3. Bölüm

BÖLÜM 3

amberwatson
amberwatson

Güneş perdeleri ürkekçe aralarken gün doğalı hayli zaman olmuştu. Okan yavaşça araladı göz kapaklarını. Vera yanında yatıyordu. Genç kadının sarı saçları yattığı yastığa dağılmıştı. Uzun kirpiklerinim çevrelediği mavi gözleri kapalıydı. Üzerine çektiği yatak örtüsü çıplak vücudunun bir kısmını açıkta bırakıyordu.

Hiç sesini çıkarmadan öylece izledi Okan sevgilisini bir süre. Çarşaflar Vera’nın parfümü kokuyordu. Bu manzaradan kopası hiç gelmese de yavaştan kalksa iyi olacaktı. Sessizce doğrulup kalktı yattığı yerden.

Neredeyse parmak uçlarına basarak banyoya yöneldi. Hızlı bir duş alıp antrasit rengi kumaş pantolonunu ve beyaz gömleğini giydi, en üstten de yakası fermuarlı uçuk gri kazağını geçirdi.

Vera hala uyuyordu.

Islak, kumral saçlarını elleriyle geriye doğru tarayıp kahve demlemek için mutfağa geçti.

Kahve henüz demlenmemişti ki mutfağın kapısında uzun boylu, sarışın kadın göründü. “Günaydın.”

“Günaydın sevgilim.”

Vera üzerine sabahlığını geçirmiş, sarı saçları omuzlarına dökülüyordu. Yüzünde hiç makyaj yoktu ama beyaz teni onu solgun değil doğal gösteriyordu.

Okan kahveyi demlerken arkasından sarıldı ona.

“Ben mi uyandırdım seni?” Kupalara kahveleri doldurdu yavaş yavaş, içerisi mis gibi koktu.

“Yok hayatım, ne zaman kalktığını duymadım bile.”

Okan elinde kupalarla dönüp sevgilisini dudağından öptü. “Beraber kahvaltı yapalım isterdim ama pek vaktim yok.”

Masaya geçip karşılıklı oturdular.

Kahvenin sert kokusu Vera’nın uykusunu açmıştı. Elinde kupasıyla geriye yaslandı. Uzun bacaklarını kendisine doğru çekti. “Ee anlat artık senin dava ne durumda?”

Okan Devrim’i, Engin’i ve çeteyi anlattı. “Bugün de Devrim’in en yakın arkadaşı Çağla Sezen’le konuşmaya gideceğim.” Masanın üzerindeki sigara paketine uzandı. Sabahları kahvenin yanında mutlaka bir sigara içmek artık vazgeçemeyeceği bir alışkanlık haline gelmişti.

“Kaçta?”

“Öğleden sonra 2 gibi.”

“Öncesinde biraz işim var ama sonra müsaitim. Ben de geleyim seninle.”

“Olur, çok iyi olur.” Sigarasından aldığı nefesi üflerken hemen yanındaki camı açıp içeriye biraz temiz hava girmesini sağladı Okan. “Sen ne düşünüyorsun?” Bal rengi gözlerini kısıp Vera’ya baktı.

Vera’nın düşünceli mavi gözleri camdan dışarı, henüz yeni uyanan sokağa bakıyordu. Kahveden bir yudum aldı. “Doğudaki aileyle ilgili daha çok bilgi lazım kesinlikle.”

“Evet biliyorum.” Başını salladı, o da şimdi dışarıya bakıyordu. “Bugün Çağla Sezen’den aşiretle ilgili bilgi alabilmeyi umuyorum.” Az önce sigaradan çektiği nefesi burnundan üfledi.

“P.D. parafına sahip olan kişi de çok kilit tabi.”

“Evet evet kesinlikle.” Okan bileğindeki saate baktı hızlıca. “Senden ne haber? İşler nasıl gidiyor?”

Vera keyifsizce omuz silkti. “Pek iyi değil.” Mavi gözleri gölgelendi. “Tatsız bir iki mevzu var.”

“Nasıl?”

“10 sene önce Türkiye’de yapılmış bir operasyon vardı. Uluslararası uyuşturucu ve silah ticareti yapan nüfuzlu bir mafya lideri, gizli bir operasyonla çökertilmiş, tüm servetine el konulmuş ve ömür boyu hapse mahkûm edilmişti. Operasyon, derin istihbarat bağlantıları olan özel bir birim tarafından gerçekleştirilmiş, tüm ajanlar kod adlarıyla hareket etmiş ve kimlikleri titizlikle gizlenmişti.” Sıkıntıyla elindeki kahveye sığındı.

“Ama adalet pek adil işlemiyor maalesef. Adam üç sene önce nasıl olduysa hapisten çıktı. Yıllar süren sabırlı bir araştırmayla, ajanların kod adlarını gerçek kimlikleriyle eşleştirmeye başladı. Ve tek tek avlanmaya başladı.

Okan da şimdi gerginlikle çattı kaşlarını anlamamazlıktan gelerek. “O ne demek?”

Vera üzüntüyle mırıldandı. “Geçen hafta, eski bir istihbarat ajanı evinin önünde kurşunlandı. Cesedinin yanında bırakılan notta, iki kelime yazıyordu: Sıra hepinizde.”

Okan duymaktan korkar gibi gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Bana 10 sene önce o operasyonda yoktum de.”

“Maalesef vardım.” Mavi gözlerinde korku yoktu. Kabullenmiş ve olgun görünüyordu.

Okan öfkeyle elindekinden son kez derin bir nefes alıp önündeki küllükte agresif hareketlerle söndürdü sigarasını.

Kendi kendine bir çıkış arar gibi sabırsız bir ses tonuyla konuştu. “Ama kod adını bilmiyorlar ve bulamadıkları sürece yüzde yüz güvendesin değil mi?”

“Evet kesinlikle. Zamanında o kadar çok önlem alındı ki kod adını bilmedikleri kimseye ulaşma şansları yok.”

Okan’ın içindeki sıkıntı geçmemişti ama huzursuzluğunu dindirmeye çalıştı. Bu en nihayetinde Vera’nın işiydi ve beraberinde getirdiği bütün riskleri genç kadın zaten alarak bu hayatı yaşıyordu. Başına bir şey gelecek diye Vera’yı eve kapatamazdı. Vera yılın birçok ayında Fransa’da yaşıyordu zaten kendisinin bu isteği ilkelce bir koruma güdüsüydü, kulağa ancak komik gelirdi. Genç kadın kendini koruyabilirdi, işinde iyiydi. Hem ne de olsa kod adını bilmiyorlardı.

Düşündükçe huzursuz olacak ve bu huzursuzluğu Vera’yı da huzursuz edecekti.

Beynindeki sesi susmaya zorlayarak isteksizce oturduğu yerden kalktı. “Çağla’nın çalıştığı hastaneyi konum atarım sana, orada buluşuruz olur mu?”

Öğleden sonra Okan ve Vera Çağla’nın çalıştığı hastaneye gitmiş ama hastanedeki yetkililer Çağla’nın izinli olduğunu söylemişti. Ev adresini öğrenip yola koyuldular.

Fulya’nın dik yokuşlarından birinin üzerinde olan eve geldiklerinde park yeri bulmaları hiç kolay olmadı.

İstanbul’da park yeri bulmak ne zaman kolaydı ki zaten?

İkisinin de gözlerinde güneş gözlüğü yokuşu tırmanmaya başladılar.

Apartmanın önüne geldiklerinde ikisi de nefes nefeseydi. Giriş kapısı açıktı, direkt ikinci kata çıktılar.

Okan 4 numaralı dairenin ziline dokundu, gözündeki gözlüğü çıkardı.

Kapı birkaç saniyenin ardından ürkekçe aralandı. Dar aralıkta ufak tefek bir kadının yüzü göründü. Mavi gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, beyaz teni iyice solgunlaşmış, bebek sarısı saçlarının darmadağınık şekilde omuzlarına dökülmesine hiç aldırmayan kadın ürkek gözlerle bakıyordu şimdi.

Okan sesinde yumuşak bir tonla sordu. “Ben Başkomiser Okan Tilmen. Çağla Hanım’la görüşecektik.”

Kadın gözlerindeki yaşları beceriksizce kuruladı, endişeyle sarıldığı kapı kolunu bırakıp biraz daha rahatça araladı kapıyı. “Çağla benim. Devrim için geldiniz değil mi?” Kapıyı iyice açıp eliyle içeriyi işaret etti. “Geçin lütfen.”

Okan’la Vera bir milisaniye göz göze gelip içeri girdiler.

Burası eski ama çok sevimli bir evdi. Yerler eski parlak ahşaplarla döşenmiş, duvarlar ferah bir kreme boyanmıştı.

Muhit itibariyle zaten güvenli ve nezih bir yerdi Fulya.

Çağla’nın yönlendirmesiyle renkli mobilyalarla döşenmiş ufak salona geçip oturdular.

“Bir şey alır mısınız?” Çağla elleriyle saçlarını düzeltti.

“Teşekkür ederiz, sadece müsaitseniz sizinle konuşmak istiyoruz.” Okan anlayışla büzdü dudaklarını.

Çağla kabullenmiş bir şekilde başını salladı. Genç polisin karşısına oturdu. “Tabi.”

“Öncelikle başınız sağ olsun.” Dudaklarını ıslattı. “Çağla Hanım, Devrim’le nasıl bir ilişkiniz vardı.”

Çağla ağlamaktan şişmiş gözlerini kederle yerden kaldırdı. “Devrim benim en yakın arkadaşımdı. Liseden beri arkadaşız. Arkadaştan öte kız kardeşimdi o benim.” Sesi titredi. Ağlamaktan çekinir gibi dudaklarını ısırdı. “Çok üzgünüm…çok üzgünüm ve ne söyleneceğimi bilmiyorum gerçekten.” Islanan mavi gözleri birer mücevher gibi parlıyordu. Yalvarır gibi baktı Okan’a. “Ona kim ne yaptı…aklımı kaybedeceğim.”

Okan acılı maktul yakınlarının serzenişlerine alışık olsa da odadaki matemin üzerine çöktüğünü hissediyordu ya da kederli bir kadını konuşmaya zorluyor gibi hissettiğinden vicdan azabı çekiyordu, emin değildi. Bu havadan kendini kurtarmaya çalıştı.

Oturduğu koltuğun ucuna geldi. “Çağla Hanım…” Cümlelerini toparlamaya çalıştı. “Devrim Doğu’da bir aşiretin peşindeymiş. Sizin de haberinizden vardır diye düşünüyorum, her şeyinizi paylaşıyordunuz değil mi?”

Çağla üzüntüyle başını salladı. “Evet…herkesin kendisini uyarmasına rağmen hiç kimseyi dinlemedi. Devrim ilkeleri olan biriydi, canı pahasına doğrunun peşinde koşardı. En son ajanstaki müdürü Engin onu sert bir dille uyarmıştı, Devrim’in canı çok sıkılmıştı. Ama Engin’i de dinlemedi.”

Okan şimdi düşünceli gözlerini kıstı. “Engin’le Devrim’in nasıl bir iletişimi vardı? Sadece patron çalışan ilişkisi mi?” Okan aslında cevabını bildiği bir soruyu daha detaylı bir şeyler duyma umuduyla sordu.

Elindeki peçeteyle gözlerini kurulayan Çağla kuruyan dudaklarını ıslattı. “Engin iyi bir adamdır. Devrim’e hep akıl hocalığı yapar ona yol gösterirdi, iyi bir gazeteci olması için elinden geleni yapardı.”

“Anlıyorum, Çağla Hanım Devrim’in eşyaları arasında bir sürü belge var, bu belgelerin pek çoğunun altında P.D. diye bir paraf var.” Ellerini iki yan açtı. “Kime ait olabileceğiyle ilgili fikriniz var mı?”

“Pınar Dağdelen. Aşiretin avukatı, Devrim hep bahsederdi. Ona ait olabilir.”

Bu önemli bir detaydı. Vera da Okan da bu ismi akıllarına yazmışlardı.

Okan şimdi ilk kez etrafa göz attı. Biraz ilerideki oyma ahşap sehpanın üzerindeki çerçevede Çağla, babası olduğu varsaydığı bir adama sarılıyordu. Mutlu bir kareydi.

“Devrim’le liseden arkadaşız dediniz değil mi?” Başını hafifçe yana eğdi. “Devrim Ankaralı, liseyi Ankara’da okumuş, siz Ankara’da nerede oturuyordunuz?”

Çağla bu sorunun sorulma tarzından hafifçe rahatsız oldu. Sarı kaşları çatılır gibi oldu. “Siz Ankara’yı bilir misiniz?”

Okan hafifçe yumuşattı ifadesini “Evet ben de Ankaralıyım.” Dostane bir tını vardı sesinde.

“Çankaya’da. Devrim’le evlerimiz çok yakındı. Üniversitede ikimiz de buraya geldik. Ve işlerimiz gereği kaldık burada. Devrim’in ailesi hala Ankara’da, benim de annem.”

Okan işte şimdi konuyu getirmek istediği yere getirmiş, amacına ulaşmıştı.

“Annenizle babanız ayrılar mı?” Bu soruyu başka türlü sormanın yolu yoktu.

Çağla’nın mavi gözleri yine bulanıklaştı. “Babam üç sene önce vefat etti.”

Okan dirseklerini dizlerine dayayıp eğilerek iyice yaklaştı Çağla’ya, bal rengi gözleri anlayışla bakıyordu. “Nedenini sormamın bir sakıncası var mı Çağla Hanım?”

Çağla yine elindeki mendille gözlerini kuruladı. “Trafik kazası…arabada fren arızası olduğunu söylediler.” Küçük omuzları iyice çökmüş, oturduğu yerde küçücük kalmıştı genç kadın.

Bu sırada Vera gözleriyle Okan’a yeter artık der gibi bakıyordu. Okan da daha fazla uzatmadı.

“Çok teşekkür ederiz Çağla Hanım. Tekrar başınız sağ olsun.”

Dışarı çıkıp kapı arkalarından kapandığında Vera tek kaşını kaldırıp sert sert baktı Okan’a. “Çok didikledin, kız perişan halde.” Başını iki yana salladı. “Hem babasından sana ne?”

Omuz silkti Okan. “Öğrenmek istedim işte. Üzgünüm ama bu bizim işimiz, aklımda takılan bir şey kalmaması gerekiyordu. Pınar Dağdelen’i öğrenmemiz çok iyi oldu.”

Akşamüstü mesai bitimine pek de fazla bir vakit kalmamışken Okan masasının başında rapor inceliyordu. Öylesine dalmıştı ki saatten haberi olduğu söylenemezdi.

Çalan kapının sesiyle hafifçe irkilip başını kağıtlardan kaldırdı.

Açılan kapının ardında Bilişim’den Selin göründü. “Müsait misiniz Başkomiserim?” Genç kızın kahverengi gözleri heyecanla parlıyordu. Suratında da kendinden emin bir gülümseme vardı.

“Müsaitim Selin, gel lütfen.”

Selin kapıyı arkasından çekip amirinin masasına doğru yürüdü. Bu sırada elindeki mavi dosyayı bir kupaymış gibi gururla salladı havada. “Devrim’in kamerasındaki fotoğraflara erişebildik sonunda.

Okan’ın da şimdi suratına heyecanlı bir ifade yayıldı.

“Harika haber.”

Genç memur dosyayı amirinin masasına bırakıp daha Okan kapağı kaldırmadan konuşmaya başladı.

“Devrim sıkça basketbol maçlarına gidiyormuş Başkomiserim. Zaten sosyal medya hesaplarından da sıklıkla basketbolla ilgili paylaşım yapmış.”

İlk birkaç sayfadaki görüntüler Selin’in söylediklerini doğrular nitelikteydi. Maçlardan, sahalardan, zafer pozlarından oluşan onlarca kare vardı.

Bir sonraki sayfada Çağla’yla Devrim’in deniz kenarında bir yerde dondurma yerlerken pozları, bir sonrakinde evde kahve içerlerken, bir sonrakinde dönme dolapta…mutlu, samimi pozlarla doluydu dosya.

Bir sonraki sayfada beklemediği bir görüntüyle karşılaştı Okan.

Devrim bir basketbolcuya sımsıkı sarılmıştı, gülümseyerek poz vermişlerdi. Öyle ki hayranlıkla değil de sanki farklı bir duyguyla sarılmış gibiydi Devrim fotoğraftaki sarışın, uzun boylu, yakışıklı adama.

“Bu kim?” Okan kaşlarını çattı.

“Tarık Taylan. Milli basketbolcu. 24 yaşında, kariyerinin zirvesinde, camianın göz bebeği.” Selin araştırdığı şeyleri aktardı amirine.

Bir sonraki karede sadece sarılmıyor aynı zamanda öpüşüyorlardı, Devrim’le Tarık.

“Sadece camianın değil aynı zamanda Devrim’inde göz bebeği anlaşılan bu Tarık Taylan.” Okan başını karelerden kaldırmadan mırıldandı. Baktıkça gözüne daha aşina gelir oldu Tarık Taylan’ın yakışıklı suratı.

Bir an evvel konuşmalıydı Tarık’la.

Suratında memnun bir ifadeyle başını kaldırıp Selin’ baktı. “Eline sağlık Selin, teşekkür ederim.”

“Rica ederim Başkomiserim, izninizle.” Selin odadan çıktıktan biraz sonra Okan’ın telefonu çaldı.

Arayan Akif’ti.

+Efendim Akif.

-Okan, Engin yalan söylüyor. Cinayet saatinde evde değilmiş. Sokağın çıkışındaki güvenlik kamerasından teyit ettirdim. Saat 6’da evden çıkmış ve akşam 10 da geri dönmüş.

+Tam cinayet saatlerinde evde yokmuş yani.

-Aynen öyle.

+Teşekkür ederim Akif.

-Rica ederim abi.

Okan telefonu kapattı. Engin’e güvenmemekte haklıydı. Kesinlikle bir şeyler biliyor ya da bir şeyler gizliyordu. Ne olduğunu bilmiyordu ama bulacaktı.

Bölüm : 06.08.2025 13:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...