sözü dilinin ucunda dondu.

Kapıyı açar açmaz, yoğun bir duman bulutu yüzüne çarptı. Gözleri yanmaya başladı. İçerideki hava, nefes almayı bile zorlaştıracak derecede ağırdı. Sonra gözleri odayı, yere saçılmış evrakları, parçalanmış bardağı ve en sonunda Okan'a takıldı.

"Okan, noluyor burada?"

Okan'ın yüzü, bir gecede çökmüştü. Gözlerinin altı mor, derin ve karanlık çukurlara dönüşmüştü. Kan çanağına dönmüş gözleri, yüzündeki bitkin ifadeyle tezat oluşturuyor, adeta için için yanıyordu. Üzerindeki gömlek buruş buruştu, saçları dağınıktı.

"Bu ne hal? Yangın mı çıktı burada? Sen hiç uyumadın mı?"

Elindeki çay bardaklarını masanın bir köşesine bıraktı ve dikkatle, yere saçılmış dosyaların arasından geçerek Okan'ın yanına geldi. Ona, bir doktorun hastasına bakar gibi, hem şefkatle hem de ciddiyetle baktı. "Konuşsana Okan. Bu halin ne?”

Okan, derin bir nefes aldı. Saçları dağınık, gömleğinin yakası açılmış, yüzü uykusuzluktan ve öfkeden solgundu. Gözlerinin altındaki koyu halkalar, onu bir hayalete çevirmişti. Tüm geceyi anlattı. Lefèvre, otel odası, beklenmedik çıkış, Vera'nın gözaltına alınışı, sahte kimliği, sorgu odasındaki o çelik gibi direnci, ardından koğuş ziyareti ve en sonunda o koridorda duyduğu iğrenç laflar... Her detayı, zehir zemberek bir acıyla anlattı. Anlatırken yumrukları sıkılıydı, bazen sesi titriyor, bazen de öfkeden boğuklaşıyordu.

Akif, adeta donmuştu. Dinledikçe gözleri fal taşı gibi açıldı, yüzündeki şaşkınlık ifadesi yerini derin bir endişe ve öfkeye bıraktı. Ağzı hafifçe aralandı, nefesi kesilmişti. Okan'ın anlattıkları, onun tüm beklentilerinin çok ötesindeydi.

"Vera..." diye mırıldandı, şok içinde. "Yani... Şu an Vera, aşağıda gözaltında mı?" diye sordu, sesi inançsız bir tonda.

O soru, Okan'ın içindeki barajı tamamen yıktı. O an, koridordaki o kahkahalar, o yorumları, o iğrenç sırıtışlar, hepsi beyninde bir şimşek gibi çaktı. Kanı, bir anda beynine, yüzüne hücum etti. Gözleri tekrar kan çanağına döndü. Yumruğunu masaya öyle bir vurdu ki, üzerindeki çay bardakları zıplayınca çayın bir kısmı masaya döküldü.

"Evet." diye konuştu. Sesi öfkeden çatallanarak. "Evet, orada! Ve bu binada, polis üniforması giymiş, ırz düşmanları var.”

Tam o sırada, ofisin kapısı hafifçe aralandı.

İki genç memur, başları önde, yüzlerinde son derece gergin ve tedirgin ifadelerle içeri girdiler. Ellerinde, muhtemelen yazılı savunmaları olan birer evrak tutuyorlardı. Okan'ın talimatını yerine getirmeye gelmişlerdi.

Akif, iki memurun kapı eşiğinde donup kalmasından ve Okan'ın üzerlerine çöken o ölümcül bakışından, her şeyi anında anladı. Bunlar, Okan'ın öfkesini üzerine çeken o şerefsizlerdi. Ve şu an onun gözlerinde okuduğu şey, onları boğazlamaya hazır olduğuydu. Bir anlık kontrol kaybı, her şeyi mahvedebilirdi.

Okan daha nefes almaya fırsat bulamadan, Akif bir adım öne atıldı. Bedeni, kapıyla Okan arasında bir kalkan gibi durdu. Sesini, alışılmadık derecede otoriter ve keskin bir tonda yükseltti. Amacı, dikkati kendi üzerine çekmek ve Okan'a kendine gelmesi için bir saniye kazandırmaktı.

"İfadeleriniz mi onlar?" diye gürledi, bakışlarını iki memura dikerek.

Memurlar, şaşkınlıkla başlarını salladılar. Biri, titreyen elindeki kâğıtları uzatmaya çalışırken, "Evet, Komiserim," diye mırıldanabildi.

Gözleri, hâlâ arkasındaki Okan'ı arayıp duruyordu, umutsuzca bir açıklama yapma çabasındaydılar. Diğeri, cesaretini toplayıp, "Başkomiserim, biz..." diye söze girdi.

Akif, onun lafını hiç acımadan, sert bir el hareketiyle kesti. "Artık 'Başkomiserim' falan yok!" diye bağırdı, sesi odada çınlayarak. Eliyle onları savuşturur gibi bir hareket yaptı, adeta varlıklarından bile iğreniyormuşçasına. "Söyleyeceklerinizi disiplin amirliğine anlatırsınız. Şimdi, o kâğıtları bana verip, gözümün önünden kaybolun!"

Emir o kadar net ve sertti ki, iki memur daha fazla direnemedi. Kâğıtları Akif'in uzanan eline tutuşturdular, yüzleri korku ve utançla bembeyaz olmuştu. Akif, kâğıtları aldı ve başını iki yana sallayarak, onlara son bir iğrenme bakışı attı. “Oğlum kaybolun lafının nesin anlamadınız?”

Memurlar, kapıyı hızla arkalarından çekip, koridordaki ayak sesleri hızla uzaklaşırken, Akif derin bir nefes aldı. Yavaşça arkasını döndü. Okan, hâlâ olduğu yerde, yumrukları sıkılı, göğsü hızlı hızlı inip kalkarak duruyordu. Bakışları, kapıya dikilmişti, ama artık o anlık çılgınlık hali yavaş yavaş yerini buz gibi, tehlikeli bir sakinliğe bırakıyordu.

Akif, dosyaları masanın üzerine bıraktı. "Okan," dedi, sesi artık daha yumuşak ama hâlâ ciddi. "Nefes al. Onlar için değmez."

Okan, başını yavaşça iki yana salladı. Sesindeki titreme tamamen gitmiş, yerini tehlikeli bir berraklık almıştı.
"Anlamıyorsun Akif," dedi, sesi alçak ve metin. "Bu, onların 'değip değmemesi' ile ilgili değil."

Doğruldu. Omuzları geride, bakışları uzaklara dönüktü, bir planı zihninde canlandırır gibiydi.

"Bu, bir düzen meselesi," diye devam etti. "Bu, bu binanın içindeki çürümüşlüğe, o üniformanın arkasına saklanmış olan namussuzluğa karşı verilecek bir savaş meselesi."

Eliyle, Akif'in masaya bıraktığı o ifadeleri işaret etti.
"O kâğıtlar, sadece bir başlangıç. Onların rütbeleri, kariyerleri... hepsi gidecek. Ama daha önemlisi, buradaki herkese net bir mesaj gidecek: Kim olurlarsa olsunlar, hangi rütbede olurlarsa olsunlar, insanların hakkında böyle iğrenç şekilde konuşmanın bedeli ağırdır."

Sonra, gözlerini tekrar Akif'e çevirdi. İçindeki öfke, artık soğuk ve hesaplı bir stratejiye dönüşmüştü. "Ve sen haklısın. Onlara harcayacak vaktim yok. Asıl önemli olan, Vera'yı o koğuştan çıkarmak.”

Okan'ın parmakları masanın kenarında ritimsizce tıkırdıyordu. Zihni, binanın diğer tarafındaki hücrede tek başına kalan Vera'ya takılıp kalmıştı. Avukatını aramak için sabırsızlanıyordu evet, ama içini kemiren, onu yerden yere vuran başka bir his daha vardı: O korkunç karmaşanın ardından geceyi nasıl geçirmişti?

O, Vera'ydı. Adı, onun ne olduğunun bir özeti gibiydi. Onun çelikten iradesinden, bir kedi kadar çevik ve ölümcül bedeninden, en zorlu koşullarda bile hayatta kalma içgüdüsünden hiç şüphesi yoktu. Bu binadaki hemen her polisten katbekat daha yetenekli, daha soğukkanlı, daha dayanıklı olduğuna, adı gibi emindi.

O, her anlamda bir savaşçıydı.

Ama şu an içini kemiren, aklını başından alan o ses, Vera'nın o karakter özelliklerinin, o savaşçı kimliğinin çok ötesinde bir yerdendi. Bu ses, onun Vera olmasından değil, onun Vera olmasından kaynaklanıyordu.

En nihayetinde Vera, onun sevgilisiydi. O, saçlarının her bir teline zarar gelmesinden, o keskin zihninin bir anlık bile hüzün bulutlarıyla kaplanmasından, o güçlü duruşunun altında bir yorgunluk hissetmesinden bile endişe duyduğu kadındı.

Kendisi yine inemezdi yanına, daha nöbet değişim saati bile gelmemişti. Dün akşamdan beri orada olan memur bu ikinci ziyaretten kesin kuşkulanırdı.

Gözlerini, karşısında oturan ve dosyalarla boğuşan genç mesai arkadaşı Akif'e çevirdi. İç geçirdi. "Akif," dedi, sesi yorgun ama kararlı, "Aşağı inip Vera'yla bir konuşsana, nasıl olduğunu, ihtiyacı olan bir şey var mı öğren."

Akif, kafasını kaldırıp şaşkın şaşkın baktı. Küçük gözleri büyüdü. "Nasıl yapacağım onu abi?" diye itiraz etti, sesi tizleşmişti. "Tam olarak hangi yetkiyle? Savcılık talimatı mı var? Resmi bir soruşturma mı başlattık da ifadesine başvuracağız? Nöbetçi memura ne diyeceğim?"

Okan, ellerini iki yana açtı, avuçlarıyla boşluğu yarıp geçercesine bir hareket yaptı. "Oğlum," dedi, sesi bu sefer daha da yükselerek, neredeyse patlama noktasına gelmişti, "Bir yalan bul işte! Onu da mı ben öğreteceğim sana? Yaratıcı ol biraz!"

Akif ayağa fırladı, elleriyle saçlarını tarayarak ofisin ortasına doğru birkaç adım attı. "Bulamıyorum abi, ben yalan falan! O işi sen beceriyorsun! Hem zaten," diye ekledi, sesi biraz daha alçalarak, kendinden utanır gibi, "Yalan söyleme konusunda da berbatım sanki bilmiyorsun. Yüzüm allanır morarır, dilim dolanır.”

Okan, Akif'in çaresiz halini bir an izledi. Burnundan derin bir nefes verdi, gözlerini sımsıkı kapattı, sonra açtı. "İyi," dedi, tek kelimeyle. Ses tonu birden değişmiş, tüm o öfke ve telaş yerini ani bir sakinliğe ve odaklanmaya bırakmıştı. Zihni, polis prosedürlerinin kıvrımları arasında hızla tarama yapmaya başladı. Gözleri odanın içinde bir noktaya dikilmiş, olası senaryoları değerlendiriyordu. Birkaç saniye bile sürmedi.

"Dünkü operasyondan sonra şüphelinin üzerinden çıkan ve kayıt altına alınan tüm eşyaların listesi hazırlandı. Ancak listeyi hazırlayan memur, üzerinde bir çeşit kimyasal madde olduğunu düşündüğü küçük bir nesneyi, prosedür gereği özel bir torbada ayırmış. Şimdi şüpheliye, bu nesneyi teşhis etmesi ve kendisine ait olup olmadığını onaylatmamız gerekiyor. Bu, olay yeri inceleme için kritik bir bilgi, diyeceksin.”

"Ney ney ney?!" diye kıstı gözlerini. "Okan, abi, dur bir saniye! Ben o cümlenin sonunu getirene kadar kıpkırmızı olurum, terlerim, dilim dolaşır. Adam vallahi anlar benim yalan söylediğimi ya!” Akif, çocukça bir isyanla kollarını iki yana açtı.

Okan, derin bir bitkinlikle masaya dayandı. Akif'in panik döngüsü artık onu aşmıştı. Başını iki yana sallayarak, son bir kartını oynadı. Sesindeki tüm emir tonu gitmiş, yerini yalın, yorgun ve samimi bir yalvarış almıştı.

"Akif," dedi, sesi alçak ve çatallı, "Vallahi çok uzattın, abarttın artık." İç geçirdi. "Benim için yapmıyorsan, bana eyvallahın yoksa... Vera için yap. Ya, rica ediyorum."

Akif, derin bir of çekerek ayağa kalktı.

"Vera için," diye mırıldandı, gözlerini bir an belertip işaret parmağını salladı havada. Odayı terk etmeden önce Okan'a anlamlı bir bakış attı, sonra kapıyı arkasından çekti.

Koridorda ilerlerken, adımları başlangıçta kararsızdı. Okan'ın uydurduğu karmaşık bahaneler zihninde dans ediyor, her biri kendi içinde daha da karmaşıklaşıyordu.

Asansörün butonuna bastı, metal kapıların önünde beklerken içinden kendi kendine konuşuyordu. Zihninde Okan'ın kurduğu cümleyi defalarca tekrarladı. "Savcılık talimatı... kişisel eşya envanteri... delil zinciri..." Mırıldana mırıldana alt kata indi.

Nöbetçi memuru görünce duruşunu dikleştirdi, boğazını temizledi. Okan'ın ona ezberlettiği o cümleleri, sanki bir robot gibi, ezberden ve hiç duraksamadan pat diye söyledi. "Savcılıktan gelen talimat var. Şüphelinin, olay yerinden getirilen kişisel eşyalarının envanterini birlikte kontrol etmem ve imzalatmam gerekiyor. Delil zinciri protokolü için. Hücrede yapılacak."

Söylerken yüzü kızarmış, gözleri yerlerde gezinmişti. Ama cümleler, tüm tıkanıklığına rağmen, ağzından bir kereliğine de olsa dökülüvermişti.

Genç memur onun bu gergin halini ve ağzından çıkan resmi dili bir an sindirmeye çalıştı. Sonra hafifçe sırıttı, omuz silkti ve anahtarları uzattı.

Akif, anahtarı kilidine takarken eli hafifçe titriyordu. İçeri girdi, kapıyı usulce aralık bıraktı. Uzunca koridoru yürüdü. 3 numaralı hücrenin önünde durdu.

Soğuk, taş hücrede Vera, ranzanın kenarında oturmuş, duvardaki minik bir çatlağı izliyor gibiydi. Başını çevirip Akif'e baktığında, gözlerinde yorgunluk ve bir parça da tedirginlik vardı.

Akif, bir an ne diyeceğini şaşırdı. Okan'ın ezberlettiği resmi laflar aklına geldi. Boğazını temizledi, resmiyetten uzak, daha insani bir tonda konuşmaya çalıştı:

"Şey... Eşyaların... yani envanter..." diye kekeledi, sonra pes etti. Doğruyu söyleyecekti. "Boş ver ya. Okan seni merak etti."

Kimse duymazdı onları, kameranın da çekse de yanlış anlayacağı bir durum yoktu.

Vera'nın hareketsiz yüz ifadesi bir an değişti, kaşları hafifçe kalktı.

Akif, devam etti, sözlerini toparlamaya çalışarak: "Eve de gitmemiş. Odasında sabaha kadar dönmüş durmuş. 'Git bir bak, nasıl, bir şeyi var mı?' diye tutturdu. Yani... ben de bakmaya geldim. Bir sıkıntın falan var mı? İyi misin Vera?" Sıcaklıkla bakıyordu Akif’in gözleri, sahiden Vera için endişeleniyordu.

"Eve gitmemiş mi?" diye tekrarladı, sesi telaşlı, kırık. Kendi gözlerinde de uykusuzluk ve bitkinlik vardı.

Akif, başını iki yana ağır ağır salladı. "Kafese konulmuş yırtıcı bir hayvan gibi dönüyordu, valla sabah geldiğimde." diye mırıldandı.

Vera, demir parmaklıklara tutundu. "Akif, lütfen söyle ona," diye başladı, her kelimesi net, "İyiyim, gerçekten iyiyim. Tek ihtiyacım olan, avukatla en kısa sürede konuşabilmek. Bunu ona mutlaka ilet. Avukatla bir an önce görüşmeliyim. Her şey onunla konuşmaktan geçiyor.”

Akif, ağır başını iki yana salladı, yüzündeki yorgun ifadenin altında küçük bir güven ışığı parladı. "Bahsetti Okan, merak etme," dedi, sesi biraz daha canlı, biraz daha umutlu. "O iş bugün halledilecek.”

Vera'nın parmaklıklara sıkı sıkıya kenetlenmiş parmakları biraz olsun gevşedi. İçinde filizlenen minnettarlık, gözlerinde ışıldadı ve dudaklarına küçük, hüzünlü bir gülümseme yerleştirdi. Bu, umudun gülümsemesiydi.

Akif hem kendisinin hem de Vera'nın üzerine çöken o ağır, boğucu gerginliği dağıtmak, en azından bir anlığına olsun nefes aldırmak istedi. Gözleri, Vera'nın başını çevreleyen dağınık kahverengi tellerde gezindi. Yumuşak, şefkatli bir tonla, "Kahverengi saç," dedi, başını hafifçe yana eğerek, "Yakışmış.”

Güldü genç kadın. "Teşekkür ederim," dedi. Bu sefer gülüşü, gözlerinin içine de yansıdı; parmaklıkların gölgesi, yüzünden bir an için silinip gitmiş gibiydi.

Bölüm : 26.09.2025 22:49 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...