
Sahne artık tiyatrodan çok bir suç mahalliydi. Genç oyuncunun cansız bedeni, aynı pozisyonda, beyaz ışığın acımasız aydınlatması altında yatıyordu. Yüzündeki dingin ifade, ölümün soğuk eliyle donup kalmıştı.
Kırılan kadeh, sahnenin tahta zemininde bir yıldız haritası gibi dağılmıştı. Her bir cam parçası, trajedinin sessiz tanıklarıydı. Bazı parçalar iri ve keskindi, bazıları ise toz haline yakın incecik kırıklardan oluşuyordu. İçindeki sıvının son damlaları, parlak cam yüzeylerde utangaç inciler gibi parlıyordu. Kadehin sapı, bedenin bir metre uzağında, sanki son bir umutla uzanmışçasına yalnız başına duruyordu.
Olay yerinde, beyaz tulumlu olay yeri inceleme teknisyenleri sessizce çalışıyordu. Fotoğraf makinalarının flaşları, sahneyi anlık aydınlatmalarla donduruyor, ölümün her detayını kayıt altına alıyordu. Sarı numaralı işaretler, kanıtları koruma altına almak için stratejik noktalara yerleştirilmişti. Bir teknisyen, cımbızla en küçük cam kırıntılarını topluyor, diğeri kadehin üzerindeki parmak izlerini belirginleştirmek için özel toz serpiyordu.
Sahnenin kenarında, adli tıp ekibi bekliyordu; yeşil tulumları içinde, yüzleri profesyonel bir ciddiyetle örtülüydü. Seyirci salondan tamamen boşaltılmış, kadife koltuklar şimdi hayaletlerin oturacağı bir sessizliğe bürünmüştü. Perdeler, bu trajik finali izlemek için süzülmüş gibi yarı kapalı duruyordu.
Kuliste, oyuncular ve teknik ekip ayrı ayrı gruplar halinde bekletiliyordu. Yüzlerinde şok, korku ve anlam verememe ifadeleri okunuyordu. Bazıları titreyen ellerle yüzlerini ovuşturuyor, bazıları boşluğa dalıp gidiyordu. Polis memurları, onları sessizce gözlemliyor, ilk ifadeleri almak için uygun anı bekliyordu.
Vera polis ekiplerinin gelmesinin ardından acil bir iş için tiyatrodan gitmek zorunda kalmıştı.
Bu karmaşanın ortasında Okan, tiyatronun arka çıkışından süzülüp dışarıya çıkmıştı. Sırtını soğuk taş duvara dayadı. Ceketinin cebinden sigara paketini çıkardı. Sigarlardan birini çekip dudaklarının arasına yerleştirdi. Yaktığı çakmağın alevi gece karanlığında titrek bir sığınak gibi parladı, sigaranın ucunu külleştirdi. İlk nefesi ciğerlerine çektiğinde, gözlerini kapadı. Dumanı salıverirken, zihninde sahnenin görüntüleri canlanıyordu - kırılan kadeh, genç kızın donuk bakışları, seyircilerin şaşkınlığı...
Bu sigara, bir kaçış değildi. Daha ziyade, olayın ağırlığını sırtından atmak için derin bir nefes, zihnini toparlamak için kısa bir mola, bu karanlık bulmacanın parçalarını bir araya getirebilmek için bir fırsattı. Bir polis olarak görevi devam ediyordu, ama bu bir anlık yalnızlık, insan olarak hissettiği yükü analiz etmek için gerekliydi.
Zihni allak bullaktı. Daha birkaç saat önce, Vera'nın oyunun "lanetli" olduğuna dair abartılı tasvirlerine içten içe gülmüş, onun söylediği "Yazar farkında olmadan oyunu lanetlemiş" gibi cümleleri aşırı ve romantik bulmuştu. Şimdi ise, sahnenin ortasında cansız yatan genç bir kadın ve etrafa saçılmış cam kırıkları vardı. Vera'nın o melodramatik sözleri, şimdi tüyler ürpertici bir kehanet gibi geliyordu.
Tam bu düşünceler zihninde dönerken, ayak sesleri ona doğru yaklaştı. Yardımcısı Kadir, yüzünde ciddi ve endişeli bir ifadeyle yanına geldi. "Başkomiserim," diye söze başladı, sesi Okan'ın iç hesaplaşmasını bölerken.
"Kurbanın kimliğini tespit ettik," dedi Kadir, sesi hâlâ olayın şokunu taşıyordu. Not defterine bakarak bilgileri aktardı: "Eylem Eralp. 27 yaşında."
Okan, sigarasından bir nefes daha çekti. İsmi zihninde yankılandı. Eylem. Sahnedeki son "eylemi" düşündürten bir isimdi.
"Mersinliymiş," diye ekledi Kadir. "Ankara Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümü mezunu. İki yıldır İstanbul'da, çeşitli oyunlarda küçük roller almış. Bu, ilk başrolüymüş."
Okan, başını hafifçe salladı. Gözlerini, tiyatronun loş ışıklarıyla aydınlanan sokağa dikti. Genç bir kadın... Hayallerinin peşinden koşmuş, sahnelerde olmayı seçmiş, belki de yıldızı yeni parlamaya başlayacakken. Ve şimdi, bir tiyatro sahnesinde, bir oyunun finalinde, gerçek bir trajediyle hayata veda etmişti.
Okan, Kadir'in sözlerinin ağırlığı altında bir an duraksadı. Parmaklarının arasındaki sigaradan derin bir nefes çekti. Duman, serin gece havasında yoğun bir bulut oluşturarak dağıldı. Bu nefes, sadece nikotin ihtiyacını gidermek değil, aynı zamanda zihninde biriken sorulara ve bu trajik olayın yarattığı baskıya karşı bir sığınak işlevi görüyordu.
"Kimseyle konuştunuz mu?" diye sordu, sesi sigara dumanıyla birlikte çıkarken hafif çatallı ve düşünceliydi.
"Konuştuk, Başkomiserim." Kadir, stresli bir hareketle siyah, kısa saçlarını eliyle karıştırdı. "İlk ifadeleri aldım. Ancak merkezde siz onlarla daha detaylı konuşursunuz."
Okan, başını hafifçe sallayarak onayladı, gözlerinde keskin bir odaklanma vardı. "Şüpheliler kimler?"
Kadir, küçük not defterini çıkardı ve sayfaları çevirirken yüzü ciddileşti. "Yönetmen Yaman. Son provalarda Eylem’le birkaç kez tartıştıkları görülmüş. Oyuncular arasında ise başrol için yarıştığı Hale var - Eylem son anda onun önüne geçmiş. Ayrıca sahne arkası ekibinden birkaç kişi... Bir de Baran Özkan var. Normalde oyunun başrol erkek oyuncusuymuş, hatta Eylem’in sevgilisi olduğu söyleniyor. Ancak bu sabah aniden hastalanmış ve tiyatrodan erken ayrılmak zorunda kalmış. Onun yerine yedek oyuncu sahneye çıkmış.”
Okan, son bir nefes daha alıp sigarasını söndürdü. Kül, beton zeminde küçük bir dağ oluşturdu. Bu kısa mola, ona toparlanması için gereken zamanı vermişti. Artık hazırdı. Başını kaldırdı, gözlerinde kararlı bir ifadeyle:
"Peki o zaman," dedi, sesi artık daha net ve otoriterdi. “Hadi içeri geçelim.”
Okan, Kadir’i takip ederek tiyatronun loş, sessiz koridorlarına geri döndü. Artık seyirci coşkusunun yerini, ağır bir bekleme havası almıştı. Sahnenin bulunduğu salonun kapısından içeri girdiğinde, karşılaştığı manzara bir suç laboratuvarını andırıyordu.
Bembeyaz ışıklar, genç kadının cansız bedenini ve etrafındaki faaliyeti aydınlatıyordu. Adli tıp ekibi, beyaz tulumları içinde, bir saat mekanizması gibi sessiz ve dakik çalışıyordu. Fotoğraf makinesi flaşları periyodik olarak patlıyor, her karede trajedi biraz daha belgeleniyordu. Havada, lateks, dezenfektan ve hafif, metalik bir kokunun karıştığı tuhaf bir karışım asılıydı.
Okan, sahneye yöneldi. Ekip üyelerinin arasından süzülerek Eylem’in yanına, tahta döşemenin üzerine çömeldi.
Daha bir şey söylemesine gerek kalmadan, yardımcısı Kadir, bir çift mavi plastik eldiveni sessizce uzattı. Okan, uzun, ince parmaklarını eldivenin içine kaydırdı.
Genç kızı incelemeye başladı. Soluk, neredeyse mumyalanmış gibi beyaz bir teni vardı. Küçük yüzü kemikli ve keskindi, ölümün verdiği o derin dinginlikle birlikte daha da belirginleşmiş gibi duruyordu. Uzun, kahverengi, düz saçları omuzlarına yayılmıştı. Boyu ortalama, fiziği ise narin ve inceydi. Görünüşü, şiddetli bir alerjik reaksiyon ya da toksik bir maddeye maruz kalmanın klinik tablosunu yansıtıyordu. En çarpıcı olan ise, hafif aralık duran ağzının kenarında birikmiş, ince, beyaz bir köpük tabakasıydı.
Okan, genç kadının cansız bedenine bakarken yüzünde profesyonel bir ifade vardı. Yanındaki adli tıp görevlisine, sesi alçak ve tamamen işine odaklanmış bir tonda sordu: "İlk tahmininiz ne?"
Görevli, başını iki yana salladı, yüzü ciddi. “Gözle görülür bir travması yok, Başkomiserim. Cilt bütünlüğü normal. Şu dudak çevresindeki hafif köpüklenme… solunum yetmezliğini düşündürüyor. Pupillalar belirgin şekilde daralmış. Ani bir toksik etki olabilir; sinir sistemini ya da solunumu çok hızlı çökertmiş gibi. Tabii kesinlik kazanması için..."
Okan, göz ucuyla masanın üzerindeki kadeh parçalarını işaret etti, görevliye dönmeden tamamladı: "...toksisoloji raporu ve otopsi şart. Biliyorum." Sesi, olması gerekeni teyit eden, sabırlı bir tonla çıkmıştı. "Şu kırık kadehi... en ince ayrıntısına kadar inceleyelim. İçindeki her molekül, her parmak izi önemli."
Bir an duraksadı, sonra ekledi: "Kostümü de kontrol edin. Kumaşta herhangi bir sıvı emilimi olabilir. Ayrıca makyaj malzemeleri... Her şey detaylıca incelensin."
“Emredersiniz Başkomiserim.”
Okan, genç kızın başucundaki sessiz çalışmasına devam etti. Her hareketi ölçülü ve kasıtlıydı, bir saat gibi dakik. Önce, iki parmağıyla nazikçe çenesini daha da kaldırdı, dilini daha iyi görebilmek için. Dilinde hafif ama belirgin bir şişkinlik vardı; bu, soluk borusunu tamamen tıkayacak kadar büyük değildi belki, ama rahatsız edici bir işaretti. Yardımcısının sabit tuttuğu parlak ışık hüzmesi boğazına düştüğünde, soluk tenin üzerinde, tam orta hatta, hafif bir kızarıklık, incecik, neredeyse ipeksi bir tahriş izi fark etti. Bu, sanki içeriden, mideden yükselen yakıcı bir dalganın dışa vurumu gibiydi, kimyasal bir tahrişin sessiz tanığı.
Daha da yaklaştı, yüzü Eylem'in yüzüne bir avuç mesafeden daha az bir uzaklıkta asılı kaldı. Nefesi, soğuk odanın havasına karıştı. Dişlerinin arasındaki boşluklara odaklandı. Bir kırıntı, bir yiyecek kalıntısı, belki bir toz zerreciği veya lif... Aradığı her neyse, orada değildi. Dişler, ölümün soğuk temizliği içinde pürüzsüz ve tertemizdi. Sadece, ince beyaz köpüğün bıraktığı izler, ölümün soğuk imzası gibi duruyordu.
Bu derin, kişisel incelemenin ardından aniden doğruldu. Hareketi o kadar aniydi ki, odadaki dondurulmuş zamanı bir anlığına çatlatmış gibiydi. Sert, yankılanan adımlarla sahne dekorunun etrafında bir avcı gibi dolaşmaya başladı. Bir sandalyenin sırtını, bir masanın kenarını, dekor amaçlı kullanılan boyalı bardakları inceledi. Her şey, sanki bir anlığına donmuş gibiydi; oyun bitmiş, hayat çekilmiş, ama hiçbir şey yerinden oynamamıştı. Fazlasıyla düzenli, fazlasıyla yerli yerinde. Her şey, tam olması gerektiği kadar 'normal' görünüyordu. Ve bu yapay normallik, Okan'ın içgüdülerini daha da hırpalıyordu. Bir şeyler fazla doğruydu, fazlasıyla temizdi.
Sahnenin arkasındaki ağır kadife perdeyi itip kulisin loşluğuna adım attı. Kırmızı bir ampulün yaydığı sıcak ama yetersiz ışık, makyaj masalarını bir tiyatro sahnesinin hayaletleri gibi aydınlatıyordu. Çekmeceler aralanmış, makyaj fırçaları, ruj tüpleri, saç spreyleri, günlük kullanımın yarattığı doğal bir kaos içinde dağınıktı. Hiçbiri özenle düzenlenmiş gibi durmuyor, her biri o günkü son temastan sonra bırakıldığı yerde uykuya dalmış gibi görünüyordu.
Okan, kulisin loş ve baskın havasından çıkıp yeniden sahnenin soğuk, aydınlık ortamına döndü. Gözleri, dekorun ortasındaki masada duran şarap kadehlerine takıldı. Onlar artık sadece birer prop değil, ölümün potansiyel taşıyıcılarıydı. Yardımcısı Kadir'e döndü, yüzündeki ifade son derece ciddi ve odaklanmıştı.
"Kadehi kim sahneye getirmiş?" diye sordu, sesi sahnenin geniş boşluğunda net ve keskin bir şekilde yankılandı.
Kadir, küçük not defterini karıştırırken hafifçe sıkıntıyla başını iki yana salladı. "Orası biraz karışık Başkomserim," diye cevapladı, sesi biraz tedirgindi. "Olaylar zinciri şöyle: Şarabı sahne arkasında şişeden ilk dolduran kişi, Eylem'in sevgilisi, erkek başrol Baran'dı. Ama onu sahneye, ikinci kadın başrol Hale taşıdı. Kadehi masaya yerleştiren de oydu."
Okan'ın kaşları hafifçe çatıldı. Bu, basit bir iş bölümünden çok daha karmaşık görünüyordu. Bu ya mükemmel bir tesadüf ya da kasıtlı olarak oluşturulmuş, sorumluluğu dağıtan bir süreçti.
"Baran şarabı nereden almış? Kendi mi getirmiş, yoksa tiyatronun bir yerinden mi bulmuş?" diye sordu Okan, her detayın peşinden giderek.
"Onu henüz teyit edemedik," diye itiraf etti Kadir. "Baran'ın evde dinlendiğini biliyoruz. Hale ise diğer oyuncularla birlikte ifade vermeyi bekliyor."
"Kadehlere ve şişelere öncelik verin," diye emretti Okan, sesi kararlı. "Parmak izleri, DNA, içindeki ve dışındaki her türlü kalıntı... Her santimi incelensin. Ayrıca, Baran'ın 'hastalığının' da detaylı bir tıbbi raporunu istiyorum. Ve Hale ile en kısa sürede görüşmek istiyorum."
Okan, sahnenin ortasında bir an durdu, gözleri dekorun üzerinde dolaşırken zihni olası senaryoları hızla değerlendiriyordu. Sonra aniden Kadir'e döndü, bakışları keskinleşmişti.
"Kadir," dedi, sesi aceleci ve odaklanmış. "Bu oyun ve provalar kayıt altına alınıyor mu? Sahne arkası kameraları, prova kayıtları... Görüntüler nerede?"
Kadir, biraz şaşırmış görünüyordu. "Evet Başkomiserim, genellikle yönetmen için kayıt yapılıyor. Ama..."
"Tam olarak nerede, Kadir?" diye üsteledi Okan, sabırsızlanarak. "Hangi kameralar, hangi açılar? Özellikle şu kadehin olduğu masayı, sahne arkası girişini gören kameraların kayıtlarını istiyorum. Hem provanın genel kaydını hem de o kadehin masaya konulduğu, belki de dokunulduğu anları gösteren özel çekimleri."
Kadir, hemen telsizine uzandı. "Teknik ekiple iletişime geçiyorum, Başkomiserim. Kayıt odasının yerini ve kayıtların durumunu öğrenelim."
Okan, Kadir'in telsizden hızlı talimatlar verişini dinlerken, sahneye yeniden baktı. Kameralar... Görünmeyen tanıklar. Eğer şanslılarsa, o kadehin yolculuğunu, kimin elinden geçtiğini, belki de içine kimin ne koyduğunu gösteren bir an yakalayabilirlerdi.
Odanın diğer ucunda, sahne ışıkları, artık oynanmayacak bir oyunun dekorunu aydınlatmaya devam ediyordu. Ama Okan için asıl oyun şimdi başlıyordu ve perde, gerçeği arayan bu yeni sahne için yeni yeni aralanıyordu.
…
Saat gece yarısını geçmişti ve şehrin ışıkları Emniyet Müdürlüğü'nün camlarından içeri süzülüyor, koridorlarda uzun, solgun gölgeler oluşturuyordu. Okan, ofisine adım attığında, üzerine çöken sessizlik kadar yorgun hissetmiyordu. Cinayetin saati, herkes açısından bir nebze talihsiz sayılabilirdi.
Normal bir mesai saati olsa, herkes için her şey daha kolay olurdu.
Ama şimdi, saat çoktan gece yarısını geçmişken ve Okan daha yeni emniyete varmışken, bu, önlerinde uzanıp giden uzun, yorucu bir gecenin habercisiydi. Daha da önemlisi, bu, sabahın ilk ışıklarına kadar bütün şüphelileri, tanıkları ve oyundaki her bir parçayı titizlikle sorgulayacağı anlamına geliyordu.
Ofisinin kapısını kapattı, ceketini çıkarıp askıya astı. Masasının üzerinde, Kadir'in özenle düzenlediği ilk raporlar ve tiyatrodan toplanan ilk kanıtların fotoğrafları duruyordu. Eylem Era…lp’in cansız bedeninin soğuk görüntüsü, dosyanın en üstündeydi. Okan, bir an için gözlerini kapadı. Yorgunluğu hissediyordu, ama zihni hızla çalışıyor, olay yerindeki detayları, yüzleri, sesleri yeniden canlandırıyordu.
Kahve makinesinin tuşuna bastı, cihazın homurtusu odanın sessizliğini bozdu. Bu gece, kafein en iyi müttefiki olacaktı. Masasına döndü, dosyayı açtı. İlk ifadeler, çelişkiler ve eksik bilgilerle doluydu. Baran'ın gizemli rahatsızlığı, Hale'nin kadehi sahneye taşıyan elleri, diğer oyuncuların birbirini tutmayan anlatımları... Hepsi, üzerinde çalışılması gereken birer bulmaca parçasıydı.
Kadir, kapıyı tıklatıp içeri girdi. Yüzünde, uzun bir gecenin henüz başlangıcında bile görülebilen bir yorgunluk vardı genç esmer memurun. "Başkomiserim, ilk sorgu odaları hazır. Hale'yi ve diğer yardımcı oyuncuları getiriyorlar. Baran’ın sağlık raporu yok, hastaymış ve izin istemiş deniliyor.”
Okan, kahvesinden bir yudum aldı. Sıcaklık, yorgun bedeninde geçici bir canlanma yarattı. "İyi," dedi, sesi kararlı. "Kamera kayıtlarına ulaşabildik mi?"
"Teknik ekip üzerinde çalışıyor. Görüntüleri tarayıp ilgili kısımları ayıracaklar."
Okan, başını salladı. Bu, uzun bir gece olacaktı. Saatler sürecek sorgular, birbiriyle çelişen ifadeler, delil zincirini oluşturmak için verilecek mücadele... Ama Okan'ın zihninde, Eylem’in solgun yüzü vardı. Bu görüntü, tüm yorgunluğa ve zorluğa rağmen, onu motive eden, çalışmaya iten şeydi. Bir katili bulmak, adaleti sağlamak ve bir ailenin acısına bir cevap verebilmek... Bunun için sabaha kadar, hatta daha fazlası için çalışmaya hazırdı. Ofisinin penceresinden dışarı, uyuyan şehre baktı. Orada, birileri bu gece huzur içinde uyurken, o ve ekibi, bir cinayetin karanlık labirentinde gerçeği arayacaklardı.
Okan, yaklaşık yarım saat sonra bitmiş kahve fincanını masasında bırakarak odasından çıktı. Emniyet binasının loş koridorlarında adımları kararlıydı. Sorgu odalarının bulunduğu kata indi. Kapıdaki memura hafif bir baş selamı verdi.
Oda, soğuk ve sessizdi. Tek yönlü aynanın ardında kimler vardı, bilmiyordu, ama hissedebiliyordu. Masanın diğer tarafında, ilk şüphelisi oturuyordu: Yönetmen Yaman Gürdeniz.
Yaman, Okan'ın beklediğinden daha genç görünüyordu, belki otuzlu yaşlarının sonlarındaydı. Kemikli, keskin hatlara sahip bir yüzü vardı, uzun boyu sandalyede otururken bile belli oluyordu. Zayıf, neredeyse çelimsiz bir vücudu vardı ve bu, üzerindeki bol kıyafetlerle daha da belirginleşiyordu. Düz, kumral saçları, kulaklarının üzerine düşüyor, sol kulağındaki küçük gümüş bir piercing loş ışıkta hafifçe parlıyordu.
Ama onu en çok etkileyen, Yaman'ın gözleriydi. Çökük, derin yeşil gözler... İçinde bir bitkinlik, bir tür kayıtsızlık vardı, ama aynı zamanda keskin bir zekanın da izleri okunabiliyordu. Okan kapıdan girer girmez, o yeşil gözler anında ona kilitlendi, bir an bile kırpmadan.
Okan, masanın diğer tarafına, Yaman'ın karşısına sessizce oturdu. Dosyayı masanın üzerine koydu, ama açmadı. İlk birkaç saniye sadece sessizce Yaman'ı inceledi. Havada, iki farklı dünyadan gelmiş iki insanın sessiz bir güç savaşı vardı. Yaman'ın bakışları, meydan okuyan değil, ama son derece netti. "Neden buradayım?" sorusunu sormuyordu, daha çok "Sonunda geldin," der gibi bakıyordu.
Okan, parmak uçları dosyanın karton kapağına hafifçe vurdu, sessiz bir davetin sinyalini verir gibiydi. Amacı belliydi: Önce Yaman'ı konuşturmak, onun kendi sözleriyle bir resim çizmesine izin vermek.
Tam Okan'ın dudakları, ilk profesyonel ve tarafsız sorusunu sormak için aralanacakken, Yaman önce davrandı. Başını hafifçe yana eğdi, çökük yeşil gözlerinde belli belirsiz bir yorgunluk ve sitem vardı.
"Affınıza sığınarak..." diye başladı, sesi Okan'ın beklediğinden daha ince, daha tiz, neredeyse kemikleri gıcırdatan bir tondaydı. "Bu sorguyu bu saatte yapmamız şart mıydı?"
Sözleri kibar görünümlüydü, ama alt metni hafifçe ukalaca ve meydan okuyucuydu. "Affınıza sığınarak" derken bile, aslında "Bu ne kepazelik?" demek istiyor gibiydi.
Okan, istifini bozmadı. Yüzündeki en ufak bir duygu dalgalanması olmayan, soğuk, mesafeli, ifade prosedürün ta kendisiydi. Gözlerini Yaman'ın üzerine dikerek, her kelimeyi ölçerek ve tartarak konuştu:
"Bir cinayet soruşturmasındayız, Yaman Bey. Şüphelilerin ve tanıkların ifadeleri, olayın tazeliği ve hafızanın berraklığı açısından mümkün olan en kısa sürede alınmalıdır. Maalesef, cinayet bir akşamki oyuna denk geldi. Prosedür bu."
Yaman, bu net ve tartışmaya kapalı açıklama karşısında itiraz etmedi. Sadece, ince dudaklarında küçümseyici bir kıvrım oluştu, omuzları ise neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifçe silkindi. "Anlıyorum," dedi, sesi artık daha düz, daha ilgisiz.
Okan, bu küçük direncin ardından sorguyu başlattı. Dosyayı açmadan, hafızasından konuşuyor gibiydi. "Evet Yaman Bey, bildiğim kadarıyla oyunun, 'Sessizliğin Sesleri'nin, pek de iyi bir namı yokmuş. Geçmişte bazı... talihsizlikler yaşanmış."
Yaman, umursamaz bir tavırla başını salladı. "Geçmişte bazı talihsizlikler yaşandı, evet," diye onayladı, sanki yağmurun yağması kadar sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi. "Ama bunun Eylem'in ölümüyle herhangi bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Eski hikayeler, hepsi bu."
Okan, bu kayıtsızlığa yanıt olarak, gözlerini hafifçe kıstı. Bakışları, Yaman'ın yüzünde bir çatlak, bir titreme arar gibiydi.
Sorduğu soru, sorgu odasının steril havasında zehirli bir ok gibi süzülerek Yaman'a ulaştı. "İlk ifadenizde ölümün stresten kaynaklandığını söylemişsiniz," diye tekrarladı, sesi yumuşak ama her hecesi bilerek seçilmiş, bıçak gibi keskin bir vurgu taşıyordu. "Bunu nasıl bu kadar hızlı anladınız?"
Soru, odanın dinamiklerini anında değiştirdi. Artık geçmiş talihsizlikler veya genel dedikodular değil, Yaman'ın kişisel, neredeyse teşhis koyar gibi yaptığı bir yargı mercek altındaydı. Okan'ın hafifçe kısılmış gözlerinin ardında, Yaman'ın vereceği her yanıtı, yüzündeki her mikro ifadeyi kaydeden, hiçbir şeyi kaçırmayan bir dedektif vardı.
Yaman, bu direkt saldırı karşısında hafifçe geriye yaslandı. Çökük yeşil gözlerinde, bir uzmanın cahillere sabrını taşıyan, hafiften bıkkın bir ifade belirdi. Dudakları, küçümseyici bir şekilde kıvrıldı.
"Eylem son haftalarda tükenmişti," diye açıkladı, sesi artık daha yavaş, daha didaktik bir tona bürünmüştü, sanki basit bir gerçeği anlatıyormuş gibi. "Rolün ağırlığını kaldıramıyordu. Ben," diye vurguladı, başparmağını neredeyse fark edilmez bir hareketle göğsüne hafifçe dokundurarak, "oyuncularımın psikolojilerini bilirim. Yıllardır bunun içindeyim."
Bu, açık bir üstünlük iddiasıydı. Kendisini, sadece bir tanık veya şüpheli değil, bir 'uzman' olarak konumlandırıyordu. Okan, bu narsistik ipucunu zihninin bir köşesine not etti.
"Yani," diye devam etti Okan, sesini kasıtlı olarak nötr tutarak, "tıbbi bir bilginiz yok, sadece bir... yoruma dayanarak söylediniz bunu? Gözleminize dayanarak?"
Yaman, bu sorgulamanın küstahlığı karşısında hafifçe burnunu kıvırdı. Sanki Okan, sanatın kutsal sırlarını anlamaktan aciz, sıradan bir polis memuruydu.
"Sanat, tıbbi değildir, Başkomiser," diye karşılık verdi, sesi soğuk ve kesindi. Kelimeleri, buz gibi bir duvar örüyordu. "Sanat, bedenin bütününü etkiler." Elini, havada zarif ama anlamsız bir dalga gibi salladı. "Ses, nefes, ritim, duygular... Hepsi birbiriyle bağlıdır. Hepsi aynı anda çökerse, sahne de çöker. Ve Eylem," diye ekledi, sanki acıklı bir sonuca işaret ediyormuş gibi, "çöküşün eşiğindeydi. Bunu görmek için bir doktora ihtiyaç yoktu. Sadece... bakmayı bilmek gerekiyordu."
Odanın havası, Yaman'ın kendini beğenmiş uzmanlık havasıyla ağırlaşmıştı. Okan ise, bu teatral gösterinin ardında, gerçeği aramaya devam ediyordu. Yaman'ın bu kendinden emin teşhisi, bir gözlemcinin yorumu muydu, yoksa başka bir şeyin üstünü örtmek için kullanılan bir perde mi?
Yaman'ın bu kendinden emin, neredeyse kaderci açıklamasının üzerine, kasıtlı olarak duraksadı. Sessizlik, Yaman'ın sözlerinin ağırlığını odanın her köşesine yaydı. Sonra, başını hafifçe kaldırdı ve ona, safi bir merakla bakarak sordu:
"Madem öyle... neden devam etmesine müsaade ettiniz? Eğer durumu bu kadar kritiktiyse bırakması gerekmez miydi?"
Yaman, bu soruya hazırlıklı gibiydi. Omuzlarını, hafif bir umursamazlıkla silkelerken, "Kendi ısrarıydı," dedi, sesi neredeyse romantik bir trajedi anlatıyormuş gibi alçak ve düşünceli. "Bu rolle kendini özdeşleştirmişti. Onu durdurmak... sanatına ihanet etmek gibi olurdu." Bu cümle, onun ağzında, bir yönetmenin fedakârlık retoriği gibi çıkıyordu, ama Okan'ın kulağına samimiyetsiz ve kendini aklamaya yönelik geldi.
Okan, bu kez yanıt vermedi. Bunun yerine, önündeki dosyaya yeniden eğildi. Sayfaları çevirdi, gözleri belirli bir satırda durdu, sanki orada yazan bir şey Yaman'ın anlattığı hikayeyle çelişiyordu. Bir an için okudu, zihninde bir şeyleri birleştirir gibiydi. Sonra, yavaşça başını kaldırdı. Bakışları bu sefer daha keskin, daha deliciydi.
"Peki," diye başladı, sesi yumuşak ama son derece net, her kelimeyi ölçerek. "Şu ifadenize geri dönmek istiyorum." Dosyadaki hayali bir satırı işaret ediyormuş gibi yaptı. "‘Eylem’in gerçekten nefessiz kaldığını o anda fark etmemişsiniz.’ Bunu doğru mu anlıyorum? Sahnedeki o son sahnede, boğuluyor olabileceğini anlamadınız mı?"
Yaman, bu direkt ve beklenmedik sorgulama karşısında ilk kez hafif bir sarsıntı geçirdi. O kibirli, uzman duruşu bir an için sarsıldı. Gözleri, Okan'dan kaçtı, odanın boş bir köşesine odaklandı. Yutkundu, sesi biraz daha az kontrollü çıktı:
"O... o sahnede..." diye kekeledi, neredeyse kendini savunur gibi, "her şey gerçek gibi görünmeliydi. Oyunun bir parçası sandım ilk başta. Eylem... her zaman çok inandırıcıydı." Son cümleyi, sanki bir özür ya da kendini temize çıkarma çabasıyla söylemişti.
"Yaman Bey," diye başladı, sesini kasıtlı olarak daha yumuşak, daha konuşkan bir tona büründürerek. "Eylem'i ne kadardır tanıyorsunuz? İlişkiniz nasıldı? Sadece yönetmen-oyuncu ilişkisi miydi?"
Yaman, bu soruya daha rahat bir cevap verir gibiydi, sanki bu onun kontrol edebileceği bir alandı. Hafifçe gülümsedi, bu seferki ifadesi daha az savunmacı, daha çok nostaljik bir havaydı.
"Her yönetmen-oyuncu ilişkisi gibiydi," diye yanıtladı, sesi biraz daha sıcak. "Yakın. Yoğun. Bir projeye, özellikle de 'Sessizliğin Sesleri' gibi zorlu bir esere birlikte gömülmek... İlişkileri kaçınılmaz olarak derinleştirir. Eylem'i bu projeye başladığımızdan beri, yani yaklaşık altı aydır tanıyordum."
Okan, onu dikkatle dinliyor, sadece söylediklerini değil, söyleyiş tarzını da değerlendiriyordu.
"Ve Eylem?" diye sordu Okan. "Sizin gözünüzde nasıl biriydi? Sadece bir oyuncu olarak değil."
Yaman'ın gözlerinde samimi görünebilecek bir parıltı belirdi. "Eylem..." diye başladı, sanki değerli bir şeyden bahsediyormuş gibi. "Çok yetenekliydi. Gerçekten, olağanüstü bir yetenek. Rolüne, karakterine nüfuz etme konusunda nadir görülen bir içgüdüye sahipti. Ve çalışkandı... İnanılmaz derecede çalışkandı. Sahneye adanmışlığı herkesten fazlaydı. Kusursuz olmak isterdi. Bazen kendini fazla zorladığını düşünürdüm, kendine karşı çok acımasızdı."
Bu övgü dolu sözler, bir yönetmenin gururunu yansıtıyor gibiydi. Ama Okan için önemli olan, bu övgülerin arasında saklanmış olabilecek gerçeklerdi. Bu "adanmışlık" ve "kusursuz olma isteği", Yaman'ın onu zorlamak için kullandığı bir baskı aracı mıydı? Bu "yakın" ilişki, profesyonel sınırların ötesine geçmiş miydi? Yaman'ın Eylem'i övüşü, bir sevgi ve hayranlık ifadesi miydi, yoksa suçluluk duyan birinin aşırı telafisi mi?
Okan, bu soruları sormadan, sadece Yaman'ın anlattıklarını dinliyor, zihnindeki yapbozun parçalarını bir araya getirmeye çalışıyordu.
Yüzünde, tarafsız bir polis memurunun ifadesiz maskesi vardı. Yaman, konuşurken bir kez daha o "uzman" kimliğine bürünmüş, sanatın yüksek katlarından aşağıya, sıradan bir polise bilgi veriyor havasındaydı. Okan, bu tavrı fark etti ve beklenmedik bir hamleyle, kasıtlı olarak samimi, neredeyse dostane bir tonla konuştu:
"Evet," diye onayladı Okan, sesini yumuşatarak, bir yakınlık kurma çabasıyla. "Oyunu izleme fırsatım oldu.”
Bu samimi giriş, Yaman'da tam tersi bir etki yarattı. Yeşil gözlerinde, küçümseyici ve hatta yer yer alaycı bir ışıltı belirdi. Dudakları, belli belirsiz bir şekilde kıvrıldı. Bir polisin, hele ki bir başkomiserin, sanatı anlaması gerektiğini düşünmüyor gibiydi. Sanki bir ayının piyano çalmaya çalışmasını izliyormuş gibi bir ifade takındı.
"Öyle mi?" diye sordu Yaman, sesi hafifçe sırıtarak. "Peki, sizce nasıldı? Beğendiniz mi Sessizliğin Sesleri, Başkomiserim?" Soruyu sorarken, "beğenmek" kelimesini, en basit, en sığ anlamıyla, bir televizyon dizisini beğenmekten farksız bir tonda kullanmıştı. Okan'ın derinlemesine bir analiz yapmasını beklemiyor, hatta buna içten içe gülüyor gibiydi.
Okan, bu küstah ve küçümseyici tavra hiç içerlemedi. Yaman gibi entelektüel takılan ama kişisel olarak böylesine çiğ kalmış adamlara fazlasıyla aşinaydı. Sadece gözlerini bir an için kısıp, sonra yeniden Yaman'a dikti.
Yaman, onun bu sessizliğini bir cevap verememe, bir eziklik olarak yorumladı ve içinden gülümsedi.
Tam o sırada, Okan konuşmaya başladı. Sesi hâlâ sakin, ama şimdi her kelimesi bilgiyle, derin bir anlayışla yüklüydü.
"Beğenmek... Biraz basit kalır sanırım böyle bir eser için," diye başladı Okan, Yaman'ın kullandığı sığ kelimeyi geri iterek. "Beckett'ın 'Godot'yu Beklerken'inde olduğu gibi, varoluşsal boşluğu işliyor, evet. Ama ' Sessizliğin Sesleri ' bunu, modern tüketim toplumunun yarattığı yabancılaşma üzerinden yapıyor. Dekorunuzdaki o kasıtlı minimalistlik... Boş alanlar, tekrarlayan nesneler... İzleyicinin, karakterlerin içindeki boşluğu hissetmesi için değil mi? Özellikle Eylem'in son monoloğu... Orada, dilin kendisi bir iletişimsizlik aracına dönüşüyor. Kelimeler anlamlarını yitiriyor, tıpkı günlük hayatımızdaki gibi. Sizce de öyle değil mi, Yaman Bey? Oyun, iletişim kurma çabamızın aslında ne kadar kırılgan ve anlamsız olduğunu göstermiyor mu?"
Okan, bu sözleri söylerken dosyayla meşgul görünüyor, neredeyse havadan konuşuyordu. Ama her kelime, Yaman'ın yüzünde giderek büyüyen bir şaşkınlık ifadesi yaratıyordu. Yaman'ın o kibirli, "sana anlatmam gerek" edası yerini, saf, donakalmış bir şaşkınlığa bırakmıştı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, ağzı hafifçe aralanmıştı. Bu, bir polisten beklediği yorum değildi.
Bu daha çok bir eleştirmenin, hatta bir meslektaşının derinlikli bir analizi olabilirdi. Kendini bir anlığına savunmasız ve yanlış anlaşılmış hissetti.
Okan, onu küçümseyerek açtığı kapıdan girip, yönetmeni kendi silahıyla, entelektüel bir üstünlükle vurmuştu.
Yaman, genç polisin beklenmedik derecede derin ve isabetli analizi karşısında adeta bocaladı. O küçümseyici, kibirli ifadesi yerini tam bir şaşkınlığa bırakmıştı. Gözleri fal taşı gibi açık, bir anlam ifade etmeye çalışan, ama sadece boşluğu yansıtan bir bakışla Okan'a bakakaldı. Dudakları hafifçe titredi, bir şeyler söylemeye çalışıyor, ama kelimeleri bulamıyor gibiydi.
"Evet... Yani... Kesinlikle," diye kekeledi, sesi önceki o keskin, ukala tondan tamamen sıyrılmış, güçsüz ve dağınık çıkıyordu. "Öyle... Öyle denebilir. İletişimsizlik... Evet, temalarımızdan biriydi." Cümleleri kopuk kopuktu. Sanki Okan, onun en değerli, en karmaşık oyuncağını alıp, ondan daha iyi nasıl kullanacağını göstermişti ve Yaman şimdi elinde boşlukla, ne yapacağını bilemez halde oturuyordu.
Okan, bu küçük zaferin keyfini çıkarmıyor gibiydi. Yüzünde en ufak bir gülümseme yoktu. Sadece, Yaman'ın bu savunmasız halini not eder gibi, profesyonel ve tarafsız bir ifadeyle izliyordu. Yönetmenin entelektüel kalesi yıkılmış, geriye sadece sarsılmış bir ego kalmıştı.
Okan, bir süre daha Yaman'ın bu halini gözlemledi. Sonra, yavaşça dosyayı kapattı. Hareketi nihai ve kararlıydı.
"Pekala, Yaman Bey," dedi, sesi yeniden resmi ve mesafeli bir tona bürünmüştü. "Şimdilik bu kadar yeter. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. İhtiyaç duyduğumuzda sizinle tekrar görüşeceğiz."
Yaman, ayağa kalktığında bile sersemlemiş görünüyordu. Odayı terk ederken Okan'a son bir kez baktı, ama bu seferki bakışında meydan okuma yoktu. Sadece, yenilgiyi kabul etmiş ve derinden sarsılmış bir insanın şaşkınlığı vardı.
Kapı kapandığında, Okan masasına döndü. Yaman'ın dosyasını eline aldı. Bu ilk sorgu, beklediğinden çok daha fazla bilgi vermişti. Sadece olaylarla ilgili değil, Yaman'ın karakteriyle ilgili de. Onun kırılgan egosu, kendini beğenmişliği ve beklenmedik bir entelektüel meydan okuma karşısındaki çöküşü... Tüm bunlar, Okan'ın zihninde dönmekte olan yapbozun önemli parçalarıydı.
Gece daha yeni başlıyordu, ama ilk ve gayet önemli bir hamle yapılmıştı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |