
Gece boyunca devam eden sorgulara, beklenmedik bir şekilde ara verilmişti. Çünkü Emniyet Müdürü Alper bizzat Okan'ı arayarak, savcının sorguların sabaha ertelenmesini talep ettiğini bildirmişti. Alper, herhangi bir somut gerekçe belirtmemiş, sadece talimatı iletmekle yetinmişti.
Prosedüre tamamen aykırı olan bu duruma Okan başta içerleyip itiraz etmek istemiş, sonra bundan vazgeçmişti.
Belki de bu kısa soluklanma, olaya taze bir zihinle bakmasını sağlayacak ve elindeki delilleri yeniden değerlendirmesi için zaman kazandıracaktı. Karşı çıkma dürtüsünü bastırdı ve sessiz kalmayı, bu hamleyi stratejik bir fırsata çevirmeyi seçti.
Eve gidip birkaç saatlik bir uyku çekebilmiş, üzerindeki yorgunluk bulutunu bir nebze dağıtmıştı. Zihni şimdi daha berraktı. Olayın parçalarını birleştirmek için sabırsızlanıyordu.
Şimdi ise Emniyet binasının en üst katındaki, geniş camlardan şehrin sabah sisine bürünmüş siluetinin görüldüğü odasındaydı. Odada, ağır ve ciddi bir atmosfer hüküm sürüyordu. Yüzleri yorgunluktan solgun ama gözlerinde keskin bir odaklanma olan dört kişi, farklı noktalara yerleşmişti.
Okan, masanın başındaki yüksek sırtlı ofis koltuğuna gömülmüştü. Önüne serili dosyalar ve notlarla dolu kağıtlar vardı. Parmaklarıyla şakaklarını ovuşturuyor, zihninde gece boyunca topladığı bilgi kırıntılarını bir araya getirmeye çalışıyordu.
Vera, odanın köşesindeki geniş, çift kişilik derin koltuğa bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. İnce beline oturmuş bir blazer ve onunla uyumlu bir pantolon giymişti. Elinde, üzerinde notlar alınmış birkaç kağıt tutuyor, ara sıra dudaklarını büzerek satırları okuyordu.
Akif, Vera'nın yanına daha dik bir pozisyonda oturuyordu. Kolları koltuk kenarlarına dayanmış, bir elinde tuttuğu kalemi parmakları arasında döndürüyordu. Yüzünde derin, düşünceli bir ifade vardı.
Yardımcısı Kadir ise odanın biraz daha gerisindeki, daha mütevazı, tek kişilik bir koltuğun kenarına ilişmiş gibi oturmuştu. Sırtı koltuğa yaslı değildi; öne eğilmiş, dizlerinin üzerinde duran dizüstü bilgisayarının ekranına odaklanmıştı.
Havada, taze demlenmiş kahvenin yoğun kokusu, odadaki düşünsel faaliyetin adeta bir metaforu gibiydi.
Vera, elindeki notlara bir kez daha göz attıktan sonra derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. "En baştan başlıyorum," dedi, sesi net ve odaklanmıştı. Gece boyunca boş durmamış, bulabildiği tüm Fransızca kaynakları ve arşivleri taramıştı. "Camille, yani 'sessiz kadın' rolünü, oyun ilk yazıldığı halindeyken oynayan Claire Morel, ilk provada ölüyor."
Odadaki herkesin dikkati ona yönelmişti. Akif ve Kadir sessizce dinliyor, Okan ise gözlerini ondan ayırmıyordu.
"Tıpkı dün geceki oyunda olduğu gibi," diye devam etti Vera, "Tek repliği, son sahnede: 'Sonunda konuşuyorum… ölmek için.' Ve kadehinden bir yudum alarak ölür."
Akif lafını böldü, yüzünde şaşkınlık ve tedirginlik vardı. "Tam da bu sahnede ölmüş yani? Tıpkı Eylem gibi."
Vera başını onaylar şekilde salladı. "Aynen öyle." Sonra notlarına döndü. "Yazar Étienne Marceau, oyunun yasaklanmasından 11 gün sonra intihar etti. Defterinde farklı sayfalara aynı cümleyi yazdığı görülmüş: 'Ses ölümle tamamlanır.'"
Akif iç çekti, bu sefer kollarını ovuşturdu, tüyleri ürpermiş gibiydi. "Tövbe tövbee," diye mırıldandı. Sonra arkadaşının odaklanmış yüzüne baktı. "Başka oyun mu kalmadı Okan'ın gidilecek? İçim bir tuhaf oldu."
Okan bu tepkiyi gereksiz buldu. Kaşlarını hafifçe çatarak, "Pardon Akifcim, sana beğendiremediysek özür dileriz," diye karşılık verdi,
Akif bozulur gibi oldu ama belli etmemeye çalıştı.
Vera, onlara hiç takılmadan konuşmaya devam etti. Mezun olduğu edebiyat fakültesinden ve bugüne kadar okuduğu her şeyden yararlanarak bir sentez yapmaya başladı. "Bakın," diye mırıldandı, elindeki notları masaya bırakarak. "Burada sadece tesadüflerden değil, çok daha derin bir bağdan bahsediyoruz. Oyunun kökleri sürrealist ve varoluşçu düşüncede saklı. Antonin Artaud'nun 'bedensel arınma' fikrini düşünün; acı ve şiddet yoluyla bir tür ruhsal temizlenme. Karakterin susuşu ve nihai eylemi, bunun bir tezahürü gibi."
Sözlerine devam ederken, parmaklarıyla havada anlamlı bir hareket çizdi: "Jean-Paul Sartre'ın 'özgür irade ve ölüm' ilişkisi de burada devreye giriyor. Karakter, konuşamadığı bir dünyada, ölümü son bir özgür seçim, nihai bir ifade biçimi olarak seçiyor. Burada 'Ben kimim?' sorusundan ziyade, daha temel bir soru var: 'Ben sustuğumda neyim?'"
Okan, Vera'nın bu yorumuna başını hafifçe eğerek katıldı, gözlerinde derin bir konsantrasyon vardı. "Evet," diye onayladı, sesi düşünceliydi. "Zaten oyunun tüm felsefesi de burada yatıyor. İnsanın hakikati bazen kelimelerde değil, bedenin eylemlerinde açığa çıkar. Konuşmanın imkânsız olduğu yerde, insan kendini ancak bu şekilde -ölümle- tamamlayabilir."
Bir an duraksadı, sonra daha vurgulu bir tonla ekledi: "O halde final repliği 'ölmek için'- sadece metinsel bir detay değil. Oyunun sanatsal bütünlüğünün, sahneyle sınırlı kalmayıp gerçek hayata sızan bir tamamlanışı gibi. Sanki bu oyun, sadece sahnede değil, gerçeklikte de 'tamamlanmak' istiyor."
Vera, odadaki ağır sessizlikte tekrar notlarına döndü. Mavi gözlerinde bir tedirginlik vardı. Üç erkeği; Okan'ın odaklanmış, Akif'in hâlâ ürpermiş, Kadir'in ise hayretle açılmış bakışlarını bir an süzdü.
"Birkaç detay daha var..." diye başladı, sesi biraz daha alçalarak. "Kaynakları çok detaylı taradım... O zamanki bazı söylentilere göre, provada Claire'in kullandığı o kristal kadeh... tiyatroda sürekli yer değiştiriyormuş."
Duraksadı, bu bilginin tuhaflığının oturması için bir an bekledi. "Bir gün kulisin bir köşesinde duruyormuş, ertesi gün kostüm odasında, başka bir gün sahne arkasındaki bir dolapta... Sanki... sanki birileri onu taşıyor, ya da kadeh kendi kendine hareket ediyormuş gibi."
Bu sözler odada somut bir soğukluk yaratmıştı. Akif istemsizce koltuğunda geriye yaslandı. Kadir'in ağzı hafif aralandı.
Vera devam etmeden önce derin bir nefes aldı. "Ve... Etienne Marceau'nun, yani gerçek yazarın intihar ettiği dairenin alt komşusu... ifadesinde o gece yukarıdan, Marceau'nun dairesinden, bir fısıltı duyduğunu söylüyor."
Vera'nın da sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü, sanki o sesi taklit ediyormuş gibi: "Bir kadının... boğazından zorla çıkan, tıkanmış bir ses gibi bir şeyler olduğunu iddia ediyor. Ama Marceau o sırada dairede yalnızmış."
Bu son bilgi, odadaki gerilimi iyice artırmıştı. Artık sadece tesadüflerden veya felsefi alt metinlerden değil, ürkütücü ve açıklanamaz detaylardan da bahsediyorlardı.
"Tövbe estağfurullah."
Bu kez iç çeken, kendi kendine mırıldanan Kadir'di. Genç yardımcının yüzü solgundu, ince dudakları gergindi. "Başkomiserim," diye söze başladı, sesi hafif titriyordu, "bu olaylar tesadüf olmak için sizce de fazla ürkütücü değil mi?" Ne diyeceğini bilemeyerek duraksadı, ince dudaklarını ıslattı. "Yani... öyle şeylerden bahsediyorsunuz ki..." Kara, saf gözleri ürkekçe Okan'ın yüzünde gezindi. "Ben... ben böyle şeylerden biraz korkarım." İtiraf eder gibiydi ve bu itiraf onu utandırmıştı, yüzüne hafif bir allık yayıldı.
İmdadına Akif yetişti. "Ben de sabahtan beri aynı şeyi söylüyorum ama bir türlü dinletemiyorum," diye çıkıştı, sesinde hem korku hem de bir rahatlama vardı; yalnız olmadığını görmek onu biraz cesaretlendirmişti. Sonra duraksadı, düşünceli bir ifadeyle koyu kahve saçlarını karıştırdı. Sesi biraz daha ciddileşerek, "Belki de..." diye mırıldandı, "belki de bazı şeyleri kurcalamamak gerekiyordur. Bazı kapılar, açılmak için değil, kapalı kalmak için yapılmıştır."
Okan, sağ elini yana doğru açtı. Yüzünde inanmazlık ve hafif bir hayal kırıklığı vardı. Sırayla, önce Kadir'e, sonra Akif'e baktı.
"Siz ciddi misiniz?" diye sordu, sesi yükselerek. "Bu anlattığınız hikayelerin, bu söylentilerin gerçekliğine inanmadığınızı umuyorum, değil mi?" Koyu sarı kaşlarını hafifçe çatarak, açıklayıcı, sabırlı bir ton takındı: "Bakın, insanlar 'lanet' hikayeleri uydurmaya bayılır. Bu bugün de böyle, 1947'de Paris’te de böyleymiş anlaşılan. Muhtemelen yaşanan talihsiz olayları abartıp, üzerine mistik bir hikaye örmüş, böylece olayı daha 'ilginç' hale getirmek istemişler. Hepsi bu."
Cevap, hiç beklemediği bir yerden, sevgilisinden geldi.
"Ama dün gece Eylem öldü, Okan." Vera'nın sesi netti. Mavi gözleri kocaman açılmış, Okan'ın yüzüne dikilmişti. "Hem de tıpkı Claire gibi. Aynı sahnede, aynı şekilde. Sence bütün bunlar sadece 'kötü bir itibar yaratma çabası' ile açıklanabilir mi?"
Okan, Vera'ya inanamıyor gibi baktı. Onun da hala bu "lanet" fikrine kapılması, onu şaşırtmıştı.
"Sen de mi, Vera?" diye sordu, sesi bu kez daha yumuşak, neredeyse yalvarırcasına. "Yapma, Allah aşkına. Lanet diye bir şey yok. Bunlar hep tesadüf. İstatistiksel olarak mümkün, sadece çok talihsiz bir tesadüf."
Vera'ya bakarken, zihninde Eylem'in cansız bedeni ve etrafa saçılan cam parçaları canlandı. İçten içe, bu kadar çok benzerliğin sıradan bir tesadüf olup olamayacağını sorguluyor, ama bir polis olarak mantığa ve kanıta dayanmak zorunda olduğunu kendine hatırlatıyordu. Bu son cümlesi, sadece Kadir ve Akif'i değil, kendisini de ikna etmeye çalışan bir tondaydı.
Kimse karşı çıkmadı. Odaya, Okan'ın sözlerinin ardından ağır bir sessizlik çöktü. Akif ve Kadir, bakışlarını kaçırdı, Vera ise notlarına yeniden döndü.
Okan, derin bir iç çekti. Avuçlarını masanın üzerinde birleştirdi ve Vera'ya döndü. Yüzündeki ifade, tüm mistik spekülasyonları bir kenara bırakıp, somut gerçeklere odaklanma zamanının geldiğini gösteriyordu.
"Evet," dedi, sesi artık daha sakin ve işine odaklanmıştı. "Polis ve ölüm raporunu da bulduğunu söylemiştin, değil mi?" Hafifçe başını eğerek, neredeyse rica eder bir tavırla ekledi: "Rica etsem, o kısma, 'gerçek' verilerin olduğu kısma geçebilir miyiz artık?"
"Tabii," dedi Vera, uzun, ince parmakları arasında tuttuğu sararmış kağıtları düzelterek. "O zamanki polis raporuna göre, oyuncu Claire yere yığıldığında, bir süre kimse sahnenin gerçek olduğunu düşünmemiş. Hatta yönetmen, harika bir düşüş olarak değerlendirmiş bunu..." Vera, bir dipnot ekler gibi hafifçe başını yana eğdi. "Adamın gerçeklikle ilgili bir takıntısı varmış zaten. Her şey gerçek olmalı, en azından gerçek gibi gözükmeliymiş."
Okan, kendi kendine mırıldandı, sesi alçak ve düşünceliydi: "Yaman gibi..." İçinden, şimdiki yönetmen Yaman'ın "Her şey gerçek gibi görünmeliydi," sözü yankılandı. Tuhaf bir paralellikti bu.
Vera devam etti, gözleri raporun satırlarında gezerek: "Claire Morel'in dudaklarında bir kızarıklık tespit edilmiş. Kadehte ise şaraptan başka bir şey bulunamamış." Birkaç sayfa daha çevirdi, aradığı yeri buldu. "Bu da Paris Tıp Akademisi'nden alınmış ölüm raporu. Ölüm sebebi: ani kardiyak arrest. Muhtemel tetikleyici: şiddetli anafilaktik reaksiyon. Boğaz bölgesinde ani ödem, akciğerde çok hafif aspirasyon bulgusu, kalp ritim bozukluğu izleri..."
"Neden peki?" Akif'in ince dudakları merakla aralanmış, sorusu odanın sessizliğini yırtmıştı.
Vera, kağıdı hafifçe sallayarak açıklamaya başladı: "Oyunda kullanılan kadeh, muhtemelen İkinci Dünya Savaşı zamanından kalma, arsenikli bir solüsyonla temizlenmiş." Başını kağıtlardan kaldırıp açıklama yapmayı sürdürdü. “O dönemde arsenik zehirlenmesini teşhis etmek laboratuvar imkânlarına ve doktora bağlıydı. Her vakada rutin inceleme yapılmadığı için, raporlara çoğu zaman net bir teşhis yazılmazdı.” Bu belirsizlik de..." diye ekledi, kaşları hafifçe kalkarak, "...tabii ki 'lanet' efsanesinin büyümesine yol açmış."
Kadir, son bir umutla amirine baktı. Gözleri, olağan durumlarda asla göstermeyeceği bir korkuyla büyümüştü. Normalde amirine karşı gelmekten imtina ederdi, ama şu an gerçekten ürkmüştü bu davadan.
"Kesin bırakmıyor muyuz Başkomiserim davayı?" diye sordu, sesi titrek.
Okan da normalde olsa böyle bir yaklaşıma kızardı. Ama yardımcısının yüzündeki o masum, çaresiz ifadeye bir şey diyemedi. Hatta dudaklarının kenarında hafif, şefkatli bir gülümseme belirdi.
"Hayır, Kadirciğim," dedi, sesi sakin ve güven verici. "Bırakmıyoruz tabii ki."
Kadir iç çekti, bu kez Akif'in yüzüne baktı, destek arar gibi. "Yapacak bir şey yok, Akif Komiserim," dedi, sesi biraz daha kararlı. "Ayet-el Kürsi'mizi okuyup gireceğiz bu işe."
Okan bu tepkiyi hiç beklemiyordu. Bu kez içten, yumuşak bir kahkaha attı. "N'apacaksın? N'apacaksın?" diye takıldı ona, sesi eğlenceli bir şaşkınlıkla doluydu.
Kadir, hiç alınmadan, tamamen samimi bir ifadeyle açıklamaya girişti: "Korur derler, Başkomiserim. Babaannem öyle derdi. Kötülük, musibet yaklaşmazmış."
Okan, dudaklarını hafifçe ısırdı. Kadir'in bu içten, saf inancı hoşuna gitmişti. Dalga geçmiyordu, sadece bu samimi tavır onu gülümsetmişti.
"İyi, madem..." dedi, başını onaylar şekilde sallayarak. "Sen oku o zaman. Hatta benim yerime de oku."
"Tabii okurum Başkomiserim," dedi Kadir, yüzünde küçük, ciddi bir ifadeyle. O an için tüm korkusu, yerini görevinin sorumluluğuna bırakmış gibiydi.
Okan, gülümsemesine ara verip ciddileşti. Yüzündeki yumuşak ifade, yerini mesleki kararlılığa bıraktı. "Hadi artık işe koyulalım. Hale sorguya hazır mı, sen bir kontrol et, Kadir," diye talimat verdi yardımcısına.
"Emredersiniz Başkomiserim." Kadir, hızlı ve kararlı adımlarla odadan çıktı.
Vera bu sırada, aralarında geçen bu anlaşılması güç diyaloğu çözmeye çalışıyordu. Kaşları hafifçe çatılmış, kafası karışmıştı. "Ne okuyorsunuz ya? Ben niye anlamadım?" diye sordu, sesinde hafif bir şaşkınlık vardı.
Okan, sevgilisine döndü, sevecenlikle baktı. "Dua, canım, dua," diye açıkladı sakin bir sesle. "Kadir, hepimizin yerine okuyup üfleyecekmiş. Kötülüklerden, musibetlerden korunmak için."
…
Okan, dosyalarını toplayarak aşağı kata, sorgu odasına indi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, buranın soğuk havasıyla karşılaştı. Duvarlar boş, masa çıplak, hava ise ağır ve durgundu. Tek pencereden sızan sabah ışığı, odayı yeterince aydınlatmıyordu.
İçeride, masanın diğer tarafında Hale oturuyordu. Yüzü sakin, hatta neredeyse tepkisiz görünüyordu. Genç kadın, dikkat çekici bir güzelliğe sahipti. Doğal, kızıla çalan kıvırcık saçları omuzlarına dökülüyor, yeşil gözleri masadan hiç kalkmadan, sert ve dik bir ifadeyle karşıya bakıyordu. Minik, düzgün bir burnu ve dolgun, incecik çizgilerle şekillenmiş dudakları vardı. Cildi pürüzsüz, yüz hatları ise keskin ve belirgindi. Otuzlu yaşlarının başında olmalıydı; Okan, ikisinin de hemen hemen aynı yaşta olduğunu düşündü.
Genç polis, elindeki dosyalarla içeri girip genç kadının karşısına oturdu. Yerine yerleşirken hafifçe sandalyesini masaya doğru çekti.
"Merhaba Hale Hanım," diye başladı, sesi resmi ama yatıştırıcı bir tondaydı. "Başkomiseri, Okan Tilmen ben. Sizinle Eylem Eralp hakkında konuşmak istiyorum."
Hale yanıt vermedi. Sadece başıyla hafifçe, neredeyse hissedilmeyecek bir hareketle onayladı.
Okan, masanın üzerindeki kayıt cihazını açtı. Küçük kırmızı ışık yanıp sönmeye başladı.
"Kayıt başladı," diye bildirdi, sesi net ve prosedüre uygun. "Tarih 20 Nisan. Hale Tunçöz, şüpheli sıfatıyla ifadeniz alınacaktır."
Okan, gözlerini dosyadaki notlardan alıp Hale'nin yüzüne, o çarpıcı yeşil gözlerine dikti. Onun yüzündeki en ufak bir kasılmayı, bakışlarındaki en küçük bir kaymayı yakalamaya çalışıyordu.
"Hale Hanım," diye başladı, sesi sakin ve ölçülü. "Bildiğim kadarıyla siz, Eylem'in 'understudy'si, yani yedeğiymişsiniz. Ve aynı zamanda oyundaki ikinci kadın başrolü oynuyormuşsunuz. Doğru mu?"
Hale, mimiksiz bir yüzle başını salladı. "Evet."
Okan, gözlerini hafifçe kıstı. Bu kadının duvarlarını yıkmak zor olacaktı. "Peki," diye devam etti, sesini biraz daha yumuşatarak. "Buna içerliyor muydunuz? Yedek olmak sizi rahatsız ediyor muydu?"
Hale'nin yüzünde ilk kez belirgin bir mimik belirdi. Dudaklarının kenarlarında hafif, alaycı bir gülümseme gezindi. Okan, bu küçük tepki sırasında genç kadının her iki yanağında da belirgin gamzeler olduğunu fark etti. Gülümsemesi onu yumuşatmak yerine, daha keskin gösteriyordu.
"İçerlemiyordum," dedi Hale, sesi sakindi, ama arkasında bir tür küçümseme vardı. "Yalnızca... Yaman’ın yaptığı aptalca bir seçimdi bu."
Bu beklenmedik ve sert tepki karşısında Okan kaşlarını kaldırdı. "Öyle mi?" diye sordu, sesinde hafif bir şaşkınlık.
"Öyle." Hale, başını hafifçe yana eğdi. "Rahmetlinin arkasından böyle konuşmak istemem ama... Eylem, yıldız ışığı olmayan biriydi." Yeşil gözleri, sanki daha da soğumuştu ve bakışlarında hafif, kemirici bir kıskançlık dolanıp duruyordu.
Okan, ne demek istediğini anlamıştı. İki kadın yan yana geldiğinde, Eylem, Hale'ye göre çok daha sönük çizgilere, daha az dikkat çekici, neredeyse sıradan bir görünüme sahipti. Ancak Okan, bu fikre katılmıyordu ve bunu belirtmekten çekinmedi.
"Kusura bakmayın," dedi, sesi kararlı. "Ama ben size katılmıyorum. Eylem çok başarılı bir oyuncuydu. Sahnedeyken inanılmaz bir varlık sergiliyordu."
Hale omuz silkti, hareketi kayıtsız ve küçümseyiciydi. "Nereden biliyorsunuz?" diye sordu, sesi hafifçe alaycı.
"Oradaydım," diye karşılık verdi Okan sakince. "Oyunu izledim."
Hale, gözlerini Okan'dan kaçırdı, bakışları odanın boş bir köşesine daldı. Sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi, alçak bir sesle mırıldandı: "Camille karakteri... onu daha iyi anlayan biri tarafından oynanmayı hak ediyordu."
Okan, bu cümlenin tam olarak nereye varmak istediğini anlamadı. Hale'nin Eylem'i kıskanması mı, yoksa karaktere dair derinlemesine bir iddiası mı vardı? Bunu henüz çözememişti. Önündeki deftere, genç kadının söylediği bu belirsiz ve anlamlı cümleyi dikkatle not etti.
Okan, parmaklarını masanın üzerinde hafifçe tıkırdatarak bir sonraki soruya geçti. Hareketi düşünceli ve odaklanmıştı. "Hale Hanım," diye başladı, sesi yine o profesyonel, tarafsız tonla. "Şarabı, sahnedeki masanın üzerine siz getirmişsiniz, doğru değil mi?"
Hale, hiç tereddüt etmeden, yüzünde en ufak bir tedirginlik belirtisi göstermeden başıyla onayladı. "Evet. Baran doldurmuştu kadehi, ben de sahneye getirdim."
Okan, bu sırada göz ucuyla Hale'nin sol bileğinde, ceketinin kolunun biraz üzerinde kalan kırmızı, hafif kabarık bir leke fark etti. Cildin geri kalanı pürüzsüzken, bu belirgin bir şekilde dikkat çekiyordu. Not almaya devam ediyormuş gibi yaparak, soruyu sormaya devam etti, bakışları hâlâ defterindeymiş gibi:
"Peki, Baran Bey'in kadehi doldurmasıyla sizin kadehi almanız eş zamanlı mıydı? Arada başka biri kadehe dokundu mu, temas etti mi?"
Hale, kayıtsızca omuz silkti. "Eş zamanlı değildi. Herhangi biri dokundu mu, bilmiyorum. Ama ben eldivenle dokundum." Açıklamasını, hafifçe burun kıvırarak tamamladı: "Kadeh kirlenmesin diye. Bu, uygulanan bir prosedür."
Okan, anladığını belirtir gibi başını salladı. Sonra, başını kaldırıp doğrudan Hale'nin gözlerine baktı. Sesini yumuşak, neredeyse ilgisizmiş gibi tutmaya çalışarak sordu: "Peki, herhangi bir şeye alerjiniz var mı?"
Hale, bu ani konu değişikliği karşısında şaşırdı. Kaşlarını çatarak, "Nasıl yani?" diye karşılık verdi.
Okan, kalemiyle hafifçe Hale'nin bileğini işaret etti, yüzünde zararsız, sadece meraklı bir ifade vardı. "Bileğinizdeki kızarıklık. Bana alerji gibi gözüktü."
Hale'nin yüzündeki sakin ifade anında değişti. Neredeyse içgüdüsel bir hareketle, üzerindeki ceketin kolunu aşağı doğru çekiştirip bileğini kapattı ve elini masanın üzerinden hızla çekti. Hareketi hızlı ve savunmacıydı. "Egzama," diye yanıt verdi, sesi biraz daha keskinleşmişti. "Ara sıra azıyor, böyle oluyor."
Okan, son bir kez Hale'nin yüzündeki ifadeyi okumaya çalıştı. Bu soğuk, mesafeli güzelliğin ardında ne kadar derinlik olduğunu anlamaya çabalıyordu. "Peki, Hale Hanım," diye devam etti, sesini yumuşak ama istikrarlı tutarak. "Sizce Eylem'in ölümü... kimin işine yarardı? Yani, ona karşı kin besleyen, düşmanlık duyan biri var mıydı çevresinde?"
Hale, bir an bile düşünmeden, kayıtsız bir tavırla mırıldandı: "Oyunun işine yarardı. Yaradı da."
Okan, bu kez gerçekten şaşırmıştı. Kaşlarını çatarak, "Anlayamadım," dedi.
Hale, nihayet başını kaldırdı ve Okan'a baktı. Yeşil gözlerinde soğuk, neredeyse metalik bir parıltı vardı. "Varlığı değil, ölümü..." diye açıkladı, her kelimeyi bilinçli seçiyormuş gibi. "Rolü... sahneyi... daha gerçek yaptı." Dudaklarında ince, ürpertici bir gülümseme belirdi. "Siz de gördünüz... şimdi herkes konuşuyor. Kimse unutmayacak onu. O... artık bir efsane oldu."
Okan, bu son derece rasyonel, pragmatist ve acımasız analiz karşısında hafifçe ürperdi. İçinde, sanat adına bu kadar soğukkanlı olabilmenin ahlaki sınırlarını sorgulayan bir tepki uyandı. Cevap vermeye fırsat bulamadan, Hale konuşmaya devam etti.
"Tabii," diye ekledi, sanki laf arasında bir ayrıntı veriyormuş gibi, "'düşmanı var mı' sorusu biraz daha karışık. Baran'la Eylem sevgiliydi, bilginiz vardır. Ama Eylem son zamanlarda Baran'dan ayrılmak istiyordu. Baran ise bunu pek istemiyor gibiydi." Hafifçe omuz silkti. "Bir de... Eylem'e film teklifleri gelmişti. Bunun için de kavga ettiklerine kulak misafiri oldum geçen hafta provada. Ama detayını bilmiyorum. Baran'la konuşmalısınız."
Bu son bilgi, Okan'ın zihninde yeni bir kapı aralamıştı. Baran Özkan... Hastalığı bahane edip oyundan erken ayrılan, Eylem'in eski sevgilisi. Hale'nin işaret ettiği gibi, bir ayrılık ve kıskançlık hikayesi, her zaman güçlü bir motive edici olabilirdi.
…
“Sen ne düşünüyorsun?” Vera, kanepeye yayılıp uzun çıplak bacaklarını uzattı; bakışları karşı koltukta uzanan sevgilisindeydi.
Okan'ın bakışları, karşı duvarda asılı olan ve odanın loş ışığında silikleşen bir resme takılı kalmıştı. Vera'nın sorusuyla irkildi gibi oldu, ama bakışlarını hâlâ oradan çekmiyordu. Zihni, sorgu odasında, Hale'nin o soğuk ve keskin ifadesindeydi.
"Hale," diye mırıldandı, sesi düşünceli ve uzaktan geliyormuş gibi. "Eylem'den hiç hoşlanmıyor. Bu çok açıktı." Sonunda başını çevirip Vera'ya baktı. "Ama bu, sadece rolünü kıskanmakla ilgili değil. Onu bütünüyle... bir varlık olarak küçümsüyor, hatta hor görüyor gibiydi."
Yerinden kalktı, huzursuzca birkaç adım attı. "Sahnede Eylem'i izlerken, 'yıldız ışığı olmayan biri' dedi. Bu sadece bir oyunculuk eleştirisi değildi. Daha derin, daha kişisel bir aşağılama gibiydi. Sanki Eylem'in, o rolü, o sahneyi, hatta o dünyayı hak etmediğini düşünüyordu."
Okan, koltuğun kenarına ilişti ve Vera'nın gözlerine baktı. "Ve o 'oyunun işine yaradı' lafı... Vera, bu kadar soğukkanlı, bu kadar hesaplı bir pragmatizm normal değil. Bir insanın ölümünü, sadece sanatsal bir başarı ya da bir 'efsane' yaratma fırsatı olarak görmek... Burada bir şeyler ters."
"Peki ya Yaman?" diye sordu Vera, ayaklarının ucuna oturan sevgilisine yer açıp dizlerini göğsüne doğru çekti. Yüzünde merak ve bir miktar endişe vardı.
Okan'ın yüzü buruştu, hafifçe tiksinmiş gibi bir ifadeyle. "Kendini entel sanan boş bir herifin teki," diye karşılık verdi, sesinde açık bir küçümseme vardı. Ama sonra duraksadı, düşünceli bir ifadeyle devam etti: "Ama değişik bir kafa yapısı var. Hafif... çatlak bir hali var, yani." Duraksadı, Vera'nın gözlerine baktı. "Gerçeklikle ilgili bir takıntısı var, Vera. Bu her cümlesinden, her yönlendirmesinden anlaşılıyor. Her şeyin gerçek, hatta gerçekten de daha gerçek olmasını istiyor."
Vera, olduğu yerde doğruldu. Aynı şeyi tekrar etmekten sıkılmıştı, bu yüzden konuşmadı. Ama Okan onun gözlerine bakarak bile ne düşündüğünü anladı. Yüzündeki ifade, zihninde beliren rahatsız edici paralelliği ele veriyordu.
Okan, sesini biraz daha alçaltarak, neredeyse fısıldarcasına ekledi: "Tıpkı 1947'deki yönetmen gibi."
Bu sözler odada ağır bir şekilde asılı kaldı. Okan'ın, sabah Vera polis raporunu okurken fark ettiği, o rahatsız edici tesadüf, şimdi yine Okan'ın ağzından bu kez somut bir şüphe olarak çıkmıştı. İki farklı yüzyılda, iki farklı yönetmen... Aynı takıntı, aynı trajik sonuçlar.
Okan, Vera'nın artan huzursuzluğunu fark etti. Muhtemelen konuyu tekrar o "lanet" ve rahatsız edici tesadüfler etrafında döndüreceğini düşünerek, konuyu aniden değiştirdi. Bakır rengi gözlerine muzip, oyunbaz bir ifade yerleşti.
"Neyse, şimdi bunları boşverelim de," diye başladı, sesine yapay bir ciddiyet katmaya çalışarak. "Sen son zamanlarda neden bu evdeki dolapları açıp bakmıyorsun?"
Vera anlamamıştı. Hafifçe kaşlarını çatarak, "Nasıl yani?" diye sordu.
Okan'ın gülümsemesi genişledi. "Ne bileyim işte... Ne var ne yok, etrafa bakmıyor musun hiç? Keşif falan."
Vera'ya göre sohbet gittikçe anlamsızlaşıyordu. Yüzündeki soru işareti büyüdü. "Okan, anlamıyorum seni hiç."
Okan ayağa kalktı, teatral bir havayla. "Sürpriz olsun, kendin bul istemiştim ama günlerdir orada durmasına rağmen sen fark etmedin."
Vera'nın da güzel yüzünde hafif bir gülümseme belirdi, beyaz dişleri görünüyordu. Bu ani değişimin ve Okan'ın çocuksu heyecanının tatlılığına gülümsüyor, onu izliyordu.
Okan bu sırada salondaki ahşap dolabın önünde duruyordu. Sağ eliyle sol elini işaret edip, sonra elini çenesine koydu, yapmacık bir düşünme pozuna girdi. "E, gel kendin gör madem."
Vera, merakla ayaklandı. Dolabın önüne gidip yavaşça kapağı kendine doğru çekti.
Gördüğü şeyle mavi gözleri kocaman açıldı, nefesi kesilmiş gibi oldu. Ağzı hafifçe aralandı, beyaz dişleri bu kez bir şaşkınlık ifadesiyle tamamen görünür oldu. "Okan, bu... bu ne?"
Bu kendisinin bir karakalem çizimiydi. Ama Vera kendini hiç böyle yakalayamamıştı.

Vera’nın gözleri, çizimdeki kadının bakışına takıldı. Bu güzellik makyajla ya da pozla gelmemişti; bir bakışla, samimi ve yakalanması zor bir anda yakalanmıştı. Okan görmüştü onu böyle. Üstelik Vera’nın farkında olmadığı, kendini izlemediği bir anı seçmişti. Bu poz, ona tuhaf bir şekilde tanıdık geliyordu. Kendini aynalarda asla böyle görmezdi, ama fotoğraflarda başkalarının objektifine istemeden yakalandığı, kendini kollamadığı anlarda hep bu açıya, bu doğallığa düşerdi. Demek ki Okan onu, kendini fark etmediği, en savunmasız ve en gerçek anlarıyla çizmişti.
Üzerindeki taşların, mücevherlerin çizilmemiş olması, ironik bir şekilde onları daha belirgin kılmıştı.Beyaz kâğıdın boşluğu, hiç uğraşmadan, süsten arınmış bir şekilde parlıyordu. Vera bunu fark ettiğinde küçük, derin bir memnuniyet hissetti; Okan, süsü çizerek değil, dokunmayarak, onu yok sayarak göstermişti. Ona fazla bir şey eklememiş, çıkarmamış; olduğu kadarını, en sade haliyle yeterli bulmuş gibiydi.
Ve Vera'nın çerçeveyi eline aldığı an fark ettiği ilk detay, ne kendi yüzünün kusursuz çizgileri, ne dudaklarının eğimi, ne de o tanıdık ama bir o kadar da yabancı bakıştı. Kâğıdın kenarına, özellikle göz çevresine bulaşmış incecik silgi tozlarıydı. Okan belli ki defalarca silmiş, düzeltmiş, yeniden çizmişti... Kâğıdın o bölgeleri hafifçe pütürlü ve solgundu; Vera, parmak ucuyla o bölgeye dokunduğunda, Okan'ın ne kadar çok uğraştığını, ne kadar emek verdiğini hissedebiliyordu. Bu, çizimin en mükemmel, en canlı görünen yerlerinin, aslında en çok mücadele edilen, en çok ter dökülen yerler olduğunu fısıldıyordu sanki.
Vera'nın gözleri buğulandı, içleri nemle doldu. "Okan, bu... bu harika olmuş..." diye fısıldadı, sesi heyecandan titreyerek. "Bunu sen mi yaptın? Sahiden mi?" Hayretle sevgilisinin yüzüne baktı, mavi gözlerinde inanmazlık ve büyülenmişlik vardı.
Okan hafifçe kızardı, alçakgönüllü bir tavırla başını öne eğdi. "Aylar önce... resme dönmem konusunda söylediklerin içimde bir şeyleri uyandırdı," diye mırıldandı. "Başta yapamam sandım, ellerim unutmuş sanıyordum. Ama sonra... bana hayatta en çok ilham veren şeyden, senden başlamak istedim. Sonra da... gerisi geldi işte." Çekingen bir şekilde resme baktı, tıpkı ilk kez bir eserini sergileyen küçük bir çocuk gibi. "Beğendin mi sahiden?" diye sordu, sesinde kırılgan bir umut vardı.
Vera başını iki yana salladı, gözleri hâlâ çizime dikilmişti. "Sen deli misin?" dedi, sesi yumuşacık ve sevgi dolu. "Bayıldım... Hayatımda aldığım en güzel, en anlamlı hediye bu." Aniden hareketlenerek Okan'ın boynuna atladı, onu sıkı sıkıya sarıldı.
Okan da kollarını Vera'nın etrafına doladı, bu samimi tepki karşısında içi ısınmıştı. Vera hafifçe geri çekilip Okan'ın dudaklarını kendi dudaklarına bastırdı, kısa ama yoğun bir öpücük. Sonra yine ayrılır gibi oldu, avuçlarını Okan'ın göğsüne dayayıp ona baktı. Gözleri, hayranlık ve aşkla parlıyordu.
"Sen nasıl bir adamsın böyle?" diye fısıldadı, her kelimeyi vurgulayarak. "Elinden gelmeyen iş yok. Hem zeki, hem becerikli, hem de yakışıklı..."
Okan, kendini beğenmişlikle değil, Vera'nın bu coşkulu övgüsünden utangaç bir keyif alarak sırıttı. Gözlerinde bir ışıltı vardı. "Devamı yok mu?" diye şakayla karışık sordu, sesi alçak ve çekici. "Biraz daha abartabilirdin, ben bundan hiç şikayetçi olmazdım." Onu tekrar kendine çekti, alnı Vera'nın alnına değerken. "Ama asıl sihir," diye fısıldadı dudaklarına çok yakından, "çizebileceğim en güzel şeyin zaten karşımda olması."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |