
Okan, apartmanın loş koridorunda yürürken ayak sesleri yankılanıyordu. Günün yorgunluğu omuzlarında bir ağırlık gibiydi, zihni ise ofisteki dosyalar ve Vera ile aralarındaki o hassas dengenin tedirginliğiyle doluydu. Anahtarı kilitte çevirdiğinde, kalbi hızlı hızlı atıyordu. Kapıyı açtı, içeri adım attı.
Ev her zamanki gibi kokuyordu; Vera'nın sevdiği vanilyalı mumun aroması, belki de sabah kahvesinden kalan hafif bir çekirdek kokusu.
Salon loştu, sadece mutfak kapısından sızan ışık ve pencereden süzülen şehir ışıkları odanın karanlığını yarıyordu. Okan'ın bakışları, alışkanlıkla kitaplığın üzerindeki fotoğrafa kaydı; bir yaz günü, gülen, birbirine sarılmış halleri. O anının ne kadar uzakta olduğunu düşünüp iç geçirdi.
"Vera?" sesi, evin sessizliğinde fazlasıyla yüksek çıkmıştı.
Mutfak aydınlıktı ama tencerelerin tıkırtısı, ocaktın şangırtısı yoktu. Nihayet içeri girdiğinde Vera, mutfak tezgahına dayanmış, elinde bir bardak suyla dışarıyı izliyordu. Okan'ın sesiyle irkildi ve yavaşça döndü.
Genç kadının yüzündeki ifadeyi anlamak Okan için zordu; bir yandan sıradan bir akşamın yorgunluğu, diğer yandan Okan'ın tanımlayamadığı, derinlerde saklı bir düşüncelilik vardı.
"Hoş geldin," dedi Vera. Sesindeki ton, Okan'ın içindeki tedirginliği tam olarak dağıtamadı. Sanki bir şeyler söylemek istiyor ama kelimeleri bulamıyor gibiydi.
"Hoş bulduk," diye karşılık verdi Okan ceketini çıkarırken.
Vera, bardağını tezgâha koydu. "Aç mısın?" dedi, hafifçe omuz silkeleyerek. “Sen açsan bir şeyler söyleyebiliriz. Ben pek aç değilim."
"Ben de çok aç değilim," diye yanıtladı, Okan. "Ama bir kahve yapabilirim istersen."
Vera'nın dudaklarında beliren küçük tebessüm gördü. "Olur," dedi. "Ben yapayım, sen geç, otur, dinlen."
Okan, bunun üzerine salona geçip geniş, yumuşak koltuğa çöktü. Evin sessizliği, bu akşam her zamankinden daha farklı geliyordu. Sanki havada, söylenmemiş kelimelerden oluşan ağır bir bulut vardı. Vera'nın mutfaktaki hareketlerini dinledi; kahve makinesinin hazırlanışı, fincanların sessizce yerleştirilişi…
Vera, iki fincan kahveyle salona döndü. "Günün nasıl geçti?" diye sordu.
"Yoğundu," diye karşılık verdi Okan, kahvesinden bir yudum alarak. "Senin günün nasıl geçti?”
"Benimki de öyle," dedi Vera, gözlerini kahvesine dikmişti. Başını hafifçe yana eğdi, gözlerinde hem merak hem de nazik bir sorgulama vardı. "Olağan dışı bir şeyler oldu mu bugün?"
Vera'nın sorusu odada asılı kaldı, neredeyse dokunulabilir bir gerilim yaratarak. Okan, koltuğunda hafifçe doğruldu. Bu, sıradan bir "günün nasıl geçti" sorusu değildi. Vera'nın ses tonundaki o incelikli vurgu, başını eğişindeki düşünceli hal, her biri bir şifre gibiydi.
"Nasıl yani?" diye sordu Okan, dikkatle. Zihni hızla çalışıyor, bu sorunun altında yatan gerçek niyeti anlamaya çalışıyordu. Sanki ince bir ipin ucundaydı ve yanlış bir hareket her şeyi koparabilirdi.
Vera, omuzlarını hafifçe silkelerken bakışlarını bir anlığına kaçırdı. "Bilmem işte..." dedi, sesi yapay bir kayıtsızlıkla süslenmişti. "Normalde görüşmediğin biriyle falan konuştun mu?"
Bu son soru, Okan'ın zihninde bir şimşek çaktırdı. Artık emindi ki Vera'nın sorusu spesifik bir amaca yönelikti. Oturduğu koltuğun ucuna geldi, huzursuzluğunu gizlemek için kahve fincanını sehpaya bıraktı. Bakışları Vera'ya kenetlendi, yüz ifadesi ciddileşmişti.
"Vera," dedi, sesi yumuşak ama netti, sınır çizercesine. "Ne demek istediğini anlamıyorum. Açık konuşur musun lütfen? Neden böyle bir şey soruyorsun?"
Vera, dudaklarının kenarında hafif bir alay iziyle geriye yaslandı. İnce porselen kupayı zarif parmaklarının arasında tutuyor, bacak bacak üstüne atmış halde, sanki bulunduğu odanın havasını değil de kendi kurduğu bir sahnenin atmosferini soluyordu.
“Kimse mi?” Kahveden bir yudum daha aldı aynı rahat tavırla.
Okan konunun bağlamını sahiden yakalayamıyordu. “Ne… kimse mi, Vera?” dedi, sesinde sabırsızlıkla karışık bir endişe vardı. “Anlamıyorum neyden bahsettiğini.” Okan, onun bu rahat görüntüsünü gördükçe daha da gerildi. Çözemediği bir bilmeceyle karşı karşıya gibiydi.
"Dünyada benim için karşına almayacağın kimse mi yok?"
Vera nihayet sadede geliyordu. Yüzünde hâlâ hafif, belli belirsiz bir tebessüm vardı, ama artık gözlerinde bir zafere ulaşmışlığın keskin parıltısı oynaşıyordu.
Okan, birkaç saniye boyunca donup kaldı. Bu cümle... Bu cümle kendisine aitti.
Daha bu sabah Pınar'la olan tartışmanın ortasında, söylediği cümleydi. Zihni aniden o ana, Pınar'ın meydan okuyan bakışlarına ve kendi içindeki o çaresiz çırpınışa gitti. Gözlerini kıstı, yutkundu. Boğazı düğümlenmişti.
İçinde hem şaşkınlık hem de bir parça tedirginlik vardı.
“Sen… nereden..?” diyecek oldu.
Vera, Okan'ın lafını böldü. Ufak tebessümü artık odayı dolduran, gerçek ve keyifli bir gülüşe dönüşmüştü. Gözleri ışıl ışıldı. Onu bu kadar şaşkın ve çaresiz görmek, içindeki oyunculuk ruhunu iyice ateşlemişti. Gülümsemesi genişledi, yüzüne tam anlamıyla yayıldı.
"Sen arkadaşlarına dikkat et bence," dedi, sesi alaycı bir şefkatle çınlayarak. Bunu ciddi bir endişeyle değil, tamamen şakayla, hatta biraz iğneleyerek söylemişti.
Okan'ın yüzü iyice gerildi, anlamaya çalışarak.
Vera, keyfini biraz daha uzatarak, kupasından son bir yudum aldı. "Akif sizin konuşmanızı dinlemiş." Bir an durdu, Okan'ın tepkisini görmek için. "Sadece dinlemekle de kalmamış," diye ekledi, sesini biraz daha alçaltıp gizemli bir tona büründürerek, "ses kaydı almış..."
"Ne? N'apmış?" Okan şokla, yüzü bembeyaz kesilmişti. "Akif... benim... sesimi mi kaydetmiş? Ve sana... sana mı göndermiş?"
Vera, keyifle salladı başını, imalı bir şekilde kaşlarını kaldırdı. Hafif bir omuz silkmesiyle, "Duymam gerektiğini düşünmüş herhalde," dedi. Sesindeki o hafif alaycı ton, durumun ciddiyetiyle tezat oluşturuyordu.
Okan ne hissetmesi gerektiğini bilemiyordu. Zihni birkaç farklı yöne aynı anda savruluyordu. Bir yanı, bu işin aslında iyi olduğunu söylüyordu. Pınar'la olan o konuşma sırasında Vera hakkında söyledikleri, onun için her şeyi feda edebileceğini itiraf etmesi... Bunları Vera'nın duymuş olması, aslında işine gelirdi. Muhtemelen, kim olsa hiç olmadığı bir yerde kendisi hakkında böyle konuşulduğunu duymaktan keyif bile alırdı.
Her şeye rağmen karşısında oturan kadını çözmeye çalıştı. O hafif gülümsemenin, o imalı bakışların ardında ne yatıyordu? Bu bir test miydi? Ona inandığını mı gösteriyordu, yoksa elinde yeni bir kozla oynuyor muydu? Vera'nın yüzündeki ifade hem tatmin olmuşluğu hem de bir tür üstünlüğü yansıtıyordu. Okan, bu ikisini ayırt edemedi.
Ve bir yandan da için için sinirleniyordu Akif'e. Belki iyi bir şey yapmaya çalışmıştı, belki Okan’ın Vera’nın gönlünü almak için aradığı fırsatı ona hediye etmişti. Ama yine de arkasından iş çevirmişti sonuçta. Onun en savunmasız anını, bir casus gibi kaydetmişti.
Demek bu yüzden Akif, Pınar'la ne konuştuklarını asla merak etmemiş, sormamıştı. Çünkü zaten biliyordu.
Tüm bu duygular yüzünde bir savaş verirken, sonunda Vera'ya döndü. "Peki," diye başladı, sesi hâlâ biraz gergin, "dinlediğin şey... yani... ne düşündün?"
Sorusunu sorarken Vera'nın her bir mimiğini, en ufak bir kasılmayı, bakışlarındaki en küçük bir değişimi yakalamaya çalışarak izliyordu.
Vera, onun bu tedirgin bekleyişini görünce sonunda yumuşadı. Yüzündeki oyunbaz ifade tamamen kayboldu, yerini sıcak ve samimi bir tavır aldı. Yerinden kalktı, kanepenin üzerinde kayarak Okan'ın yanına oturdu. Aralarındaki mesafe kapanmıştı.
"Ben orada yokken bile benim için böyle sözler söylemen..." diye başladı, sesi alçak ve yumuşacıktı. Bir elini Okan'ın dizine koydu. "...hoşuma gitti tabii ki." Gözleri, içten bir sıcaklıkla parlıyordu. Bu, bir zafer değil, bir paylaşım anıydı.
Okan, bu dokunuşla birlikte omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi hissetti. İçi, yoğun bir rahatlama ve minnetle doldu.
"Yapman gerekeni yapmışsın," diye mırıldandı Vera.
Genç kadınının dudaklarına oyunbaz, büyüleyici bir gülüş yayıldı. Gözlerinde yine o bildik, meydan okuyan pırıltı vardı. "Şimdi," dedi, başını hafifçe yana eğerek, "ilk soruma cevap ver. Sahiden kimse mi?"
Vera, bu sorunun cevabını zaten bildiğini ve asıl önemsediği şeyin cevabın kendisi değil, onu nasıl vereceği, ne hissedeceği olduğunu fark etti.
Okan, Vera'nın gözlerinin içine baktı ve bu sefer hiç tereddüt etmedi. Elini uzatıp Vera'nın elini tuttu.
"Kimse." diye cevapladı, sesi net ve kararlıydı. "Dünyada senin için karşıma almayacağım, kaybetmekten korkacağım kimse yok. Bu öylesine bir söz değil, Vera. Bu bir gerçek."
Vera'nın yüzündeki gülümseme derin bir tatminle daha da genişledi. Bu sefer aradığı şey buydu. Okan'ın gözlerinin içine baktı ve nefesinin sıcaklığı odanın serin havasında buharlaşırken, yumuşak, ama her hecesiyle yüklenmiş bir anlamla fısıldadı. "Biliyorum."
Okan, şimdi soru sorar gibi başını yana eğdi. Hâlâ biraz tedirgin, ama artık yüzünde beliren bir gülümsemeyle, "İyi miyiz?" diye sordu.
Vera, onun bu son derece ciddi ama bir o kadar da çocuksu sorusuna kıkırdadı. "İyiyiz, iyiyiz, merak etme," diyerek eğildi ve Okan'ı yanağından sıcacık, rahatlatıcı bir öpücükle öptü. Öpücüğün sıcaklığı, Okan'ın yüzüne yayıldı.
Bir an durdu, konu tekrar aklına gelmişti. "Ulan Akif..." diye mırıldandı, başını iki yana sallayarak. Sonra yüzüne bir gülümseme yayıldı. "Herif casus çıktı başımıza, iyi mi?"
Vera da güldü onun bu tepkisine. Dudaklarının kenarında önce ince bir gülümseme belirdi. "Akif iyi bir dost..." diye mırıldandı, bakışları uzaklara dönük. "Birbirinize sahip olduğunuz için şanslısınız."
"Sahiden de öyleyiz," dedi Okan da, yüzünde Vera'nınkine eşlik eden sıcak bir gülümsemeyle.
O sıcak sessizliği, Vera'nın telefonunun keskin zil sesi delip geçti. Vera, Okan'ın koltukta yarattığı sıcak çukurdan biraz isteksizce doğruldu ve masanın üzerinden telefonunu alarak aramayı cevapladı.
"Allô?" diye açtı konuşmayı, sesi hâlâ Okan'la olan samimiyetin yumuşak tonundaydı. Ancak birkaç saniye içinde yüz ifadesi değişti. "Oui, je suis disponible…" Dudakları sıkılaştı. "Comment ça…?" Kaşları çatıldı, bir talimatı dinlerken başını hafifçe salladı. "D'accord d'accord, j'arriverai là-bas dans une demi-heure." (Tamam tamam, yarım saate orada olurum.)
Telefonu kapattığında, Okan'a bakan gözlerinde derin bir mahcubiyet ve özür vardı. "Çok acil çıkmam gerekiyor," dedi, telefonu işaret ederek. Sesinin tonu, bu randevuyu hiç istemediğini açıkça belli ediyordu. "Özür dilerim, ama önemli olmasa aramazlardı."
Okan, Vera'nın mahcubiyetinin ne kadar yersiz olduğunu göstermek istercesine, yüzünü rahatlatıcı ve anlayışlı bir ifadeyle aydınlattı. "Git hayatım, sorun yok," dedi yumuşak bir sesle. "Ama beni habersiz bırakma, tamam mı?"
Vera, bu sözlerle biraz olsun rahatlamış gibiydi. Başını salladı, eğildi ve Okan'ın yanağına, tüm sevgisini ve özrünü ileten yumuşak, sıcak bir öpücük bıraktı. "Merak etme, bırakmam," diye fısıldadı.
Hızla ayağa kalktı ve odağını aniden değiştirerek içeri odaya yöneldi. Gerçekten de sadece on dakika içinde, kapkaranlık ve resmi bir takım elbise giymiş, saçlarını toplamış ve çantasını kapmış halde salona geri döndü. Kapının eşiğinde durdu ve Okan'a son bir kez baktı. Yüzündeki ifade, işe dair bir ciddiyet ve Okan'a dair bir hüzün karışımıydı. "Çok geç kalmam diye umuyorum."
Okan, koltuğunda doğruldu. "Tamam canım, dikkat et kendine."
"Seni seviyorum."
"Ben de seni seviyorum."
Vera, kapıyı arkasından çekerek kapattı ve odayı, Okan'ın içinde hafif bir burukluk ve sessiz bir bekleyişin eşlik ettiği bir sükunete bıraktı.
Vera'nın çıkmasıyla birlikte Okan, oturduğu koltukta biraz daha kayarak, sırtüstü uzanır bir pozisyona geçti. Ayaklarını mindere uzattı, kafasını koltuğun yumuşak başlığına dayadı. Sanki vücudundaki tüm kemikler birden ağırlaşmıştı. Üzerini değişmesi için gereken enerji, ona dağları yerinden oynatmak kadar zor geliyordu. Hatta biraz kestirse... Evet, belki de hiç fena olmazdı.
Gözlerini tavana dikti. Zihni, Vera'nın gidişinin ardından oluşan boşlukta hafifçe süzülüyordu. Gerçi bu saatte uyumanın gece uykusunu mahvedeceğini biliyordu. O zaman uyanık, ama bitkin bir halde, gecenin bir yarısı yatakta dönüp duracaktı. Belki de bir duş alsa, o serin su kendine gelmesine yardım ederdi. Şu an ona da hali yoktu.
Düşünceler, en az eylem kadar yorucuydu. En iyisi hiçbir şey yapmamaktı. Yumuşak kumaşın onu sarmalamasına müsaade etti. Koltuk, onun için bir sığınak, bir limandı şu an. Göz kapakları ağırlaştı. Nefes alışverişi yavaşladı ve derinleşti. Uykuya dalmıyordu belki, ama uyanıklıkla uyku arasındaki o bulanık, huzurlu sınıra doğru süzülüyordu. Vera'nın kokusunun sinmiş olduğu bu koltukta dinlenmek iyi gelmişti.
Okan'ın zihni, o huzurlu gri bölgede süzülürken, keskin ve ısrarlı kapı zili sesi, bu kusursuz hafifliği anında paramparça etti.
Gözlerini açtı, şaşkınca. İlk düşüncesi Vera oldu. Bir şey mi unutmuştu? Mantığı hemen devreye girdi: Öyle olsa anahtarını kullanır, içeri kendi girerdi. Zil çalmasına gerek kalmazdı.
Beklediği bir kurye ya da misafir de yoktu. Peki kimdi bu?
Bir iç çekti. Kasları, kısa süreli rahatlamanın verdiği o yumuşak hissiyattan sıyrılıp yeniden gerginleşti. Koltuğun sıcağından kurtulup ayağa kalktı. Kendi kendine söylenircesine mırıldandı:
"Dinlenmek haram bana..."
Adımları ağır, yüz ifadesi ise tüm bu beklenmedik rahatsızlığın yarattığı bir memnuniyetsizlikle çizilmiş halde kapıya doğru ilerledi.
Kapıyı açtığında karşısında, ellili yaşlarının sonlarında, zarif ve asil duruşlu bir kadın dikiliyordu. Gözleri, apartmanın loş koridorunda bile ışığı yutan derin bir yeşildi. Üzerindeki trençkot eski ama temizdi, yüzündeki ifade ise ağır bir yükün altındaymışçasına yorgundu.
Okan, anlamaya çalışır gibi gözlerini kıstı. "Buyurun?"
Kadın, düzgün ve ölçülü bir diksiyonla konuştu: "Okan Bey'le görüşecektim."
Okan'ın merakı iyice artmıştı. "Buyurun, benim."
Orta boylu kadının o yeşil gözleri, Okan'ın yüzünde gezindikten sonra apartman boşluğunda dolandı, sanki arkalarında kimse var mı diye kontrol ediyordu. Sesi biraz daha alçalarak, "Müsait misiniz? Sizinle konuşmam gereken şeyler var," dedi.
Okan, hafifçe kaşlarını çattı. "Kim olduğunuzu sorabilir miyim?"
Kadın, bir an tereddüt etti. Yutkundu ve o kederli yeşil gözlerini tekrar Okan'a dikti. Bakışlarındaki acı, şimdi çok daha belirgindi. Sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü:
"Ben... Devrim'in annesiyim. Nur İplikçi."
Bu isim, Okan'ın zihninde bir şimşek gibi çaktı. Bir an yüzündeki tüm ifade silindi, yerini donmuş bir şaşkınlık aldı. Devrim'in ailesinin Ankara'da yaşadığını biliyordu; bu sebeple karşısındaki kadının, akşamın bu saatinde, onun kapısında belirmesi, tüm mantık sınırlarını zorluyordu.
Üzerindeki şok hızla dağılırken, yerini yakıcı bir merak ve derin bir endişe aldı. Kapıyı tamamen araladı, sıcak evin ışığı kadının üzgün siluetini aydınlattı. "Buyurun, lütfen..." diye davet etti, ancak hemen sonra duraksadı. İçgüdüsel bir nezaketle, sesini yumuşatarak ekledi. "İçeri girmek istemezseniz, dışarıda bir yerde de konuşabiliriz."
Nur, hafifçe başını salladı. Sesinde bir bitkinlik, ama aynı zamanda acil bir kararlılık vardı. "Sakıncası yok," dedi, "burada konuşabiliriz." Sözleriyle birlikte, içeride onu bekleyen zor konuşmanın ağırlığını da kabul etmiş oluyordu. Okan'ın yanından geçip salona doğru ilerledi ve Okan, arkasından kapıyı kapattı, içeride artık endişe dolu bir sessizlik hüküm sürecekti.
Salona yavaş adımlarla ilerleyen kadının peşinden gitti şimdi. Onun arkasından bakarken, omuzlarındaki ağırlığı, her adımında taşıdığı görünmez yükü hissediyor gibiydi.
"Rahat buyurun lütfen," dedi Okan, sesini mümkün olduğunca yumuşatarak. "Bir şey içer misiniz?”
Nur, marka çantasını titreyen elleriyle dizlerinin üzerine özenle yerleştirdi, sanki bu sıradan eylem bile ona birazcık tutunacak bir dal veriyordu. Koltuklardan birine, kenara yakın bir yere, kendini fazla rahat hissetmeyecek şekilde oturdu.
"Size zahmet olmayacaksa," diye karşılık verdi, sesi incecik bir iplik gibi, "bir bardak su alabilirim."
"Estağfurullah." Okan, mutfağa yöneldi, temiz bir bardağa soğuk su doldurdu. Bardağı kederli kadına verip karşısındaki koltuğa oturdu.
Nur uzatılan bardağı iki eliyle titreyerek aldı. Dudaklarını bardağın kenarına götürdü ve sadece küçük, sembolik bir yudum aldı. Boğazından geçen suyun sesi, sessiz odada neredeyse yankılandı.
“Neden burada olduğumu tahmin ediyorsunuzdur.”
Okan, bir an derin bir nefes aldı. Ellerini dizlerinde birleştirdi. "Aslında edemiyorum, Nur Hanım," diye başladı, sözlerini özenle seçerek. "Çünkü davanın gidişatında öğrendiğimiz bazı yeni bilgiler..." Burada duraksadı, kadının gözlerindeki korkuyu görür gibi oldu, "...sizin durumunuzu oldukça karışık bir hale getirdi."
Nur'un sessizliği, odada giderek büyüyen bir gölge gibiydi. Okan, bu ağır sessizliği bozmak için konuşmaya devam etti, sesi ihtiyatla dengelenmiş bir merak ve resmiyet tonundaydı.
"Sorumu mazur görün," diye başladı, kelimeleri ölçerek, "ama beni nasıl bulduğunuzu sorabilir miyim?"
Nur, başını kaldırdı. Gözlerinde okunması zor, donuk bir ifade vardı. "Bizim elimiz kolumuz biraz uzundur," dedi. Cümle, basit ama kasıtlı bir belirsizlikle söylenmişti; bir özür mü, yoksa gizli bir gücün sadece bir ifşası mı, belli değildi.
Okan'ın kaşları hafifçe kalktı. Şaşkınlık, yüz hatlarına hızla yayıldı. "Adresimi bulmuşsunuz, direkt," diye tekrarladı, sesinin tonu bu kez daha fazla vurguluyordu. Bu kadar kişisel bir bilgiye bu denli kolay ulaşılması, rahatsız edici bir ihtimaldi.
Nur, hafifçe kıpırdandı, bakışları bir an sehpaya kaydı. "Uzundur diyorum ya işte," diye mırıldandı, bu kez sesinde önceki o kasıtlı tonun yerini hafif bir mahcubiyet almıştı. "Kusura bakmayın, tekrar evinizde sizi rahatsız ettiysem."
Okan, ellerini sakinleştirici bir jestle havaya kaldırdı. "Hayır... hayır... rahatsız olmadım," diye çabucak yanıtladı. "Yalnızca bu, pek alışık olduğum bir şey değil."
Aslında açıkça rahatsız olmuştu ama şu an karşısında oturan, kızını kaybetmiş anneyi azarlayacak değildi. Eşinin nüfuzu malumdu, para her şeyi çözerdi. Hem zaten merakı şu an bütün duygularının önündeydi.
Okan, sessizce kadını seyretti. Devrim'den ve Engin'den daha açık tenliydi Nur; yüz hatları yumuşak ve güzeldi. Saçları, çocuklarının koyu renklerinin aksine, buğday tarlalarını andıran açık bir kumraldı. Fakat gözleri... O derin, anlamlı yeşil gözler ve yanaklarındaki o belirgin gamzeler, kusursuz bir genetik aktarımın mührü gibiydi. Devrim'in duru güzelliği de Engin'in belirgin yakışıklılığı da, köklerini bu kadından aldıkları o an çok daha belirgindi. Bu benzerlik, Okan'ın yüreğinde hafif bir sızı bıraktı.
Nur’un gözleri, yerden zorlukla kalkıp Okan'a yöneldi. İçindeki umutsuzluk, sesine yalvarırcasına bir ton kattı: "Bulamadınız değil mi henüz..." diye fısıldadı. "Şüphelendiğiniz kimse bile mi yok?"
Okan, bir an duraksadı. İçinden, bu kadını daha da fazla ümitsizliğe sürüklemek gelmiyordu. Engin’in evinden SD karttan bahsetmekse sadece ortalığı gereksiz paniğe vermek olurdu, hem daha içinden ne çıkacağı belli bile değildi. Fakat aklını kurcalayan, giderek büyüyen başka sorular vardı. Zaten Engin’le ilgili yaşanan son gelişmelerden sonra bu ziyaretin zamanlaması da oldukça manidardı.
Okan'ın sesi, odada ölçülü ve resmi bir tonla yankılandı: "Araştırıyoruz, Nur Hanım. Tüm ekipler seferber halde. En ufak bir ipucunu bile değerlendiriyoruz." Bir anlık tereddütle duraksadı, sonra dikkatini kadının yüzündeki en ufak bir tepkiyi kaçırmamak üzere odaklayarak ekledi: "Ama belki de sizin bize söyleyeceğiniz bir şeyler, bu karanlıkta bize bir ışık tutabilir."
Nur'un gözleri birden büyüdü. "Benim mi?" diye karşılık verdi, sesi ince ve şaşkın şekilde titreyerek. Bu soruyu hiç beklememişti.
"Evet, Nur Hanım," diye devam etti Okan, bakışlarını ondan ayırmadan. "Oğlunuzla... Engin'le ilgili."
Bu kelimeler Nur'un üzerine soğuk bir duş etkisi yaptı. Yüzündeki tüm ifade dondu, bedeni hareketsizleşti. Zihninden tek bir cümle geçti: Demek ortaya çıkan gerçek buydu. Yıllarca özenle sakladıkları, aile sırlarının en karanlık köşesine gömdükleri o bilgi, artık polis kayıtlarındaydı. İçinde derin bir mahcubiyet, bir yandan da inanılmaz bir rahatlama hissetti. Saklayacak bir şey kalmamıştı. Belki de gerçek, en başından beri aradıkları cevabın ta kendisiydi.
"Demek biliyorsunuz..."
Nur'un sesi, bir rüzgarın hışırtısı kadar hafif, ama yüklendiği anlamla bir dağ kadar ağırdı. İtirafın getirdiği o buruk rahatlama ve derin bir mahcubiyet, tüm benliğini sarmıştı.
"Biliyorum, Nur Hanım." Okan, başını sakince, neredeyse hüzünlü bir anlayışla salladı. Ses tonu, bir dedektifin sorgulamasından ziyade, bir dostun dertleşmesine dönüşmüştü. Nur'un yüzündeki her çizgiyi, gözlerinin buğusunu okuyabilmek için bakışlarını ondan ayırmıyordu.
"Neden, Nur Hanım?" diye devam etti, kelimeleri özenle, incitmemek için adeta seçerek. "Ben belki yeterince iyi anlayamıyorum, empati kuramıyorum... Haddime de değil belki, bunu biliyorum. Ama anlamak istiyorum... Tüm bu yıllar, tüm bu acı... Neden Devrim'e gerçeği anlatmadınız?"
Soru, odanın ağır havasında çözülmeyi bekleyen bir düğüm gibi asılı kaldı. Bu, sadece bir eylemin mantığını değil, bir annenin yüreğinin en korunaklı köşesinde sakladığı korkuları, sevgileri ve imkansız seçimleri anlama çabasıydı. Okan'ın bakışları, Nur'un gözlerinin derinliklerine işliyor, orada saklı olan ve belki de yıllardır kimseye anlatılmamış hikayeyi duymak istiyordu.
"Devrim'le Engin aynı yerde çalışmışlar," diye devam etti Okan, sesi yumuşak ama istikrarlı bir tonda. "Engin ona zaten abilik yapmış." Bir an duraksayarak, sorunun ağırlığını tam olarak hissettirecek şekilde, "Devrim'in bu gerçeği bilmeye hakkı yok muydu?" diye ekledi.
Nur derin bir iç çekti. Artık gerçeği saklamanın kimseye, en başta da kendi evlatlarına bir faydası olmadığı o kaçınılmaz noktaya gelmişti. Pes edercesine, yılların yükünü taşıyan sesi titreyerek konuşmaya başladı:
"Eşim... Devrim'in babası, hiç istemedi çünkü birbirlerini tanımalarını." Elleri kucağında sıkı sıkıya kenetlenmişti. "Devrim genç bir kız olana kadar bu sırrı ondan sakladık. Onca yıldan sonra ise artık gerçeği söylemenin, ona yapılmış büyük bir haksızlık olduğunu düşündüm. Belki de bize çok kızacak, belki de bunu asla affetmeyecekti... Bu riski göze alamazdım."
Gözlerinden süzülen yaşlar, yanaklarına doğru inerken sesi daha da titredi. "Ama abisini tanımalı, onun ne kadar iyi bir insan olduğunu bilmeliydi. Bu yüzden onları tanıştırdım. Patronu olarak bile olsa, Engin'i mutlaka tanımalıydı." Bir an durdu, sanki o günleri zihninde canlandırıyor gibiydi. "Engin... Devrim'i hemen sahiplendi. Ona işi öğretti, her zaman koruyup kolladı. Aralarında güçlü bir bağ oluştu."
Okan, bu içten itiraf karşısında sessizce dinliyor, ailenin bu karmaşık ve duygusal geçmişinin, olayın aydınlatılması için hayati bir ipucu olabileceğini düşünüyordu.
Başını Nur’un anlattıklarının ağırlığını kavradığını gösteren yavaş ve düşünceli bir hareketle salladı. Yüz ifadesi ciddi, gözleri ise derin bir anlayışla doluydu.
"Eşinizin... Engin'e olan yaklaşımı nasıldı peki?"
Nur, bir anlığına duraksadı. Bakışları yeniden o eski kederle bulandı, sanki geçmişin ağır perdesini aralamak ona acı veriyordu. "Etrafında olmasını istemezdi," diye fısıldadı, sesi bir hayal kırıklığı ve çaresizlik yükü taşıyordu. "Nitekim Engin de hiç diretmedi. Usulca çekildi, kendi hayatına odaklandı. Hollanda’ya gitti, yıllarca..."
Oğlunun bu pasif kabullenişi, onun yüreğinde her zaman ayrı bir sızı olarak kalmıştı. "Çok yumuşak başlıdır Engin," diye ekledi, ses tonunda hem bir sevgi hem de bir eziklik vardı. "Eşimin, yani Boran'ın, açıkça kendisini istemediğini duymak dahi istemedi. Bununla yüzleşmektense, gururu ağır basarak gitti." Engin'in o sessizce sırtını dönüşü, aile içindeki reddedilmişliğin en acı ve en zarif ifadesiydi.
Okan, içinden hafifçe Engin'e acıdığını hissetti. Bu, sadece bir sempati değil, aynı zamanda böylesine temel bir reddedilişin yarattığı derin üzüntüydü. Yumuşak ama istikrarlı bir sesle sordu: "Siz... siz buna nasıl göz yumdunuz?"
Nur, Okan'ın sorusuyla irkildi. Bu, yıllardır kendi kendine sorup durduğu, vicdanının en hassas noktasına dokunan bir soruydu. Elleri kucağında daha sıkı kenetlendi. "Ne yapabilirdim ki?" diye karşılık verdi, sesi titrek ve savunmacıydı. "Boran'la evlenmeyi ben seçmiştim. Bu seçimimin sonuçlarına katlanmak zorundaydım." Bu hem bir gerekçe hem de bir itiraftı. Ama asıl ağır gelen kısım, Engin'in tutumuydu. "Engin de ısrarcıydı ayrıca," diye ekledi, sanki biraz olsun yükünü hafifletmeye çalışıyor gibiydi. "Zaten yaşı da küçük değildi. Yoluna gitmesine... razı oldum."
"Razı oldum" kelimesi, odada ağır bir şekilde asılı kaldı. Bu, onaylamak anlamına gelmiyordu. Daha ziyade, bir anne olarak elinden başka bir şey gelmeyeceği duygusunun, evlilik içindeki konumunun ve belki de biraz da korkunun bir ifadesiydi.
Okan, zihninde son parçaları birleştirmeye çalışıyordu. Engin ve Çağla'nın ilişkisi... Bu, belki de her şeyi açıklayabilecek önemli bir anahtardı. Ama Nur’un bu konudan haberi var mıydı? Yoksa bu, ona saklanan bir başka sır mıydı? Üzeri kapalı, risksiz bir soruyla konuyu açmaya karar verdi.
"Peki ya Çağla?" diye sordu, sesini mümkün olduğunca doğal ve sıradan tutmaya çalışarak.
Nur başını hafifçe eğdi, yüzünde saf bir sorgulama ifadesi vardı. "Ne olmuş Çağla'ya?" diye karşılık verdi. Onun bu tepkisi, Okan'ın ilk tahminini doğrular nitelikteydi. Kadının, Çağla ve Engin arasındaki ilişkiden haberi yok gibi görünüyordu.
Okan, hemen geri adım attı ve soruyu masum bir çerçeveye oturttu: "Çağla, Devrim'in en yakın arkadaşı değil mi?" diye kıvırdı. Bu, sorgulayıcı bir tavırdan çok, sohbeti sürdürmek için sorulmuş bir soru gibiydi. Amacı, Nur’un Çağla hakkındaki genel düşüncelerini ve belki de onun Engin'le olan temaslarına dair bir ipucu yakalayabilmekti, kadının şüphelenmesine sebep olmadan. Bu hassas dengede, her kelimesini özenle seçiyordu.
Nur’un dudaklarında, belli belirsiz bir kederle şekillenen bir gülümseme belirdi. "Çocukluk arkadaşı onlar," dedi, sesi geçmişe dönük sıcak bir hüzünle doluydu. "Kız kardeş gibi büyüdüler." Bu sözlerle, Çağla'nın sadece bir arkadaş değil, neredeyse ailenin bir parçası olduğunu vurguluyordu.
"Çok iyi kızdır Çağla..." diye ekledi ve bu kez gülümsemesi biraz daha belirginleşti, gözlerinin içi ısınmıştı. Ona duyduğu sevgi ve güven açıktı. "Annesi babası da çok iyi insanlar..."
Ancak bu olumlu hatıralar, kaçınılmaz olarak trajik bir anıyı da beraberinde getirdi. Nur’un yüz ifadesi bulutlandı, gülümsemesi silinirken yerini derin bir üzüntü aldı. "Gerçi babası... çok talihsiz bir kazada vefat etti." Ses tonu, bu ani
Okan hafızasını yoklarken, Çağla'nın babasının ölümünden bahsederken kullandığı ifadeyi hatırlamaya çalıştı. "Trafik kazası demişti sanki Çağla..." diye mırıldandı, sesi düşünceli ve biraz da sorgulayıcı bir tonda. Bu, sadece bir teyit değil, aynı zamanda hafızasından emin olma çabasıydı.
Nur, Okan'ın bu sözlerine başını hafifçe öne eğerek onayladı. "Evet," dedi, sesi yumuşak ama üzüntüyle ağırlaşmıştı. "Trafik kazası."
Odayı kısa bir sessizlik kapladı. Bu sessizlik, Nur'un itirafının ağırlığını taşıyor, biriken duygular için bir nefes alma anıydı. Sonra, kadın yavaşça başını kaldırdı. Gözleri, yaşlarla ıslanmıştı ve bakışları, konudan tamamen kopmuş, sadece bir annenin en ilkel, en acılı çığlığına odaklanmıştı. Okan'a baktı, ifadesi yalvarırcasına, çaresizdi.
"Okan Bey... Lütfen... Lütfen kızımın katillerini bulun." Sesinin titreyişi, odanın duvarlarına çarpıp geri dönüyor gibiydi. "Devrim..." İsmi, boğazında bir hıçkırık yumağına dönüştü ve konuşamadı. Omuzları, içine düştüğü umutsuzluk çukurunda titreyerek ağlamaya başladı.
Okan, hemen yerinden fırladı. Sessizce mutfağa gidip birkaç kağıt peçete getirdi ve Nur'a uzattı.
Nur, gözyaşlarını kuruladı. Gözleri, ağlamaktan kızarmış, yorgun ve paramparçaydı.
"Devrim çok iyi bir kızdı," diye fısıldadı, sesi hâlâ hıçkırıklarla boğuluyordu. "Karıncayı bile incitmezdi. İncitenin de peşine düşerdi. Belki de suçu buydu... Belki de onu mezara sokan, bu adalet arayışıydı..." Sesi iyice alçaldı, acı bir gerçeği itiraf eder gibiydi. "Çünkü bu dünyada adalet yok. Can yakan ceza almıyor, bulunamıyor bile."
Okan, ona doğru eğildi. Sesini, teselli edici ama aynı zamanda güven veren, sarsılmaz bir samimiyetle doldurdu. "Nur Hanım, lütfen böyle yapmayın." Gözlerinin içine bakarak, her kelimesine inanmasını sağlamaya çalışıyordu. "Size söz veriyorum. Devrim için, adaleti sağlamak için elimden geleni yapacağım. Ona bunu yapanlar, cezasız kalmayacak. Buna göz yummam. Asla."
Nur, bu sözlerle biraz olsun sakinleşti. Minnettarlıkla başını salladı, burnunu çekti. "İnşallah... İnşallah, Okan Bey." Elleri, hâlâ hafifçe titriyordu. "Ben bizzat sizi görmek, sizinle konuşmak istedim. Kızımın dosyası nasıl birine emanet, diye içim içimi yedi bunca zaman. Sorduk, araştırdık, dediğim gibi... Bulduk sizi." Derin, hâlâ titrek bir nefes aldı. "Ama içim şimdi daha rahat. Teşekkür ederim."
Okan, karşısındaki acılı anneye son bir kez daha güven ve sükunet veren bir ifadeyle baktı. Yüzündeki kararlılık, sözlerinin boş olmadığını, bu sözün bir vefa borcu olduğunu hissettiriyordu.
Nur, oturduğu koltukta kendini toparlamaya çalıştı. Elleriyle hafifçe yüzünü sildi. “Ben artık gideyim," dedi, sesi hâlâ titrek ama biraz daha sakinleşmişti. "Sizden iyi haberler bekliyorum."
Onunla birlikte Okan da ayağa kalktı. "Umuyorum öyle olacak, Nur Hanım." Kadını takip ederek kapıya yöneldi. Nur'un o kırılgan, bitkin hali içini acıtmıştı. Bu saatte, bu ruh haliyle tek başına yol alması onu endişelendirdi. Sesini olabildiğince yumuşak ve nazik bir tonla sordu:
"Sizi gideceğiniz yere bırakmamı ya da bir taksi çağırmamı ister misiniz?" Kadının o kırılgan halinin, yolda fenalaşmasına veya başka bir sıkıntı yaşamasına sebep olmasından endişe ediyordu.
Nur, bu nazik teklife küçük, minnettar bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Çok teşekkür ederim ama şoförle geldim." Hafifçe başını sallayarak ekledi: "Çok naziksiniz."
Kapıyı açtı, Nur dışarı adımını attı. Okan, bir an için onun arkasından baktı. Omuzlarında hâlâ o görünmez ağırlık vardı, ama belki de artık yalnız taşımıyordu. Kapıyı usulca kapattı, odada yalnız kalan sözü ve sorumluluğunun ağırlığı, şimdi sadece ona aitti.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |