
Zaman, Okan için tuhaf bir ikilem içindeydi. Bir yandan, ardı ardına günleri hızla yutuyor; diğer yandan, onun iyileşme sürecinde adeta emekliyor, her saniyeyi uzatıyordu. Dakikalar, hastane odasında duvarın üzerinde yavaşça ilerleyen gölgeler gibi ağır akıyor; sabahla akşam arasındaki fark, yalnızca hemşirelerin vardiya değişiminde ve pencereden süzülen ışığın tonunda belli oluyordu.
Artık bilinci bütünüyle yerindeydi. Cümleleri toparlayabiliyor, gözleri etrafı netçe seçebiliyordu. Fakat bedeni, hâlâ ona ait değilmiş gibi geliyordu. En ufak bir hareketi, başının dönmesine, dengesinin sarsılmasına yol açıyor; kaslarındaki o eski gücün yerini alan zayıflık, onu derinden üzüyordu. Uzun süredir yatakta geçen günlerin ardından, kendi bedenine yabancılaşmıştı. O, güçlü, inatçı polis gitmiş; yerine kırılgan, sabırsız, ama aynı zamanda sessiz ve derin düşünceli biri gelmişti.
Dikişleri alınmış, yara izleri derisinin altında soluk, gümüşi bir harita gibi kalmıştı. Doktorlar, tansiyonunun hâlâ düzensiz seyrettiğini söylüyordu. Bu zayıflık yalnızca bedeninde değil, ruhundaydı da. Aynaya her baktığında, yüzündeki keskin çizgilerin yerini ince, renksiz bir solgunluğun aldığını görüyordu. Hayatında hiç olmadığı kadar kilo kaybetmişti.
Geceler ise en zorlu sınavdı. Uykusu bir türlü derinleşemiyordu. Gözlerini kapadığı anda, koma günlerinin karanlığından sızan gölgelerle yüzleşiyordu. Rüya mı, yoksa gerçek anılar mı olduğunu ayırt edemediği bulanık görüntüler zihnini istila ediyordu: kesik kesik nefes sesleri, monitörlerin titreşen yeşil ışıkları, Vera’nın siluetine benzeyen bir figür… Her seferinde aniden uyanıyor, ter içinde kalıyor ve boş gözlerle tavana bakıyordu. Çünkü o görüntüleri kelimelere dökmek, onları yeniden yaşamak anlamına geliyordu.
Algısı ve hafızası, doktorların beklediğinden çok daha hızlı toparlanmıştı. Cümleleri net, düşünceleri berraktı. Ancak bazen, zamanın dokusundan küçük parçalar kayıp gidiyordu — sanki saatler geriye sarılıyor, günle gece birbirine karışıyordu. Bu anları kimseye anlatmadı. Sessizce içinde yaşadı ve geçip gitmelerini izledi.
Hastanede geçen bir aylık o ağır, belirsiz sürecin ardından nihayet taburcu edildi. Eve döndüğünde, dışarının en hafif rüzgârı bile teninde yabancı bir dokunuş gibiydi. Kapının eşiğinde durup derin bir nefes aldığında, dünyayı neredeyse ilk kez görüyormuşçasına bir hisse kapıldı. Eskiden, ufak tefek sıyrıklardan sonra bile hemen ayağa fırlamak isteyen, sabırsız Okan’dan geriye pek bir şey kalmamıştı. Artık sabırsızlanacak enerjisi bile yoktu. Yorgunluk, ona derin ve sarsıcı bir sabrı öğretmişti.
Evde geçirdiği haftalar boyunca, “eve hapsolduğundan” yakınacak kadar bile kendini güçlü hissetmedi. Zamanla, önce birkaç adım atmayı, sonra kendi başına oturup kalkmayı başardı. Attığı her adım, kazanılmış küçük bir zafer gibiydi.
Aradan üç ay geçtiğinde, aynanın karşısına geçtiği anlarda yansıması artık ona yabancı gelmiyordu. Aksine, her geçen gün biraz daha eski, tanıdık haline dönüşünün somut bir kanıtı gibiydi. Yüzündeki keskin çene hattı belirginleşmiş, gözlerinin altındaki mor halkalar kaybolmuştu. Solgun, neredeyse şeffaf görünen teni, yerini sağlıklı bir bronzluğa ve canlı bir ışıltıya bırakmıştı. Yanakları dolgunlaşmış, bakışlarındaki o donuk ifade gitmiş, yerini yeniden canlanan bir keskinlik ve hayata dair bir parıltı almıştı.
Spora kademeli olarak dönüşü meyvelerini vermişti. Omuzları yeniden genişlemiş, kollarındaki ve göğsündeki kas hatları eski formuna kavuşmaya başlamıştı. İnce, güçsüz görüntüsünden eser kalmamış; vücudu, kaybettiği çevikliği ve dayanıklılığı geri kazanma yolunda sağlam bir temel atmıştı. Her sabah yaptığı egzersizler sırasında, vücudunun artık çok daha iyi yanıt verdiğini, nefesinin daha derin ve düzenli olduğunu hissediyordu.
Bu süreçte Vera'nın ısrarlı ve şefkatli tavrı, onun için bir denge unsuru olmuştu. Vera, fiziksel olarak toparlanmış görünse de, zihnen ve ruhen tam anlamıyla iyileşmesi için zamana ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bu yüzden, Okan'ı işten tamamen izin almaya ikna etmişti. Ona, "En azından rutine dönmek için bile kendine biraz zaman vermelisin," demişti. “Bedenin iyileşti, evet, ama şimdi sıra zihninde. Acele etmene gerek yok."
Okan, bu sefer inat etmemiş, Vera'nın sözünü dinlemişti. Belki de hayatında ilk kez, kendini dinlemeyi ve ihtiyaçlarını kabul etmeyi öğreniyordu. Bu izin sürecini sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda içsel bir toparlanma için de fırsat olarak değerlendirdi. Kendiyle baş başa kaldığı bu zaman diliminde, sadece vücudunun değil, zihninin de yaralarını sarmaya başladı. Eski gücüne kavuşmak, sadece kaslarını güçlendirmek anlamına gelmiyordu artık; aynı zamanda iç huzurunu ve dengelerini de bulmak demekti. Vera'nın bu desteği, onun için sadece bir sevgi gösterisi değil, aynı zamanda sağlıklı bir geleceğe atılan en önemli adımdı.
Vera, Okan'ın bu dönüşümünü bir anne şefkati ve bir sevgilinin gururuyla izliyordu. Onun her geçen gün biraz daha güçlenişi, içinde tarifsiz bir rahatlama ve mutluluk yaratıyordu. Artık yüzüne her baktığında, o eski, güçlü çizgileri ve gözlerindeki pırıltıyı net bir şekilde görebiliyordu. Yanakları dolgunlaşmış, teni eski sağlıklı rengine kavuşmuştu. Aynanın karşısında durduğunda, omuzlarının daha dik, bakışlarının daha berrak olduğunu fark ediyordu.
Ona baktıkça, sadece fiziksel bir iyileşmeyi değil, aynı zamanda içsel bir yeniden doğuşu da görüyordu. Sabah egzersizlerini yaparken, vücudunun artık çok daha esnek ve güçlü olduğunu, her hareketinde bir özgüven hissettiğini fark ediyordu.
O cumartesi akşamı Okan, artık tamamen iyiydi. Bunu sadece tıbbi raporlar söylemiyordu; her hareketi, her bakışı, her gülümsemesi ilan ediyordu bunu. Spordan yeni gelmişti ve vücudu terden ıslak tişörtünün altında güçlü, diri, sağlıklı görünüyordu. Yüzündeki o eski solgunluk yerini canlı, bronz bir tene bırakmış; gözlerinin altındaki yorgunluk halkaları tamamen kaybolmuştu. Kasları, kaybettiği formunu fazlasıyla geri kazanmış, omuzları daha geniş, duruşu daha gururlu görünüyordu. Nefes alışverişi derin ve rahattı, hareketlerinde en ufak bir tutukluk veya acı yoktu. İki gün sonra işe dönüyor olması da bunun en somut kanıtıydı; artık sadece hayatta değil, aynı zamanda tam anlamıyla güçlü ve sağlıklıydı.
Elinde, yeni demlenmiş kahvesinin buharı tüten bir kupa vardı. Tam yudumunu alacaktı ki, içeriden gelen hafif ayak sesleriyle irkildi.
Vera, mutfağın eşiğinde belirdi. Üzerinde, Okan'ın gri tişörtü vardı. Kumaş, onun vücudunda çok daha farklı duruyordu; kalçalarının hemen altında bitiyor, bacaklarının güzelliğini tüm çıplaklığıyla ortaya seriyordu. Tişörtün ince pamuklu kumaşı, sütyen giymemiş olduğunu belli edecek kadar şeffaftı; göğüslerinin diri uçları, kumaşın altından hafifçe belli oluyor, her hareketiyle dikkat çekiyordu. Saçları dağınık yüzü yorgun gibiydi.
Okan'ı süzdü, dudaklarında hafif, anlamlı bir gülümseme belirdi. Gözleri, onun terden ıslak tişörtünün altındaki güçlenmiş vücut hatlarında gezindi.
"Vay be," diye fısıldadı, sesi biraz pürüzlüydü. Hafifçe yana eğdiği, başıyla Okan'ı işaret ederek. "Ciddi ciddi, tekrar korkunç derecede iyi görünmeye başladın. Neredeyse seni rahat bırakmak istemeyeceğim."
"Neredeyse mi?" diyerek karşılık verdi, sesi alçak ve ılık bir mırıltıyla.
Vera'nın kıkırdaması odada sıcak, neşeli bir çınlama gibi yayıldı. Okan'ın sözlerinin üzerine, "Belki de kesinlikle," diye karşılık verdi. Bir an durdu, başını hafifçe yana eğip düşünüyormuş gibi yaptı. Yüzünde muzır, oyunbaz bir ifade belirdi; gözlerinin köşeleri gülümseyerek kıvrıldı.
"Hatta belki de," diye onayladı, sesi biraz daha alçak, biraz daha cüretkâr bir tona bürünmüştü. "Seni saklamayı düşünebilirim." Sözleri, bir tekliften çok, tatlı bir komplonun ilk adımları gibiydi. "Böylece pazartesi işe başlayamazsın."
Okan'ın yüzündeki gülümseme büyüdü, gözlerinde hafif bir ışıltı belirdi. "Öyle mi?" diye karşılık verdi, sesi alçak ve çekici bir tondaydı. "Peki beni burada nasıl saklayacaksın merak ediyorum doğrusu."
Vera, bu meydan okumayı duymazdan gelmedi. Okan'a doğru bir adım daha attı, aralarındaki mesafe iyice azalmıştı. Ellerini sandalyede oturan Okan'ın omuzlarına koydu, hafifçe eğildi ve sonra kendini onun kucağına bıraktı. Okan, bu ani yakınlıktan hiç irkilmeden kollarını hemen onu sarmalamak için hareketlendirdi.
"Bana güvenmiyor musun?" diye fısıldadı Vera, dudakları Okan'ın kulağına neredeyse değecek kadar yakın. Nefesinin sıcaklığı teninde geziniyordu. "Seni saklamak benim işim. Hem de en iyi yaptığım şey."
Okan, başını hafifçe yana eğdi, Vera'nın bakışlarının içine çekiliyor gibiydi. "En iyi yaptığın şeyin bu olduğundan emin miyiz?" diye sordu, sesi biraz daha ciddi bir tona bürünmüştü. "Çünkü beni korumakta pek başarılı olamadığını hatırlıyorum."
Vera, abartılı bir şekilde kaşlarını çattı. Hafifçe vurdu sevgilisinin omzuna. "Çok adisin. Böyle mi olduk şimdi? Komadan çıkalı daha ne kadar oldu, şimdiden laf sokmaya başladın."
Okan'ın gülüşü, Vera'nın sözleriyle daha da derinleşti. "Tamam, tamam, kızma bir şey demedim," dedi, sesi hâlâ gülümsemenin izleriyle dolu. "Yine olsa, yine yaparım..." Duraksadı, gözlerindeki şakacı ifade yerini aniden ciddi, derin bir sıcaklığa bıraktı. "Birimiz öleceksek eğer, bu asla sen olmazsın. Bunun olmaması için elimden geleni yaparım."
Bu kez, gerçekten kaşlarını çattı Vera. Yüzündeki oyunbaz ifade silinmiş, yerini sert ve koruyucu bir ciddiyet almıştı. "Bir daha asla böyle bir şey yapmana müsaade etmem," dedi, sesi alçak ama her hecesi çelik gibi sağlamdı. "Çok beklersin."
Onun bu beklenmedik ciddiyeti, Okan'ı tamamen güldürdü. İçinde hafif bir sıcaklık yayıldı. "Kim daha inatçı, görelim o zaman," diye meydan okudu, gözlerinde bir kıvılcım.
Vera'nın yüzündeki sert ifade, anında eridi ve yerini alev alev yanan, şehvet dolu bir gülümsemeye bıraktı. Dudakları hafifçe aralandı, gözleri Okan'ın dudaklarına kilitlendi. "Bana uyar," diye fısıldadı, sesi bir çağrı kadar etkileyici ve alçaktı.
Bu son söz, Okan'ın içindeki tüm dizginleri kopardı. O ana, o yakınlığa, o arzuya daha fazla dayanamadı. Bir elini Vera'nın ensesine dolayarak diğeriyle belini sıkıca kavradı ve onu kendine doğru çekti. Öpüşleri, uzun zamanın özlemi, ayrı geçen gecelerin acısı ve şu anki kavuşmanın verdiği yoğun bir tutkuyla patlak verdi. Bu, yalnızca bir öpücük değil, bir isyan, bir onay, bir kavuşmaydı.
Okan, Vera'nın dudaklarını kendi dudaklarıyla, sanki her bir saniyenin tadını çıkarırcasına, ağır ağır ve derinden keşfetti. Vera da ona aynı şekilde karşılık verdi, elleri Okan'ın saçlarına daldı, onu kendine daha da yakınlaştırdı. İçinde biriktirdiği tüm endişe, korku ve özlem, bu dokunuşla eriyor, yerini saf bir ihtirasa bırakıyordu. Aylar süren tedirgin bekleyiş, hastane koridorlarındaki endişeli adımlar, yavaş iyileşme günleri... Hepsi, bu sarılmanın ve birbirine kenetlenmenin sıcaklığında buharlaşıp gidiyordu. Artık arada hiçbir engel yoktu; sadece onlar, bu an ve birbirlerine duydukları karşı konulmaz arzu vardı.
Okan'ın kucağında, öpüşlerinin her saniyesiyle birlikte şehvetleri de katlanarak arttı. Vera'nın nefesi Okan'ın boynunda, Okan'ın elleri ise Vera'nın sırtında geziniyordu.
Okan, Vera'yı kollarında taşıyarak ayağa kalktı. Vera, bir an için tereddütle Okan'ın gözlerine baktı, içgüdüsel olarak onu zorlamaktan çekiniyordu. Ancak Okan'ın bakışlarındaki o kararlı, sakin ve güven veren ifade, onun tüm endişelerini dindirdi. Bu, sadece fiziksel bir temas değil, aynı zamanda derin bir güven ve bağın yeniden teyidiydi. Hareketi o kadar doğal ve rahattı ki, Vera kendini tamamen ona bıraktı.
Mutfaktan yatak odasına doğru ilerlemeye başladıklarında, Okan adımlarını yavaşlattı. Vera'nın yüzüne baktı, gözlerinde bir tutku ve özlem alevi parladı. Eğildi ve dudaklarını onunkilere bastırdı. Bu öpüş, ayların özlemini, korkusunu ve şimdiki rahatlamayı taşıyordu. Açlıkla, ama aynı zamanda bir o kadar da hassasiyetle.
Vera, Okan'ın boynuna sarıldı, öpüşe aynı şiddette karşılık verdi. Okan, onu taşıyarak yürümeye devam ediyor, her adımda koridorda ilerlerken dudakları birbirinden ayrılmıyordu. Vera'nın sırtı duvara hafifçe değdi, Okan onu oracıkta sıkıştırır gibi oldu ama sonra yine yürümeye devam ettiler. Arada sadece nefes almak için ayrılıyor, göz göze geliyor, Okan'ın gözlerindeki o karanlık, sahiplenicilik dolu ifade Vera'yı daha da heyecanlandırıyordu.
Odaya girdiklerinde, Okan onu yatağa nazikçe bıraktı. Başını eğdi ve dudaklarını Vera'nın dudaklarına, bu kez daha derin, daha iddialı bir tutkuyla kapattı.
Elleri, Vera'nın tişörtünün eteğinden içeri kaydı. Parmak uçları, belinin yumuşak teninde, sırtının alt kısmındaki hassas çukurlukta gezindi. Her dokunuş, bir keşif yolculuğuydu. Vera, bu dokunuşlara bir esneme ve hafif bir titremeyle karşılık verdi, Okan'ın terli tişörtünün yakasını daha sıkı kavradı.
Okan, bu sefer dudaklarını Vera'nın çenesine, boynuna taşıdı. Öpüşleri yavaş ve ısırıcıydı, orada, onun nabzının hızla attığı noktada oynamayı seviyordu. Vera başını geriye attı, boynunu tamamen ona sundu, gözleri kapalı, sadece hissetmeye odaklanmıştı. Okan'ın dişlerinin hafifçe tenine değdiği an, içinden keskin bir "ah" sesi çıktı.
Genç adamın elleri, sonunda Vera'nın tişörtünü yukarı çekmeye başladı. Kumaş yavaşça yukarı doğru sıyrılırken, cildinde yanıp sönen bir elektrik hissediliyordu. Vera, kollarını kaldırarak ona yardım etti ve tişört başının üzerinden çıkarak sessizce yatağa düştü.
Vera'nın çıplak göğüsleri ortaya çıktı. Okan'ın bakışları, onun göğüslerinin dolgun hatlarında, diri uçlarında gezindi. Havada hissedilen arzu, neredeyse dokunulabilirdi.
"Çok güzelsin," diye mırıldandı Okan, sesi tutku ve huşuyla boğuklaşmış, kelimeler adeta dudaklarından bir sır gibi dökülmüştü. Avucunun içini, bir memesinin yumuşak, dolgun eğrisine, cildinin sıcaklığını hissederek usulca yerleştirdi. Bu temas, teninin üzerinde bir söz, bir sahiplenişti. Vera, bu dokunuşa derin, titreşimli bir nefes alarak ve göğsünü onun avuçlarına daha çok teslim ederek karşılık verdi. İçinden yükselen bir ısı dalgası, tüm bedenini sarmalıyor, zihnini dolduruyordu.
Sonra, Okan eğildi. Dudaklarını, tam onun sertleşmiş, hassaslaşmış meme ucunun olduğu yere, baskılı bir öpüşle bastırdı.
O nemli, yakıcı dokunuşu elektrik çarpması gibiydi; Vera'nın omurgasından aşağıya, kasıklarına kadar uzanan ani ve şiddetli bir titreme yarattı. İçgüdüsel bir hareketle, Okan'ın saçlarını parmaklarının arasında daha da sıkı kavradı, onu kendine yakın, o sıcak noktada tutmak istercesine. Zihni bulanmış, dünya Okan'ın nefes alışverişleri ve kendi çarpan kalbinin sesine indirgenmişti.
"Okan," diye soludu, nefesi kesik kesik ve acil, artık dayanamayacak hale gelmişti. Bedeni, daha fazla temas, daha fazla gerçeklik için yanıp tutuşuyordu. "Lütfen... daha fazla."
Bu, beklediği davetti. Ama Okan, kendi çıldırtıcı ritminde ısrarcıydı. Vera'nın sabırsızca onu çekiştirişine, kendine doğru çekişine, dudaklarının susuzlukla arayışına rağmen, Okan henüz sona gelmeleri gerektiğini düşünmüyordu.
Vera'nın yalvaran bakışlarını görmezden gelerek, kasıtlı yavaşlığını sürdürdü. Önce, parmak uçlarıyla Vera'nın kalçalarının kıvrımında bir an gezindi, ipek külotun ince kumaşını hissetti. Sonra, iki yandan hafifçe kavrayarak, o ince ipek kumaşı aşağıya, ayak bileklerine doğru çekti.
Okan'ın parmakları nihayet o en mahrem, en hassas noktada durdu. Dokunuş öylesine keskindi ki, Vera'nın tüm bedeni bir anda gergin bir yay gibi gerildi. İçgüdüleriyle hareket ederek, kalçalarını yerden kaldırıp ona doğru bir hamle yaptı; bu, söze dökülmemiş, sadece kasların lisanıyla yazılmış bir onay, bir yalvarıştı. Vera'nın nefesi kesiliyor, boğuk iniltileri odanın ağır sessizliğinde yankılanıyordu.
"Lütfen," diye yalvardı Vera, artık sözcükler bir anlam ifade etmiyordu. "Artık... lütfen..."
Okan daha fazla dayanacak gücü kendinde de bulamadı. Kendi giysilerine gelince, kasıtlı yavaşlık hali son buldu. Bir anlık bir hareketle, tişörtünü başının üzerinden çıkardı, omuzlarındaki ve kollarındaki kaslar gergin bir halde çalıştı. Ardından, şortu bir yabancı deriyi atarcasına üzerinden attı. Bu ani hız ve çeviklik, onun kendi ihtiyacının da ne kadar yoğun olduğunu, sadece Vera'yı çıldırtmakla kalmayıp aynı zamanda kendi kontrolünün sınırlarına da dayandığını gösteriyordu.
Vera'nın bacaklarının arasına yerleşti ve onun gözlerinin derinliklerine baktı. Bakışlarında, her şeyi onaylayan bir soru vardı. Vera'nın başıyla verdiği yanıt aradaki son hayali engeli de yıktı.
Ona doğru ilerleyişi yavaş, kararlı ve tamamen bilinçliydi. Onun içinde ilerleyişi, yavaş ama hiç tereddütsüzdü. Bu yakınlaşma, bekleyişin tüm gerginliğini ve kavuşmanın yoğun sıcaklığını taşıyordu. Aralarında en ufak bir mesafe kalmadığında, aldıkları o derin nefes, her şeyin cevabı oldu. Buluşmaları, fiziksel olmanın ötesine geçen bir bütünleşmeydi.
Okan, hareketsiz kaldı; sadece Vera'nın içindeki inanılmaz sıcaklığı ve onun kendisine tamamen teslim oluşunu hissediyordu. Sonra eğildi ve aşık olduğu, doyamadığı o kadının dudaklarına, tüm hissedilenleri taşıyan derin ve anlamlı bir öpücük kondurdu.
Yavaşça hareket etmeye başladı. Her ritmik hareket, tekrarlanan bir aşk ilahisi gibiydi; yavaş, derin ve yoğunluk dolu. Vera'nın bacakları onun belini sıkıca sarmaladı, onu daha derine, daha yakına çekti. Elleri, Okan'ın gergin sırtında geziniyor, kaslarının her hareketinde hissettiği gücü kaydediyordu.
"Seni özledim," diye fısıldadı Okan, nefesi Vera'nın kulak memesinde. "Her anını, her nefesini."
"Ben de," diye karşılık verdi Vera, sesi tutku ve duyguyla tıkanmış. "Asla bırakma beni."
"Asla," diye söz verdi Okan ve bu söz, hareketlerine yansıdı; ritmi biraz daha hızlandı, yoğunluk arttı.
Birlikte, yavaş yavaş, kaçınılmaz zirveye doğru tırmandılar. Geçmişin acıları, geleceğin kaygıları, her şey silinip gitmişti. Sadece "şimdi" vardı, sadece birbirleri. Zirveye ulaştıklarında, bu sadece fiziksel bir boşalma değil, ruhlarının en derin yerlerinden gelen bir kavuşma, bir bütünleşmeydi.
Okan, bir anlığına üzerine yığıldı, ama hemen toparlanarak ağırlığını ondan aldı. Yine de teması koparmadı; alnını Vera'nın terli alnına dayayıp, hızla çarpan kalplerinin ritminin birlikte sakinleşmesini bekledi.
Derin, tatmin olmuş bir sessizlik odayı kapladı. Hiçbir şey söylemelerine gerek yoktu. Her şey söylenmiş, her şey paylaşılmıştı. Okan, yanına uzandı ve Vera'yı kollarının arasına çekti. Vera da başını onun göğsüne yerleştirdi, hâlâ hızlı atan kalbinin sesini dinlerken. Uzun, yorucu, ama bir o kadar da iyileştirici bir yolculuğun sonunda, nihayet, gerçekten eve dönmüşlerdi.
…
Güneş, kalın perdelerin arasından sızan altın tozları misali, odanın loşluğunu yavaş yavaş aydınlatıyordu. Vera, bu yumuşak ışık oyunu içinde uyandı. Gözlerini açtığı ilk an, zihni bulanıktı; zaman ve mekan algısı birbirine karışmıştı. Birkaç saniyeliğine nerede olduğunu anlayamadı, hafif bir tedirginlikle kıpırdandı.
Tam o sırada, yastığın diğer tarafında, derin ve düzenli nefes alıp veren bir gölgeyi fark etti. Başını çevirdi ve Okan'ın uyuyan yüzünü gördü. Anılar, bir sel gibi zihnine hücum etti: Onu hastaneden çıkardıkları o duygusal an, eve getirişleri…. Tüm bunlar, yüreğine derin bir huzur ve sıcak bir sükûnet olarak yerleşti. Tedirginliği, yerini tarifsiz bir dinginliğe bıraktı.
Hafifçe doğruldu, dirseğine yaslanarak Okan'a baktı. Bir elini yüzüne dayadı, diğer eliyle yatak örtüsünü çıplak göğsüne doğru daha çekti.
Onu izlemeye koyuldu.
Okan, sırtüstü yatıyor, çıplak göğsü ve karnı açıkta kalıyordu. Teni, sabahın ışığında pürüzsüz görünüyordu, ancak yakından bakıldığında, yüzündeki ve vücudunun çeşitli yerlerindeki iyileşmekte olan soluk yara ve dikiş izleri fark edilebiliyordu. Her biri, atlattığı o zorlu sürecin sessiz tanıklarıydı. Vera'nın bakışları, yavaşça genç adamın sıkı ve atletik karın kaslarına kaydı. Ve orada, göbeğinin hemen üzerinde, ameliyatın bıraktığı düz, dikkatle iyileşmekte olan o düşey çizgiyi gördü. Bu iz, sadece fiziksel bir yara değil, aynı zamanda onu neredeyse kaybettiği o korkunç anın da bir hatırasıydı.
Vera'nın içindeki o huzur ve rahatlık hissi, yavaş yavaş yerini derin ve kemirici bir rahatsızlığa bıraktı. Olaylar geçip gittikçe insanın yaşananları unutmaya meyilli olduğu doğruydu, ancak Okan'ın başına gelenler, öyle sıradan, unutulmaya yüz tutacak cinsten değildi. Bu düşünce, zihninde bir yara gibi kanamaya başladı.
Normal şartlarda, bir insanın o kadar gün komada kalıp vücudunda kalıcı bir hasar olmaması, doktorlara ve tıp literatürüne göre neredeyse mucizevi bir durumdu. Hafızasında da ufak tefek kopukluklar ve silik anılar dışında ciddi bir boşluk görünmüyordu ki, bu da başlı başına şaşırtıcıydı. Tüm bu olumlu göstergelere rağmen, iyileşme süreci son derece sancılı ve zahmetli geçmişti. Okan, sadece fiziksel olarak değil, hayatından uzun, belirsiz ve karanlık bir süre kaybetmiş, gerçek bir varoluşsal dönüm noktasından geçmişti.
Ve Vera, o en karanlık günlerde onun ne kadar güçsüz ne kadar bitkin düştüğünü bizzat görmüştü. Şu anki toparlanmış, güçlenmiş haline aldanmamak gerekiyordu. Zihninin derinliklerinde, onun o kırılgan anlarına tanıklık etmenin ağırlığı vardı.
Bu düşünceler onu daha da huzursuz etti. Sonra, en acımasız gerçek zihninde şimşek gibi çaktı: Onu bu hale düşüren tek şey, kendisiydi. Evet, Vera'ydı. Üstelik hiçbir şey yapmadan, sadece Okan'ın hayatında var olarak, ona bu kötülüğü yapmıştı. Onun sevgilisi olması, onun hayatına dokunması bile, onu hedef haline getirmeye yetmişti. Bu suçluluk duygusu, bir zehir gibi damarlarında dolaşıyor, ona bakmanın verdiği huzuru bile kirletiyordu. Sevdiği adamın başına gelen her şeyin dolaylı nedeni olduğu düşüncesi, içini kemiriyor, bu ağır yükün altında eziliyordu.
Vera midesinde, huzursuz bir dalga gibi yükselen bir kıpırdanma hissetti. Bu, suçluluk ve endişenin fiziksel bir tezahürüydü. Hafifçe doğruldu, yastığa yaslanırken yüzünde derin bir düşüncelilik ve huzursuzluk okunuyordu. Kaşları hafifçe çatılmış, dudakları gergindi.
Bu küçük hareket, Okan'ın uykusundan uyanması için yeterli oldu. Gözlerini, sabahın loş ışığına yavaşça araladı. Günler, hatta belki de haftalar sonra ilk kez kendisini bu kadar bütün ve huzurlu hissediyordu. Vera'nın yanında, onun varlığının verdiği sıcaklık ve güvenle... Yüzünde, uykudan yeni kalkmışlığın o yumuşak, doğal gülümsemesi belirdi. Gözleri, hâlâ uykunun buğusuyla kaplı olsa da Vera'ya odaklandığında berraklaştı.
"Günaydın," diye fısıldadı, sesi biraz pürüzlü ama son derece sıcak ve içtendi.
"Günaydın," dedi Vera, zoraki bir gülümsemeyle. Ancak, yüzündeki o gergin ve uzak ifadeyi Okan hemen fark etti.
"İyi misin, bitanem?" diye sordu Okan, sesi yumuşak ve endişeli bir tondaydı. Yatakta doğrulmaya çalıştı.
Vera, bu soruyla birlikte yutkundu. Sanki saklanmak ister gibi, bir eliyle saçlarını kulaklarının arkasına itti. "Evet, iyiyim," diye mırıldandı, başını iki yana sallayarak. Ama sesi o kadar inandırıcı değildi, Okan'ın bakışlarından kaçıyordu.
Hızla ayaklandı ve üzerine hızlıca bir şeyler geçirirken, "Ben duşa giriyorum," diye ekledi, sesi odanın diğer tarafından geliyordu. Okan'a dönüp bakmadı bile, sanki onunla göz göze gelmekten kaçınıyordu.
Okan, onun bu ani ve gergin halini izlerken içinde bir şüphe uyandı. Bu, sadece sıradan bir yorgunluk ya da uykusuzluk değildi. Vera'nın hareketlerinde, bakışlarında bir kaçış, bir tedirginlik vardı. Sanki zihninde ağır bir yük taşıyor ve ondan saklamaya çalışıyordu.
Vera banyoya girip kapıyı kapattığında, Okan yastığa yaslandı ve derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı, bir an için odadaki sessizliğe kulak verdi. Banyodan gelen su sesi, onun için bir rahatlama değil, bir endişe kaynağıydı. Vera'nın orada, yalnız başına, neyle yüzleştiğini düşündü. Gece boyunca ne olmuştu da Vera bu hale gelmişti?
Biraz sonra Vera, duştan çıktığında saçlarına sarılı havluyla, üzerinde rahat bir atlet ve şortla mutfağa girdi. Teni buğulu, yüzü hâlâ solgun ve biraz uzaktı, ama suyun ferahlığıyla biraz olsun toparlanmış gibiydi. Mutfak tezgahının üzerinde, Okan'ın hazırladığı iki fincan taze kahvenin buğusunu ve yanına koyduğu birkaç kurabiyeyi görünce içindeki suçluluk büsbütün arttı.
Fincanlardan birini alıp sessizce masanın başındaki sandalyeye ilişti. Fincanın sıcaklığı avuçlarını yakıyordu ama hissetmiyor gibiydi. Gözlerini Okan'a dikemeden, kahveden bir yudum aldı. Ağzında yayılan acı tat, içindeki huzursuzluğa eşlik ediyordu. "Neden zahmet ettin?" diye mırıldandı, sesi neredeyse bir fısıltıydı. "Kendini yormasaydın..."
Okan da fincanıyla onun karşısına, sanki bir şeyi düzeltmek istercesine oturdu. "Ne zahmeti, Vera?" diye karşılık verdi, sesi yumuşak ve sakin. "Bir kahve sadece..." Bir an durdu, ona bakarken yüzündeki ifade hafifçe yumuşadı. "Yarın işe başlıyorum. Artık normal hayatımıza dönebiliriz."
Sonra, dudaklarında ince, anlamlı bir sırıtış belirdi. Hafifçe öne eğildi. "Hem zaten," diye ekledi, sesi biraz daha alçalarak, "dün gece biraz döndük sanki, öyle değil mi?" Gözleri, Vera'nın gözlerinde bir sıcaklık, bir anlayış arıyordu.
Vera, başını mekanik bir hareketle salladı. "Döndük, değil mi? Öyle oldu," diye mırıldandı, sesi adeta bir kabullenme kadar cansızdı.
Oysa dün gece... Dün gece çok farklıydı. Okan'ın dokunuşlarıyla vücudunun nasıl yeniden hayat bulduğunu, her temasın zihnindeki karanlık bulutları nasıl dağıttığını hatırlıyordu. O anlar, saf bir zevk ve unutuştu; bedeni sevgiyle titremiş, nefes nefese kalmış ve kendini ona tamamen bırakmıştı. Ama şimdi, gün ışığıyla birlikte, o yoğun hazzın yerini, onu bu zevke layık görmeyen keskin bir suçluluk duygusu almıştı.
Okan, onun bu buz gibi tavrı karşısında iyice şaşkına dönmüştü. Yüzündeki şefkatli ifade, endişeyle gölgelendi. Sesini iyice alçaltarak, neredeyse incitmekten korkarcasına sordu: "Vera... Ben sana kötü hissettirecek yanlış bir şey mi yaptım? Sanıyordum ki... her şey yolunda..."
Onun kendini bu şekilde sorgulayışı, Vera'nın içindeki son direnci de kırdı. Yüreği paramparça oldu. "Hayır... Hayır, tabii ki, Okan, o ne demek?" diye karşılık verdi, sesi bu kez daha güçlü ama aynı zamanda daha çaresizdi.
"E, ne o zaman?" diye ısrar etti Okan, bal rengi gözleriyle ona masumca, anlam arayan bir ifadeyle bakarak. "Neden böyle uzaksın? Sanki... sanki benden kaçıyorsun."
Vera çaresizce gözlerini kaçırdı. İçinde, söylemek istedikleriyle söyleyemedikleri arasında sıkışıp kalmış gibiydi. Bedeni hafifçe kıvrıldı, sanki fiziksel olarak da içindeki çelişkiden korunmaya çalışıyordu. Dudakları hafifçe aralandı, bir şeyler söylemek üzereydi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Yutkundu, gözleri buğulandı. Okan'ın yüzündeki masum ve endişeli ifade, ona baktıkça içini daha da acıtıyordu. Onu üzmek istemiyordu, ama içindeki o ağır suçluluk duygusunu da taşıyamıyordu. Sessizliği, itiraf edemediği her şeyin yerini dolduruyor, odadaki gerilimi iyice artırıyordu.
Vera'nın birer mücevher gibi parlayan mavi gözleri buğulandı, içlerinde biriken yaşlar ışığı yansıtır gibi oldu. Dudaklarını hafifçe büzdü, sanki acı bir şey yemiş gibi. Yüzündeki ifade, derin bir suçluluk ve çaresizlikle buruşmuştu.
"Okan, ben..." diye fısıldadı, sesi titreyerek. "Ben sana zarar veriyorum."
Okan'ın yüzündeki yumuşak ifade anında değişti. Kaşları çatıldı, gözlerinde bir şaşkınlık ve hafif bir sitem vardı. "Vera, o nasıl laf öyle?" diye karşılık verdi, sesi yükselmeden ama net ve kesindi.
Vera, başını iki yana salladı, gözlerinden süzülen bir damla yaş yanağında parıldayarak kaydı. "Öyle, Okan... Benim varlığım bile senin için tehdit oluşturuyor. Seni korumaya çalışırken, seni daha fazla tehlikeye atıyorum. Seninleyken, seni hedef haline getiriyorum."
Okan, bu sözler üzerine oturduğu yerden hızlı ve kararlı bir şekilde kalktı. Sandalyesini tuttu Vera'nın tam karşısına, iyice yakınına çekti. Yavaşça tekrar oturdu, böylece dizleri neredeyse Vera'nın dizlerine değiyordu. Eğildi, Vera'nın kaçamak bakışlarını yakalamaya çalışarak, onun gözlerinin içine baktı.
"Bana bak," diye fısıldadı, sesi şimdi yumuşak ama sarsılmaz bir ciddiyetle dolu. İki eliyle Vera'nın yüzünü hafifçe kavradı, başparmakları onun yanaklarında gezinirken, gözlerinin içine derinlemesine baktı. "Sakın böyle söyleme."
Bir an duraksadı, nefes alışı Vera'nınkine karışır gibiydi. Bakışları, Vera'nın mavi gözlerinin derinliklerine işliyor, oradaki fırtınayı dindirmeye çalışıyordu.
"Vera, ben zaten bir polisim," diye devam etti, sesi hâlâ şefkatle yumuşak, ama her kelimesi gerçeğin ağırlığıyla çınlıyordu. "Cinayet büroda çalışan bir polisim, hem de. Benim işim, başlı başına tehlikelerle dolu. Her gün, her an, bir riskin içindeyim. Bu, benim seçtiğim hayat."
Parmak uçlarıyla Vera'nın çenesini hafifçe okşadı.
Bir an duraksadı, Vera'nın yüzündeki her bir çizgiyi, her bir korkuyu okuyabilmek için. Sonra, sesini bir şefkat halesiyle daha da yumuşatarak, "Sen..." dedi, "sen bana nasıl zarar verebilirsin ki? Sen benim hayatımdaki en güzel, en saf şeysin. Senin varlığın bana zarar vermez, aksine... beni ayakta tutan şey sensin."
Vera, yüzü Okan'ın avuçları arasında, inatla başını iki yana salladı. Gözleri, bu sefer kaçmak yerine onunkilerine dikilmişti, içleri acı ve suçlulukla doluydu.
"Cinayet Büro seni asla komaya sokmaz, Okan," dedi, sesi titrek ama kesin. "Bunu ikimiz de çok iyi biliyoruz."
Okan, kararlı bir ifadeyle başını salladı. "Bunu asla bilemezsin, Vera." Sesinde bir polisin tecrübesi ve hayatın öngörülemezliğine dair bir inanç vardı. "Nerede, ne zaman, ne olacağını bilemezsin."
"Bilirim," diye diretti Vera, sesi şimdi daha da keskinleşmiş, inatçı bir tona bürünmüştü. "Daha önce başına böyle bir şey geldi mi?" Sorusu, havayı aniden elektriklendirdi.
Okan, bir an için cevap veremedi. "Pek çok şey geldi, Vera," diye mırıldandı, sesi biraz daha alçalarak. Ama bu, Vera'nın aradığı cevap değildi.
"Daha önce bu kadar ciddi ölümden döndün mü?" Vera'nın kaşları iyice çatılmış, bakışları ona meydan okuyordu. "20 küsür gün komada kaldın mı, Okan?"
Okan, onun bu celalli ve kesin hali karşısında sessiz kaldı. Cevabı, bu sessizliğin içinde saklıydı. İtiraf etmek istemiyordu, çünkü bu, Vera'nın haklı olduğunu kabul etmek anlamına gelecekti.
Vera, cevabını sessizlikten almış gibi, acı bir şekilde başını salladı. Yüzündeki ifade, "Ben de öyle tahmin etmiştim" diyordu. "Cevap hayır," diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmaz bir hale gelmiş, ama her hecesi odada ağır bir yük gibi çınlamıştı. Bu basit iki kelime, onun suçluluk duygusunun temel dayanağıydı ve Okan'ın tüm mantıklı açıklamalarını anında çürütmüştü.
Okan, alttan almakta ısrar ediyordu. Vera'nın yüzünü avuçlarının içinde tutmaya devam etti, başparmakları onun yanaklarında yumuşak, sakinleştirici bir ritimle hareket ediyordu. Bakışları, Vera'nın gözlerindeki fırtınayı dindirmek için sabırla bekliyordu.
"Vera, bak," diye tekrar başladı, sesi bir çocuğa anlatır gibi sakin ve anlaşılır. "O gün, orada... İstesem, her şeyi itiraf edip kendimi kurtarabilirdim. Kimse bana bunu yapmamı söylemedi. Bu, benim seçimimdi."
Vera'nın gözlerinde bir şüphe, bir direnç vardı, ama Okan devam etti, sesi biraz daha güçlenerek:
"Yani, sorumlu olan sen değilsin. Ben, kendi seçimimin sonuçlarını yaşadım. Tıpkı senin beni korumak istediğin gibi...”
Okan, konuşmasına devam etti, sesi artık daha da sakinleştirici ve ikna edici bir tona bürünmüştü. "Ve binlerce şükür ki ben iyiyim... Görüyorsun, gerçekten iyiyim." Elini Vera'nın eline götürdü, onun avucunun içine yerleştirdi ve parmaklarıyla hafifçe sıvazladı. "Nefes alıyorum, konuşabiliyorum, seninle buradayım. Bu, başlı başına bir mucize değil mi?"
Vera, Okan'ın elinin sıcaklığını ve nabzının düzenli atışını hissederek gözlerini kapattı. Okan'ın sözleri, içindeki endişe fırtınasını dindirmeye başlıyordu.
"O halde neden," diye sordu Okan, sesi biraz daha yükselerek, ama yine de yumuşaklığını koruyarak, "şimdi, bu mucizeye şükretmek ve hayatımıza, normalimize dönmeye çalışmak yerine, kendimizi bu gereksiz huzursuzluklarla yiyip bitirelim?"
"Okan, ama olay bu kadar basit değil..."
Vera'nın sesi, bu kez daha derin, daha içe işleyen bir acıyla titredi. Okan'ın elini bırakarak ayağa kalktı ve birkaç huzursuz adım attı. Sırtı dönük, pencereden dışarıyı seyrediyormuş gibi yapıyordu, ama omuzlarının gerginliği her şeyi anlatıyordu.
"Ben..." diye boğuk bir sesle konuşmaya çalıştı, boğazı düğümlenmiş gibiydi. "Ben, senin o... o karanlıkta, o insanların elinde, o halde... benim yüzümden olduğunu düşündükçe..." Nefesi kesiliyor, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. "İçimde öyle bir ağırlık var ki... Nefes alamıyorum, Okan. Gerçekten nefes alamıyorum."
Elleri titreyerek yüzüne gitti, avuçlarının içine sakladı kendini. Sırtı Okan'a dönük, incecik bedeni her hıçkırıkta sarsılıyordu.
"O odadaydım... O sesleri duydum... Ve hiçbir şey yapamadım. Seni oraya sürükleyen zincirin ilk halkası benim hayatımdı. Sen sadece beni sevdiğin için... Beni korumak istediğin için... O cehennemi yaşadın."
Döndü, yüzü gözyaşlarıyla sırılsıklam, gözleri korku ve pişmanlıkla parlayarak. "Bu nasıl basit olabilir? Bu nasıl 'normale dönmek' olabilir? Senin her yara izin, bana bunun asla normal olmayacağını hatırlatıyor. Ben senin acının kaynağıyım, Okan. Ve bu düşünce... bu düşünce beni boğuyor."
"Vera..." diyecek oldu Okan, sesi yumuşak ve sakinleştirici bir tonla.
Ama Vera, onun sözünü kesti. Çaresizce, gözleri dolmuş bir şekilde genç adamın gözlerine baktı. Bakışları, Okan'ın yüzündeki her bir çizgiyi, her bir ifadeyi tarıyor, içindeki korkuyu dışa vuruyordu. "Ölebilirdin, Okan," diye fısıldadı, sesi neredeyse bir çığlık kadar gergin ve keskin. "O insanların ellerinde... Seni kaybedebilirdim."
Okan, ona doğru bir adım attı, elini uzatmak istedi, ama Vera geri çekildi. "Ama ölmedim," diye ısrar etti Okan, sesi hâlâ sakin, ama artık biraz daha güçlüydü.
Vera, başını iki yana salladı, gözyaşları yanaklarından süzülürken. "Bu, o korkunç gerçeği değiştirmiyor!" diye haykırdı, sesi titreyerek. "Bitkisel hayatta kalabilirdin! Bir daha asla yürüyemeyebilirdin, konuşamayabilirdin...”
Nefesi kesildi, boğazında bir yumru varmış gibi zorlukla konuştu. "Veya zihnin... hafızan... asla tam olarak iyileşmeyebilirdi. Seni, sen olmaktan çıkarabilirlerdi."
Odanın içi, Vera'nın bu çığlığının ve ardından gelen ağır sessizliğin ağırlığıyla doldu. Okan, onun bu kadar derin bir korku ve suçluluk içinde olması karşısında donup kalmıştı.
Vera'nın bu yoğun tepkisinin altında, sadece yaşadıkları travmanın ötesinde, çok daha derin ve kişisel bir şeylerin tetiklendiğini hisseder gibi oldu. Bu, sıradan bir suçluluk duygusundan daha karmaşık, daha eski bir yaraya dokunuyordu. Bakışları Vera'nın üzerinde, onun her bir titreyişini, gözlerindeki her bir dalgalanmayı okuyordu.
Sözcüklerini dikkatle seçerek, neredeyse bir mayın tarlasında yürür gibi konuşmaya devam etti. "Vera... benim bilmediğim bir şey daha mı var?"
Vera, bu soruyla irkildi. Gözleri aniden Okan'ın yüzüne odaklandı, içlerinde bir şaşkınlık ve savunmaya geçmiş bir ifade vardı. "Ne?" diye karşılık verdi, sesi keskinleşmişti.
Okan, onun bu ani savunması karşısında tereddüt etti, ama merakı ve endişesi ağır bastı. "Bu kadar korkmanın altında... başka bir sebep mi var?" diye sordu, sesi yumuşak, ama sorgulayıcıydı.
"Daha nasıl bir sebep olsun, Okan?" Vera'nın sesi tizleşmiş, neredeyse meydan okuyordu. "Bu, başlı başına yeterince önemli ve korkutucu değil mi?"
"Onu demiyorum..." diye başladı Okan, ama kendisini nasıl ifade edeceğini bilemedi. Vera'nın etrafında ördüğü o görünmez duvarı hissediyordu. Onun gözlerindeki o derin acıyı ve korkuyu görünce, daha fazla üstüne gitmekten vazgeçti. Bu, sadece bir anlaşmazlık değil, Vera'nın içindeki henüz açığa çıkmamış, belki de çok daha ağır bir yaraya dokunma riskiydi. Sessizce geri çekildi, ona alan vermenin daha doğru olacağını düşündü.
Derin bir iç çekti. Vera'nın içindeki fırtınayı hissetmiş, duvarlarını görmüştü. Daha fazla zorlamanın ona zarar vereceğini anladı. "Şöyle yapalım..." diye başladı, sesi bir barış çağrısı gibi yumuşak ve sakin. "Bu konunun üzerine daha fazla gitmeyelim. Ağırdan alalım. Alışmak için kendimize zaman verelim. Anlaşılan benim kadar senin de zamana ihtiyacın varmış."
Yüzündeki ifade, tamamen anlayış ve şefkatle doluydu. Ona baktı, tüm kırılganlığını görerek konuşmaya devam etti: "Bu süreç senin için de en az benim kadar zordu. Ve sen kendine alışma süresi vermedin. Kendini o kadar çok benim iyileşmeme adadın ki..." Sesinde derin bir minnet ve hüzün vardı. Bu sözlerle, Vera'nın kendini unutmuşluğunu kabul ediyor, onun da bir nefese ihtiyacı olduğunu hatırlatıyordu.
Usulca ona sarıldı. Kolları, Vera'yı sıkmadan, sadece sarmalayarak, bir sığınak sunarcasına etrafını çevreledi. "Kendine zaman ve şans ver," diye fısıldadı saçlarının arasına. "Her şey yolunda. Biz iyiyiz... İyi olacağız."
Okan'ın bu dingin sesi ve yumuşak kolları arasında, Vera nihayet gözlerini kapattı. O konuştukça, başını kabul etmek ister gibi hafifçe salladı. İçindeki fırtınanın dinmesi, o sakinliğe kavuşmayı umuyordu. Okan haklı olabilirdi. Aylardır soluklanmamış, kendine dönmemiş, bir makine gibi tüm enerjisini ve varoluşunu Okan'ın iyileşmesine adamıştı. Belki de bu yüzden, bu duygusal çalkantıya bu denli hazırlıksız ve savunmasız yakalanmıştı.
Okan'ın kollarının gücü ve teninin tanıdık, huzur veren kokusu, ona her zamanki gibi bir sığınak oldu. Kalp atışları, bu güvende hissiyle biraz olsun yatışır gibi oldu. Okan, usulca yanağından öptü. Öpücüğü, hafif, şefkat dolu ve geçici bir veda gibiydi.
"Seni biraz yalnız bırakmamı ister misin?" diye sordu, sesi hâlâ anlayışla doluydu. Onun ihtiyacını gerçekten anlamak, ona alan vermek istiyordu.
Vera cevap vermedi. Kelimeler boğazında düğümlenmişti. Ama başını, o ürkekçe, evet anlamında salladı. Okan'ı daha fazla üzmekten, onu bu iç hesaplaşmasıyla daha fazla yüzleştirmekten korkuyordu. Belki de gerçekten biraz yalnız kalıp kafasını toplarsa, her şey daha net görünebilirdi.
…
Okan, Emniyet'in o tanıdık, beyaz ışıklı koridorlarında yürürken, tarifi zor bir duygu seli içindeydi. İçinde, bir yanda derin bir huzur ve aidiyet, diğer yanda hafif bir tedirginlik ve beklenti vardı. Onca günden, haftalardan, aylardan sonra hayattaki en büyük motivasyonu, tutkusu ve kimliğinin bir parçası olan işine, nihayet dönmüştü. Ayaklarının altındaki sert linolyum zemin, her adımda ona "Evine hoş geldin" diyor gibiydi.
Ancak şimdi, geriye dönüp baktığında, bu "eve" dönüş yolunun ne kadar engebeli ve zorlu olduğunu tüm çıplaklığıyla bir kez daha anlıyordu. Tam üç buçuk ay olmuştu bu binaya en son adım attığından beri. O gün, bu koridordan çıkıp giderken, bunun bir "veda" değil, sadece geçici bir "hoşça kal" olduğunu umuyordu. Ama hastane odasında, ameliyat sonrası ağrılarla kıvranırken, bu koridorlar bazen bir rüya, bazen de ulaşılması imkansız bir hayal gibi gelmişti.
Duvarlardaki posterler, kapılardaki isimlikler aynıydı, ama sanki her şey soluklaşmış, biraz daha uzaklaşmıştı. Kendisi değişmişti. Bu koridorlarda koşturduğu, dosyalara gömüldüğü eski Okan'la şu anki arasında, sadece zaman değil, bir ölüm kalım savaşından geçmiş olmanın derin bir uçurumu vardı. Her adım, sadece fiziksel bir mesafe kat etmek değil, aynı zamanda hastane yatağındaki o bitkin halinden, gücünü yeniden toplamaya çalışan bu yeni haline doğru atılmış sembolik bir adımdı. İçindeki o kıpırtı, sadece işe dönmenin heyecanı değil, aynı zamanda geçmişle şimdi arasında kurmaya çalıştığı köprünün titreyişiydi.
Okan, odasının bulunduğu koridora yönelmişti ki, tam o sıra tanıdık, sevecen ve bir o kadar da otoriter bir ses onu durdurdu.
"Okan, hoş geldin ya!"
Bu ses, Emniyet Müdürü Alper'e aitti. Okan dönüp baktığında, orta yaşlı adamın yüzünün samimi bir memnuniyetle aydınlandığını gördü. Müdürün gözlerinde, sadece bir amirin memnuniyeti değil, aynı zamanda bir babanın şefkati de okunuyordu. Hızlı adımlarla yaklaştı ve Okan'ın kolunu sıcak bir dostlukla tuttu.
"Hoş buldum, Müdürüm," diye karşılık verdi Okan, hafifçe gülümseyerek. "Nasılsınız?"
"Ben iyiyim oğlum da asıl sen nasılsın?" diye sordu Alper, dikkatle Okan'ın yüzünü süzerken. "İyi görünüyorsun, ama bana kalırsa yine de acele etmişsin." Sesindeki endişe, samimi bir ilginin yansımasıydı. Onun ne kadar istekli ve işine bağlı olduğunu iyi biliyordu, bu yüzden bu erken dönüş onu şaşırtmamıştı, ama yine de içi rahat değildi.
"Çok teşekkür ederim," dedi Okan, Müdür'ün samimi ilgisinden memnun. Bal rengi gözleri, bu sıcak karşılama karşısında içten bir parıltıyla ışıldadı. "Ama sahiden iyiyim, merak etmeyin."
Alper, hafifçe başını sallayarak, inandığını ama yine de temkinli olunması gerektiğini belirtircesine, "Yine de yorma kendini," diye tembihledi. "Hatta, ihtiyacın oldukça sık sık izin al, dinlen." Okan'ın bu dediğini yapmaya, işkolik ruhunu dizginlemeyeceğini adı gibi biliyordu. Onun için endişeleniyordu; Okan sadece değerli bir çalışanı değil, aynı zamanda uzun yıllardır tanıdığı, emeklerine bizzat şahit olduğu, neredeyse evladı gibi gördüğü biriydi.
"Alırım, alırım, çok sağ olun," dedi Okan, başını saygılı bir jestle hafifçe eğerek. Müdürünün samimi ilgisi içini ısıtmıştı.
"Haydi, kolay gelsin," diyerek Alper, bir elini sallayarak koridorun diğer ucuna doğru yöneldi.
Okan, Alper'in uzaklaşmasının hemen ardından, tam odasına doğru dönmüştü ki bu kez omzuna dostça, tanıdık bir elin inişiyle irkildi. El, onu hafifçe kendi yönüne, sola doğru çevirdi.
"Günaydın, kardeşim."
Karşısındaki Akif'ten başkası değildi. Yüzünde, Okan'ı sağ salim ve işinin başında görmenin verdiği derin bir memnuniyet ve rahatlama vardı. Koyu kahve gözleri, içten bir sıcaklıkla ışıldıyordu. "Gün saydım dönmen için," diye devam etti Akif, sesi hissedilir derecede duygusal bir tonla yüklüydü. "Çok şükür buradasın. Seni böyle ayakta, bu koridorlarda yeniden görünce nasıl sevindim anlatamam.”
"Günaydın, günaydın Akifciğim." diye karşılık verdi Okan, yüzünde içten bir gülümsemeyle. Dostunun samimi sevincini görmek, onun da yüreğine su serpmişti. "Ben de çok mutluyum valla, anlatamam. Şu koridorları, şu ofis kokusunu bile özlemişim. İnsan kıymetini ancak böyle kaybedince anlıyor galiba."
Bir süre daha sohbet ettikten sonra, nihayet odasının yolunu tuttu. Kapıyı itip içeri girdiğinde, buranın da ona has o tanıdık havası ciğerlerine doldu. Tozlu dosya yığınları, eski bilgisayar ekranı, duvardaki İstanbul haritası... Her şey yerli yerindeydi, sanki zaman onun için donmuştu.
Tam masasına doğru ilerlerken, arkasından hızlı ve genç bir ses yükseldi:
"Komiserim! Hoş geldiniz!"
Döndüğünde, yardımcısı Kadir'i gördü. Genç adamın yüzü, saf bir sevinç ve heyecanla parlıyordu. Aralarında resmi bir hiyerarşi vardı, ancak Kadir'in baktığı şey sadece bir amir değildi; Okan'ı, saygı duyduğu, yolundan gitmek istediği bir abi gibi görüyordu. Aralarındaki yaş farkı ancak dört belki beş olmasına rağmen, Okan'ın tecrübesi ve duruşu, Kadir'de bu hissi uyandırıyordu.
"Hoş buldum Kadir," dedi Okan, sıcak bir tonla. Kadir'in bu içten karşılaması, onu gerçekten duygulandırmıştı.
"Çok şükür kavuştuk komiserim. Siz yokken... yani, bayağı bir özledik valla. İşler de birikti tabi, ama siz gelmişsiniz ya, artık hepsi hallolur." Kadir'in konuşması hızlı ve coşkuluydu, Okan'a olan güveni ve bağlılığı her halinden belli oluyordu. Okan'ın dönüşü, onun için sadece amirinin gelişi değil, takımın eksik parçasının tamamlanışı, yol göstericisinin dönüşüydü.
Okan, Kadir'in samimi endişesine sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Hepsini hallederiz Kadirciğim, endişen olmasın," dedi, sesiyle onu rahatlatmaya çalışarak. "Nasılsın, iyi misin?"
"Ben çok iyiyim Başkomiserim," diye cevapladı Kadir, hızlı ve hevesli bir tonla. Ancak kara gözlerinde, sözünü etmekten çekindiği bir şeyler vardı; ifadesi, bir çocuğun büyüklerinin ciddi bir konusunu duyup da anlamlandıramadığındaki o saf ama ürkek halini almıştı. "Siz nasılsınız? Gerçi maşallah, sahiden iyi görünüyorsunuz ama..." Cümlesini tamamlayamadı, duraksadı. "Akif Komiserimin bahsettiği kadarıyla biliyorum..."
Sesi giderek cılızlaştı ve tamamen sustu. Okan'ın başına gelenlerin ciddiyetini, 'vehametini' dile getirmekten çekiniyor, lafı dolandırıyordu. Bu hem saygısından hem de Okan'ı üzmek istemediğindendi. Okan'ın ne kadar zor bir süreçten geçtiğini biliyordu, ama bunu ona doğrudan söylemek, onun iyileştiğine inanmak istediği görüntüsünü bozmak gibi geliyordu. Bu küçük çelişki, genç yardımcısının yüzünde okunabiliyordu.
Okan, Kadir'in sözlerinin arkasındaki çekingen endişeyi hemen fark etti. İç geçirerek masasına yaslandı, yüzündeki gülümseme biraz daha yumuşadı.
"Demek Akif abartılı anlatmış yine," dedi, sesinde hafif bir şaka ve derin bir kabulün karışımı vardı. "Doğru, kolay olmadı Kadir. Ama bak, buradayım işte. Hem de senin 'maşallah'ına layık olmaya çalışıyorum."
Kadir'in yüzü hafifçe kızardı, rahatlamış görünüyordu.
"Fiziksel olarak evet, yeterince iyiyim. Ama bazı şeyler... bazı şeyler insanın içinde bir iz bırakıyor. Onlarla yaşamayı öğrenmek gerekiyor sadece."
Kadir, bu sözler karşısında saygılı bir sessizliğe büründü. Okan'ın her zamanki güçlü duruşunun ardında, yaşanmışlıkların getirdiği yeni bir derinlik olduğunu hissediyordu.
"Önemli olan," diye devam etti Okan, sesini toparlayarak, "bu izlerin bizi durdurmasına izin vermemek. Bak, şimdi buradayız ve işimizi yapacağız. Hadi, bana neler kaçırmışım onları anlat.
…
O gün, eski dosyaların üzerinden geçilen ve genel olarak Okan'ın yokluğundaki sürecin değerlendirildiği, nispeten sakin bir gün olarak geçti. İlk gün için belki de böyle olması en iyisiydi; fazla yorulmadan, yavaş yavaş tempoya alışarak... Okan da çok fazla kendini zorlamadan ofisten ayrıldı.
Nisanın gelişiyle günler biraz uzamıştı, ama yine de güneş ufuk çizgisini yakalamak üzereydi, gökyüzü turuncu ve mor tonlara bürünmüştü. Okan eve vardığında, içerisi bu alacakaranlığın loşluğuna gömülmüştü. Kalın, koyu renk perdeler sıkı sıkıya kapalıydı, dışarıdaki son ışığı bile içeri sokmuyordu.
"Vera?"
İçeriye doğru seslendi. Sesinin yankısı, sessiz ve boş görünen dairede kaybolup gitti. Cevap yoktu. Belki de Vera hâlâ gelmemiştir, diye düşündü. Zaten bugün pek konuşmamışlardı.
Tam o sırada, oturma odasından gelen hafif, boğuk bir ses duydu. Bu, bir konuşma değil, daha çok bir sayıklama, bir fısıltılar yumağıydı. Yüreği bir an için hızla çarparak, sessiz adımlarla sesin geldiği yöne, salona doğru ilerledi.
Işığı yakmadan, alacakaranlığın içinde Vera'yı gördü. Kanepeye uzanmıştı, ama uykusu huzursuz görünüyordu. Başı yastıkta bir o yana, bir bu yana dönüyordu, alnı hafifçe terlemişti. Dudakları kıpırdıyor ve anlamakta güçlük çektiği kelimeler dökülüyordu ağzından.
"Pardonne-moi... Ça ne devait pas se passer comme ça." (Affet beni...Böyle olmaması gerekiyordu.)
Fransızcaydı bu.
"Andre..." diye fısıldadı Vera, sesi acı dolu ve yalvarırcasına. "S’il te plaît, pardonne-moi.”
Okan'ın zihni anında bir soruyla doldu: Andre kimdi? Bu ismi daha önce hiç duymamıştı. Onun bu halini, bu savunmasız ve ıstırap dolu sayıklamalarını izlemek, içini tarifsiz bir hüzün ve merakla doldurdu.
"Je t’en prie, André, pardonne-moi." (Ne olur, Andre, affet beni.)
Yavaşça yanına yaklaştı. Kanepeye çömelerek, onu uyandırmadan, sadece nefes alışverişlerini dinledi. Elini, alnındaki teri silmek için uzatacak oldu, ama tam o sırada Vera yerinden sıçrayarak uyandı. Gözleri aniden faltaşı gibi açıldı, nefesi kesilmişti. Bakışları odaklanana kadar bir an Okan'ı tanımadı, yabancı bir yerdeymiş gibi etrafına bakındı.
"Okan..." diye boğuk bir sesle fısıldadı, nefesi hâlâ düzensizdi. "Sen... sen ne zamandan beri buradasın?"
"Az önce geldim," diye yanıtladı Okan, sesini olabildiğince sakin ve yatıştırıcı tutmaya çalışarak.
Vera, elini yüzüne kapattı. Nefesi hâlâ düzensizdi, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Kâbusun etkisinden tam olarak kurtulamamış gibiydi. Bakışları odanın içinde huzursuzca dolaştı, sanki gölgelerin arasında bir şeyler arıyordu.
"Kâbus görüyordun herhalde," diye mırıldandı Okan, sesi alçak ve ciddi bir tonla.
"Evet..." diye fısıldadı Vera, sesi neredeyse duyulmazdı. Cevabı kısaydı, kesikti. Daha fazlasını söylemek istemiyor, içine kapanıyordu.
Sabahki gerginliğin ardından şimdi bu tuhaflık, Okan'ın içindeki tüm neşeyi ve huzuru söndürmüştü. Vera'ya hiçbir şey söylemedi, onu sorguya çekmek veya sıkıştırmak niyetinde değildi. Ama yüz ifadesi, içinde biriken tüm hayal kırıklığını, kafa karışıklığını ve o 'Andre' isminin yarattığı buruk merakı ele veriyordu.
Kaşları hafifçe çatılmış, dudakları gergin bir çizgi halini almıştı. Bakışları, Vera'nın üzerinde ama ona direkt bakmıyormuş gibiydi; daha çok, onun etrafında dolaşan, anlamaya çalışan bir ifadeye bürünmüştü. Sessizliği ağır ve doluydu.
"Neden öyle bakıyorsun?" Vera, onun bu halini hemen fark etmişti. Sesinde, suçluluk ve savunmaya geçme arasında gidip gelen keskin bir tını vardı.
Okan, bir an daha sessiz kaldı. Vera'nın gözlerinin içine baktı, oradaki fırtınayı ve kaçışı gördü. Sonra, sesini olabildiğince sakin ve yumuşak tutmaya çalışarak, derin bir nefes aldı.
"Bir sorun mu var, Vera?" diye sordu. Soru basitti, ama taşıdığı anlam ağırdı. Bu, sadece o anki kabustan değil, aralarına giren bu gizemli, yabancı gölgeden de bahsediyordu. Sesindeki o sakin ton, altında yatan endişeyi ve incinmeyi tamamen gizleyememişti.
"Ne gibi bir sorun?" diye karşılık verdi Vera, sesi giderek gerilen bir tel gibi inceliyordu.
Okan, derin bir nefes aldı. Vera'nın bu savunmacı tavrı içindeki endişeyi daha da körüklüyordu. Onunla aynı dili konuşamıyor gibiydiler.
"Bilmiyorum işte," diye başladı, kelimeleri özenle seçerek. "Huzursuzsun, belli. Sabah da keyfin yoktu." Onun sabahki o donuk, içe kapanık halini hatırladı. "Biraz daha iyi olursun akşama kadar diye düşünmüştüm ama..." Sesinin tonu, bu umudunun boşa çıktığını gösteriyordu.
"Şimdi de kabus görüyorsun," diye devam etti, sesi biraz daha yumuşayarak, ama arkasındaki ıstırap gizlenemiyordu. "Ve bir şeyler sayıklıyordun." Bu son cümleyi söylerken, gözleri Vera'nın yüzünde bir anlam, bir açıklama aradı.
Vera'nın yüzündeki endişe, Okan'ın sözleriyle birlikte katlanarak arttı. Gözleri büyüdü, rengi soldu. "Sayıklıyor muydum? Ne diyordum?" diye sordu, sesi tizleşmiş ve gergindi. Sanki en karanlık sırrının eşiğinden dönmüş gibiydi.
Okan, onun bu tepkisini görünce içi burkuldu. Vera'nın bu kadar savunmaya geçeceğini beklememişti. Sakinleştirmek istercesine, sesini daha da yumuşatarak devam etti:
"Pek anlamadım aslında," dedi dürüstçe. "Fransızca konuşuyordun." Bu bilgiyi verirken Vera'nın gözlerindeki paniği net bir şekilde görebiliyordu. "Ama... 'Andre' ismini seçebildim aradan." İsmi telaffuz edişi, odadaki gizemi somutlaştırıyordu. "Ve en son da... üzgün olduğunu söyledin. 'Pardonne-moi' diyordun. Affet beni."
Vera, derin ve sıkıntı dolu bir oflayışla ellerini yüzüne götürdü, avuçlarının içinde saklanmak istiyordu. Sanki dünyanın bütün ağırlığı omuzlarına binmişti ve Okan'ın o sorgulayıcı, endişeli bakışları altında kaçacak en ufak bir yer kalmamıştı. Yavaşça ellerini indirdi, gözleri nemli ve kederle doluydu. Okan'ın bakışlarına cesaretle, ama içindeki fırtınayı tamamen ele vererek baktı.
"Okan..." diye fısıldadı, sesi titrek ve kırık. "O isim... Andre..." Cümlesini tamamlamakta zorlanıyor, her kelime bir çaba gerektiriyordu. "O, benim... geçmişimden bir hayalet." Gözlerini Okan'dan ayıramıyordu, sanki onun tepkisini ölçmeye çalışıyordu. "Onu tanımamanı tercih ederdim." İtiraf, onu biraz rahatlatmış gibiydi, ama aynı zamanda daha da savunmasız hissettiriyordu. Okan'ın bu bilgiyi nasıl karşılayacağını bilmemek, içini kemiriyordu. Bu, sadece bir isim değil, onun taşıdığı bir yük, bir pişmanlık ya da belki de hiç kapanmamış bir yaraydı.
Vera'nın sözleri, Okan'ın kalbinde bir bıçak gibi saplanıp kaldı. "Andre"nin kim olduğu, ne anlama geldiği şu an önemsizdi. Asıl yara, Vera'nın ona "Tanımamanı tercih ederdim" diyebilecek kadar büyük, ondan sakladığı bir şeyler olmasıydı.
O ana kadar, aralarındaki her şeyin şeffaf ve samimi olduğunu sanmıştı. En zor anlarında bile birbirlerine destek olmuşlardı. Ama şimdi, karşısında, geçmişinden getirdiği ve onunla paylaşmaya cesaret edemediği bir yükle, adeta küçülmüş duran Vera vardı. Bu, ona kendini dışlanmış, güvensiz ve bir anlamda aldatılmış hissettirdi. Onun en yakını olması gereken kişi olarak, bu sırrın dışında tutulmak, onu derinden yaraladı.
Yüz ifadesi, kızgınlıktan çok, derin bir hayal kırıklığı ve hüzünle değişti. Gözlerindeki sıcak ışık sönmüş, yerini donuk bir acı almıştı.
"Pekala," dedi Okan, sesi düz ve duygusuz. Oturduğu yerden ayağa kalkmak için kıpırdandı. "Seni zorlamayacağım anlatman için."
Hareketi, konuyu tamamen kapatmak, bu acı verici diyalogdan fiziksel olarak da uzaklaşmak isteyen birinin hareketiydi. Tam ayağa kalkmıştı ki, Vera elini uzatıp onun kolunu tuttu. Temas hafif ama umut dolu bir engeldi.
"Anlatmayacağım demedim," diye fısıldadı Vera, sesi hâlâ titrek ama kararlı.
Okan, ona baktı. Yüzündeki ifade öfkeden uzak, derinden kırılmış bir hal sergiliyordu. Sesi, kırık cam gibi keskin ve parçalıydı. "Anlatmasan da olur."
Vera derin bir iç çekti. "Düşündüğün gibi bir şey değil," diye başladı, sesi biraz daha sakinleşmeye çalışan bir tonda. "Eski sevgilim falan değil Andre."
Okan, onun gözlerine baktı. Yüzündeki kırgın ifade hafiflememişti. "Böyle bir şey düşünmemiştim zaten," diye karşılık verdi, sesi yumuşak ama hâlâ incinmişliğin izlerini taşıyordu. Duraksadı, söyleyeceği şeyin ağırlığını hissederek. "Andre'nin kim olduğuyla ilgilenmiyorum. Canımı sıkan şey... hayatınla ilgili bana anlatmakta sakınca gördüğün şeylerin hâlâ var oluşu."
"Okan, bu öyle bir şey değil..." diyecek oldu Vera, ancak Okan sözünü keserek araya girdi.
"Tam da öyle bir şey," dedi Okan, sesinde derin bir hayal kırıklığıyla karışık acı bir gülümseme vardı, adeta içinin acısı dudaklarına bu şekilde yansımıştı. "Ben... ben bile," diye devam etti, sesi titreyerek, "benim gibi, dünyadaki belki de en zor şeyi birine açılmak olarak gören biri bile kendini açmayı başarmışken..." Kendi kırılganlığını ona nasıl teslim ettiğini düşündü. Tüm zaaflarını, geçmişten gelen tüm acılarını, onun önüne nasıl serdiğini hatırladı. Hiçbirini saklamamış, en karanlık köşelerine kadar Vera'ya göstermişti.
"Şimdi senin," diye ekledi, sesi iyice boğuklaşarak, "bana hâlâ bazı şeyleri anlatmaktan çekindiğini görmek..." Cümlesini tamamlayamadı. Başını hafifçe salladı, gözleri buğulandı. "Bu... beni çok üzdü, Vera."
Sessizlik, itiraf edilen bu incinmişliği daha da ağırlaştırdı. Okan için mesele, sırrın ne olduğu değil, Vera'nın ona duyduğu güvende bir çatlak olduğunu hissetmekti. Kendini ona bu kadar açmışken, karşılığında aynı derecede bir şeffaflık görememek, onu derinden yaralamıştı.
"Hayır, öyle değil." diye atıldı Vera, sesi titrek ama içten bir çıkışla. Okan'ın o sözleri kalbine adeta bir bıçak gibi saplanmıştı. Panik içinde, kelimeleri toparlamaya, bu korkunç yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalışıyordu. "Nasıl böyle düşünebilirsin?
"E, başka nasıl düşüneyim, Vera?" diye karşılık verdi Okan, sesi hâlâ kırgın ve yorgun. Yüzündeki ifade öfkeden ziyade derin bir hayal kırıklığını yansıtıyordu. "Bak, kızmadan söylüyorum..." diye ekledi, sesini iyice alçaltarak. "Anlatmak zorunda değilsin."
Tekrar ayağa kalkmaya, bu ağır ve yorucu diyalogdan fiziksel olarak da uzaklaşmaya davrandı yine.
Vera'nın tutuşu bu kez önceki tereddütlü dokunuşlarından çok daha güçlü ve kararlıydı. Parmakları Okan'ın koluna adeta kenetlenmişti, bırakma niyeti yoktu.
"Hayır, Okan," dedi, sesi hâlâ titreşiyordu ama artık daha net ve berraktı. Gözlerinde, kaçmak ile kalmak arasındaki o iç savaş sona ermiş, yerini sarsıcı bir netliğe bırakmıştı. "Her şeyi bilmeni istiyorum ve anlatacağım."
Bu cümle, odadaki tüm gergin havayı aniden değiştirdi. Artık bir çekişme veya suçlama değil, bir itiraf ve güven vardı. Vera'nın yüzü, korku ve bir o kadar da bir rahatlama ifadesi taşıyordu; nihayet taşıdığı yükü paylaşmanın eşiğindeydi. Okan'ı kendine doğru biraz daha çekti, aralarındaki mesafeyi kapattı. "Lütfen," diye ekledi, sesi bu kez daha yumuşak, "sadece dinle beni.
Okan, Vera'nın bu beklenmedik kararlılığı ve yalvaran ses tonu karşısında yumuşamıştı. İtiraz etmedi, sessizce yerine oturdu.
Vera'nın nefesi, odanın sessizliğinde bir fırtınanın habercisi gibi hızlandı. Gözleri, Okan'ın yüzünde değil, geçmişin sisli bir köşesinde, uzak bir anıda sabitlenmişti. Okan'ın sorusu, üzerini özenle kapattığı, zamanla kabuk bağlamış bir yarayı yeniden kanatmıştı. Konuşmaya başladığında, sesi önce bir rüzgar fısıltısı kadar hafif, sonra bir iç savaşın top sesleri kadar ağır ve yıkıcıydı.
"Andre..." İsim, dudaklarından düşen bir kurşun gibi ağır ve tok bir sesle çıktı. "O, benim için sadece bir mesai arkadaşı değildi. Teşkilatta, tüm o karanlık ve güvensizlik içinde, sırtımı dönebildiğim tek insandı. Benden beş yaş büyüktü. Bana silah tutmayı, şifre çözmeyi, gölgelerde nasıl yürüneceğini öğreten oydu. Ama daha da önemlisi, o korkunç baskı altında nasıl insan kalınacağını da... Gözlerimiz kapalı birbirimize güvenmek denir ya... Bu bir metafor değildi. Gerçekten de bir operasyonda, hayatımız birbirimizin bir 'an'lık seçimine bağlıyken, gözlerimizi kapatıp o seçimi yapabilirdik, birbirimize öyle çok güvenirdik ki. O bana sadece bir mentor değildi aynı zamanda da iki iyi dost gibiydik, birbirimizin her şeyini sonuna kadar bilirdik."
Vera'nın sesi boğuklaştı, boğazındaki düğümü yutkunmaya çalıştı. Gözleri buğulandı, Paris'in o yağmurlu gecesine, loş bir otel odasının balkonuna gitti. "Ta ki o lanet operasyona kadar. Paris’te kritik bir veri takası operasyonundaydık. Her şey kusursuz planlanmıştı, planımız tıkır tıkır işliyordu. Ama ben, kontrole gittiğimde, onu gördüm. Balkonda, karşı tarafla... Bize ihanet eden, yıllardır mücadele ettiğimiz o şebekenin adamlarıyla konuşurken gördüm onu. Elindeyse, içinde onlarca ajanın, onların ailelerinin, yılların emeğinin olduğu bir dosya vardı, dosyayı tanıyordum çünkü o dosyayı beraber hazırlamıştık. Onu, güvenimizin, hayatlarımızın özetini, düşmanına uzatıyordu."
O anı anlatırken Vera'nın yüzünde donmuş bir şok ve derin bir ihanetin acısı vardı. "O an, ayaklarımın altındaki zemin kaydı. İçimde her şey altüst oldu. Bir yanda, bana hayatı, mesleği, onuru öğreten, yeri geldiğinde benim için kurşunun önüne atlayacak olan dostum... Diğer yanda, ettiğim yemin, korumakla yükümlü olduğum vatanım ve o dosyadaki her bir ismin taşıdığı hayat. Vicdanımla aklım, kalbimle görevim arasında parçalandım. O gece, ofisime kapandım. Dosyaların arasında, onun gülüşüyle, bana güvenle sırtını dönüşüyle boğuştum. Ve sonra... Sonra kararımı verdim. Onu, kendi elleriyle kurduğumuz sisteme ihbar ettim."
Gözlerinden, artık tutamadığı, bastıramadığı acı gözyaşları süzülmeye başladı. "Onu görevden aldılar. 'Vatan haini' damgasını vurdular. İsmi, bir daha anılmasın diye kayıtlardan silindi. Birkaç ay sonra... Andre bu ağır ithamı gururuna yediremedi…intihar etti. Resmi kayıtlara böyle geçti. Ama ben... Ben onun kanının, o raporu imzalayan benim parmaklarımdan aktığını biliyorum. Onu…ben öldürdüm, Okan."
Sesi, hıçkırıklarla boğuldu, omuzları çaresizce sarsılıyordu. "Daha önce... Görev icabı... İnsan öldürmek zorunda kaldım tabi ki. Bu işin karanlık yüzü. Ama bu... Bu farklıydı. Bu, bir parçamı, en saf inancımı, insanlara olan güvenimi öldürmek gibiydi. Onun yokluğunun vicdan azabı... Hâlâ, her gece uyandığımda, o dosyayı uzattığı anı görüyorum. Onun bana son bakışını..."
Sonra, aniden gözleri Okan'a döndü. Bakışları, derin bir çaresizlik ve uyanan bir kabusun paniğiyle doluydu. "Ve sen... Sen komaya girdiğinde, ölümün eşiğinden döndüğünde... İçimdeki o korkunç çığlık yeniden yükseldi! Yine birileri, benim yüzümden, benim seçimlerim yüzünden hayatını kaybediyordu! Yine sevdiğim bir insanın yerine, görevimi, vatanımı seçmiştim. Belki de daha erken müdahale etmeliydim! Seni o hale gelmelerine asla izin vermemeliydim!"
Sözleri, kontrolden çıkan, içindeki fırtınayı dışa vuran bir çığlığa dönüştü. Bedeni titriyor, nefesi kesiliyor, bir sinir krizi onu pençesine alıyordu. "Ve yemin ederim Okan, polisler gelmeden hemen önce o soğuk, iğrenç depoda ben her şeyi itiraf edecektim! Operasyonu, gerçek kimliğimi, her şeyi! Birbirimizi tanıdığımızı haykıracaktım! Görev de, vatan da anlamsız gelmişti! Seni kurtarmak, her şeyden önemliydi."
Tam o anda, Okan harekete geçti. Onu, titreyen bedenini, kollarının arasına aldı. Vera, ona karşı koyamadı; tüm direnci, bu sarılışta eriyip gitti. Yüzünü Okan'ın göğsüne gömdü, hıçkırıkları onun tişörtünü ıslatırken.
"Vera," diye fısıldadı Okan, sesi sakin bir liman gibiydi fırtınanın ortasında. "Vera, dinle beni. Bu ihanet Andre'nin seçimi…senin değil. Onun ihaneti, onun sonu... Bu senin suçun değil. Sen, imkansız bir ikilemin ortasında, doğru olanı seçmişsin. Ve ben... Ben buradayım. Senin o gece verdiğin karar, belki de benim şu an burada olmamı sağladı. Eğer kimliğini açıklasaydın, ikimiz de çoktan yok olmuştuk. İkimizi de iz bırakmamak için öldürürlerdi muhtemelen. Sen, hem benim hayatımı, hem de o dosyadaki onlarca insanınkini kurtarmak için en ağır yükü omuzladın."
Okan, onu daha da sıkı tuttu, sanki tüm acılarını kendi bedenine çekiyormuşçasına. "Sen bir katil değilsin. Sen, en karanlık zamanlarda bile ışığı seçebilen, en ağır bedelleri ödeyebilecek kadar güçlü bir kadınsın. Ve ben, senin yanında olmayı, bu yükü seninle birlikte taşımayı seçiyorum. Her zaman."
Odayı, Vera'nın yavaş yavaş sakinleşen hıçkırıkları ve Okan'ın düzenli, sakin nefes alışverişi doldurdu. Geçmişin acımasız hayaletleri, şu anın bu sıcak, koruyucu sarmalayışı karşısında biraz olsun geri çekilmişti. Okan'ın kolları, Vera için sadece bir sığınak değil, aynı zamanda kendini affetmeye giden uzun yolculukta atılmış ilk adımdı.
Okan'ın Vera'ya söylediği o sözler, sıradan bir teselliden çok daha derin bir yere dokunuyordu. Çünkü Okan, her kelimesine içtenlikle inanıyordu. Vera'nın o gece verdiği karara, onun kriz anındaki duruşuna, etik pusulasının sağlamlığına ve vicdanının sesine hep saygı duymuş, hatta hayranlık beslemişti. Onun gözünde Vera, sadece sevdiği kadın değil, aynı zamanda ilkeleri uğruna kişisel acıyı göze alabilen nadir insanlardan biriydi.
Ve konu vatan sevgisi olunca... Okan onu belki de en çok o noktada anlıyordu.
Okan'ın vatan sevgisi, milletinin tarihini, kültürünü ve değerlerini içine sindirmiş, kökleri şanlı mazisine dayanan bir milliyetçilik anlayışıyla şekillenmişti. Bu sevgi, sadece duygusal bir bağ değil, Türk milletinin bekası ve yücelmesi için verilmiş sarsılmaz bir sözdü.
Onun milliyetçiliği, Türk'ün bağımsızlık karakterinden, hür yaşama iradesinden besleniyordu. Atatürk'ün "Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır" sözünü kendine rehber edinmişti. Görevini yaparken hissettiği gurur, sadece adaleti sağlamaktan değil, aynı zamanda Türk adının, Türk devletinin itibarını korumaktan geliyordu. Her başarısı, milletinin başarısıydı; her mücadelesi, bu aziz milletin huzuru ve güvenliği içindi.
Vera'nın yaşadığı trajediyi duyduğunda, hissettiği şey derin bir millî dertti. Andre, sadece bir birey değil, kendisine ve milletine ihanet etmiş biriydi. Vera ise, kendi ülkesinin istihbaratının bir neferi olarak, milletinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutmuş, bu uğurda en ağır bedeli ödemişti. Onun gözünde Vera'nın yaptığı, bir seçim değil, milletine hizmet aşkıydı. Ve bu aşk kişisel çıkarların önüne geçmeliydi.
Okan’ın ona duyduğu saygı ve sevgi, farklı bayrakların altında doğmuş olsalar da ortak bir insanlık bilincinin derinliklerinden geliyordu. İkisi de ayrı milletlerin evlatlarıydı ama aynı adalet duygusunun, aynı vicdanın ve aynı hakikat arayışının peşindeydiler. Okan’ın Vera’ya sarılışı, sadece bir sevgiliyi teselli ediş değil, düşman olabilecek iki dünyanın birbirine dokunabildiği nadir bir anın sembolüydü. Bu, milletler üstü bir bağlılığın; savaşın, sınırların ve ideolojilerin ötesinde filizlenen bir anlayışın sessiz tezahürüydü.
Okan, Vera’nın göğsündeki başını parmaklarının ucuyla usulca kaldırdı. Genç kadının mavi gözleri, o an sanki tüm dünyanın sessizliğini içinde barındırıyordu.
“Lütfen…” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle, gözlerini onunkilerden ayırmadan. “Kendine daha fazla yüklenme olur mu, canımın içi? Bir daha da benim hayatımda olmakla ilgili öyle saçma şeyler söyleme. Çünkü o sözler doğru değil. Tamam mı? ”
Sözcükleri, Vera’nın kalbine dokunan bir şefkatle dökülüyordu. Okan’ın sesinde ne bir sitem vardı, ne de öfke… sadece derin bir sevgi ve endişeyle karışmış bir bağlılık. Vera, dudaklarının kenarında titrek bir tebessümle baktı ona, minnetle, kırılganlıkla, aynı zamanda tarifsiz bir sevgiyle. Okan, onun en savunmasız hâlini, en derin yaralarını bile görebiliyordu. Belki de Vera’nın hayatında ilk kez biri, içindeki fırtınayı susturmadan, korkularını yargılamadan yanında kalmayı seçiyordu.
Vera başını hafifçe salladı, sanki içindeki bütün karmaşayı bir süreliğine bırakmak ister gibi. Derin bir nefes aldı, Okan’ın kokusunu içine çekti; güvenin, huzurun, ait olmanın kokusunu. Nihayet, bir parça huzur bulmuş gibi gözlerini yeniden açtı ve yavaşça Okan’ın göğsüne yaslandı.
Okan’ın kalp atışları, bir melodinin ritmi gibi kulağında yankılanıyordu. Bu ritim, onun için dünyanın en güvenli sesi olmuştu artık. Dışarıda savaş, geçmişte acılar, gelecekte belirsizlikler vardı; ama o anın içinde sadece iki insan vardı; birbirinin yaralarını saran, birbirinin yükünü taşıyan iki kalp.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |