
Hastanenin ameliyathane koridoru, ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi temsil eden soğuk, steril bir tünel gibiydi. Duvarlardaki saat, her saniyeyi bir ömür uzunluğunda ilerletiyordu. Zemin, ayak seslerini yutan donuk bir griydi ve üzerinde, hayatın en ağır yükünü taşıyan iki figür vardı.
Vera, koridorun sonuna, o soğuk mermere çökmüştü. Bedeni, bir çocuğunkini andıran kırılgan bir küme haline gelmişti. O her zaman güçlü duran, dik duruşlu kadın, şimdi yerle bir olmuştu. Mavi gözleri, çöldeki kurumuş kuyular gibi bomboştu. Ağlamaktan gözyaşları tükenmiş, geriye sadece içten içe sarsılan bir beden kalmıştı. Bileklerindeki kırmızı izler, maruz kaldığı işkencenin sessiz tanıklarıydı. Her titreyişi, yaşadığı travmanın yankısı gibiydi.
Karşı duvarda ise Akif, adeta duvarla bütünleşmişti. Sırtı betona dayanmış, kolları dizlerine sarılmıştı. Sessizliğin içinde, boğuk hıçkırıkları koridorda yankılanıyordu. Omuzları her sarsıntıda, taşıdığı çaresizlik duygusunu dışa vuruyordu. Yüzü, gözyaşları ve acıyla yoğrulmuştu. O, Okan'ı bulan ilk kişiydi ve o anki çaresizlik hissi, hâlâ ciğerlerini yakıyordu.
Polis ekibi, depodaki o korkunç sahneden Vera'yı çıkardıklarında, umudun ne kadar kırılgan olabildiğini görmüşlerdi. Ardından, geceyi yırtan sirenler eşliğinde, saatlerce süren sağanak yağmur altında Okan'ı aramışlardı. Bulduklarında ise, gerçeğin soğuk yüzüyle karşılaşmışlardı. Akif, Okan'ın cansız bedenine ilk dokunan kişi olmanın şokunu yaşıyordu. O an, nabzın yokluğu ve nefesin hissedilmemesi, onu bir an için en kötü senaryoya inandırmıştı. Hayata tutunmaları, bir iplik inceliğindeydi.
Şimdi bu koridorda, ikisi de kendi karanlığıyla baş başaydı. Zaman, acıyı dondurmuş, her saniyeyi bir işkenceye dönüştürmüştü. Bekleyiş, en acımasız sınavdı ve her an, bir veda ya da bir mucize getirebilirdi.
Akif, sessiz hıçkırıklarının arasında boğulur gibi konuştu. "Yok... yok yapamıyorum." Sarsılarak ayağa kalkmaya çalıştı, bacakları tutmuyordu, bedeni isyandaydı. "Ben daha fazla bekleyemiyorum... Delireceğim, aklımı kaybedeceğim."
Vera onu duymuyor gibiydi. Gözlerini dahi kırpmıyordu, sanki donakalmıştı. Aslında duyuyordu, ama gerçekten duyduğu söylenemezdi. Kulaklarında sadece Okan'ın acı içindeki inlemelerine eşlik eden derin, sürekli bir uğultu vardı. Zihni, depodaki o son anlara kilitlenmişti: Okan'ın solgun yüzü, nefes almakta güçlük çekişi, ona uzanan titrek elleri...
Akif'in imdadına, onlara su almak için oradan ayrılmış ve şimdi elinde iki bardakla geri dönen eşi Gülriz yetişti. O da ağlamaktan perişan olmuştu, belliydi; gözleri kıpkırmızı, yanaklarından süzülen yaşların izi henüz kurumamıştı. Eşinin çılgın halini görür görmez, bardakları hemen yere bırakıp ona koştu.
"Gülriz... neden kimse çıkmıyor?" diye haykırdı Akif, sesi parçalanırcasına.
Gülriz onun kolunu yakaladı, parmakları eşinin pazısında iz bırakacak kadar güçlüydü.
"Neden bir şey demiyorlar? Saatler oldu... Gülriz... Saatler oldu!" Gözleri faltaşı gibi açılmış, nefesi düzensizdi Akif’in. Panik, onu bütünüyle ele geçirmişti.
"Tamam Akif, tamam," diye fısıldadı Gülriz, sesi titrek ama onu sakinleştirmeye çalışıyordu. İki eliyle onun yüzünü avuçlayıp, gözlerine bakmaya çalıştı. "Sakin ol, nefes al. Derin nefes al benimle."
"Ama bekleyemiyorum Gülriz! Yapamıyorum!" Akif adeta çırpınıyordu, bedeni Gülriz'in kollarında bir türbülans halinde sarsılıyordu. "İçeride ne oluyor? Neden bu sessizlik? Bu sessizlik beni öldürecek!"
Gülriz, onu göğsüne çekip sıkıca sarıldı. Kendi gözyaşlarını Akif'in saçına akıtarak, "Biliyorum, biliyorum canım," diye mırıldandı. "Ama dayanmak zorundayız. Okan güçlüdür, biliyorsun. Ve doktorlar ellerinden geleni yapıyorlar. Bağır, çağır ama pes etme. Okan'ın sana ihtiyacı var."
Bu sözlerle Akif, bir anlığına durdu. Eşinin sıcaklığı ve sözleri, onu şokun eşiğinden geri çekiyordu. Ağır ağır, hıçkırıkları arasında, Gülriz'in omzuna yıkıldı.
Tam o sırada, ameliyathanenin elektronik kapısı hafif bir vızıltıyla açıldı. İçeriden, yüzünde maske, üzerinde kan lekeleri görünen ameliyat kıyafetleriyle yaşlıca, yorgun gözlerinden derin tecrübe okunan bir doktor çıktı. Başındaki boneyi çıkarırken, alnındaki derin çizgiler ve terle ıslanmış saçları, geçirdiği uzun ve zorlu mücadelenin izlerini taşıyordu.
Koridordaki üç kişi -Vera, Akif ve Gülriz- aynı anda yerlerinden fırladı. Solukları tutulmuş, gözleri doktorun dudaklarına kilitlenmişti. Her biri, o dudaklardan çıkacak kelimelerle hayatlarının değişeceğini biliyordu.
Doktor, yavaş ve ölçülü adımlarla yanlarına yaklaştı. Yorgun ama profesyonel bir ciddiyetle konuşmaya başladı:
"Durumu size net şekilde anlatayım… Hastanız çok ağır şekilde darp edilmiş. Özellikle göğüs ve karın bölgesine aldığı darbeler ciddi iç hasar oluşturmuş."
Vera'nın yüzü iyice beyazladı, eli istemsizce ağzına gitti. Akif, Gülriz'in koluna daha sıkı yapıştı.
"Karaciğerinde ve dalağında yırtılma olmuş. Bu organlar vücudun en fazla kanlanan organlarıdır, yani burada yaşanan bir yırtılma kısa sürede çok fazla kan kaybına yol açabilir. Biz ameliyatla kanamayı durdurduk, şu an kontrol altında."
Doktor bir an duraksadı, nefes alır gibi yaptı. En zor kısmı geliyordu.
"Ancak olay sırasında vücudu çok fazla kan kaybetmiş. Bu kadar yoğun kan kaybı, beynin bir süre yeterince oksijen alamamasına neden olur. Biz buna 'hipoksik beyin hasarı' diyoruz. Yani beyin, bir süre oksijensiz kaldığı için kendini korumaya alır. Şu anda komada olmasının sebebi bu."
Vera'nın gözleri faltaşı gibi açıldı. "Koma?" kelimesi ağzından zorlukla çıkan bir fısıltıydı şimdi.
"Göğüs kısmında da kaburga kırıkları var, bunlar akciğerini zedelemiş. O yüzden kendi başına nefes alamıyor, solunum cihazına bağlı."
Akif, dayanamayıp sözünü kesti, sesi titrek ve umut arayışı içindd: "Peki... hayati tehlikesi var mı?"
Doktor, Akif'e doğru döndü. Bir an durdu, göz temasını kaybetmeden, samimi ama acımasız gerçeği sakınmadı:
"Evet, var. Bunu saklamam doğru olmaz. Şu anda vücudu çok ağır bir travma geçirdi. Organları çalışıyor ama sınırda… küçük bir aksilik bile tabloyu tamamen değiştirebilir."
Vera ellerini sarı saçlarının arasına daldırdı; parmakları titriyordu. Sanki ne yaptığının farkında değildi, olanları idrak edemiyor gibiydi. Gözleri boşluğa bakarken, birkaç adım attı koridorun soğuk, parlayan zemini üzerinde. Her adımı yankılanıyor ama hiçbir yere varmıyordu.
Gülriz, onun bu halini fark edip telaşla yaklaştı. “Vera, canımın içi… sakin ol,” dedi usulca, sanki yüksek sesle konuşursa cam gibi kırılacakmış gibi.
Vera'nın mavi gözleri donmuştu. Sesi çatallıydı, kelimeler ağzından zor dökülüyordu. “Hayati risk diyor, Gülriz… koma diyor… nefes alamıyor diyor…” Boğazındaki düğüm onu boğuyordu. “Gülriz, duymuyor musun sen?” diye bağırdı bir anda, sesi duvarlardan sekip yankılandı.
Gülriz bir an ne diyeceğini bilemedi; gözleri dolmuştu ama ayakta kalmak zorundaydı. Vera’nın bu hâlini izlerken, yutkunup bir adım daha attı. Ona sarılmak istedi, ama Vera kendini onun kollarından hızla kurtardı.
“Dokunma bana…” dedi titrek bir sesle. “Her şey… her şey benim yüzümden.”
“Vera…” dedi Gülriz, sesi hem yumuşak hem kararlıydı. “Vera bana bak. Ne fırtınalardan çıktı o, bu da geçecek. Doktorlar ellerinden geleni yapıyorlar.
Ama Vera duymuyordu. Hıçkırıkları koridorun sessizliğini keskin bir şekilde yırtıyordu. Başını duvara yasladı, gözyaşları yanaklarından süzülüp yere düştü. “Benim yüzümden… benim yüzümden…” diyordu hâlâ, bir dua gibi, bir suçlama gibi.
Vera’nın bedeni bir anda daha da titremeye başladı. Sanki bulunduğu hastane koridoru daralıyor, oksijen her saniye biraz daha azalıyordu. Nefesleri düzensizleşmişti — derin, kısa, kesik kesik. Ellerini başına götürdü, saçlarını tutarak yere çömeldi.
“Benim yüzümden! Hepsi benim yüzümden!” diye bağırdı.
Gülriz hemen yanına eğildi. “Vera, lütfen… sakin ol, ne olur…”
Ama Vera artık onu duymuyordu.
Gülriz, Vera’yı kolundan tutmaya çalıştı ama Vera öyle bir hızla geri çekildi ki kolundaki saat yere düştü. “Bırak! Bırak beni! Hepsi benim hatam! Beni korumak için kendini feda etti!” diye bağırdı.
Bir hemşire koşarak yanlarına geldi, ardından beyaz önlüklü iki kişi daha. Gülriz onlara dönüp sessizce yalvardı: “Ne olur… bir şey yapın…”
Hemşirelerden biri yaklaştı, yavaşça konuşmaya çalıştı:
“Hanımefendi, bakın… sakinleşmeniz gerekiyor, tamam mı? Buradasınız, güvendesiniz…”
Ama Vera’nın gözleri boşluğa dalmıştı, mavi gözlerinin içindeki ışıltı panik ve suçlulukla karışmış, donuk bir griye dönmüştü.
“Hayır… hayır! Okan nefes alamıyor… nefes alamıyor!” Ayağa kalktı, sanki koşacakmış gibi birkaç adım attı ama dizleri çözülüp yere yığıldı.
Gülriz’in gözleri doldu, sesi titriyordu. “Ne olur… sakinleştirici verin, dayanamayacak artık…”
Hemşirelerden biri başıyla onayladı. Diğeri küçük bir şırıngayı hazırladı.
“Biraz yanma hissedebilirsiniz,” dedi ama Vera onu bile duymuyordu artık.
Vücudu titriyor, omuzları kasılmış, elleri hâlâ havada bir şeyi yakalamaya çalışıyordu.
“Bırakın beni! Onun yanına gitmem lazım! Okan beni duyar, beni duyarsa uyanır! Ne olur bırakın!”
İki kişi hafifçe kollarından tuttu, hemşire iğneyi dikkatle yaptı.
Birkaç saniye sonra Vera’nın sesi yavaşladı, nefesleri hafifledi.
“Gitmem lazım… Okan… beni bekliyor…” diye mırıldandı, sesi neredeyse fısıltıya dönüştü. Göz kapakları ağırlaştı, vücudu gevşedi.
Acil servisin uzun, beyaz koridorunda, tekerleklerin sert zeminde çıkardığı tıkırtılı sesler yankılanıyordu. Vera'nın baygın bedeni, iki sağlık görevlisinin hızlı ama dikkatli hareketleriyle sedyeye alındı.
“Hastayı şimdi odaya alıyoruz. Uyguladığımız sakinleştirici enjeksiyonunun etkisi yaklaşık dört ila altı saat sürecek." Hemşirenin sesi, koridordaki telaşlı ortama rağmen sakin ve güven vericiydi. "Bu süre boyunca derin bir uyku halinde olacak. Uyandığında yanında olmanız çok önemli. Bilincini toplamaya başladığında ilk göreceği şey tanıdık bir yüz olmalı."
Başını sallayarak onayladı onu Gülriz. Sonra gözleri hemen Akif'e takıldı. Kocası, yoğun bakım ünitesinin karşısındaki soğuk duvarın dibine adeta kazınmış gibi oturuyordu. Başı öne eğik, omuzları her hıçkırıkta sarsılıyor, sessiz sessiz ağlıyordu.
İçi burkularak onun yanına çöktü Gülriz. Yumuşak bir hareketle elini onun sırtına koydu. Dokunuşuyla Akif irkildi, başını kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü gözyaşlarıyla harap olmuştu.
"Haklı," dedi Akif, boğuk bir sesle ve bir omuz silkişiyle çaresizliğini anlattı. "Vera çok haklı... Okan gidiyor, Gülriz." Sesinin tonu, kaybolan umudun ağırlığıyla çöküyordu.
Gülriz, onu sakinleştirmek için elini daha sıkıca sıktı. "Şşşt," dedi, sesi titrek ama kararlı. "Böyle saçma sapan konuşma, Akif. Duyuyor musun beni? Okan güçlüdür. Buraya kadar geldi, daha fazlasına da dayanır."
Ama Akif, başını iki yana sallayarak onun sözünü kesti. Gözlerini kocaman açmıştı, bakışları uzaklara, o korkunç anıya dönmüştü. "Anlamıyorsun Gülriz, ben gördüm!" diye haykırdı, sesi koridorda çınladı. Eliyle kendi göğsüne vurdu. "Ben gördüm onun halini! Ben... ben ya ben..." Nefesi kesildi, hıçkırıkları kelimelerini boğuyordu. "Ölmüş sandım, Gülriz...
Bu itiraf, onun içini kemiren asıl yükü açığa çıkarmıştı. O anı yeniden yaşıyor, Okan'ın cansız bedenine dokunduğu o çaresiz anın şokunu tekrar hissediyordu.
Başını iki yana salladı, itirazına devam eder gibi. "Bu kez farklı..." diye fısıldadı, sesi adeta kırılıyordu. "Bu kez çok ciddi, Gülriz." Gözlerini eşine dikti ve tam da bu anda artık Akif'in gözlerinde, çaresizlikten bunalmış, korku içinde bir çocuğun bakışı vardı. Yüzü, henüz dünyanın ağırlığını taşımayı öğrenmemiş birinin savunmasızlığıyla buruşmuştu.
"Gülriz," diye tekrarladı, sesi bu kez daha incinmiş, daha ürkek çıktı. "Ne yapacağız...? Okan'a bir şey olursa ne yapacağız?"
Sorusu, koridorun soğuk duvarlarında asılı kaldı. Bu, sadece bir soru değil, içinde taşıdığı tüm korkunun, tüm çaresizliğin itirafıydı. Gülriz, onun bu halini görünce yüreği sızladı. Elini uzatıp yanağını okşadı, başparmağıyla gözyaşlarını sildi.
"Sadece burada olacağız. Okan yaşayacak biz de onun için nefes alacağız. Ve inanacağız."
…
Vera, tedavi odasında uyanıyordu. Zihni bulanıktı, başı ağrıyordu ama en çok da kalbinde derin, kemirici bir acı vardı. Sanki göğsüne bir şey oturmuştu.
Yavaşça doğrulmaya çalıştı. Kolundaki serum, hareket ettiğini hatırlattı ona. Etrafa bakındı; oda loştu, sadece koridordan sızan bir ışık vardı. Sonra, köşedeki sandalyede dalgın dalgın zemini izleyen Gülriz'i fark etti.
"Gülriz?" diye fısıldadı, sesi kısık ve çatallı.
Gülriz irkildi, yerinden fırladı ve Vera'nın yanına geldi. "Vera? Nasılsın?"
Vera başını iki yana salladı. "Okan?" diye sordu tek kelimeyle. Gözleri, Gülriz'in yüzündeki umutlu bir ifadeyi arıyordu.
"Değişen bir şey yok," diye cevapladı Gülriz, elini Vera'nın eline koyarak. "Hala yoğun bakımda. Durumu stabil."
Vera'nın gözleri doldu, ama bu sefer çığlık atmıyor, bağırıp çağırmıyordu. Sadece, Gülriz'in elini sımsıkı tuttu. Yüzünde, yepyeni bir kararlılık vardı.
"Kalkmam lazım," dedi, sesi hala zayıf ama azimle dolu. "Onun yanına gitmem lazım."
"Gidemezsin Vera," dedi Gülriz, sesi yumuşak ama kararlıydı. "Gitsen de almazlar. Yoğun bakıma girmemiz yasakmış, sadece belirli saatlerde kısa ziyaretlere izin var."
Vera'nın direnci, bu sözlerle birlikte tamamen kırıldı. Tıpkı bir balonun sönmesi gibi, bedeni yatağa çöktü. Artık savaşacak, mücadele edecek gücü kalmamıştı. Sessizce, gözyaşları yanaklarından süzülürken, boşluğa bakakaldı. Bu gözyaşları, bir feryattan ziyade, çaresizliğin sessiz bir kabullenişiydi.
Bu sırada, duvarın karşısındaki plastik sandalyede Akif sessizce oturuyor, kendi acısının içinde kaybolmuş gibi duruyordu. Elleri dizlerinde sıkılı, sırtı kamburlaşmıştı. Vera'nın iç çekişini duyunca, başını kaldırıp ona baktı. Göz göze geldiklerinde, aynı ıstırabı paylaştıklarını anladılar.
Vera, ellerini yüzüne bastırdı, avuçlarının içinde kaybolmak istiyordu. "Nasıl dayanacağım bilmiyorum," diye fısıldadı, sesi o kadar kırıktı ki neredeyse duyulmuyordu. "O olmadan... nasıl nefes alacağım?"
Gülriz, bu sefer dayanamadı. Saatlerdir süren sabrı, bu iki sevdiği insanın umutsuzluğu karşısında bir anlığına tükendi. "Bakın, canımı sıkıyorsunuz ikiniz de!" dedi, sesi odada çınlayan nadir bir tonda, hafifçe yükselerek. "Bu saçma sapan konuşmaları bırakın artık! Okan iyi olacak. Duyuyor musunuz? İyi olacak!"
Bir anda Vera başını kaldırdı, mavi gözlerini Gülriz’e dikti. “Gülriz…” dedi, sesi yırtılmış bir kâğıt gibiydi. “Çok işkence ettiler.” Sözcükler dudaklarından dökülürken, boğazındaki düğüm her kelimede biraz daha sıkılaştı. “Bak… ben her türlüsünü gördüm, her şeyi… ama bu… bu bambaşkaydı.”
Gülriz’in yutkunması zorla oldu. “Ne demek istiyorsun Vera?” diye sordu ama cevabı beklemekten bile korkuyordu.
Vera’nın bakışları bir noktaya saplandı; gözbebekleri sanki bir zaman tünelinin içine düşmüş gibiydi. Göz kapakları hafifçe titredi, dudakları kıpırdadı ama dilinin ucuna gelenleri söylemeye yüreği yetmedi. “Çok kötü…” dedi sonunda, sesi kısılmıştı. “Çok, çok kötü işte…” Cümle yarım kaldı, ardından hıçkırıkları bastı. “Okan… artık nefes bile alamıyordu. Gözleri bana bakıyordu, ama sanki orada değil gibiydi…”
Odayı ağır bir sessizlik doldurdu. Monitörlerin kesik kesik sesleri, o sessizliğin içinde birer nabız gibi yankılanıyordu. Vera’nın elleri yavaşça yüzüne gitti, parmaklarının arasından süzülen yaşlar yastığa damladı.
“Benim için…” dedi kısık bir sesle, neredeyse duyulmaz biçimde. “Beni korumak için yaptı… hep beni…”
Gülriz, kalbini saran sıkışmayı bastırmaya çalışarak yanına eğildi. Elini Vera’nın omzuna koydu. “Vera…” diye fısıldadı.
Ama Vera o dokunuşta bile irkildi; sanki bir anlığına yeniden o anlara dönmüş, temasın bile canını acıtacağını sanmış gibiydi.
“Beni affetme, Gülriz,” dedi, sesi hem suçlu hem yorgundu. “Ben kendimi affedemem zaten. Okan’ın orada nasıl dayandığını bilmiyorum. Ama ben… ben o anı unutmam. Ve eğer ona bir şey olursa da—”
“Vera!” diye kesti Gülriz, sesi bir anda yükseldi, boğuk bir kararlılıkla. “Öyle bir şey olmayacak dedim sana!”
Vera başını kaldırdı, şaşkınlıkla baktı ona. Gülriz’in gözleri doluydu ve parıl parıl parlıyordu; içinde hem korku hem inat vardı.
“Okan güçlüdür,” dedi dişlerini sıkarak. “Sen de biliyorsun. Onun inadı, onun iradesi… kolay kolay pes etmez. Bunu söylemene bile izin vermem, duydun mu?”
Vera dudaklarını araladı ama hiçbir kelime çıkmadı. Gözyaşları sessizce süzülürken Gülriz’in elini tuttu. “Ya pes ederse?” diye fısıldadı, bir çocuğun korkusu kadar saf bir tonda.
Gülriz elini sıkıca kavradı. “Etmeyecek Vera.” dedi kararlı bir biçimde. “O yüzden sen de etmeyeceksin. Çünkü o uyanınca, seni görmek isteyecek. Ve sen dimdik orada olacaksın.”
…
Zaman, yoğun bakımın beyaz duvarları arasında, kendi acımasız ritminde akmaya devam ediyordu. Her gün, bir öncekinin soluk bir kopyası gibiydi; aynı ışık, aynı antiseptik koku, aynı makinelerin sabit vızıltısı… Ama bu durağanlığın içinde görünmeyen bir savaş yaşanıyordu. Her nabız atışı, her nefes, yaşamla ölüm arasındaki çizgide atılmış bir adımdı.
İlk günler derin bir sessizlikle geçti. Okan, beyaz çarşafların arasında solgun bir heykel gibi yatıyor, solunum cihazı onun yerine nefes alıp veriyordu. Monitörlerin yeşil çizgileri, hayata tutunan son bağlar gibiydi.
Vera, her ziyaret saatinde aynı yere, cam bölmenin ardına geliyor; elini cama dayayıp onu izliyordu. Günleri takvimden değil, Okan’ın göğsünün inip kalkışından sayıyordu.
Üçüncü günün sonuna doğru, ilk kıvılcım belirdi. Okan’ın parmakları, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif bir şekilde seğirdi. Hemşire bunun refleks olabileceğini söyledi ama Vera için bu, gecenin içinden sızan ilk ışık gibiydi. O gece, günlerden sonra ilk kez birkaç lokma yemek yiyebildi. Çünkü umut, iyileşmeden önce gelirdi.
Beşinci günde, vücudu enfeksiyonla savaşmaya başladı. Doktorlar hâlâ temkinliydi, çünkü bağışıklığı zayıftı. Her alarm sesi, Vera’nın kalbine bir mermi gibi işliyordu. Yoğun bakımın ışıkları hiç sönmüyor, zaman kavramı anlamını yitiriyordu.
Birinci haftanın sonunda, iç kanama tamamen durduruldu. Ancak asıl sınav o zaman başladı. Sekizinci günün sabahında, Okan’ın göz kapakları ışığa tepki verdi. Doktor, “Beyin yavaş yavaş tepki veriyor,” dediğinde, herkesin içinde aynı kelime yankılandı: yaşıyor.
Dokuzuncu gün, aniden Okan’ın ateşi yükseldi. Vücudu direniyordu, ama çok yorgun ve güçsüzdü. Birkaç saatlik kriz boyunca herkes nefesini tuttu. Hemşireler koşuşturdu, cihazların sesi bir ara kulakları sağır edecek kadar yükseldi. Sonra her şey yavaşça sessizleşti. O gece, Vera ilk kez Okan'ın yeniden kaybolabileceği düşüncesiyle titredi. Hayatın, en küçük dalgalanmada bile nasıl yön değiştirebildiğini, bir anlık rüzgârın tüm dengeyi altüst edebileceğini o an hissetti. Okan'ın nefes alışverişlerini dinlerken, her solukta onun biraz daha uzaklaşma ihtimalinin soğuk terini sırtında hissetti. Belki de hayat, ona verdiği bu en kıymetli armağanı geri almak için sadece doğru anı bekliyordu. Ve o an, kapının eşiğinde, bir adım ötede, sinsice pusuya yatmış olabilirdi.
On ikinci gün, Okan’ın gözleri birkaç saniyeliğine aralandı. Boş ve donuktu. Ne ışığa ne sese odaklanabiliyordu. Vera, elini cama dayadı ve adını fısıldadı. Okan’ın gözleri, sanki bir yerlerden gelen o sese doğru yavaşça kaydı ama tanıyamadı. Göz kapakları yeniden kapandığında, Vera orada, camın önünde kalakaldı. İçi paramparça olmuştu. Bir yanı, onun yeniden hayata döndüğünü görmenin tarifsiz coşkusuyla dolup taşıyordu. Diğer yanı ise, o bakışların hâlâ kendisini göremeyişi, tanıyamayışı karşısında derin bir karanlığa gömülüyordu. Bu, en acımasız iyilik, en tatlı ıstıraptı. Onu geri kazanmıştı, ama aynı zamanda hâlâ çok uzaklardaydı.
On beşinci günde, kısa süreli uyanıklıklar başladı. Okan’ın alnı terliyor, kasları zaman zaman istemsizce kasılıyordu. Ağrı, onu uykudan koparıyor ama bilince tam geçirmiyordu. Kaburga kırıkları her nefeste acı veriyor, başının içindeki uğultu onu susturuyordu. Konuşamıyor, yalnızca inliyordu. Ama bir keresinde Vera elini tuttuğunda, parmaklarının çok hafif bir şekilde sıkıldığını hissetti. Bu bir refleks değil, bir yanıttı.
Vera o anda, günlerdir omuzlarında taşıdığı o ağır yorgunluğu, tüm endişeleri ve korkuları unutuverdi. Gözlerinden süzülen yaşlar, yüzünde beliren hüzünlü ama gerçek bir gülümsemeyle buluştu. Çünkü bazen, en karanlık anlarda, en ufak bir temas bile sihirli bir güce sahip olabilirdi. O zayıf, neredeyse hissedilmeyen el sıkış, aylardır içini kemiren umutsuzluğun kalın duvarlarını bir anda yerle bir etmişti. Bu, sadece fiziksel bir tepki değil, Okan'ın ona ve hayata tutunduğunun, savaşmaya devam ettiğinin en somut kanıtıydı. O an, tüm acılara, tüm belirsizliklere rağmen, umudun asla tükenmeyeceğini anladı.
On yedinci günde, Okan'ın gözleri artık daha uzun süreler açık kalıyor, odanın içinde ağır ağır dolaşıyordu. Bakışları bazen kapıdan giren hemşirenin beyaz önlüğüne takılıyor, bazen de başucunda sessizce oturan Vera'nın yüzünde geziniyordu. Ancak bu bakışlar hâlâ bir sis perdesinin ardından bakıyormuşçasına uzak ve ifadesizdi.
Doktorlar, aynı temkinli açıklamayı yapmayı sürdürüyordu: "Beyin aktivitesi artıyor, bu çok olumlu. Ancak bu süreç bir bulmacanın parçalarını toplamak gibi. Hafıza, özellikle travma sonrası, parça parça geri gelebilir. Bazen bir ses, bazen bir koku bir anıyı tetikleyebilir. Sabırlı olmak en kritik ilaç şu an."
Yirminci günün sabahında, güneş ışığı uzun zamandır ilk kez pencereye vurdu.
Soğuk beyaz odanın içine, dışarıdaki dünyanın hâlâ döndüğünü hatırlatan solgun bir sıcaklık süzülüyordu. Vera, sabahın ilk ışıklarının yoğun bakım penceresinden sızmaya başladığı o anlarda, başucundaki sert koltukta gözleri kapalı, hareketsiz oturuyordu. Uyuyakaldığı kısa anlarla, uyanık geçirdiği sonsuz geceler birbirine karışmıştı.
Yoğun bakımın sessizliğinde, yalnızca solunum cihazının ritmik hışırtısı duyuluyordu.
Sonra, o sessizliği yırtan o ses geldi. Zayıf, neredeyse bir fısıltı kadar cılız ama keskin…
“Vera…”
O an, zamanın kendisi dondu. Vera'nın gözleri faltaşı gibi açıldı, kalbi göğsünde derin ve sessiz bir boşluğa düşer gibi oldu. Göz bebekleri büyüdü, dudakları titreyerek aralandı ama ses tellerinden tek bir çığlık, tek bir fısıltı bile çıkmadı.
Sonra, bir refleks gibi, bedeni sandalyeden fırladı. Ayağa kalktı, adeta sürüklenircesine cama yaklaştı. İncinmiş, inanamaz bir halde başını eğdi, avuçlarını cama yapıştırdı. Bakışları, Okan'ın dudaklarına kilitlenmişti, o bir anlık hareketi tekrar görmek, o sesi bir kez daha duymak için deli gibi bekliyordu.
“Okan?”
Ses çıkmadı Okan’dan. Yalnızca gözleri, belli belirsiz bir hareketle ona çevrildi. Yorgundu, dudakları çatlamıştı. Ama o bakışta tanıma vardı — sanki sisin ardında kalmış bir yüzü nihayet seçebilmiş gibi.
Gülümsemeye benzer bir kıpırdanma geçti dudaklarından.
Vera’nın boğazı düğümlendi, sonra düşünmeden içeri girdi. Hemşire onu durdurmadı; odanın sessizliğinde yalnızca Vera’nın kalp atışları duyuluyordu.
Yanına geldiğinde, Okan’ın nefesi çok hafifti. Vera, başucuna eğildi.
“Buradayım,” dedi fısıltıyla. “Hiç gitmedim.”
Okan’ın gözleri bir an kapandı, sonra yeniden aralandı.
Vera o an, haftalardır içini saran bütün korkunun, uykusuz gecelerin ve kelimesiz duaların bir anda boğazına düğümlendiğini hissetti. Ağlamakla gülmek arasındaki o ince çizgide durdu; çünkü o an yalnızca yaşamak yeterliydi.
Dakikalarca konuşmadılar. Konuşacak söz yoktu. Makinelerin sesleri artık rahatsız etmiyor, odanın soğukluğu bile başka bir sıcaklık taşıyordu.
Okan'ın göz kapakları, bu kez yeniden bir karanlığa gömülür gibi değil, sadece ağırlaşarak kapandı. Bu, bilincini yitirişin o ürpertici boşluğu değil, bedeninin iyileşmek için talep ettiği derin ve doğal bir dinlenmeydi. Nefesi, düzenli ve sakin bir ritimle göğsünü inip kaldırıyordu.
Vera ise onun elini bırakmadı. O soğuk, cansız camın ardından bile, avucunun içinde hissettiği o zayıf ama artık gerçek olan sıcaklık, ona her şeyi anlatmaya yetiyordu. Parmak uçlarıyla, Okan'ın bileğinde atan nabzın o küçük, güçlü vuruşlarını hissediyor, her birinin aslında "Buradayım, savaşıyorum," dediğini duyuyordu.
Birkaç gün sonra sanki artık odanın ışıkları daha yumuşaktı. Solunum cihazı çıkarılmış, yerine nazik bir oksijen tüpü takılmıştı. Okan’ın yanaklarına biraz renk gelmişti. Konuşmuyor ama artık kısa sürelerle uyanık kalıyordu.
Her uyanışında Vera oradaydı.
O gün hemşire kısa bir süreliğine odadan çıkarken, Okan başını yavaşça çevirdi.
Vera’nın parmaklarını aradı, buldu. Parmakları hâlâ güçsüzdü ama kararlılıkla sıkıyordu. Vera, “Su ister misin?” diye fısıldadı. Okan, belli belirsiz başını salladı.
Birkaç damla su, çatlamış dudaklarından içeri geçti. Sonra sessizlik.
Dakikalar sonra, Okan’ın sesi duyuldu; kısık, boğuk ama anlamlıydı:
“Ne kadar oldu?”
“Ne ne kadar oldu?
“Burada olmam.”
Vera'nın dudakları titreyerek aralandı. “Yirmi üç gün.”
Boğazı, uzun süren suskunluğun ve içine attığı çığlıkların ağırlığıyla kupkuru olmuştu. Sesi, hem bir fısıltı kadar kırılgan hem de yüreğinin derinliklerinden kopup gelen bir haykırış kadar güçlüydü.
"Okan... binlerce, milyonlarca şükür... Gözümün içine bakıyorsun. Bana cevap veriyorsun artık."
Okan'ın dudakları hafifçe titredi. Nefesi kelimeleri zorla dışarı taşıyordu, her hece bir çaba mahsulüydü. "Vera... seni bir daha... hiç göremeyeceğim sandım."
Bu cümle, Vera'nın içindeki barajı yıktı. Gözlerinden sıcak yaşlar bir sel gibi boşandı. Dizlerinin üzerine çökerek yatağın kenarına yığıldı. Okan'ın serum takılı, damarları belirgin, solgun ama hayat dolu elini iki avucunun arasına aldı. O eli dudaklarına götürdü, gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı. Teninin sıcaklığı, onu hayata bağlayan en gerçek, en kıymetli şeydi.
"Ben de sevgilim," dedi, hıçkırıkları arasında boğularak. "Ben de seni kaybettim sandım. O an... o bomboş koridorda... seni kaybettiğimi sandığım o an, kendi kalbimin durduğunu hissettim."
Sözcükleri titriyor, her biri bir pişmanlık yükü taşıyordu. Yüz ifadesi, tarifsiz bir acı ve suçlulukla burkulmuştu. “Okan... ben çok özür dilerim. Hepsi benim suçum... benim yüzümden oldu her şey."
Okan, başını yastıkta güçlükle yana çevirdi. Gözleri, yaşadığı fiziksel ve zihinsel savaştan yorgun düşmüştü, ama bakışları netti. Sesi, bir yaprak hışırtısı kadar hafif, ama anlamı ağır basıyordu. "Seni... korumak... benim seçimimdi."
Vera, başını iki yana salladı, gözyaşlarını elinin tersiyle silerken. Yüzünde, çaresizliğin içinde filizlenen derin bir sevgi ve şefkat vardı. "Konuşma, lütfen," diye fısıldadı, sesi titrek. "Daha fazla yorma kendini. Sadece dinlen. Sadece iyileş. Bana sadece bakman yeterli. Olur mu?"
Okan'ın göz kapakları ağırlaştı. Dudaklarından, yorgunluğun ağır bastığını gösteren soluk bir nefes döküldü. "Çok... bitkinim..."
Vera, ona doğru eğildi. Alnındaki terle karışık tuzlu tenine, bir şükran ve bağlılık mühürü gibi hafif bir öpücük kondurdu. "Biliyorum," diye fısıldadı, sıcak nefesi Okan'ın tenine değerken. "Ama buradasın. Gerçekten, buradasın. Ve bu, her şeyden daha değerli."
Başını kaldırdığında, Okan'ın gözleri tamamen kapalıydı, nefesi düzenli ve derindi. Uykuya dalmıştı. Vera, elini bırakmadan, usulca başucundaki sandalyeye oturdu. Uzun süre, sadece onu izledi. Göğsünün her ritmik iniş kalkışında, kendi kalbi de aynı ritmi yakalıyor, adeta tek bir vücut gibi atıyorlardı.
Okan'ın derin bir uykuya daldığından emin olduğunda, yavaşça başını, hâlâ sımsıkı tuttuğu elinin yanına, yatağa dayadı. Gözlerini kapattı ve için için, yalnızca kendi ruhunun duyabileceği kadar sessiz, demir gibi sağlam bir söz verdi: "Bir daha asla. Bir daha asla seni kaybetmeyeceğim."
…
Okan’ın yatağı hafifçe dikleştirilmişti. Günlerden sonra ilk kez dik oturabiliyordu; solgunluğu yüzünden hâlâ silinmemişti ama gözlerinin içinde yeniden bir hayat kıvılcımı yanıyordu. Yüzü, geçirdiği korkunç saldırının izlerini taşıyordu; sol gözünün altında morluk sarıya çalmış, dudak kenarında ince bir yara izi belirgindi. Sağ şakağında, derin bir kesiğin kırmızımsı izi, tenine kazınmış gibi duruyordu. Hareketleri hâlâ ağır ve ölçülü, kasları zayıftı, en ufak bir dönüşte bile gözlerinde bir acı dalgası okunabiliyordu.
Kapı hafifçe aralandı, doktor içeri girdi. Beyaz önlüğüyle odadaki sessizliğe sanki düzen getirir gibiydi. “Günaydın,” dedi yumuşak bir sesle. “Bugün daha iyi görünüyorsunuz Okan Bey. Nabız normal, solunum gayet düzgün. Ama hâlâ zayıfsınız. Bir süre daha ağır hareket etmemelisiniz.”
Okan başını hafifçe salladı. “Kendimi… biraz daha toparlanmış hissediyorum.”
“İyi,” dedi doktor. “Ama acele etmeyin. Kaburga kırıklarınız yeni kaynıyor, iç dikişlerin iyileşmesi zaman alır. Birkaç gün içinde odadan çıkmanıza izin verebiliriz.”
Doktor odadan çıktıktan sonra kimse konuşmadı.
Okan başını yastığa yasladı, bir süre sessizce nefes aldı. Yüzünün sol tarafındaki morluk, ışık vurdukça belirginleşiyor, soluk alırken dudak kenarındaki dikiş hafifçe geriliyordu.
Okan'ın sesi, odanın ağır havasında yankılandı, her bir kelimesi zihninde şekillenen şüphelerin ağırlığını taşıyordu. "Vera... ben... son birkaç gündür olanları düşünüyorum. Ve... her şeyi, bütün detaylarıyla hatırlamıyorum. Sanki... bazı parçalar eksik."
Vera, hemen yanıt verdi, sesi hem şefkatli hem de uyarıcı bir tonda: "Okan, bu çok normal. Neredeyse yirmi gün komada kaldın. Doktorlar hafızanın parçalı olabileceğini, hatta bazı kısımların hiç gelmeyebileceğini söylemişti. Kendini zorlama."
Tam o sırada Akif, duvar kenarından doğruldu. Yüzünde büyük bir merak ve çözülmemiş bir gerilim vardı. "Hiçbir şey konuşamadık tabii, sen iyice kendine gelene kadar," diye söze girdi, sesi yumuşak ama ısrarlıydı. "Ama olay tam olarak nasıl oldu, abi? Yani... neden başınıza geldi bunlar? Anlatsanız aslında. Aklımda deli sorular dönüp duruyor."
Vera, derin bir nefes aldı. Okan'a anlamlı bir baktı, sonra Akif ve Gülriz'e döndü.
Bütün süreç boyunca birbirlerini tanımıyormuş gibi davranmak zorunda kaldıklarını, kendi kimliğini gizli tutmak için kullandığı kod adını ve tüm bunların yalnızca Fransız milli güvenliğiyle değil, daha da ötesine uzanan bir ağla bağlantılı olduğunu anlattı Vera — Okan da arada kısa eklemelerle onu tamamladı.
Akif'in kaşları şaşkınlıkla kalktı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Birbirinizi tanımıyormuş gibi mi yaptınız?" diye mırıldandı, başını hafifçe sallayarak. "Vay anasını... Yani göz göre göre, öyle mi?"
Vera, endişeyle Okan'a döndü. Bakışları, onun tepkisini ölçmeye çalışıyordu. "Hatırlıyor musun, Okan?" diye sordu, sesi neredeyse bir fısıltıydı. "O anları?”
Okan'ın yüzünde derin bir iç çekişme okunuyordu. Gözlerini sıkıca kapattı, sonra yeniden açtı, bakışları içe dönük ve uzaklara dalmış gibiydi.
"Bu kadarını... tabii ki hatırlıyorum," diye mırıldandı, sesi yorgun ama kesintiye uğramamıştı. "Senin bana uzak, soğuk duruşunu... o iğrenç herifin sana dokunduğu, seni aşağıladığı o anları... ve içimde açılan o korkunç boşluğu hatırlıyorum. Her şeyi unutsam da o boşluğu asla unutmayacağım."
Duraksadı, nefesi biraz daha hızlandı. Yüzündeki ifade acı ve çaresizlikle buruştu.
"Ama o ana dair detaylar... o kadar bulanık ki. Senin yüz ifaden, ses tonun... bana söylediklerin... sanki kalın bir sis perdesinin ardından geliyor. Görüntüler parçalı, sesler boğuk... Bir rüyanın hatırlanması gibi.”
Vera, Okan'ın içine düştüğü o karanlık anıyı hafifletmek istercesine, yumuşak ama bilgilendirici bir tonla devam etti.
"Bunun komaya ek olarak belki biraz da senin o anki halinle de alakası olabilir Okan. Bilincin yerinde sayılmazdı.”
Odayı kaplayan ağır sessizlik, Gülriz'in telefonunun ani çalmasıyla bölündü. Hızlıca bir göz atıp, "Pardon," dedi, "Acil bir şey var, hemen dönüyoruz." Akif'e anlamlı bir bakış attı ve ikisi hızla odadan çıktılar, kapıyı arkalarından hafifçe kapatarak.
Ani bir yalnızlığın içinde kalan oda, şimdi daha da büyümüş hissettiriyordu. Okan'ın gözleri, Vera'ya kaydı. Ama bu seferki bakış, önceki yorgunluk veya kafa karışıklığından farklıydı. İçinde ani, kemirici bir korku vardı.
"Vera," diye fısıldadı, sesi giderek yükselen bir paniğin eşiğinde. " "Ben... ben seninle nasıl tanıştığımızı hatırlamıyorum."
Vera onun yanına gelip yatağın ucuna oturdu. Hafifçe, biraz da hüzünlü bir gülümsemeyle, "Bu senin için daha hayırlı zaten, boş ver," dedi, sesi yumuşak bir telkinle dolu.
Ancak onun hafif gülümsemesine rağmen Okan'ın yüzünde derin bir ciddiyet ve gerginlik vardı. "Vera, şaka yapmıyorum..." diye ısrar etti, sesi titriyordu. Sanki kendi zihnini sorguluyor, içinde kaybolmuş gibiydi. "Hiçbir şey hatırlamıyorum."
Vera dudaklarını ıslatıp ifadesini iyice yumuşattı. "Doktor bunun olabileceğini söyledi. Sakin ol, zamanla her şey yerine oturacak."
Fakat Okan sakinleşmiş gibi durmuyordu. Yatakta kıpırdanmaya, sanki hareket ettikçe hafızasına ulaşabilecekmiş gibi huzursuzca debelenmeye başladı. Vera'nın sözlerini duymuyor, kendi iç hesaplaşmasının girdabında kayboluyordu.
"Nasıl..." diye inledi, sesi boğuk ve çaresizdi. "Nasıl tanıştık? Bunu... bunu nasıl unuturum?"
Vera, sakinleştirici bir tavırla uzun, narin parmaklarını Okan'ın dalgalı saçlarının arasına daldırdı. Onu yatıştırmak istercesine hafifçe okşayarak, "Sen o zamanlar Eren Demir dosyası üzerinde çalışıyordun," diye seslendi, sonra aniden sustu. Bakışları Okan'ın yüzünde gezindi. "Eren'i hatırlıyor musun?"
Okan, bir anlık duraksamayı takiben başını heyecanla salladı. "Evet, evet... Hatırlıyorum," dedi, sesi hâlâ güçsüz ama canlıydı. "Eren'i... Sanırım Sinan'a çok benzettiğim için aklımda kalmış."
"İşte tam olarak o dosya," diye devam etti Vera, sesi biraz daha alçalarak. "Bir şekilde Fransa ile bağlantılıydı. İlk başlarda biz bile senden şüphelenmiştik. Benim görevim seni yakından takip etmekti..." Burada hafifçe duraksadı, dudaklarında muzip bir gülümseme belirdi. "Ama itiraf etmeliyim ki, ben 'yakın takip' işini biraz abartmış olabilirim. Orası ayrı bir detay."
Okan'ın kaşları çatıldı, yüzünde saf ve şaşkın bir ifade vardı. "Nasıl yani?" diye sordu, sesi merakla titriyordu.
"Sen bir akşam, Karaköy’deki en sevdiğin meyhanede, ayakta duramayacak kadar sarhoştun," diye açıkladı Vera, anlatırken gözlerinde o güne dair bir ışıltı belirdi. "İşte o gece, teknik olarak tanıştık. Daha doğrusu, ben seni çoktan tanıyordum, sen ise benimle o gece tanıştın. Ve sonra öptün beni... eve gittik."
"Seni öptüm ve eve mi gittik?" Okan'ın şaşkınlığı, tıpkı o gece olduğu gibi yüzünden okunuyordu. Bu, tanımadığı biriyle asla yapmayacağı bir şeydi.
"Evet," diye onayladı Vera, sesi çok daha yumuşak bir tona bürünmüştü.
"Sonra?" diye sordu Okan, merakı giderek artıyordu.
"Sonrası?" Vera, arsız bir sırıtışını saklamaya çalışarak başını hafifçe yana eğdi. "Sence ne oldu, Okan?"
Okan'ın gözleri faltaşı gibi açıldı, yüzünde tam bir şok ifadesi vardı. "Yuh! Yattık mı yani?"
"Eh, yani... Öyle oldu," diye cevapladı Vera, omuzlarını hafifçe silkerken.
"Bu, kesinlikle benim yapacağım bir şey değil," diye itiraz etti Okan, sesi hâlâ inanamamanın şokundaydı. "Tanımadığım bir kadınla asla..."
"Çok sarhoştun, sevgilim," diye yumuşak bir şekilde hatırlattı Vera.
"Demek benim zaafımdan faydalandın, öyle mi?" dedi Okan, şaşkınlığının arasında hafifçe gevşemiş, neredeyse eğlenir gibiydi. "Bravo sana."
"Ne yapalım," diye karşılık verdi Vera, o kendine özgü çekici gülümsemesiyle. "Görev icabı. Hem, göreve biraz eğlence katmak da gerekir arada, değil mi?"
"Eee, sonra?" Okan, tıpkı merakla film devamını bekleyen bir çocuk gibi yatakta kıpırdandı. İyice gevşemişti, hafızasındaki bu boşluğu Vera'nın anlattıklarıyla doldurmaya can atıyordu.
"Sonra," diye devam etti Vera, sesi tatlı, baştan çıkarıcı bir tona bürünmüştü, "ertesi sabah sen mızıkçılık yapmaya, tadımızı kaçırmaya başladın." Anlatırken keyifle gülümsüyor, hikayeyi tamamen kendi perspektifinden anlatmanın tadını çıkarıyordu. "'Yok, sen bana dokunamazsın, ben bir polisim' falan gibi saçma sapan laflar ettin."
"Biraz karşı filan koydun bana," diye ekledi, bir anı canlandırır gibiydi, "sonra aramızda itiş kakış olunca senin kaşın yarıldı." Duraksadı, parmağını kaldırıp Okan'ın kaşının hemen üzerinde, hâlâ silik bir şekilde duran ince dikiş izinin üzerine nazikçe dokundu. Parmağını izin üzerinde gezdirirken, sesi alçak ve düşündürücü bir tona büründü. "Ve dikişi de ben attım kafana. İyi de oldu, böyle daha havalı duruyor." Sonra tekrar o arsız, çekici gülümsemesiyle geri döndü. "Nasıl hikaye ama?"
Okan, başını hafifçe sallayarak bu inanılmaz hikayeyi sindirmeye çalıştı. Yüzündeki şaşkınlık yavaş yavaş yerini hayrete ve hafif bir eğlenceye bırakıyordu. "Standart bir ilişki başlangıcıymış, sahiden," dedi, sesinde şakacı bir ton vardı. Sonra, durumun absürtlüğünün tadını çıkarmaya başlayarak ekledi: "Gerçi neden şaşırıyorum ki, senden bahsediyoruz, tabi ki böyle atraksiyonlu olacaktı."
İkisi de yumuşak bir kahkaha attı. Odaya, zorlu günlerin ardından gelen bu nadir neşe hâkim oldu.
Ancak sonra, Vera'nın ifadesi ciddileşti. Ses tonu yumuşak ama anlam yüklüydü. "Peki," diye sordu, "birbirimize nasıl açıldığımızı hatırlıyor musun?"
Okan derin ve rahat bir nefes aldı. Gözlerini kapattı, ve anılar berrak bir şekilde zihninde canlandı. O geniş terastaki anı... Vera'nın Fransa'ya taşınacağını söylediği, gözlerinde karmaşık bir ıstırap ve kararlılıkla dolu o günü... Ve sonra, içindeki o ezici duyguya karşı koymanın artık imkansız hale geldiği o anı... Vera'nın dudaklarını, teknik olarak belki ilk kez olmasa da, onun kendi iradesiyle, tüm benliğiyle ilk kez öptüğü o büyüleyici, her şeyi değiştiren anı... Bunları nasıl unutabilirdi ki?
Gözlerini açtı ve Vera'ya baktı. Bakışları, o anıyı en ince ayrıntısına kadar hatırladığını anlatıyordu. "Evet," diye fısıldadı, sesi sevgi ve minnetle dolu. "Hatırlıyorum. Her saniyesini."
Vera'nın güzel yüzüne, içten bir sevinçle kocaman bir gülümseme yayıldı. Gözlerinin içi ışıldıyordu. "Buna sevindim," dedi, sesi yumuşacık ve duygu dolu.
Madem ki hafıza konusu açılmıştı ve Okan'ın zihnini bu şekilde yavaş yavaş zorlamak, onun iyileşme sürecine katkıda bulunabilirdi. Bu yüzden sorularına devam etmeye karar verdi. "Peki," diye başladı, "Kenan, Ayça ve Özgür'ü hatırlıyor musun?"
Okan, bu kez daha kısa bir duraklama yaşadı. Yüzündeki gerilim yerini hafif bir rahatlamaya bıraktı, hatta dudaklarının kenarında küçük bir tebessüm belirdi. "Eren'in arkadaşları..." diye mırıldandı, sanki zihninde onların görüntülerini canlandırıyordu. "Evet... Çok iyi çocuklardı üçü de. Çılgın ama iyi yürekli." Sonra, bir an düşüncelere dalarak ekledi: "Sahi, napıyorlar acaba? Ne oldu onlara?"
Bu soru, sadece hafızasını test etmekten öte, onun bağ kurma, merak etme içgüdüsünün de yavaş yavaş geri döndüğünün bir işaretiydi. Vera, bu gelişmeyi içtenlikle memnuniyetle karşıladı.
"Bilmem ki... umarım iyilerdir," dedi Vera, içten bir tonla. Sonra, bir bağlantı kurmaya çalışır gibi hafifçe duraksadı. "Bence hafızan o kadar da kötü durumda değil. Nasıl tanıştığımızı hatırlamıyor olman, o anda zaten bilincinin tam yerinde olmamasından kaynaklanıyor bence... Sonuçta sen o geceyi zaten ertesi sabah da hatırlamıyordun." Hafifçe gülümseyerek bu gerçeği hatırlattı.
Okan, düşünceli düşünceli başını salladı. Bu bilgi ona bir parça umut vermiş gibiydi. "Umarım öyledir," diye tekrarladı, sözleri biraz daha inançla doluydu bu kez. "Zamanla anlarız sanırım."
"Bence de," diye onayladı Vera. Sonra saatine baktı ve yüzünde şefkatli bir endişe belirdi. "Biraz dinlen bence artık, çok konuştuk."
Okan karşı koymadı, çünkü kendini sahiden bitkin hissediyordu. Yavaşça yatağa uzandı, ama bu küçük hareket bile karnındaki dikişlerde keskin bir sızı uyandırdı. Yüzünü buruşturdu, nefesini tutarak acının geçmesini bekledi. Vera, hemen öne eğilip üzerini örttü, hareketi hassas ve sevecendi. "Ben kantine inip bir kahve alacağım bitanem, uyumaya çalış olur mu?"
Okan, başıyla onu onayladı, kelimelere gücü yetmiyormuş gibi. Ama tam Vera kapıya yönelirken, seslendi onu, sesi hafifçe titrek: "Vera."
Vera anında döndü, yüzünde sorusu okunuyordu. "Efendim canım?"
Okan'ın dudaklarında çocuksu, hınzır bir sırıtış belirdi. "Beni bir kere öpüp öyle git."
Bu beklenmedik ve masum istek, Vera'nın yüzünü aydınlattı. O da ona, içi sevgiyle dolu tatlı bir sırıtışla karşılık verdi. Yatağa doğru eğildi, elini Okan'ın çenesine nazikçe koydu ve dudaklarına, yumuşak, kısa ama için için yanan bir öpücük kondurdu. Ayrılırken gözleri Okan'ın gözlerine kenetlendi ve fısıldadı: "Seni seviyorum."
Okan, yastıktaki başıyla hafifçe sallanırken, gözleri sevgi ve minnetle parlıyordu. "Ben de canımın içi, ben de seni seviyorum."
Vera, odadan çıkarken arkasına bir kez daha baktı, Okan'ın göz kapaklarının ağırlaştığını görüp içi rahat etti. Kapıyı sessizce kapattı, koridorda yankılanan yalnız ayak sesleri, odada uykuya dalan sevgilisinin düzenli nefes alışverişiyle kesişiyordu. Okan ise, dudaklarındaki o sıcak dokunuşun hatırasıyla, ağrıların ve karışık anıların arasında, huzur dolu bir uykuya dalıyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |