
Sorgu odası, dava boyunca pek çok kişiyi ağırlamış, yalanlara, öfkelere, gözyaşlarına tanıklık etmişti. Ancak ilk kez içeride böyle bir hava vardı; içeride nefes almak bile çok çaba gerektiriyordu.
Çağla, masanın diğer tarafında, hiç konuşmadan ama asla ezilmemiş bir dik duruşla oturuyordu. Elleri, soğuk metal masanın üzerinde hareketsizdi. Bakışları, karşısındaki boş sandalyeye sabitlenmişti, sanki orada oturacak kişiyi bekliyor gibi. Yüzünde bir mağrur hüzün, bir kabullenmişlik vardı. Neden orada olduğunu biliyor ve her şeyi, hatta en kötüsünü bile göze almış gibiydi. Sessizliği, bir itiraftan daha gürültülüydü.
Kapı hafifçe açıldı. Koridorun sızdıran ışığı, loş odayı bir anlığına aydınlattı ve Okan'ın silüetini içeri davet etti. Okan içeri adımını atar atmaz, kapı yeniden kapandı ve oda, bir mezarlık sessizliğine ve loşluğuna geri döndü. Tek ışık kaynağı, masanın üzerindeki soğuk ampul, yüzlerdeki her kırışığı, her duygu dalgalanmasını vurguluyordu.
Laboratuvardaki DNA eşleşmesi ve Okan'ın tüm parçaları bir araya getiren dehası, onları bu noktaya getirmişti. Çağla, artık bir tanık değil, resmi bir şüpheliydi.
Sorgu odasının hemen dışında, tek taraflı camın ardında, nefesler tutulmuştu. Akif ve Vera, olacakları izlemek için oradaydılar. Vera'nın yüreği ağzındaydı, avuçları ter içindeydi. Ancak onlar yalnız değildi. Başkomiser Yardımcısı Kadir ve Adli Tıp Uzmanı Aykut ve Bilişim Uzmanı Selin de camın gerisindeki karanlıkta, bu ana tanıklık ediyorlardı.
Bu, bir filmin son, en çarpıcı sahnesi gibiydi. Tüm karakterler yerli yerindeydi, gerilim doruktaydı ve perdenin kapanmak üzere olduğu o son, nefes kesici andı. Camın her iki tarafı da derin bir sessizliğe gömülmüş, Okan'ın ağzından çıkacak ilk kelimeyi bekliyordu. Okan, sandalyesine oturdu, dosyayı masanın üzerine koydu ve nihayet Çağla'ya baktı.
"Hepimizi gerçek bir profesyonellikle kandırdın, Çağla," dedi Okan, sesi soğuk bir hayranlık çıktı. "Listede şüpheli olmayan, hatta en çok acı çeken, en çok yardım etmeye çalışan kişi sendin. Mükemmel bir performanstı. Ama hesaba katmadığımız bir şey vardı..."
Okan bir an duraksadı, sanki söyleyeceği kelimelerin ağırlığını taşıyordu.
"En korkunç gerçekler, en göz önünde saklanırlar. En çok baktığımız ama en göremediğimiz... Tıpkı senin gibi."
Çağla, masanın soğuk yüzeyinde duran ellerini sakince iki yana açtı. Bu hareketi, bir teslimiyet ya da çaresizlik ifadesi değil, aksine sarsıcı bir duruluk ve kabullenmişlik işaretiydi. Gözlerini Okan'a dikti, bakışları net ve sakindi.
"Sizi kandırmadım," dedi, sesi titreşimsiz ve yalındı. Başını iki yana sallayışı yavaş ve anlamlıydı. "Eğer anlasaydınız... Anladığınız an itiraf edecektim zaten."
Bir an duraksadı, sanki zihninden geçen onlarca anı, acıyı ve kararı bir süzgeçten geçiriyordu. Sonra, bulunduğu anın kaçınılmazlığını işaret edercesine, hafifçe omuz silkti.
"Tıpkı şu an olduğu gibi."
"Devrim İplikçi'yi öldürdüğünü itiraf mı ediyorsun?" diye sordu Oka, sesi her zamanki o sabırlı ve araştırıcı tonundaydı. "Doğru mu anlıyorum?"
Çağla, başını hafifçe eğdi. "Evet," diye fısıldadı, sesi neredeyse bir nefes kadar hafifti. Sonra, daha net bir sesle tekrarladı: "Evet, ben öldürdüm."
Gözlerinde derin bir pişmanlık ve hüzün vardı. "Çok üzgünüm," diye ekledi, bakışları Okan'ın gözlerinin içine dikilmişti. "İster inanın ister inanmayın, ama gerçekten… gerçekten çok üzgünüm."
Ve sahiden de öyle görünüyordu. Bu kadar büyük bir suçu itiraf ederken bile sergilediği o derin keder, onu daha da ürkütücü kılıyordu. Bu, bir katilin soğuk itirafı değil, insanı derinden sarsan bir trajedinin son perdesi gibiydi.
Sessizliği, yine Çağla bozdu. Sesindeki titreyiş, o ana kadar koruduğu sakin kabuğunda bir çatlak oluşturmuştu. "Beni muhtemelen bir canavar olarak görüyorsunuz..." dedi, bakışları masanın yüzeyinde gezindi. "Ama gerçek... gerçek öyle değildi. Ben sadece yaralıydım." Daha çok kendi kendini ikna etmeye çalışıyor gibiydi.
Okan'ın kaşları, bu sözlerle birlikte iyice çatıldı. Çağla'nın aksine, yüzündeki ifade yumuşamak bir yana, daha da keskinleşmişti. İçinde yükselen bir öfke ve derin bir hayal kırıklığı vardı.
"Çağla..." diye başladı, sesi adeta buz kesmişti. Her kelimeyi, onun anlamasını sağlamak istercesine, ağır ağır seçiyordu. "Sen... sen anlamadan, dinlemeden, kendi acının arkasına sığınarak korkunç bir hata yaptın. Sadece bir hata değil, geri dönüşü olmayan bir trajedi."
Okan'ın bu sert ve yargılayıcı çıkışı karşısında, Çağla'nın gözleri nihayet hafifçe buğulandı. Katı duruşu çatırdıyor, içindeki pişmanlık yüzeyde bir çatlak gibi görünüyordu. Yutkundu, sesi biraz daha kısık çıktı.
"Biliyorum..." diye fısıldadı, başı önüne eğik. "Cezası neyse, çekmeye hazırım."
Çağla'nın parlak sarı saçlarını, titreyen parmaklarıyla kulaklarının arkasına ittiği an, artık dayanacak gücü kalmamıştı. İri, cam gibi mavi gözlerinden, uzun zamandır tuttuğu gözyaşları nihayet özgür kalmıştı. İlk damla, solgun yanağında bir ıslak iz bırakarak süzüldü, ardından diğerleri onu takip etti; hızlı, düzensiz, kontrolsüz.
Dudakları hafifçe titriyordu, nefes alışverişi kesik kesik ve sarsıntılıydı. Omuzları, her hıçkırıkla birlikte hafifçe sarsılıyordu. Bir elini ağzına götürdü, sanki içinde kopan o acı dolu sesi tutmaya çalışıyor gibiydi, ama nafile. Gözyaşları, çenesine, oradan da koyu renk pantolonunun üzerine damlıyor, küçük karanlık lekeler oluşturuyordu.
Okan, bir süre daha onun bu çöküş anını izledi, sessizce. Çağla'nın hıçkırıkları yatışmaya, nefesi normale dönmeye başlayınca, yavaş ve ölçülü bir sesle konuştu. Sorusu, olayların kritik bir dönüm noktasına odaklanıyordu.
"Sana Engin mi rapordan bahsetti?"
Çağla, kollarının yeninin ıslak kumaşıyla gözlerini sildi, burnunu çekti. Başını iki yana sallarken, saçlarının dağınık telleri yüzüne düştü.
"Hayır..." diye fısıldadı, sesi hâlâ hıçkırıkların ardından gelen bir kırılganlıkla. "Engin'in... Engin'in hâlâ hiçbir şeyden haberi yok."
Gözlerini Okan'a dikti, bakışları buğulu ama anlatma ihtiyacıyla doluydu.
"O akşam... Engin inanılmaz derecede sarhoştu. İçini dökmüş, derin bir sıkıntıyla öylece sızıvermişti. Sadece... Bilinçsizce, sayıklıyordu."
Bir an duraksadı, o anı hatırlamak bile yüzünü acıyla buruşturdu.
"'Senin babanı... Boran öldürdü...' dedi. O cümle... Odanın içine bir yıldırım gibi düştü. Her şey altüst oldu."
Elleri titreyerek masanın kenarını kavradı.
"Ben de... hemen o an, o uykuya dalınca, onun ofisine gittim. Bilgisayarını açtım, raporu inceledim. Orada gördüklerim... Yan yana duran o dosyalar... Beni bu uçuruma sürükleyen şey, işte o andı. Her şeyi planlamıştım ki... Ama zihin, işte. En sapa sağlam iplerini, en beklenmedik anda koparıveriyor. Odayı temizlerken, eldiven takmaya kadar her detayı düşünmüştüm. Ama işte nasıl olduysa cebimden düşmüş. Bir de Simge'nin o saçma düğmesi var tabi. Devrim'in evine geldiği o gün düşürmüştü. Kitaplığın üzerinde hala duruyordu. O düğmeyi oraya, yere koyarsam, şüpheler başka yöne kayar diye düşündüm. Kendimi aklamak için attığım çaresiz, aptalca bir adım, ilkel bir dürtüydü.”
Okan’ın bulduğuna emin olduğu deliller üzerinden açıklama yapma ihtiyacı hisseti.
Mavi gözlerinden, yine tutamadığı yaşlar süzülmeye başladı şimdi bir anda. Önce birkaç damla, sonra ardı arkası kesilmeyen bir sel oldu
"Biz Devrim'le... kardeşten de öteydik," diye hıçkırarak başladı, sesi titrek ve parçalanmış. "Birbirimizin canıydık, her şeyi... Bu hep böyleydi. Ama ben..."
Bir an nefesini tuttu, gözlerini kapattı. O anı tekrar yaşıyor gibiydi.
"O gün Engin'in bilgisayarında o raporu gördüğümde... Gözüm döndü. Her şeyi, tüm hayatımı alt üst eden o gerçeği, onun hazırladığını ve benden sakladığını sandım. Sadece babamın katilini bildiğini değil, onun babasının benim biricik babamı hayattan kopardığını düşünmek içimde bir yerlerde bir şeyleri yok etti."
Şimdi, babasının anısına döndü, sesi derin bir özlem ve acıyla doldu.
"Babam..." diye fısıldadı Çağla, sesi adeta bir anının tozunu üfler gibi titrek ve derinden geliyordu. Gözleri, odanın soğuk duvarlarında değil, çok uzaklarda, çocukluğunun güneşli bir gününde kaybolmuş gibiydi. "O... dünyadaki tüm iyiliğin somut haliydi sanki.”
Bir an duraksadı, yutkundu, boğazındaki düğümü çözmeye çalışırcasına.
"Cebinde hep bir şeker, bir meyve veya birkaç kuruş taşırdı. Sokakta üzgün bir çocuk, çömelmiş bir yaşlı görse, yanına oturur, onu dinler, cebinden çıkardığı o küçük şeyleri paylaşırdı. Onun için yardım, sadece bir para meselesi değil, insan onurunu gözetme sanatıydı."
Gözlerinde şimdi, kayıp bir cennetin hüznü parlıyordu.
"Bana hayatta öğrettiği en büyük, en değerli şey adaletti... Dürüstlüktü. Doğruyu savunmanın, güçlü olandan değil haklı olandan yana olmanın kutsal bir sorumluluk olduğunu öğretti. Ve..."
Sesi aniden keskinleşti, bir bıçak gibi sızlıyarak, o korkunç gerçeğe saplanırcasına.
"Onu benden alırken, sadece bir baba, bir eş, bir insanı almadılar. Sanki dünyadaki tüm iyiliğin ışığını da söndürdüler. Geride bıraktıkları, sadece bir mezar taşı değil, dipsiz bir karanlık ve sönmüş bir ateşti."
Yumruğunu masaya vurmuştu, sesi hıçkırıklarla boğuluyordu.
"Adaleti sağlamam gerekiyordu! Aksi, bana dünyada rahat bir nefes aldırmazdı! Onun adına, onun öğrettiği her şey adına... Ama ben ne yaptım?" Gözleri dehşetle büyüdü, kendi eyleminin vahşetini o anda bir kez daha kavrıyor gibiydi.
"Devrim ölmeden önce... Bana hiçbir şey bilmediğini söyledi, yeminler etti... Ama o an... o an ben dinleyecek halde değildim. Algılarım kapalıydı, kalbim sadece nefretle atıyordu. Sonra... sonra siz, Tarık'ın eşyaları arasından o notu getirdiğinizde..."
Burada sesi tamamen kesildi, hıçkırıkları odada yankılandı. Omuzları titreyerek, kendini bırakmıştı.
"O zaman anladım... Devrim hiçbir şey bilmiyordu. O, sadece beni korumaya çalışıyordu. Ben... ben sadece hırsımın kurbanı olmadım, aynı zamanda en yakın dostumu da kendi elimle kaybettim."
Başını ellerinin arasına aldı, yaşlar parmaklarından sızıyordu.
"Ben bir canavara dönüştüm evet... Ve şimdi cezamı çekmem, hak ettiğimi bulmam gerekiyor. Bu, babamın bana öğrettiği adaletin ta kendisi."
Okan, genç kadının çektiği ıstırabı görüyor ve daha da ötesinde, her zerresiyle anlıyordu. Bir kaybın insan ruhunda açabileceği o karanlık, dipsiz uçurumları en iyi kendisi bilirdi. Ailesindeki neredeyse herkesi kaybetmişti. Ama Çağla'nın acısına en yakın hissettiği an, erkek kardeşi Sinan'ı kaybettiği o sarsıcı gündü. Tıpkı onun gibi, Okan da bir adalet duygusuyla dolup taşmış, polis olmuştu. İntikam almak, bir şeyleri değiştirmek, bu korkunç düzene karşı çıkmak için...
Ancak Çağla ile yollarının ayrıldığı en derin, en karanlık nokta tam da burasıydı: Can alan bir zulme karşı, adaleti korumak adına bir başka cana kıymak... Bu, çok acımasız ve çarpık bir denklemdi. İnsanın içindeki acıyı belki anlık olarak dindirebilirdi, ama aslında ruhta ve hayatta tamiri mümkün olmayan başka yaralar, derin delikler açması kaçınılmazdı. İntikam, bir yarayı değil, yalnızca bir boşluğu doldururdu ve bu boşluk, zamanla daha da büyür, insanı için için kemirirdi. Tıpkı şu an, karşısında hıçkıran, her şeyini kaybetmiş bu genç kadında olduğu gibi...
Artık geri adım atılamaz, gerçek adaletin tecelli etme vakti gelmişti. Çağla'nın o perişan haline, iç parçalayıcı acısına rağmen, Okan el mahkum konuştu. Sesinde bir ağırlık, derin bir hüzün, ama aynı zamanda değişmez bir kararlılık vardı:
"Çağla Sezen," dedi, sesi odayı dolduran resmiyetle, ama arkasında yatan insani anlayışı da yitirmemişti. "Yasalara göre hareket etmek zorundayız.”
“Devrim İplikçi’yi kasten öldürmek suçundan, Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesi uyarınca, hakim karşısına çıkarılmak üzere gözaltına alınıyorsunuz. Susma hakkınız ve avukat talep etme hakkınız vardır. İsterseniz baro tarafından bir avukat görevlendirilebilir.”
Okan, sözlerini bitirirken ses kayıt cihazının tuşlarına hafifçe bastı ve kaydı durdurdu. Artık her şey resmiyete dökülmüş, acımasız bir makine gibi işleyen adalet süreci başlamıştı. Odayı dolduran polis memurlarının varlığı, duvarları daraltıyor gibiydi.
Çağla başını öne eğdi, gözlerini kapattı. İçinde derin, karanlık bir boşluk vardı; pişmanlık, hüzün ve bitmişlik duygusu her yerini sarmıştı. Adliyenin soğuk koridorlarında yankılanacak ayak seslerini, parmaklıkların arkasından süzülecek gün ışığını düşündü. Hayatı, bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değişmişti. Bir zamanlar tuttuğu ameliyat bıçağıyla hayat kurtaran eller, şimdi kelepçeleniyordu.
Okan, Çağla'ya usulca yaklaştı. "Hazır mısınız?" diye sordu, sesi resmiyetin soğukluğunu taşıyordu ama gözlerinde karmaşık bir anlam yatıyordu.
Çağla başını kaldırdı, gözleri buğulu ama dik. "Hazırım," diye fısıldadı. Ama aslında hiç de hazır değildi. Zihninde bir fırtına kopuyordu.
Adaletin terazisi bazen öyle tuhaf dengeler kurardı ki, insan ister istemez hayretlere düşerdi.
Boran, hırsının ateşiyle, yılların dostu Aziz'in hayatını söndürmüştü. Paranın ve itibarın peşinde koşarken, en değerli hazinesi olan insanın canına kıymıştı. Ama evrenin derinlerinde işleyen bir denge vardı; Boran'ın işlediği günahın bedelini, ondan en sevdiği varlığı -kızı Devrim’i- alarak ödetmişti. Hem de tam da Aziz'in başına gelenler gibi: en yakın arkadaşının eliyle toprağa düşmüştü genç kız.
Bir doktor olarak Çağla, yaşamın ve ölümün doğal döngüsünü iyi bilirdi. Ama bu... Bu, doğanın acımasız bir ironisi değil, kaderin yazdığı trajik ve derin bir destandı. İlahi adalet denen şey, belki de tam olarak buydu: her eylemin bir karşılığı, her günahın bir bedeli vardı. Boran, hayat çalan adam, şimdi kendi hayatının anlamını kaybediyordu. Ama bu adalet, sadece Boran'ı değil, Çağla'nın da hayatını yakıp kül etmişti. İntikam ateşiyle yanarken, kendi alevlerinin içinde kendini de yakmıştı. Geriye, adaletin bu acımasız döngüsünde mahvolmuş hayatlar ve parçalanmış iki aile kalmıştı.
Okan, Çağla'yı odadan çıkartırken, genç kadın son bir kez arkasına baktı. Özgürlüğünün son anlarını yaşadığını biliyordu. Adımları ağır, ama başı dikti. İçindeki fırtınaya rağmen, dışarıya karşı sakin bir tavır takındı. Yolun sonuna gelmişti ve bu yol, kendi elleriyle seçtiği yoldu.
Okan, sorgu odasından çıktığında koridorda bir araya toplanmış ekibini gördü. Vera, Akif, Aykut, Kadir, Selin.. Hepsi, elleri kelepçeli halde mahkûmların götürüldüğü koridorun sonuna doğru usulca ilerleyen Çağla'nın arkasından bakakalmışlardı. Yüzlerinde garip bir duygu karmaşası vardı: görevin tamamlanmış olmasının verdiği bir tür rahatlama, ama aynı zamanda trajik bir sona tanıklık etmenin ağırlığı.
Odanın kapısından çıkan Okan'ı fark ettiklerinde dönüp baktılar, sessizce. Kimse bir şey söylemiyordu. Sanki her biri, bu son görüntünün zihinlerine kazınmasına izin veriyordu. Koridorun uzak ucundaki kapı açıldı, Çağla'nın silüeti bir an için ışığa karşı belirdi, sonra kapı usulca kapandı. Artık gitmişti.
Vera, Okan'a doğru bir adım attı. "Her şey yolunda mı?" diye fısıldadı, sesi koridorun boşluğunda yankılanırken.
Okan, başını hafifçe salladı, gözleri hâlâ kapıda sabitlenmiş halde. "Evet," diye karşılık verdi, sesi yorgun ama kararlı. "Artık her şey yolunda."
Akif, Çağla'nın götürüldüğü koridora bakıyordu hala. Gözlerinde derin bir düşüncelilik ifadesi vardı. Sonra, neredeyse kendi kendine duyulacak kadar alçak bir sesle mırıldandı.
"Evrenin çok sarkastik bir adalet anlayışı var... İki dostluk... Birbirinin canını alan iki dost."
Sözleri odada asılı kaldı. Hepsi de bu trajik ironiyi hissediyordu. Gerçekten de, evren karanlık ve acımasız bir mizah anlayışına sahip gibiydi.
Okan başını hafifçe salladı. Neredeyse iki gündür gözüne uyku girmemişti; bedeni ağır, zihni ise olayların yarattığı girdaptan sonunda kurtulmuş, yorgundu. Ancak tüm bu yorgunluğun altında, derin ve huzur dolu bir rahatlama hissediyordu. Sonunda, Devrim'in annesi Nur'a verdiği sözü tutmuştu. Kızını katleden kişiyi adalete teslim etmiş, o soğuk demir parmaklıkların ardına göndermişti.
İçinden bir ses, Nur Hanım'ın bile böylesine sarsıcı ve yakın bir ihaneti asla beklemediğini fısıldıyordu. Gerçek, bazen en acımasız yüzüyle geliyordu. Ama Okan biliyordu ki, en acı gerçek bile, en tatlı şüpheden daha iyiydi. Karanlıkta kalan bir sır, her zaman için aydınlığa çıkmış bir acıdan daha ağırdı.
Akif'in bakışları, yorgunluktan adeta eriyen arkadaşına kaydı. Yüzündeki samimi ifade, derin bir dostluk ve anlayışı yansıtıyordu. "Okan," dedi, sesi sakin ve yatıştırıcı, "Biz evrak işlerini hallederiz. Sen biraz dinlen artık.”
Kadir, amirinin yanında durarak başını onaylayıcı bir şekilde salladı. "Evet Başkomiserim," diye ekledi, sesi güven verici bir ciddiyetle. "İçiniz rahat olsun, gerisini titizlikle biz hallederiz.”
Okan, bir an tereddütle iki arkadaşının yüzüne baktı. "Emin misiniz?" diye sordu. İtiraf etmek gerekirdi ki, bu teklif o anda dünyanın en cazip teklifi gibi gelmişti. Dava kapanmış, peşinden koştuğu gerçek ortaya çıkmıştı ve damarlarında onu ayakta tutan son adrenalin de çekilmişti. Geriye sadece, kemiklerine işlemiş bir yorgunluk ve bitkinlik kalmıştı.
"Evet Başkomiserim," diye tekrarladı Kadir, kararlı bir ifadeyle. "Şüpheniz olmasın."
Okan'ın bir cevap vermesine fırsat kalmadan, Vera hafifçe yaklaştı ve sevgilisinin koluna nazikçe dokundu. Yüzündeki şefkatli gülümseme, her şeyi anlatıyordu. "Doğru söylüyorlar Okan," dedi, sesi yumuşak ama kararlı. "Hadi artık, biz eve gidelim. Sen biraz uyu. Gerçekten dinlenmeye ihtiyacın var."
Okan, Vera'nın koluna bıraktığı o hafif dokunuşla direncinin tamamen kırıldığını hissetti. Artık kendini bu kadar zorlamasına gerek yoktu. Görev tamamlanmıştı. Omuzlarındaki o koca yük hafiflemiş, yerini huzurlu bir bitişin verdiği tatlı bir rehavete bırakmıştı. Son bir kez etrafına baktı, sonra Vera'ya döndü ve küçük bir gülümsemeyle başını salladı.
"Peki," dedi, sesi yorgunluktan biraz kısılmış. "Hadi gidelim."
Yüzünde, bitmiş bir savaşın ardından gelen o derin, hüzünlü ama bir o kadar da tatmin edici ifade vardı. Gözlerini odanın içinde dolaştırdı; her biri bu zorlu davada gece gündüz demeden çalışmış, ter dökmüş mesai arkadaşlarının yüzlerine baktı. Yorgunluğunun üzerine, derin bir minnet ve gurur duygusu çöktü.
"Arkadaşlar," diye başladı, sesi yorgun ama berraktı, "Hepinizin emeklerine, ellerine sağlık." Her bir kelimeyi hissederek, samimiyetle seçiyordu. "Siz olmasaydınız... Bu davayı, bu karmaşanın içinden çıkarıp, adalete ulaştıramazdık. Hepiniz üzerinize düşenin fazlasını yaptınız. Gecemizi gündüzümüze kattık, birlikte... Çok... çok teşekkür ederim."
Selin saygıyla eğdi başını. "Estağfurullah Başkomiserim, biz görevimizi yaptık. Asıl biz teşekkür ederiz. Sizin gibi biriyle çalışmak herkese nasip olmaz."
Kadir hemen destekledi onu. "Selin haklı Başkomiserim, siz sağ olun. En çok emeği siz verdiniz. Devrim'in ruhu sizin sayenizde artık rahat uyur."
Aykut, yorgunluğu şakayla karışık gizleyen bir sırıtışla, "Beni biraz uykusuz bıraksan da," dedi, "seninle çalışmak sahiden bir ayrıcalık kardeşim." Hafif bir kahkaha dolaştı odada, gerginliği eriten sıcak bir ses gibi.
"Yarın görüşürüz o zaman. İyi çalışmalar herkese."
Okan, Vera ve Akif koridora yöneldi. Okan, Akif'e döndü, elini samimiyetle omzuna koydu. "Eline, emeğine sağlık Akif," dedi.
"Rica ederim abi," dedi Akif, dostane bir tavırla elini kendisinden birkaç santim uzun olan arkadaşının sırtına hafifçe vurdu. "Senin emeğine sağlık." Adımlarını yavaşlattı ve Vera'yla Okan'ın gerisinde kalarak, "Hadi git dinlen biraz. Yarın görüşürüz," diye ekledi.
"Görüşürüz,"
Vera ve Okan, Emniyet'in bahçesinden ayrılıp otoparka doğru ilerlediler. Havanın serinliği yüzlerini okşarken, günün yorgunluğu omuzlarına çökmüştü.
"Ben süreyim ister misin?" diye sordu Vera, sevgilisine dönerek.
"Valla çok iyi olur hayatım ya," diye iç geçirdi Okan, cebinden anahtarları çıkarıp Vera'ya uzattı.
Yaklaşık yarım saat sonra eve varmışlardı. Apartmanın kapısının önüne geldiklerinde, Okan birden ceplerini yokladı. Yüzünde hafif bir endişe belirdi. "Sigaram sende değil dimi?" diye sordu.
"Yok," diye yanıtladı Vera, çantasını kontrol ederken. "Arabada unutmuşsundur."
"Öyle yaptım herhalde," diye mırıldandı Okan, hâlâ ceplerini yokluyordu. "İki tane vardı, ikisi de yok. Sen çık, ben onları alıp geleyim."
Vera bunun üzerine demir kapıyı itip içeri girdi. Okan ise arkasına dönüp arabaya yöneldi. Sahiden de torpidoda bırakmıştı paketleri. Tam apartmanın girişine yönelmişti ki, ensesinin arkasında ani ve sert bir darbe hissetti.
Acı, anında beynine sıçradı, ensesinden omurgasına kadar uzanan keskin bir sızıya dönüştü. Arkasına dönmeye, saldırganını görmeye fırsat bulamadan, bacakları tutuldu, dünyası karardı. Bilinci, hızla ve acımasızca kapanırken, soğuk betona doğru çöküp gitti.
Karanlık, onu yutmuştu.
…
3 Kasım Perşembe
O perşembe akşamı, Çağla nöbete gitmeden önce Devrim'in evine uğramıştı. İstanbul'da serin bir sonbahar akşamıydı; hava, yazın son kalıntılarını da alıp götüren keskin bir rüzgârla çalkalanıyordu. Şişli'deki dik yokuştaki apartmanın önüne geldiğinde, gökyüzü iyice kararmıştı ve ince ince, ısrarlı bir yağmur çiselemeye başladı.
Yağmur damlaları, ceketinin omuzlarında karanlık lekeler bırakıyor, sokak lambalarının ışığında minik, parıltılı boncuklar gibi görünüyordu.
Çağla, apartmanın girişinde bir an durup etrafına baktı. Sokak tenhaydı, yağmurun sessizliği her yeri kaplamıştı. Sonbaharın o hüzünlü ama bir o kadar da dingin atmosferi, o gece olacaklardan habersiz, her şeyi sarmalamıştı.
Kapı çalındığında Devrim, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle açtı. "Hoş geldin!" dedi, sesi samimi ve neşeliydi.
"Hoş buldum," diye mırıldandı Çağla, sesi biraz gergin çıktı. İçeri adımını atar atmaz, evin sıcak ve tanıdık kokusuyla sarsıldı. Bu koku, bir zamanlar kendisini ne kadar güvende hissettirirdi.
Şimdi ise içini bir burukluk kaplamıştı.
“Üşümüşsün, hemen bir çay koyayım şöyle," diye atıldı Devrim, mutfağa yönelirken.
Çağla, ceketini çıkarırken elleri hafif titriyordu. Devrim'in bu kadar doğal, bu kadar 'Devrim gibi' davranması, onu hem rahatlatıyor hem de öfkesini daha da körüklüyordu. İçinden, "Nasıl bu kadar normal davranabiliyor?" diye geçirdi. Sanki aralarında babasının ölümüne dair kocaman, kanlı bir sır yokmuş gibi.
"Günün nasıl geçti?" diye sordu Devrim, mutfaktan seslenerek. Sesi o kadar saf, o kadar kaygısızdı ki.
Çağla, bu sırada oturma odasına geçip koltuğa oturdu, parmaklarını sıktı. "Pek bir şey yok," diye cevapladı, sesini mümkün olduğunca nötr tutmaya çalışarak. "Rutin işler... Sen?"
Sormaa," diye güldü Devrim, çayı demlenmeye bırakmış o da oturma odasına dönerken. "Ofiste yine magazin karmaşası. Ama bugün güzel bir haber geldi, o eski müşterimiz yeniden çalışmak istiyor."
"Öyle mi?" dedi Çağla, zoraki bir gülümsemeyle. Devrim'in başarılarıyla gurur duyduğu o eski günleri düşündü. Şimdi her başarısı, içinde bir ihanet çağrışımı yapıyordu.
İçindeki öfke, bu sıcaklık karşısında eriyor gibi oluyor, ama sonra babasının hatırası bir hançer gibi saplanıyordu kalbine. Devrim'in bu sıcak yüzünün ardında, babasının katiliyle aynı kanı taşıdığı gerçeği vardı. Bu ikilem, onu içten içe kemiriyordu.
Çaydanlığın yumuşak fokurtusu mutfakta sona ermiş, davetkâr çay kokusu oturma odasına kadar yayılmıştı. "Çok tebrik ederim canım," diye fısıldadı Çağla, ancak sesi sanki duygularına yenik düşmüşçesine hafifçe boğuk çıkmıştı.
Devrim'in keskin ve analitik yeşil gözleri, en yakın arkadaşının yüzündeki o herkese belli olmayan gölgeyi yakaladı. Kaşları hafifçe çatılarak, içten bir endişeyle sordu: "Sen iyi misin? Pek keyfin yok gibi." Sesi yumuşak, şefkat dolu, ama aynı zamanda derinlerde bir yerde Çağla'nın verdiği yanıtla ilgili gizli bir kaygı taşıyordu.
Çağla, "İyiyim ya, yorgunum sadece," derken hafifçe kıpırdandı, sanki Devrim'in meraklı bakışlarından kaçmak istiyordu. "Çay olmuştur değil mi? Ben bize çay koyup geleyim."
Hızla ayağa kalktı ve mutfağa yöneldi. Devrim'in hazırladığı fincanlar tezgâhta duruyordu. Çağla, sıcak çayı fincanlara dikkatle doldururken elleri hafifçe titriyordu hala. Sonra, çantasından küçük bir şırınga ve içi berrak sıvı dolu bir şişe çıkardı. Bu sırada mavi gözleri sürekli mutfağın girişini yokluyordu.
Yüreği deli gibi atıyordu. Şırıngaya bir miktar sıvı çekti ve fincanlardan birine enjekte etti. Sıvı, kahverengi çayın içinde kaybolurken, bir kaşıkla hızlıca karıştırdı. İçinde binlerce karışık duygu vardı: korku, pişmanlık, belki de bir parça umut... Ama artık geri dönüş yoktu. Fincanı alıp oturma odasına doğru ilerlerken, yüzünde zoraki bir gülümseme vardı.
Devrim'e, içine ilaç enjekte ettiği fincanı uzattı.
“Teşekkür ederim canım.”
Çağla, kendi fincanına sarıldı, bakışları bir an Devrim'in yüzünde gezindi. "Önemli değil," diye mırıldandı. Sonra, konuyu değiştirmek istercesine, "Bu arada, geçen konuşmamız yarım kaldı, aşiretten bahsediyordun? Nasıl gidiyor?"
Devrim'in gözleri iyice parladı, çayından bir yudum aldı. "Aşiretin avukatına ulaşmaya çalışıyorum, Çağla. Pınar Dağdelen. Ama kadına ulaşmak neredeyse imkânsız. Namı çok sağlam biri. Dosyalarına baktıkça, ne kadar zeki ve tehlikeli bir stratejist olduğunu anlıyorum. Sanki her hamlesini üç adım önceden hesaplıyor."
Çağla, fincanını iki eliyle avuçlayarak yanıtladı: "Öyle avukatlara ulaşmak hep zordur. Özellikle de böyle hassas dosyalarla uğraşanlara. Müvekkillerini korumak için kendilerini de görünmez bir duvarın arkasına saklarlar."
Yüz ifadesini sakin tutmaya çalıştı. "Belki de başka bir yol denemelisin? Belki onun ofisinden birine, bir asistanına ulaşmayı deneyebilirsin?"
Devrim, başını iki yana sallayarak çayından bir yudum daha aldı. "Denedim bile. Ofisi, en ufak bir sorgulamaya bile kapalı. Telefonlara çıkmıyorlar, e-postalara cevap vermiyorlar. Sanki Pınar Dağdelen diye biri yokmuş da sadece bir efsaneymiş gibi." Devrim'in sesinde bir tür hayranlık ve hayal kırıklığı karışımı vardı. "Ama onunla konuşmam şart. Dosyamdaki en önemli parça o.”
Devrim, konuştukça ve fincandaki çay seviyesi azaldıkça üzerine doğru yavaş yavaş çöken bir ağırlık hissetmeye başladı. Göz kapakları kurşun gibi ağırlaşıyor, basit bir baş hareketi bile büyük bir çaba gerektiriyordu. Zihninde, biraz önce berrak olan düşüncelerinden geriye kalan bulanık bir sis perdesiyle kaplanmıştı. Son cümlesini tamamlamak bile güçleşmişti.
Zorlukla bir esneme tuttu onu. "Bana ne oldu ya?" diye mırıldandı, sesi uykulu ve uzaktan geliyordu. "Üzerime bir ağırlık çöktü... Kendimi çok... tuhaf hissediyorum."
Karşısında, Çağla'nın yüz ifadesi donuk ve kayıtsızdı, ancak gözlerinin derinliklerinde bir pırıltı vardı. Hafifçe omuz silkti. "Çay mayıştırdı herhalde," diye karşılık verdi, sesi neredeyse bir fısıltı kadar alçak ve duygusuzdu.
Devrim, gözlerini iyice kısarak birkaç kez ardı ardına açıp kapadı. Görüşü bulanıktı ve odanın ışıkları gözlerini acıtıyordu. Başını sallamaya çalıştı, ama hareket ağır ve sarsıntılıydı.
"Öyle değil gibi," diye zorlukla konuştu, her kelimeyi bulmak bir mücadeleydi. "Bu... bu farklı. Anlayamadım." Kolunu kaldırmaya çalıştı, ama uzvu taş gibi ağırdı. Son bir kez Çağla'ya baktı, gözlerinde şaşkınlık ve artan bir tedirginlik vardı, ancak bedeni artık direnmiyordu.
Çağla'nın bakışları hafifçe titriyordu, gözlerinin kenarları nemlenmişti. Yutkundu, boğazında düğümlenen duyguları zorlukla yuttu. Elindeki fincanı, artık ona ihtiyacı kalmadığı için, yavaşça yan taraftaki sehpaya bıraktı. Hareketi ağır ve anlam yüklüydü.
Devrim'e doğru eğildi, son bir şans verir gibiydi. Sesi, içindeki fırtınaya rağmen sakin çıkmıştı.
"Devrim... bana itiraf etmek istediğin bir şey var mı?"
Odanın havası aniden elektriklenmişti. Bu soru, sadece bir soru değil, aynı zamanda bir yalvarıştı. Çağla'nın gözleri, Devrim'in bulanıklaşan bakışlarının içine dikilmiş, cevabı bekliyordu. Belki de son bir umutla, belki de her şeyin bu şekilde bitmesini istemediği için.
Devrim'in kaşları, zorlukla odaklanabilen bakışlarıyla birlikte hafifçe çatıldı. Zihnindeki sis perdesi, Çağla'nın sorusunu anlamasını güçleştiriyordu. "Ne... demek o?" diye mırıldandı, kelimeler ağzından ağır ağır ve birbirine karışmış halde dökülüyordu.
Çağla'nın yüzündeki ifade iyice çaresizleşti. Sesine, son bir umutla yalvaran bir ton yüklendi: "Devrim, lütfen... Lütfen... Söylemen gereken bir şey varsa, şimdi söyle bana." Bakışları, Devrim'in gözlerinin içine işliyor, bir itiraf, bir açıklama, herhangi bir şey arıyordu.
Ancak Devrim'in kafası daha da fazla karışmıştı. Bulanık zihni, Çağla'nın ne demek istediğini kavrayamıyordu. Başını, oldukça yavaş ve ağır bir şekilde iki yana salladı. "Çağla... anlayamadım," diye tekrarladı, sesi giderek daha uzak ve güçsüzdü. "Gerçekten... anlayamıyorum."
Çağla'nın çaresizliği, içinde bir zehir gibi yayılırken, Devrim'in yüzündeki samimi endişe onu daha da çıldırtıyordu. O anda Devrim tamamen savunmasız, sadece arkadaşının derdini anlamaya çalışan bir dosttu. Ama Çağla için artık her şey bitmişti.
"Babamı..." diye fısıldadı, sesi titrek ama keskin bir bıçak gibi. Sonra aniden yükseldi: "Babamı Boran öldürdü, Devrim! Ve sen benden sakladın!"
Devrim'in yüzündeki tüm ifade silindi. Gözleri faltaşı gibi açıldı, rengi bembeyaz oldu. "Ne?” Bu tek kelime, boğazından zorla çıkmış bir çığlık gibiydi. Şok, onu fiziksel olarak da vurmuştu. Bilinci bulanıklaşıyor gibiydi.
Çağla, onun bu şaşkın haline acı bir gülüşle karşılık verdi. "Bilmiyor gibi yapma!" diye haykırdı. Sesindeki sinir, odanın duvarlarında yankılanıyordu. "Elimde raporlar var! Yan yanaydı dosyalar! Sen biliyordun, Devrim. Bana söylemedin." Her kelimesi, birikmiş ihanetin öfkesini taşıyordu.
Devrim, başını iki yana sallayarak kendini savunmaya çalıştı. Nefesi kesik kesikti, kelimeleri birbirine karışıyordu. "Çağla... Araştırıyordum... Yalnızca Aziz Amca’nın kazasının... aslında kaza olmadığını öğrenebilmiştim... Daha fazlasını bulamadım... Engin Abi'ye emanet ettim dosyayı, gerisiyle ilgili bilgim yok, yemin ederim!"
"Yalan!" Çağla'nın çığlığı odada bir yankı gibi çınladı. "Dosyalar yan yanaydı, diyorum sana! Sen biliyordun! Babamın katiliyle aynı evde oturuyor, aynı sofrada yemek yiyordun!" Gözlerinden öfke yaşları süzülüyordu.
Devrim, bu suçlamalar karşısında daha da sarsıldı. "Engin... Engin Abi bulmuş olmalı..." diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulmuyordu. Ayağa kalkmaya çalıştı, ama bacakları tutmadı, sendeledi. "Çağla, lütfen, yalvarırım, inan bana...her şeyi sana anlatacaktım sadece emin olmak için bekledim. Babam…babam asla böyle bir şey yapmaz! Onlar çok yakın dostlar…"
Tam o sırada, Çağla'nın elinde, mutfaktan getirdiği ve cebinde sakladığı ameliyat bıçağı parladı. O an her şey bir saniyede oldu. Devrim, ona ulaşmak için elini uzattı, gözlerinde sadece korku ve anlamaya çalışan bir şaşkınlık vardı.
"Sus sus! Yalanlarını duymak istemiyorum! Beni kandırdınız!" diye gürledi Çağla ve tüm teknik bilgisini, tüm soğukkanlılığını kullanarak, bıçağı Devrim'in savunmasız göğsünün tam sol alt tarafına, kaburgaların arasından, doğruca kalbine hedefleyerek sapladı.
Bıçak, et ve kıkırdak arasından geçerken çıkan ses, odadaki her şeyi dondurdu. Devrim'in gözleri acıyla kocaman açıldı, ağzı hafifçe aralandı, ama bir ses çıkmadı. Şok ve inançsızlık içinde, Çağla'nın gözlerine baktı. Sonra, yavaşça, bir ağaç gibi devrildi. Koltutan hafifçe kayıp halının üzerine yığılırken, göğsünden sızan koyu kırmızı kan, hızla yayılmaya başladı.
Çağla, elinde kanlı bıçağıyla orada öylece dikildi. Nefesi hızlı hızlı çıkıyor, vücudu adrenalinle titriyordu. Yaptığı şeyin ağırlığı henüz üzerine çökmemişti. Sadece, babasının intikamını aldığına dair çarpık bir tatmin duygusu ve etrafa yayılan keskin, demirsi kan kokusu vardı. Odayı, ölümün soğuk sessizliği kaplamıştı.
Çağla, Devrim'in kanlar içindeki bedenine bakakalmıştı. Elindeki bıçağın ağırlığı, ruhunu darmadağın ediyordu. Gözlerinden şimdi öfkeden çok, derin bir pişmanlık ve tarifsiz bir acının yaşları süzülmeye başladı.
Yere çöktü, yüzünü kanlı elleriyle kapadı. Omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu. O anda, sadece babasını kaybetmiş bir çocuktu. İntikamının, ona hiçbir huzur getirmediğini, sadece içindeki boşluğu daha da büyüttüğünü anlamıştı.
"Nasıl yaparsın?" diye isyan etti, sesi hıçkırıklarla boğuluyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar, yanaklarında çizgiler oluşturuyordu. "En yakın arkadaşımdın... Sana her şeyi anlatırdım. Babamın ölümünün beni nasıl mahvettiğini…her şeyi.. Ve sen... sen biliyordun! Her şeyi biliyordun ve bana bir kelime etmedin Devrim!" Hıçkırarak ağlamaya başladı.
Yerde, nefes almakta güçlük çeken Devrim, bu sözleri duydu. Ölümün eşiğinde bile, ona acıyan o sesi tanıdı. Gözlerini zorlukla Çağla'ya çevirdi. Her nefes alışı, göğsündeki yaradan gelen bir ıstırapla sarsılıyordu.
"Çağla..." diye fısıldadı, sesi bir rüzgârın hışırtısı kadar zayıf. Ben... bilmiyordum... Sana... asla... yalan söylemedim..."
Çağla başını kaldırdı, gözleri dolu dolu. "Yalan söylüyorsun!" diye haykırdı, ama artık önceki gücü yoktu, sesi acıyla titriyordu. "Nasıl bilemezsin? O senin baban!"
Devrim, gözlerini kırpıştırdı. Zihni bulanıktı, ama bir şeyi netleştirmeye çalışıyordu. "Engin..." diye zorlukla mırıldandı. "Dosyayı... ona vermiştim... O... o araştırıyordu... Bana... henüz... hiçbir şey... söylememişti..."
"Seni hiç tanıyamamışım Devrim..." Çağla'nın sesi, odadaki ağır havada eriyip giden bir fısıltıydı. Gözleri, yaşlardan ziyade derin bir hayal kırıklığıyla parlıyor, altında yatan acıyı gizleyemiyordu. Önünde, halının üzerine yayılan ve giderek genişleyen koyu kırmızı bir gölün ortasında yatan Devrim'e bakakalmıştı. "Ama yanılan tek ben değilim." Dudaklarını hafifçe ıslattı, sesi titrek ama zehir gibi keskinleşti. "Sen de yanıldın Devrim. Sen de gözünün önündeki gerçekleri görmedin."
Devrim cevap vermedi. Veremedi. Çağla'nın her kelimesini duyuyor, zihninde yankılanıyordu ama bedeni artık ona itaat etmiyordu. Göğsündeki keskin, yakıcı acı ve yayılan sıcaklık, yerini ürpertici bir boşluğa, bedeninden uzaklaşıyormuş hissine bırakıyordu. Dünyanın sesleri giderek uzaklaşıyor, sadece Çağla'nın sesi ve kendi yavaşlayan kalp atışları duyuluyordu.
Çağla, yüzünde acı ve hınç karışımı bir ifadeyle konuşmaya devam etti, hıçkırıkları arasında boğulurcasına. "Engin senin sadece patronun değildi Devrim." Bir an duraksadı, yutkundu, sanki söyleyeceği şeyin ağırlığı boğazını tıkıyordu. "Engin... senin öz abin."
Bu sözler, Devrim'in sönmekte olan bilincine bir şimşek gibi düştü. Gözleri, olabildiğince fazla açıldı, içlerinde şok, inkâr ve tarifsiz bir korku vardı. "Ne...?" diye mırıldanmak istedi ama boğazından sadece hafif, hırıltılı bir ses çıktı. Zihni allak bullak olmuştu.
Çağla, onun bu şok içindeki halini görünce, acımasızca devam etti, sesi giderek daha da keskinleşerek. "Keşke bunu ondan duyabilseydin. Ama Engin... senin annenin önceki eşinden olan oğlu. Senin... gözünün içine baka baka, bunca zaman yalan söylediler sana."
Devrim'in ölümün eşiğindeki yüzünde, tüm ifadeler birbirine karıştı. Şaşkınlık, derin bir yaralanmışlık, ihanetin verdiği acı ve son anlarında bile çözemediği bir bilmece... Çağla ona bir iyilik mi yapıyordu, en azından son saniyelerinde ona gerçeği bilme hakkını vererek? Yoksa bu, ondan aldığı intikamın en acımasız, en son parçası mıydı; onu, en büyük sırrıyla baş başa bırakarak ölüme yollamak? Belli değildi. Ve Devrim, bu sorunun cevabını asla öğrenemeyecekti.
Genç kızın güzel, duru yüzündeki ifade dondu, sonra eridi.
Gözlerindeki son ışık, o korkunç bilginin ağırlığı altında titredi, bir an daha direndi ve nihayet söndü. Başı hafifçe yana düştü, son nefesi, kan kokulu odada asılı kalan bir sır gibi, usulca dudaklarından süzülüp gitti. Artık geriye, sadece genişleyen kan gölü, soğuyan bir beden ve bir ömür boyu sürecek bir vicdan azabının tohumları kalmıştı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |