
Sabahın ilk ışıkları perdenin aralığından süzülürken, Vera gözlerini açtı. Zihni, önceki geceyi bir rüya gibi hatırlarken, yanındaki Okan'ın düzenli nefes alışverişi ve sıcaklığı her şeyin gerçek olduğunu hatırlattı. Gece, bilinçsizce birbirlerine sokulmuşlardı; Okan'ın kolu hâlâ onun belindeydi.
Tam o sırada, Okan'ın göz kapakları kıpırdadı.
Gözleri yavaş yavaş açıldı genç adamın, biraz endişeyle ama sevgi oldu bir minnettarlıkla bakıyordu.
"Günaydın," diye fısıldadı Vera.
"Günaydın. İyi misin?" diye sordu Okan, sesi uykulu bir fısıltı kadar yumuşak.
Vera başını salladı. "Sen?"
“İyiyim sevgilim.” Gülümsemesi genişledi Okan’ın.
Sonunda, Okan usulca doğruldu, sırtını yastığa dayadı. Başını hafifçe çevirip başucundaki dijital saatin kırmızı rakamlarına baktı: 06:47. İçinden hafif bir memnuniyetle gülümsedi. Alarma ihtiyaç bile duymuyordu; vücudu artık öylesine hassas bir biyolojik saate dönüşmüştü ki, bu rutin onun için bir sığınak gibiydi. Günün kaosu başlamadan önceki bu sessiz, kişisel andan keyif alıyordu.
Ancak bu huzur dolu an, dün geceye dair anılar zihninde belirir belirmez bozuldu. Hafif bir huzursuzluk, midesinde bir kelebek çırpınışı gibi hissedildi. Yüz ifadesi bir an için bulutlandı, alnında ince bir kırışıklık belirdi.
Sonra, yanında Vera'nın varlığı ona huzur hissettirdi. Onun düzenli, sakin nefes alışverişi, odanın sessizliğini dolduran en rahatlatıcı sesti. Bu ses, zihnindeki son düşünce bulutlarını da dağıtmıştı.
"Erken çıkacak mısın?" diye sordu, sesi daha yeni uyanmışlığın o yumuşak, pürüzsüz tonuyla kaplıydı. Pencereden sızan güneş, perdelerin arasından uzanan parmak uçları gibi, yatağın kenarına düşüyordu.
Vera, beyaz çarşafların arasında bir yaprak hafifliğiyle kıpırdadı. Başını, yüzünü gömüp uyuduğu yastıktan kaldırmadan, Okan'a baktı. "Senin kadar değil," diye cevapladı, sesi yastığa yayılmış bir fısıltı gibiydi.
“Tamam o zaman, önce duşa gireyim sonra bir kahve içelim. Vaktim var.” Okan yatağın ucuna doğru kaydı, çıplak ayakları halının yumuşak tüylerine değdi. Ayağa kalkarken pencereden içeri dolan serin sabah esintisi, teninde ürpertiye neden oldu.
Vera bu kez doğruldu, çarşaflar hafifçe hışırdadı. Uzun, ince parmaklarıyla dağılan sarı saçlarını alnından geri itti. Sırtını oymalı ceviz başlığa dayayıp, kollarını yukarı uzatarak, bir kedi inceliğiyle esneyerek gerindi.
"Sen duşa gir, ben kahveleri yaparım."
Biraz sonra, mutfaktan gelen taze çekilmiş kahvenin mis gibi kokusu apartman dairesini doldurmaya başlamıştı ki, Okan banyodan çıktı. Buharlı duştan gelen ıslak, sıcak hava, koridordaki serin havayla buluştu. Saçları nemliydi ve hâlâ dağınık bir şekilde alnına yapışmıştı. Üzerine bej renkli, yumuşak bir kumaş pantolon ve beyaz, en üst düğmesi iliklenmemiş bir gömlek giymişti. Üzerine ise ince, yün dokuması kahverengi bir kazak geçirmişti. Kazak, omuzlarının hatlarını yumuşatıyor, ona rahat bir şıklık katıyordu.
Mutfağa girdiğinde mis gibi kahve kokusu onu karşıladı. Taze çekilmiş çekirdeklerin kavrulmuş aroması, dairenin her köşesini sarmıştı bile. Okan bir an kapı eşiğinde durdu, bu kokunun ve manzaranın keyfini çıkardı.
Vera, tezgahın önünde durmuş, cezveden süzülen kahveyi iki beyaz porselen fincana dikkatle dolduruyordu. Sırtı ona dönüktü ve üzerinde Okan'ın bol gri tişörtü vardı; kumaş, onun narin bedeninde daha da bol duruyor, sadece kalçalarının biraz altında, uyluklarının üst kısmında bitiyordu. Tişörtün yumuşak kumaşı, her hareketinde tenine değerek vücudunun zarif hatlarını belli belirsiz ortaya çıkarıyordu.
Sarı saçları, henüz taramamış olduğundan, omuzlarına dalgalar halinde dökülüyordu. Işık, pencereden vurdukça bazı telleri bal rengi, bazıları ise buğday tarlası gibi altın sarısı parlıyordu.
Vera, kupalardan birini alıp masanın bir ucuna geçip oturan Okan'a uzattı. Diğerini de kendi eline aldı ve Okan'ın karşısına, sandalyeyi hafifçe gıcırdatarak oturdu.
Bir süre sessizlik oldu, ikisi de konuşmadı.
Okan, kahvesinden bir yudum aldı ve bardağını masaya koyarken. "Peki," diye başladı, sesinde ciddiymiş gibi yaptığı bir tonla, "dün geceki... olayı yeniden değerlendirmemiz gerekiyor mu? Yoksa bu konuyu, 'iki yetişkinin nadir ve affedilebilir bir iletişim kazası' olarak arşive kaldırıyor muyuz?"
Vera, kupası dudaklarında, gözlerini kısarak meydan okuyan, gizli bir gülüşle baktı. "'Nadir' ve 'affedilebilir' demek ha?" diye tekrarladı, sesi tehlikeli bir tatlılıkla. "Peki, bu kriterlere kim karar veriyor?”
"Tabii ki sen, sevgilim," diye yanıtladı Okan, yumuşak tavırla ama bir yandan da Vera'yı yoklayarak. Elini masanın üzerinde ona doğru uzattı, avucu yukarı bakacak şekilde, bir nevi barış ve anlayış jesti olarak. "Son söz her zaman senindir. Öyle düşünmüyor musun?"
Vera, dudaklarının kenarına takılan o belli belirsiz gülümsemeyle başını hafifçe yana eğdi. "Bunun üzerine düşünmem gerek," dedi. Sesi ne doğrudan bir ret ne de kabuldü; arada, kendi iç muhasebesine kapanmış bir yerdendi. Omuzlarını küçük, neredeyse fark edilmeyen bir hareketle silkelerken, bakışları pencereden sızan sabah ışığında kaybolmuştu.
Okan, bir şey söylemeden başını salladı. Cevabın bu olacağını biliyormuş gibiydi, ama yine de için için bir düş kırıklığı hissetti. Aralarına, fincanların buharı kadar somut bir sessizlik çöktü. Okan, bu sessizliğin içinde kendini huzursuz hissetti. Parmaklarıyla bardağının kenarını yoklarken, bir yandan da zihninde doğru kelimeleri arıyordu. Vera'nın sakinliği, onun içindeki fırtınayla tezat oluşturuyordu.
"Bugün ne yapmayı planlıyorsun?" diye sordu sonunda, sesini mümkün olduğunca nötr tutmaya çalışarak.
Vera, kahvesinden bir yudum aldı, dudaklarında hafif bir tebessümle. "Birkaç işim var," dedi. "Görüşmem gereken birkaç önemli insan var." Cevabı netti, ama Okan'a doğru genişletilmiş bir davet içermiyordu.
Okan, bir şans daha denedi. "Akşam yemek yemeye mi çıksak?" diye sordu, sesinde umutlu bir tını vardı.
Vera, başını hafifçe iki yana salladı. "Hiç havamda değilim. Eve söylesek olmaz mı?" dedi. Sesi kırıcı ya da kızgın değildi; sadece günlük, sıradan bir öneri gibiydi. Ama Okan'ın tedirgin zihni, bu sıradanlığın altında bir soğukluk, bir mesafe seziyordu. Her reddediliş, içindeki güvensizliği biraz daha besliyordu.
Tam o sırada, Vera'nın telefonu çaldı. Modern, acımasız bir zil sesiyle mutfaktaki hassas sessizliği paramparça etti. Vera, telefona baktı ve Okan'a "Önemli bir iş araması," der gibi kısa bir bakış attıktan sonra açtı.
Okan, kolundaki saate baktı. Onun da işe gitmesi gereken saat yaklaşıyordu. İçini kemiren bir huzursuzlukla ayağa kalktı. Telefonun bu zamansız çalışı, sanki aralarındaki o kırılgan iletişim köprüsünü henüz tam tamir edemeden yıkmış gibi gelmişti. Vera'nın kalbini kazanmak için doğru yolu bulamamanın verdiği bir çaresizlik hissetti. Bu 'doğru yol'un ne olduğunu bile bilmiyordu. Bu belirsizlik, midesindeki düğümü daha da sıkıyor, nefes alışını zorlaştırıyordu.
Vera'ya baktı. Telefonla konuşuyor, notlar alıyor, tamamen işine dalmıştı. O an, onun dünyasında sadece bir figüran gibi hissetti kendini. Derin bir iç çekerek, ceketini almak için yatak odasına doğru ilerledi.
O hazırlanıp döndüğünde, Vera telefonu kapatmış, onu bekliyordu. "Çıkıyor musun?" diye sordu.
Okan döndü ve ona baktı. Gözlerindeki endişeyi gizlemeye çalıştı. "Evet," dedi, "vakit geç oldu. Yola çıkayım artık."
"Akşam görüşürüz o zaman," diye mırıldandı Vera. Sanki hissettiği gerginliği dağıtmak istercesine, "Her şey yolunda, tamam mı?" diye ekledi.
Okan, bu sözlerde bir teselli, belki de bir umut aradı. "Tamam," diye karşılık verdi, sesi biraz daha rahatlamıştı. "Akşam görüşürüz."
Kapıyı açıp dışarı adım attı. Sabah güneşi yüzünü ısıttı, ama içinde taşıdığı soğukluk ve huzursuzluk, güneşin sıcaklığına rağmen geçmemişti. Vera'nın kalbindeki o özel yere tam anlamıyla geri dönmenin yolunu bulana kadar, bu huzursuzluğun onunla kalacağını biliyordu. Her adımı, cevapsız kalan bir sorunun ağırlığını taşıyordu.
•••
Okan, Emniyet'in loş koridorlarında ilerlerken ayak sesleri yankılanıyordu. Badana kokan, steril duvarlar ve üst üste yığılmış dosya kutularıyla dolu ofisler geçti
Odasına yaklaştığında, kapının aralık olduğunu ve içeriden ışık sızdığını fark etti. İçeri girdiğinde, Akif'i masasında, bir dosyayı karıştırırken buldu. Bu, Akif'in ilk kez kendisinden erken gelişiydi.
"Başkomserim, saat kaç oldu ya?" diye seslendi Akif, neşeli bir tonla, bu fırsatı değerlendirerek. Yüzünde geniş bir gülümseme vardı, gözleri parlak ve enerjik görünüyordu. Ancak Okan'ın yüzündeki ifade, Akif'in neşesine tezat oluşturuyordu. Omuzları düşük, bakışları dalgındı.
Akif'in neşeli sözlerine cevap vermeden, ağır adımlarla masasına yöneldi. Kabanını çıkardı, askıya astı ve sandalyesine oturdu. Gözlerini bir anlığına kapattı, sanki zihnindeki görüntüleri uzaklaştırmaya çalışıyor gibiydi. “Günaydın, geciktim bugün biraz. Trafik vardı.”
"Noldu sana?" diye sordu Akif, neşesi yerini merak ve endişeye bırakmıştı. Okan'ın halinin farkındaydı.
"Bir şey yok ya," diye mırıldandı Okan, sesi iç çekmiş gibi çıkıyordu. Gözlerini açtı ve bilgisayarını başlatmak için düğmeye bastı, ama bakışları ekrana odaklanmıyordu.
"Vera nasıl?" diye ısrar etti Akif, sesi daha yumuşak, daha anlayışlı bir tona bürünmüştü.
"İyi," diye kısa bir cevap verdi Okan. Kelime, ağzından zorla çıkmış gibiydi.
Akif, Okan'ın bu halini görmezden gelemedi. Sandalyesinde doğruldu ve masasının üzerine eğildi. "Okan, bir şeyin var işte. Uzatacak mısın?" diye sordu, sesi artık daha ciddiydi.
Okan derin bir iç çekti. Vera, her şeyin yolunda olduğunu söylemişti, onu anlamış ve ona güvenmişti. Ama Okan'ın beyni, sürekli olarak dün geceye dair, tam olarak hatırlayamadığı detayları hatırlamaya zorluyordu.
Evet, çok sarhoştu. Evet, Pınar'a karşılık vermemiş ve hemen geri çekilmişti. Ama yine de... Pınar'ın yaptığı imayı daha erken hissetseydi, o sahne yaşanmadan önce engel olabilir miydi? Bu düşünce, zihnini kemiriyor, onu rahatsız ediyordu.
Vera'ya ihanet etmediği halde, dün geceki o sahne gözlerinin önüne geldiğinde midesi bulanıyordu. Pınar'ın yaklaşımı, onun yüzündeki ifade, o anda hissettiği şaşkınlık ve rahatsızlık... Suçluluk ve pişmanlık, bir ağırlık gibi üzerine çökmüştü.
Gözlerini Akif'e çevirdi, onun meraklı ve endişeli bakışlarıyla karşılaştı. İçinde bir şeyler anlatma dürtüsü hissetti, belki de Akif'in mantıklı bakış açısı ona iyi gelirdi. Ama aynı zamanda, bu yaşadıklarını dile getirmenin, onları daha da gerçek kılacağından korkuyordu.
Okan, çaresizce teslim oldu. Yüzünü avuçlarının arasına aldı, sonra ellerini masanın üzerinde sıkarak başını kaldırdı. Gözlerinde derin bir sıkıntı vardı. "Dün... çok kötü bir şey oldu," diye mırıldandı, sesi neredeyse boğuk bir fısıltı gibiydi.
Akif'in yüz ifadesi anında değişti. Neşesi ve şakacılığı, yerini derin bir endişeye bıraktı. Sandalyesinden fırladı, Okan'ın masasına daha yakın bir yere oturdu. "Ne oldu oğlum?" diye sordu, sesi alçak ama telaşlıydı. "Korkutma beni öyle, anlat!"
Okan, derin bir nefes aldı ve kelimeleri seçerek, zorlanarak olanları anlatmaya başladı. Hikayenin sonuna geldiğinde, odadaki hava ağırlaşmıştı.
Akif'in kaşları iyice çatıldı. "Ne? Ne? Ne?" diye tekrarladı, sesi yükseliyordu. "Detay oğlum, detay!"
"Akif, bu tavrın hiç yardımcı olmuyor yalnız," diye karşı çıktı Okan, sesi gerginleşmişti. İçinde birikmiş suçluluk ve öfke, Akif'in bu hoyrat merakıyla tetiklenmek üzereydi.
Ama Akif onu duymuyor gibiydi. Gözleri faltaşı gibi açılmış, ağzı hafif aralanmıştı. Yavaş yavaş ayağa kalktı, yüzünde inanamama ve giderek artan bir öfke karışımı bir ifade vardı. "Sen... Pınar'a bak seeeen?" diye başladı, sesi yükselerek ve vurgulu bir şekilde. "Demek bizim başkomiserimize yanıkmış ha?"
"Akif, sus artık." diye seslendi Okan, yüzü bembeyaz olmuştu. Avuç içleri terliyordu. "Kanım çekiliyor resmen. Bunu konuşmak bile midemi bulandırıyor."
Fakat Akif, Okan'ın masasının karşısına, hayali bir Pınar varmış gibi abartılı hareketlerle yürüdü. İki elini beline koydu, kafasını hafifçe yana eğdi ve yapmacık, iğneleyici bir sesle konuşmaya başladı: "Sen yere bakan, yürek yakanmışsın demek, avukat hanım? Ya!" dedi, alaycı bir ifadeyle. "Sessiz sakin görünüp de fırsatını bulunca böyle mi davranıyorsun? Bizim çocuğun aklıyla oynayıp, onu böyle zor bir duruma mı sokuyorsun?"
Akif'in bu gayri ciddi, alaycı ve abartılı tavrı, Okan'ın zaten bozuk olan sinirlerini iyice hoplattı. İçindeki sıkıntı, birdenbire kontrolden çıkan bir öfkeye dönüştü.
"Akif, tadını kaçırıyorsun ama artık!" diye bağırdı, sesi odanın duvarlarında yankılandı. Gözleri kızarmış, boyun damarları belirgindi. "Ben sana ne anlatıyorum, sen ne anlıyorsun? Bu bir şaka konusu mu sence? Vera’yla, ilişkimize zarar gelmesin diye kıvranıyorum, sen burada tiyatro yapıyorsun!"
Sert çıkış karşısında Akif'in suratı düştü. Abartılı duruşunu bıraktı, elleri yanlarına düştü. "Tamam ya, bir şey demedim." diye mırıldandı, suçlu bir çocuk gibi sırtındaki ceketi düzeltti. Ama bir an sonra, merakı tekrar alevlendi, gözleri yine irileşti. "Ama abi, şok içindeyim! Kaplan gibi kadının içinde kedi çıkmış. Ne zamandır sana aşıkmış bu?"
"Ne bileyim oğlum ya!" Okan da isyan etti şimdi, iki eliyle şakaklarına bastırdı. "Zaten beynim zonkluyor, bir de seninle uğraşıyorum. Elim ayağım titriyor resmen."
Akif, bu sefer konunun ciddiyetini sonunda kavramış gibiydi. Yüz ifadesi değişti, alaycılık yerini somut bir endişeye bıraktı. Okan'ın masasına iyice yaklaştı ve sesini alçaltarak, neredeyse fısıldar gibi sordu. "Eee... Vera ne dedi? Gördü mü olanları?"
Okan, ağır bir iç çekişle başını iki yana salladı. "Görmedi."
"Ucuz yırtmışsın yine," dedi Akif, görünür bir rahatlamayla sırtını koltuğa yaslayıp rahat bir nefes verdi. Bu, onun için basit ve sorunsuz bir çözümdü.
Okan, şaşkınlıkla arkadaşına baktı. Gözlerini kısarak, onun bu düşüncesini anlamaya çalışıyordu. "Şaka mı yapıyorsun?" diye sordu, sesinde hem hayal kırıklığı hem de inanmazlık vardı. “O görmedi diye konu kapandı mı, hem zaten ben gittim, olanları olduğu gibi anlattım ona."
Akif, koltuğunun ucuna doğru fırladı, sanki fiziksel olarak yaklaşmak daha iyi anlamasına yardımcı olacaktı. "Naptın? Naptın?" diye tekrarladı, yüzünde tam bir şaşkınlık ifadesi vardı. "Oğlum, sen deli misin? Ne güzel görmemiş kız, hiçbir şeyden haberi yok, niye kendi ipini kendin çekiyorsun? Sussaydın olur bitirdi, kimse bir şey anlamayacaktı!"
Okan, bu sözler karşısında bir an için donakaldı. Arkadaşının bu pragmatist, hatta biraz acımasız sayılabilecek mantığını sindiremiyordu.
"Akif, sana inanamıyorum şu an," dedi, her kelimeyi vurgulayarak. "Mesele, Vera'nın görmesi veya görmemesi değil." Elini göğsüne koyar gibi yaptı. "Mesele, benim bu yaşadığım şeyi, bu iğrenç durumu kendi içimde sindirememem. Vicdanımın rahat etmemesi. O olay olduğundan beri midem ağzımda, kendimi berbat hissediyorum. Vera'ya, bana olan güvenine layık olabilmem için, temiz bir sayfa açabilmem için, her şeyi anlatmam gerekiyordu. Yoksa," diye devam etti, sesi biraz daha yükselerek, "Güven ve sadakat bu işin neresinde kalırdı? İlişkimizin temeli ne olurdu? Bir sır perdesinin, gizli kapaklı işlerin içinde mi kalacaktım? Ben öyle yapamam. Yapmadım da."
Akif, Okan'ın tepkisi karşısında bir adım geri çekildi. Yüz ifadesi yumuşadı, alaycı tavrı yerini ciddiyete bıraktı. "Abi, tamam, özür dilerim," diye mırıldandı, sesi samimi bir pişmanlıkla doluydu. "Gerçekten, lafın gelişi... Ben yanlış düşünüyorum belki de ama çoğu insan benim gibi düşünürdü. Olayı ilk duyduğum anda şok oldum, mantığını anlamaya çalışıyordum." Duraksadı, sonra daha sakin ve destekleyici bir tonda ekledi: "Ama sen doğru olanı yapmışsın.”
Akif, yavaşça koltuğuna oturdu ve doğrudan Okan'ın gözlerine baktı. "Peki ya Vera?" diye sordu, sesi yumuşak ama merak dolu. "Ne dedi?"
"Bir şey demedi..." diye mırıldandı, sesi adeta o sessizliğin ağırlığını taşıyordu. "Galiba sorun da bu."
Elini alnına götürdü, parmaklarıyla şakaklarına hafif bir baskı uyguladı, sanki orada toplanan tüm gerginliği dağıtmaya çalışıyor gibiydi.
"Bağırsa, çağırsa, gidip Pınar'ın yakasına yapışsa... belki böyle hissetmezdim," diye devam etti, sesi iç çekmiş gibi çıkıyordu. "Öfke, kıskançlık, bir şey... Ama onun o olgun, o anlayışlı hali..." Sesi iyice kısıldı, boğuklaştı. "O hali beni iyice yerin dibine sokuyor, Akif. Kendimi ona layık değilmişim, bu temiz güveni hak etmemişim gibi hissediyorum.
Akif, Okan'ın kendini yerden yere vuran halini görünce iyice ciddileşti. Yüzündeki şaka ve alay ifadesi tamamen silinmiş, yerini sıkı, dostane bir ciddiyet almıştı. Sandalyesinden kalktı, Okan'ın masasının kenarına oturdu ve onu doğrudan gözlerinin içine bakarak, her kelimesine ağırlık koyarak konuştu:
"Saçmalama Okan," dedi, sesi tok ve temizdi, odadaki ağır havayı yırtarcasına. "Tam olarak sen, Vera gibi bir kadına layıksın." İşaret parmağını masaya hafifçe vurarak vurgu yaptı. "Başkası olsa, senin kadar dürüst olmazdı bir kere. Senin bir suçun yok. Suçlu hissetmene gerek bile yok."
Akif'in bakışları sıkı ve ikna ediciydi. Okan'ın içindeki şüpheleri adeta delip geçmeye çalışıyordu. Sonra, hafifçe doğrulup, sanki çok açık bir gerçeği anlatıyormuş gibi, omuzlarını silkti ve küçümseyen bir ifadeyle başını salladı:
"Hem, Vera gibi bir kadından da bu beklenirdi zaten." Dudaklarında, Pınar'ın davranışıyla Vera'nınki arasındaki uçurumu vurgulayan hafif, onaylayıcı bir gülümseme belirdi. "O asil kadının, Pınar'ın yakasına yapışmasının zaten imkânı yok. O seviyeye iner mi Allah aşkına?”
Akif'in son sözleri odada çınlarken, Okan'ın gözleri uzaklara daldı. Vera'nın o sakin, güven dolu ifadesi zihninde canlandı. Onun asaleti ve olgunluğu karşısında kendi içindeki karmaşanın ne kadar küçük düşürücü olduğunu bir kez daha hissetti. Boşluğa bakarak, yavaşça başını salladı.
"İnmez," diye fısıldadı, sesi kendinden emin ama hüzünlü bir tonla. Sonra, gözlerini yeniden Akif'e çevirdi. İçinde yanan bir kararlılık vardı şimdi. "Yine de kendimi affettirmeliyim."
Akif, kaşlarını hafifçe kaldırdı. Meraklı ama artık alaycı olmayan bir ifadeyle sordu: "Ne yapacaksın?"
Okan, derin bir nefes aldı. Avuç içleri masanın üzerinde, bir plan yokmuş gibi görünse de içgüdüsel bir kararlılıkla sıkılmıştı.
"Bilmiyorum," diye itiraf etti, sesi düşünceli ve alçaktı. "Ama bulacağım."
Bu basit cümle, odada somut bir varlık gibi asılı kaldı. Okan'ın bakışları, kararlılık ve umutsuzluk arasında gidip geliyordu. Vera'nın affına layık olmanın yolunu bulmak zorundaydı ve bu yolun nereden geçtiğini henüz bilmese de arayışının kendisi bile onu bir adım daha ileri taşıyacak gibi görünüyordu.
Kapıdaki tıklatma sesiyle ikisi de irkildi ve aynı anda kapıya döndü. Kapı aralandı ve Kadir başını uzattı. "Başkomserim," dedi, sesi resmiyetle doluydu, "Pınar Hanım kapıda, sizinle görüşmek istiyor."
Akif, kendini tutamadı. "Yuh artık!" diye patladı, avucunu masaya vurarak. "Yüzsüzlüğün de böylesi!"
Kadir, amirinin bu beklenmedik ve şiddetli tepkisi karşısında şaşkına döndü. Boş gözlerle bir Okan'a, bir Akif'e baktı, ne yapacağını bilemez halde. "Napayım Başkomserim," diye kekeledi, "Müsait olmadığınızı mı söyleyeyim?"
Okan, yerinden kalkmadan, elini havaya kaldırarak Akif'i sakinleştirmeye çalıştı. Yüzünde derin bir yorgunluk ifadesi vardı, ancak gözleri kararlıydı. Sonra ayağa kalktı. Duruşu, ağır bir yükün altına girmiş gibiydi, ama aynı zamanda güçlüydü. "Yok Kadir," dedi, sesi sakin ama kesindi. "Söyle, buyursun gelsin."
Kadir odadan çıkarken, Akif Okan'ın kulağına eğildi, gözleri dört dönmüştü. "Ne konuşacaksın oğlum onunla?" diye fısıldadı telaşla.
Okan, Akif'e döndü. Yüz ifadesi artık net ve katıydı. "Dur, sen" diye fısıldadı, sesi alçak ama tartışmaya kapalı bir tondaydı. "Ben ne konuşacağımı biliyorum."
Kapının tekrar açılmasıyla Pınar içeri girdi. Her zamanki gibi dik duruşu ve güçlü silüeti vardı. Üzerinde, onun keskin karakterine uygun, temiz hatlı, koyu renk bir takım elbise vardı. Saçları topuz yapılmış, makyajı kusursuzdu. Ancak bu mükemmel dış görünüşün ardında, fırtınalar kopuyordu.
Gözleri, her zamanki gibi sert ve keskin bakıyordu, adeta bir davayı sorgularken ki gibi odanın havasını yarıyordu. Ama yakından bakan biri, o keskin bakışların göz bebeklerinin ta içinde titreyen bir kıvılcımı, bir sızıyı fark edebilirdi. O her şeyi kontrol eden, güçlü avukat ifadesi, yerini belli belirsiz bir pişmanlık ve derinde, onun için alışılmadık bir mahcubiyetle sarsılmıştı. Dudakları, söyleyeceği şeyler için gergindi.
Temkinli adımlarla odanın içine ilerledi. Önce bir an Akif'e baktı, gözleriyle onun odadan çıkmasını istediğini ima edercesine.
Akif, bu bakışı görmezden gelmedi. Gözlerini mükemmel bir şekilde devirerek Pınar'ı iğneleyici bir bakışla süzdü. "Ben işime bakayım Okan," diye mırıldandı, sesi buz gibiydi ve odadan çıktı.
Kapı kapandığında, odada bir anda çökünce sessizlik oldu. Okan masasının arkasında, Pınar ise birkaç adım ötede, ayakta duruyordu.
Pınar, boğazını temizledi, yutkundu. Sanki tüm cesaretini topluyordu. "Müsait miydin?" diye sordu, sesi her zamanki gücünden yoksun, alışılmadık derecede yumuşak çıkmıştı.
Okan, ona baktı. Yüzünde hiçbir duygu ifadesi yoktu, bir duvar gibiydi. "Pek değil," diye mırıldandı, sesi düz ve duygusuzdu. "Acele etsen iyi edersin."
Pınar, Okan'ın buz gibi karşılaması karşısında bakışlarını yere çevirdi. Çaresizce birkaç derin nefes aldı, göğsü inip kalktı. "Okan," diye başladı, sesi alışılmadık derecede kırılgan, "ben... gerçekten özür dilerim."
Onun bu sakin ve pişman halinin aksine, Okan'ın kaşları iyice çatılmış, çenesi öfkeden sıkılmıştı. Yüzü gergin ve sert bir ifadeyle doluydu. "Bu kadar mı?" diye patladı, sesi odanın duvarlarını yalayarak ilerleyen net ve keskin bir bıçak gibiydi. Ellerini şaşkınlık ve öfkeyle iki yana açtı. "Bulduğun çözüm bu mu sahiden, Pınar? 'Özür dilerim' deyince, halloldu mu şimdi mesele?"
Pınar, bu sert tepki karşısında savunmaya geçti. Gövdesi gerildi, bakışları yeniden karşı saldırıya hazırlanır gibi keskinleşti, ama bu sefer öfkeden çok incinmiş bir gururun sertliği vardı. "Hayır, hallolmadı!" diye karşılık verdi, sesi biraz daha yükselmişti. "Ama elimden başka ne gelir ki?" Sağ elini umutsuzca yana açtı. "Kendimden o kadar utanıyorum, o kadar kötü hissediyorum ki... Buraya gelmek, bu özrü dilemek benim için ne kadar zordu, tahmin edebiliyor musun?"
"Hayır Pınar, umurumda bile değil çünkü!" Okan öfkeyle, acı bir kahkaha attı. "Ben Vera'nın yüzüne nasıl baktım, ne yaşadım, sen bunları bir an olsun düşünüyor musun ki? Hala bencilsin! Hala yaptığın şeyin ötesini berisini, yarattığın tahribatı idrak edemiyorsun!"
Pınar anlamamış gibi kaşlarını çattı. “Vera görmedi ki bizi?”
Okan, ellerini yüzüne kapattı, parmakları saçlarının arasına daldı. Öfkeden, gerçekten gülüyordu, ama bu gülüş tüyler ürperticiydi. "Aklımı kaçıracağım... Siz bütün insanlar olarak delirdiniz mi ya?" diye haykırdı, avuçlarını masaya vurarak. "Bunun nesi normal? Vera görmedi diye, ben ondan bu olayı saklayacak, onun arkasından iş mi çevireceğim? Bu mu seni rahatlatan şey?”
"Gidip Vera'ya anlattın yani, bir de?" Pınar'ın şoku ve inanmazlığı daha da arttı. Bu, onun anlayış sınırlarını aşan bir davranıştı.
"Evet Pınar, anlattım!" diye gürledi Okan, bir adım attı Pınar’a doğru. "Bütün detaylarıyla hem de. Çünkü ben sevgilimin sadakatini, güvenini harcayamam! Onu kandıramam, arkasından iş çeviremem! Neden biliyor musun?" Duraksadı, bir adım daha yaklaştı, sesi alçaldı ama her hecesi zehir gibiydi: "Onu kaybetmektense, ölmeyi yeğlerim de ondan!"
Gözlerini Pınar'ın şok olmuş yüzünde gezdirdi ve küçümseyen, acımasız bir ifadeyle son darbeyi indirdi: "Sahi sen, böyle duygulardan haberdar mısın? O soğuk, korkunç dünyanda, böyle insani duygulara, böyle zaaf denebilecek ama aslında insanı insan yapan bağlara yer var mı?”
Pınar, Okan'ın suratına öyle bir baktı ki, sanki onu ilk kez görüyordu. Yüzündeki şok ifadesi, yerini derin ve kemirici bir hayal kırıklığına bıraktı. Gözleri buğulandı, ama bu sefer öfkeden değil, incinmişlikten kaynaklanan bir nemdi.
"Okan," dedi, sesi titrek ama suçlayıcı bir tonda, "bu yaptığın... çok adice. Sana güvenip, sana açtığım dünyamla mı vurmaya çalışıyorsun beni?"
Okan, bu sözler karşısında hiddetle gülümsedi, ama bu bir sevinç ifadesi değildi; daha çok, acının ve öfkenin çarpık bir dışavurumuydu. "Pınar, senin yaptığın ne peki?" diye karşılık verdi, sesi öfkeden titriyordu. "Benim suçum, sana güvenip bir dost gibi yaklaşmaktı, sadece! Sen beni, en savunmasız, en zayıf anımda, bile bile, gafil avladın." İşaret parmağını ona doğru sertçe uzattı. "Ayıktın, Pınar! Bana göre kafan yerindeydi. Bilerek, isteyerek yaptın bunu!"
"Değildim!" diye haykırdı Pınar.
"Öyleydin, Pınar!" diye gürledi Okan, onun sözünü kesti. İnadı bir çocuk gibi değil, gerçeğin ta kendisini haykırırcasına.
Pınar'ın sabrı taştı. "Ne fark eder, Okan?" diye bağırdı, elleri yumruk olmuştu. "Sarhoş olmadığımı düşünmek, senin vicdanını mı hafifletiyor? Seni daha az mı sorumlu hissettiriyor?"
"Alakası bile yok!" Okan'ın sesi bir an için alçaldı, ama bu alçalma, yoğunluğunu bir kat daha artırmıştı. Bu sefer bağırmıyor, zehir zemberek bir fısıltıyla konuşuyordu. "Bu sadece... senin arkadaşlığımıza, güvenimize ihanetinin boyutunu gösteriyor.”
Sonra, aniden, Okan'ın tüm öfkesi söndü. Yerini, dayanılmaz bir acı ve anlamaya dair umutsuz bir çaba aldı. Omuzları çöktü, yüzündeki gergin hatlar yumuşadı. Pınar'a baktı, o bal rengi, sıcak gözleri şimdi yalvarırcasına, anlamaya çalışırcasına açılmıştı. Sesinde artık bağırış yoktu, sadece kırılmış bir merak vardı.
"Sahiden, Pınar," diye fısıldadı, neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle, "kafandan ne geçiyordu? Vera'yı biliyorsun. Onu ne kadar sevdiğimi, onun benim için ne kadar değerli olduğunu biliyorsun." Başını hafifçe yana eğdi, bakışları Pınar'ın gözlerinin derinliklerine, bir cevap, bir anlam arayışıyla daldı. "Neden? Neden yaptın bunu?"
Şimdi, öfkeyle mi çaresizlikle mi belli olmayan, acı ve hırçın bir kahkaha sırası Pınar’daydı. Okan'ın o son, yalvaran sorusu, içindeki son seti de yıkmıştı. Bütün duvarlarını, bütün kalkanlarını, belki de hayatında son kez bu kadar derinden indirdi.
"Kontrol edemedim, Okan!" diye patladı, sesi çatallı ve kırıktı. "Tutamadım kendimi! Bir kez olsun... bir kez olsun mantığımı, planlarımı, hesaplarımı susturup, sadece içimden geleni yapmak istedim!"
Gözleri Okan'ın yüzünde geziyordu, şimdi hiçbir şeyi saklamıyor, tüm kırılganlığını ortaya seriyordu.
"Düşünmedim önünü ardını, Vera'yı, onu bunu, kimseyi! Bir kez olsun sadece ben olmak, sadece duygularımı öncelik yapmak istedim. Hataydı, evet. Bencillikti, sen adına ne dersen de!"
Duraksadı, nefes alırken göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. "Ve sende," diye ekledi, sesi biraz daha yumuşayarak, "senin sahip olduğun; benimse hayatım boyunca eleştirdiğim, zayıflık, güçsüzlük olarak gördüğüm her şeye... saygı duymaya, hatta imrenmeye başladım. Etik anlayışına, o dürüst duygularına..." Bir an gözlerini kaçırdı, kendi itirafının utancıyla yüzleşir gibiydi. "Senin yanında... kendimi iyi hissettim. Ne yazık ki."
Son cümleyi, en ağır yükü itiraf eder gibi, bir fısıltıyla söyledi. Sonra, tamamen pes etmiş bir halde, ellerini iki yana açıp bıraktı. Tüm vücut dili, teslimiyeti haykırıyordu.
"Her şeyi kaybetme pahasına," diye mırıldandı, sesi artık neredeyse duyulmuyordu, "o an, sadece bir şeyi, küçücük bir şeyi kazanmak istedim."
Ağır bir sessizlik oldu. Pınar, Okan'ın gözlerinin içine baktı ve son sözlerini, içindeki tüm boşluğu yansıtarak söyledi:
"Tek bir şey bile kazanamadım."
Pınar'ın gözlerinde, buz gibi bir kabullenmişlik vardı. Dudaklarından dökülen her kelime, bir mezar taşı gibi ağırdı.
"Bir şansımız olacağını falan da düşünecek kadar aptal değilim," dedi, sesi metalik ve duygusuz. "Ama işte insanoğlu... bazen basireti bağlanıyor."
Odada dolaşan son ışık hüzmesi, onun donuk yüz ifadesini aydınlatıyordu. Sanki bütün hayatı boyunca kurduğu duvarlar, en sonunda kendi etrafını sararak onu hapsetmişti.
"Bu gece hiç yaşanmamış gibi yapalım isterdim," diye ekledi, bu kez sesinde neredeyse çocuksu bir naiflik titriyordu. "Ama sanırım..." Duraksadı, nefes alırken ciğerlerine cam kırıkları doluyor gibiydi. "Artık çok geç."
Pınar'ın o son, her şeyi açık ettiği itirafının ardından odada ağır bir sessizlik çöktü. Okan, onun gözlerinin içinde kaybolmuş o kırılganlığı, o nadir savunmasızlığı görüyordu. Derin bir nefes aldı ve başını, bu sefer öfkeyle değil, son derece sakin ve net bir kararlılıkla iki yana salladı.
"Bunun imkânı dahi yok," dedi, sesi yumuşak ama üzerinde en ufak bir tartışmaya izin vermeyecek kadar berraktı. Gözleri Pınar'ınkine kenetlenmişti. "Ben... beni böyle tuzağa düşüren, güvenimi, arkadaşlığımı bu şekilde istismar eden ve hayatımı, ilişkimi alt üst eden biriyle dostluk edemem."
Bir an duraksadı, son kez yutkundu ve son sözlerini söylemeden önce ciğerlerine son bir temiz hava doldurdu. "Ben Vera'yı çok seviyorum, Pınar. Onunla aramızdaki bağ ve güven zarar görmesin diye, hayatımdan çıkaramayacağım hiç kimse yok bu dünyada.” Bakışları daha da keskinleşti, her hecesi bir çivi gibi çakılıyordu. "Bu yüzden, bir daha iş için bile olsa karşıma çıkma. Lütfen."
Pınar, bu son sözleri duyduğunda yüzünde ani bir şok ya da öfke ifadesi belirmedi. Bunun yerine, acı bir anlayışla, derin bir kabullenmişlikle başını hafifçe salladı. Zaten yere düşmüş olan bakışlarını bir an için daha kaldırmaya çalıştı, ama Okan'ın gözlerine bakacak gücü kendinde bulamadı. İçinde bir şeylerin, belki de son umut kırıntılarının da sonsuza dek söndüğünü hissediyordu.
"Çıkamayacağımdan emin olabilirsin," diye fısıldadı. Sesinde kırgınlık vardı, evet, ama daha çok, kendi kazdığı bu uçurumun dibini görmenin ağır hüznü ve boşluğu yankılanıyordu. Artık söylenecek, savunulacak hiçbir şey kalmamıştı. Geriye dönüp, son bir kez Okan'ın ofisine baktı, sonra usulca kapıya yöneldi ve hiçbir şey söylemeden çıkıp gitti. Arkasında, bir dostluğun ve daha fazlasının yıkıntılarını bırakarak.
Pınar'ın odadan çıkışı, arkasında ağır ve kesif bir sessizlik bırakmıştı. Kapı usulca kapanırken, Okan gözlerini bir an için kapadı, masasına oturup yüzünü iki eli arasına aldı.
Tam o sırada, kapı yeniden, bu sefer daha az resmi, daha hızlı bir hareketle açıldı ve Akif içeri daldı. Yüzünde her zamanki şakacı, meraklı ifadesi yoktu. Aksine, alışılmadık derecede ciddi ve odaklanmıştı. Gözleri Okan'ın üzerinde bir an gezindi, masanın diğer tarafında, Pınar'ın az önce durduğu yere bakarak, orada hâlâ hissedilen gergin havayı anlamış gibiydi. Ama hiçbir şey sormadı. Bu, onun karakterine tamamen aykırı, çarpıcı bir sessizlikti.
Akif, başını hafifçe sallayarak odanın ortasına ilerledi. "Okan, Engin'in evini arama izni onaylanmış," diye bildirdi, sesi hızlı ve işine odaklanmış bir tondaydı. Dosyayı Okan'ın masasına bıraktı. "Hakim, sabah erkenden imzayı basmış.”
Bu haber, odadaki ağır havayı aniden dağıttı. Okan, oturduğu yerde dimdik doğruldu. Tüm yorgunluğu, iç sıkıntısı, yerini anında mesleki bir telaş ve yoğunlaşmaya bırakmıştı.
"Hemen gidelim," dedi Okan, yerinden fırlayarak. Ceketini askıdan alırken hareketleri hızlı ve kararlıydı. Az önceki kişisel kriz, şimdi profesyonel bir aciliyetin önünde buharlaşmıştı. "Ekibi topla, savcıyı haberdar edelim. Olay yeri incelemenin orada olmasını sağla.”
Akif, Okan'ın bu ani dönüşümünü takdir eder gibi hafif bir gülümsemeyle başını salladı. "Ekip hazır, Başkomiserim. Seni bekliyorlar."
Okan, ceketini adeta bir zırh gibi hızlıca omzuna attı ve odadan çıktı. Koridorda, Akif'in ayak uydurması zor, çabuk adımlarıyla ilerlerken, Akif yanı başında hızlı hızlı rapor vermeye başladı. "Engin'in yazılı ve sözlü ifadesindeki her şey gerçek çıktı. Hollanda'da geçirdiği süre, babasının vefatı, Devrim'le olan iş ilişkisi... Hepsi teyit edildi. Resmi kayıtlarla bire bir uyumlu."
Okan, başını hafifçe sallayarak yürümeye devam etti. Asansör düğmesine bastı. Zaten Engin'in söylediği hikayenin doğru olduğuna, daha o ilk sorgu odasında, gözlerinin içine bakarken biliyordu zaten.
Ama işte o noktada, mesleki içgüdüsü, bir şeylere itiraz etmişti.
İçinde, profesyonel kariyeri boyunca geliştirdiği o 'iğneleyici ses' uyanmıştı. Bu ses, ona, en ikna edici hikayelerin bile altında, anlatılmayan şeylerin gizlenebileceğini fısıldamıştı.
Asansör kapısı açıldı, içeri girdiler.
Bu yüzden savcılığa ev araması izni için ısrar etmişti. Her şeyin "doğru" göründüğü bu dosyada, o evin kapısını aralamak zorunda hissetmişti kendini. Çünkü gerçek, bazen en iyi, en süslü hikayelerin değil, sessizliklerin ve gölgelerin arasında saklanırdı. Ve Okan, şimdi o sessizliği bozmaya, o gölgelerin içine ışık tutmaya gidiyordu.
Ekip, Engin’in Zekeriyaköy'deki lüks sitesinin önüne sessizce konuşlandı. Sitenin gösterişli dünyasına inat, sessiz ve profesyonel bir ciddiyetle hareket ettiler. En alt katta, ufak ama bakımlı bir bahçenin gerisinde, tek katlı şık bir dairenin önüne geldiler. Burası, dışarıdan sakin ve huzurlu görünüyordu; sarmaşıklarla kaplı duvarları, özenle budanmış çalılarıyla hoş bir bahçe katı daireydi.
Olay yeri inceleme ekibi kapıyı çaldığında, kapıyı orta yaşlı, bakışları ürkek, yüzü solgun bir kadın açtı. Gözlerinde bir endişe, elinde sıktığı bir bez parçası vardı. Okan, kadının evdeki yardımcı olduğunu tahmin etti. Ekipten bir memur, arama emrini gösterip durumu kısa ve resmi bir dille izah etmeye çalıştı. Kadının yüzü iyice beyazlaştı, "Ama... ama ben Engin Bey'e haber vereyim," diye kekeledi, panik içinde cebindeki telefonuna sarıldı. "Ondan habersiz, yapmayın lütfen."
Okan bu noktada araya girme ihtiyacı hissetti. Bazı ekip arkadaşlarının insan ilişkileri konusundaki yetersizliği, böyle anlarda onu çileden çıkarıyordu. Gerginliği daha da artırmaya gerek yoktu.
Sakin ama kararlı adımlarla öne çıktı. "Merhabalar hanımefendi," dedi, başını hafifçe eğerek ve sesini olabildiğince yumuşak bir tona büründürerek. "Başkomiser Okan Tilmen ben."
Bu işin bir parçasıydı belki, ama kadıncağızı gereksiz yere korkutmanın bir alemi yoktu. "Siz Engin Bey'e haber verin tabii ki, hiç tereddüt etmeyin. Ancak," diye devam etti, sesi hâlâ sakin ama arkasında yasanın soğuk demir iradesini hissettirerek, "içeri girmek için kendisini beklemek gibi bir yükümlülüğümüz yok. Bu yasal bir işlem. Siz endişelenmeyin, biz sadece işimizi yapacağız. Size de bir zararımız dokunmayacak."
Kadın, Okan'ın sakin ve açıklayıcı tavrı karşısında biraz olsun rahatlamış göründü. El mahkum, başını hafifçe sallayarak bu öneriyi kabul etti. "Peki," diye mırıldandı, "Peki öyleyse." Kapıyı tamamen açarak ekiplere içeri girmeleri için yol verdi. Okan, kadının yüzündeki çaresiz ifadeyi görmezden gelerek içeri adım attı. Kapıdan içeri süzülen ekip üyeleri, sıcak ve düzenli görünen bir evin sessizliğini bozmaya hazırlanıyordu.
Evin içi, tek katlı olmanın verdiği bir ferahlık ve akıcılığa sahipti. Kahverengi ve toprak tonlarının ağırlıkta olduğu mimaride, boydan boya uzanan camlar, bakımlı bahçeyi adeta iç mekânın bir parçası haline getiriyordu. Her şey tertemiz ve son derece düzenliydi; sanki hiçbir detay rastlantıya bırakılmamıştı. Ekipler hemen salona yönelmiş, orada incelemelere başlamışlardı. Okan ise, elindeki arama emrinde yazanları ve dosyadaki geçmişi zihninde yeniden canlandırarak, evin her köşesini adım adım dolaşıyordu. Ayak sesleri koyu renk parkelerde yankılanıyor, her adımı onu bilinmeyen bir gerçeğe biraz daha yaklaştırıyordu.
Adımları onu Engin'in yatak odasına yöneltti. Burası da evin genel estetiğini yansıtıyor, ancak daha koyu ve kişisel bir hava taşıyordu. Siyah deri bir yatak başı, ağır görünümlü bir siyah dolap ve yine koyu renk parkeler... Oda, sahibinin karakteri gibi kapalı ve nizami bir izlenim veriyordu. Okan'ın dikkati, dolabın çekmecelerine kaydı. Yavaşça, birer birer açmaya başladı.
İçlerinden kitaplar, eski dergiler, bir fotoğraf makinesi çıktı. Sonra... fotoğraflar. Bir deste eski fotoğraf. Okan'ın eli, en üstteki fotoğrafa giderken dondu. Çünkü o karede tanıdık biri vardı.
Çağla.
Yavaşça eğildi, fotoğraf destesini çekmeceden çıkardı. Avuçlarında bir ağırlık, zihninde ise karmakarışık bir uğultu vardı. Tek tek incelemeye başladı. Çağla ve Engin, yan yana, samimi pozlar vermişlerdi. Kimi fotoğraflarda kahkahalar atıyor, kimi fotoğraflarda ciddi ciddi objektife bakıyorlardı. Bu kadar samimi olmaları, bu kadar yakın görünmeleri... Okan'ın şoku, eline aldığı son kareyle zirveye ulaştı.
Fotoğrafta Engin, Çağla'yı öpüyordu.
Öylece kalakaldı Okan. Nefesi boğazında düğümlenmiş, gözleri o küçük kareye yapışmış kalmıştı. Zihni, bu beklenmedik görüntüyü anlamlandırmakta zorlanıyordu. Bu sırada Akif içeri girdi.
"Neredesin Okan?" diye seslendi, odanın girişinde arkadaşını görünce yanına geldi. "Hah, buradasın... Onlar ned-"
Cümlesini bitiremedi. Okan'ın elindeki fotoğrafı görünce o da donup kaldı. Yüzündeki rahat ifade yerini tam bir şaşkınlığa bırakmıştı.
"Bu ne?" diye fısıldadı, sesini bile isteye alçaltarak.
Okan başını yavaşça kaldırdı. Bal rengi gözleri, şoktan irileşmiş, neredeyse yuvasından fırlayacak gibiydi. "Anlayamıyorum..." diye mırıldandı, sesi boğuk çıkıyordu. "Ne Çağla ne de Engin... İlişkilerinden hiç bahsetmediler. Hiçbir zaman." Yüzü hafifçe buruştu, zihninde bir şeylerin yerine oturmaya çalıştığını hissediyordu. Sonra, Akif'e döndü ve sesi bu kez daha net, ancak derin bir tedirginlikle kaplı çıktı:
"Tuhaf bir ilişki değil mi? Bu kadar yakın, bu kadar... gizli?"
Akif'in küçük, koyu kahverengi gözlerinde de derin bir şaşkınlık ve soru işaretleri vardı. Kaşlarını hafifçe çatarak, "En yakın arkadaş ve üvey abi..." diye mırıldandı, sesi düşünceli ve temkinliydi. "Bir yanıyla tuhaf, evet. Ama bir yanıyla da... aslında belki de gayet normal olabilir. Yıllardır tanışıyorlar. Belki de zamanla böyle bir şey gelişmiştir."
Okan başını iki yana salladı, elindeki fotoğrafa tekrar bakarak. "İkili ilişkilerden ziyade," diye cevap verdi, sesi hâlâ olanları sindirememenin verdiği bir ağırlıkla, "asıl düşündürücü olan, bugüne kadar bunun hiç gündeme gelmemiş olması. Çağla'dan, Engin'den, Tarık’tan... hiç kimseden, en ufak bir ima bile duymadık. Bu kadar samimi bir ilişki nasıl olur da bu kadar gizli kalır?"
Tam o sırada, koridordan hızlı adımlarla yaklaşan bir memurun sesi, ikisinin de dikkatini dağıttı.
"Başkomiserim!" Memur, eldivenli elinde küçük, siyah bir SD kart tutuyordu. Soluklanmak için bir an durdu, sonra kartı uzattı. "Salondaki dolabın, gizli bir bölmesinde bunu bulduk. Üzerinde herhangi bir etiket yok, ama saklanma şekli... işimize yarayabilir gibi görünüyor."
Okan, fotoğrafları Akif'e uzattı ve SD kartı aldı. Küçük, hafif nesneye bakarken gözlerinde yeni bir odaklanma belirdi.
"Gizli bölme mi dedin?" diye tekrarladı, ses tonunda hafif bir şüphe ve artan bir ilgi vardı.
"Evet, başkomiserim," diye onayladı genç memur. "Dolabın arka paneli hafifçe oynuyordu. Biraz incelediğimizde, elle oyulmuş gibi duran küçük bir girinti fark ettik. Bastırınca panel kaydı ve arkasında dar bir boşluk ortaya çıktı. İçinde sadece bu vardı."
Okan derin bir nefes aldı, başı hafifçe yana düştü. Omuzlarında, sadece fiziksel değil, zihinsel bir yorgunluğun ağırlığı vardı. Dudaklarından, neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir mırıltı çıktı. "Neler çeviriyorsun acaba Engin?"
Okan, bir anlık dalgınlığını derin bir nefesle üzerinden atıp toparlandı. Omuzları geride, bakışları yeniden odaklanmıştı. Kendinden emin bir tavırla, SD kart'ı getiren memura döndü.
"Aramaya devam edelim," dedi, sesi artık net ve kararlıydı. "Elinize sağlık şimdiden. Bu bulgu çok önemli olabilir."
Hemen ardından Akif'e yöneldi. "Burası sana emanet," diyerek etrafı bir göz işaretiyle süzdü. "Ben bu kartı Selin'e götüreyim. Bir an önce açıp bakmasını istiyorum. Ne kadar sürecek bilmiyorum, ama zaman kaybetmeyelim."
Konuşurken adımlarıyla koridora yönelmişti bile. Tam çıkarken, işaret parmağını havaya kaldırarak Akif'e son bir talimat daha verdi, sesi odanın diğer ucundan netçe duyuluyordu:
"Fotoğrafların hepsini topladığımıza emin olalım! Tek bir tanesi bile kalmamalı burada."
Arkasından Akif'in güven veren sesi yankılandı. "Merak etme, burası bende!"
•••
“Başkomiserim, buradaki SD kart yalnızca basit bir PIN’le korunmuyor; veri katmanında modern bir simetrik şifreleme kullanılıyor ve anahtar doğrudan kartın güvenli çipinde tutuluyor. Yazılımsal denemeler hızla kilitlenmeye yol açar; fiziksel müdahale veya üretici işbirliği gerekiyorsa süreç günlerden haftalara uzayabilir Kısacası kolay bir açılış beklemeyin."
Okan, Selin'in teknik açıklamalarını dikkatle dinlemişti. Karmaşık şifreleme detayları onun uzmanlık alanı değildi, ancak sonucun ne anlama geldiğini çok iyi anlıyordu: önlerinde zorlu ve zaman alıcı bir süreç vardı. Genç bilişim uzmanı Selin’in karanlık ofiste, bilgisayar ekranının ışığıyla aydınlanan yüzüne baktı.
Bakışları doğrudan Selin'in gözlerine kaydı, genç kadına olan güveni tamdı. "Açabilir misin peki?" diye sordu, sesi cesaretlendiren, güven veren bir tondaydı.
Selin bir an düşündü, zihninden olası yöntemleri geçirir gibiydi. Sonra başını kaldırdı ve Okan'ın gözlerinin içine baktı o da. "Açarım Başkomiserim," dedi, sesindeki kararlılıkla sözlerini desteklercesine. Onun da kendine güveni tamdı.
"İşte duymak istediğim cevap," dedi Okan, hemen hareketlenerek, memnuniyet dolu bir ifade vardı suratında. Zaman kaybetmek istemiyordu. "Elimizden geldiğince hızlı ol lütfen Selin. Bu kart hepimiz için çok kritik." Okan çoktan odanın kapısına yönelmişti bile.
Arkasından Selin'in sözleri duyuldu. "Emredersiniz başkomiserim. Elimden geleni yapacağım."
Okan koridorda ilerlerken, zihni hem SD kartta saklı olabilecekler hem de diğer soruşturma kanalları arasında gidip geliyordu. Selin'in son sözlerindeki kararlılık, içindeki umudu canlı tutuyordu. Bu zorlu engelin de aşılacağına inanıyordu.
Okan'ın zihni, bir yandan soruşturmanın karmaşık ipliklerini çözmeye çalışırken, diğer yandan da içinde büyüyen bir aciliyet hissiyle boğuşuyordu. Engin ve Çağla ile derhal konuşması gerekiyordu. Ancak Engin'in yurt dışına kaçma girişiminde bulunma ihtimali göz ardı edilemezdi. Zihninde yurt dışı çıkış yasağı için gerekçeleri sıraladı: delillerin henüz tam netleşmemiş olması, Engin'in sosyal konumu... Hakimin yeterli şüphe unsuru görüp görmeyeceği ise bir muammaydı. Bu belirsizlik, içinde hafif bir tedirginlik yaratıyordu. Her hamlenin hesabını yapmak zorundaydı.
Tam bu düşüncelerle boğuşurken, pencereden süzülen karanlık dikkatini çekti. Hava çoktan kararmıştı. Ve o an, zihnindeki tüm davalar, deliller, şüpheliler siliniverdi. Yerini, çok daha acil, çok daha kişisel bir öncelik aldı: Vera.
Onu bu akşam fazla mesaiye kalıp evde yalnız bırakamazdı. Onu ihmal edemezdi. Son zamanlarda aralarında hissettiği o kırılgan mesafeyi daha da derinleştirecek bir hataya asla izin vermemeliydi. Engin de, Çağla da biraz bekleyecekti. Dünya dönmeye devam ederdi.
Bu kararı verirken, bir an için duraksadı. Hayatında ilk kez, özel hayatını işinin apaçık önüne koyuyordu. Hem de bir davada işlerin en kritikleştiği, her saniyenin değerli olduğu bir dönemde. Bu, onun için alışılmadık, hatta belki de profesyonel anlamda tartışılabilecek bir tercihti.
Ama içinden geçen bir ses, bunun sadece "özel hayat" olarak basitleştirilemeyeceğini fısıldadı. Öne koyduğu şey, özel hayatın soyut kavramı değil, dümdüz, apaçık Vera'nın kendisiydi. Vera'nın varlığının, onun için ifade ettiği anlamın, kelimelerle anlatılabilecek her şeyin çok ötesinde olduğunu her geçen gün daha derinden hissediyordu. O, sadece bir sevgili değil, sığınağı, dünyanın karmaşasında nefes aldığı limanı, her şeyiyle 'eve dönüş' hissiydi.
Bu düşünceyle, hızlıca kabanını giydi. Ofisten çıkarken, masasının üzerinde bekleyen dosyalara, SD kart raporuna sadece şöyle bir göz attı. Yarın sabah, tazelenmiş bir zihinle ve belki de biraz daha huzurlu bir kalple hepsinin üstesinden daha iyi gelebileceğini biliyordu. Adımları hızlı ve kararlıydı.
Fırtınadan kaçan bir gemi gibi, rotasını güvenli limana, sığınağına, evine çevirmişti. Vera'ya.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |