2. Bölüm

BÖLÜM 2

amberwatson
amberwatson

1 hafta önce

“Devrim müsait olduğunda odama gelebilir misin?” Engin masasında harıl harıl çalışan genç kıza seslenip odasına doğru ağır adımlarla yürüdü.

“Tabi abi.” Genç kızın klavyenin üzerinde aşina hareketlerle dolanan parmakları laptopun ekranını kapattı ve uzun boylu, yapılı adamın peşine takıldı.

Bileklerine doğru hafifçe bollaşan koyu renk kot pantolonu, uzun boyunu tamamlıyordu. Üzerindeki beyaz tişört ve önü açık silah yeleğiyle tam bir gazeteci havasındaydı. Engin'in peşinden hızla odaya girdi.

Genç müdür masasına oturduğundan düşünceli gözleri genç kızın üzerinde durdu. Dirseklerini masaya dayayıp ellerini birleştirdi. “Neden böyle yapıyorsun Devrim?” Yeşil gözlerinde sitemle bakıyordu. Ama sanki bu öfkenin altında sıcacık bir koruma içgüdüsü vardı.

“Ne yapıyorum?”

“Devrim bak…benimle kelime oyunu oynama.” Engin ses tonunu kontrol altına almaya çalıştı. “Yine Doğulu çetenin peşindeymişsin. Seninle kaç kere konuştuk bu konuyu?”

Devrim’in açık kahveden yeşile çalan ela gözleri isyankar parıltılarla parladı şimdi. “Engin abi sen de biliyorsun, orada masum insanların hakkı yeniyor, mallarına el konuluyor hem de hak hukuk olmadan! O aile çok pis işler yapıyor, dahası var ve bunları da kanıtlayacağım.” Şimdi sesini biraz yumuşattı. Hafifçe gülümsediğinde yanaklarındaki gamzeler belirdi. “Bizim işimiz bu değil mi?” diye sordu, sesinde kararlı bir ton vardı. “Sesi duyulmayanın sesi olmak, hakkı yenilenin çığlığını yetkililere ulaştırmak... Asıl görevimiz bu, değil mi Engin Abi?”

“Devrim…” Engin ne diyeceğini bilmiyordu. Devrim haklıydı ama onun başına bir şey gelmesinden endişe ediyordu. “Devrim kendi iyiliğin için bu adamların peşini bırakmanı rica ediyorum senden, eğer bu yeterli değilse de patronun olarak sana bunu son kez söylüyorum. Bu davanın peşini bırakacaksın.”

Devrim’in kararlı parlak gözlerinde öfkenin izleri görülüyordu. Ama Engin’in lafının üzerine diyecek bir şeyi kalmamıştı. Hiçbir şey demeden ayağa kalktı. Kapıyı açıp dışarı çıktı.

Engin ne derse desindi. Bu işin peşini bırakmayacaktı. Böyle korkup kaçmak için gazeteci olmamıştı.

Pantolonun cebinden telefonunu çıkardı, bir numara tuşladı.

+Alo Çağla, iş çıkışı müsait misin? Pek keyfim yok seninle konuşmaya ihtiyacım var.

Günümüz

+Okan Başkomiserim rahatsız ediyorum kusura bakmayın, Bilişim’den Selin ben.

Okan çalan telefonunu cevaplayınca tanıdık bir kadın sesi doldu kulağına.

-Estağfurullah Selin, seni dinliyorum.

+Devrim İplikçi’nin telefonunu açtık Başkomiserim.

-Tamamdır Selin. Hemen geliyorum.

Saat sabahın erken saatleriydi. Ama Okan erkenden Emniyet’e gelmiş arabasını park ediyordu zaten.

Hızlı adımlarla odasına gitmek yerine Bilişim katına indi.

Bilgisayarla dolu bilişim odasında mekanik bir soğukluk vardı. İçeri girince birkaç memur dönüp kendisine selam verdi.

O da verilen selamı başıyla karşıladı. “Kolay gelsin arkadaşlar.”

Aşina adımlarla Selin’in masasına doğru yürüdü. Selin 20’li yaşlarının sonunda çalışkan, heyecanlı bir kızdı. İşini çok iyi yapardı. Onunla çalışmak her zaman işini kolaylaştırırdı Okan’ın.

Genç kız, kıvırcık saçlarını gevşekçe toplamış, birkaç ince tutam alnına düşmüş halde bırakmıştı. Koyu kahverengi gözleriyse gençliğin o coşkulu ışıltısıyla parlıyordu.

“Günaydın Selin.”

“Günaydın Başkomiserim.”

“Seni dinliyorum.” Selin’in masasına hafifçe yaslanarak kollarını göğsünün üzerinde kavuşturdu Okan. Bal rengi gözlerinde ciddi bir ifadeyle genç kadının suratına bakıyordu. Zaten işi konusunda hep çok hassas hep çok ciddiydi. Başarılı olmanın en önemli sırrının yaptığın işi ciddiyetle ve titizlikle yapmak olduğuna inanırdı.

“Başkomiserim notlarda veya videolarda son 3 yıllık süreçte geriye gittik, hepsi tamamen kişisel şeyler. Devrim hassas bir gazeteciymiş, telefon gibi kolay ulaşılabilir bir yerde işiyle ilgili hiçbir iyi, kötü delile yer vermemiş.”

Sonra ekrana döndü genç memur. Devrim’in telefonunu önündeki geniş ekranlı bilgisayara yansıttı. WhatsApp mesajları da bir o kadar olağan. Sıklıkla Engin Türkmen’le gazete hakkında konuşmuşlar. Engin sadece patron değil aynı zamanda bir akıl hocasıymış Devrim için. Yanlış anlamayın, kıza hiç rahatsızlık vermemiş aksine hep mentorluk yapmış.”

Okan gözlerini kısmış, ekrandaki mesajları okuyordu bir yandan Selin’i dinlerken.

“Bir de Çağla var Başkomiserim.”

Bu ismi ilk kez duyuyordu Okan. Daha büyük bir ilgiyle baktı şimdi ekrana. “Hemen her gün konuşuyorlar Çağla’yla. İki yakın kız arkadaşlar. Hatta benim anladığım en yakın arkadaşlar.”

“Kimmiş, neymiş peki bu Çağla?” Düşünceli olduğunda hep yaptığı gibi kısa sarı sakallarını sıvazladı genç polis.

Selin amirinin her sorusuna cevap vermenin haklı gururuyla bilgisayarın yanına hazırladığı dosyayı uzattı. “Uzman Doktor Çağla Sezen, Göğüs Hastalıkları Uzmanı. Özel bir hastanede çalışıyor. Sicili temiz. Saygın biri.”

Okan dosyayı açıp hızlıca çevirdi sayfaları. Detaylıca inceleyecekti zaten dosyayı sonrasında. “Başka bir şey var mı Selin?”

“Şimdilik bu kadar Başkomiserim. Bir gelişme olursa mutlaka haberdar edeceğim sizi. WhatsApp’taki bütün mesaj dökümünü belge halinde odanıza yollattım.”

“Süpersin Selin. Eline sağlık, teşekkür ederim.”

“Rica ederim Başkomiserim.”

Okan elindeki dosyayla sakin Emniyet koridorlarından geçerek odasına çıktı.

Kapıyı arkasından kapatıp ceketin askıya astı. İçindeki beyaz gömleğin üzerinde geçirdiği gri kazağın yakasını düzeltti aynadaki yansımasına bakarak.

Masasına otururken kapı çaldı Akif’in sevimli suratı göründü kapının arkasında.

“Günaydınlar günaydınlar.” Ufak tefek polis oldukça neşeliydi.

“Günaydınlar Akif Komiserim.” Okan rolden kolundaki saate baktı. “Geç kaldınız sanki biraz.”

Akif hiç aldırmadan oturdu Okan’ın masasının önündeki tekli koltuklardan birine. “Sinan bizi geç hiç uyutmadı inanır mısın? Eşek oğlu eşek kime çektiyse. Gülriz de ben de perişan olduk valla.” Şimdi hikayesini destekler gibi yorgunlukla gözlerini kapatıp arkasına yaslandı.

“Yeğenime deme öyle şeyler.” Gülümsedi Okan da şimdi samimiyetle. “Çok özledim ben de sıpayı sahi. Bir akşam geleyim de göreyim.”

“Vera’yı da al beraber gelin. Gülriz de söyleyip duruyor ne zamandır.”

“Vera Fransa’dan ne zaman gelecek bilmiyorum.” Okan’ın şimdi hafifçe suratı asılır gibi oldu.

“O niye?” Akif de çattı siyah kaşlarını.

“Ne bileyim işte, işi gücü yoğun.” Okan’ın pek konuşası gelmiyordu bu konuyla ilgili çünkü bu uzak mesafe işi canını sıkıyordu. Akif de anlamıştı onun ruh halini, çok uzatmadı konuyu.

“Davadan ne haber? Engin’le konuşmaya gittin mi?”

“Gittim.”

“Nasıldı?”

“Devrim’in son zamanlarda peşinde olduğu bir aşiret varmış, doğulu bir aile. Birkaç yazısı dahi var aile hakkında. Aileyi kızdırmış olabilir yazdıkları. Sadece yazdıkları da değil, Devrim’in evinden aşiretin yaptığı usulsüzlüklere dair belgeler, tapular, dekontlar çıktı.”

“Kızı onlar öldürdü o zaman.” Akif düşünceli bir şekilde kırpıştırdı kısa kirpiklerini.

“Bundan o kadar emin değilim henüz. Evde kırılan dökülen tek bir şey dahi yoktu. Kızı öldürmekle yetineceklerini zannetmem, belgelerin de peşine düşmezler miydi?”

“Evde olduğunu düşünmemişlerdir Okan. Ya da düşündüğümüzden de fazlası vardır.” Akif omuz silkti. “Bu kadar pis bir ailenin bu işle bağlantısız olmaması pek mümkün değil gibi.”

“Bilmiyorum. Ama öğreneceğim.” Okan dudaklarını büzdü.

“Peki ya Engin?”

“Engin…Engin’e dair anlayamadığım bir şey var. Gözlerinde tuhaf bir şey vardı o adamın. Devrim’in ölümüne sahiden üzülmüş gibiydi ama garip bir çekingenliği vardı. O kalıplı adamın içinde saklanan küçük bir çocuk var gibiydi. Bilmiyorum ama ona tam anlamıyla güvenmiyorum.”

Akif cevap vermedi sadece düşünceli düşünceli başını salladı.

Okan pantolonunun cebindeki sigara paketine uzanırken konuşmaya devam etti. “Cinayet saatinde evinde olduğunu söyledi.” Paketten çıkardığı sigarayı dudaklarının arasına yerleştirip yaktı. İçine aceleyle bir nefes çekip konuşmaya devam etti. “Ev adresini öğrenip teyit eder misin?”

“Tabi ki.”

“Teşekkür ederim.” Dumanı dudaklarının arasından üfledi.

Kapı çalınca da ikisi de kapıya baktılar. Uzanan yuvarlak kafa Adli Tıp Uzmanı Aykut’a aitti.

“Hah Hoş geldin Aykut. Devrim’le ilgili haberlerle gelmiş ol lütfen.” Okan dudaklarını yine sigarasıyla buluşturmadan konuştu.

“Tam da bu yüzden geldim.” Aykut da Akif’in karşısındaki diğer koltuğa oturdu.

“Kahve falan içer misin?” Okan masanın üzerindeki paketi açıp uzattı. “Sigara ikram edeyim sana.”

“Yok abi ben hiçbir şey almayayım. Çok teşekkür ederim.”

Sonra elindeki dosyaya göz atıp konuşmaya başladı. “Zavallı kız…” Gözlerindeki keder sahiciydi.

Okan’la Akif pür dikkat dinliyorlardı orta yaşlı doktoru.

“Maktulün ölüm şekli oldukça sıra dışı. Vücudundaki bıçak darbesi göğüs altından yukarıya, kaburgaların arasından girerek kalp çevresindeki atardamarlara ulaşacak şekilde açılı yapılmış. Açık konuşayım bu rastgele işlenmiş, amatör bir cinayet değil.”

Sessizce Aykut’u dinlemeye devam ettiler.

“Sadece bununla da kalmıyor ne yazık ki.” Aykut sıkıntıyla mırıldandı. “Maktulün bacağında kısa süre önce yapılmış bir enjeksiyon izi tespit ettik. Testler enjeksiyonun epinefrin içerdiğini gösteriyor. Epinefrin genelde acil durumlarda kullanılır, bu madde kısa süreliğine kalp atış hızını ve tansiyonu artırır. Bu da kurbana normalden çok kısa bir zaman içinde litrelerce kan kaybettirir.”

Okan zaten bunu olay yerinde cesede ilk baktığında anlamıştı. Dışarıdan o kadar küçük gözüken bir yaradan bu kadar kan kaybetmesinin makul bir açıklaması olmalıydı.

“Fakat çelişkili bir şey daha var. Maktulün kanında orta düzeyde benzodiazepin türevi bir sakinleştirici tespit ettik. Yani biri onu hem ayakta tutmak hem de tepkilerini azaltmak istemiş gibi. Bu ikili etki, profesyonel infaz tekniklerinde zaman zaman görülür. Bilinç açıktır ama kurban direnemez.”

Okan düşünceli düşünceli bekledi bir şey demeden.

Onun sessizliğinin aksine Akif’in kafası soru doluydu. “Senin öngörün ne Aykut?”

“Ortada farmakolojik bir planlama olduğu aşikar. Bu bir ekip işi olabilir. Aynı zamanda kullanılan maddeler uyuşturucu ve yasa dışı organ ticaretiyle bağlantılı bir yapıyla ilgisi olduğunu da gösteriyor olabilir. Bu tür enjeksiyonlar doğu bölgelerinde çete infazlarında sıklıkla gördüğümüz bir yöntem.”

O daha lafını bitirmeden Akif heyecanla atladı. “Ne dedim ben? O çetenin kesinlikle bu işle bir ilgisi var Okan, kesinlikle.”

Onun heyecanını paylaşmıyordu Okan. Sessiz bir olgunlukla sigarasından son nefesi alıp önündeki küllükte söndürdü.

Evet Akif haklı olabilirdi. Ama hala aklına yatmayan bir sürü detay vardı.

“Peki ya eldiven Aykut?” Düşünceli bal rengi gözlerini kıstı Okan. “Olay yerinde kullanılmış lastik bir eldiven vardı.”

Hatırladığını belli ederek başını salladı Aykut. “Evet eldivenin içinde terle beraber dökülen cilt hücreleri vardı. Ancak eşleştirecek DNA olmadığı sürece ne yazık ki bizi hiçbir yere götürmeyen kalıntılar bunlar.” Dudaklarını ümitsizce büzdü.

Upuzun bir günün sonunda güneş yavaş yavaş Yeditepeli şehre vedasını ediyordu. Günler iyiden iyiye kısalmış, güneş kendini pek nazlı belli eder olmuştu. Hava sık sık toprak kokuyor, sarı yaprakları kaldırımları süslüyordu.

İstanbul’a kuşkusuz en çok bu mevsim yakışıyordu. Hafif bir hüzün, belli belirsiz bir matem…serin esen lodos Marmara’nın mavi sularını okşayarak dolanırdı.

Okan Kadıköy’de oturduğu mahallede arabasını koyacak yer bulamayınca bir üst mahalleye arabasını koymuş ve aslında bu durumdan memnun şekilde sonbahar havasını içine çeke çeke eve doğru yürümeye başlamıştı.

Sonbahardan mıydı yoksa Vera’yı neredeyse bir aydır görmediğinden mi bilmiyordu fakat içinde bir ürperme hissetti. Yalnızlığa oldukça alışıkken Vera hayatının en büyük kalabalığı olmuştu. Ve sanki hiç yalnız kalmamış gibi alışmıştı onun evde doldurduğu yere. Üstelik bireysel alanına da düşkün bir adamdı Okan. İçten içe yalnızlığı da severdi eskiden. Ama şimdi Vera’nın sesine, kokusuna hatta onunla ufak ufak inatlaşmasına bile hasret kalmıştı.

Yavaş adımları sonunda apartmanın kapısına ulaştırdı onu.

Apartmandan içeri girip dairesine çıktı. Aşina hareketler anahtarı kilide soktu. Kapı direkt açıldı. Kilitlememiş miydi sabah çıkarken?

Oysa emindi, kapıyı kilitlemeden markete bile gitmezdi.

Kapıyı yavaşça ittirirken sağ eli beline uzandı. Soğukkanlılıkla silahını kavrayıp susturucusuz haliyle çıkardı. Ayakkabılarından ses çıkmasın diye adımlarını yavaşlattı. Eşiğin üzerindeki tahtanın gıcırdamamasına dikkat etti. Mutfaktan ufak tıkırtılar geliyordu. Sessiz adımlarla mutfağa yöneldi. Omzunu duvara dayayıp köşeyi döndü en sonunda.

Silahı doğrulttuğu yerde gördüğü kişiyle öylece kalakaldı.

“Sürpriz.” Vera üzerinde uzun bacaklarını açıkta bırakan Okan’ın gri tişörtü, salık bıraktığı sarı saçlarıyla öyle dikilip ellerini kaldırdı teslim olur gibi.

Okan anın şokunu atlatınca dudakları gevşedi. Şaşkınlıkla gülümsedi. “Ne işin var burada?” Silahını indirdi.

Vera dudaklarını cilveli cilveli büzdü Okan’a doğru yaklaşırken. “Gelmese miydim?” Dudaklarını ısırdı.

Okan’ın gülümsemesi genişlerken mırıldandı. “Deli misin? Beni öldürmeye bile gelmiş olsan razıyım.” Vera’nın dudaklarına bakıyordu.

“Daha önce yapmadığım şey değil biliyorsun.”

Sevgilisi onu çok bekletmeden tutkuyla kapandı genç polisin dudaklarına. Birkaç saniyelik öpüşmeden sonra bir şey unutmuş gibi ocağa koşturdu. “Eti yakıyorduk az kalsın.” Elindeki spatulayla tavadaki etle uğraşmaya başladı.

Okan bu sırada hayran hayran genç kadını izliyordu. Silahını cebine koyup mutfak masasına oturdu. “Henüz gelemeyeceksin sanıyordum.”

“Ben de öyle sanıyordum. Ama planlarımız değişti işte. Bir süre buralardayım.” Pişen etleri hemen önündeki tabaklara yerleştirdi.

“Bunu duyduğuma çok sevindim. Bir daha bu kadar uzun süre yalnız bırakma beni.”

Okan tatlı sözlerinin üzerine Vera arkasını dönmeden sırıttı kendi kendine. “Özledin yani beni.” Elindeki tabakalardan birini Okan’ın önüne birini de karşısına kendi oturacağı yere bıraktı. Buzdolabına yönelmişti ki Okan bileğinden yakaladı genç kadını. Gözlerinden ciddi bir ifadeyle baktı. “Vera ciddiyim. Bu ev sensiz çok farklı.”

“Bak sen yaa!” Vera kendine has tavrıyla kıkırdadı. “Okan Bey’e bu kadar romantik cümleler kurduran hayat, cidden inanılmaz.” Dolaptan çıkardığı şarabı ve tirbuşonu Okan’ın önüne bıraktı.

Okan anlamış gibi mantarı yerinden çıkarıp kadehleri doldururken konuşmaya devam etti. “Aşk olsun, ben romantik bir adam değil miyim?”

“Öylesin de sevgilim, yalnızlığı da seversin benim bildiğim.” Okan’ın karşısına oturdu.

“Artık değil.” Hafifçe gülümsedi Okan, gözleri hala sevgilisinde.

Vera da gülümsedi, sonra heyecanla kıpırdandı. “Şarabı Fransa’dan getirdim, senin zevkine çok uygun bence. Ayrıca erken gelmiş olmama şaşırıyorsun da yemek yapmama şaşırmıyor musun?”

Normalde yemekleri Okan yapar, Vera mutfağa girmeyi sevmediğini söyler, çok da yetenekli bulmazdı kendini.

Dudaklarını ısırdı Okan. “Valla ona sıra gelmedi ama çok şaşkınım.” Abartılı bir tavırla avuçlarını birbirine sürdü. “Önce şaraptan başlıyorum.” Yakut kırmızısı sıvı dolu kadehi önce kokladı. Siyah meyvelerin kokusunu alabiliyordu, derinlerde bir yerde alt notalardan tütün ve baharat kokusu aldığına da emindi.

Asitli şarap boğazından akarken damağını doldurdu. Uzun bitişli, hafif pütürlü bir tat kaldı ağzında. Vera haklıydı, bu tam kendinin sevdiği tarzda bir şaraptı.

“İnanılmaz beğendim, harikaymış tadı.”

Vera seçiminden memnun şekilde gülümsedi.

Sıra etin tadına bakmaya gelmişti. Çatal bıçakla böldüğü lokmayı yanındaki mantarlı sosa batırıp ağzına attı Okan. Gözlerindeki beğenmiş ifade yalan değil, sahiciydi.

“Bundan sonra yemek yapamıyorum lafına inancım sıfır. Ne kadar güzel olmuş farkında mısın?”

Uzun uzun sohbet ederek yemek yedikten sonra Okan duşa girip kendini salondaki en rahat kanepeye bıraktı. Vera da çok geçmeden geldi yanına. Genç adamın yanına kıvrıldı. Başını Okan’ın göğsüne yaslarken Okan da başını Vera’nın sarı saçlarının arasına gömmüştü.

Günün bütün yorgunluğunu vücudunun her zerresinde hissederken kalbi çok uzun zamandır hiç olmadığı kadar huzurluydu. Vera’nın teninin kokusuna karışan parfümünü içine çekti. Dünya burada bu şekilde dursa sonsuza dek böyle durmaktan hiç şikayet etmezdi.

Okan’ın çok zor bir hayatı olmuştu. Genç yaşına rağmen binlerce yıllık sıkıntılar taşımıştı sırtında. Hayatta yapayalnız hissetmişti kendisini. Şanssız ve mutsuz bir adam olarak öleceğinden emindi. Hayatı hep kayıplarla ve özlemle geçmişti. Renksiz, cansız, solgun bir hayatı oldu yıllarca. İster istemez bu konfor alanına uyum da sağlamıştı. Gri güvenliydi. Mutluluk ömrü boyunca hep kaybetmeye mahkum olduğu bir duygu olduğundan mutlu olmaktan korkmakla geçti ilk gençliği. Şüphesiz daimi mutsuzluk, mutluluğun sıcaklığına alışıp sonra onu kaybetmekten çok daha az acıtırdı. Canı artık yanmasın diye hissiliğe gömdü kendini. Duvarlar ördü, mesafeler koydu hayatla arasına.

Tam da bu yüzden Vera’nın parıl parıl ışığı gözlerini kamaştırdı başta, korkuttu onu. Griyi seven biri için bu kadar canlı renklere sahip biri güvensizlikti, riskti. Vera’ya açılması da duygularını kabul etmesi de çok zor oldu. Aşk denen duyguya bir kez daha kalbini açmak zaten dağınık kalbini un ufak eder diye ödü koptu.

Ama Vera inatçıydı. Neşesi de parlaklığı da inatçıydı. Vera güneşti. Çevresine de çevresindekilere de hep ışık yayar, ilham olurdu. Okan’ın artık kuruduğunu sandığı ormanları yeşertti. Kurak sandığı çöllere okyanus oldu. Kışını yavaş yavaş bahara çevirdi genç adamın. Hiç kolay olmadı bu şüphesiz ama kader de Vera kadar inatçıydı. Bahar geç gelmişti ama kışın bütün fırtınalarını sonsuza dek unutturmaya kararlıydı.

Biraz sonra Vera kafasını kaldırıp baktı sevgilisine. “Yeni davadan bahsediyordun geçen gün telefonda, genç bir kızdı değil mi?”

Okan gözlerinde şarabın ve daha çok da mutluluğun sarhoşluğu mahur mahur gülümsedi. “Şu an burada iş konuşmak istemiyorum. İşten uzak olduğum, dünyanın en güzel yerindeyim.” Daha da sıkıldı Vera’ya. “Yarın anlatırım olmaz mı?”

“Olur canım, sen nasıl istersen.”

Sonra yine göz göze geldiler.

Anlaşmış gibi birbirlerinin dudaklarına dokundular. Uzun uzun, hiç acele etmeden, çok uzun zamandır bu anı bekliyor gibi…

Bölüm : 29.07.2025 19:08 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...