
Güneş, ufukta altın ve turuncu tonlarla vedalaşırken, şehrin lüks köşelerinden birindeki özel bir rezidansın bahçesi, ışıltılı bir kalabalığın cıvıltılarıyla canlanıyordu. Ağaçlık alanın zarif ışıklandırmaları, yüz yıllık çınarların yapraklarını altın rengiyle yıkıyor, havuzun turkuaz sularına vuran spotlar, suyun yüzeyinde dans eden ışık oyunları yaratıyordu.
O şatafatlı davetin ortasında, birbirine kenetlenmiş iki silüet, ister istemez tüm gözleri üzerine çekiyordu: Okan ve Vera.
Okan, koyu lacivert, ince kesim bir takım elbise giymişti. Atletik yapısına tam oturan takımı, geniş omuzlarını vurguluyordu. Yüzü yeni tıraş olmuştu; çenesini ve şakaklarını saran koyu sarı sakalı, keskin hatlarını biraz olsun yumuşatıyor, ona hem güvenilir hem de biraz mesafeli bir hava katıyordu. Açık kumral saçları hafifçe dağınık tarandığı gibi, bakır rengi gözleriyle etrafı sakin ama hakim bir şekilde süzüyordu.
Koluna girmiş olan Vera ise, adeta gecenin yıldızı gibi parlıyordu. Üzerindeki uçuk gri ipek elbise, vücudunu kusursuzca saran bir kesime sahipti. Sırtı açık olan elbise, ince omuzlarını ve zarif boynunu ortaya çıkarıyordu. Omuzlarına dökülen dalgalı sarı saçları ışıl ışıldı. Dudaklarındaki kırmızı ruju, mavi gözlerini daha da çarpıcı gösteriyordu. Ama onu asıl etkileyici kılan, yaydığı o kendinden emin ve rahat duruşuydu.
Birlikte kurdukları uyum dikkat çekiciydi. Okan'ın sakin ve güçlü enerjisi, Vera'nın parlak ve sıcak tavrıyla birleşerek mükemmel bir denge oluşturuyordu.
Bu sırada onları gören Pınar, yüzünde samimi bir gülümsemeyle hemen yanlarına geldi. Üzerindeki gece mavisi elbise, üzerindeki minik pullarla ışıkta hafifçe parlıyor, her hareketinde ince bir ışıltı yayıyordu.
Saçlarını ensesine toplamış, sadece yanaklarına doğru sarkan birkaç ince lüle bırakmıştı. Bu, onun zarif yüz hatlarını ve dikkat çekici elmacık kemiklerini ortaya çıkarmıştı. Canlı kırmızı ruju, gülümsediğinde daha da belirginleşiyor, bembeyaz dişleriyle hoş bir tezat oluşturuyordu. Ama asıl dikkat çeken, gözlerindeki o sıcak ve içten parıltıydı. Onları gördüğüne gerçekten seviniyor gibiydi.
"Hoş geldiniz!" dedi, sesi samimi bir neşeyle doluydu. "Sizi burada görmek ne güzel, geldiğinize çok sevindim."
Okan, Pınar'ın samimi karşılamasını hafifçe eğilerek başıyla onayladı. "Hoş bulduk," diye karşılık verdi, sesi sakin ve nazikti.
Pınar bu kez dönüp Vera'ya baktı. Kaşlarını, kaldırırken, gülümsemesi daha da derinleşti. "Gelmene çok sevindim, Vera."
Vera, bu içten sözler karşısında üslubunca gülümsedi. "Ben de seni gördüğüme çok sevindim.”
Pınar, hemen yanlarından geçen garsonun, tepsisinden iki kadeh şampanya aldı ve misafirlerine ikram etti. İnce, zarif belli kadehlerin içindeki altın renkli şampanya, ışıklarda minik kabarcıklarıyla pırıl pırıl parlıyordu. Vera kadehi nazikçe alıp bir yudum aldı; serin, hafif asidik tadı damağında yayılırken gözleri kısıldı.
Pınar aniden doğal bir merakla Okan'a döndü. Göz ucuyla kolunu süzdü. "Nasıl oldun? Toparladın mı biraz? Gerçi görünüşe göre her şey yolunda," diye ekledi, takım elbisenin kolunun altında kaybolmuş olan alçıya işaret edercesine bir bakış atarak.
Okan, soruyu memnuniyetle karşılamış gibi hafifçe gülümsedi. Kolunu bilinçli olarak esnetir bir hareket yaptı. "Çok iyiyim, sağ ol. Başlarda ciddi bir güç kaybı vardı tabii, hatta kolumu neredeyse hiç kullanamıyordum. Ama fizik tedavi harikalar yarattı. Şimdi neredeyse eskisi gibiyim," diyerek iyimser bir tavırla cevapladı.
"Bunu duyduğuma gerçekten çok sevindim," dedi Pınar, yüzündeki içten memnuniyetle. Sohbetin ritmini bozmamak için hemen kendisine de bir kadeh şampanya aldı ve diğerlerine dönerek kadehini zarifçe havaya kaldırdı. "Sağlığımıza!"
"Sağlığımıza," diye karşılık verdiler Okan ve Vera ağız birliği etmişçesine.
Üç kadeh, ortalarında hafif bir 'şık' sesi çıkararak buluştu.
Tam o sırada, kalabalığın arasından davetin ev sahibi Levent belirdi. Zarifçe Pınar'ın yanına yaklaştı. Levent, yaşlanmanın getirdiği asaleti taşıyan, şık giyimli, saçlarındaki akların ona ayrı bir karizma kattığı, bakışları tecrübeyle parıldayan bir adamdı.
"Levent, tam seni arıyordum," diye söze girdi Pınar, neşeyle. "Sizi bakın kiminle tanıştıracağım.”
Levent'in bakışları, doğal bir merakla Okan'ın üzerinde gezinirken, Pınar hemen atıldı. "Levent, sana sık sık bahsettiğim Okan Başkomiser. Kendisi Emniyet'te çok önemli işlere imza atan, dosyaları titizlikle takip eden gerçekten çok başarılı bir isim. Barçın Aşireti davasını hatırlarsın mutlaka; o karmaşık dosyayı sonuçlandıran kişi aynı zamanda.”
Levent, saygı ve ilgi dolu bir ifadeyle elini uzattı. "Okan Bey, sizinle tanıştığıma memnun oldum. Pınar sizden çokça bahsetti, ne kadar becerikli ve çalışkan olduğunuzdan... Emniyet teşkilatımızda sizin gibi değerli insanların olması hepimiz için bir gurur kaynağı."
Okan, övgü dolu sözleri mütevazi bir gülümsemeyle karşıladı ve uzatılan eli sıktı.
"Çok naziksiniz, Levent Bey. Görevimiz sadece. Dosyanın çözülmesinde ekibimin emeği büyük."
Bu sırada Levent'in gözleri, Okan'ın yanındaki zarif kadına kaydı. İlgi ve nezaketle, "Peki, bu güzel hanımefendi kim acaba? Tanışma şansını bizden esirgemeyin," diye ekledi.
Okan, gururla yanındaki parıltılı kadına baktı ve Vera'nın elini nazikçe tuttu. "Tabii ki. Levent Bey. Vera, hayatımdaki en değerli insan, kız arkadaşım."
Levent, zarif bir jestle Vera'nın elini, müsaade istercesine tutup hafifçe öptü. "Vera Hanım, sizinle tanıştığıma memnun oldum. Bu geceyi şereflendirdiniz."
Vera, yüzünde parlak bir gülümsemeyle karşılık verdi. Gülümserken, dudaklarının arasından görünen bembeyaz ve düzgün dişleri, onun neredeyse kusursuz duran imajını tamamlıyordu. "Asıl biz, bu güzel akşama bizi davet ettiğiniz için çok teşekkür ederiz, Levent Bey."
Levent, bu cevabın ardından hafifçe kısıp incelediği gözlerini Vera'ya dikti. "Sorumu mazur görün lütfen, ama nerelisiniz Vera Hanım?" diye sordu. Vera'nın, zarif Türkçesinin ardına saklanmış o hafif, kırık telaffuzu kulağına çalınmıştı.
“Fransızım.”
Levent'in yüzünde birden büyük bir şaşkınlık ve tanıdık birini bulmanın sevinci belirdi. Kocaman güldü, kollarını iki yana açılarak şaşkınlığını ifade eden bir jest yaptı. Fransızca olarak, sesi heyecanla yükselerek karşılık verdi: "Mais vous plaisantez ! C'est incroyable!”(Şaka yapıyor olmalısınız! Bu inanılmaz!)
Onun bu ani ve coşkulu tepkisi, Vera'yı da hafifçe güldürdü. Yine de kibarca Türkçe devam etti: "Fransızca biliyorsunuz demek?"
Levent, kahkahasını henüz tamamen bastıramamış bir halde, "Bilmek mi? Az kalır!" diye karşılık verdi, Türkçe'ye dönerek. "On yılım Paris'te geçti. Sizinle bu konu üzerine biraz sohbet etmeyi ve size bir içki ısmarlamayı çok isterim. Eminim birçok ortak anımız çıkacaktır."
Vera, bu nazik teklifi, başını zarifçe eğerek ve yüzünde minnettar bir ifadeyle kabul etti. Ardından döndü, sevgilisi Okan'a baktı. "Okan, biz Levent Bey'le biraz sohbet edelim, hem benim de memleket özlemim biraz olsun gider belki. Sonra size katılırım, olur mu?"
Okan, yüzünde anlayışlı ve güven dolu bir gülümsemeyle onayladı. Vera'ya doğru eğildi ve onu, yanağından nazikçe, sahiplenici bir şekilde öptü. "Tamam canım. Keyfini çıkar.”
Vera, Okan'a son bir kez gülümsedikten sonra, Levent'in yanına döndü. İkisi, yavaş yavaş kalabalığın içinde kaybolmaya başladılar. Levent, konuşurken coşkulu jestler yapıyor, Vera ise başını hafifçe yana eğerek, dikkatle ve giderek artan bir ilgiyle onu dinliyordu. İki silüet, parıltılı davetin ışıkları altında, paylaştıkları ortak dilin ve kültürün sıcaklığı içinde uzaklaştı.
Pınar, Okan'ın yanına iyice yaklaştı. Koluna dostane bir şekilde dokundu, Vera'nın kaybolduğu yöne anlamlı bir bakış attıktan sonra dönüp Okan'a baktı. Yüzündeki gülümseme sıcak ama biraz muzipti.
"Valla," diye gülümseyerek başladı, "Karşıma Vera gibi bir öğretmen çıksaydı çocukken, kesin aşık olurdum ona. Hem de körkütük!"
Okan, bu lafın altındaki anlamı anlar gibi oldu. Gözlerini hafifçe kısarak Pınar'a baktı; bakışları analiz ediciydi. Ağzının kenarında küçük bir kıpırtı belirdi. "Öğrencileri de aşıktır ona kesin," diye karşılık verdi, ses tonunu hiç değiştirmeden.
Pınar, tam da beklediği açıklığı bulmuş gibiydi. İç çekerek, "Tahmin edebiliyorum," dedi. "Peki kaçıncı sınıflarla çalışıyor? Küçük çocuklar mı, yoksa daha büyük öğrencilerle mi?"
Okan, bir yudum şampanyasını içtikten sonra cevap verdi: "Küçük çocuklar. İlkokul ve ortaokul seviyesinde."
Pınar'ın kaşları, şaşkınlıkla hafifçe kalktı. "Yani yüzlerce soruya cevap vermek, koşturmaca, gürültü... Hem de her gün." Başını iki yana sallayarak, "Vera'ya olan hayranlığım katlandı," diye ekledi. "Bu enerjiyi nereden buluyor, gerçekten merak ediyorum. Ben o yaştaki çocukların karşısında bir gün bile duramam herhalde."
Okan, birden kendini tutamayıp kısık bir kahkaha attı.
Pınar ise bir yandan kaşlarını çatarak surat asmaya çalışıyor, bir yandan da Okan'ın bu ani gülme krizine karşı kendi gülümsemesini bastırmakta zorlanıyordu. "Ne? Neye gülüyorsun?" diye sordu, sesi merak dolu bir tondaydı.
Okan, gülmeye çalışırken bir yandan da boğazındaki şampanyayı yutmakta zorlandı. Hafifçe öksürdü, gözleri dolmuştu. "Pınar, kusura bakma ama," diye nefesini tutarak konuşabildi sonunda, "çocuklar senden kesin korkardı”
Pınar, bu beklenmedik şakayla karışık sözler karşısında gerçekten de hafiften kızardı. "Çok ayıp!" diye çıkıştı, ama sesinin tonu, aslında çok da alınmadığını ele veriyordu. “Hiç yakıştıramadım doğrusu.”
Okan, ellerini iki yana açarak masumiyetini kanıtlamaya çalışan bir tavır takındı, ama gözlerindeki muzip ışıltı gitmemişti. "Ama haksız mıyım?" diye diretti. Sonra, sanki büyük bir sır veriyormuş gibi, biraz daha alçak bir sesle ekledi: "Aramızda kalsın ama, Akif bile senden çekiniyor."
Pınar'ın şaşkınlığı bu sefer gerçekti. "Ne?” Kocaman açılan gözleriyle Okan'ın yüzünü okuyor, şaka mı yapıyor yoksa ciddi mi anlamaya çalışıyordu.
"Valla öyle," diye onayladı Okan, artık iyice eğlenerek. "Kocaman adam, Emniyet’te seninle karşılaşmamak için koridorda kırk takla atıyordu.”
Pınar, Okan'ın anlattıklarına kollarını iyice sıkı bir şekilde önünde birleştirerek, yarı kızgın yarı eğlenmiş bir ifadeyle karşılık verdi. "Aşkolsun size ya. Alındım cidden.”
İkisi de güldüler.
Okan bu sırada elindeki ilk kadehi bitirmiş, tam o sırada geçen garsonun tepsisinden yeni bir viski kadehi almıştı. Bardak henüz dudaklarına değmemişti ki, sessizliği yine Pınar bozdu.
"Sana samimiyetimize güvenerek bir şey soracağım," dedi, dikkatle seçtiği kelimelerle. "Ama yanlış anlama lütfen."
Okan, kadehi indirip ona döndü. "Sor tabii ki."
"Siz Vera'yla beraber yaşıyorsunuz... Uzunca süredir de berabersiniz, anladığım kadarıyla." Pınar bir an duraksadı, sonra soruyu sordu: "Neden evlenmiyorsunuz?"
Okan'ın yüzündeki ifade aniden değişmedi belki, ama gözlerinin içindeki sıcaklık bir anlığına söndü. Kaşlarının arasında, fark edilmesi zor bir gerginlik belirdi. Soruyu pek hoş karşılamamıştı. Yine de bozuntuya vermemeye çalışarak, soruyu başka bir soruyla karşıladı. "Neden soruyorsun ki bunu şimdi?"
Pınar ise hiç gerilmemiş, rahat bir şekilde konuşmaya devam etti. Omuzlarını hafifçe silkti. "Sohbet olsun diye. Bir anlam aramadım aslında, merak ettim sadece. Yargılayarak da sormadım, öyle bir insan olmadığımı anlamışsındır ama merak işte.”
Okan, viski kadehinden derin bir yudum aldı. İçkiyi damağında gezdirirken, düşünceli gözlerle etraftaki kalabalığı süzdü. Pınar'ın sorusu havada asılı kalmıştı.
"Anlıyorum," diye mırıldandı sonunda, sesi viskinin etkisiyle biraz daha pesleşmişti. "Merakını yargılamıyorum." Bir an duraksadı, doğru kelimeleri ararcasına. "Sadece... evlilik, Vera ve benim için şu an öncelikli bir konu değil. İkimiz de kariyerlerimize odaklanmış durumdayız."
Kadehini hafifçe sallayarak devam etti. "Hem evlilik dediğin, en nihayetinde bir imzadan ibaret. Asıl önemli olan, o kağıdın dışında kalan her şey... İlişkiyi nasıl yaşadığın, nasıl doldurduğun. Biz şu an kendimizi çok iyi hissediyoruz.”
Pınar başıyla onayladı, anlayışlı bir ifadeyle. "Hayatın akışına bırakmak en iyisi zaten. Sadece aranızdaki o uyumu görünce, insan ister istemez merak ediyor. Kusura bakma."
Okan bu kez küçük bir gülümsemeyle, "Yok, kusur değil," diye karşılık verdi. "Belki de bir gün, kim bilir?"
Tam o sırada kalabalığın arasından Vera belirdi. Onu görür görmez Okan'ın yüzündeki tüm düşünceli ve gergin ifade silindi, yerini sıcak ve yumuşak bir gülümseme aldı. Pınar'la olan sohbeti tamamen unutmuş gibiydi, tüm dikkati sevgilisine kaymıştı.
Vera, neşeli adımlarla yanlarına yaklaşıyor, gülümseyerek bir Okan'a bir Pınar'a bakıyordu. "Levent Bey inanılmaz bir adammış!" dedi, heyecanı gözlerinden okunuyordu. Gözlerini kocaman açarak ekledi. "Paris'in neredeyse her sokağını benim kadar iyi biliyor, inanabiliyor musunuz?"
Daha sözünü bitirmeden Okan'ın koluna girmişti bile. Hafifçe yanağını Okan'ın omzuna dayayıp, "Biraz Fransızca konuşmak ve memleket hasreti gidermek çok iyi geldi," diye mırıldandı.
Sonra Pınar'a döndü, yüzündeki samimi ifadeyle, "Çok şanslısın, onun gibi bir insanla çalıştığın için. Hem çok kültürlü hem de inanılmaz derecede alçakgönüllü."
Pınar, ufak ve biraz resmi bir gülümsemeyle onayladı. "Öyledir." Gözleri, Okan'ın koluna sıkı sıkıya tutunmuş Vera'ya, sonra da Okan'ın ona dolu dolu bakan bakışlarına kısaca kaydı.
"Ben biraz diğer misafirlerle ilgileneyim. Siz gecenin tadını çıkarın. Sonra yine gelip sizi bulurum."
Başıyla nazikçe selam verip kalabalığın içinde kayboldu.
Vera, Okan'a muzip bir gülümsemeyle baktı, gözlerinde hafif bir parıltı vardı. "Harika manzaralı bir teras keşfettim," diye fısıldadı. "Çıkalım mı?" diye ekledi, başıyla geniş mermer merdivenlerin olduğu yönü işaret ederek.
Okan, bu fikirden memnuniyet duymuştu. Yüzünde beliren sıcak bir gülümsemeyle, “Çıkalım hayatım." diye karşılık verdi.
El ele tutuşarak, kalabalığın içinden zarifçe sıyrıldılar. Kırmızı halıyla kaplı mermer merdivenlere yöneldiklerinde, Okan bir an için duraksadı. Sanki içgüdüsel bir refleksle, arkasına, kalabalığın içine doğru kontrol eder gibi baktı. Etrafta onları izleyen bir çift göz olup olmadığından emin olmak istiyordu.
Sonra Vera'ya döndü, ona doğru eğilerek sesini iyice alçalttı. Yüz ifadesi ciddileşmiş, gözlerindeki sıcaklık yerini dikkatli bir ifadeye bırakmıştı. "Haklıymışsın," dedi, neredeyse bir fısıltıyla. "Pınar, senin öğretmen olmadığını biliyor.
Vera, "Biliyordum," der gibi başını hafifçe salladı. Yüzündeki muzip ifade yerini daha ciddi bir ifadeye bırakmıştı. "Demiştim sana. Başından beri belliydi onun tavırlarından." Hafif bir iç çekişle devam etti: "Neyse ki Levent hiç şüphe etmedi, hikayeye tamamen inandı. Belki de Pınar’ı, her şeyin normal olduğuna dair bir ikna eder konu açılırsa."
"Pınar asla yemez," diye tekrarladı Okan, sesi alçak ve tehlikeli bir ciddiyetle. "O kadar emin ki... Sorularıyla bizi adım adım kıstırmaya çalışıyor. Bu bir sohbet değil, bir sorgu. Üstelik çok zarif bir şekilde yapıyor."
Tam o gergin sohbetin ortasında, ağır ağır çıktıkları merdivenlerin sonuna geldiklerinde, nefes kesici bir manzara onları karşıladı.
İstanbul Boğazı, tüm ihtişamı ve çıplak güzelliğiyle ayaklarının altında uzanıyordu. Marmara'nın mavi suları, geceye bürünmüş, lacivert bir kaftan giymiş gibiydi. Bu lacivert örtünün üzerinde, geceyi yaran gemilerin ışıkları, adeta bir kuyumcu tezgahına serpilmiş mücevherler gibi pırıl pırıl parlıyordu. Berrak su karşı yakadaki yalıların asil silüetlerine ayna olmuş, sanki suyun altında ikinci bir şehir yaratırcasına yansıtıyordu.
Bu manzara, bir anda ikisinin de zihnindeki tüm gergin düşünceleri silip atmıştı.
Okan, neredeyse on beş yıldır yaşıyordu bu şehirde, ama hâlâ her seferinde bu ihtişam karşısında büyüleniyordu. İstanbul, arsız bir sevgili gibiydi onun için.
Nazıyla, niyazıyla, trafiğiyle, gürültüsüyle insanı usandıran; ama Boğaz'ın serin rüzgârında yüzüne vuran bu ihtişamıyla, o altın şeritli lacivert gecesiyle, insanı deli eden bir sevgili. Her defasında kendini ona yeniden âşık olurken buluyordu.
Okan'ın dudaklarından, içinden gelen duygunun refleksiyle bir cümle döküldü: "Dünyanın en güzel şehrisin be İstanbul."
Vera da aynı ölçüde büyülenmişti manzaraya. "Sahiden de öyle," diye fısıldadı, sesinde derin bir hayranlık vardı.
Paris de Roma da büyüleyiciydi şüphesiz. Berlin ile Londra da güzel başkentlerdi muhakkak. Ama İstanbul, hepsinden bir parçaydı sanki. Berlin kadar büyük, Roma kadar sıcak, Londra kadar hareketli, Paris kadar büyüleyici... Aşıkların şehri de tarihin beşiği de finansın kalbi de İstanbul'du. Bütün Avrupa başkentlerinden birer parça bulunurdu bu kadim şehirde. Ama İstanbul tekti. Dünyada bir eşi, bir benzeri yoktu. Bu, sadece bir şehir değil, bir dünya, bir rüyaydı.
Sessizce, bir süre Boğaz'ın büyüsüne kendilerini kaptırarak manzarayı izlediler. Sonra Okan'ın bakışları, yavaş yavaş sevgilisinin üzerine kaydı. Rüzgârda hafif hafif dalgalanan sarı saçlarına, hafifçe aralanmış kırmızı dudaklarına, Boğaz'ın ışıltılarını yansıtan o derin mavi gözlerine takıldı. İstanbul'dan daha güzel tek bir şey varsa eğer bu dünyada, o da kesinlikle Vera'ydı.
Vera, üzerindeki o yoğun ve sevgi dolu bakışların ağırlığını hissederek ve gülümseyerek döndü sevgilisine. Dudaklarında kadınsı, biraz da bilmiş bir gülüş vardı.
"Çok güzelsin, Vera."
Bunu biliyordu Vera. Bundan emindi. Ama yine de oyunbaz bir tavırla kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Öyle mi?" diye sordu, sesine hafif bir şüphe ve şımarık bir ton katarak.
"Öyle," diye karşılık verdi Okan, sesi daha da yumuşayarak. Sözcük, sadece bir onaydan çok daha fazlasını taşıyordu; içinde hayranlık, sahiplenme ve derin bir bağlılık barındırıyordu. Okan, bir adım daha yaklaştı. Boğaz'ın serin rüzgârı Vera'nın saçlarındaki kokuyu burnuna getiriyordu. "Hem de nasıl... Bu manzaranın bile önüne geçiyorsun. Işıkları, suyu, her şeyi soluk bırakıyorsun."
Vera’nın, bu samimi itiraf karşısında yanaklarına hafif bir allık yayıldı. Okan, Vera'nın gözlerindeki o davetkâr ifadeyi gördü. Bu davete icabet etmek gerekirdi; daha fazla karşı koymak gereksizdi.
Daha fazla dayanamadı. İnce belini iki koluyla sardı, onu kendine çekti. Aradaki son mesafe de yok oldu. Vera'nın dudaklarına kapandı.
Bu, yalnızca bir öpücük değil, susuz kalmış bir toprağa yağan ilk yağmur gibiydi. Başlangıçta yumuşak, keşfeden bir dokunuştu. Ama çok sürmedi; tutku, kontrolden çıktı. Okan'ın elleri Vera'nın sırtında gezindi, onu kendine daha sıkı kenetlendi. Vera da ona karşılık verdi, parmakları Okan'ın saçlarına daldı, onu kendine çekerek öpüşün derinleşmesine izin verdi.
Boğaz'ın soğuk rüzgârı, tenlerinin sıcaklığına karışıyor, etraflarında esip gidiyordu. Arkalarında, ışıltılı bir tablo gibi duran İstanbul, bu tutkulu sahnenin sadece bir dekoruydu. Dünya, onların etrafında dönmeyi bırakmış, sadece bu an, bu dokunuş, bu bir var olma hissiymiş gibiydi.
Öpüşleri artık yumuşak bir keşif değil, açık bir talep ve teslimiyetti. Vera, arzuyu körükleyen hafif bir iniltiyle başını daha da geri attı, Okan'a boynunun tuzlu tadını sunarcasına.
Okan'ın elleri bu kez daha cüretkârdı. Bir eli hâlâ Vera'nın belinde sıkıca kenetliyken, diğeri ipek elbisenin kaygan kumaşında, kalçasının yuvarlak formunu kavrayacak şekilde aşağıya indi. Onu kendine doğru çektiğinde, aralarındaki baskı iyice arttı; giysilerin engel olmaya çalıştığı, ama her hareketle daha da belirginleşen bir gerilim haline geldi.
Vera, cevap vermekte gecikmedi. Elleri Okan'ın ceketinin yakasından kayarak omuzlarına, sonra da sırtının gergin kaslarına indi. Onu kendine çekip, vücudunun tüm uzunluğuyla ona yaslandı. Okan'ın dudakları boynundan aşağı, köprücük kemiklerinin narin çizgisine doğru ilerlerken, Vera'nın nefesi hızlandı, göğsü Okan'ın göğsüne hızlı hızlı çarpıyordu.
"Okan..." diye fısıldadı Vera, sesi boğuk ve istekle doluydu. Cümlesi, Okan'ın ağzını tekrar kendisine doğru çekmesiyle yarım kaldı. Bu sefer öpüş daha derin, daha ıslaktı, sınırları zorlayan bir açlıkla yüklü.
Okan'ın eli, dizinin arkasına hafifçe dokunarak Vera'nın bacağını kendi kalçasına doğru kıvırdı. İkilinin vücutları, terasın soğuk mermer parapetine yaslanmış, geceye karşı tek bir silüet oluşturmuştu.
Vera, güç bela nefes nefese, Okan'ın dudaklarından ayrıldığı kısa bir boşlukta gözleri hâlâ kapalı bir şekilde mırıldandı: "Burada... birileri bizi görebilir."
Okan, Vera'nın mırıltısını duydu ama sanki duymak istemiyormuş gibi yaptı. Önce hiç tepki vermedi, sadece öpüşlerini daha da derinleştirerek, onun endişesini susturmaya çalıştı
Ama birkaç saniye içinde, Okan da bunun sadece bir öpüşle sınırlı kalamayacağını hissetti. Vücudundaki gerginlik, nefesinin ağırlaşan temposu, ona dokunduğu ellerindeki aciliyet... Hepsi, içlerindeki fırtınanın kontrolden çıkmak üzere olduğunu gösteriyordu.
Okan, bir adım geri çekilirken, nefesini kontrol etmeye çalıştı. "Haklısın," diye zorlukla mırıldandı, sesi hâlâ arzunun ağırlığıyla boğuktu. Vera'nın elini sımsıkı tuttu, parmaklarının arasına geçirdi. Gözlerinde, ertelenmiş arzunun karanlık bir ışıltısı parlıyordu.
"Eve gidelim o zaman," dedi, sesi daha net ve kararlıydı. "Bu kadar davet yeter bence."
Konuşmaları, terasın ağır cam kapısının açılma sesi ve hemen ardından gelen bir sesle bölündü.
"Nerelerdesiniz ya? Her yerde sizi arıyorum!"
Gelen Pınar'dı. Kapı eşiğinde belirmiş, elinde iki dolu kadehle onları arıyordu. Işığa doğru baktığında, terasın karanlık köşesinde birbirine yakın duran iki silüeti fark etti. Yüzündeki telaşlı ifade, yerini hafif bir şaşkınlık ve ardından anlayışla karışık bir sırıtışa bıraktı.
"Yanlış bir anda mı geldim?" diye sordu. Aslında net bir şey görmemişti, loş ışıkta sadece yakın duran iki insan silüeti vardı. Ama ortamdaki elektriği hissediyordu. Havada asılı kalan o yoğun, tatlı gerilim ona bir şeyler anlatmıştı.
Okan, hâlâ nefesini tam olarak sakinleştirememişti. Boğazını temizledi, sesini mümkün olduğunca normal çıkarmaya çalışarak mırıldandı: "Yok... Manzara çok güzel de dalmışız.”
Pınar da bir an için manzaraya baktı, sanki onların ne hissettiğini anlamaya çalışıyordu. "Öyle, sahiden de," diye onayladı, sesi biraz düşünceli. Sonra enerjik bir tavırla döndü. "E hadi o zaman gelsenize, inelim aşağı. Levent sizi bekliyor."
Okan, sabırsız bir iç çekişle mırıldandı: "Biz aslında artık kaçsak çok iyi olur, Pınar. Biraz yorulduk."
Pınar, Okan'ın bu lafına kesinlikle karşı çıktı. Kaşlarını kaldırarak, "Katiyen olmaz!" dedi, sesi eğlenceli ama kararlı. "Gece daha yeni başlıyor sayılır.”
Pınar, onları içeriye davet eden bir jest yaparak kapıya doğru ilerledi. Okan ve Vera, birbirlerine anlamlı bir bakış attılar. Okan'ın bakışları, "Ne yapalım, mecburuz," der gibiydi. Ama ertelenmek durumunda kalan arzu, Okan'ın sinirlerini bozmuştu.
Pınar'ı takip ederek terastan aydınlık ve kalabalık salona geri döndüler. Ortamın gürültüsü ve parlak ışıkları, bir anda üzerlerine çöktü. Birkaç dakika önceki mahrem ve tutkulu atmosfer, yerini yapay bir sosyalliğe bırakmıştı.
Gece ilerledikçe, farklı insanlarla tanıştılar. Konu konuyu açtı, sohbetler derinleşti ve içilen kadehlerin sayısı hayli arttı. Okan, aldığı alkolün damarlarında dolaşıp onu iyice gevşettiğini, zihnindeki tüm sert köşeleri yumuşattığını hissediyordu. Bu hafiflemişlik hissini seviyordu, ancak ayakta durmaya çalıştığı bir anda başının hafifçe döndüğünü fark etti. Anladı ki, biraz oturma ihtiyacı vardı.
Havuz başındaki metal şezlonglardan birine, üzerindeki koyu lacivert takım elbiseyle kendini bıraktı. Şezlong, vücudunun ağırlığıyla hafifçe gıcırdadı. Başını arkaya yasladı, gözleri yarı kapalı, dünyanın hafifçe, yavaş bir girdap gibi dönüşünü hissetti. Havuzun suyuna vuran mavi aydınlatma, göz kapaklarının ardında turuncu bir ışık oyununa dönüşüyordu.
Alkolün verdiği o sersemletici gevşeme duygusunu seviyordu, evet. Genelde bu kadar ileri gitmez, kontrolü elden bırakmazdı. Ama inkar edemezdi ki, onca stresli, gergin geçen günden sonra, şu an içinde bulunduğu bilinçsiz, sorumluluklardan azade hal hiç de fena sayılmazdı. Kulakları, partinin uğultusuna ve havuzun filtre sisteminin ritmik vızıltısına kapanmıştı. Zihni, bir an için tüm endişeleri askıya almış, sadece vücudunu saran o sıcak, uyuşuk hale odaklanmıştı.
Kravatını gevşetti. Gözleri kapalı olmasına rağmen, asfaltta kesin ve ritmik bir tıkırtıyla yaklaşan topuklu ayakkabı seslerini duydu. Sesler tam önünde durdu. Gözlerini açınca gördüğü silüet, başta alkolün ve loş ışığın etkisiyle bulanıktı. Gözleri odaklandıkça, ince, mavi bir elbise giymiş olan silüetin Pınar olduğunu fark etti. Okan kadar olmasa da Pınar'ın da yüzünde de alkolün verdiği bir pembelik ve bakışlarında bir kayıtsızlık vardı; o da sarhoştu.
Pınar, hiçbir şey söylemeden, yanındaki boş metal şezlongu Okan'ınkine iyice yaklaştırdı, metal ayakların taşa sürterken çıkardığı ses gece sessizliğinde çınladı. Sonra, üzerindeki elbiseyle, hafifçe Okan'ın yanına uzandı. İkisi de bir süre yıldızlı gökyüzüne bakarak sessiz kaldılar. Bu sessizlik, sarhoş iki insan arasında garip bir şekilde rahattı.
Okan, gözleri hâlâ yarı kapalı, kendi kendine mırıldandı: "O son viskiyi içmesem de olurmuş." Sesindeki pişmanlık, sarhoşluğun verdiği o sersemlikle birleşince cümlesi biraz daha yavaş ve peltek çıkmıştı.
Yanı başındaki Pınar, hafifçe kıkırdadı. Başını Okan'a doğru çevirdi, kendi de aynı sersemlik halini yaşıyordu.
"Boş ver, her zaman kontrolü elde tutmak gerekmez. Bazen onu kaybetmek de iyidir." Pınar'ın bakışları, Okan'ın bakışlarından çok daha netti.
Okan başını iki yana salladı. Dudaklarında acı bir gülümsemeyle, "Kontrolü kaybetmekten nefret ederim," diye mırıldandı. Sarhoşluğun etkisiyle sözleri biraz ağırdan alıyordu.
Pınar omuz silkti. "Her zaman her şeyi kontrol edebiliyor musun peki?" Cümleleri yavaş yavaş kuruyordu. "İnsanın gücü bazen her şeye yetmez."
Ardından, sanki bir an için tüm savunmaları çökmüş gibi, hüzünle önüne baktı. Sesini iyice alçaltarak, neredeyse kendi kendine konuşur gibi ekledi: "Bazen hiç istemediğin, mantığına tamamen aykırı şeyler yapmak zorunda kalırsın. Olmadığın biri gibi davranır, inanmadığın şeyler için savaşırsın."
Pınar’ın sesi giderek daha yumuşak, daha dalgın bir tona büründü. Kadehi elinde sallanırken, içindeki son damlaların yansıması havuzun kenarındaki ışıklarla birleşip titrek parıltılar saçıyordu.
Derin bir nefes aldı genç kadın. Dudaklarının kenarında belirsiz bir gülümseme belirdi ama bakışları hüzünlüydü. “Biliyor musun…” dedi, sesi artık daha içten, neredeyse itiraf eder gibi çıkıyordu. “Ben de bazen o kadar güçlü görünmeye çalışıyorum ki… sonunda kendime bile inandırıyorum. Ama sonra… böyle gecelerde, şu ışıkların altında, aslında hiçbir şeyi kontrol edemediğimi fark ediyorum.”
Sözleri havuzun suyu gibi dalgalandı; etraflarında ağır bir sessizlik vardı, sadece uzaktan gelen kahkahaların yankısı duyuluyordu. Okan hafifçe başını ona çevirdi, gözleri ağır, bakışı yarı bulanıktı.
“Bazen insana böyle gelir; sanki hayat sürekli bir görevmiş gibi üzerimize çöker. Hep dik durmak, güçlü görünmek, hata yapmamak zorundaymışız gibi hissederiz. Kendimizi hem başkalarına hem de kendimize kanıtlamaya çalışır, içimizdeki yorgunluğu, korkuyu, kırılganlığı görmezden geliriz. Ama en kötüsü… bazen, bunu dile getirdiğimizde bir daha toparlanamayacakmışız gibi hissederiz. Sözcüklerimiz, itiraflarımız, bizi biraz daha savunmasız bırakır; ve çoğu zaman sessizce içimizde büyüyen o boşlukla baş başa kalırız.”
Pınar, bu sözler yüzünden irkildi. Okan’ın yarı bilinciyle dile döktüğü şey, onun içindeki en gizli katmanlara dokunmuştu. Gözlerini kaçırmaya çalıştı, ama yapamadı; havuzun suyuna yansıyan ışıklarda Okan’ın kırılganlığını değil, kendi yüzünü görüyordu.
Elindeki kadehi boşluğa bırakır gibi kenara koydu, ardından yanına biraz daha yanaştı.
Parmakları istemsizce Okan’ın koluna dokundu; temas önce tesadüfi gibiydi, ama çekmedi. Gözlerinde bulanık bir sıcaklık belirdi. Alkolün verdiği gevşeklik, yıllardır kurduğu duvarların üzerine tırmanıyordu.
Pınar, yanındaki adama dikkat kesildikçe, bakışları usulca onun yüzünde gezinmeye başladı. Okan’ın açık kumral saçları, gece ışıklarının altında dağınık bir parıltı taşıyordu; alnına düşen birkaç tel, onu olduğundan daha kırılgan gösteriyordu. Koyu sarıya çalan sakalları yüzüne sert bir hat verirken, bal rengi gözlerinde çocukça bir berraklık saklıydı. Bir anlık dalgınlıkla göz göze geldiklerinde, o gözlerin içinde vicdanın ve iyiliğin neredeyse saf bir ışıltısını gördü.
Yüz hatları düzgündü; ama onu asıl farklı kılan, çizgiler değil, çizgilerin ardında yaşayan karakterdi. Okan’ın her tavrında koşulsuz bir dürüstlük, insanı rahatsız edecek kadar çıplak bir etik anlayışı vardı. Öyle bir vicdan ki, dünyanın bütün ağırlığını sırtına almayı göze alıyor ama kimseye yük olmamaya çalışıyordu.
Ve işte bu, Pınar’ın kendi evrenine en uzak şeydi. Onun dünyasında duyguların yerini hesaplar, vicdanın yerini çıkarlar almıştı. Soğuk, ölçülü, hatta bazen acımasız olması gerekiyordu; çünkü öyle yaşamayı öğrenmişti. Fakat Okan’ın yanında, bütün bu keskin kurallar eriyip gidiyor, geriye yalnızca tuhaf bir huzur kalıyordu.
İşte bu yüzden, ona bakarken içinde açıklayamadığı bir sıcaklık kıpırdanıyordu. Okan, kendi soğuk düzenine hiç uymayan biriydi; ama aynı zamanda, içindeki en donmuş yanları bile çözebilen tek insandı. Pınar’ın dudaklarının kenarında beliren küçük gülümseme, farkında olmadan bu kabullenişin iziydi.
Pınar'ın bakışları, alkolün getirdiği cam gibi parıltıyla ıslak ve derindi. Başını hafifçe yana yatırarak, kelimeleri zihninde toparlamaya çalışır gibi yavaşça konuştu: "Nasıl yapıyorsun bunu?"
Okan'ın yüzündeki ifade donuktu. Zihni sisler içindeydi. "Neyi?" diye güçlükle karşılık verdi.
Pınar, bir an için sustu, sanki itirafın ağırlığını tartıyordu. Sonra, neredeyse bir fısıltıya yakın bir sesle ekledi: "İnsanı böyle hissettirmeyi... Benim gibi birinin bile kalbindeki buzları eritmeyi başarıyorsun. Öyle ki..." Duraksadı, sonra cesaretini toplayıp cümlesini tamamladı: "Neredeyse senin sayende, gerçekten iyi insanların var olduğuna inanacağım."
Okan, yumuşak ama içi acıyla dolu bir kahkaha attı. Sarhoşluğun getirdiği sersemlikle başını iki yana sallayarak, Pınar'a çarpık bir şefkatle baktı. "Pınar," dedi, sesi kalınlaşmış ve bir o kadar da yumuşamıştı. "Sana ne yaptılar? Kim seni bu kadar çok korkuttu?"
Soru, Pınar'a bir bıçak gibi saplanmıştı. Aniden diklendi. Gözlerinde şaşkınlık ve ilk savunmanın kızgınlığı vardı. "Korkmuyorum," dedi, keskin bir tonla. "Korktuğumu nereden çıkardın?”
Okan, Pınar'ın bu ani savunmasına daha da yaklaştı. İşaret parmağını, adeta onun söylediği her yalanı havada işaret eder gibi, emin bir şekilde salladı. "Bal gibi de korkuyorsun. İnkâr etme. Bu duygunun neye benzediğini en iyi ben bilirim. Ama sen..." Duraksadı, Pınar'ın gözlerinin derinliklerine bakmaya çalıştı. "Sen benden bile çok korkuyorsun."
"Dünya iğrenç bir yer, kabul. İnsanların çoğu bencil ve kötü. Hayat çok, çok adaletsiz. Ama her şeye rağmen... her şeye rağmen, sevgi de var, iyilik de var. Sahiden var." "Sahiden" kelimesini, bir yemin eder gibi, tane tane vurguladı. "Ve bazen... iyi olmak için, iyilik yapmak için, bir çıkarın olması gerekmez. Sırf o iyilik orada, senin içinde durduğu için yaparsın. Sırf karşındaki insanın yüzünde bir gülümseme görmek için... Bunu anlıyor musun?"
Sorusu havada asılı kaldı. Okan, söylediklerinin ağırlığıyla koltuğuna biraz daha gömüldü. Pınar ise afallamış, savunmasız kalmıştı. Okan'ın sözleri, inşa ettiği duvarları yıkmamıştı belki, ama en azından derin bir çatlak oluşturmuştu.
Okan bir anlığına dondu. Sanki zihninde bir şeyler yerine oturmuş, dış dünyayla bağlantısı yerine gelmişti. Gözlerini sımsıkı kapayıp açtı, etrafı bulanık bir merakla süzdü. "Benim... Vera'yı bulmam lazım," diye mırıldandı, sesi peltekleşmişti. "Artık eve gitsek... sahiden iyi olacak."
Yattığı yerden güç bela doğruldu. Tam o sırada Pınar, kolundan tutup onu nazikçe ama kararlı bir şekilde durdurdu.
"Dur. Gitme."
Okan'ın yüzünde iç çekişle karışık bir çaresizlik ifadesi belirdi. Pınar'ın sözlerinin anlamından çok, onun ısrarının gücünü hissediyordu. İtiraz edecek bilinç ya da enerji yoktu üzerinde. Tüm direnci, sarhoş bedeniyle birlikte çökmüştü. Pınar'ın kolundaki tutuşu, onu olduğu yere çivilenmiş gibi hissettirdi.
Tüm ağırlığıyla koltuğa geri çöktü, ama bu sefer Pınar'ın çekmesiyle daha yakınına, neredeyse yan yana oturur hale geldiler.
Pınar, onu bu kadar yakınında hissetmekle irkildi. Alkolün ve duyguların etkisiyle kendi vücudu da sıcaktı, ama Okan'ınki farklı bir sıcaklık yayıyordu. Kontrolü elinde tutmak için sorduğu soru, sesinde beklediği keskinliği yakalayamadı. "Neden... neden bu kadar korktuğumu düşünüyorsun?" dedi, sesi bir parça daha incelmiş, savunmacı tonu kırılmıştı.
Okan başını çevirdi. Odaklanmaya çalışıyor gibiydi. "Çünkü..." diye mırıldandı, sesi boğuk. "Çünkü bana bakarken bile, aslında arkandaki gölgelere bakıyorsun. Hep bir şeylerin seni yakalamasından korkuyormuşsun gibi."
Pınar, bu sefer iç çekmedi. Bunun yerine, boğazı düğümlendi. Okan'ın bakışları tenini yakıyormuş gibi hissediyordu. Kendi kurduğu duvarlar, bu yakınlığın ve sarhoş samimiyetin karşısında eriyordu. "Belki de yakalarlar," diye fısıldadı, neredeyse dudakları kıpırdamadan. Artık bir tartışma değil, bir itiraf gibiydi.
Aralarındaki mesafe tehlikeli bir şekilde kapanmıştı. Okan cevap vermedi. Vermesi de gerekmiyordu. Zira Pınar'ın gözlerinde, sorduğu sorunun cevabından çok daha fazlası, bir çeşit davet yanıp sönüyordu.
Genç polisin zihninde, kalın sislerin arasından sızan bir farkındalık ışığı titredi. Bu sohbetin artık sözcüklerle, felsefeyle veya Pınar'ın duvarlarıyla ilgili olmadığını, çok daha ilkel, dokunsal bir düzleme kaydığını hisseder gibi oldu. Ama kahrolası bir şekilde, kafasındaki alkol bulutu bu hissi tam olarak kavramasına, zihninde netleştirmesine engel oluyordu. Her şey pamukların arasından, yavaş çekimde ve boğuk bir sesle geliyordu.
Tek net dürtü, bir kaçış ihtiyacıydı.
Gözleri Pınar'ın yakıcı bakışlarından kaçıp kalabalıkta Vera'yı aramaya başladı. Acilen gelip onu buradan çıkarması, bu tuhaf, ağır gerilimden kurtarması gerekiyordu. Çünkü kendi kontrolü ve bilinci oldukça zayıftı. Orada kalmak, bilinmeyen ve kontrol edilemeyen bir şeylere teslim olmak anlamına geliyordu. Ve Okan, kontrolü kaybetmekten nefret ediyordu.
Pınar, Okan'ın bakışlarının kendisinden kaçıp kalabalıkta kayboluşunu anbean izledi. İçinde garip bir hüzün ve öfke karışımı kabardı. Onu burada, kendisiyle tutan şeyin bir anlık cüret değil de sarhoşluk olduğunu anlamıştı. Vera'yı arayışı, Okan'ın bu samimi andan bile kaçmak için bir can simidine ihtiyaç duyduğunu gösteriyordu.
"Okan," diye seslendi, sesi eski keskinliğinden yoksun, daha yalın bir tonda. "Vera'ya ihtiyacın yok. Sadece... burada kal."
Okan, başını güçlükle Pınar'a çevirdi. Gözleri hâlâ bulanıktı ama Pınar'ın sesindeki yalvarma tonunu sezmişti. Bu, onu bir anlığına şaşırttı. "Ne?" diye kekeledi.
"Duydun," diye tekrarladı Pınar. Artık korkmuyordu. Ya da korkusunu bastıracak kadar güçlü bir hissin içinde yüzüyordu. Okan'ın koluna yeniden dokundu, bu sefer tutmak için değil, sadece dokunmak için. “Sadece bir dakika... hiçbir şey yapmadan... burada, bu halinle kal."
Okan’ın içgüdüleri hâlâ kaçmaya, bu yoğunluğun altında ezilmemeye programlıydı. Ayağa kalkmak, uzaklaşmak için zihninde bir emir veriyordu ama kasları bu emri dinlemiyordu. Sanki koltuk, onu kendi ağırlığıyla ve Pınar'ın varlığının yarattığı görünmez bir kuvvetle mıhlıyordu.
"Gerçekten…" diye mırıldandı, başını iki yana sallamaya çalıştı, ama hareket güçsüz ve anlamsızdı. "Gitmem... lazım."
Pınar, onun bu zayıf direnişini görmezden gelmedi, tam aksine, üzerine gitti. Daha ayık olmanın verdiği netlikle, Okan'ın savunmasızlığını görüyor ve anbean nasıl sömüreceğini biliyordu. Dokunduğu kolunu bırakmadı, diğer eliyle de Okan'ın çenesini hafifçe, ama geri çevrilemeyecek bir kararlılıkla kendine doğru çevirdi.
Okan'ın gözlerinin içine bakarak, az önceki sözlerinin üzerine gitti: "İşte tam da bahsettiğimiz şey bu. Bazen her şeyi kontrol altında tutamıyor insan. Bazen her şey... istediğimiz gibi gitmiyor."
Okan, bu sözlerle irkildi. Kendi savunduğu fikrin, şimdi en zayıf anında kendisine karşı bir silah olarak kullanıldığını gördü. Zihnindeki sis dağılıyor gibi oldu ve yerini acı bir berraklığa bıraktı.
Pınar’ın dudaklarından, neredeyse nefes alır gibi, hafif bir fısıltı döküldü:
"Böyle olmaması gerekiyordu."
Bu kez sözcükler Okan'a değil, tamamen kendineydi. Zafer anını yaşayan değil, kendi eylemlerinin ağırlığı altında ezilen biri gibiydi. Okan'ı bu savunmasız halde, sarhoşluğunun etkisiyle zorluyor olmak... Bu, planladığı ya da istediği bir şey miydi? Yoksa bu da tıpkı Okan'ın korktuğu gibi, kontrolü kaybetmenin bir başka biçimi miydi?
Okan, yanağındaki dokunuşun ve Pınar'ın gözlerindeki fırtınanın ağırlığı altında eziliyordu. İçinde bir isyan dalgası yükseldi. Bu kadar savunmasız, bu kadar kontrol dışı bırakılmak istemiyordu. Zihni bulanıktı ama içgüdüleri netti. Bu kadarı fazlaydı ve sarhoş bile olsa bu kadarına müsaade edemezdi, etmemeliydi. Tüm fizyolojisine karşı koydu.
"Pınar..." diye seslendi, sesi daha gür ve daha net çıktı. "Ben gidiyorum..." Bedenini zorlayarak kalkmaya çalıştı, ayakları yere sağlam bassa da dünyası hâlâ eksen kaymış gibi dönüyordu. Ağır, hantal hareketlerle uzaklaşmak istedi.
Ama Pınar, onun bu kaçışına izin vermedi. Okan daha tam doğrulamadan, Pınar aniden üzerine eğildi. Bir eliyle Okan'ın kolunu sıkıca kavradı, dudakları ise aniden, sertçe onun dudağının üzerine kapandı.
Bu bir öpücük değil, bir mühürdü. Alkolün ve hıncın bulanıklaştırdığı bir eylemdi. Okan'ın hafifçe aralık, itiraz dolu dudakları, Pınar'ın dudaklarının baskısıyla ezildi.
O an, Okan'ın bedeninde bir şimşek çaktı.
Sarhoşluk, bir saniye içinde yerini buz gibi bir şoka bıraktı. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Zihnindeki sis perdesi yırtılırcasına kalkmış, her şey acımasız bir netlikle ortaya çıkmıştı. Vücudu, beyninden gelen sinyalle aniden gerildi, bir yay gibi oldu. İçgüdüsel bir tepkiyle, iki eliyle Pınar'ın omuzlarından iteledi. Gücünü iyi ayarlayamadığı için bu hareket, beklenenden daha sert oldu.
"Pınar!" diye gürledi, sesi öfke ve iğrenmeyle titriyordu. Artık ayıktı. Tamamen, acı bir şekilde ayıktı. Dudakları hâlâ Pınar'ın baskısının hayalet iziyle yanıyordu. "Deli misin sen? Napıyorsun?”
Pınar, Okan'ın itmesiyle birkaç adım geriledi. Omuzlarında bıraktığı acı hissinin şokundan çok, Okan'ın yüzündeki o buz kesmiş öfkeyle sarsıldı. Kendisine baktığı gözlerde artık sarhoş bir bulanıklık değil, yalın bir iğrenme vardı. Bu, onun beklediği, belki de içten içe istediği bir tepki değildi. İtici bir güç olmayı, böylesine bir nefretle karşılanmayı hesap etmemişti.
Okan, Pınar'ın şaşkın bakışlarının arkasına saklamaya çalıştığı pişmanlığı umursamıyordu. Eliyle dudağını siler gibi bir hareket yaptı, yüzünde derin bir tiksinme ifadesi vardı.
Pınar sadece izledi; kalbi ağır, ciğerleri daralmış, içindeki soğuk duvarların bir kısmının çatladığını hissediyordu.
Dudakları titredi; boğazına düğümlenen kelimeler darmadağın bir şekilde döküldü. “Ben… ben özür dilerim,” diyebildi ancak; sesi kısık, cümlesi yarım kalmış gibiydi.
Bir adım atacak oldu. Fakat Okan’ın bakışları çelik gibi sertleşti. Keskin şekilde işaret parmağını kaldırdı. “Sakın!”
“Sakın… yaklaşma.” Sesi net, keskin ve tartışmaya kapalıydı.
Pınar şimdi ilk kez, kendi sertliğinin ve duvarlarının ardında sakladığı kalbinin sesini duyuyordu. Pişmanlık ve utanç, onun için alışılmış duygular değildi. Kendi dünyasında kontrol her şeydi, plan her şeydi; ama işte, Okan karşısında hiçbir şeyi kontrol edememişti. Bu his, ona hem “rezil” hem de tuhaf bir rahatlama veriyordu. Kalbi, uzun zamandır susturduğu bir melodiyi mırıldanıyor gibiydi; Pınar, kendisine bile itiraf edemediği bir şekilde, Okan’a karşı duyduğu sıcaklıkla yüzleşmek zorunda kalmıştı.
Okan, Pınar’ın yüzüne dahi daha fazla bakmak istemedi. Gözleri bir an bile üzerinde oyalanmadan, tek kelime etmeden sırtını döndü ve hızlı adımlarla uzaklaştı.
Sarhoşluk ve öfke arasında titreyen adımlarla Vera’nın yanına yöneldi. Vera, kendi meşakkatli dünyasından habersiz, hafif gülümseyerek karşısındaki adamın gelmesini bekliyordu. Okan’ın yüzündeki sarsılmışlık ve öfkenin bir karışımı, hemen dikkatini çekti.
“Ne oldu?” dedi Vera, sesi sakin ama meraklı. Gözleri Okan’ı taradı; beden dili, yüzündeki ifade… bir şeylerin ters gittiğini hemen hissetti.
Okan, eli ayağı birbirine dolaşmış, adeta kendi öfkesini ve hayal kırıklığını taşıyamaz haldeydi. Gözleri hızla çevreye kaydı, sonra derin bir nefes aldı ve sesi boğuk ama keskin çıktı. “Gitmemiz lazım.”
Vera hafifçe eğildi, kaşlarını kaldırdı. “Ne oluyor Okan?”
Okan’ın nefesi düzensizdi, gözlerinde hem öfke hem de çaresizlik vardı. Elleri istemsizce cebine gitti, sonra tekrar dışarı çıktı. “Vera… gitmemiz lazım!” diye tekrarladı, sesindeki sertlik artık yumuşamıyor, aksine kararlılıkla karışıyordu.
Vera, bir an sessiz kaldı; yüzünde soru işareti ve endişe vardı. Ama Okan’ın bakışlarındaki sarsılmışlığı ve titreyen duruşunu gördükçe, onun kendi içindeki kontrolsüzlüğünü anlamaya başladı. Birkaç saniye sessizlikten sonra, derin bir nefes aldı ve sakin ama net bir şekilde cevap verdi. “Tamam… hadi gidelim.”
Okan başını hafifçe salladı, gözlerini bir an Pınar’ın yönüne çevirdi, sonra hızla uzaklaştı. İçinde hem öfke hem de acı vardı; bu karışım onu hızla hareket etmeye zorluyordu.
Okan ve Vera, havuz başından hızla uzaklaştılar. Gece, sükûnetini koruyor, hafif rüzgar ağaç yapraklarını hışırdatıyor, ışıklar suyun üzerinde titrek bir şekilde parlıyordu. Okan, her adımda öfkesini ve şaşkınlığını bastırmakta zorlanıyor; yürürken elleri cebinde sıkıca yumruklanıyor, omuzları geriliyordu.
Vera bir adım geride yürüyordu. “Ne oldu, Okan? Anlatır mısın artık?” diye sordu, sesi sakin ve ölçülüydü.
Okan durdu, başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Derin bir nefes aldı ve dudaklarını ısırdı. Ardından hızlı bir şekilde konuşmaya başladı, kelimeler birbiri ardına fırlıyor, öfke ve panikle karışıyordu. “Vera… sana bir şey itiraf etmeliyim,” dedi, sesi alçak ve ciddi. “O an… yani, havuz başında… çok sarhoştum. Ama şimdi kafam yerinde. Aslında her şey… sadece basit bir sohbetti.”
Vera onu sessizce dinliyordu; kaşlarını hafifçe kaldırmış, sabırla ve anlayışla bekliyordu.
Okan nefesini derin aldı, ellerini cebinden çıkardı, avuçlarını birbirine sürterken konuşmasına devam etti.
“Pınar… beni öptü…o da sarhoştu… ama ben… hiçbir şey yapmadım, Vera. Kendimi geri çektim. Yemin ederim.”
Vera bir an öylece durakladı, gözleri Okan’ın yüzünde takılı kaldı. “Ne?”
Okan başını mahcup bir şekilde eğdi, gözlerini yere kaçırdı. İçinde öfke ve utanç birbirine karışmıştı; kelimeler boğazına takılıyor, ama bir yandan da hızlı hızlı dökülüyordu. Vera’nın ellerini tutmaya çalıştı.
“Gerçekten… karşılık vermedim! O cesareti verecek hiçbir şey yapmadım, yemin ederim!” dedi, sesi titreyerek ve hızlı, panik dolu bir ritimle. “Gitmeye çalıştım… kalkmak istedim. Allah kahretsin çok sarhoştum sadece.” Elleriyle yüzünü kapattı.
Gözleri sürekli Vera’nın yüzüne kayıyordu; mahcubiyet ve endişe birbirine karışmış, gözleri adeta özür diliyordu. “Ama… Vera… ben… sana karşı sadığım… güvenini kıracak bir şey yapmadım yemin ederim.”
Vera bir şey demedi duyduklarını hazmetmek ister gibi kımıldamadan baktı karşısındaki adama. Okan’ın avuçlarının arasındaki parmakları onu tutan elleri tutmuyordu.
“İnanıyorsun, dimi bana?” Okan’ın sesi kırık, çaresizlikle dolu, neredeyse fısıltıydı ama her kelimesi Vera’ya doğru bir yalvarış gibiydi.
Vera, yanlış bir tepki vermemek için kendini zorluyordu. Okan'ın anlattıkları kanını beynine sıçratmıştı, bu durum içgüdüsel bir panik yaratmalıydı belki de, ama Okan karşısında öyle bir hâlde duruyordu ki; panik içinde, kelimeleri bazen nefesinin hızına yenik düşerek, yaşadıklarını, gördüklerini ve hissettiklerini bütün çıplaklığıyla, neredeyse kırılacakmış gibi anlatıyordu.
Vera, onun bu açıklık ve savunmasızlığı karşısında kendini küçük bir fırtınanın ortasında gibi hissetse de, sadakatine duyduğu sarsılmaz güven sayesinde paniğe kapılmadı. Onun güveni, kalbine bir tür sakinlik, nefesine ritim getirdi; gözlerinin önünde yaşanan kaos, onun için bir yıkım değil, sadece paylaşılmış bir yük olmuştu. Bu güvenle, kendi nefesini yavaşlatmaya, kalbini ritme oturtmaya çalıştı.
Okan’ın yüzünü dikkatle süzdü. Önce dudaklarının kenarında hafif bir şaşkınlık ve küçük bir kızgınlık belirdi; kaşları hafifçe kalktı. Ama kendini topladı. Nefesini düzenledi, gözleri Okan’a odaklandı ve sesi yavaş, ölçülü ama sıcak çıktı:
“Okan… sakin ol.” Yutkundu. Bakışları etrafta dolanıp tekrar Okan’ı buldu. “İnanıyorum sana.”
Okan birkaç saniye sessiz kaldı, derin bir nefes aldı. Başını hafifçe salladı; hâlâ titriyordu. İçindeki fırtına, Vera’nın olgun ve sabırlı duruşu karşısında biraz olsun hafiflemişti. Gözleri hâlâ Vera’ya takılıydı, ama içinde küçük bir şüphe vardı. “Emin misin?” diye fısıldadı, sesi hâlâ kırık ve ürkek.
Vera sessiz kaldı. Yüzü de, içi de karmakarışıktı; aklıyla kalbi birbirine dolanmış, olayın sıcaklığıyla bir öyle bir böyle savruluyordu. Dudakları kıpırdandıysa da hiçbir kelime çıkmadı. Ne söylemesi gerektiğini bilemedi, suskunluğu en ağır cevap oldu.
Okan gözlerini kaçırdı, nefesi düzensizdi, elleri istemsizce cebine sıkıştı. Vera, bakışlarını ona dikti, gözlerindeki hayal kırıklığı belirginleşti. “Sana onun tehlikeli olduğunu söylemiştim,” dedi, sesi ağır, kararlı ve soğuktu.
Okan başını eğdi, mahcubiyet ve suçluluk bir anda üzerini sardı. İçinde hâlâ sarhoşluğun kalıntısı vardı; kalbi hızlı çarpıyor, panik dolu nefesler alıyordu. “Evet… biliyorum… Vera. Haklısın… gerçekten haklısın,”
Gözlerini Vera’dan ayırmadan hafifçe öne doğru eğildi. Sesinde hem şaşkınlık hem de isyan vardı. “Ama… böyle bir şeyi tahmin edebilir miydik?” dedi, kelimeler hızlı çıkıyor, gözleri hak verilmesini ister gibi Vera’ya takılı kalıyordu.
Birkaç saniye sessizlik oldu. Okan, kelimelerini toparlamaya çalıştı, ama çaresizlik ve panik hâlâ yüzünden okunuyordu. “Böyle bir tehlikeyi… sezmiş miydin?” diye fısıldadı, sesi kırık ve ürkek.
Vera bir an durdu, gözlerini Okan’dan ayırmadan derin bir nefes aldı. Her şeye rağmen o anı beyninde canlandırmak içindeki öfke kıvılcımlarını hareketlendiriyordu. Nefesi, için için kaynayan öfkesini dizginlemeye yetmemişti; sesi hafifçe titredi. "Bilmiyorum, Okan..." dedi, kelimeler tereddütle dudaklarından dökülürken. Zihni hâlâ bir karmaşanın içindeydi, ama bir şey netleşmişti: "Tek bildiğim, Pınar'ın inanılmaz tehlikeli olduğu."
Okan'a kırgın bir şekilde baktı. Bu kırgınlık, onu kandıran bir sevgiliden çok, hayal kırıklığına uğrattığı bir dostunun bakışıydı. "Her şeyi... en baştan, sakin sakin konuşmalıyız."
Okan, Vera'nın bu teklifini, boğulmak üzereyken uzatılan bir can simidi gibi kavradı. Hızlı hızlı, neredeyse çocuksu bir umutla başını sallayarak onayladı onu. "Konuşalım... konuşalım Vera, lütfen konuşalım," diye tekrarladı, sözleri bir yalvarışın titremesiyle karışık bir rahatlama nefesi gibiydi.
Vera, elini hafifçe, kesin bir kararlılıkla havaya kaldırarak onun sözünü kesti. "Burada değil," dedi, sesi sakin ama tartışmaya yer bırakmıyordu. "Eve gidelim artık."
Okan, bu net komutu, fazlasıyla hızlı ve hevesli bir şekilde aldı. Sarhoş bedeniyle sendeleyerek, caddeye doğru yöneldi. Bir an önce buradan uzaklaşmak, o boğucu atmosferden kurtulmak istiyordu. Kollarını hantal bir şekilde kaldırıp geçen taksilere el etmeye çalışırken, dudaklarından kendi kendine, bir mantra gibi tek bir cümle dökülüyordu: "Eve gidelim."
Yol boyunca takside hiç konuşmadılar. Arabanın içini kaplayan ağır sessizlik, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun camlara vuruşuyla bile bozulmamıştı. Eve girdiklerinde, kapının kapanış sesiyle birlikte Okan, henüz arkasını dönmeden pat diye konuşmaya başladı. "Vera, ben..." diye söze girdi, sesi suçluluk ve aciliyetle dolu.
Ama Vera, paltosunu çıkarıp askıya asarken bile, onun devam etmesine izin vermedi. İçeri, odaya doğru yöneldi. Hareketleri sakin ve amaçlıydı; kaos değil, düzen kurmaya çalışıyordu. Okan'a dönüp baktı, gözlerinde öfke değil, derin bir yorgunluk vardı.
"Git, bir kahve iç. Ayıl önce," dedi, sesi sert değil, ama odağını kaybetmiş Okan'ın üzerinde buz gibi etkili olan bir kararlılıktaydı. "Elini yüzünü yıka. Ben de duş alacağım. Sonra konuşuruz."
Vera için bu bir erteleme değil, bir protokoldü. Zihnini toplamak, dağınık halini bir kenara bırakıp, gerçek konuşmayı ayık kafayla yapmak istiyordu. Bu, ona duyduğu saygının da bir göstergesiydi.
Yaklaşık yarım saat sonra Vera, üzerinde altındaki diri göğüs uçlarını belli eden ince, beyaz bir atlet, eski bir penye şort ve kafasında hâlâ nemli saçlarına sarılı bir havluyla mutfağa girdiğinde, Okan'ı mutfak masasında oturur halde buldu.
Odanın havası ağır ve sigara dumanıyla kaplıydı. Okan'ın önünde, dibinde kahve telvesi kalmış boş bir bardak ile tıka basa dolu bir kül tablası duruyordu. Elindeki sigaranın dumanı, tavandan sızan sarı ışığın içinde yavaşça yükseliyordu. Ceketini bir sandalyenin arkasına atmış, gömleğinin en üstteki düğmelerini iyice açmıştı.
Saçları, elleriyle sürekli taradığı için daha da dağınık bir hal almıştı. Gözleri, kızarmıştı, ama bakışları artık buz gibi bir ayıklıkla odaklanmıştı. O birkaç saatlik sarhoşluk, yerini, daha keskin ve daha ağır bir gerçeklik algısına bırakmış gibiydi.
Vera'yı görünce Okan irkilerek yorgun bakışlarını kaldırdı.
Vera sessizce Okan'ın karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu. Bakışlarını Okan'dan kaçırmadan, masanın üzerindeki sigara kutusuna uzandı, bir tane çekip dudaklarının arasına yerleştirdi. Hareketleri ağır, neredeyse törenseldi.
Okan, pratik bir hamleyle önündeki çakmağı çaktı ve alevi Vera'ya doğru uzattı. Vera, başını hafifçe öne eğdi, sigarasının ucunu alevle buluştururken gözlerini Okan'ın gözlerinden ayırmadı. İlk nefesi ciğerlerine çektiğinde, göz kapakları anlık bir ağırlıkla hafifçe titredi. Dumanı, dudaklarından ince, kontrollü bir dalga halinde bıraktı.
Dudaklarından çıkan duman, sarı mutfak ışığının altında mavi bir bulut gibi dağılırken, başını hafifçe yana çevirdi. Dumanı Okan'ın yüzüne doğru üflemekten bilinçli olarak kaçınıyordu. Bakışları masanın üzerindeki boş kahve fincanında geziniyor gibiydi, ama aslında her hücresiyle Okan'ın nefes alışverişindeki titreşimi, tereddütleri ölçüyordu. Parmakları arasında döndürdüğü sigarasının kâğıdı hafifçe hışırdadı.
"Seni dinliyorum, Okan." Sesi sakindi. "Her şeyi. En baştan anlat."
Okan, avuçlarını yüzüne kapattı. Parmak uçları şakaklarına, saçlarının diplerine bastırdı; sanki oradan bir cevap çıkarabilecekmiş gibi. Diğer elindeki sigaradan o kadar derin bir nefes çekti ki, ateş hızla kâğıda doğru ilerledi. Duman ciğerlerinde yanarken, zihnindeki bulanık anıları yakmaya, gerçeği arındırmaya çalışıyor gibiydi. Nefesini verirken, sesi ellerinin arkasından boğuk ve parçalı çıktı. "O... o kadar sarhoştum ki, Vera. Her şey dönüyordu. Başım döndüğü için kendimi şezlonglara zor attım." Sigarasının ucundaki külleri, gergin bir hareketle kül tablasına vurdu. Küller masanın üzerine saçıldı.
Vera hiç kıpırdamadı. Sadece göz kapakları, Okan'ın her cümlesiyle hafifçe kırpıştı. Okan, sigarasından bir fırt daha çekti. Dudakları sigaranın filtre kağıdına değdiğinde hafifçe titriyordu. Dumanı üflerken, göz ucuyla Vera'nın yüz ifadesini okumaya çalışıyor, her kelimesinin onun üzerinde nasıl bir etki bıraktığını tartıyordu.
"Sonra... sonra Pınar da geldi yanıma.Sadece sohbet ediyorduk. Havadan sudan. Zaten idraktan çok uzak, sersem bir haldeydim. O da sarhoştu, bazı şeyleri kendi kendine, anlamsızca sayıklıyordu."
Gözlerini sımsıkı kapattı, o anı zihninde yeniden canlandırmaya çalışır gibiydi. Elindeki sigara, unutulmuş bir şekilde parmakları arasında yanıp tükeniyor, uzun bir kül oluşturuyordu.
"Biraz sonra... halinde, tavrında bir tuhaflık hissettim. Ses tonu değişmişti. Bana dokunma şekli... daha önce hissetmediğim tarzda, fazla samimi, fazla yakındı. İmalarının altında, söylediği her sözün altında, başka bir anlam olduğunu sezdim. Bir tuzak kuruluyor gibiydi ve ben o tuzağa doğru sürükleniyordum."
Çaresizce Vera'ya baktı. Avucundaki sigaranın ısısıyla irkildi; kül neredeyse eline düşmek üzereydi. Son bir nefes çekip sigarayı kül tablasında, bir daha çıkmayacakmışçasına bastıra bastıra söndürdü. "Yemin ederim, kalkmaya çalıştım, kaçmayı denedim, ama... ama kolumu tuttu. Bileğimi sımsıkı kavradı. Gücüm yoktu, iradem zayıftı. Seni arayıp durdum kalabalıkta, 'gel beni al' diye. Ama seni göremedim..." Başını yana eğdi, yeni bir sigara yakma ihtiyacıyla kutuyu eline aldı, ama Vera'nın bakışlarını görünce içi ezildi ve kutuyu masaya bıraktı.
"Öyle bir an geldi ki, artık niyeti belliydi. Yüzünden, gözlerinden okunuyordu. Bu kez tüm gücümle, kararlılıkla kalktım. Ben tam kalkmıştım ki, bir anda... bir anda üzerime atladı. Yapışıverdi dudağıma."
Vera, Okan'ın anlattıklarının sonunda derin bir nefes aldı. Yüzündeki şaşkınlık ve incinmişlik ifadesi, yavaş yavaş yerini derin bir düşünceliliğe bırakıyordu. Bir süre hiç konuşmadı, sadece Okan'ın gözlerinin içine baktı. Onun pişmanlık dolu, çaresiz bakışlarında samimiyeti görüyordu. Bu, bir yalanın gizlenmeye çalışılan kurnazlığı değil, bir hatanın itiraf edilişinin ağırlığıydı.
Sonunda, yumuşak ama net bir sesle konuştu.
"İnanıyorum sana, Okan."
Okan, bu sözlerle adeta üzerinden koca bir yük kalkmış gibi hissetti. Göğsündeki sıkışma hafifledi. "Vera, ben..."
Vera, elini hafifçe kaldırarak onu durdurdu. "Sana inanıyorum çünkü seni tanıyorum. Ve bu güveni hak ettiğini biliyorum." Duraksadı, yüz ifadesi ciddileşti. "Ama inanmak, hiç incinmediğim anlamına gelmiyor. Çok şaşkınım. Ve Pınar'a... Pınar'a çok, çok kızgınım."
Okan başını öne eğdi. "Ben de kendime kızgınım. O kadar savunmasız, o kadar sorumsuz davrandım ki...”
"Senin bir suçun yok aslında," diye çaresizce kabul etti Vera. Kelimeler ağzından zorla çıkıyordu. Ne diyeceğini, içindeki bu kemirgen hıncı nasıl bir eyleme dökebileceğini bilemiyordu aslında. "Keşke seni gelip alabilseydim."
Ama asıl mesele bu değildi. Bunun bir çözüm olmadığını biliyordu. Şu anki öfkesi, katıksız ve ilkel bir şekilde Pınar'a yönelmişti. Zihninde, onun yakasına yapışıp, o küstah yüzünü parçalama sahneleri canlanıyordu. Bu dürtü o kadar güçlüydü ki, çenesindeki kaslar geriliyor, yumrukları sıkılıyordu.
Fakat tam o anda, onu içten içe kemiren bu öfkenin üzerine, soğuk ve sakin bir bilinç çöktü. Hayır. Vera bu seviyede bir kadın değildi. Kendini asla o seviyeye indirmez, Pınar'ın oyun alanında, onun kurallarıyla savaşmazdı. Bu, onun kendi kimliğine ve kendine duyduğu saygıya yapılmış bir ihanet olurdu.
Hem, buna gerek de yoktu. Okan'ın o anda, o karmaşanın ortasında bile, Pınar'a gerekli tepkiyi verdiğine, sınırını çizmeye çalıştığına dair içgüdüsel bir emare hissediyordu. Sormadan, dinlemeden bile emindi bundan. Çünkü Okan'ı tanıyordu. Güveniyordu. Ve bu güven, en ilkel öfkesinden daha ağır basıyordu.
İkisi de masanın iki tarafında, birbirlerine bakarken, aradaki mesafe hissedilir şekilde azaldı. Artık arada bir masa değil, sadece yaşananların ağırlığı ve onu aşma iradesi vardı. Tartışmıyorlardı; birbirlerinin yaralarını, sessiz bir anlayışla onarmaya çalışıyorlardı.
"Bana dürüst olduğun için teşekkür ederim, Okan," dedi Vera, sesi yorgun ama huzur dolu.
Okan, bu teşekkür karşısında gözleri buğulandı. Vera'nın şefkatli bakışları, içindeki suçluluk duygusunu hafifleten bir merhem gibiydi.
"Asıl ben," diye karşılık verdi, sesi biraz titrek, "bana hâlâ güvendiğin için... İnandığın için teşekkür ederim, Vera."
Vera yavaşça ayağa kalktı. Sandalyesinin hafif gıcırtısı, mutfaktaki sessizliği bozdu. Okan'ın yanına geldi, elini usulca onun omzuna koydu. Dokunuşu hafif ama son derece anlamlıydı; bir ceza değil, bir bağlılık işaretiydi.
"Bu gece çok yorulduk," diye fısıldadı, başını hafifçe ona doğru eğerek. "Gel, yatak odasına gidelim. Sadece uyuyalım.”
Birlikte yatak odasına doğru yürüdüler. O gece, sihirli bir çözüm bulamamışlardı. Ama daha önemli bir şey olmuştu: Kırılma noktasını atlatmışlardı. Odadaki en net şey, "Birlikte miyiz?" sorusunun cevabıydı. Ve evet, her zorluğun altından kalkacakları anlamına gelen o cevabı, birlikte seçmişlerdi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |