30. Bölüm

BÖLÜM 30

amberwatson
amberwatson

2.KISIM ~ Bir Lanetin Anatomisi

Nisan akşamının o narin ve ılık nefesi, Moda'nın dar sokaklarını sarıp sarmalıyordu. Havada, henüz tam kaybolmamış güneşin ışıltısı ile akşam serinliğinin ilk belirtileri iç içe geçmişti. Gökyüzü, ufuk çizgisinde turuncu ve pembenin en hassas tonlarına bürünmüş, yukarılara doğru çıktıkça laciverte çalan mora dönüşüyordu. Bu geçiş, sanki devasa bir suluboya tablosu gibiydi.

Güneş, Kadıköy tarafından, Moda sahili boyunca uzanan binaların arkasına saklanmak üzereydi. Işığı, cephelere yatay vuruyor, balkon demirlerini ve ağaç yapraklarını altın rengiyle yıkıyordu.

Okan ve Vera, denize paralel uzanan kaldırımda el ele yürüyorlardı. Bu, çok uzun zamandır yapmadıkları bir aktiviteydi; bir tiyatro oyunu izleyeceklerdi.

"Oyun nasıl olacak çok merak ediyorum," dedi Okan, keyifle. "İsim bile merak uyandırıyor: ’Sessizliğin Sesleri’.”

Vera, Okan'ın koluna biraz daha sokuldu. "Ben de çok merak ediyorum…oyun hakkında ilginç bir şeyler duydum," diye başladı, sesi biraz ciddileşmişti.

Okan, ona döndü, merakla. "Ne gibi?"

"Oyun... aslında hiç sahnelenmemiş." dedi Vera, yürümeye devam ederken. "İlk provalardan sonra yasaklanmış hatta. Şimdi burada oynamaya karar vermiş olmaları bile bütünüyle enteresan.”

Okan şaşırdı. "Yasaklanmış mı? Neden?

"O zamanki başrol oyuncusu... Claire Morel," diye devam etti Vera, sesi bir an için bulutlanmış gibi alçalarak ve ciddileşerek. "Provalar sırasında ölmüş."

Okan'ın yürüyüşü anında yavaşladı. Adımları, kaldırım taşlarında daha ağır, daha düşünceli bir tıkırtıya dönüştü. "Ölmüş mü?" diye sordu, şaşkınlık ve merak karışımı bir tonla. "Neden peki?"

Vera, incecik dudaklarını hafifçe büzdü, gözleri uzaklara, geçmişin sisli bir köşesine daldı. "Polis raporunu okumuştum o zamanlar, ama şimdi pek hatırlayamıyorum." Sonra, Okan'a döndü ve yüzüne daha da belirgin bir gerginlik yayıldı; onun tepkisini ölçmeye çalışıyor gibiydi. "Sadece bu da değil," diye ekledi, sesi biraz daha fısıltıya yaklaşarak. "Bir şey daha var."

Okan, onu dikkatle dinliyor, her kelimesini zihninde tartıyordu.

"Yazar da çok gençmiş oyunu yazdığında," diye sürdürdü Vera. "Bu onun ilk büyük oyunuymuş. Claire'in ölümünden sonra..." Duraksadı, kelimeleri seçerken. "...intihar ettiğini söyleniyor."

Okan'ın kaşları iyice çatıldı. Alnında derin bir düşüncenin çizgileri belirdi. "Yok artık," diye mırıldandı. Doğası gereği rasyonel bir adamdı Okan. Tesadüflere fazla yer yoktu dünyasında. "Bunca talihsizlik üst üste... Çok enteresan, sahiden."

Vera, kaşlarını hafifçe kaldırarak, sanki onun bu mantıklı yaklaşımını tamamlayacak bir parça daha eklemek ister gibiydi. "1947 Paris'i için," diye açıklamayı sürdürdü, sesinde hafif bir gizem perdesi vardı, "bunun adına tesadüf değil, lanet demek daha uygundu. Oyunun yasaklanmasına şaşmamalı."

Okan, Vera'nın bu romantik ve biraz da ürkütücü yorumuna hafifçe güldü. Onun bu mistik tarafını seviyordu. "Onlar sadece kötü bir ün istemişler bana kalırsa," diye karşılık verdi, sesi şakacı bir tezle dolu. "Belki de oyun berbat olduğu için yasaklanmıştır, kim bilir?"

Tam o sırada, yürüdükleri sokak onları tiyatronun önüne çıkarmıştı. Bina, eski ama bakımlı bir zarafete sahipti. Cephesi aydınlatılmış, ışıklar onun tarihi dokusunu vurguluyordu. İnsanlar, gişenin önünde kuyruk oluşturmuş, heyecanlı bir mırıltı havaya karışıyordu.

Okan, Vera'ya döndü, yüzünde merak ve bir maceraya atılmanın heyecanı vardı. "Haydi," dedi, kolunu Vera'ya uzatarak. "İzleyelim bakalım şu 'lanetli' oyunu.

Küçük tiyatro salonu tıklım tıklım doluydu. İnsanların heyecanlı fısıltıları, kadife koltukların hışırtısı ve sahne perdelerinin ardından gelen belirsiz sesler, ortamı elektrikli bir beklentiyle doldurmuştu. Sahne, 1940'lar Paris'inin melankolik ve sanatsal havasını yansıtacak şekilde dekore edilmişti; soluk perdeler, ahşap bir yazı masası, duvarda asılı buğulu bir ayna ve loş bir avizenin yaydığı sıcak ama gölgeli bir aydınlatma... Her detay, seyirciyi geçmişin sisli sokaklarına davet ediyordu.

Işıklar yavaşça söndü ve salon mutlak bir karanlığa gömüldü. Sadece sahnenin derinliklerinden, boğazına takılmış bir nefes gibi ince, hırıltılı bir fısıltı duyuldu. Bu ses, izleyenlerin tüylerini diken diken etmeye yetmişti.

Sahnenin bir köşesinden, başrol karakter Camille belirdi. Yavaş, neredeyse süzülürcesine bir yürüyüşle ilerliyordu. Elleri boğazına dokunmuyordu, ama sanki her an bir boğulma hissiyle oraya kavuşacakmış gibi gergin ve anlamlı bir duruşu vardı.

Michel gölgelerden belirdi: "Sesini kaybeden biri için dünya da sessizleşir. En yüksek ses, artık duyulmayandır."

Camille ona baktı, konuşamıyordu. Nefesi düzensiz, gözleri çaresizdi.

Helene'in sesi sahne arkasından geldi: "Bırak Michel, kelimeleri henüz taşıyamaz o."

Bir spot ışığı Camille’nin yüzüne düştü. İçinde sakladığı acının ağırlığı, konuşamayan dudaklarından okunuyordu. Seyirci, onun sessiz çığlığını hissediyordu.

Oyunun ortasına gelindiğinde, sahnedeki gerilim izleyicilerin nefesini kesiyordu. Perde arasının habercisi olan o kısa sessizlik anında, Okan hafifçe Vera'ya doğru eğildi. "Biraz hava alalım mı?” diye fısıldadı, sesi Vera'nın saçlarına değiyordu. Bu çağrı Okan’ın nikotin saatinin geldiği anlamına geliyordu. Vera, gözlerini sahneden ayırmadan, sadece küçük bir baş hareketiyle onayladı. İki sevgili, sessizce koltuklarından sıyrılıp fuayenin serinliğine çıktılar.

Tiyatronun dışı, nisan gecesinin ılık nefesiyle sarıp sarmalanmıştı. Havada, uzaklardan gelen deniz kokusu ve şehrin tatlı bir hüzünle karışık uğultusu vardı. Okan, cebinden sigara paketini çıkardı. Hiç tereddüt etmeden, otomatik bir hareketle, önce Vera'ya uzattı. Vera da aynı doğallıkla, bir sigara aldı. Okan, çakmakla önce sevgilisinin sigarasını yaktı. Küçük alev, karanlıkta titreyerek Vera'nın yüzünü aydınlattı. Önce onun sigarasının ucunu, sonra kendininkini tutuşturdu. İlk dumanı içine çekerken gözleri kısıldı, yüzünde bir tür rahatlama ifadesi belirdi.

"Nasıl buldun oyunu şu ana kadar?" diye sordu, sesi sigaranın dumanıyla birlikte çıkıyor, havada dağılıyordu.

Vera derin bir nefes çekti. Dudakları sigaranın filtresine değdi, ciğerlerine çektiği dumanla birlikte bir o da bir rahatlama hissetti. "Oyunun kötü namından mıdır bilmem ama," diye başladı, sigarasından üflediği duman halkaları havada süzülürken, "bazı cümleler tüylerimi diken diken etti. Adeta tenimde hissettim. Sana da olmadı mı?"

"Hangisi mesela?" diye sordu Okan, bir yandan sigarasından bir nefes daha alırken. Alevin yansıması, yüzündeki meraklı ve düşünceli ifadeyi daha da belirginleştiriyordu.

"Bir insan konuşamazsa, içindeki kan konuşur," diye alıntıladı Vera, sesi biraz daha alçalarak, neredeyse fısıldar gibi. Sanki o cümleyi yüksek sesle söylemek, onun gücünden korkuyormuş gibi. Duraksadı, düşünceli bir ifadeyle sigarasının ucundaki kırmızı kora baktı. "Yazar," diye devam etti, bakışları uzaklaşarak, "farkında olmadan oyunun kaderini belirlemiş, onu baştan lanetlemiş sanki. Kelimeler, kendi gerçekliğini yaratmış."

Okan başını iki yana salladı, sigarasından bir nefes daha aldı. Evet, oyun etkileyici pasajlarla doluydu, tüyler ürperticiydi. Metin Türkçeye son derece başarılı şekilde çevrilmiş, o acıyı ve gizemi olduğu gibi aktarıyordu. Başrol kadın oyuncu da şüphesiz şahane oynuyor, o sessiz çığlığı tüm salonun içinde hissettiriyordu. Ama Okan'a kalırsa, Vera bu 'lanetli' oyunun büyüsüne biraz fazla kaptırmıştı kendini. Onun bu romantik, biraz da karanlığa meyilli yönünü seviyordu, bu onun tutkusunun bir parçasıydı.

Okan, Vera'nın oyunun 'lanetli' yönüne olan takıntısını doğrudan eleştirmek yerine, onun bu gizemli havasını bozmamaya özen gösterdi. Kendi rasyonel düşüncelerini bir kenara bırakıp, olumlu ve yapıcı bir noktaya odaklanmayı seçti.

"Başroldeki oyuncu kız..." diye başladı, sesini düşünceli bir tonla ayarlayarak. "Daha önce hiçbir yerde oynadığını görmedim." Bu bir soru değil, gözlemdi. Okan iyi bir tiyatro izleyicisiydi. İşinin yoğun temposuna rağmen, neredeyse tüm sezon oyunlarını takip eder, özellikle klasik eserlerden izlemediği neredeyse hiçbir şey kalmamasına özen gösterirdi. Sahne sanatları, onun için sadece bir kaçış değil, aynı zamanda disiplinli bir tutkuydu.

Vera'ya döndü, yüzünde hafif, takdir dolu bir gülümsemeyle devam etti: "Bu oyundan sonra belki yıldızı parlar. Sessizliği o kadar inandırıcı ve güçlü aktarıyor ki... Seyirciyi, tek bir kelime etmeden, o karakterin iç dünyasının tam merkezine çekebiliyor. Bu gerçek bir yetenek işi."

Vera, Okan'ın sözlerine bir iç çekişle karşılık verdi. Sigarasından derin bir nefes çekti, dumanı ciğerlerinde dolaştırırken gözleri uzaklara daldı. Okan'ın söylediklerine katılıyordu, ancak zihni hâlâ oyunun ürkütücü atmosferi ve geçmişin gölgeleriyle doluydu.

"Evet," diye mırıldandı sonunda, sesi dumanla birlikte süzülürken. "Neredeyse gerçekten kızın dilsiz olduğunu düşüneceğim. Öyle bir hakimiyet ki... Sessizliği bir silah gibi kullanıyor. İnsanın içine işliyor."

Sigarasının sonuna gelmişlerdi. Önce Vera sonra Okan, kül tablasına uzandı, sigaralarını söndürdü.

Ağzından çıkan küçük duman bulutları havada son bir danslarını yaparak dağıldı. "Gidelim mi?" diye sordu Okan, kapıya doğru hafifçe başını eğerek. "İkinci perde başlamak üzere."

Oyun, ikinci perdeyle birlikte gerilimi doruğa taşıyordu. Sahnede, Camille'nin geçmişine dair parçalar düşmeye başlamıştı. Bir flashback sahnesinde, genç bir kızken neşeyle şarkı söylediği görülüyor, sonra aniden gelen bir travmayla sesini kaybedişine tanık olunuyordu. Bu sahneler o kadar güçlüydü ki, seyirci salonunda iğne düşse duyulacak bir sessizlik hâkimdi.

Michel ile Hélène arasındaki diyaloglar, oyunun politik alt metnini ortaya çıkarıyor, 1940'lar Fransa'sının baskıcı atmosferini hissettiriyordu. Michel, bir sahnede Helene'e dönüp, "Sessizlik bir seçim değil, dayatmadır," diye fısıldadı.

Işık oyunları ve gölgeler, sahneye adeta hayat veriyordu. Camille'nin yüz ifadeleri, jestleri, her biri bir cümle kadar güçlüydü. Seyirci onun iç monologunu adeta hissedebiliyor, suskunluğun ardındaki fırtınayı görebiliyordu.

Oyun ilerledikçe, seyirciyi nefes kesen bir final bekliyor gibiydi. Her sahne, izleyenleri biraz daha oyunun büyüsüne çekiyor, Vera'nın bahsettiği "lanet" hissini güçlendiriyordu. Okan bile artık kendini bu gerilim dolu atmosferin içinde kaybetmeye başlamıştı.

Son sahne, bembeyaz ve acımasız bir ışıkla aydınlandı. Sanki tüm gerçekler, tüm acılar bu ışığın altında çırılçıplak kalıyordu. Camille, masanın önünde dikiliyordu. Yüzünde olağanüstü bir dinginlik, nihayete ermişlik hali vardı. Gözlerinde bir ömrün yükünü bırakmış bir insanın sükuneti okunuyordu.

Yavaşça masadaki kadehi eline aldı. Şeffaf camı parmakları arasında döndürdü, içindeki sıvının hafifçe çalkalanışını izledi. Sonra, başını hafifçe kaldırdı ve bir saniyeliğine, sanki tüm seyircilere tek tek veda edercesine, salonun karanlığına baktı. O bakışta, onlarca yıllık suskunluğun, acının ve nihai bir kararın ağırlığı vardı.

“Sonunda konuşuyorum… ölmek için.”

Bu cümle, bir fısıltıdan farksız, ama salonun en arka sırasına kadar ulaşan bir güçle söylenmişti. Dudakları hafifçe titredi.

Kadehi dudaklarına götürdü. Yavaş, neredeyse törensel bir hareketle, tek bir yudum aldı. Bir anlık duraksama oldu. Bedeni hafifçe gerildi, derin ve son bir nefes aldı. Sonra, bir çiçek gibi, sessizce ve yavaşça yere düştü.

Bembeyaz ışık, hâlâ onun hareketsiz bedeninin üzerine düşüyordu. Yerde, cansız bir şekilde uzanıyordu. Elinden fırlayan kadeh, sahnenin tahta zemininde paramparça olmuş, cam kırıkları etrafa saçılmıştı. Bu ses, ölüm sessizliğini delen tek şeydi.

Alkışlar, önce tek tük, sonra bir fırtınaya dönüşerek sahneyi doldurdu. Seyirciler yerlerinden fırlamış, ayakta dev bir dalga gibi salonu inletiyorlardı. "Bravo!" sesleri duvarlarda yankılanıyor, ıslıklar çalınıyordu.

Işık hâlâ Camille'in hareketsiz bedenine düşüyordu. O, yerde, alkışların ve coşkunun ortasında, sonsuz bir sessizlik içinde yatıyordu. Kırık kadehin parıltıları, onun etrafında bir yıldız yağmuru gibi dağılmıştı.

Bu, tüyleri diken diken eden bir tezattı: Seyircilerin coşkulu haykırışları ile sahnenin trajik sessizliği... Camille, sonunda "konuşmuştu", ama bedeli hayatı olmuştu. Alkışlar, bir vedadan çok, bu cesur finalin, bu unutulmaz performansın hakkını teslim edişti. Salon, hem hüzünlü hem de coşkulu bir kalabalığa dönüşmüştü.

Okan ve Vera, ayakta alkışlayan coşkulu kalabalığın içinde iki heykel gibi duruyorlardı. Salon, bir alkış fırtınasıyla sarsılıyor, "Bravo!" nidaları tavana kadar yükseliyordu. Ama Okan'ın bakışları, bu coşkunun ötesine, sahnenin merkezine, Camille'in hareketsiz bedenine kilitlenmişti. İçgüdüleri, derinlerde bir yerde, bir şeylerin korkunç biçimde ters gittiğini fısıldıyordu.

Yavaşça Vera'ya doğru eğildi. Diğer seyircilerin coşkulu çığlıkları arasında, sesi zar zor duyulabilen, gergin bir fısıltıydı: "Kız sanki hiç kıpırdamıyor."

Bu bir sezgi değil, bir polisin yılların deneyimle kazandığı keskin bir gözlemdi. Bir şeyler korkunç derecede yanlıştı. Okan'ın zihni, detayları hızla analiz etmeye başladı: Bedenin pozisyonu doğal değildi. Kolları, bir oyuncunun yapacağı gevşek bir düşüşten ziyade, anormal bir sertlikle ve açılı bir şekilde kasılmıştı. Çenesi göğsüne öyle bir düşmüştü ki, bu kasıtlı bir hareketten ziyade, sinir sisteminin kontrolünü kaybetmesinin bir işaretiydi. Omuzları öne doğru kapanmış, adeta bir içe çekilme, bir acı pozisyonu almıştı. Bu bir "performans" değildi; bu, nörotoksik bir maddenin neden olduğu, karakteristik ve ürkütücü bir kas katılaşmasıydı.

Vera da aynı rahatsız edici hisse kapılmıştı. Bakışları, Camille'in kostümünün ipek kumaşında, nefes alışverişinin yarattığı o küçük, ritmik hareketi aradı. Hiçbir hareket yoktu. Göğüs kafesi, bir mezar taşı gibi hareketsizdi. Gerginlikle başını kaldırdı ve aynı anda Okan'ın bakışlarıyla buluştu. Bu bir saniyelik göz temasında, hiçbir kelimeye gerek kalmadan, korkunç gerçeği paylaştılar: Kız gerçekten bilinçsizdi.

Okan, bir yaydan fırlamış ok gibi harekete geçti. Seyircilerin arasından, omuzlarıyla bir yol açarak sahneye doğru ilerledi. Adımları, coşkulu alkışlarla dolu salonda, hızlı, amaçlı ve acil bir davranışın sert vurguları gibiydi. İlk sıradaki seyirciler, bu aniden ortaya çıkan, kararlı yabancıya şaşkınlıkla bakakaldı. Okan'ın bu müdahalesi, coşkulu alkışların ortasında, elektriği kesilmiş bir cihaz gibi, garip ve ani bir sessizlik yarattı.

Sahne, final sahnesinin parlak, beyaz ışıklarıyla hâlâ aydınlanıyordu. Okan, sahneye bir adımda tırmandı. Vera ise, onun gölgesi gibi, hemen arkasındaydı, zihni hızla senaryoları ve olasılıkları tarıyordu.

Okan, Camille'in yanına diz çöktü. Tahta zemin soğuktu. İlk olarak, boynunun yan tarafındaki karotid artere iki parmağını bastırdı. Hiçbir atım, hiçbir yaşam titreyişi yoktu. Hemen bileğine geçti. Aynı ölü sessizlik. Nabız yoktu. Yakından baktığında, Camille'in dudaklarının kenarında, ince, ipeksi, beyaz bir köpük tabakasının biriktiğini gördü. Bu, bir zehrin vücuttaki son, sessiz çığlığıydı. Gözlerinin içine baktı; göz bebekleri sabit ve donuktu, sahne ışıklarının parlaklığına bile tepki vermiyor, adeta ardında hiçbir şeyin olmadığı cam bilyeler gibi bakıyorlardı.

Okan ayağa fırladı ve sesi, salonun her köşesine ulaşan, çelik gibi bir emirle çınladı:

“Ambulans çağırın, hemen!"

Bu emir, salonun büyüsünü anında dağıttı. Alkışlar, bir anda kesildi, yerini yükselen bir panik dalgası, korku dolu fısıltılar ve boğuk çığlıklar aldı. Kulisin karanlığından bir ses, "Işıkları kapatın!" diye bağırdı, belki de bir skandaldan kaçınmak için. Ama Okan, başını o yöne çevirmeden, sesini bir kat daha yükselterek ve otoriter bir tonda kesin bir emir daha verdi:

"Kimse ışıkları kapatmasın! Işıklar açık kalsın! Bu bir olay yeri! Alanı koruyun!"

Vera, hemen sahnenin etrafında bir çevre oluşturdu, Okan'ın çalışmasına alan açmak için. Gözleri, yerdeki her bir cam parçasını, her bir kırıntıyı kaydediyor, hiçbirine basmadan, bir dedektifin hassasiyetiyle hareket ediyordu. Bakışları hızla sahneyi taradı: masanın üzerindeki boş kadeh, yere saçılmış senaryo sayfaları, dökülmüş olabilecek bir sıvının izi... Her bir detay, zihninde potansiyel bir kanıt olarak işaretleniyordu.

Okan, profesyonel ve sakin, ama tartışmaya yer bırakmayan bir tonla sevgilisine seslendi: "Vera bu bir kalp krizi değil. Toksik bir reaksiyon var. Kimseyi sahneye çıkartma.”

Dakikalar içinde, salon tamamen, ağır, boğucu bir sessizliğe gömüldü. Okan, cebinden, her zaman taşıdığı, küçük, tek kullanımlık polis eldivenlerini çıkardı. Lastiği gererek taktı, cırt sesi sessizlikte yankılandı. Camille'in başını, olabildiğince az hareket ettirerek, soluk borusunun açık olup olmadığını kontrol etmek için yana çevirdi. Havayolu açıktı, ama içinden hiç nefes gelmiyordu. Hayat belirtisi yoktu. Kurtarma şansı olmadığını, çok geç kalındığını artık biliyordu.

Vera, sahnenin kenarına, perdenin hemen yanına gelmişti. Bakışları tekrar Okan'la buluştu. Bu kez göz temasları daha uzun sürdü. İkisi de aynı anda, ağırbaşlılıkla, birkaç santim kadar başlarını eğdi. Bu küçük hareket, artık kesinleşen ölüm gerçeğini onaylıyor, sessiz bir saygı duruşuydu.

Okan derin, odaklanmış bir nefes aldı ve sonra sesi, ölüm sessizliğini yırtarak, net, emredici ve herkesin duyabileceği şekilde yükseldi:

"Tamam... Kimse dokunmasın. Bu artık bir olay yeri."

Başını kaldırdı ışıklar hâlâ parlıyor, genç kızın cansız bedenini aydınlatıyordu. Kadeh yerde, bir trajedinin parçalanmış sembolü olarak duruyordu. Seyirciler donup kalmış, nefeslerini tutmuşlardı. Sadece Okan'ın sesi duyuluyordu, odağın ve kontrolün tek sahibi olarak:

"Herkes yerinde kalsın. Çıkışlar kapatılsın. Sahnedeki hiçbir şeye dokunulmasın. Bu artık bir cinayet veya şüpheli ölüm soruşturmasıdır. Bu sahnede biri öldü."

Bölüm : 18.11.2025 21:59 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...