
Aradan geçen birkaç günün ardından, Engin’in anlattığı her şey tek tek araştırıldı; verdiği ifadeler, sunduğu ayrıntılar ve işaret ettiği kaynaklar birbiriyle örtüşüyordu. Yapılan incelemeler sonucunda, Engin’in söyledikleri doğrulandı. Gerçek, tüm ağırlığıyla ortaya çıkmıştı:
Boran İplikçi, gerçekten de en yakın arkadaşı Aziz Sezen’in katiliydi.
Toplanan deliller, olay yeri raporları, adli tıp bulguları ve tanık ifadeleri titizlikle dosyalanarak Cumhuriyet Savcılığı’na iletildi.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, delillerin yeterliliği üzerine Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne Boran İplikçi hakkında yakalama talimatı gönderdi. Soruşturma dosyası, kısa sürede Sulh Ceza Hâkimliği’nin önüne geldi.
Ancak aynı günlerde, Engin hakkında da ayrı bir soruşturma başlatılmıştı.
Savcılık, onun uzun süre boyunca gerçeği bildiği hâlde yetkililere haber vermediğini değerlendirerek, “suçu bildirmeme” suçundan işlem yapılmasına karar verdi. Deliller toplanıyor, ifadeler karşılaştırılıyor, Engin ise bu süreçte gözaltında tutuluyordu.
SD kartın kalanından da işe yarar bir şey çıkmamıştı.
Şimdi saat akşama doğru yavaş yavaş ilerleyip hava çoktan kararmışken ofisinde sessizce oturmuş, sandalyesinde iyice geriye yaslanmış zihninde olayları yeniden canlandırıyordu. Devrim'in katilini bir türlü bulamamak içini kemiriyor, zihni sürekli kendi kendine hesaplaşıyordu. Her şeyi en baştan, sakin bir kafayla düşünmeye karar verdi.
Aşiret artık denklem dışı kalmıştı ve onları yeniden işin içine katacak bir neden de yoktu.
Aziz'in katilinin Boran çıkmaması halinde, Devrim, hazırladığı raporla gerçekleri ifşa edecek diye susturuldu ihtimali düşününebilirdi. Ancak ortaya çıkan acımasız gerçek, bu olasılığı da tamamen bertaraf etmişti. Hiçbir baba, Boran'ın Devrim'e olan düşkünlüğü bilindikten sonra, kendi kızını öldüremezdi.
Yunus, saplantılı bir eski sevgiliydi evet, ama Okan'a göre aynı zamanda ödleğin tekiydi. Onun kadar korkak birinin birini öldürmeye cesaret edebileceğine ihtimal vermiyordu.
Simge'nin düğmesinin cinayet mahallinde bulunması şüphe uyandırıcıydı kuşkusuz. Fakat onu işaret eden başka somut bir delil yoktu. Yine de Okan, temkinli davranarak Simge'yi zihnindeki "şüpheli" klasöründe tutmaya karar verdi.
Engin ise bu işte sandığından çok daha derinlere batmış, adeta bir bataklığın ortasında kalmıştı. Yine de Okan, onun doğrudan kız kardeşinin katili olamayacağından emindi. Bunun için hiçbir mantıklı neden yokken, aksini düşünmek için ise çok fazla sebep vardı.
Tarık ise başından beri sıfır şüpheyle izlediği biriydi ve Okan'a kalırsa, o çoktan bu şüpheliler listesinden çıkmıştı.
Okan, zihnini berraklaştıracak, düşüncelerini hızlandıracak bir beyin fırtınasına ihtiyaç duyuyordu. Daha önce defalarca okumasına rağmen, elindeki tüm yazılı ifadeleri dosyalarından çıkartıp masasının üzerine yaydı. Tek tek, sabırla ve her seferinde farklı bir ayrıntıyı yakalamak umuduyla hepsini yeniden okudu, inceledi. Kelebek etkisiyle, adeta göremediği bir şeyi görmeyi, aklının bir köşesinde saklı kıvılcımı bulmayı bekliyordu.
Aradığını yine bulamayınca bu kez Devrim'in dosyasını önüne açtı. Karanlık odada yüzünü sadece masa lambasının ışığı aydınlatıyordu. Gözlerini kısarak, defalarca okuduğu satırları bu kez daha farklı bir bakışla süzdü. Ve tam o sırada, satırlar arasında kaybolmuş sıradan bir cümle, bir şimşek gibi çaktı gözüne:
Devrim'in yaşadığı apartmanda kamera yoktu, ancak sokak kameralarının cinayet saatinde çalışmadığı not düşülmüştü.
Bu cümle zihninde bir yere takıldı. Hemen ardından, dosyadaki bilişim raporuna göz attı. Raporda, bozuk olduğu düşünülen kameranın diskiyle ilgili şu ifadeler yer alıyordu: ‘Kamera birkaç saat sonra tekrar kayda geçmiş, ancak dosya isimleri manuel olarak değiştirilmiş. Bozuk olduğu düşünülen kameranın yedekleme klasöründe birkaç kare bulundu.’
Okan'ın kalbi hızla çarpmaya başladı. Bulunan o puslu kareleri açtı. Görüntü kalitesi düşüktü ama silueti seçilebilen bir kadın vardı. Görüntüyü defalarca büyüttü, her piksele adeta hücum etti. Kadının yürüyüşü, saçının boyu, duruşu... Hepsi, aklına bir ismi getiriyordu.
Çağla.
Ama emin olamıyordu; görüntü o kadar net değildi. Yine de içine, soğuk ve ağır bir şüphe düşmüştü. "Çağla neden orada olsun ki?" diye geçirdi zihninden, ses tonu kendi kendine sorduğu bu soruda bile giderek kararlılaşıyordu.
Hemen, Çağla'nın ifadesini tutanaklar arasından buldu. Çağla, o gece saat 19.00'dan itibaren hastanede nöbette olduğunu beyan etmişti. Hiç vakit kaybetmeden hastanenin insan kaynakları birimini aradı. Nöbet çizelgesini kontrol ettirdiğinde donakaldı: Çizelgedeki imza 21.30'u gösteriyordu. Bu, Çağla'nın iki buçuk saatlik bir zaman dilimini açıklayamadığı anlamına geliyordu.
O kritik saatlerde neredeydi?
Bu gerçek, Okan'ın damarlarında dolaşan kanın aniden basıncını yükseltmişti. Vücudu adrenalinle dolarken, odanın içinde huzursuzca, bir sağa bir sola yürümeye başladı. Avuçlarını sıkıyor, sakalını düşünceli bir halde sıvazlıyordu. Bütün bu yaşananlar, korkunç derecede büyük bir tesadüf müydü, yoksa gerçek, buz gibi sinsi bir planla bunca zaman gözlerinin önünde mi saklanmıştı?
Bu karmaşık sorular beyninde bir şelale gibi akarken, Okan parçaları sakinlikle birleştirmeye çalıştı. Adli Tıp Uzmanı Aykut'un otopsi raporundaki sözleri zihninde yankılandı: "Devrim'in göğsündeki kesi, son derece profesyonel ve kontrollü bir şekilde açılmış. Küçük bir kesiden maksimum kan kaybı hedeflenmiş. Kanında ise yüksek dozda sakinleştirici ve çeşitli uyarıcı maddeler tespit edildi. Tıpkı bir cerrahın, ya da en azından tıp bilgisi olan birinin yapabileceği bir iş...amatör bir iş değil."
Zihnindeki bulutlar dağılıyor, resim netleşiyordu. Şimdi, bu kuşkusunu somut bir kanıta dönüştürmenin zamanıydı. Cinayet mahallinde bulunan ve üzerinde az miktarda DNA izi tespit edilen o plastik eldiven... Eğer Çağla'ya ait bir DNA örneği bulabilir ve bu ikisi eşleşirse, her şey anlam kazanacaktı. Aceleyle Engin'in evine gitmeli, Çağla'ya ait bir saç teli, bir iz, en ufak bir ipucu bulmalıydı.
Hızla alt kata, Adli Kolluk ve Delil Yönetimi Birimi’ne indi.
Nefes nefese masaya yaklaştığında, adli işlemlerin kaydını tutan Uzman Çavuş Necla’ya döndü ve durumu kısaca özetledi:
“Necla, kolay gelsin. Engin Türkmen’in dosyasındaki ev anahtarını tekrar almam gerekiyor. Tutuklu olması nedeniyle eve erişim iznimiz hâlâ geçerli. Yeni deliller ışığında evi yeniden incelememiz gerek.”
Necla, bir süre bilgisayar ekranına baktı, ardından onaylayıcı bir baş hareketi yaptı. “İzniniz geçerli, Başkomiserim. Protokol gereği kaydınızı oluşturuyorum.”
Kısa bir süre sonra, mühürlü zarf yeniden açılmış ve Okan, kaderi değiştirebilecek o küçük metal parçasını avucunun içinde hissediyordu. Artık Engin'in evine gitmek için hiçbir engel kalmamıştı.
Arabasına yöneldi, kontağı çevirdi ve trafiğe daldı. Akşamın o yoğun, ışıklı ve gürültülü koridorunda, aklı yalnızca bir soruya kilitlenmişti: Neden?
"Neden?" diye mırıldandı, direksiyonu sımsıkı kavrayarak. "Neden Çağla, Devrim'i öldürsün ki?"
Zihninde Çağla'nın o kederli, mahzun hali canlandı. Başından beri, kaybın acısını en derinden hisseden, yaslı yakın arkadaş rolünü neredeyse kusursuz oynayan oydu. Gözlerindeki yaşlar sahte miydi? O titreyen ses, o çaresiz ifadeler, hepsi bir oyunun parçası mıydı? Bu düşünce bile tüyler ürperticiydi. Eğer öyleyse, arkasında yatan gerçek motive ne olabilirdi? Aşk mı? Kıskançlık mı? İntikam mı? Yoksa hiç bilmedikleri, karanlıkta kalmış çok daha büyük bir sır mı?
Okan, Engin'in yaşadığı loş siteye girip aracını büyük bir aciliyetle bahçe kapısının önüne çekti. Ağır demir kapıyı seri hareketlerle açtı ve içeri daldı.
İçeriyi, birkaç gündür kapalı kalmış olmanın ağır, boğucu havası kaplamıştı. Ancak her şey şaşırtıcı bir düzen içindeydi, sanki hayat aniden dondurulmuştu. Vakit kaybetmeden yatak odasına yöneldi. Gardırobun kapaklarını açtı, hızlı hızlı katlanmış kazakların ve asılı gömleklerin arasında göz gezdirdi. Bir kadın kıyafeti, bir iz arıyordu ama bulamadı.
Banyoya yöneldi. Ferah banyo, açtığı avizenin yoğun ışığıyla aydınlandı. Dolapları açtı, çekmeceleri karıştırdı. Belki Çağla'ya ait bir diş fırçası bulmayı umuyordu ama ne yazık ki tek bir diş fırçası vardı, o da muhtemelen Engin'e aitti.
Bu kez yatak odasındaki aynalı komidine yöneldi. Çekmeceleri hızla ama dikkatle karıştırırken, sonunda aradığı türden bir ipucuna ulaştı: Bir ruj. Kırmızı bir ruj.
Engin Bey'in çok hareketli bir gece hayatı yoktuysa; bu ruj, büyük ihtimalle Çağla'ya ait olmalıydı. Yine de bu bulgu tek başına içine tam sinmemişti. Zihni hızla olası sorunları sıraladı: Rujun ne kadar kullanıldığı, üzerinde yalnızca tek bir dokunuşun mu yoksa uzun süreli bir temasın mı izi olduğu belirsizdi. Zaman ve saklama koşulları—ısı, nem, güneş ışığı—DNA'yı bozabilirdi. Ayrıca, birden fazla kişi tarafından kullanılıp kullanılmadığı da büyük bir soru işaretiydi; bu durumda karışık bir DNA profili çıkabilir ve net sonuca ulaşmayı engelleyebilirdi.
Ruju delil torbasına yerleştirdikten sonra, bu kez özenle düzeltilmiş yatağa yöneldi. Telefonunun fenerini açarak siyah çarşafların üzerinde incecik bir iz, bir saç teli aramaya koyuldu. Şanslıydı. Aradığından daha da iyisi, sarı, ince bir saç teliyle karşılaşması çok sürmedi. Onu da büyük bir özenle, içinde hafif bir zafer hissiyle, ayrı bir delil torbasına yerleştirdi.
Okan, evden çıkmak üzere kapıya yöneldiği sırada aniden durdu ve cebindeki telefona uzandı. Akşam saat 10'u geçiyordu ancak zamanın önemi yoktu; içindeki sıkıştırıcı gerçeklik daha ağırdı. Adli Tıp Uzmanı Aykut'un numarasını tuşladı. Telefon birkaç kez çaldı, uzun ve bekleyen bir sessizlikten sonra açıldı.
Okan, evden çıkmak üzere kapıya yöneldiği sırada aniden durdu ve cebindeki telefona uzandı. Akşam saat 10'u geçiyordu, sokaklar sessizliğe bürünmüştü. Adli Tıp Uzmanı Aykut'un numarasını tuşladı. Telefon birkaç kez çaldı, uzun ve bekleyen bir sessizlikten sonra karşı taraf açıldı.
"Hayırdır Okan?" dedi Aykut, sesi uykunun ağırlığıyla bulanıklaşmıştı.
"Hayır mı şer mi, onu henüz bilmiyorum," diye karşılık verdi Okan, sesi gergin ve aceleci. "Neredesin?"
"İnsan bu saatte nerede olur Okan? Evdeyim tabii ki." Aykut'un sesi, yastığa gömülmüş birinin yorgunluğunu taşıyordu.
"İyi, hazırlan o zaman. Yarım saate kadar seni alırım."
"Ne? Ne diyorsun Okan ya?" diye mırıldandı Aykut, şaşkınlıkla. "Bu saatte mi?"
"Elimde çok önemli bir delil var. Acilen DNA eşleştirmesi yapmamız lazım."
"Sabahı beklesek olmaz mı? Oğlum, sen niye mesai saatinden çıkamıyorsun? Saat kaç, haberin var mı Allah aşkına? Git evine, yat Okan, gözünü seveyim."
"Durum çok kritik Aykut. Şüphelileri ayıkmadan önce bu işi halletmemiz gerekiyor."
"İyi, iyi, tamam hadi. Gel, bekliyorum."
Okan, bu son cümleyi dinlerken çoktan arabasına binmiş, kontağı çevirip gece karanlığına dalıyordu. Sokak lambalarının soluk ışıkları altında, aracının farları yolu aydınlatıyor, zihnindeki sorular ve yüreğindeki aceleyle birlikte asfaltı yarıyordu.
Aykut'un evinin önüne geldiğinde, mesai arkadaşı yorgun argın kapının önünde dikiliyordu. Üzerine bir şeyler atarak giyinmiş, saçları dağınıktı. Söylenerek, homurdanarak bindi arabaya. Aykut'la Okan senelerdir beraber çalıştıklarından, artık aralarında sadece resmi bir iş arkadaşlığı yoktu; derin bir dostluk ve birbirlerine karşı sonsuz bir sabır vardı.
"Sana inanmıyorum ya," diyerek emniyet kemerini taktı Aykut. "Saat kaç oğlum, hiç mi yorulmuyorsun? İnsan biyolojisinden haberin var mı senin?"
"Kafamda çözemediğim konular kalınca uyuyamıyorum," diye cevap verdi Okan, direksiyonu sıkarak. "Yapacak bir şey yok."
"Ben uyuyorum Okan ya, vallahi ben çok güzel uyuyordum," diye iç geçirdi Aykut, gözleri hâlâ yarı kapalı, başını hafifçe cama, yana yaslamıştı.
Onun bu bitkin haline bakarak Okan, yüzünde hafif ve suçlu ama sevecen bir gülümsemeyle, "Özür dilerim," dedi. "Ama bu gece bu işi halletmemiz gerekiyordu Aykut. Sana söz, bu davadan sonra yemek ısmarlıyorum. Nerede istersen."
Okan, aracın içinde geceye karışan sokak lambalarının soluk ışıkları altında, zihninde bir yapbozun parçalarını birleştirircesine, Aykut'a son gelişmeleri anlattı. Her kelime, gerilimin ağırlığını biraz daha artırıyordu. Araba emniyet binasının önünde durduğunda, nihayet o soru dudaklarından döküldü: "Ne kadar sürer bu DNA işi?"
Aykut, yılların verdiği mesleki bir dinginlikle, "Sabahı bulur," dedi, sesi yorgunluğun gölgesiyle ağırlaşmıştı.
Okan, bu cevabı bekliyordu. Sessizce başını salladı; bakışları, kararlılığın ve içinde biriken şüphenin kesiştiği bir noktaya sabitlenmişti.
Cebinden telefonunu çıkarıp Vera’ya bu gece eve gelemeyeceğini, Emniyet’te olduğunu mesaj attı.
Laboratuvara adım attıklarında, soğuk ve steril hava yüzlerine çarptı. Burası, gerçeğin en ham haliyle buluştuğu, sessizliğin ve bilimin hüküm sürdüğü bir tapınak gibiydi. Aykut, bir ritüeli yerine getirircesine sakin ve otomatik hareketlerle önlüğünü giydi, ellerini yıkadı, lateks eldivenlerini ve maskesini taktı. Aynı sessiz ciddiyetle, bir maskeyi Okan'a uzattı.
Sonra, delillerin hassas dansı başladı. Aykut'un parmakları, eldivenin iç yüzeyinden alınan pamuklu çubuğu, bir tüpün karanlık boşluğuna bırakırken bir cerrahın titizliğiyle hareket etti. Aynı özen, kırmızı rujun üzerindeki görünmez izlerden ve saç kökünün canlı çekirdeğinden alınan örnekler için de geçerliydi. Her biri, bir kimliğin şifresini taşıyan bu küçük kaplar, soğuk metal raflarda yerini aldı: E-01, R-02, S-03.
DNA'nın hücre hapishanesinden kurtarılma vakti gelmişti. Aykut, berrak sıvılar ve keskin kokulu kimyasallarla dolu tüpleri, ısıtma bloğuna yerleştirdi. Zaman yavaşça akarken, sıvıların rengi açıldı, adeta hücrenin duvarları eriyor ve içindeki en kıymetli hazine olan DNA, karanlık laboratuvar ışığında parıldayan çözeltiye karışıyordu.
Bir sonraki adım, bu hazinenin miktarını ölçmekti. Saatler, tik taklarıyla laboratuvarın sessizliğini bölüyordu. Sonunda sıvılar kristal berraklığına kavuştu; DNA, görünmez bir misafir olarak artık çözeltinin her zerresine nüfuz etmişti. Aykut, bilgisayar ekranında beliren sayısal değerlere baktı ve nadir bir memnuniyetle, "Saç kökü sağlam çıkmış. Rujda iz az, ama yeterli," dedi.
Gece yarısı çoktan geçmişti. PCR cihazı, DNA'nın milyonlarca kopyasını yaratmak üzere çalışmaya başladığında, sabrın en uzun sınavı da başlamış oldu. "Sabaha kadar sürer bu," diye fısıldadı Aykut. Laboratuvar, makinenin mekanik nefes alıp verişleri ve aralıklı bip sesleriyle doldu. Isı göstergesinin kırmızı ve mavi dansı, odadaki tek hareketli şeydi.
Okan, köşedeki eski kanepeye çökmüştü. Kolları göğsünde kavuşmuş, başı hafifçe geriye yaslanmıştı. Göz kapakları kapalıydı, ancak zihninin perdesinde, olay yerinden delillere, şüphelilerin ifadelerinden Çağla'nın o puslu silüetine kadar her şey canlanıyor, dans ediyordu. Aykut ise rahat koltuğuna gömülmüş, ayaklarını bir sandalyeye uzatmış, Okan'ın aksine yorgun bedenini uykunun kollarına bırakmıştı.
Şafak sökmeden hemen önce, saatler 07:00'ı gösterirken, PCR cihazından gelen keskin bir sinyal, sessizliği aniden parçaladı. Okan, yerinden fırladı, gözlerini hızla kırpıştırarak etrafa baktı. "Aykut!"
Uykunun derin sularından çekip çıkarmak zordu onu.
"Aykut! Tamamlandı galiba."
Aykut, güçlükle gözlerini açtı, bulutlu zihnini toparlamaya çalışarak ayağa kalktı. "Evet, oldu." dedi, sesi hâlâ uykunun peleriniyle örtülü.
Okan'ın heyecanı artık gözle görülürdü. Tüm yorgunluğu silinmiş, her siniri gerilmiş, nefesini tutmuş, nihai kararı bekliyordu. PCR'nin zahmetli süreci bitmişti. Şimdi sıra, kapiler elektroforezdeydi; DNA'nın şeritleri, bir elektrik alanında dans ederek büyüklüklerine göre ayrılacak ve ekranda, genetik kimliğin renkli bir haritasına dönüşeceklerdi.
Nihayet, üç profil -eldiven, ruj ve saç- dijital bir mahkemede yan yana geldi. Bilgisayar, görünmez iplikçikleri satır satır okuyor, her genetik lokusu karşılaştırıyordu. Ekrandaki renkli bantlar, yavaş yavaş, kaçınılmaz bir gerçekliğe doğru kaydı ve üst üste çakıştı. Laboratuvara, ağır ve anlamlı bir sessizlik çöktü.
Aykut, gözlüklerini yavaşça çıkardı. Derin, düşünceli bir nefes alıp Okan'a döndü. Yüzünde, onlarca yıllık mesleki tecrübenin verdiği bir ciddiyet ve varmış oldukları noktanın ağırlığı vardı. "Eşleşme tam," dedi, her kelimesi kurşun gibi ağır. "Üç örnek de aynı kişiye ait."
Okan, laboratuvarın soğuk ve steril havasında donup kaldı. Aykut'un sözleri odanın her köşesinde yankılanıyordu: "Üç örnek de aynı kişiye ait."
Zihninde bir yıldırım çakmıştı.
Yani katil Çağla mıydı?
Elimdeki tüm deliller -saç teli, ruj, eldivendeki DNA- güçlü ve somut bir şekilde bu gerçeği haykırıyordu. Kanıtlar bir suçlunun kimliğini değil, bir yüzleşmenin zorunluluğunu işaret ediyordu. Okan'ın içinde bir şey daha vardı: Adaletin sadece kanıtlarla değil, itirafla da tamamlanması gerektiğine dair sarsılmaz bir inanç. Ondan bir itiraf duymalı, gözlerinin içine bakarak bu korkunç gerçeği yüzde yüz şekilde bilmeliydi.
Tam o sırada Aykut, onun zihninden geçenleri okumuş gibi, alçak ve düşünceli bir sesle mırıldandı. "Çağla'nın uzmanlık alanı neydi?"
"Göğüs hastalıkları," diye yanıtladı Okan, sesi gergin.
Aykut, başını ağır ağır, acı bir kabullenmeyle salladı. Yüzü mesleki bir soğukkanlılıkla kaplanmış olsa da gözlerinde derin bir üzüntü vardı.
"Okan..." diye başladı, her kelimeyi tartarak. "Devrim'in göğsündeki kesi... Tam da bu uzmanlığa sahip birinin, anatomiyi bilen birinin açabileceği kadar temiz ve profesyonel bir kesikti. Sana daha önce bir ekip işi olabileceğini söylemiştim. Ama bunu, tek başına, uzman bir doktor da yapabilir hem de hiç zorlanmadan."
Bir anlık sessizlik oldu. Aykut, Okan'ın gözlerinin içine baktı ve o korkunç, kaçınılmaz sonucu onayladı. "Yani şüphelerinde muhtemelen... ve maalesef haklısın."
O an, laboratuvarın soğuk ışıkları altında, gerçek artık sadece bir şüphe değil, önünde duran acımasız bir vakaydı.
Okan, başını ağır ağır salladı. Yüzünde derin bir şaşkınlık ve inanmakta zorluk çeken bir ifade vardı. "Aykut, çok teşekkür ederim. Seni uyutmadım ama bu gece bu gerçeği öğrenmem gerekiyordu."
Aykut, samimi bir şekilde konuştu. "Rica ederim abi, estağfurullah. Söylendim ettim ama görevimiz tabii ki, yapacağız." Samimiyeti ve olayın büyüklüğü karşısındaki şaşkınlığı yüzünden okunuyordu; gerçek onu da derinden sarsmıştı.
Okan odasının yolunu tuttu ama hâlâ üzerindeki şoku atamamıştı. Diğer şüphelilerden hiçbirinde yaşamayacağı türden bir şaşkınlık içindeydi. Adımları ağır, zihni ise bin parçaya bölünmüş gibiydi.
Odasının kapısını açınca sevgilisi Vera'yla karşılaştı. "Okan... Her şey yolunda mı? İşlerimi halletmeden önce yanına uğramak istedim." Vera'nın yumuşak sözleri, Okan'ın bembeyaz suratını görünce yarıda kaldı. Endişeyle yaklaştı. "Sen iyi misin?"
Okan başını salladı, gözleri hâlâ kocaman açıktı. Bakışları odanın bir noktasına sabitlenmişti. "Vera... Katil... Katil Çağla'ymış."
"Ne?" Vera oturduğu yerden fırladı. "Nasıl olur?”
Okan, Vera'yı duymuyor gibiydi. Yavaş yavaş çözülen gözlerindeki bakır parıltılar, parlak birer kıvılcıma dönüştü. Kendi kendine, odaklanmış bir şekilde, sabit bir noktaya bakarken odanın içinde birkaç adım attı. Avuçlarını ovuşturuyor, zihnindeki parçaları birleştirmeye çalışıyordu.
"Çağla biliyordu, Vera... Çağla, babasının katilinin Devrim'in babası olduğunu biliyordu... Başka bir açıklaması yok." Duraksadı, nefes nefese konuşuyor, ara ara Vera'ya anlamlı anlamlı bakıyordu. "Engin, Çağla'ya söylemedim dedi ama gerçek bu değil. Çağla bir şekilde bu bilgiyi öğrendi. Ve... çok yüksek ihtimalle Devrim'in bundan haberdar olduğunu düşündü... Haberdar olduğunu ve kendisinden sakladığını..."
Vera, Okan'ın bu haline şaşırmış, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. "Ama Okan, belki de-"
"Ama Devrim bilmiyordu, Vera!" Okan, sözünü keserek devam etti, sesi yüksekti. "Hatta... Hatta Çağla'ya bir not bile bırakmıştı. O notta, 'Çağla, sana her şeyi anlatacağım. Sadece daha bilmediğim şeyler var ve onları da öğrendiğimde sana da anlatacağım... Eminim ki, nedenlerimi öğrendiğinde bana hak vereceksin.' diyordu."
Okan, Vera'ya döndü, gözlerinde derin bir acı ve çaresizlik vardı. "Bu not Çağla'nın eline ne yazık ki çok geç geçti. Ben verdim o notu, Tarık'ın evindeki not defterinden çıkmıştı çünkü. Çağla notu görünce kendi kendine saçma sapan şeyler sayıkladı ama aslında söyledikleri saçma değildi. 'Böyle olmak zorunda değildi,' dedi. Anlatamadığı şeyler var gibiydi ama üzerine gitmedim. Orada, o anki hali gerçekti, Vera. Yalnızca gözü dönmüştü ve babasının intikamını almak istedi... ama çok pişmandı."
Okan son cümleyi fısıltıyla söyledi, sanki Çağla'nın pişmanlığını kendi yüreğinde hissediyor gibiydi. Vera, ona sarılmak için adım attı, ancak Okan'ın bakışları hâlâ uzaklardaydı; zihni, bir katilin pişmanlığı ve bir dostun ihaneti arasında sıkışıp kalmıştı.
...
3 ay önce
Engin, dördüncü viskisinin dibini görürken, oturduğu deri koltukta başının delice döndüğünü hissediyordu. Avuçlarıyla yüzünü sıvazladı, parmak uçları alnındaki teri ve gerginliği silmeye çalışıyordu. O sabah öğrendiği gerçek, aklını allak bullak etmişti. Devrim'in babasının, Çağla'nın babası Aziz'in katili olduğunu öğrenmek... Tüyleri hâlâ diken dikendi.
Ne yapacağını bilemiyordu. Boran'dan nefret ediyordu elbette. Onu ihbar etmek, o zehri hayatlarından sonsuza dek çıkarmak demekti. Belki de annesiyle o zaman yeniden yakınlaşabilirlerdi. Hatta... Hatta belki o zaman Devrim'e gerçeği söyleyebilirlerdi. Devrim, onun gerçekten abisi olduğunu bilirdi. Bunu o kadar çok istiyordu ki; ona, her şeyi bilirken bile abi olabilmeyi, onunla vakit geçirebilmeyi... O kadar emindi ki, harika bir abi-kardeş olacaklardı. Zaten Devrim ona her konuda güveniyor, ondan akıl alıyor, onunla her şeyini paylaşıyordu. Gerçeği bilmek belki Devrim'e de iyi gelirdi.
Midesinde hafif bir bulantı hissetti. Ama bu, bardağın dibindeki altın renkli sıvıyı sonuna kadar içmesine engel olmadı. Yutkunurken boğazı yanıyor, içtiği her yudum gerçeklerden biraz daha uzaklaştırıyordu onu.
Ancak bir yanıyla, bu ihanet Devrim'i babasız, annesini bir kez daha kocasız bırakmak demekti. Bunu yapamazdı. Mutluluk, bir başkasının mutsuzluğu üzerine inşa edilemezdi. Çatlağı olan, çürümüş bir temelden sağlam bir yuva çıkmazdı.
Huzursuzca kıpırdandı koltuğunda.
Öte yandan bir de Çağla vardı. Çağla'nın bu dünyada en değer verdiği insan, bir zamanlar babasıydı. Onu kaybetmek, aşamadığı bir yara olarak kalmıştı hayatında. Eğer Çağla bu gerçeği öğrenirse, suçsuz olmasına rağmen Devrim'i asla affetmezdi. Bu ağır yükü onunla paylaşamaz, onu bu acıyla baş başa bırakamazdı.
Kapının açılma sesiyle irkildi. Kimseyi beklemiyordu. Neyse ki, ardından duyduğu tanıdık ses onu rahatlattı.
"Hayatım, ben geldim."
Gelen, Çağla'ydı.
Sonra o rahatlama hissi, yerini ani bir telaşa bıraktı. Bu gece Çağla'yla baş başa kalmak için hiç de doğru bir zaman değildi. İçini kemiren o korkunç sırla, onunla aynı odada bulunmak, yüzüne bakıp normalmiş gibi davranmak neredeyse imkansız geliyordu.
Çağla'yla daha yeni yakınlaşmışlardı. İlişkilerini Devrim'e henüz açmamışlardı. Aslında Çağla, "Şu an söylemek biraz tuhaf olur, biraz daha bekleyelim. Eminim Devrim anlayışla karşılayacaktır." diyerek şimdilik söylememeleri konusunda ısrar etmişti. Engin bu duruma sessizce boyun eğmişti ama içten içe bu gizlilik hiç hoşuna gitmiyordu. Kendi kız kardeşinden bir şeyler saklıyor olmak onu rahatsız ediyordu.
"Engin, iyi misin?" Çağla, çantasını mutfak tezgahına bıraktı. Üzerinde siyah mini bir elbise, ince deri bir ceket ve uzun topuklu çizmeler vardı. Her zamanki gibi zarif ve bir o kadar da dikkat çekici görünüyordu.
"İyiyim," diye mırıldandı Engin, sesi o kadar belirsizdi ki neredeyse duyulmuyordu. Bakışlarını hâlâ boşluğa dikmişti. İçkiyle dağıtmaya çalıştığı gerçekler, Çağla'nın gelişiyle yeniden üzerine çökmüştü.
Çağla, Engin'in sesindeki o belirsizliği ve bakışlarındaki uzaklığı fark etmişti. Elindeki boş viski bardağını, sonra da Engin'in kederli halini görünce içi burkuldu. Yavaş adımlarla yanına yaklaştı, deri ceketinin hışırtısı sessiz odada yankılandı.
"İyi olduğuna inandıramazsın beni," diye fısıldadı, sesi yumuşak ama ısrarlıydı. Eğilerek, avucunun içiyle alnına dokundu. "Ateş gibi yanıyorsun. Bu kadar içmen iyi değil."
Engin, o dokunuşla irkildi. Teninin sıcaklığı, viskinin yarattığı uyuşukluğu anlık dağıtır gibi oldu. Gözlerini kaldırıp ona baktı. Çağla'nın gözlerinde, tanıdık bir endişenin yanında, o gece ona çekici gelen başka bir ışık vardı. Belki de kendi suçluluk duygusunun yansımasıydı.
"Bırak Çağla," diye mırıldandı, ama başını çekmedi. "Sadece... bazı şeyleri düşünüyordum."
"Yalnız mı düşüneceksin hepsini?" diye sordu Çağla, parmak uçları hafifçe şakağına, sonra saçlarının arasına kayarak. "Ben buradayım. Her zaman yanındayım, Engin. Biliyorsun değil mi?"
Bunu söylerken eğildi, dudakları onun kulağına o kadar yakındı ki, sıcak nefesini hissedebiliyordu. Engin'in bedeni gerginleşti. Zihni bir yandan onu itmek isterken, bir yandan da bu yakınlığa, bu unutturucu sıcaklığa ihtiyaç duyuyordu
"Böyle olmamalı," diye direndi Engin, sesi boğuk çıktı. "Bu gece... kafam berbat."
"Belki de berbat olan her şeyi unutmanın tam zamanıdır," diye karşılık verdi Çağla, sesi alçak, baştan çıkarıcı bir mırıltıya dönüşmüştü. Bir eliyle Engin'in yanağını okşarken, diğer eli koltuğun koluna dayanmış, onu hafifçe çevrelemişti.
"Bırak kendini. Düşünme. Sadece... hisset."
Engin, gözlerini kapadı. Zihnini kemiren o korkunç sır, Çağla'nın sesiyle, dokunuşuyla ve üzerine sinen o hafif parfüm kokusuyla bir anlığına sislendi. İçkinin verdiği cesaret ve kederle, bir elini kaldırıp Çağla'nın beline koydu. Dokunuşu acemice ve güçlüydü, içindeki çalkantıyı ele verircesine.
Engin, kendini bu anın akışına bıraktı. Suçluluk, arzu ve sarhoşluk iç içe geçmişti. Çağla'nın kollarında, gerçeklerden bir kaçış, bir sığınak bulmayı umuyordu; oysa farkında olmadığı şey, sığındığı limanın aslında fırtınanın tam göbeği olduğuydu.
İki beden, alkol ve tutku bulutuyla yatak odasına doğru sendeleyerek ilerledi. Giysiler birer birer, aceleyle ve düşünmeden halının üzerine düştü. Engin'in hareketleri sarhoşluk ve içsel bir ıstırapla hantaldı; Çağla'nınki ise odaklanmış ve neredeyse çaresiz bir arzuyla güçlüydü. Onu yatağa yönlendirdi, karanlıkta birbirlerinin nefesleri ve tenlerinin sıcaklığı dışında hiçbir şey yoktu.
Engin, dudakları Çağla'nın boynundayken bile zihninde dönen korkunç gerçeklerden kaçamıyordu. "Seni seviyorum," diye mırıldandı, sesi boğuk ve ıstıraplı, "Her şeyi mahvetmemeliyiz... Hiçbir şey..."
Çağla, onun bu duygusal dağınıklığını tutkusunun bir parçası sanıp, "Sakin ol," diye fısıldadı, parmakları onun sırtında geziniyordu, "Her şey yolunda. Ben buradayım."
Bedenleri karanlıkta buluştuğunda, bu bir birleşme değil, daha çok bir gereklilik gibiydi. Sarhoşluk, keskin bir acıya bulanmıştı; her dokunuş, bir kaçış umudunu ve bir ihanet yükünü aynı anda taşıyordu. Engin, zihnini kemiren o amansız seslerden sıyrılmak için kendini Çağla'nın kollarına bıraktı. Fiziksel olan, katlanılmaz olanın sığınağı; tenin geçici sıcaklığı, donuk gerçeklerin panzehri olacak sanmıştı. Bu, bir temas değil, zihnin karanlık dehlizlerinden umutsuz bir kaçıştı.
Birazdan Engin, nefes nefese sırtüstü yatağa yığıldı. Koyu renkli çarşafların arasında, yüzündeki geçici rahatlama ifadesi, hızla artan bir huzursuzluğa dönüştü. Bilinçsizce kıpırdanıyor, çarşafların üzerinde hafif hışırtılar çıkarıyordu. Bilincinin eşiğinde, sersem bir halde, boğuk ve anlaşılmaz sözcükler mırıldanıyordu. Dudakları hafifçe kıpırdıyor, sanki içinde biriken sıkıntıyı dışa vurmaya çalışıyor gibiydi. Göz kapakları kapalı olmasına rağmen, göz bebekleri hızla hareket ediyor, derin bir kabusun pençesinde olduğunu gösteriyordu
"Baban..." diye mırıldandı, kelimeler ağzından istemsizce, biçimsizce dökülüyordu. "Baban... kazada... ölmedi."
Oda aniden buz kesti. Çağla, başını yastıktan kaldırdı, gözlerini kısarak karanlıkta onun silüetine baktı. "Ne diyorsun, Engin?" diye sordu, sesi gergin ve keskinleşmişti. "Sarhoşsun, saçmalıyorsun."
Engin başını iki yana salladı, gözleri nemli ve perişandı. İçindeki zehri boşaltmak zorundaydı. "Hayır... hayır... Boran..." diye inledi, "Boran öldürdü onu. Senin babanı... Boran öldürdü."
Bir an için zaman dondu. Çağla, yatağın içinde dimdik oturdu. Gözleri kocaman açılmış, nefesi kesilmişti. Engin'in yüzüne, bu korkunç itirafı söyleyen dudaklara bakakaldı. İlk şok, yerini yavaş yavaş buz gibi, kemikleri sızlatan bir gerçeğe bırakıyordu.
"Ne?" Bu tek kelime, odanın içinde bir yankı gibi çınladı. Ses titriyordu, inanamıyordu. "Engin, ne diyorsun?”
Ama Engin'in yüzündeki ifade, bunun bir şaka olmadığını anlatıyordu. Çağla, yorganı göğsüne çekti, kendini korumaya alır gibi yaptı. Bedeni sarsılıyordu. Gözlerinde, derin bir ihanetin ve tarifsiz bir acının ateşi yanmaya başladı.
"Bana bak," diye seslendi, sesi giderek yükseliyor ve kontrolünü kaybediyordu. "Bana bak ve doğruyu söyle! Bu ne demek?”
Engin, gözlerini kapadı. İtiraf onu rahatlatmamış sadece daha büyük bir kaosun içine atmıştı. Sarhoşluğun verdiği sersemlikle, "Özür dilerim... Özür dilerim..." diye tekrarlayıp durdu, ama artık çok geçti. O korkunç gerçek, ağır ve zehirli bir duman gibi odanın içine yayılmış, aralarındaki her şeyi sonsuza dek zehirlemişti.
Odasının loş ışığında, Engin'in gözleri kapandı ve bilincini kaybetti. Çağla ise deliye dönmüştü; zihni, Engin'in söylediği yarım kalmış sözler ve o korkunç ihtimallerle allak bullak olmuştu. "Ne demekti bütün bunlar?" diye geçiriyordu içinden, saçı başı dağınık, dudaklarındaki ruju silinmiş bir halde. Üzerine bir kıyafet geçirip apar topar evden fırladı.
Hızla ajansa gitti. Karanlık ve ıssız ofis binasında yankılanan ayak sesleri, onun paniğinin bir yansıması gibiydi. Doğruca Engin'in odasına yöneldi. Titreyen parmaklarıyla bilgisayarı açtı, nefes nefese dosyaları karıştırmaya başladı.
Sonunda, Devrim'in hazırladığı bir rapora ulaştı. Rapor açıkça Devrim'e aitti. Ancak aynı klasörde, Engin'in o gün öğrendiği başka bir şey daha vardı: Babasıyla Boran arasındaki konuşmaların kayıtları... Boran'ın, Engin'in babasını öldürmekle tehdit ettiğini detaylandıran belgeler.
Bu iki farklı gerçek -Devrim'in raporu ve babasına dair ölüm tehditleri- dosya düzeni nedeniyle yan yana duruyor, sanki aynı raporun devamı gibi görünüyordu. Çağla'nın zihninde anında yanlış bir bağlantı kuruldu. Gerçeğin tam aksine, Devrim'in babasının katilini bildiğini ve bu korkunç sırrı kendisinden sakladığını düşündü.
O an, bedeni buz kesti. En yakın arkadaşı, kız kardeşi gibi gördüğü kişi... Devrim, kendisine nasıl böyle bir ihanet edebilirdi?
"Nasıl?" diye fısıldadı, sesi boğuk bir çığlığa dönüşmek üzereydi. "Nasıl?"
Can parçası babası... O Boran denen korkunç adamın hırslarına mı kurban gitmişti? Ve Devrim, bunu biliyor muydu? Zihninde çakan şimşekler, acıyı öfkeye, öfkeyi ise kontrol edilemez bir hınca dönüştürdü. O an, her şeyi yıkıma götürecek yanlış anlaşılma, Çağla'nın içinde zehirli bir tohum gibi filizlendi.
Çağla, odanın karanlığında tek başına kalakalmıştı. Zihninde her şey altüst olmuş, en derinlerde sarsıcı bir çöküş hissediyordu. Devrim, sadece bir arkadaşı değil, ailesinden farksız, en güvendiği insandı. Bu güven, bir anda paramparça olmuştu. "Nasıl yapabildi?" diye geçirdi içinden, "Babamın katilini biliyordu ve bana bir kelime etmedi." Bu sessizlik, ona göre en ağır ihanetti.
Çöküşün hemen ardından, gözlerini bulanıklaştıran, damarlarında ateş gibi yanan bir öfke yükseldi. Bu, sadece bir kızgınlık değil; yakıcı, yok edici bir hınçtı. Babasının kaybının verdiği tarifsiz acı, bu ihanetle birleşerek kontrolden çıkmış bir nefrete dönüştü. Devrim'in o sıcak, güvenilir yüzü gözünün önüne geldikçe, midesi bulanıyordu. İçinde, bu adaletsizliği düzeltmek için amansız bir dürtü uyanıyordu.
O gece, Çağla duyduğu her şeyi demir bir iradeyle içine gömdü. Ofiste, bilgisayar ekranının mavi ışığında donup kalmıştı. Zihninde fırtınalar kopuyor, yüreğinde ihanetin keskin bıçağı kanatıyordu onu. Ama dışarıya tek bir sızıntı yansıtmadı. Çenesini sıktı, gözlerini kırpıştırdı ve tüm o korkunç gerçekleri, buz gibi bir sükunetin arkasına hapsetti.
Kendine geldiğinde, ağır ağır ayağa kalktı. Adımlarını kontrol ederek, hiçbir şey olmamış gibi Engin'in evine döndü. Kapıyı açışı, ceketini çıkarışı, her hareketi olağan, hesaplanmıştı. Yatağa uzandı, ama o gece uyku diye bir şey yoktu. Gözleri tavanda, karanlıkta kaybolmuştu. Zihni, Devrim'in gülen yüzüyle babasının cansız bedeni arasında gidip geliyor, için için bir karar katılaşıyordu. Sabaha karşı, göz kapakları kurumuş, yastığa düşen tek bir damla yaş yoktu. Sadece soğuk, sarsılmaz bir öfke vardı.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Engin, başının şiddetli ağrısıyla uyandı. Midesi bulanıyor, zihni dün geceye dair parçalar halinde anılar getiriyordu.
Yavaşça yan döndü. Çağla sırtüstü uzanmış, hâlâ uyanık görünüyordu. Yüzü sapsarı, gözlerinin altı morarmıştı, ama o gözlerde bir gece öncesinin şokunu veya kederini aramak boşunaydı. Sadece donuk, derin bir ifade vardı.
"Çağla..." diye fısıldadı Engin, sesi çatallı ve gergin. "Ben dün gece... çok fazla içmiştim."
Çağla başını çevirip ona baktı. Bakışları o kadar düzdü ki, Engin'in içini bir ürperti kapladı. Sanki aralarına görünmez, buz gibi bir duvar örülmüştü.
Engin, yutkunarak devam etti, endişesi her kelimesine sinmişti: "Saçmalamış olabilirim... Ağzımdan çıktı mı, bilmeden bir şeyler... Seni üzecek, tuhaf bir şeyler söyledim mi hiç?"
Bir anlık sessizlik oldu. Çağla'nın yüzündeki ifade hiç değişmedi. İçinde, dün gece odasında estirdiği duygusal fırtınanın en ufak bir izi yoktu. Yüzü, kusursuz bir maskeydi.
"Hayır, canım," dedi, sesi sakin ve hafif çatlak. Sanki uzak bir yerden geliyordu. "Sızdın kaldın. Hiçbir şey konuşmadın." Yatakta doğruldu ve ona baktı. Dudaklarının kenarında zoraki, incecik bir gülümseme belirdi.
"Emin misin?" diye ısrar etti Engin, gözlerinde bir şüphe ve suçlulukla. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu.
Çağla, yataktan kalktı ve pencerenin yanına gitti. Sırtı dönük, perdeyi aralayıp dışarıyı izlerken, aynı sakin tonla tekrarladı: "Evet, eminim. Hiçbir şey söylemedin."
O sabah, Çağla'nın yüreğindeki son sıcaklık da sönmüştü. Yerine, intikamın soğuk ve keskin gölgesi yerleşmişti. Pencereden sızan ilk ışıklar, odanın içindeki kararlı sessizliği aydınlatıyordu ama onun kalbine ulaşamıyordu. Artık geri dönüş yoktu. Zihninde, yılların dostluğunu bir anda silip atan o anlık yanılgının ağırlığı vardı. Devrim'in yüzü, artık bir sevgi hatırası değil, ihanetin bir simgesi olarak kazınmıştı zihnine.
Parmaklarını yumruk yaptı, tırnakları avuçlarının içine battı. Bu acı, içindeki derin sızıyı bastırmaya yetmiyordu. Babasının kaybının verdiği tarifsiz acı, şimdi bu ihanetle birleşmiş ve onu, adeta bir uçurumun kenarına sürüklemişti. O uçurumdan aşağı atlamaya karar vermişti bir kere. Gözlerinde artık pişmanlık ya da korku yoktu; sadece, buz gibi bir kararlılık parlıyordu.
Dışarıda, şehir uyanıyordu. Ama Çağla için yeni bir gün değil, her şeyin sonunun başlangıcı gelmişti. Adımlarını şimdi nefret ve çaresizlik yönlendiriyordu. Ve o andan itibaren, her şey değişecekti.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |