
Özellikle İstanbul gibi büyük, batı şehirlerinde mesai saatlerinin en yıpratıcı, en motivasyon kırıcı yanlarından biri, hiç şüphesiz sabah daha gün ağarmadan işe yetişmek zorunda kalmaktı. Kış aylarında karanlıkta, soğuk havada o sıcacık yataktan çıkıp dış dünyanın ayazına teslim olmak, çalışan herkes için zorlu bir başlangıçtı.
Okan, uykusuna düşkün biri olmamasından ve yılların getirdiği alışkanlıkla bu temponun ritmine uyum sağlamıştı. Fakat karanlıkta güne başlamak, insanın ruhunu her defasında hafifçe tökezleten bir zorunluluktu.
Saat altı sularında, Okan, Vera’yı uyandırmamaya özen göstererek yataktan kalktı. Havanın sabah ayazı, perde aralığından süzülen gri bir ışıkla birleşmişti. Sessizce duş aldı; suyun serinliği bedenini olduğu kadar zihnini de uyandırdı. Üzerine şık bir kazak, altına gömlek ve koyu renk bir pantolon giydi. Gömleğin yakasını düzeltirken aynadaki yüzüne kısa bir bakış attı; uykunun son izleri hâlâ teninde ama bakışlarında yeni güne taze bir açıklık vardı.
Dışarıda sabah ezanı okunuyordu. Şehrin derininden gelen o tanıdık ses, karanlığın yerini almaya hazırlanan sabahı haber veriyordu. Kahvesini evde içmekten vazgeçti; bunu çoğu zaman olduğu gibi emniyette, masasının başında yapmayı tercih etti.
Sokağa çıktığında hava hâlâ karanlıktı. Kaldırımlar ıslaktı, sokak lambalarının solgun ışığı su birikintilerinde titriyordu. Aracına binip motoru çalıştırdı; sessizlik içinde ilerlerken şehrin yavaş yavaş uyanışını izledi.
Mesai saatinin başlamasına az bir zaman kala odasına girdi. Bu da artık bir alışkanlığa dönüşmüştü. Henüz kimseler ortalıkta yokken, sabahın ilk saatlerindeki sessizlikte çalışmak Okan için günün en verimli, en berrak anlarıydı. Bu dakikalar, günün karmaşası başlamadan önce zihnini topladığı, düşüncelerini sıraya koyduğu özel bir zamandı.
Dün gece Devrim'in annesi Nur'la yaptığı konuşma, Okan'ın zihninde ağır ağır dönüp duruyordu. Her anlattığı, olayın merkezinde yatan aile dramının boyutlarını gözler önüne seriyordu. Engin'in hikayesi, bir kavga veya yüksek sesli bir reddediş değildi. Daha ziyade, aile fotoğraflarında asla yer bulamayan, sofradaki bir fazlalık, ismi anıldığında oluşan buz gibi bir sessizlikti. Nur’un çabalarına rağmen, eşi Boran'ın ona karşı hissettiği soğukluk ve mesafe, evin içinde hissedilen, dile getirilmeyen bir gerçekti. Bu, gürültüsüz ama derin bir dışlanmaydı.
Nur’un anlattıkları, Boran'ın Engin'i sadece "istememekten" öte, onu ailesine yönelik bir tehdit, geçmişin istenmeyen bir yüzü olarak gördüğünü ima ediyordu. Boran'ın bu katı tutumu, sadece bir üvey babanın reddi değil, aynı zamanda aile birliğini koruma adına sergilenen, acımasız bir muhafazakarlıktı.
İşte bu zehirli aile ortamında, Devrim ve Engin'in kurduğu bağ daha da anlam kazanıyordu. Nur, kızıyla oğlunu, genç kızın hiç bilmediği -ve bilemeden bu dünyadan göçüp gittiği- bir sır perdesinin ardında buluşturmuştu. Babasının Engin'den uzak tutma çabalarına rağmen Devrim, belki de onu sadece aynı anneden olmayan bir abi olarak görüyordu. Hayat ise, ona aslında bu kadar seven patronunun aynı kandan öz abisi olduğunu gösterme cömertliğinde bulunmamıştı. Belli ki babası Boran'ın da bu gerçek ilişkiden haberi olmamış, belki de olan biteni hiçbir zaman tam anlamıyla öğrenememişti.
Okan şimdi tekrar Devrim'i düşündü. İyi imkanlar içinde büyümüş, ailesi tarafından sevilen, değer gören bir kız olarak yetişmişti. İlgili -belki fazla ilgili-, güçlü ve varlıklı bir baba; uğruna bir oğlundan vazgeçmek zorunda kalmış bir anne; önüne serilmiş fırsatlar ve rahat bir hayat...
Buna rağmen Devrim, ailesinin sunduğu bu konfor alanından uzaklaşmış, seçtiği işe canı pahasına bağlanmıştı. Adalet arayışıyla yanıp tutuşan, hırslı ve başarılı bir gazeteci olmuştu. Bu, onun içten içe kendi ayakları üzerinde durmayı ne kadar iyi başardığını, sadece ailesinin kızı olarak değil, kendi kimliğiyle var olma iradesini gösteriyordu. Tüm rahatlığı ve güvenliği reddedip, inandığı değerler uğruna zorlu bir yolu seçmesi, onu gerçek anlamda güçlü ve başarılı bir kadın yapan özelliğiydi.
Kapısının çalınmasıyla derin düşüncelerinden sıyrıldı; anlaşılan mesaiye erken başlayan bir tek kendisi değildi. Kapı usulca, neredeyse ürkekçe aralandı ve aralıktan Selin'in tereddütle buruşmuş yüzü göründü. Amirini masasının başında otururken görünce, genç kadının yüzündeki endişe hemen eridi, yerini rahatlamış, neredeyse minnettar bir ifade aldı.
"Gelmişsiniz Başkomiserim, günaydın." diye mırıldandı, içeri süzülürken. "Tahmin etmiştim erken geleceğinizi.”
Okan'ın yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı. "Günaydın Selin," diyerek sandalyesinde doğruldu. Genç mesai arkadaşının yüzündeki hafif ferahlığı fark etmişti. Hafifçe öne eğildi, sesine güven dolu bir ton kattı. "Güzel haberler getirdin gibi hissediyorum."
Selin, elindeki dosyayı hafifçe kaldırarak onayladı. Kapıyı arkasından kapatırken, "Öyle olduğunu söyleyebilirim, Başkomiserim," dedi, sesinde dikkatli bir heyecan vardı. Dosyayı masaya koymak yerine tutmaya devam ederek, "Karttaki bilgiler her biri ayrı şifrelenmiş dosyalar yerleştirilmiş. Bu yüzden tüm verilere aynı anda ulaşmak mümkün olmadı," diye açıkladı. Ancak gözlerinde bir zafer ışığı parlıyordu. "Fakat önemli bir kısmını çözmeyi başardık."
Okan, Selin'in her kelimesini dikkatle dinliyor, başıyla onaylayarak genç meslektaşına güven veriyordu. Selin koltuğa yerleşti, dosyayı açarak heyecanını belli etmeye çalıştığı bir tonla anlatmaya devam etti. "Başkomiserim," diye söze başladı Selin, sesi titizlik ve heyecan arasında gidip geliyordu. "Kartın şifresini çözdüğümüz bölümde, Devrim'in kaleminden dökülen bir raporla karşılaştık. Rapor, Çağla'nın babası Aziz Sezen'in trajik ölümünün perde arkasını aydınlatıyor."
Selin, Okan'ın odaklanmış bakışları altında devam etti: "Resmi kayıtlara göre Aziz Sezen, beş yıl önce sıradan bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Fren arızası, her şeyin sorumlusu olarak gösterilmiş. Fakat Devrim'in topladığı teknik bulgular, buzdağının görünmeyen kısmını ortaya çıkarıyor. Aracın fren sisteminin ustaca sabote edildiğini belgeleyen detaylı bir inceleme hazırlamış."
"Aziz Sezen, mühendis kökenli, mütevazı ve son derece dürüst bir adam olarak biliniyor. Ölmeden hemen önce Güneydoğu'da büyük bir altyapı projesinde, baraj ve enerji hattı inşasında çalışıyormuş. İşin ilginç tarafı, bu projenin en büyük yatırım ortaklarından birinin Devrim'in babası Boran İplikçi olması."
Okan'ın kaşları hafifçe kalktı. Selin, bu sessiz tepki üzerine sözlerine devam etti: "Boran İplikçi hakkında yaptığım araştırmalar, onun keskin zekalı, ileri görüşlü ama sınır tanımayan hırsları olan bir profil çiziyor. İlk büyük sermaye birikimini, Aziz'in kazandığı bir devlet ihalesine ortak olarak elde etmiş. İkili zaten yıllardır süren yakın bir dostluğa sahiplermiş."
Selin'in sesi, odanın ağır havasına karışarak bir fısıltıya dönüştü: "Devrim, cinayetin teknik kanıtlarını toplamayı başarmış ama failin kimliğini belgeleyememiş."
Genç komiser, amirinin yüzündeki ifadeyi çözmeye çalışırken, içindeki endişeyi gizleyemedi. Yüzü buruştu, kelimeleri seçerek konuştu:
"Belki de... Devrim bu raporu tamamlamak üzereydi, Başkomiserim. Ama birileri onun gerçeği ortaya çıkarmasına izin vermedi."
Selin'in sözleri odada asılı kaldı.
Okan sıkıntıyla iç çekti. "Belki de..." diye mırıldandı, sesi odanın ağır havasında kaybolurken. Zihninde parçalar birbirine kenetleniyor, resim giderek daha karmaşık ve karanlık bir hal alıyordu. İç sesi, onu rahatsız eden ihtimallere doğru derinlemesine iniyordu:
Ve belki de... Evet, belki de onu öldürenler sadece sıradan bir suç çetesi değil, çok daha güçlü, kökleri derinlerde olan, toplumun en hassas damarlarına kadar işlemiş bir yapıydı.
Bu düşünce, bir yanıyla her şeye yeniden başlamak, en başa dönmek gibi hissettiriyordu ona. Sanki aylardır üzerinde çalıştığı tüm ipuçları, tüm deliller anlamsızlaşmış, yerini dipsiz bir kuyuya bırakmıştı. Ama içinde, çok derinlerde bir yerde, inatçı ve güçlü bir ses, tam aksini haykırıyordu. Bu karmaşanın ortasında, sona çok yakın olduğunu fısıldıyordu. Tüm bu parçalar aslında bir araya gelmek üzereydi. Devrim'in bıraktığı izler, Selin'in bulduğu rapor, Aziz Sezen'in şüpheli ölümü…
Hepsi, tek bir noktaya işaret ediyordu. Sadece doğru kapıyı açması gerekiyordu. Ve o kapının ardında, belki de en tahmin edemediği, en yakınındaki gerçekler yatıyordu.
Okan, zihninde dolanan karanlık ihtimalleri derin bir nefesle dağıtmaya çalıştı. Karşısında, gözleri hâlâ bulduğu ipucunun heyecanıyla parlayan genç mesai arkadaşına baktı. Selin'in yüzündeki o saf azim, ona içinde bulundukları sis perdesini yarma gücü veriyordu. Yüzüne samimi bir minnettarlık ve takdir ifadesi yerleşti.
"Eline sağlık Selin," dedi, sesi içten. "Çok değerli bir iş çıkardın. Peki, kalan şifreleri çözmeniz ne kadar sürer sence?"
Selin, hafifçe dudaklarını büzerek düşündü. Bakışlarını bir an tavandaki flüoresan ışığa dikti, zihninde hesaplar yapıyor gibiydi. Sonra, Okan'a umut ve kararlılık dolu bir gülümsemeyle baktı:
"Ekibimle birlikte yoğunlaşırsak, en geç yarın akşamüstüne kadar hepsini çözmüş oluruz, Başkomiserim."
"Harikasın," diye onayladı Okan. "O zaman haber bekliyorum senden. Tekrar çok teşekkür ederim.”
"Rica ederim, Başkomiserim." Selin ayağa kalktı, elini masanın üzerindeki dosyaya uzattı ve onu Okan'ın tam önüne, kalemliğin yanına, adeta saygıyla yerleştirdi. Dönüp kapıya doğru ilerledi.
Tam kapıyı açacakken, Okan'ın sesi onu durdurdu. Ses tonu, bir an önceki teşekkürlerden biraz daha ciddi ve düşünceliydi.
"Selin."
Genç kadın anında döndü, kapı kolunu hâlâ tutuyordu. "Buyurun, Başkomiserim?"
"Geçerken, eğer ofise geldiyse Kadir'e söyler misin, yanıma uğrasın."
"Tabii, Başkomiserim, hemen söylerim."
Kapı, Selin'in ardından usulca kapandı. Okan artık sessizliğin ve ağır sorumluluğun hüküm sürdüğü odada tamamen yalnızdı. Gözleri, masanın üzerinde özenle bırakılmış o bej renkli dosyaya kaydı.
Yavaşça dosyaya uzandı. Parmak uçları, karton yüzeyde hafifçe gezinirken, zihni bir sonraki adımı planlamak için hızla çalışmaya başladı.
Kapıdan yükselen ses, odadaki ağır sessizliği bir kez daha böldü. Gelen, Okan'ın beklediği isimdi: Kadir. Kapıyı aralayıp içeri girdi, yüzünde her zamanki ciddi ve işine odaklanmış ifadesi vardı.
"Günaydın Başkomiserim," dedi, sesi net ve saygılı. "Beni çağırmışsınız."
Okan, başını hafifçe kaldırarak onu selamladı, ancak gözleri hâlâ masanın üzerindeki dosyadaydı, sanki oradan ayrılamıyormuş gibi.
"Günaydın, Kadir," diye karşılık verdi, sesi düşünceli ve biraz gergindi. "Engin Türkmen'i tekrar ifadeye alacağız." Sonunda gözlerini dosyadan ayırıp Kadir'e baktı, bakışları kararlı ve aciliyetle doluydu. "Hukuken süremiz dolmadan işlemleri başlatmamız gerekiyor. Bugün, mümkünse hemen."
Kadir, bu talimatı anında kavradı. Omuzları gerildi, hazır olduğunu belli eden bir tavırla başını salladı.
"Tabii Başkomiserim, ben hemen bu işle ilgileniyorum. Sizi haberdar ederim."
Okan, ona minnettarlıkla baktı. "Çok teşekkür ederim. Kolay gelsin."
Kadir, hızlı ve kararlı adımlarla odadan ayrıldı. Okan ise tekrar dosyaya döndü, ancak bu kez zihninde Engin Türkmen'in ifadesinin ayrıntıları ve bu sorgudan çıkacak yeni ipuçlarının umudu vardı.
Kadir, gerçekten de tüm prosedürleri şaşırtıcı bir hızla tamamlamıştı. Öğle saatleri daha gelmeden, Engin Emniyet'teki sorgu odasına getirilmişti bile.
Okan, elinde sabah Selin'in getirdiği o bej dosyayla, hafif loş sorgu odasına girdi. Kapının açılış sesiyle başını kaldıran Engin'in yüzündeki ifade, şaşkınlık ve derin bir memnuniyetsizlikle bulanmıştı. Yakışıklı çizgileri, bu olumsuz duygularla gerilmişti.
"Başkomiserim..." diye söze başladı Engin, sesi adil olmadığını düşündüğü bu duruma içerlemiş bir tonla. "Ben gerçekten anlamıyorum. Sizin beni anladığınızı, bir noktada anlaştığımızı sanıyordum." Ellerini iki yana açtı, çaresiz bir jestle. "Her şeyi anlattım, öğrendiniz. Üstelik evimi de aramışsınız, her yerimi didik didik ettiniz." Dudaklarını hafifçe ıslattı, gözleri Okan'ın yüzünde bir cevap aradı. "Sahi, ben neden yine buradayım?"
Okan, bu soruyu duyunca içinden hafif bir zafer duygusu hissetti. Engin, evinden alınan SD kartın artık yerinde olmadığını fark etmemişti demek ki. Onu öylesine iyi, öylesine güvende bir yere sakladığını düşünüyor olmalıydı ki, polisler çıktıktan sonra kontrol etme ihtiyacı bile duymamıştı. Bu, Okan'ın elini oldukça güçlendiren bir hataydı.
Okan, ağır ve anlam yüklü adımlarla masaya doğru ilerledi. Sessizliği, onaylamaz bir tavırla başını hafifçe iki yana sallayarak bozdu. Bakışları, Engin'in üzerine çöreklenmişti.
"Ben de seni anladığımı," diye karşılık verdi, sesi alçak ve kontrollüydü, "bana her şeyi anlattığını düşünüyordum, Engin." Yüzüne, kasıtlı olarak yerleştirdiği, derin bir hayal kırıklığı ifadesi yayıldı. Dudakları ince bir çizgi halini almış, kaşları hafifçe çatılarak alnında kırışıklıklar oluşturmuştu.
Engin, "Anlattım zaten," diye mırıldandı, sesi bu kez daha az inandırıcı ve savunmacı bir tondaydı.
Okan, sandalyeye oturmak yerine, elindeki dosyayı neredeyse küçümseyerek masanın üzerine bıraktı.
Engin'in gözleri, endişeyle bir Okan'ın yüzüne, bir de masanın üzerindeki gizemli dosyaya kaydı. Yutkundu, boğazında bir düğüm hissetmişçesine. "Bu nedir?" diye sordu, sesi bu kez daha ince ve gergin çıkmıştı.
"Kendin bak," diye karşılık verdi Okan, umursamaz bir omuz silkme hareketiyle.
Engin, sakin olduğuna kendini inandırmaya çalışan bir ifade takındı ve omuzlarını silkti. Ancak dosyayı açmak için uzanan elindeki hafif titreme, onun gerçek duygularını ele veriyordu. Yavaşça, neredeyse tereddütle dosyayı araladı.
Dosyada şimdi sadece Devrim’in raporu değil aynı zamanda Engin’in evinden çıkan ve Çağla’yla çekilmiş olan fotoğraflar vardı.
Fotoğrafları görür görmez, yüzündeki ifade aniden değişiverdi. Tüm özgüveni ve rahatlığı, yerini şok ve paniğe bırakmıştı.
"Siz... bunları..." diye kekeledi, cümleleri toparlamaya çalışıyor ama anlamlı bir bütün oluşturamıyordu. "...bunun konuyla ne ilgisi var?"
Okan ise onun aksine son derece sakindi. Avuçlarını masaya bastırarak öne eğildi ve Engin'le neredeyse aynı göz hizasına geldi. Sesini alçak ve baskın bir tonda tutarak, "Bilmem ki..." diye karşılık verdi. "Konuyla ilgisi yoktuysa, neden bu ilişkiyi bir sır gibi sakladığını söyleyebilir misin bana mesela?"
Engin, sinirle hafifçe güldü. "Başkomiserim... biraz abartıyorsunuz artık. Benim özel hayatım sizi ne ilgilendirir? Bu, düpedüz özel hayatın mahremiyetine saygısızlık."
Okan, onun laf oyunlarının kendisini etkilemediğini vurgulamak istercesine, gözlerini bıkkın bir ifadeyle kırpıştırdı. "Engin... Çağla, Devrim'in en yakın arkadaşı. Sizse," diye vurgulayarak ekledi, "gizlediğiniz bir ilişki içindesiniz."
Engin, savunmaya geçerek itiraz etti: "Saklamadık! Sakladığımız nereden çıktı? Sordunuz da biz mi söylemedik?"
Okan'ın ses tonu bu kez hafifçe sertleşti. "Çağla'ya defalarca seninle ilgili sorular sordum. Sanki uzaktan tanıdığı birinden, sadece Devrim'in patronundan bahseder gibi 'Engin iyi bir adam' deyip durdu. Bu, saklamak değilse nedir?"
Engin, kendinden emin bir tavırla cevap verdi: "Bana sorsanız söylerdim. Çağla çekinmiş olmalı. Neden size söylemediğini bilmiyorum."
Okan'ın yüzündeki sabır iyice tükeniyordu. "Pekala," dedi, sesi keskinleşerek. "Şimdi sana soruyorum o halde. Bu rapor neyin nesi?" Parmaklarıyla Devrim'in hazırladığı raporu işaret ediyordu.
Engin, gözlerini hızla kağıtların üzerinde gezdirdi. Yüzündeki son renk de soldu, bütünüyle bembeyaz kesilmişti. Dudakları hafifçe titreyerek, "Kartı açmışsınız..." diye fısıldadı. O güvenli ifade yerini derin bir şaşkınlığa bırakmıştı.
Okan, hayal kırıklığını artık saklamıyordu. Başını iki yana sallayarak kollarını göğsünde kavuşturdu. "Engin... sana inanmak için inan çok çabalıyorum ama sen ipin ucundasın şu an."
Bu sözler Engin'i bütünüyle ürpertti. "Bakın bu rapor... bu rapor Devrim'e ait..." diye kekeledi.
"Onu anladık zaten!" diye Okan sözünü kesti, sesi odada yankılanırcasına yükselmişti.
Engin, ne diyeceğini bilemez halde, ağzı bir karış açık Okan'a bakakaldı.
"Eee Engin? Konuşsana! Bu rapor ne, neden sende?" Okan'ın sesi daha da yükseldi. Birden iyice eğildi, yüzü Engin'in yüzüne sadece bir karış mesafedeydi. Gözlerini Engin'in gözlerine dikerek, her heceyi vurgulayarak sordu. "Devrim neden Çağla’nın babasının katilini bulmadan önce öldürüldü?"
Sorgu odasının havası iyice gerilmişti. Engin'in nefes alışverişi hızlanmış, alnında ter damlacıkları belirmişti. Okan'ın bakışları ise çelik gibi sert ve sorgulayıcıydı; gerçeği ortaya çıkarmaya kararlı görünüyordu.
Okan, Engin'in üzerine doğru eğildi, gözlerini onun kaçamak bakışlarına dikti. Sessizlik, odada boğucu bir ağırlık yaratıyordu.
"Konuş, Engin," dedi Okan, sesi alçak ama her hecesi çelik gibi sertti. "Bu rapor neden sende? Devrim neden sana geldi?"
Engin'in nefesi kesik kesikti. Parmakları masanın kenarını beyazlaşıncaya kadar sıkıyor, bakışları bir Okan'a, bir de kapıya kayıyordu. "O... o bana güvendi," diye kekeledi. "Araştırıyordu... Çağla'nın babasının ölümünün kaza olmadığını düşünüyordu. Bana bu dosyayı verdi... 'Bunu sana emanet ediyorum,' dedi."
Okan, bu cevabı beklemiyor gibi yaptı. Küçümser bir tavırla, "Oysa o çok güvendiği Engin abisi, en yakın arkadaşıyla sevgiliymiş... Haberi yok," dedi.
Engin çaresizce, içindeki suçluluk duygusuna rağmen, "N'olur yapmayın... Öyle değil," diye mırıldandı. Oysa öyle olduğunu en iyi bilen kişiydi. “Onu tehlikeye atacak bir şey asla yapmazdım. O da bunu biliyordu."
Hafifçe başını yana eğdi, yüzünde yarı şaşkın, yarı kuşkulu bir ifade belirdi. "İlginç," dedi, sesinde hafif bir alay vardı. "Yani Devrim, hayatını riske atacak kadar önemli bir dosyayı, sadece 'güvende tutman’ için mi sana verdi? Hiç mi sorgulamadın?” Okan, soruları bir ok gibi arka arkaya fırlatıyor, Engin'in savunmasını delik deşik ediyordu.
Engin, boğazını temizledi. "Ben... ben onun gerçekten abisi gibiydim. Neden anlamak istemiyorsunuz?"
"Abisi gibi mi?" diye Okan, bu sefer daha keskin bir tonla tekrarladı. "Peki ya sen, bu 'abisi' sıfatıyla, onun bu tehlikeli araştırmasını neden durdurmadın? Neden 'Dur, Devrim, bu işler tehlikeli' demedin? Yoksa..." Okan aniden duraksadı, Engin'in gözlerinin içine bakarak, "...sen de mi merak ettin? Sen de mi öğrenmek istedin gerçeği?"
Engin'in yüzündeki ifade, Okan'ın tam da hedeflediği yere isabet ettiğini gösteriyordu. Bir anlık panik, gözlerinde okunabiliyordu. Okan, bu zayıf anı görünce saldırısını sürdürdü.
"Merak ettin, değil mi Engin? Dosyayı inceledin. Belki de sadece bir iki şeye baktın ama gördüklerin seni korkuttu. Çünkü sen de aynı sonuca vardın: Aziz Sezen'in ölümü kaza değildi.”
"Hayır!" diye itiraz etti Engin, sesi titrek ve gergin. "Ben sadece... onun için endişeleniyordum!"
"Endişe mi?" diye Okan, acımasızca gülümseyerek tekrarladı. "Yoksa korku mu? Çünkü şu an burada, bu odada bile korkuyorsun, Engin. Bana bakışından, sesinin titreyişinden belli. Peki ya korkunun kaynağı ne? Benden mi, yoksa gerçeği söylediğinde dışarıda seni bekleyenlerden mi?"
Okan, bu son soruyu sorarken hafifçe doğruldu ve odanın diğer tarafına, kapıya doğru bir bakış attı. Bu hareketiyle, Engin'in zihninde dışarıdaki tehdidi canlandırmayı amaçlıyordu. Psikolojik baskıyı en üst seviyeye çıkarmıştı.
Okan, son darbeyi indirmek için eğildi, sesi tehlikeli bir yumuşaklıkla,
“Bana gerçeği söyle, Engin. Artık kaçış yok. Ya benimle konuşursun ya da ben savcılığa giderim. Anlatacaklarım seni doğrudan şüpheli konumuna sokar; ifadeye çağrılman, tutanaklara adının geçmesi ve hakkında resmi bir soruşturma açılması an meselesi.”
Engin çaresizce pes etmişti, sanki tüm enerjisi ve direnci tükenmiş gibiydi. Yüzünde derin bir yorgunluk ve acı vardı. Canhıraş bir şekilde, sesi titreyerek konuşmaya başladı:
"Devrim bana o dosyayı getirdiğinde sadece 'Çağla'nın babasının ölümüyle ilgili bazı tutarsızlıklar var, bunu sakla' demişti," diye kekeledi Engin, kelimeler boğazında düğümleniyordu. "Ama ben... ben daha derine indim. Dayanamadım, merak ettim."
Okan'ın bakışları iyice keskinleşmiş, gözlerinde sert bir ışık parlıyordu. "Ne buldun, Engin?" diye sordu, sesi odanın ağır havasını yarıp geçercesine netti.
"Devrim, sadece teknik raporları toplamıştı," diye devam etti Engin, sesi giderek cılızlaşıyordu. "Frenlerin sabote edildiği belliydi ama..." Bir an duraksadı, nefesini topladı, "...ben kimin yapmış olabileceğini araştırmaya başladım. Aziz Bey'in telefon kayıtlarına, son günlerinde kiminle görüştüğüne baktırdım."
Okan yerinden fırlamıştı. "Nereye baktırdın? Bu kayıtlar resmi olarak mühürlüdür."
Engin, acı dolu bir gülümsemeyle, "Bazı eski... bağlantılarım var," diye mırıldandı. "Ve buldum. Aziz Bey, ölmeden önceki son hafta, defalarca Boran İplikçi'yi aramış. Görüşmeler giderek daha gerginleşmiş."
Odanın havası iyice ağırlaşmıştı, her kelime havada somut bir ağırlık gibi asılı kalıyordu. Engin devam etti:
"Son görüşmelerinde... Aziz Bey, Boran'a 'Bu işten vazgeçmezsen, her şeyi basına açıklayacağım' diye bağırıyor. Boran ise 'Seni durdururum' diye tehdit ediyor."
Okan, Engin'i durdurdu. "Aziz'le Boran, Güneydoğu'daki baraj projesinde beraber çalışmıyorlar mı?" diye sordu, sesi şüphe ve merakla doluydu.
"Evet," diye onayladı Engin, başını iki yana sallayarak. "Sadece beraber çalışmakla da kalmıyorlar, çok sıkı iki dostlar. Yılların arkadaşlığı var aralarında."
Okan susup onun anlatmasına müsaade etti. Engin, anlatacaklarının ağırlığı altında ezilir gibiydi.
"Boran, işi büyütmek için siyasetçilerle kirli ilişkiler kurmaya başlıyor," diye devam etti Engin, sesi giderek daha da ciddileşiyordu. "Rüşvet, ihale feshi... Her şey mübahtı onun için. Ama Aziz... O, her şeyin temiz ve şeffaf olmasını istiyordu. Boran'ın bu kirli oyunlarını fark ettiğinde ise çoktan iş işten geçmişti."
Engin, anlatırken gözlerini Okan'dan kaçırıyor, bazen masaya, bazense duvara bakıyordu. Sanki bir çeşit ihanetin yükünü taşıyamıyor gibiydi.
"Aziz, Boran'ı uyarmış," diye fısıldadı Engin. " 'Boran, bu işte yanlış yapıyoruz' dediği o son konuşmada, aralarındaki dostluk da sona erdi. Boran, 'Yaptığımız her şeyin ardında iyi niyet vardı' diye savunmuş kendini. Ama Aziz'in cevabı netti 'Kendi çıkarını savunmak iyi niyet değildir, Boran.' "
Engin, bir an duraksadı, nefes almakta güçlük çekiyor gibiydi. Sonra, en ağır kısmı anlatmaya başladı:
"Bir hafta sonra Aziz, 'trafik kazasında' öldü. Resmi raporda fren arızası yazıyordu. Ama gerçek çok daha karanlıktı. Boran'ın iş ortakları devreye girmiş, raporları değiştirtmiş, her şeyi kusursuz bir kaza gibi göstermişler."
Okan, Engin'in söylediklerini duyunca yüzünde derin bir şok ve dehşet ifadesi belirdi. Gözleri büyümüş, nefesi kesilmiş gibiydi. "Aziz Sezen’in katilini biliyordun ve ihbar etmedin öyle mi?"
Engin bu kez ne isyan ediyor ne de kendini haklı çıkarmaya çalışıyordu. Tamamen pes etmiş, yılgın ve derin bir kabullenmişlik içindeydi. "Yapamazdım..." diye mırıldandı, sesi neredeyse fısıltı kadar zayıftı. "Ne anneme ne de Devrim'e göz göre göre bu ihaneti yapamazdım..."
Okan, profesyonel kimliğine sığınarak soğuk bir tonla yanıt verdi: "Gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek amacıyla delil yok eden, gizleyen veya değiştiren kişiye 6 aydan 5 yıla kadar hapis cezası verilir."
Engin'in yanıtı ise yıkıcı bir sakinlikle geldi: "Umurumda değil... Boran denilen o herifi günahım kadar sevmiyorum. Ama annem onunla mutlu, onun hayatının alt üst olmasına izin veremezdim. Devrim'in babasız büyümesine izin veremezdim..." Yeşil gözleri derin bir kederle gölgelendi. "Tıpkı benim gibi."
Engin, acı dolu bir iç döküşle devam etti: "İşte bu yüzden başından beri Devrim'le olan aile bağımızı saklamak istedim. Gün gelir de Boran İplikçi'nin katil olduğu bir şekilde ortaya çıkar diye... Gördüğünüz gibi haklıydım."
Okan, bu karmaşık aile trajedisi karşısında ne diyeceğini bilemiyordu. Çaresizce sordu: "Devrim... Devrim'in kendi babasının katil olduğundan haberi var mıydı?"
"Hayır..." diye yanıtladı Engin, kesin bir tonla. "Asla. O sadece raporda hazırladığı kadarını biliyordu. Onu bu gerçekle asla baş başa bırakmadım.”
"Peki ya Çağla?" diye sordu Okan, sesi yumuşak ama ısrarlıydı.
Bu kez Engin sıkıntıyla kıpırdandı. Yüzünde derin bir acı ve çatışma okunuyordu. "Söylemedim ona da" diye fısıldadı. "Ne kadar içim içimi yese de sustum. Bu gerçeğin ağırlığıyla yaşayamazdı. Hem babasını kaybetmişti hem de onu en iyi arkadaşının babasının öldürdüğünü bilmek... Bunu kaldıramazdı."
Okan çaresizce başını iki yana salladı. "Engin, şimdi sadece Boran İplikçi'yi değil, seni de tutuklamamız gerekecek."
Engin omuz silkti. Sanki bu ihtimali yaşama olasılığını hep düşünmüş, kendini buna alıştırmış gibiydi. Yüzünde hüzünlü bir kabullenme vardı. "Vazifenizi yapın lütfen," diye mırıldandı.
Bu sözlerle birlikte sanki sadece özgürlüğünden değil, bir parçası olduğunu düşündüğü her şeyden de aynı çaresizlikle vazgeçiyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |