
Emniyetin dar görüşme odasında ilk kez avukatıyla karşı karşıya oturduğunda Vera’nın yüzündeki yorgunluk ışığın altında daha da belirginleşmişti. Avukat, kısa ama keskin talimatlarla ona ne yapması gerektiğini hatırlattı: hiçbir soruya cevap vermeyecek, susma hakkını kullanacak, her şeyi “operasyon gizliliği” ve “yetkili makamların talimatı” gerekçesiyle reddedecekti. O anda, kontrolü dışındaki bir oyun alanına çekildiğini hisseden Vera için bu talimatlar bir güvenlik ağı gibiydi. Avukatın işi yalnızca onu savunmak değildi; aynı zamanda sürecin en küçük ayrıntısındaki açıkları yakalayıp kayda geçirmekti. Gözaltı tutanağından, dosyanın ele geçirilme biçimine kadar her şeyin izini sürüyordu.
Sonraki günler ağır geçti. Emniyetin sorgu odaları, kâğıt yığınları ve soğuk bakışlı görevliler arasında zaman uzadıkça uzadı. Ardından dosya savcının eline geçti. Savcı, dosyayı delil olarak masaya koyup kaçma şüphesi gerekçesiyle tutuklama talep ettiğinde, avukat hemen usule sarıldı. Dosyanın el konuluş şekli, zincirleme imza eksikleri, tutanaklardaki boşluklar… Hepsi birer kozdu. Lefèvre ile bağlantıyı kanıtlayan tek bir somut içerik bulunmadığını vurguladı. Yine de hakim, delillerin incelenmeye devam etmesi gerektiğini söyleyerek tutuklama kararını verdi. O an salondaki sessizlik, Vera’nın içindeki gerilimi daha da artırdı.
Gözaltı günleri böylece uzadı. Avukat, dosyanın her sayfasını defalarca çevirdi, imzaların düzensizliğini, mühürlerin yarım kalmış izlerini tespit etti. Bunları tek tek kayda geçirdi.
Tam bu sırada başka bir gelişme oldu. Fransız büyükelçiliğinden gelen kapalı damgalı bir yazı dosyaya girdi. Yazıda, “Claire Durand” kimliğinin Fransız devleti kayıtlarında mevcut olduğu belirtiliyor, ancak operasyonel gizlilik nedeniyle ayrıntı verilmiyordu. Yazının dili diplomatikti, fakat mahkeme dosyası açısından ağır bir etki yaratıyordu. Hâkim belgeyi eline alıp yüzünü buruşturduğunda odada hissedilen gerginlik, aslında yeni bir kapının aralandığını gösteriyordu.
Artık tablo değişmeye başlamıştı. Bir yanda usulsüzlükler, diğer yanda yabancı bir devletin resmî beyanı… Savcılığın dosyayı güçlü tutması zordu. Avukat, bunların birleşimiyle mahkemenin tutukluluğun devamına dair gerekçesini zayıflatabileceğini biliyordu. Okan da dışarıda süreci adım adım takip ediyor, her yeni gelişmede Vera’nın çıkabileceğine dair ihtimallerle kendi iç hesaplaşmasını yapıyordu.
Yaklaşık iki haftanın sonunda, ilk kez ciddi bir ihtimal doğdu: Hakim, tutukluluk yerine adli kontrol ya da serbest bırakmayı düşünebilirdi. El koyma zincirindeki eksiklikler, Fransızların belgesiyle birlikte savunmanın dayanak noktası haline gelmişti. Bu ihtimal henüz kesinleşmemişti ama emniyetin soğuk duvarlarının arasındaki o ağır bekleyiş, artık çıkışa dair bir ışık taşıyordu.
O sabah, hava daha ilk ışıklarıyla birlikte emniyetin gri binasını yalarken, koridorlarda farklı bir hareketlilik vardı. Dosyalar hızla taşınıyor, telefonlar daha telaşlı çalıyor, kapılar önceden olduğundan daha sert kapanıyordu. Vera'nın hücresine giden kapıda bekleyen gardiyanın duruşundaki küçük değişiklik, henüz söylenmemiş bir şeyi fısıldıyordu: Bir şeyler oluyordu.
Nihayet, avukatı göründü koridorun sonunda. Yüzünde, uykusuz gecelerin yorgunluğunu taşıyan ama zafere çok daha yakın bir ifade vardı. Yanında, resmi bir dosyayla bir savcı yardımcısı duruyordu. Avukat, Vera'ya baktı ve gözlerini kaçırmadan, minimal bir baş hareketiyle onay verdi. Bu kadardı. Bu küçük işaret, günlerdir süren o belirsiz kabustan çıkışın anahtarı oldu.
"Tutukluluk durumunun devamına gerek görülmemiştir. Adli kontrol şartıyla tahliyenize karar verilmiştir, Bayan Durand."
Cümleler, soğuk, resmi ve kesindi. Parmaklıklar açıldı. O soğuk metal kapı, bu sefer dışarıya, hayata doğru aralanıyordu. Vera’nın adımları, uzun süredir hissetmediği bir hafiflikle yerle temas ederken, içini kaplayan o boşluk ve korku, yerini titreyen, inanması güç bir rahatlamaya bırakıyordu. Elinden alınan kişisel eşyaları bir zarf içinde uzattılar. Cüzdanı, telefonu... Özgürlüğünün küçük, sıradan sembolleri. Telefonun şarjı bitmişti.
Hapishanenin ağır kapısı Vera'nın arkasında kapanırken, özgürlük beklediği gibi bir rahatlama getirmedi. Sadece bir türden diğerine geçiş hissi verdi. Cebinde, iki gün önce bir güvenlik görevlisi aracılığıyla eline tutuşturulmuş, katlanmış bir kağıt parçası vardı: "Eski Arşiv Deposu, Arkası. Kamera yok." Okan'ın el yazısını tanımıştı tabi. Çıktığı an oraya gitmesi gerekti demek ki.
Adres, Emniyet Müdürlüğü'nün arka tarafında, terk edilmiş, tozlu bir bölgeydi. Yüksek çitlerle çevrili, üzeri yabani otlarla kaplı, eski dosyaların atıldığı bir deponun arka kapısı. Vera, zamanı geldiğinde, kimseye görünmeden, bir gölge gibi süzülerek oraya ulaştı. Hava serinlemeye başlamıştı, ayaklarının altındaki çakıllar hafifçe hışırdadı.
Okan oradaydı.
Sırtı deponun kırmızı tuğlalarına dayanmış, elleri ceplerinde, gözleri uzaklara dalmıştı. Vera'yı gördüğü an, tüm vücudu bir elektrik çarpmış gibi gerildi. Nefesi kesildi, gözlerini bir an için kapatıp açtı, bütün bunlar bir hayal gibiydi.
Heyecandan, korkudan, özlemden ayakları yerden kesilmişti. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki, kulaklarında bir uğultu vardı.
Vera, birkaç adım ötede durdu. Aynı şekilde onu süzdü. Yüzü solgundu, gözlerinin altındaki morluklar daha da belirgindi. Ama dimdikti.
"Okan," diye fısıldadı. Ses, sessizliği yırtan bir bıçak gibiydi.
Bu ismi duymak, Okan'ı harekete geçirdi.
O birkaç metrelik mesafeyi kapatıp Vera'ya sımsıkı sarıldı. İlk temas anında ikisinin de bedenleri bir şok dalgasıyla sarsıldı. Okan'ın kolları, özlemini çektiği o bedeni, tüm gücüyle ama bir o kadar da hassasiyetle sarmaladı.
Bir an ayrılır gibi yaptı, sadece birkaç santimlik mesafeyle. Elleriyle Vera'nın yanaklarını tuttu, başını hafifçe geriye itti onun gözlerinin içine bakabilmek için. Gözleri buğulu, sesi bir yakarış kadar kısık ve parçalıydı:
"Vera... iyi misin? Bir yerinde... bir şeyin var mı?”
Vera, onun bakışlarının içindeki fırtınayı görüyordu. Avuçlarının sıcaklığı yüzünde bir sığınak gibiydi. Hafifçe başını salladı, ince dudaklarında küçük, yorgun ama gerçek bir gülümseme belirdi.
"İyiyim, Okan. İyiyim. Merak etme."
Başını yeniden öne eğdi, alnını Vera'nın alnına dayadı. Nefesleri birbirine karışıyor, kalpleri aynı ritimde atmaya başlıyordu.
Okan’ın sözleri boğazında düğümlendi. Konuşamadı. Bunun yerine, suskunluğun ve ihtiyacın dilini konuştu. Başını hafifçe yana eğdi ve dudaklarını Vera'nın dudaklarına bastırdı.
Bu bir öpüş değil, bir hayat çizgisiydi. İlk temas hafif, araştıran, neredeyse hürmet dolu bir dokunuştu. Özlem, korku ve tutku bir anda serbest kaldı. Öpüşleri derinleşti, yoğunlaştı, çaresizce. Okan'ın elleri Vera'nın sırtında, onu kendine çekerek daha da yakınlaştırdı. Vera da ona karşılık verdi, parmakları Okan'ın saçlarına daldı, onu kendine çekti, o an orada, sadece orada olduklarına dair bir onaylama gibi.
Nefes nefese ayrıldıklarında, alınları hâlâ birbirine değiyordu. Okan'ın gözleri kapalıydı, Vera'nın nefesinin sıcaklığını yüzünde hissediyordu.
"Aklımı yitiriyordum," diye fısıldadı, bu sefer sadece bir nefes gibi. "Seni bir daha asla bırakmayacağım. Bir daha asla."
Okan, Vera'yı kolları arasında tutarken, onun sırtına dokunan parmakları hafif titriyordu. Yüzü, günlerin yorgunluğunu ve uykusuz gecelerin ağırlığını taşıyan bir haritaydı. Gözlerinin altındaki koyu halkalar, gömleğinin buruşuk yakası ve düzensiz tıraş olmuş yüzü, hikayesini anlatmak için kelimelere ihtiyaç duymuyordu.
Geçen geceler boyunca ofisinde, başını masaya dayayıp bir dakika bile gözlerini kapatamayışını, her an Vera'nın orada, soğuk beton duvarlar arasında ne çektiğini düşünüşünü kimse görmemişti. Dinlenmek, ona bir ihanet gibi hissettirmişti. Onun acısını paylaşmanın tek yolu, kendini de aynı yorgunluk ve tetikte olma haline adamaktı. Bu, sessizce üstlendiği bir borçtu.
Şimdi, onu tekrar kolları arasında hissedebilmenin verdiği yoğun rahatlama, tüm o birikmiş yorgunluğu bir anda açığa çıkarmıştı. Ama bu yorgunluk, artık huzurla karışık bir ağırlıktı.
…
Evin sessizliği, her ikisinin de ayak seslerini yutmuştu. Kapıyı kapattıklarında, dışarıdaki dünyanın tüm gürültüsü ve yorgunluğu geride kalmıştı sanki. Paylaştıkları bu sığınak, onları bağrına basıyor, soluk almalarına izin veriyordu.
Vera, banyoya girdi. Aynada gördüğü yansıma kendisine ait bile değilmiş gibiydi. Yüzü solgun, gözleri derin çukurlara kaçmıştı. Yavaşça üzerindeki kıyafetleri çıkardı. Her bir parça, geçen günlerin ağırlığını taşıyordu. Sonra sıcak suyu açtı.
Buhar, camı kaplarken, Vera duşakabinin içine girdi. Sıcak su, omuzlarına, sırtına akarken üzerine yapışmış gibi duran o soğuk gerilimi yavaş yavaş eritiyordu. Gözlerini kapattı. Sadece suyun sesini ve sıcaklığını hissetmeye çalıştı. Sonra saçlarına şampuan sürdü. Köpürdükçe, saçlarından aşağıya, ayaklarının dibine doğru kirli bir su aktı. Ve o suyla birlikte, saçlarına sürülen geçici kahverengi boya da çözülüp gidiyordu. Kahverengi, bulanık izler halinde akıp gitti, yerini, gerçek rengi olan altın sarısına bıraktı.
Okan da diğer banyoya girdi. Sıcak su, onun da üzerindeki görünmez tozu, bekleme odalarının soğuk terini, avukatlık bürolarının ve emniyet koridorlarının sinmiş kaygısını yıkayıp götürdü. Su, saçlarından aşağı aktıkça, zihnindeki senaryolar, planlar, korkular da bir anlığına duruldu. Sadece suyun sesi vardı. Ve dışarıda, evinde, artık güvende olan Vera.
Beraber, ağır ama huzurlu adımlarla salona yöneldiler duştan sonra ve o geniş, derin koltuğa beraber uzandılar. Vera, kendini Okan’ın kollarına bıraktı, başını onun göğsüne, kalbinin sesini duyabileceği en doğru yere yerleştirdi. Günlerden, sonra nihayet yumuşak bir yerde yatıyordu. Ama asıl önemlisi, dünyanın en huzurlu, en güvenli limanındaydı.
Aralarında, kelimelerin kifayetsiz kalacağı derin, dingin bir sükûnet vardı. Vera, yavaşça başını kaldırdı, Okan'ın dudaklarını aradı, gözleri kapalı. Okan da aynı yavaşlıkla, aynı bitkin ama bir o kadar istekli huzurla karşılık verdi ona. Öpüşleri, yorgunluğun ve huzurun öpüşüydü; ateşli ya da tutkulu değil, derin, yavaş ve tatlıydı. Birbirlerinin varlığını doğrulamak, gerçek ve canlı olduklarını anlamak içindi bu temas. Okan'ın eli, Vera'nın ıslak saçlarının arasına kaydı, parmakları onun ensesinde hafifçe gezindi. Vera'nın eli ise Okan'ın henüz kurumamış tişörtünün omzuna tutundu, kumaşı hafifçe kavradı.
Dudakları ayrıldığında, hâlâ sıcak ve ağır, nefesleri birbirine karışıyordu.
"Uyu hadi artık." diye fısıldadı Okan, dudakları Vera'nın şakağına değerek. "Ben buradayım. Güvendesin."
Vera, göz kapakları iyice ağırlaşmış bir halde, iç çekişle başını tekrar onun göğsüne bıraktı. Okan da başını Vera'nın başına yasladı, ıslak saçlarının serin nemi yanağına değdi. İkisinin de nefes alışverişi yavaş yavaş düzene girdi, senkronize oldu. Vücutları, taşıdıkları o ağır yükten nihayet kurtulmuş gibi, koltukta bir hafiflik, bir dinginlikle çöktü kaldı.
Ve uyku, onları yavaş, merhametli ve karanlık dalgalar halinde, usulca sarmaya başladı. Dışarıda dünya dönüp dururken, onlar nihayet, suskun ve hareketsiz limanlarında, demirlemişlerdi.
…
Okan, sabahın ilk ışıklarıyla, alarmsız, yavaş yavaş uyandı. Gözlerini açtığı ilk an, hafifçe şaşkınlık yaşadı ama hemen ardından gerçeklik duygusu beyninde yerine oturdu: Vera, hâlâ kollarındaydı. Binlerce şükür, günlerin, haftaların ardından, onun sıcaklığını, nefesini hissediyordu. Bu farkındalıkla derin, sessiz bir nefes aldı; göğsü hafifçe kabarıp indi.
Vera'nın sarı saçları, yüzüne hafifçe değiyor, her temasında ona huzur veriyordu. Kolundaki saate baktı. Vakit erkendi ama artık kalkıp hazırlanması gerekiyordu. Vera, sol kolunun altında, göğsünün üzerinde, neredeyse hiç kıpırdamadan uyuyordu. Okan, onu mümkün olduğunca yavaşça, kollarının arasından koltuk yastıklarına doğru kaydırdı. Normalde uykusu kedi gibi hafif olan Vera, bu pozisyon değişikliğinde sadece homurdandı, gözlerini bile açmadı. Günlerdir belki de ilk kez bu kadar derin, bu kadar deliksiz uyuyordu.
Okan, yavaşça koltuktan doğruldu. Parmak uçlarında, çıt çıkarmamaya özen göstererek mutfağa ilerledi. Tam kahve makinesine uzanmıştı ki cep telefonunun keskin zil sesi sessizliği paramparça etti. Alelacele telefonunu cebinden çıkarıp sesini kıstı ve balkon kapısına yöneldi. Soğuk havaya aldırmadan kapıyı çekti ve dışarı çıktı
Arayan, ekibinden yardımcısı Kadir'di.
+Günaydın Kadir, Okan, sesini alçak tutarak.
-Günaydın Başkomiserim, dedi Kadir'in sesi, telefonun diğer ucunda resmi ve heyecanlı bir tonda. Engin Türkmen... dün gece Gümrük'ten giriş yapmış. Sistemde bayrak yaktı.
Okan'ın içi bir anda heyecanla doldu. Hemen atıldı:
+Hemen alın onu! Emniyete getirin. Bir saate orada olurum.
-Emredersiniz Başkomiserim.
Okan telefonu kapattı. Normalde bugün izin yazacak, Emniyet’e gitmeyecek, Vera'yla bu nadir huzuru doyasıya yaşayacaktı. Ama aylardır peşinde oldukları, Engin Türkmen nihayet geri dönmüştü. En azından onun sorgusuna girip, ifadesini aldıktan sonra Vera'nın yanına dönebilirdi. Bu fırsatı kaçıramazdı.
Hızlıca içeri girdi. Önce mutfağa yöneldi. Vera için güzel, sade bir kahvaltı hazırladı. Peynir, zeytin, reçel, birkaç dilim ekmek... Masayı özenle kurdu, yanına küçük bir not bıraktı: "Öğleden sonra gelmiş olurum. Seni seviyorum."
Sonra odasına geçti, hızlı bir duş aldı ve üzerini giyindi. Çıkmadan önce salona, koltuğa bir kez daha baktı. Vera hâlâ mışıl mışıl uyuyordu, yüzünde huzurlu bir ifadeyle. Okan, gayri ihtiyari, için için gülümsedi. Onu böyle güvende ve rahat görmek, her şeye değerdi.
Sessizce kapıyı kilitleyip evden çıktı. Dışarıda, sabahın serin havası yüzüne çarparken, zihni artık tamamen işe, Engin Türkmen'e ve onun getireceği cevaplara odaklanmıştı.
Okan, mermer binaya varıp arabasını park ettikten sonra Emniyet Müdürlüğü'nün koridorlarında hızlı adımlarla ilerledi. Kalbi hem heyecandan hem de beklentiden hızla çarpıyordu. Doğruca ekibinin bulunduğu bölüme yöneldi ve Yardımcısı Kadir'i masasında buldu.
"Naptınız Kadir?" diye sordu, nefesi hafifçe sıkışmış bir halde.
Kadir, ayağa fırlayarak cevap verdi: "Aldık Başkomiserim. Sorgu odasında, sizi bekliyor."
Okan'ın gözleri parladı. İçinde bir zafer ve sonunda cevaplara kavuşma hissi vardı. Hemen sorgu bölümüne doğru yürüdü. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, odadaki soğuk ve resmi hava yüzüne çarptı.
Odanın ortasında, masaya bağlı olmayan ancak bir sandalyede oturan bir adam vardı: Engin Türkmen. Uzun boylu, yakışıklı sayılabilecek bir yüzü vardı. Saçları kestane kahverengisi, dağınık ama temizdi. Yüz hatları keskin ve düzgündü; elmacık kemikleri belirgin, çenesi sıkıydı. Gözleri ise çarpıcı bir yeşil renge sahipti, ancak şimdi o gözlerde bir bitkinlik ve tedirginlik ifadesi vardı. Üzerinde sade bir tişört ve kot pantolon vardı. Elleri masanın üzerinde, hafifçe kenetlenmişti.
Okan, karşısına geçip sandalyeye oturdu. Dosyaları masanın üzerine koydu ve Engin'in yeşil gözlerine dikti bakışlarını.
"Engin Bey," diye başladı, sesi soğuk ve profesyonelce. "Hoş geldiniz. Uzun zamandır sizi bekliyoruz."
Odanın ağır havasında, Engin'in bakışları etrafında dolanıp duruyor, duvarlara, masaya, Okan'ın üzerindeki her detaya takılıyor ama bir türlü anlam veremiyor gibiydi. Hafifçe iki yana açtığı elleri, masumiyetinin ve şaşkınlığının sessiz bir temsiliydi. "Neden Okan Bey?" diye tekrarladı, sesi sakin ama altında hafif bir titreşim vardı. "Sahiden neden buradayım? Anlamıyorum."
Okan, ağır ağır sanki her hareketi hesaplanmış bir tiyatro oyuncusu gibi, hareket ediyordu. Bakır rengi gözlerini, Engin'in yüzüne mıhlanmış gibiydi, onu okuyor, her mikro ifadeyi, yakalamaya çalışıyordu. "Bilmem," diye cevap verdi, sesi alçak ve tehditkâr bir vızıltı gibiydi. "Onu da siz söyleyeceksiniz."
Engin, kaşlarını hafifçe çattı. Yüzündeki samimi şaşkınlık ifadesi, neredeyse ikna ediciydi. "Hakikaten," diye ısrar etti, sesi hâlâ saygılı bir tonu koruyordu, "Ne dediğinizi anlayamıyorum. Burada olmam için bir sebep göremiyorum."
Okan, derin, bezgin bir iç çekişle arkasına yaslandı. Sanki çok daha basit bir şey konuşuyorlarmış, Engin'in anlamakta ısrarla direnmesinden bıkmış gibiydi. "Peki," diye başladı, boynunu hafifçe bir yana eğerek, ona küçük bir ipucu verircesine. "Biraz yardımcı olayım o zaman. Cinayet saati... Evde olduğunuzu söylediğiniz o küçük, masum yalanından başlayabiliriz mesela."
Cümle odada bir şimşek gibi çaktı. Engin, kelimenin tam anlamıyla irkildi. Sırtı bir anda dikleşti, sandalyede geriye doğru küçük bir hareket yaptı. Yeşil gözleri şaşkınlıkla irileşti, gözbebekleri genişledi. "Yalan söylemedim," diye çıkıştı, sesi ilk kez o sakin, kontrollü tonunu yitirip biraz daha tiz, savunmaya geçmiş bir hale büründü. "O gece evdeydim. Size zaten anlattım."
Okan, başını iki yana çok yavaş, acımasız bir ümitsizlikle salladı. "Engin," dedi, sesi artık tüm yumuşaklığını kaybetmiş, buz gibi keskinleşmişti. "Bana yalan söylemeyi bırak. O akşam oradaydın. Mezarlıkta. İkimiz de biliyoruz."
Bu kez, Engin'in yüzündeki ifade değişti. Şaşkınlık, hızlı bir şekilde yerini hafif bir rahatlamaya bıraktı. "Cinayet mahallinde değildim yani," diye vurguladı, kelimeleri dikkatle seçerek. "Bunu ağzınızla söylüyorsunuz. Sadece mezarlıktaydım. Orada olmak suç değil."
Ancak Okan'ın yüzündeki ifade yumuşamadı. Aksine, daha da sertleşti. Bakışları, Engin'in geçirdiği o küçük rahatlama anını yakalamıştı. "Sorun," diye vurguladı, her kelimeyi bir çekiç darbesi gibi indirerek, "Sizin orada olmanızda değil. Sorun, bunu neden itiraf etmediğinizde. Neden evdeymişsiniz gibi yaptığınızda. Masum bir insan, neden kimseye, özellikle de polise, orada olduğunu söylemekten kaçınır?"
Köşeye sıkışmış gibiydi Engin. Sandalyede hafifçe kıpırdandı, omuzları içeri doğru çökmüş, bedeni Okan'ın yükselen varlığı karşısında küçülmüştü. Uzun, ince parmakları dizinde kavuştu, sonra ayrıldı, sonra tekrar birbirine dolandı. Sürekli, gergin bir hareketle birbirine sürtünen parmak uçları, içindeki fırtınayı ele veriyordu.
Başını kaldırdı. Artık o kendinden emin, sakin ifade gitmişti. Yerine, çaresizlik ve korkuyla dolu, yardım dilercesine bir bakış gelmişti. Gözleri Okan'ın yüzünde geziniyor, bir çıkış yolu, bir merhamet işareti arıyordu. "Söylemezdim çünkü..." diye mırıldandı, sesi bir fısıltıdan ibaretti, cümlesini bile tamamlayamadan sustu.
Okan, onun üzerine eğilmişti, her hareketiyle onun kişisel alanını ihlal ediyor, baskıyı hissedilir kılıyordu. "Neden, Engin? Neden?" diye tekrar etti. Her "neden", bir çekiç darbesi gibi Engin'in savunmasının üzerine iniyordu.
Engin, son bir çabayla kendini toparlamaya, kontrolü eline almaya çalıştı. Panik, sesini biraz daha tiz ve savunmacı bir hale getirmişti. "Bu... bu beni gözaltına almanız için yeterli bir sebep değil." dedi, kelimeleri durumu manipüle etmek, suçu ve şüpheyi sorgulama yöntemine kaydırmak için zayıf bir girişimdi. "Bir yalan... küçük bir yalan, beni buraya getirmeniz için yeterli bir bahane değil."
"Yeter de artar bile!" Okan'ın sabrı aniden tükenmişti. Bir anda ayağa fırladı. Sandalye, ani hareketiyle geriye doğru gıcırdayarak sürtündü. Bu beklenmedik, fiziksel tepki, Engin'i iyice panikletti. Gözleri faltaşı gibi açıldı, irkildi, sırtını sandalyenin arkalığına yapıştırdı.
Okan, bir an için odanın içinde hızla bir tur attı, sonra birden Engin'in karşısında durdu. Ona bakarken, bakır renkli gözlerinde öfke ve dayanılmaz bir sabırsızlık vardı. Artık oyun oynamıyordu. Artık ipuçları vermiyordu. Soruyu, tüm çıplaklığı ve acımasızlığıyla ortaya fırlattı.
"Söyle bana Engin! İnsan neden babasının mezarını ziyaret ettiğini polise söylemez?"
Soru, odada bir bomba etkisi yarattı. O kadar basit, o kadar mantıklı ve o kadar ezici bir soruydu ki. Engin'in tüm savunması, tüm o "küçük yalan" iddiası, bir anda anlamsız ve gülünç hale gelmişti. Yüzündeki tüm kan çekildi, yüzü kül rengine döndü. Ağzı hafifçe aralandı, ama hiçbir ses çıkmadı. Okan'ın ona baktığı gibi, o da Okan'a bakakaldı, yakalanmışlığın, şokun ve nihayetinde teslimiyetin donuk ifadesiyle. O basit soru, onu deliğe sıkıştırmıştı ve şimdi, oradan çıkış yoktu.
Engin'in ağzından, şaşkınlık ve inkâr karışımı bir cümle dökülmek üzereydi. "Siz... siz bunu nereden biliyorsunuz?" Sesindeki o panik tonu, suçluluk duygusunun en açık itirafı gibiydi.
Ama Okan'ın keskin ve yüksek sesi, onun sözünü daha tamamlamadan kesti. "Ne fark eder?" diye gürledi Okan, artık sabrının son sınırına gelmişti. Avuçlarını masanın soğuk yüzeyine yapıştırdı. Bedeni öne, Engin'e doğru eğilmişti. Aralarındaki mesafe tehlikeli bir şekilde kapanmıştı.
"Kelimelerle oyunlarını bırak artık." diye devam etti, her kelimesi bir tokat gibi çarpıyordu Engin'in yüzüne. Gözleri, Engin'in bakışlarını yakalamış, onu delip geçiyor, ardındaki gerçeği çekip çıkarmaya çalışıyordu. O bakışlardan kaçmak imkânsızdı.
"Engin," diye sesi bir ton alçaltıp, daha da tehditkâr bir hale getirdi, "Doğruyu söylememek için yaptığın her açıklama, attığın her adım, seni daha da şüpheli bir hale getiriyor. Anlamıyor musun? Kendi ipini kendin örüyorsun."
Bir anlık nefes aldı, Engin'in yüzündeki her korku izini, her ter damlasını tek tek okuyarak.
"Babasının mezarına giden masum bir adam, bunu polisten neden saklar? Neden 'evdeydim' diye bir yalana başvurur? Söyle bana! Mantıklı bir açıklaman var mı? Çünkü ben duyduğumda, aklıma gelen tek şey... orada başka bir işin olduğu. O mezarlıkta, o gece, babanın mezarından çok daha fazlası vardı. Neden bana yalan söyledin?"
“Bu sizin öğrenmemeniz gereken şeyleri öğrenmenizle sonuçlanırdı çünkü.”
“Hangi şeyler?”
“Söyleyemem!”
“Engin sana son bir şans veriyorum!”
“Söyleyemem diyorum!”
Okan derin bir nefes aldı.
“Engin Türkmen, Devrim İplikçi cinayetinin şüphelisi olarak gözaltına alınıyorsun.”
”Devrim benim kardeşim!”
Engin, kan ter içinde kalmıştı. O koca, güçlü adam şimdi sandalyesinde küçülmüş, omuzları çökmüştü. Gözleri buğulanmış, sesi hıçkırıklarla boğulmuştu. Okan'ın o keskin, suçlayıcı sesinin ardından, kendi sesi canhıraş bir çığlık gibi yükseldi.
"Ne?" Okan dikildiği yerde donup kalmıştı.
"Evet!" diye haykırdı Engin, sesi hâlâ acı ve panikle titriyordu. Bir an için boğulacak gibi oldu, büyük bir yutkunmayla devam etti. "Üvey kardeşim... Annelerimiz bir." Başını acı içinde, yavaş ve hüzünlü bir şekilde iki yana salladı. Yüz ifadesi, yıllardır taşıdığı bu ağır sırrın verdiği bitkinlikle doluydu. "Bunu... Devrim dahil kimse bilmiyordu. Hiç kimse..."
Gözlerini, artık yargılayıcı değil de şaşkınlıkla kendisine bakan Okan'a dikti. Sesini biraz daha düşürdü, bu kez içindeki korkunun asıl nedenini açıklıyordu: "Şimdi anlıyor musunuz neden babamın mezarına gittiğimi sakladığımı? Neden yalan söylediğimi? Bu gerçeğin... bu sırrın ortaya çıkmasından korktum. Her şey... her şey altüst olacaktı. Ailem, hayatım, her şey..."
Odasındaki gerilim bir anda biçim değiştirdi. Artık bir sorgu odasındaki cellat ve kurban dinamiği yoktu. Ortada, trajik bir aile dramasının ortasında kalmış iki adam vardı. Okan'ın yüzündeki öfke ve şüphe, yerini derin bir şaşkınlık ve olayın karmaşıklığı karşısında bir ağırlığa bırakmıştı. Engin ise, nihayet taşıdığı o korkunç yükü paylaşmış olmanın verdiği bir çöküş yaşıyordu. Sırrı açığa çıkmıştı ve şimdi, sonuçlarının ne olacağını beklemekten başka bir şey yapamıyordu.
Okan'ın daha tek bir kelimesini beklemeden, Engin, yıllardır içinde taşıdığı zehri kusarcasına konuşmaya başladı. Bu sırrı paylaşmanın getirdiği ani rahatlama, onu bir sel gibi sürüklüyordu. Gözleri, geçmişin bulanık perdesine dikilmişti, bakışları odanın ötesinde, çok uzaklardaydı.
"Ben... ben kendi halinde, sıradan bir çocukluk geçirdim," diye başladı, sesi yorgunluk ve buruk bir kabullenmişlikle doluydu. "Her şeyim ortalamaydı. Notlarım, hayallerim, ailem... Hepsi orta halliydi. Babam, ben üniversitedeyken vefat etti." Yüzü, eski bir acının hatırasıyla buruştu. "Annemle zor günler geçirdik. Gerçekten zordu."
Bir an duraksadı, kelimeleri toplamak için. Sonra, hayatının dönüm noktasına geldi. "Sonra... sonra annem, Devrim'in babasıyla tanıştı." Bu cümleyi söylerken, ses tonu karışık duygularla çatışıyordu. "Bizim orta halli, sade hayatımızın tam aksine... Devrim'in babası çok zengin, çok nüfuzlu bir adamdı. Anneme engel olamazdım... Buna hakkım yoktu. O mutluluğu hak ediyordu, çok çekmişti. Ama..." Sesinin tonu keskinleşti, içindeki gurur mücadelesi hissediliyordu. "Ama onlarla, o lüks içinde yaşamayı... gururuma yediremedim. Kendi yolumu çizmek zorunda hissettim. Yanlış anlamayın," diye aceleyle ekledi, sanki Okan onu yargılayacakmış gibi, "Nefret etmedim o adamdan da, annemden de... Annem çok acı çekmişti, dedim ya. Mutlu olmak onun herkesten çok hakkıydı."
Gözleri buğulandı. "Sonra Devrim doğdu. Benim kim olduğumu bilmeden büyüdü. Ben o dönem Hollanda'da iş bulmuştum, hayatımı orada kurdum. Tam yirmi iki yıl sonra döndüm Türkiye'ye." Anlatırken, zamanın inanılmaz ağırlığını hissetmemek mümkün değildi. "Annem bizi, Devrim'le tanıştırdığında... O kocaman bir kız olmuştu. Beni de abisi olarak değil, patronu olarak tanıdı zaten."
Burada, sesi ilk kez yumuşadı, içten bir sıcaklık doldu. "Ondan nefret etmedim... Edemedim. Devrim... Devrim çok parlak bir kızdı. Enerjisi, ışığı, insana yaşam sevinci veren cinstendi. Akıllıydı, işinde çok ama çok iyiydi. Onu yetiştirebilirdim. Onu iyi bir gazeteci yapmaya kararlıydım. Zaman geçtikçe... Gerçekten abi kardeş gibi olduk."
Son cümleyi fısıldar gibi söyledi, yüzünde tarifsiz bir hüzün ve sevgiyle. Gözlerinden, artık tutamadığı birkaç damla yaş süzüldü. "O bunu hiç bilmedi... Ama ben onu öz kardeşim gibi sevdim."
Odanın içi, bu ağır ve trajik itiraftan sonra derin bir sessizliğe gömüldü. Okan, karşısında çökmüş, yılların yükünü nihayet omuzlarından atmış ama aynı zamanda onun yerini alacak bir boşlukla karşı karşıya kalmış adamı izliyordu. Masanın üzerindeki tek ışık kaynağı, Engin'in ıslak yanaklarında parıldıyor, yıllardır saklanan bu acı dolu sırrın ağırlığını vurguluyordu.
Engin, başını nihayet kaldırdı. Yüzü gözyaşlarıyla ıslak, gözleri kırmızı ve şişti. Ama dudaklarında acı, buruk bir gülümseme vardı. Bu, bir çeşit çözülmenin, nihayet içini dökmenin getirdiği acı bir rahatlamanın ifadesiydi.
"Anlayacağınız Başkomiserim..." diye başladı, sesi hâlâ hıçkırıklarla boğuk ama artık daha netti. Her kelimesi, yıllardır taşıdığı o ağır yükten kurtulmuş bir adamın teslimiyeti ve hüznüyle yüklüydü. "Ben Devrim'in kılına bile dokunmadım. O benim... o benim kardeşim."
Okan, karşısında donup kalmıştı. Tüm teorileri, tüm şüphe zincirleri, bu beklenmedik, duygusal itiraf karşısında bir kart ev gibi yıkılmıştı. Engin'in yüzündeki acı o kadar gerçek, o kadar çıplaktı ki, onun söylediklerine inanmamak neredeyse imkânsızdı.
Okan'ın zihninde, bir bulmacanın son parçaları yerine oturur gibi oldu. Gözleri, Engin'in yüzünde gezindi. Onu ilk gördüğü andan beri içini kemiren o tuhaf, tanıdıklık hissinin kaynağını nihayet anlamıştı.
Engin, babaları farklı olsa da, tıpkı ikiz kardeşler gibi benziyordu Devrim'e.
Şimdi, ağlamaktan gözleri şişmiş, yüzü sıkıntıyla buruşmuş halde bile, benzerlik çarpıcıydı. En temel benzerlik, gülümsemelerindeydi. Engin'in o acı dolu, buruk kahkahası sırasında yanağında beliren o derin gamze... Tıpkı Devrim'in fotoğraflardaki kocaman gülüşünde beliren gamzesi gibiydi. Aynı yerde, aynı derinlikte.
Bir diğer benzerlikse gözlerdi. Dosyadaki fotoğraflarda, Devrim'in iri, çekik, yeşil gözleri hep dikkat çekiciydi. Şimdi, aynı gözler Engin'in yüzündeydi ve içlerinde keder, pişmanlık, bir ömür saklanmış bir sırrın ağırlığıyla titriyorlardı.
Okan, bir anda nefesinin kesildiğini hissetti. Karşısında oturan sadece Engin değildi artık. O, Devrim'in hayattaki yansıması, onun ruhunun ve bedeninin yaşayan bir mirasıydı. Onu hiç canlı görmediği için, bu benzerlik daha da hayaletimsi, daha da ürpertici ve inanılmaz derecede hüzünlüydü. Elinde tuttuğu dosyadaki ölü bir fotoğrafın ruhu, karşısındaki adamın bedeninde yeniden canlanıyordu. Bu, sorguladığı zanlıya bakışını kökten değiştiren, ona karşı hissettiği tüm öfkeyi bir anda insani bir acıya ve karmaşık bir merhamete dönüştüren bir andı.
"Engin," diye başladı, sesi artık yumuşak, hatta biraz kısıktı. "Anlattıkların... Çok şeyi değiştirdi."
Okan, Engin'in gözlerinin derinliklerine bakarken, orada yalnızca bir zanlının değil, derinden yaralanmış bir adamın çıplak acısını görüyordu. "Bana zaman vermelisin," sesi artık tamamen kontrollü ve mesleki bir netliğe bürünmüştü, ancak altında hâlâ bir insanlık titreşimi vardı. "Anlattıkların her şeyi değiştirdi, evet, ama resmiyette... Bu, bir ifadedir. Kayda geçmeli."
Duraksadı, her kelimenin ağırlığını hissederek devam etti. "Tüm bu anlattıklarını, annenizin ismini, Hollanda'daki döneminize dair detayları... Hepsinin titizlikle teyit edilmesi gerekecek." Okan'ın bakışları, Engin'in yüzündeki en ufak bir tepkiyi ölçüyordu. "Bu, seni tamamen temize çıkarabilir de ya da..." Cümlesini tamamlamadı.
Ayağa kalktı. Sandalyesinin ayakları yerden hafifçe gıcırdadı. "Şimdi burada dinlen," dedi, sesi biraz daha yumuşayarak. "Sana bir kahve getirteyim. Sonra... Sonra ifadeni resmi olarak alacağız. Tüm bu anlattıklarınla birlikte."
Kapıya doğru ilerledi. Ayak sesleri sessiz odada yankılanıyordu. Kapı koluna elini attı, ancak tam çevirmeden önce duraksadı. Yavaşça arkasını döndü ve bir kez daha Engin'e baktı. Yüzündeki ifade, profesyonel bir polisin soğuk şüphesi ile insani bir anlayışın sıcaklığı arasında gidip geliyordu; bir çeşit içsel çatışmanın sessiz kanıtı gibiydi.
"Tekrar başın sağ olsun," diye mırıldandı, neredeyse bir fısıltı kadar hafif, samimi bir nezaketle. Cevap beklemedi, hatta Engin'in bir tepki vermesine fırsat bırakmadı. Kapıyı açtı, dışarıdaki koridorun soğuk ışığı içeri sızdı ve ardından usulca kapattı.
Okan, o gün tıpkı planladığı gibi, Engin'in ifadesine dair teyit edilmesi gereken tüm detayları Akif'e emanet etti, yaptığı görüşmeler sonucu Cumhuriyet savcısının talimatıyla, Engin’in evinde arama yapılabilmesi için sulh ceza hâkimliğinden izin talebinde bulunuldu ve kendisi de gün ortasında izin alarak emniyetten çıktı. Fiziken izinliydi, ama zihni asla izne çıkamıyordu. Engin'in itirafının ağırlığı ve yıllarca profesyonelce saklanan o sırrın hayaleti, üzerine bir bulut gibi çökmüştü.
Kafasında bütün bu düşünceler dolanıp dururken arabasına bindi. Motorun ısınmasını beklerken, dirseğini cam kenarına dayadı, alnını yorgun parmaklarına yasladı. Gözleri, önündeki sokakta ama aslında hiçbir yerde değildi.
Tuhaftı.
Ama bir o kadar da gerçeklik payı vardı. Hayat, dosya raporlarına sığmayacak kadar karmaşıktı.
İlk kez, Devrim'in annesini merak etti. Bu hikayenin merkezindeki, iki ayrı hayatı, iki ayrı aileyi doğurmuş kadını... Nasıl bir kadındı? Doğurduğu iki çocuğun birbirlerine olan o gizli, güçlü bağlarını tam olarak bilememiş olması, bilse bile bunu açığa vuramaması... Bununla nasıl yaşamıştı? Bu, bir annenin taşıyabileceği en ağır yüklerden biri olsa gerekti.
Sonra, daha da fazla, Devrim'in babasını merak etmeye başladı. O güçlü, nüfuzlu adam... Karısının bir önceki evliliğinden olan, kendi kanından olmayan bir oğula karşı nasıl duygular beslemişti? Engin'i bir tehdit, bir yabancı olarak mı görmüştü? Yoksa Engin'in olgunca, belki de biraz içine kapanık bir şekilde kenara çekilmesi, kendi kurduğu aile düzenini bozmaması, onun işine mi gelmişti? Engin'in kendini adeta bir nevi sürgüne göndermesine, mesafeyi korumasına göz mü yummuştu?
Motor ısınmıştı ama Okan hâlâ hareket etmiyordu. Camdaki buğuya, cevaplanması imkansız bu soruları zihninde tekrar tekrar döndürüyordu. Her cevap, onu yeni bir soruya, daha derin bir dramın eşiğine götürüyordu. Cinayeti çözmek, sadece bir 'kim' sorusuna cevap bulmak değildi. Bazen, arkasındaki tüm 'neden'leri ve 'nasıl'ları anlamaya çalışmak, çok daha yorucu ve karmaşıktı.
Okan, nihayet İstanbul'un bitmek bilmeyen trafiğine teslim olup eve vardığında, kapıyı açtığı an, dış dünyanın tüm gürültüsü ve kafasının içindeki o amansız sorular bir anda sustu. Çünkü şimdi odağı, günler sonra nihayet yanında, güvende olan sevgilisiydi.
Okan, anahtarı sessizce çevirip kapıyı açtı. İçeri adımını attığı anda, evin sıcak ve huzur dolu atmosferi, üzerindeki günün tüm yorgunluğunu ve zihnindeki ağır soruları bir anda silip attı. Gözleri, hemen salona, kanepenin üzerine döndü.
Vera, kanepede uzanmıştı. Sırtı dayalı, bacakları üzerine katlanmış battaniyenin altına toplanmıştı. Başı, bir yastığa eğik, dikkatle okuduğu kitaba odaklanmıştı. Yanındaki sehpada, buharı tüten bir bardak bitki çayı duruyordu. Yüzü hâlâ biraz solgundu, gözlerinin altındaki ince mor halkalar, yaşadığı zorlu günlerin sessiz tanıklarıydı. Ama artık o gözlerde bir parıltı, bir dinginlik vardı. Okurken dudaklarının kenarında beliren minik, düşünceli bir gülümseme, Okan'ın yüreğine su serpti.
Okan'ın içeri girdiğini hemen fark etmedi. Okan, bir an kapıda öylece durdu, onu izledi. Bu basit, sıradan manzara ona o kadar kıymetli geldi ki, boğazı düğümlendi. Bu küçük mutluluk sahnesi, son günlerin tüm kaosuna ve belirsizliğine karşı bir zafer gibiydi
Sessizce içeri girdi. Yere basan ayakları halının yumuşak dokusunu hissetti. Vera, ancak o zaman başını kaldırdı. Kitabı, parmağını arasına koyarak kapattı. Gözleri Okan'ı buldu ve yüzünde, onu görünce bilerek ve isteyerek beliren, sıcak ve sevgi dolu bir gülümseme açıldı.
"Hoş geldin," dedi, sesi evin sessizliğine yumuşakça karışan bir mırıltı gibiydi.
"Hoş bulduk," diye karşılık verdi Okan, yanına yaklaştı. Eğilip dudaklarına, o artık endişesiz, huzurla gülümseyen dudaklarına, nazikçe dokundu. Öpüşleri, kavuşmanın, evin sıcaklığının ve nihayet bulunan sükunetin tadını çıkarırcasına uzun ve yumuşaktı.
Okan, ceketini çıkarıp koltuğun kenarına attı. Vera'nın yanına, kanepeye oturdu. "Ne okuyorsun?" diye sordu, başını onun omzuna yaslayarak kitabın kapağına baktı.
Vera, kitabı hafifçe kaldırdı. "Biraz kaçış. Kafamı dağıtmak iyi geliyor," dedi. Sonra, gözlerini Okan'a çevirdi. Bakışları, artık biraz daha meraklı ve odaklanmıştı.
"Günün nasıl geçti?" Vera'nın sorusu, odanın huzur dolu sessizliğine yumuşakça karıştı.
Okan, sorunun üzerine hafifçe omuz silkti. İçi, Engin'in itirafının ağırlığı ve karmaşasıyla doluydu. İlk kez Vera'yla aynı evi paylaşmanın, onun yanında olmanın verdiği o kırılgan huzuru, işin soğuk gerçekleriyle kirletmek istemiyordu. Başını hafifçe iki yana sallayarak, "Boş ver ya," dedi, sesi biraz çatallı. "Bugünlük en azından bunları konuşmayalım. Dinlenmelisin."
Vera, onun endişesini, içindeki koruma içgüdüsünü hemen anlamıştı. Mavi gözleri, loş ışıkta bir canlılıkla parladı. Elini uzatıp Okan'ın dizine hafifçe dokundu. "Okan, ben iyiyim... Cidden," diye ısrar etti, sesi yumuşak ama kararlıydı. "Normale dönmemizde bir sakınca yok.”
Okan, düşünceli düşünceli baktı sevgilisine. "Emin misin?" diye sordu, sesi hâlâ temkinliydi.
Vera, başıyla kesin ve kararlı bir onay işareti verdi. Hafifçe gülümseyerek, "Evet," diye mırıldandı, kendinden emin. "Anlat. Merak ediyorum.”
Okan, derin bir nefes aldı. Vera'nın yanında, onun sıcaklığını hissederek, günün beklenmedik dönüşünü, kelimeleri özenle seçerek anlatmaya başladı. Engin'in çözülüşünü, itirafın ağırlığını ve en sonunda dökülen o çarpıcı gerçeği aktardı.
Vera, kitabını tamamen kenara koydu, tüm dikkatiyle Okan'a odaklandı. Gözlerini ondan ayırmadan, her bir kelimeyi özümseyerek dinledi. Okan'ın sözleri bittiğinde, Vera bir an için dondu kaldı. Şok içinde, mavi gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Nefesi kesilmiş gibiydi.
"Demek... Demek Engin, Devrim'in abisiymiş," diye fısıldadı, sesi inançsızlık ve bir o kadar da derin bir hüzünle titreyerek. Bu kadar kişisel, bu kadar trajik bir bağlantıyı hiç beklemiyordu.
Bir süre sessiz kaldı, bu ağır gerçeği sindirmeye çalıştı. Zihni, bu yeni bilgiyle birlikte tüm olayları yeniden değerlendiriyor, parçaları birleştirmeye çalışıyordu.
"Bu... Bu her şeyi değiştiriyor," diye devam etti, sesi biraz daha güçlenerek, şokun yerini analiz etme içgüdüsü alıyordu. "Engin'in o gizemli davranışları, mezarlıktaki o gece... Hepsi bu yüzdenmiş." Gözleri Okan'ın yüzünde dolaştı, içlerinde yeni bir anlayışla parladı. "Onu öldürmek bir yana, onu korumak isterdi. Tüm o yalanlar, sadece bu sırrı saklamak içindi."
"Aynen öyle," diye onayladı Okan, sesi düşünceli ve bir o kadar da gergindi. Parmaklarıyla şakaklarına hafifçe masaj yapıyor gibiydi. "Eğer söyledikleri doğruysa ve teyit edilirse, bu Engin'i tamamen aklar. Aşiret'ten de şüphelenmemiz için ortada somut bir gerekçe kalmadı. Pınar'ın bize anlattıklarına güveniyorum.”
Ancak anlattıkça rahatlamak bir yana, daha da geriliyor gibiydi. Yüz ifadesi buruktu. Omuzları, görünmez bir yükün ağırlığıyla çökmüştü.
"Şüpheli listesindeki herkesin adı yavaş yavaş çiziliyor, Vera," diye devam etti, sesi iç çekme dolu. "Ve bu pek de iç açıcı bir durum değil.”
Bir an duraksadı, bakışları boşluğa daldı. "Düşünsene. Cinayeti işleyen kişi, listemizde bile yok. Belki de hiç tanımadığımız, hiç karşılaşmadığımız, en ufak bir bağlantı kuramadığımız biri. Ya da öyle sandığımız biri. Tüm bu çabalar, tüm bu sorgular, hepsi bir hiç uğruna olabilir. Dosya, 'faili meçhul' diye rafa kalkabilir."
Vera, onun bu ümitsiz halini kırmak istercesine harekete geçti. "Bak bana," dedi, sesi yumuşak ama kararlı. Eliyle Okan'ın çenesinden nazikçe kavrayıp, bakışlarını kendine doğru çevirdi. Gözleri, Okan'ınkiyle kilitlendi, içleri derin bir mavi ve sarsılmaz bir inançla doluydu. "Böyle ümitsiz laflar etmek yok.”
Okan, ona baktı, yüzündeki şüphe ve yorgunluk dağılmamıştı. "Haklı olduğumu biliyorsun ama," diye mırıldandı, sesi hâlâ içindeki çaresizliği yansıtıyordu. "Mantık bu."
"Teoride evet haklısın," diye kabul etti Vera, başıyla onaylar gibi yaparak. Ama sonra duraksadı. Başını hafifçe yana eğdi, düşünceli bir ifadeyle. İçgüdüleriyle konuşuyordu şimdi. "Ama nedenini açıklayamadığım bir şekilde, içimden bir ses," diye devam etti, işaret parmağını kalbinin üzerine hafifçe vurarak, "Katilin tanıdığımız isimlerden biri olduğunu söylüyor.”
Okan, bu sözlerin ağırlığını bir an zihninde tarttı. Vera'nın sezgilerini asla hafife almazdı. Ama şu an, odağında başka bir şey vardı. O, Vera'ydı. Yanında, özgür, güvende ve onunlaydı artık. Bu anın kıymetini bilmek istiyordu. Dosya, ertesi sabah da orada olacaktı.
Derin bir nefes aldı ve yüzündeki tüm gerginliği, tüm düşünceli ifadeyi bilerek bir kenara bıraktı. Hafifçe gülümsedi, bu sefer gerçek bir gülümsemeydi. "Pekâlâ, dedektif hanım," dedi, sesine şakacı bir ton katarak. "Bu iç sesine kulak vermeyi ertesi sabaha bırakabilir miyiz? Çünkü şu an, benim içimdeki ses, bana seninle vakit geçirmemiz gerektiğini söylüyor.”
Vera, onun bu ani ruh hali değişimine önce şaşırdı, ardından yüzünde yavaş yavaş Okan'ınkine benzeyen sıcak bir gülümseme yayıldı. Mavi gözleri, loş ışıkta parladı. "Pekâlâ, başkomiser," diye karşılık verdi, aynı şakacı tonu takınarak. "İç sesler her zaman dinlenmeye değerdir.”
Okan, kanepenin kenarında, Vera'ya doğru hafifçe yaslandı. Gözlerini muzırca kıstı, ağzında küçük, oyunbaz bir gülümsemeyle. Aniden başını, tiyatral bir hareketle Vera'ya doğru uzattı. "Şarap?" diye teklif etti, sesi alçak ve cazibeli bir çınlamayla.
Vera, onun bu beklenmedik çocuksu ve şen haline gülümseyerek, hafifçe kıkırdadı. "Harika olur," diye onayladı, keyifle kendini koltuğun yastıklarına daha derine bırakarak onu izlemeye hazırlandı.
Okan, ayağa kalktı ve mutfağa doğru yürüdü. Dolabı açtı, birkaç şişeyi el yordamıyla iterek en arkada duran, üzeri hafif tozlu ama şık, ince, şişeyi buldu. Vera'nın bir önceki Fransa ziyaretinden getirdiği, "o özel akşam" için sakladıkları şaraplardan biriydi bu.
Şişeyi eline aldı, tozunu hafifçe üfledi. Etiketinde, zarif harflerle Château de Saint-Cosme, Gigondas yazıyordu. Bu, Fransa'nın güneşli Güney Rhone bölgesinden, Grenache üzümünden yapılan güçlü, dolgun bir kırmızı şaraptı. Vera bu şarabı seçmişti çünkü içindeki olgun kırmızı meyve aromalarını, hafif baharatlı tadını ve yumuşak tanen yapısını seviyordu.
Okan, tirbuşonu bulmak için çekmeceyi bir an karıştırdı. Sonunda, eski ahşap saplı, demir gövdeli tirbuşonu eline aldı. Şişenin kapağını ustalıkla açtı; mantar, tok ve memnun edici bir ‘pop’ sesiyle çıktı. İki büyük, ince burgundy bardağını aldı ve şarabı özenle, yavaş yavaş döktü. Koyu yakut rengi sıvı, bardakların içinde dans eder gibi ışığı yansıtıyordu. Bardakları, bir garson tavrıyla, içten bir şevkle salona taşıdı. Vera'nın önünde komik ama bir o kadar da samimi bir şekilde eğilerek bardağını uzattı. "Buyurun efendim," dedi, gözlerinde ışıltıyla.
Vera, gülümseyerek bardağını aldı. "Teşekkür ederim," dedi, sesi yumuşacık.
Bardaklarını tokuşturdular. "Bize," dedi Okan, gözleri Vera'nın gözlerine öyle bir kenetlendi ki, odadaki tek ışık kaynağı oradaymış gibi hissettirdi.
İlk yudumu aldılar. Şarap, dilde dolgun ve meyvemsi bir karmaşıklıkla yayıldı; olgun kara meyvelerin şekeri, hafif bir meşe odunu aroması ve fonda bıraktığı ince bir tütün hissiyle tamamlandı. İçleri ısıtan, ruhları yumuşatan bir lezzetti.
İçerisi loştu. Okan, televizyondaki uygulamadan hafif, yumuşak bir caz piyano parçası açtı. Sessiz bir melodi, odanın sessizliğini saygıyla doldurdu.
Şarap yudumlandıkça, sohbet de açıldı, derinleşti. Vera, bir an durdu, bardağını elinde çevirerek, kırmızı sıvının ışıkla dansına baktı.
"Bu arada," dedi, sesine gizemli bir ton katarak. "Geçen gün şuradaki çekmecede bir dosya ararken muhtemelen varlığını unuttuğun o eski, deri ciltli eskiz defterin buldum ve çok ilginç bir şey keşfettim."
Okan'ın kaşları kalktı, hem meraklandı hem de hafiften tedirgin oldu. Bardağını masaya koydu. "Eskiz defteri mi? Hangisi o?"
"Şu kırmızı mürekkeple küçük bir kuş figürü çizdiğin defter," diye açıkladı Vera, gülümsemesini gizlemeye çalışarak. "Ve itiraf etmeliyim ki, polis olmak yerine bir ressam olabileceğine dair ciddi şüphelerim oluştu.
Okan hafifçe gülümsedi sahi o kadar uzun zamandır eline almamıştı ki defteri nerede olduğunu bile bilmiyordu. "O sadece... stres atmak içindi. Boş zamanlarımda yaptığım karalamalardan ibaret."
"Yalan söylüyorsun," diye ısrar etti Vera, ona doğru eğilerek. "O çizimler rastgele karalamalar değildi. Her biri ince ince işlenmişti. Pencereden görünen yağmur damlaları, kahve fincanının gölgesi, sokak kedisinin duruşu... Hepsi o kadar detaylıydı ki."
Sesini alçalttı Okan, daha samimi bir tonla. "Yakalandım sanırım. Evet, lisedeyken bir ara güzel sanatlar okumayı düşünmüştüm. Ama sonra hayat... başka yönlere sürükledi."
Vera, elini uzatıp onunkine dokundu, parmak uçlarıyla noktaları ve çizgileri okşadı. "O yetenek hiçbir yere gitmemiş," diye fısıldadı, sesi yumuşak ve ikna edici. "Hâlâ orada, senin içinde, sadece uyuyor." Sonra muzır muzır sırıttı, gözlerinde şen bir ışıltıyla. "Ve ben, sanatçının yeni eserlerini görmek için sabırsızlanıyorum.
Okan hafifçe utanarak güldü, yüzüne hafif bir allık yayıldı. Çok uzun zamandır bir şeyler çizmemişti; ellerinin tutuklaştığını, gözünün eskisi gibi detayları yakalayamayacağını düşünüyordu. Ama Vera'nın sözleri, içinde uzun süredir unutulmuş bir yeri hafifçe gıdıklıyordu. "Belki... Evet, belki bir gün," diye mırıldandı, Vera'nın elini sımsıkı tutarak. Onun parmaklarının sıcaklığı, avucundaki güven hissi, içinde bir şeyleri uyandırıyordu.
Bu küçük, kişisel sırrın paylaşılması, aralarındaki bağı bir kez daha derinleştirmişti.
Vera, o kabuğun altındaki farklı katmanları –sanata olan ilgisini, hassasiyetini, hatta kırılganlığını– görüyor ve kabul ediyordu. Bu, Okan'a, bir insan olarak sevildiğini, olduğu gibi kabul edildiğini hissettiriyordu. Belki de gerçekten bir gün, o eski eskiz defterini ve kurumuş mürekkeplerini çıkarıp, yeni bir şeyler karalayabilirdi.
Şarap şişesi yavaş yavaş boşaldıkça, yanaklarındaki pembelik ve rahatlıkları arttı. Ortamın sıcaklığı, şarabın etkisi ve birbirlerinin varlığının verdiği güvenle iyice yumuşamışlardı. Müzik devam ediyordu.
Sonra, Okan aniden ayağa fırladı, şarap ve duygu etkisiyle hafifçe sallanarak. Elini Vera'ya uzattı, gözlerinde çocuksu bir heyecanla. "Bu geceye biraz hareket katma zamanı geldi. Bu şarabın enerjisini harcamalıyız!"
Vera, kıkırdadı, başı hafifçe dönüyordu ama keyfi yerindeydi. Ayağa kalktı. Okan'ın en sevdiği hali belki de buydu: hafif sarhoş, tasalarından sıyrılmış, ciddi polis kimliğinin yerini sevimli, oyunbaz bir çocuğa bıraktığı an.
Okan, onu kendine çekti. Bir eliyle Vera'nın beline hafifçe dokundu, diğer eli onun elini tuttu. Vera da serbest kalan elini Okan'ın omzuna koydu. Profesyonel bir dans pozisyonu değildi bu; daha çok, birbirlerine yakın olmak, temas etmek için bahane arayan iki insanın doğal duruşuydu.
Müziğin yumuşak ritmine kapılmış, salonda dönmeye başladılar. Okan, Vera'yı hafifçe sallıyor, kendi etrafında döndürmeye çalışıyor, ara sıra ayakları birbirine dolanıyordu. Vera, kahkahalara boğuluyor, bazen dengesini kaybetmeden durabilmek için ona daha sıkı sarılıyordu.
"Hiç fena değilsin!" diye bağırdı Vera, Okan'ın kulağına doğru eğilerek, müziğin sesini aşmaya çalışarak.
"Yalan söyleme!" diye güldü Okan, onu bir tur daha döndürerek. "Ama kimin umurunda? Kimse izlemiyor."
"Ben izliyorum!" diye karşılık verdi Vera, gözleri ışıl ışıl. "Ve çok seviyorum."
Bu sözler, Okan'ın içini ısıttı. Onu kendine daha da çekti, alnını onunkine dayadı. Dansları yavaşladı, artık sallanmaktan öteye geçmiyordu. Sadece, birbirlerinin nefesini hissederek, aynı havayı soluyarak, aynı anın içinde var olarak...
"Seninle böyle olmak," diye fısıldadı Okan, sesi şarap ve duygu yüzünden kalınlaşmış, "Her şeye değer, Vera. Biliyor musun?"
Vera, cevap vermedi. Sadece başını hafifçe kaldırıp onun dudaklarına kısa, tatlı bir öpücük kondurdu. Cevap, zaten danslarında, bakışlarında, birbirlerine kenetlenmiş bedenlerindeydi.
O gece, dışarıdaki dünyanın tüm karmaşasına, çözülmemiş davalara ve geçmişin gölgelerine rağmen, sadece onlarındı. Ve ikisi de bu küçük, kusurlu, ama son derece kıymetli anın tadını sonuna kadar çıkarmaya kararlıydı. Müzik çalıyor, şarap bitmişti ama onların dansı, belki de hiç bitmeyecekmiş gibi hissediliyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |