
Okan, sabahın alacakaranlığında erkenden uyanmış, Baran'ın adresini öğrenmiş ve Emniyet'e uğramadan doğrudan Üsküdar'daki mahalleye yola koyulmuştu. Şehir henüz tam uyanmamıştı; sokaklar sessiz, hava ise Nisan sonuna gelinmiş olmasına rağmen alışılmadık derecede ağır ve basıktı. Gökyüzü alçak, kül rengi bulutlarla kaplıydı. Hafif ama serin bir rüzgar, ağaçların yeni filizlenen yapraklarını hışırdatıyordu, havada yağmur kokusu vardı.
Üsküdar'ın, kendi evine de çok uzak olmayan, yüksek bir tepesindeki yeni, bakımlı bir apartmanın önüne geldi. Binanın beyaz cephesi, kapalı havada soluk görünüyordu. Aracını sakin sokağın kenarına park etti. Motorun son titreyişleri kesildiğinde, etrafı saran bir sessizlik çöktü. Başını kaldırıp apartmana baktı. En üst katlardan, şanslı dairelerden boğazın muhteşem manzarası görünüyor olmalıydı, diye düşündü.
Aparmanın girişine yöneldi. Şansına, camlı ana kapı aralıktı. İçeri girdi, serin ve ferah bir giriş holüyle karşılaştı. Asansöre baktı, ama merdivenleri tercih etti. Adımları, mermer basamaklarda yankılanırken, zihni Baran Özkan ve onunla yapacağı görüşmeyi hazırlıyordu. Beşinci, yani en üst kata ulaştığında nefesi biraz hızlanmıştı. Dar koridorda ilerleyip doğru kapının önünde durdu. Pirinç numaranın üzerindeki '5A'yı kontrol ettikten sonra, parmağını zile dokundurdu.
Zil sesi, dairenin içinde keskin bir şekilde çaldı. Okan, kapının ardından gelecek bir hareket, bir ses bekledi. Bir süre, hiçbir şey olmadı. Tam tekrar basacakken, içeriden hafif, sürüklenen ayak sesleri duyuldu. Sonra, kapı yavaşça, gıcırtıyla aralandı.
Kapıyı açan adam, uzun boyluydu. Kısa, kesilmiş koyu renk saçları dağınıktı. Yüzünde, birkaç günlük hafif bir sakal vardı ve muhtemelen yirmili yaşlarının sonundaydı. Gözleri, derin bir uykudan yeni uyanmış gibi mahmurdular; açık kahverengi irislerini, parlak koridor ışığına alışmak için kırpıştırıyordu. "Buyurun?" diye sordu, sesi kalın ve uykuluydu.
"Baran Özkan'la görüşecektim."
Okan'ın sesi, Baran'ın mahmur halinin aksine, net, dinç ve otoriterdi. Havayı anında değiştirmişti.
"Baran benim." Adam, üzerindeki bol paçalı gri eşofman ve geniş bir hırka ile kendini kapıya biraz daha yasladı. Savunmasız ve korunaksız görünüyordu.
"Başkomiseri, Okan Tilmen. Sizinle Eylem Eralp hakkında konuşacaktım, Baran Bey."
Baran'ın yüzündeki uyku mahmurluğu, bir anda silinip gitti. Gözleri aniden açıldı, bakışları odaklandı. Sanki buz gibi suyla yüzüne vurulmuş gibiydi. Omuzları gerildi, duruşu dikleşti. Bir anlık şok ve duraksamadan sonra, eliyle kapıyı biraz daha araladı. "Buyurun... buyurun," diye tekrarladı, sesi bu kez daha tiz ve gergindi. Eliyle içeriyi işaret ederken, gözleri endişeyle holün içini, belki de ortalıkta görünmesini istemediği bir şey olup olmadığını kontrol eder gibi süzdü.
Okan, kapı eşiğinden içeri adımını attı. Daire, dışarıdan beklediği gibi değildi. Geniş, yüksek tavanlıydı böyle bir evin ferah olması beklenirdi, ancak içeride hissettiği ilk şey, ağır, durgun bir hava oldu. Pencereler sıkı sıkıya kapalıydı, uzun zamandır açılmamış gibi. Boğucu bir sessizlik, her köşeye sinmişti.
Holün sonu, ahşap parkelerin loş ışıkta parladığı geniş bir salona açılıyordu. Ve tam da Okan'ın tahmin ettiği gibi, salonun tam karşısındaki devasa camdan, Nisan bulutlarının gri perdesi ardında, Boğaz'ın soluk ve dingin manzarası görünüyordu. Bu muhteşem panorama, dairenin içindeki ölü hava ile keskin bir tezat oluşturuyordu.
Holde ilerlerken, sağdaki mutfağın açık kapısından içeri süzülen bakışları, tezgahın üzerindeki manzarayı yakaladı: dibinde kurumuş kahve tortuları bırakmış birkaç kirli fincan ve yırtılıp açılmış bir hazır çorba paketi. Düzensizlik ve ihmalkarlık, burada da kendini ele veriyordu.
Salona girdi ve kapıda bekleyen Baran'a döndü. Genç adam, gerginliğini gizlemeye çalışan bir telaşla, eliyle salonun ortasındaki antika görünümlü, derin koltukları işaret etti. "Buyurun."
Okan, koltuğa oturur oturmaz bir dedektifin keskin bakışlarıyla etrafı süzmeye başladı. Köşedeki cilalı ahşap sehpanın üzeri düzensizce dağılmış ilaç kutularıyla doluydu; uzaktan birinin üzerindeki “Diazem” ibaresi seçilebiliyordu. Okan, bunun en yaygın sakinleştiricilerden biri olduğunu biliyordu.
Yan taraftaki koltuğun üzerinde, buruşturulmuş ve fosforlu sarı-pembe kalemlerle cümleleri işaretlenmiş prova notları vardı. Sayfaların kenarları, sürekli elde taşınmanın verdiği yıpranmışlıkla solmuştu.
Köşedeki ufak kaloriferin üzerinde ise özenle –neredeyse saygıyla serilmiş gibi– bej renkli ince bir kadın hırkası duruyordu.
Duvarlarda Baran'ın çeşitli tiyatro oyunlarındaki profesyonel fotoğrafları asılıydı; her biri farklı bir rol, farklı bir hayattı. Bir köşede tozlu bir pikap ve yanında eski plak koleksiyonu, zamanda donmuş bir zevkin sessiz tanıklarıydı. Perdeler, manzarayı tamamen kapatmamak için iki yana çekilmişti, ancak kumaşın üzerinde ince bir toz tabakası parlıyordu. Havada ise eski ciltli kitapların, tozun ve havalanmamış odanın karıştığı ağır, melankolik bir koku asılıydı.
"Biraz erken geldim." Okan, gözleri Baran'ı süzerek konuşmaya başladı. "Kusura bakmayın."
Baran, genç polisin karşısındaki koltuğa oturdu. Uzun bacaklarını kırıp dirseklerini dizlerine yasladı; merakla öne eğildi. "Estağfurullah." Sözleri, sanki "Sizi dinliyorum," der gibi kocaman açılmış gözlerinin ifadesiyle tamamlanıyordu.
Okan, ilk kez o an, Baran'ın gözlerinin içine tam bakarken fark etti: Genç adamın gözlerinde hafif bir kanlanma, göz altlarında da ince, soluk mor halkalar vardı. Bu detaylar, yorgunluktan veya uykusuzluktan da kaynaklanabilirdi elbette. Normalde, aşırı olmayan kullanımlarda, kannabis türevi içeren maddeler diğer uyuşturucular kadar belirgin fiziksel izler bırakmazdı; bunlar pekâlâ herhangi başka bir şeyin belirtisi de olabilirdi.
Ama Okan artık bu ufacık belirtilerden bile kimin ne sıklıkla kullandığını anlayacak deneyime ulaşmıştı. Genç adamın bakışlarındaki o hafif donuk ifade, zihnindeki parçaları birleştirdi ve içindeki kuşkuyu kesin bir kanaate dönüştürdü. Gözlerindeki o silik, uzaklaşmış ışık, yorgunluk değil, başka bir şeyin sessiz itirafıydı. O an, bu genç adamın ot kullandığından emin oldu.
Okan arkasına yaslandı, kendisine merakla bakan genç tiyatrocuya döndü. Yüzündeki ifade resmiydi, ama gözlerinde keskin bir gözlemcilik vardı. “Hastaymışsınız değil mi, Baran Bey? Geçmiş olsun. Oyuna katılamamışsınız, üstelik prömiyer akşamınızda.”
Baran hafifçe rahatlar gibi oldu, omuzlarındaki gerginlik bir nebze dağıldı. “Evet,” dedi, arkasına yaslanarak. “Biraz soğuk almışım. Dün de çok ateşlendim, oyuna çıkamadım ne yazık ki.”
Okan başını hafifçe yana eğdi, bakışları sorgulayıcıydı. “Doktor raporunuzu rica etmiştik, ama rapor yokmuş.”
“Doktora gitmedim,” diye cevapladı Baran, sesi biraz daha hızlıydı. “Kendi kendime dinlenirsem geçer diye düşündüm.”
Okan, not defterine bakmadan, sözleri havada bırakarak devam etti. “Ama provaya gelmişsiniz, değil mi? Hatta Eylem’in içtiği şarabı da siz doldurmuşsunuz.”
Baran’ın yüzündeki rahatlama anlık bir donukluğa dönüştü. Duraksadı, boğazını temizledi, sonra devam etti. “Evet, rutin bir prosedür. Provalarda da ben doldururum hep. Dün de son dakikaya kadar mücadele ettim, ama ateşim öylesine yükseldi ki sahneye çıkamayacağımı anladım.”
Okan’ın bakışları genç adamın yüzünde gezindi. “Kadehin içinde sadece şarap mı vardı?”
“Evet… Sadece şarap. Yakut Kavaklıdere şarabı. Bilirsiniz belki.”
Bilirdi Okan. İçkiden anlardı. Yakut Kavaklıdere, klasik, en çok tercih edilen bir üzüm şarabıydı; nispeten ucuz sayılırdı, ki böyle bir oyunda kullanılmak için uygundu.
“Provalarda da gerçekten şarap mı kullanıyordunuz?”
“Çoğunlukla evet. Yaman, her şeyin gerçek olması gerektiğini söyler, provada bile.”
Okan bir an düşünür gibi yaptı. Yüzündeki ifade, soruların yönünü değiştireceğinin habercisiydi. “Yaman nasıl bir yönetmen, Baran Bey? Onunla çalışmak nasıl bir şey, bana biraz anlatmanız mümkün mü?”
Baran huzursuzca kıpırdandı; parmakları koltuğun kenarındaki kumaşta görünmez bir lekeyi arar gibi dolandı. Yutkunduğunda, gırtlağında hafif bir hareket gözlemlendi. Bakışları önce tavanda boş bir noktaya takıldı, sonra birden yere, ayakkabılarının ucuna düştü.
“Bazen…” diye başladı, nefesi kesilir gibi oldu, ardından zorla devam etti. “Bazen anlaması gerçekten güç biri. Tuhaf… fazlasıyla tuhaf takıntıları var.”
Okan’ın başı hafifçe, neredeyse belirsiz bir şekilde yana eğildi. Kaşları, alnında derin ve sert bir ifade oluşturmuştu; gözleri ise karşısındaki adamın yüzünde oynayan her kası, bakışındaki her dalgalanmayı avlamaya hazır bir keskinlikle küçülmüştü.
“Nasıl takıntılar?” Sesi sakin, hatta yumuşaktı, ama her hece arasına sinsice yerleşmiş bir baskı taşıyordu. Bir polisin, doğru taşa bastığında duvarın çökeceğini çok iyi bilen o sabırlı ve tehlikeli tonuyla konuşuyordu.
Baran dudaklarını hafifçe ısırarak birbirine bastırdı; sol eliyle, bir alışkanlıkla saçının tepesinden ensesine doğru bir hamlede geçti.
“Normal insanların takılmayacağı şeylere takılır,” dedi sonunda, sesi ince, gergin bir tel gibi titreyerek. “Gerçeklikle oyun arasındaki sınırı… kaçırmış gibiydi bir süredir. Eylem’i de çok zorluyordu. Son sahnede…”
Derin, hırıltılı bir nefes aldı, göğsü şişip indi. “…gerçek boğulma hissi lazım olduğunu söyleyip duruyordu. Kız zaten zor bir dönemden geçiyordu, bir de üzerine bu… bu baskı.”
Okan öne eğildi. Bu küçük, kasıtlı hareket bile Baran'ın omurgasını bir tel gibi gerdi, sırtı koltuğa daha da yapıştı.
“Baskı derken?” Bu kez soru değil, kesin bir emirdi. Açıklama istiyordu.
Baran gözlerini bir an için tavana dikti dudaklarının kenarı kontrol edemediği bir sinirle seğirdi. “Yaman, yani… sürekli sınırlarını zorlardı. Eylem’in kendini güvende hissetmesi zerre umurunda değildi. ‘Gerçekçilik,’ diyordu. Sanki tiyatro değil de bir ölüm kalım savaşıydı sahne. ‘Şunları yapalım, böyle nefesini keselim, biraz daha gerçekçi olsun…’ Ya tamam, sanat için bir noktaya kadar anlarım ama onunki başka bir şeydi. Takıntılıydı. Hasta gibiydi.”
Okan, Baran'ın yüzündeki gerilimi, her kelimede biraz daha derinleşen çizgileri süzdü. Yaman'ın adını her andığında, sesinin tonunda biriken öfkenin kabardığını fark etti. “Daha önce de böyle davranışları oldu mu?”
Baran bir kahkaha attı, ama bu, sinirden içe göçmüş, acılı bir sarsıntıdan farksızdı. Gözleri kederle bakıyordu. “Olmaz mı? Her provada yeni bir şey çıkarırdı. Yaman, bir şeyi kafaya koydu mu geri adım atmayan tiplerdendir ama bu… bu başka bir şeydi. Israr, takıntı, hâkimiyet… Hepsi aynı karanlık potada eriyordu. Eylem’in nefesinin kesildiği sahnenin gerçekçi olmasını istiyordu… kızın gerçekten nefesi kesilecekti neredeyse.”
Okan'ın bakışları aniden çelikleşti, çenesindeki kaslar gerilerek belirginleşti.
“Neden daha önce söylemediniz?”
Baran başını önüne eğdi; sesi, bastırılmış bir kırgınlığın ağırlığıyla çöktü.
“Kimse dinlemez ki. Yaman yıldız yönetmen. Herkes onun etrafında pervane. Ben bir şey dediğimde ‘sanat hassasiyeti’ diye susturuluyordum. Ama ben Eylem’in yüzünü gördüm, o sahnede nefesi gerçekten kesiliyordu. Gözlerindeki o panik… o an… içime doğdu. Bir şey… bir şey çok ters gidiyordu.”
Okan, sandalyede hafifçe doğruldu. Hareketi yavaş ve hesaplıydı. Sesi ise buz gibi, keskin bir kesinlik taşıyordu. “Baran bey, ‘ters giden şey’in ne olduğunu biliyorsunuz. Bana adını koyun lütfen.”
Baran'ın yüzü bir an için dondu, ardından yoğun bir öfke dalgasıyla karardı.
“Yaman,” diye tısladı adeta, dişlerinin arasından. “Sorunun kaynağı oydu. Her zaman oydu.”
Okan, gözlerini odanın loş bir köşesine dikmiş, düşünürken sesini tehlikeli bir alçaklığa indirdi. “Peki… Eylem son günlerde ondan korkuyor muydu?”
Baran'ın omuzları çökerken, sesi neredeyse bir fısıltıya, itiraf ederken utanan bir ses tonuna dönüştü. “Korkuyordu. Bunu asla yüksek sesle söylemezdi ama ben biliyordum. Eylem, sahneye çıkmadan hemen önce kuliste, elleri öyle titrerdi ki. Yaman da bunu görünce daha çok üstüne giderdi. ‘Korku sana yakışıyor,’ diye, neredeyse keyiflenerek söylerdi.”
Okan'ın bakışları, bıçak sırtı kadar keskin ve dondurucu bir ifadeyle dondu.
Sessiz kaldı. Yaman bunlardan hiç bahsetmemiş Eylem’in hassasiyetinin tamamen bireysel mükemmeliyetçiliğinden kaynakladığını söylemişti. Yine de bunların bir kısmı Baran’ın Yaman’a olan öfkesiyle harmanlanmış sözler olabilirdi.
Baran başını iki yana, çaresizce salladı. “Keşke daha erken müdahale etseydim. Ama o gece… bir şey olacağını hissettim. Sanki Yaman’ın gözünde olağandışı, ürpertici bir ışık vardı. Normal değildi. Hiç normal değildi.” Gözleri belli belirsiz dolmuştu.
Okan, konuyu bir anda keskin bir dönüşle değiştirerek onu hazırlıksız yakalamak istemişti. Baran’ı Yaman’ı suçlayarak kendine yarattığı konfor alanından çıkarmak istedi.
“Eylem’in düşmanı falan var mıydı, Baran Bey?” Sesi yumuşaktı, ama altında yönlendirici bir soğukluk vardı; sorgunun ritmini bilinçli olarak bozuyor, gerilimi başka bir kanala akıtıyordu.
Baran oturduğu yerde hafifçe irkildi. Soruyu duymak istememiş gibi başını geriye attı, sonra yavaşça öne eğildi. Elleri birbirine kenetlendi, parmakları beyazlaştı, ardından aniden çözüldü. “Eylem’in… bir borcu vardı.”
Cümleyi söylerken sesi boğuklaşıp kalınlaştı, sanki kelimeler boğazında takılıyordu. “Kime, ne kadar… bilmiyorum. Sormama izin vermiyordu. Bir şey saklıyordu ama… ne olduğunu asla söylemedi. Bence… bu da onu çok sıkıyordu.”
Okan kaşlarını hafifçe kaldırdı, başını ilgiyle yana eğdi. “Demek sevgilinizin size söylemekten çekindiği bir borcu vardı.” Cümlesi sakin bir tonda çıkmıştı, ama Baran yüzündeki o nötr ifadenin altında gezinen şüpheyi hissetmişti.
Tiyatrocu rahatsızca yer değiştirdi; omuzları çöktü, bakışları odanın perdelenmiş penceresine, oradan da halının üzerindeki bir lekeye kaçtı. “Son zamanlarda… aramız pek iyi değildi,” dedi, sesindeki kırılgan kırgınlığı gizleyemeden.
Okan bir süre sustu. Sessizliği, adamın kendiliğinden konuşmaya devam etmesi için kullanıyordu. Fakat Baran’ın dudakları sıkıca kapanmış, daha fazla kelime dışarı bırakmıyordu.
“Biraz daha detaylandırmanızı rica etmek zorundayım, Baran Bey.”
Bu kez tonu daha keskindi, daha buyurgan. Okan boşlukları doldurmak için değil, zihnindeki çelişkileri yakalamak için bastırıyordu.
Baran, derin ve öfkeli bir nefes aldı. “Dedim ya… Eylem her şeyden bunalmıştı diye. Ben… benim niyetim kötü değildi. Sadece yanında olmak, onu korumak istedim. Ama o, sürekli mesafe koyuyordu. Bir adım yaklaştığımda, iki adım geri gidiyordu. Sanki… kendinden bile kaçıyordu.”
Okan bu sözleri dikkatle süzdü. İnsanlar çoğu zaman “iyi niyet” ve “korumacılık” kılıfı altında, farkında bile olmadan bir tahakküm saklarlardı. Bunun hangisi olduğunu anlamak için, soruyu tamamen beklenmedik bir yönden getirdi.
“Eylem’e bir filmden başrol teklifi gelmiş.” Okan’ın sesi kasıtlı bir nötrlükle çıktı; gözleri ise Baran’ın yüzündeki en ufak bir seğirmeyi avlamak için sabitlenmişti. “Buna tepkiniz ne oldu?”
Baran’ın yüzündeki ifade bir an için dondu, fotoğraf gibi sabitlendi. Ardından, gözlerinin derinliklerinde buz gibi bir sertlik belirdi.
“İstemedim.” Tek kelime, ardından gelecek fırtınanın habercisiydi.
“Çünkü… bunun ona iyi gelmeyeceğini düşündüm. Daha fazla baskıya dayanacak hâli kalmamıştı. Film programı… temposu… hiçbiri onun için uygun değildi.”
Okan başını hafifçe, düşünceli bir şekilde yana çevirdi.
Açıklamalar, yüzeyde mantıklıydı. Ama Baran’ın ses tonunun derinliklerinde gömülü kalmış bir kıskançlık, bir kontrol arzusu, belki de boğucu bir sahiplenme vardı. Bu ince çizgiyi kimin çektiğini anlamak için daha fazla zamana ihtiyacı olduğunu biliyordu.
Konuyu bir kez daha, keskin ve ani bir dönüşle değiştirdi. “Kaçta çıktınız tiyatrodan?”
Baran gözlerini tavana dikip düşündü, zihninde o anı canlandırıyor gibiydi.
“On sekiz gibi,” dedi, tereddüt belirten bir ‘gibi’ ile. “Sahne hâlâ karışıktı, herkes telaş içindeydi.”
Okan, odanın her detayını son bir kez sessizce taradı: Sehpadaki yarım kalmış şarap kadehi, üzeri fosforlu kalemle işaretlenmiş ve buruşturulmuş provanın notları, şöminenin mermerine özenle bırakılmış o ince bej hırka…
Her parça, Baran’ın zihnindeki karmaşaya ve savruluşuna dair eksik bir yapboz parçası gibiydi.
Nihayet ayağa kalktı. Hareketi sakin ama nihaiydi. “Pekâlâ, Baran Bey. Tekrar geçmiş olsun. Bir gelişme olursa sizi haberdar ederim.”
…
Okan Üsküdar’dan çıkıp ağır aksak akan trafiğin içine karıştı. İstanbul’un her sabah kendini yeniden dayatan, yakıcı bir gerçeklikle hatırlatan o kaçınılmaz keşmekeşi… Kesintisiz bir korna senfonisi, beton binalara vuran kasvetli gri bir ışık, Boğaz’dan gelen ama egzoz kokusuyla buluşan hafif bir esinti. Aracın camından içeri süzülen hava, bir serinlikten çok, asfaltın, dumanın ve bitmeyen bir telaşın yorgunluğunu taşıyordu.
Nihayet, emniyet binasının gri, heybetli cephesinin önüne yanaştığında, gün yeni yeni hızını buluyordu. Okan arabasından indi, ince montunun yakasını düzeltti. Keskin, rutubetli soğuk hava yüzüne çarpınca içgüdüsel olarak derin bir nefes aldı, buğusu gözlerinin önünde dağıldı. Binaya adımını atar atmaz, burun deliklerini saran o steril, temizleyici kokusuyla, dışarıdaki kaotik İstanbul’dan tamamen farklı, kontrollü bir dünyaya geçtiğini hissetti. Koridorda yankılanan tekdüze ve kararlı ayak sesleri, kendi düşüncelerinin ritmine ayak uydurmaya çalışıyor gibiydi.
Odası, kalın dosya yığınlarının ardından sızan loş bir ışıkla her zamanki gibi yarı aydınlıktaydı. Camdan süzülen soluk gün ışığı, masasının üzerindeki kâğıt denizinin üzerine donuk, tozlu bir çizgi gibi düşüyordu. Kapıyı ardından çekip içerideki dingin, ağır sessizliğe alıştıktan sonra, ceketini sandalyesinin arkasına bıraktı.
Gözlerinin rengini ortaya çıkaran haki yeşili kazağın kollarını sıvayarak, küçük kahve makinesinin düğmesine bastı. Makinenin homurtusu ve birkaç dakika sonra odaya yayılmaya başlayan kahve kokusu her yeri sardı.
Beyaz porselen kupayı iki avucunun arasına aldığında, bir an gözlerini kapayıp derin, buğulu kokusunu içine çekti. Taze demlenmiş kahvenin o topraksı, yakıcı aroması, burnundan girip zihninin puslu köşelerine kadar ulaştı.
Önündeki kalın, bez ciltli dosyayı açtı. Sayfaların sararmış, hafifçe kıvrılmış kenarları, üzerlerine iliştirilmiş renkli not kâğıtları ve dosyanın karnından taşan resimlerle birlikte, masanın üzerinde sessiz, karmaşık bir dağ gibi yükseliyordu. Okan, dosyanın açılış sayfasına – Eylem Eralp’in resmi ve kişisel bilgilerinin yer aldığı o ilk, resmi sayfaya – bakarken, diğer eliyle tuttuğu kalemin arka ucunu masanın sert yüzeyine ritmik, hafif bir tıkırtıyla vurmaya başladı. Her tıklatış, düşüncelerinin bir adım daha ilerlediğinin, zihnindeki bulmacanın parçalarını yerine oturtmak için yeni bir hamle yaptığının sessiz kanıtıydı.
Kapı hafifçe tıklatıldı. Okan başını dosyadan kaldırmadan “Gel,” dedi, sesi sakin ama otoriterdi.
Kapı aralandı ve bilişim uzmanı Selin’in ince, kemikli, zeki bir ifade taşıyan yüzü göründü. Uzun yıllar ekran ışığına maruz kalmış gibi solgun bir teni vardı. Her zamanki gibi utangaç ama işine dair derin bir ciddiyet taşıyan bakışlarıyla içeri süzüldü. “Müsait misiniz Başkomiserim?”
Okan, sandalyesinde doğrulup başını kaldırdı. Bal rengi gözlerinin içi, gelenin Selin olduğunu görünce hafif bir ışıltıyla parladı. “Gel, Selinciğim.”
Genç kadın kapıyı usulca kapattı ve içeri girdi. Uzun, narin boynu ve dar omuzları, hafifçe öne eğik duruşuyla, uzun saatler bilgisayar karşısında geçiren insanların karakteristik görünümünü yansıtıyordu. İnce parmakları, üzerinde “EYLEM E. - DİJİTAL” yazan mavi bir dosyayı sıkıca tutuyordu, sanki içindekiler çok değerliymiş gibi. “Eylem’in telefonunu açtık, Başkomiserim.”
Kara, keskin gözleri, başarılı olmanın heyecanıyla bir anda ışıltıyla doldu.
Okan’ın ifadesi memnuniyetle yumuşadı. Geniş, yapılı omuzları geriye çekildi, sandalyesinde hafifçe doğrularak odanın karşısındaki iki koltuğu davetkâr bir hareketle işaret etti. “Harika haber, Selin. Taze demlenmiş kahve var, içer misin?”
Selin, alnından düşen kıvırcık kestane renkli bir tutam saçı hızla kulağının arkasına itti; bu, hem utangaçlığını hem de profesyonel bir toparlanma çabasını ele veren küçük bir hareketti. Yavaşça gösterilen koltuğa oturdu.
“Sağ olun Başkomiserim, almayayım,” diyerek kibarca reddetti. Hemen ardından, taşıdığı bilginin ağırlığına geçmek istiyor gibiydi.
“Peki. Seni dinliyorum öyleyse,” dedi Okan, öne doğru eğilerek. Yüzündeki sıcak ifade yavaş yavaş yerini odaklanmış bir ciddiyete bıraktı. Gözleri, Selin’in elindeki dosyaya ve oradan çıkaracağı sayfalara keskin, sorgulayıcı bir bıçak gibi kilitlendi.
Selin, dosyadaki ilk sayfaya bakarken bir an duraksadı; bakışları, özenle düzenlenmiş satırların üzerinde sessizce gezindi. Sonra başını kaldırıp Okan’ın yüzüne baktı. “Başkomiserim… Eylem’in telefonundaki son arama kayıtlarını ve kurtarılmış verileri çıkardım.”
Okan’ın geniş omuzları, fark edilir derecede gerildi. Bal rengi, keskin gözleri bir anlığına daha da daraldı. “Evet?”
Selin, nefesini toparladı; belli ki söyleyeceği şey sıradan bir detay değildi.
“Son görüştüğü numara… düzenli olarak konuştukları birkaç kişi var, ama son arama özellikle dikkat çekici.”
Parmağını dosyanın belirli bir satırına koydu, sanki orası delil gibiydi. “Numara, Rasim Karakuş adına kayıtlı.”
Okan’ın yüzü, pencereden süzülen loş ışıkta hafifçe gölgelendi. Sandalyesine iyice yaslanmak yerine, tam tersine biraz daha öne eğildi, masaya yaklaştı.
“Rasim…” diye mırıldandı, adı zihninde yokluyormuş gibi. "Nerede oturuyor, kimdir, ne iş yapar?”
Selin sayfayı çevirdi, hızlıca notlarına baktı. “Kayıtlı bir ikamet adresi yok Başkomiserim. Resmî sistemde boş görünüyor. Vergi kaydı da silik. Ama—” Durdu. Kara gözlerindeki ışık, bulmacanın bir parçasını yerine oturtmanın heyecanıyla biraz daha belirginleşti. “—telefonun bağlı olduğu hattın son fatura adresine ulaştım. Oradan devam ettim.”
Derin bir nefes aldı ve dosyayı, üzerindeki adres bilgisini gösterecek şekilde Okan’ın önüne çevirdi. “Adres… şey… pek alışıldık bir yer değil.”
Sesi, istemsizce biraz kısıldı, boğazını temizledi. “Sirkeci tarafında, ‘Gazino Mehtap’ adlı bir mekan.”
Okan’ın yüzünde tam bir şaşkınlık yoktu, ama tanıdık, soğuk bir gerilim vardı; çene kaslarının çizgisi biraz daha belirginleşti. “Gazino Mehtap…” Sözcük, dudaklarından neredeyse bir teşhis, bir tespit gibi çıktı. “Demek Rasim oraya bağlı. Orada çalışıyor olabilir, orada kalıyor olabilir… ya da Eylem onunla orada buluştu.”
Selin başını onaylar şekilde salladı. “Bölge kamera rotasyon kayıtlarında o mekana ait birkaç görüntü de var. Yüz tanıma ile Rasim’in eski bir sabıka fotoğrafına denk geldim ama eşleşme %100 değil. Yine de mekanla bağlantılı olması yüksek ihtimal.”
“Peki mesajlar?” Bu soruyu sorarken genç polisin sesi daha sert, daha talepkârdı. Bir soru değil, net bir talimattı.
Selin, kaşlarını hafifçe kaldırarak başka bir sayfa açtı. “Baran’la olan mesajlaşmalarını da tamamen çıkardım Başkomiserim. Çoğu silinmişti, ancak veri kurtarma ile büyük bir kısmını toparlayabildik.”
Okan’ın yüzü bu kez tamamen, değişmez bir ciddiyete büründü. “Ne var mesajlarda?”
Selin, sayfaları ince parmaklarıyla karıştırırken içini çekti. “Son haftalarda araları oldukça gerginmiş. Eylem, birkaç kez Baran’a ‘beni sıkıştırma’, ‘şu an konuşmak istemiyorum’, ‘beni anlamıyorsun’ gibi ifadeler göndermiş.” Başını kaldırdı, Okan’ın gözlerinin içine baktı. “Bazı mesajlar da oldukça dikkat çekici… Eylem, özellikle ‘oyunun bu hâli beni korkutuyor’, ‘Yaman’ın tavırları beni rahatsız ediyor’, ‘bu benim sınırlarımı aşıyor’ demiş.”
Okan’ın kaşları çatıldı; derin, bal rengi gözleri bir anda bıçak gibi keskinleşti. “Baran nasıl cevap vermiş?”
Selin tereddüt etti. Sonra dosyayı çevirip, belirli bir bölümü işaret ederek Okan’a doğru itti. “Baskıcı… hatta zaman zaman kıskanç ve sahiplenici bir ton seziyorum. Baran, sürekli ‘ben yanındayım’, ‘set ve prova işlerinden biraz uzak dur’ gibi şeyler yazmış.”
Gözü, altta kalan bir mesajda takıldı. “Bir de… şu var.” Cümleyi okumadan önce, odada kısa ama ağır bir sessizlik oldu. “‘O film işine bulaşma. Sen o dünyaya göre değilsin.’”
Odadaki sessizlik, bu kez birkaç saniyeliğine tamamen çöktü.
Selin, bir sayfayı dikkatle kaldırıp altındaki küçük, yazıcıdan çıkmış bir notu ortaya çıkardı. “Başkomiserim… bir de bu var,” dedi.
Sesi yumuşaktı, ancak o kâğıt parçasının taşıdığı anlamın ağırlığı, tüm yüz hatlarına yansımıştı.
Okan, dosyayı kendine doğru çekti. “Ne o?”
Selin nefes alıp kısa, net bir açıklama yaptı. “Eylem’in telefonundaki ‘Notlar’ uygulamasında bulduk. Çok kısa. Ama… bence önemli.”
Okan’ın gözleri, sayfaya düştü.
Notta şunlar yazıyordu:
“Kafam karıştı. Yanlış anlıyor olabilirim ama bugün gördüğüm şey… içime oturdu.
Bu yakınlık normal değil.
Konuşmaları da tuhaftı.
Bir şeyi benden saklıyorlar.
Belki de…”
Cümle orada kesilmişti. Ne nokta vardı ne de devamı. Sanki aceleyle yarım bırakılmış, belki birisi gelmiş, belki de yazacak cesareti aniden tükenmişti.
Okan, satırları birkaç saniye boyunca sessizce, neredeyse nefes almadan inceledi. Sonra yavaşça başını kaldırıp Selin’e baktı.
“Bunu yazdığı saat belli mi?”
Selin, telefon çıktısının altındaki zaman damgasını işaret etti.
“Evet Başkomiserim. Akşam 5 civarı, prömiyerden birkaç saat önce.”
Okan’ın kaşları hafifçe çatıldı. “Peki o saatlerde tiyatroda kimler vardı? Hale? Baran? Yaman?”
Selin duraksadı, dudaklarını büküp hafif bir mahcubiyetle başını eğdi.
“Başkomiserim…” diye başladı, cümleye girişinden önce küçük, gergin bir yutkunma sesi geldi. “Kamera görüntülerini henüz açamadık. Sistem çökmüş gibi görünüyor. Formatları bozuk. Büyük ihtimalle eski kayıt sistemi, sıkıştırma hatası var. Henüz çözemedik ama… ekibim üzerinde çalışıyor.”
Okan, sandalyesine daha sert, daha dik oturdu. Yüzündeki çizgiler bir an için taşlaşmış gibi keskinleşti. “Kayıtlar ne zaman hazır olur?”
Selin hemen yanıtladı, kaçamak değil ama temkinli bir netlikle. “En geç birkaç güne Başkomiserim. Bilişim birimi şu an dönüştürüyor. Bazı kareleri kurtardık bile ama henüz net ve okunur değil. Açıldıkça ilk size getireceğim.”
Okan’ın gözleri, tekrar o yarım kalmış nottaki satırlara indi.
“Bu yakınlık normal değil.”
“Bir şeyi benden saklıyorlar.”
Cümleler, Okan’ın zihninde ağır ağır, karanlık bir suyun dibine batan taşlar gibi yer değiştirdi.
“Yakınlık…” diye mırıldandı, sesi odanın sessizliğinde yankılanır gibi oldu.
“Kiminle kimin arasındaki yakınlık?”
Selin, Okan’ın tahmin yürütmesini bekliyormuş gibi bir süre daha sessiz kaldı.
Sonra yavaşça, düşünerek konuştu. “Eylem isim vermemiş. Sadece… iki kişi arasında beklemediği, rahatsız edici bir şey gördüğünü yazmış gibi. Bunu yazdığı saatlerde orada olan kişiler belli ama kamera kayıtları olmadan kim olduklarını kesinleştiremiyoruz.”
Okan, notun yarım kalan son satırına bir kez daha baktı:
“Belki de…”
Cümlenin yarım kalmışlığı, odanın içindeki havayı daha da elektrikli, daha ağırlaştırıcı bir hale getirdi. Sanki Eylem, tam bir şeyi itiraf etmek, bir sırrı dökmek üzereyken, bir ses, bir gölge, bir ani hareket onu durdurmuştu.
Okan ayağa kalktı. Hareketi ani ve kararlıydı. “Tamam Selin. Kamera kayıtları ne zaman açılırsa… anında bana getiriyorsun.”
Selin hızla, kararlılıkla başını salladı. “Elbette Başkomiserim. Çözülür çözülmez ilk sizin masanıza koyacağım.”
Okan, dosyayı kapatırken, gözlerinde artık sorgulamanın ötesinde, kesin, avcı bir ton vardı.
“Bu notun ucunda bir isim var,” dedi, sesi alçak ve metindi. “Ve ben o ismi öğreneceğim.”
…
Okan, Sirkeci’nin dar, birbirine geçmiş sokaklarına adım attığında hava, karadan gelen bir serinlikle Boğaz’ın neminin karıştığı hafif bir bahar kokusu taşıyordu. Nisan akşamının loş, turuncu ışığı, eski binaların cephelerine ve paslı tabelalara soluk, hasta bir sarılık bırakmıştı. Sokaklar, İstanbul’un o hiç dinmeyen curcunasıyla gürlüyordu; balıkçı tezgahlarından yükselen yağda kızaran hamsi kokusu, köşe başlarındaki simitçilerden gelen sıcak susam kokusuna karışıyor, uzaktan gelen tramvayın metalik sürtünme sesi aralıklarla havayı kesip geçiyordu.
Ama Okan’ın yürüyüşü bu şehrin karmaşık senfonisinden bağımsızdı. Geniş omuzlarıyla kalabalığı adeta yararcasına ilerliyor, çevredeki hiçbir detayı – bir kapının aralığı, bir vitrindeki yansıma, bir yüzdeki ifade – kaçırmadan, göz ucuyla her köşeyi tarıyordu. Açık kumral saçları, sokak lambalarının turuncu ışığında bakır rengi parıltılar saçıyordu. Bal rengi gözleri ise karanlık geçitlerde ve loş ışıklı mekanların önünde bile anında odak bulan, avcı bir keskinlikteydi. Göğsünün tam ortasında sıkı bir düğüm gibi oturan his, Eylem’in yarım kalan notunun taşıdığı ağırlığı ve belirsizliği taşıyordu.
Gazino Mehtap’a çıkan ara sokağa saptığında, şehrin ritmi hissedilir şekilde değişti. Daha yavaş, daha sinsi, daha yoğun bir atmosfer vardı. Kaldırım kenarlarında sigaralarını tüttüren, ürpertici bakışlarla bakan adamlar; bir kapı aralığından sızan cızırtılı bir arabesk şarkı; havada ağır bir makyaj, ter ve ucuz parfüm kokusunun karışımı… Hepsi o sokağın kimliğini, ruhunu anlatıyordu.
Gazino Mehtap’ın neon tabelası yarısı yanmıyordu. “MEHT P” harfleri titreyerek ışık saçarken, geri kalan harfler çoktan karanlığa teslim olmuştu. Okan, kapının önünde bir an durdu, derin ve sakin bir nefes aldı. Buranın adına gazino demek fiyakalı bir kamuflajdı sadece burası düpedüz ucuz bir pavyondu.
Sonra, içeriyi gözetleyen gömlekli bir görevliye kısa, anlamlı bir bakış atıp, neredeyse belirsiz bir baş hareketiyle selam verdi ve içeri girdi.
İçerisi dışarıdan beklenenden daha loştu, ancak ışık seçici ve yapay bir parlaklık yayıyordu. Kırmızı neon ışıklar yüzlere çarpıp gölgeleri keskin, parçalı hatlara bölüyor; sahnenin üzerindeki tek dar mavi spot, hafifçe titreyen bir ışık huzmesiyle boşlukta dans ediyordu.
Havada, karanfil kokulu kolonya, eski ahşap parkenin rutubeti, dökülen ucuz votka ve ağır parfümün keskin karışımı vardı. Müzik fazla yüksek değildi, ama ritminin tok, ağır bası mekânın duvarlarında yankılanıyor, sanki zeminden titreşim olarak yayılıyordu.
Konsomatrislerin kısa, parlak ve payetli mini elbiseleri, neon ışıkları üzerinde yapay bir pırıltıyla parlıyordu. Her biri, müşterilerin arasından bir hayalet gibi süzülüyor, yüzlerindeki cilalı gülümsemelerin altına gizlenmiş derin bir yorgunluğu ve tecrübeyi ustalıkla kamufle ediyorlardı.
Okan içeri adımını attığı anda, birkaç çift göz ona döndü.
Genç adamın yapılı, atletik gövdesi, düzgün, keskin hatlı yüzü, saç sakal tıraşı ve mekânın havasına uymayan kendinden emin, dik duruşu, polis olduğunu açıkça belli etmese bile, onun “buraya ait olmadığını” herkese fısıldıyordu.
Kırmızı kadife döşemeli bir masanın yanından geçerken, bir kadın onu fark etti. Yirmi beşlerinde, koyu kumral saçları omuzlarına dökülen, yeşil gözlerinin etrafına sürülen simli ve kalın farla olduğundan daha büyük görünen bir kadın. Üzerinde, vücuduna yapışan, parlak kırmızı bir mini elbise vardı; her hareketinde payetler ışığı yakalayıp saçıyordu. Yürüyüşü hafif, alışılmış bir sallantıya sahipti, ama bakışları avını seçen, hesaplayan bir kedininki kadar netti.
Hiç tereddüt etmeden Okan’ın önünü kesti. “Hoş geldin yakışıklı,” dedi, sesini tırnak ucu kadar, cilveli bir kısıklıkla ayarlayarak. Ağır, tatlı bir parfüm bulutu Okan’ın etrafını sardı. Kadının uzun, kırmızı ojeli parmakları Okan’ın koluna anlık, işaret eder gibi bir dokunuşta bulundu. “Bir içki ısmarla da şöyle karşılıklı oturup sohbet edelim…”
Okan, yavaşça başını çevirip bakışlarını kadına yöneltti. Yüzündeki ifade ne soğuk ne sıcaktı; tam anlamıyla profesyonel, nötr ve okunması güç bir dikkatle yoğrulmuştu. Kadının gözlerinin içine baktığı anda, onun da bu sahnenin bir parçası, enerjisini ve zamanını müşterilerden alarak ayakta durmaya çalışanlardan biri olduğunu anladı.
Sakin, kendinden emin, ama üst perdeden olmayan bir sesle konuştu:
“Rasim’i arıyorum.”
Kadın önce kısa, cılız bir kahkaha attı, sesi gergin bir telli saz gibi titredi.
“Bu kadar direkt soran görmemiştim doğrusu.” Sonra gözlerini hafifçe kısarak Okan’ın yüzünü, giyimini, duruşunu süzdü. “Rasim kim tatlım? Burası okul kantini değil. İnsanlar burada isimle değil, kod adıyla, lakabıyla konuşur.” Omzunu hafifçe, umursamaz bir şekilde kaldırıp, kirpiklerinin arasından Okan’a uzun, değerlendirici bir bakış attı. Gülüşü hâlâ cilveliydi, ama artık arkasında ölçüp biçen, tehlikeli olup olmadığını anlamaya çalışan bir dikkat vardı.
Okan, ciddiyetini ve sakinliğini bozmadan devam etti, sesi biraz daha alçak ve netti. “Rasim Karakuş. Burada mı çalışıyor?”
Kadının yüzündeki oyuncu, pazarlıkçı ifade bir an bile sönmedi. Gözleri Okan’ın gözlerinde gezdi; estetikli, boyanmış dudaklarında hafif, düşünceli bir kıpırdanma belirdi. “Bilmem…” dedi, dilinin ucunu dudaklarına değdirerek. “Belki söylerim… ama bunun bir bedeli olur tabii.”
Okan’ın yüzündeki çizgiler değişmedi; ne öfke ne rahatsızlık, ne de pazarlığa açıklık yansıdı. Sadece değişmez, granit gibi bir kararlılık ve sertlik vardı. Derin, sakin bir nefes alıp, neredeyse zarif sayılabilecek şekilde bir adım geri çekildi, mesafe koydu. Omuzlarını kasmasına gerek yoktu, varlığıyla bile bir bariyer örüyordu. "Hanımefendi, bakın," dedi, sesi daha da alçak, ama her hecesi vurgulu. "Siz beni yanlış anlıyorsunuz galiba. Ben Rasim’i arıyorum. Nerede olduğunu söyler misiniz artık?"
Kadın, bir anlığına şaşkınlıkla dondu, adeta nefesi kesilmiş gibiydi. Okan’ın bu geri çekilişi, onu taciz etmeyişi, oyununa gelmeyişi, üstüne gitmeyişi… Bu tip mekanlarda alışılan, beklenen bir davranış değildi. Gözlerinde kısa, elektrik çarpmış gibi bir tereddüt parladı; sonra içinden hızlı bir karar geçer gibi bakışını tamamen değiştirdi. O cilveli, ticari maskenin yerini, daha gerçek, daha temkinli bir ifade aldı.
“Tamam,” dedi, bu kez sesinde alaycılık değil, yumuşak, neredeyse düşünceli bir ton vardı. “Ben seni yanlış okumuşum galiba… Hepimiz burada işimizi yapmaya, geçinmeye çalışıyoruz.” Omzunun üzerinden, barın arkasındaki gölgeli köşeye doğru baktı, gözleriyle barmene kısa, anlaşılmaz bir işaret verdi gibiydi. Sonra yeniden, tüm dikkatini Okan’a verdi.
“Gel,” dedi, bu sefer sesinde hiç cilve yoktu, sadece temkin ve biraz da merak vardı. “Daha sessiz bir yere geçelim. Burada böyle şeyler konuşulmaz."
Kadın önden, kırmızı elbisesi loş ışıkta parıldayarak yürümeye başladı; dar, sessiz bir koridoru geçti. Üzerindeki elbise, pavyonun sahne ışıkları için seçilmişti belli ki: Minicik, binlerce payetle kaplı, vücuduna adeta yapışan kırmızı bir mini elbise. Kumaş, koridorun zayıf, turuncu ışığında bile ışığı yakalayıp soğuk bir pırıltıyla geri yansıtıyordu; dizlerinin epey üzerinde biten etek, uzun ve ince bacaklarını tamamen açıkta bırakıyordu. Yüksek, ince topuklu ayakkabılarıyla içeri girerken, her adımı tahta zeminde hafif, tok bir ses bıraktı.
Okan ise, hiç ses çıkarmadan, adımlarını onunkine uydurarak, tetikte ve gözleri açık bir şekilde peşinden gitti.
Genç kadın yıpranmış bir kapının önünde kısa bir an durup tokmağı çevirdi. Kapı açıldığında içeriden, ağır parfüm ve ter kokusuyla karışmış eski ahşap, toz ve cila kokusu vurdu.
Oda, ön taraftaki gösterişli kalabalığın aksine, bu dünyanın perde arkasını tüm çıplaklığıyla ortaya koyan küçük, havasız ve boğuk bir yerdi. Duvarlarda sararmış, kenarları yırtılmış eski gazino afişleri asılıydı; bazılarının üzerinde nemden kabarmış lekeler vardı. Bir köşede, askıya gelişigüzel dizilmiş payetli, tüllü, parlak sahne elbiseleri, renkleri ve tarzları birbirine karışmış halde sarkıyordu. Küçük bir makyaj masasının üzeri dağınıktı: kırılmış bir pudra kutusu, kapağı açık kalmış ucuz bir parfüm şişesi, yan yatmış bir saç spreyi ve farklı tonlarda, uçları kırılmış rujlar darmadağın duruyordu.
Kadın, içeri girip kapıyı arkasından kapattıktan sonra, Okan’a döndü.
"Burada kimse duymaz," dedi kadın; sesi bu kez sahne üzerindeki cilalı, yüksek tondan tamamen farklıydı. Daha alçak, daha sakin, hatta biraz yorgun ve gerçekti. "Rasim… buraya gelir, gider. Bazen burada çalışır, bazen haftalarca kaybolur.”
Okan, odanın tam ortasında, halının soluk desenleri üzerinde dimdik durdu. Gözleri bir an için odanın dağınıklığında dolaştıktan sonra, kadına odaklandı. Ceketinin iç cebine, tanıdık bir ağırlığa uzanıp, ince deri bir kılıfı çıkardı. Hareketleri yavaş ve kasıtlıydı. Sessizce kılıfı açtı ve kadına doğru, tam göz hizasında tuttu. İçindeki polis rozetinin soğuk, parlak metal yüzeyi, masanın üzerindeki o titrek turuncu ampulün ışığını yakalayıp, loş odada kısa ve keskin bir parıltı fırlattı.
Işık, kadının yüzüne de vurdu. O an, yüzündeki tüm ifade değişti. Bir dakika öncesine kadar orada olan o mesleki, cilveli ve hafif alaycı gülümseme, bir perde gibi kaydı gitti. Yerini, derinlemesine ölçen, değerlendiren ve artık hiçbir şüpheye yer bırakmayan saf bir ciddiyet aldı. Gözleri, önce rozetin üzerinde, sonra Okan'ın sert, ifadesiz yüzünde, tekrar rozete kaydı. İç çekti, sanki beklediği ama umut etmediği bir şey gelmişti. Omuzları, fark edilir şekilde biraz daha çöktü.
“Rasim Karakuş’la konuşmam gerekiyor,” dedi Okan, sesi bıçak gibi keskin. “Sadece ifade alacağım. Ne bildiğini öğreneceğim. Bugün gelir mi?” diye sordu, gözlerini kısmadan, net ve beklenti dolu bir tonda.
“Gelir,” dedi kadın, bu kez hiç dolandırmadan, neredeyse iç geçirerek. “Genelde hafta içi bu saatlerde bir uğrar. Her zaman aşağıda, müşterilerin arasında oturmaz; yukarıdaki odalara çıkar. İnsanları orada görür. Kimini kısa, kimini uzun süreli…”
Okan, kadının sözlerini dinlerken bir süre daha burada beklemenin gereksiz olduğuna karar verdi. Bilgiyi almıştı. Ceketinin yakasını düzeltti ve kapıya doğru kesin bir adım attı. “İyi,” diye mırıldandı, sesi kararlı. “Kapının önünde olacağım. Rasim gelince haber verin lütfen.”
Tam kapıya yönelmiş, tokmağı çevirmek üzereyken, kadın ani bir hareketle onu durdurdu. Okan durakladı, dönüp baktı. Kadın, şimdi daha yakından ve farklı bir gözle onun yüzünü süzüyordu. Gözleri, Okan'ın açık kumral, gün ışığında koyu sarıya çalacak saçlarında, alnındaki ince çizgilerde, keskin ve düzgün çene hattında gezindi. Özellikle, o bal rengi, sorgulayıcı gözlerine takıldı; gözlerinin içinde bir polisin soğuk dikkatiyle, arka planda saklı duran insani bir yorgunluğun izleri vardı.
Kadın, hafifçe, neredeyse duyulmayacak şekilde iç çekti.
“Komiser bey…” dedi, sesine bu kez bariz bir alkol buğusu ve yalnızlığın getirdiği bir çıplaklık bulaşmıştı. “Eğlenmek istemediğine… emin misin?” Sözcükleri biraz dolandı, ağzında yuvarladı. Eli hâlâ kapı tokmağındaydı, ama bakışları Okan’ın yüzüne kilitlenmiş, onu ölçer, anlamaya çalışır gibiydi; belki son bir şans, belki de mesleki alışkanlıktan gelen, otomatik bir teklifti. “Burası… insanın kafasını dağıtması için iyi yerdir hani… İstersen biraz kalabilirsin, rahatlayabilirsin…”
Okan’ın yüzündeki ifade aniden, buz gibi bir sertliğe büründü. Profesyonel nötrlüğü, yerini kesin ve soğuk bir reddedişe bıraktı. Kolunu, kadının elinin çoktan çekildiği yönden, kesin bir hareketle geri aldı. "Hanımefendi," dedi, sesi odayı kesen, her hecesi ağır ve net bir bıçak gibi. "Kapının önünde olacağım. Rasim gelince haber yollayın bana. Başka bir şeye ihtiyacım yok."
Sözleri bitmeden, tokmağı çevirip kapıyı açtı ve loş, pis kokulu koridora çıktı. Arkasında, turuncu ışığın aydınlattığı dağınık oda ve içinde donup kalmış, elbisesinin payetleri sönük bir şekilde parlayan kadın kaldı.
Okan, Gazino Mehtap'ın ağır, boğuk havasından sıyrılıp Sirkeci'nin ara sokağına adım attığında, yüzüne vuran ilk şey keskin, nemli bir bahar rüzgarı oldu. İçerideki yapay sıcaklık ve ağır kokuların yerini, denizden karışıp gelen iyotlu, tuzlu bir serinlik ve asfalt, egzoz ile yağmur sonrası toprak kokusunun karışımı aldı.
Sokağın kendisi, iki yüksek, sıvası dökülmüş binanın arasında sıkışıp kalmıştı. Kaldırımlar dar ve çatlaklıydı, üzerinde geceye hazırlanan mekanların çöp torbaları birikmişti. Karşı duvarda, bir zamanlar parlak olan bir bira reklamının soluk, yırtılmış afişi rüzgarda hışırdıyordu. Hava kararmak üzereydi; gökyüzü, şehrin ışıklarının yansımasıyla kirli bir turuncu-mor tonuna bürünmüştü.
Okan, kapının hemen yanındaki duvara sırtını dayadı. Geniş omuzları, tuğla duvarın pürüzlerine oturdu. Ceketinin iç cebinden sigara paketini çıkardı.
Baş ve işaret parmağının arasında, hareketleri otomatik bir ritüelin parçasıymış gibi akıcıydı. Bir sigarayı dikkatle seçti, dudaklarının arasına yerleştirdi, aynı cebinden çıkardığı çakmağı çıt diye yaktı. Küçük, sarı alev rüzgarda titredi; Okan avucuyla koruyarak sigaranın ucuna tuttu. İlk derin nefesi çekerken, kül rengi duman akciğerlerine doldu, sonra hafif bir burun çekmeyle ve ağzından ince bir duman halkası üfleyerek dışarı verdi. Duman, soğuk havada yoğun bir bulut halinde dağılıp, neon tabelanın titrek ışığında seçildi ve kayboldu.
Etrafında, gece hayatı yavaş yavaş uyanıyordu. Karşıdaki mekandan cızırtılı bir Türk sanat müziği sızıyor, bir kapı açılıp kapandıkça içeriden kahkahalar ve cam şıkırtıları duyuluyordu. Birkaç kapı ötede, tıraşlı kafalı, iri yarı bir adam, cep telefonuna küfrederek konuşuyordu. Okan'ın biraz ilerisinde, bir kedi çöp torbalarını karıştırıyor, Okan'ın varlığına aldırmıyordu.
Her şey, İstanbul'un bu köşesindeki sıradan bir akşamın parçalarıydı. Ama Okan'ın bakışları, bu sıradanlığın içinde sıra dışı bir yüzü, Rasim Karakuş'u arıyordu. Gözleri, sokağın her iki ucunu, gölgelerin içini, geçen her arabayı tarıyordu. Sigarasından bir nefes daha aldı. Alevin ışığı, yüzünün sert çizgilerini bir an için aydınlattı - çenesinde bir gerginlik, bal rengi gözlerinde ise, bekleyişin ve kararlılığın soğuk sabrı vardı.
Çalan telefon sesi, Okan’ın sigara dumanında dolaşan ve Rasim’i arayan düşüncelerini bir anda böldü. Sigaradan yeni çektiği nefesi havada ince, gri bir duman çizgisi bırakarak verdi. Ekrana baktı.
Vera.
Başını hafifçe yana eğip, dudağının kenarına, serin havada bile sıcaklık taşıyan belli belirsiz bir gülümseme yerleştirdi. Sadece arayanın kim olduğunu görmek bile, göğsünün derinliklerinde kısa, rahatlatıcı bir gevşeme yaratmıştı.
Telefonu açtı.
+ Efendim canım.
Vera’nın sesi, hafif bir hışırtı ve rüzgâr uğultusuyla geldi; belli ki dışarıda, rüzgârlı bir yerden arıyordu.
– “Neredesin bitanem?”
Sorunun tonu endişeli değildi; daha çok, alışık olduğu, ondan haberdar olma isteğini taşıyan bir tondaydı. Yine de Okan, böyle bir soruya cevap vermeden önce içten içe kısa bir tereddüt yaşadı.
Sigarayı dudağından uzaklaştırdı, yere atıp topuğuyla söndürdü, dudaklarını büzerek son duman nefesini soğuk havaya üfledi.
+ Çok hoşuna gitmeyecek bir yerdeyim.
Bir anlık sessizlik oldu. Havada, Vera’nın bu bilgiyi işlediği hissediliyordu.
– O ne demek?
Bu kez Vera’nın sesindeki merak, ince bir çizgide, hafif bir gerilime kaymıştı. Sorgulayan ama kırıcı olmayan, Okan’ın işlerinin doğasını iyi bilen birinin tonuydu.
Okan iç çekti; nefesi, gece havasında buğulu, beyaz bir sis gibi dağıldı.
+ Eylem’in telefonunu açtık. Rasim diye biriyle görüşmüş. Onunla konuşmaya geldim.
Bu bilgi, telefonun diğer ucunda, Vera’nın zihninde bazı parçaları yerine oturtmuş gibiydi. Cevabı hemen gelmedi; önce, bir düşünme payı, bir sessizlik.
Sonunda, sakin ama net bir sesle sordu:
– Neredesin yani?
Bu bir endişe sorusu değildi artık. Bu, “Neye bulaştın yine?” sorusunun, daha yumuşak, daha olgun bir şekliydi.
Okan dudaklarını araladı, etrafındaki sokak lambasının turuncu ışığı gözlerinin üstüne düşerken cevabı verdi.
+ Sirkeci’de… bir pavyonda.
Söylerken sesi ne çekingen ne rahattı—tam ortasında, profesyonel bir düzlükteydi. Gerçeği, hafif bir ironiyle harmanlayarak söylüyordu. Telefonun diğer ucunda Vera’nın derin bir nefes alışını duydu. Bu nefeste ne kıskançlık vardı, ne de bir kırılma. Sadece, Okan’ın tehlike ve kir kokan gecelerine alışmış birinin sabırlı, hafif yorgun, ama sağlam duruşlu nefesi.
-Ne zaman biter işin?
+ Açıkçası bilmiyorum… Rasim burada yok. Gelmesini bekliyorum.
-Anladım. Ben de yemek yiyelim bu akşam diyecektim.
+ Yiyelim bitanem. Ama işim ne zaman biter, bilmiyorum işte.
Bir sessizlik daha oldu. Bu kez sessizlikte, Vera’nın düşündüğü, bir karar verdiği hissediliyordu.
-İyi. Ben senin yanına geleyim, işin bitince beraber geçeriz.
Okan hemen, içgüdüsel bir refleksle karşı çıktı.
+Sevgilim, öyle yapmayalım… Sen gelme buraya.
Hatta içgüdüyle etrafına bir kez daha baktı, loş ışıkta karanlık köşeleri, karşı kaldırımdaki şüpheli tipleri süzdü. Yüzünü hafifçe buruşturdu. Vera her ne kadar sıradan, naif bir kadın olmasa da bir erkek olarak sevgilisinin böyle bir yerde, olması düşüncesi, içini tuhaf, koruyucu ve rahatsız bir duyguyla doldurmuştu.
Vera, onun aksine, sesinde bir rahatlık ve kararlılık taşıyordu.
+ O niyeymiş?
-Vera… Gelme işte. Sen bana konum at, ben işim bitince direkt sana, restorana gelirim.
Vera, bir an düşündü. Sonra, sesine hafif, gizemli bir ton kattı.
-İyi madem. Sana bu akşam bir de sürprizim var.
Okan, kaşlarını merakla kaldırdı. Soğuk ve gergin bekleyişin ortasında, bu söz içine küçük, sıcak bir kıvılcım düşürmüştü.
+ Neymiş o sürpriz?
-Gelince görürsün.
+Tamam tamam peki. O zaman görüşürüz canım, konumu bekliyorum.
Telefonu kapattı, ekranın ışığı bir an yüzünü aydınlatıp söndü. Vera’nın sürpriz sözü, zihninde sıcak bir akis bırakmıştı, ancak bu his hemen yerini ana odak noktasına bıraktı. Tam o sırada, pavyonun kapısı hafifçe aralandı ve içerideki kırmızı neon ışığı sokağa bir şerit halinde düştü. Işığın içinde, az önce konuştuğu kadının silüeti belirdi. Payetli elbisesi loşlukta soluk pırıltılar saçıyordu.
"Rasim geldi," dedi kadın, sesi alçak ve doğrudandı. Artık ne cilve ne de oyun vardı tonunda. "İçeride, yukarıdaki odalardan birinde. Seni bekliyor."
Okan, sadece kısa, kesin bir baş hareketiyle onayladı. Cevap vermeye, teşekkür etmeye veya başka bir kelimeye gerek yoktu. Yüzündeki tüm ifadeler silinmiş, yerini tamamen iş moduna bırakmıştı. Bal rengi gözlerinde, avın karşısına çıktığı anki o keskin, soğuk odaklanma vardı.
Kadına doğru ilerledi, onu geçip tekrar o ağır, boğuk havaya ve kırmızı loşluğa adım attı. Kapı, arkasında sessizce kapandı.
İçeride gençten bir çocuk onu üst kattaki odaya yönlendirdi.
Kapı açıldığında içeriden, bayat parfüm, sigara izmariti ve ter kokusunun karıştığı ağır, boğucu bir hava dışarı süzüldü. Okan içeri adımını attığında, tavandan sarkan tek bir sarı, titrek lambanın altında, ince yapılı, genç sayılabilecek bir adamın silüeti belirdi.
Rasim Karakuş, en fazla yirmi yedi–yirmi sekiz yaşında görünüyordu. Cılız omuzları hafif çökük, yüzünde düzensiz, seyrek bir sakal kırpıntısı vardı. Saçları karmakarışıktı, sanki uykudan yeni kalkmış ve parmaklarıyla şekil vermeye çalışmış ama başaramamış gibiydi. Üzerinde, bedenine bol gelen, soluk siyah bir gömlek vardı; yaka düğmesi kopmuş, kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı. Bacakları incecikti, üzerindeki eski kot pantolonun içinde adeta kayboluyorlardı.
Okan kapıyı arkadan kapattı.
“Şey… kimdiniz?” dedi Rasim, sesi tiz ve çatallıydı. Bir yandan da parmakları masanın üzerindeki plastik çakmağı durmadan çeviriyor, bakışlarını Okan’dan kaçırıp odanın köşelerine, zemine kaydırıyordu.
Okan birkaç ağır, kararlı adım attı, odaya hakim olacak bir noktaya geldi. Lambanın sarsak ışığı, yüzünün keskin hatlarını gölgelerle vurguluyor, bakır tonundaki gözleri, Rasim’in zayıf ve kırılgan duruşunu daha da belirgin hale getiriyordu.
“Başkomiser Okan Tilmen. Cinayet Büro.”
Rasim’in yüzüne bir anda kül rengi bir solgunluk yayıldı. Göz bebekleri irileşti, dudaklarının kenarı hafifçe titremeye başladı. Ayağa kalkmaya çalıştı ama vazgeçer gibi oldu; sandalye gıcırdayarak hafifçe kaydı.
“Ben… ben bir şey yapmadım ki abi, ne oldu? Kimin öldüğünü bilmiyorum bile…”
“Sakin ol Rasim, birkaç soru soracağım. Eylem Eralp’i nereden tanıyorsun?”
Rasim’in gözleri titredi. Rengi, zaten solgun olan teninden bir anda tamamen çekildi; dudakları sanki üşümüş gibi titreşiyordu. Yutkunmaya çalıştı ama boğazındaki düğüm geçmedi.
“Nolmuş… Eylem’e?”
Okan masaya bir adım daha yaklaşırken ellerini ceketinin ceplerine soktu.
Bu rahat görünen ama otoriteyi iliklerine kadar hissettiren duruş, en sakin hâlinde bile tehdit barındırıyordu. Karanlık gözleri Rasim’in yüzünde hiç kıpırdamadan duruyordu. Açıklama yapmadan konuşmayı sürdürdü.
“Ölmeden kısa süre önce seni aramış. Sen de onu.”
Cümle, soğuk bir bıçak gibi Rasim’in yüzünden aşağıya indi. Çakmağın tıkırtısı bir anda kesildi; parmakları yasa dışı bir şey yakalamış gibi aniden durdu.
“Eylem… öldü mü?”
Bu “ölüm” kelimesi Rasim’in yüzünde yankılandı. Gözbebekleri büyüdü; dudak aralığından çıkan nefes kısa, kopuk ve neredeyse ağzında donmuş gibiydi.
Okan’ın yüzündeki çizgiler kıpırdamadı bile. Bu ifadede ne teselli vardı ne yumuşaklık—yalnızca soğuk bir gerçeğin ağırlığı.
“Haberin yok muydu?”
Rasim başını hızla iki yana salladı, nefesi düzensizdi. Koltukta oturuyor ama oturduğu yeri tutunarak ayakta kalmaya çalışan biri gibi duruyordu; göğsü darbe almış gibi sık sık inip kalkıyordu.
“Yok abi… yemin ederim bilmiyordum! Ben—ben kötü bir şey yapmadım.”
Sesinde hem kalınlaşamayan bir ergenlik kırpıntısı hem de boğazında düğümlenen bir korku vardı.
“Eylem’le ne işin vardı?” Okan onun korkusuna ve görüntüdeki endişesine sıcaklık ve yakınlık göstermeden, en ufak teselli çabasına girmeden konuşmaya devam etti.
Bu soru Rasim’i sandalyeye adeta çiviledi. Genç adamın gözleri odanın en uzak köşesinde bir kaçış yolu arar gibi dolaştı; bulamayınca kendi omuzlarına kapanmış bir hayvan gibi nefes almaya başladı. Duvarın soğukluğu sırtına yapışmıştı; alnının kenarından ince bir ter damlası süzülüp çenesine doğru ilerledi.
“Borç vardı…” Sesi, bir şey itiraf ederken suçüstü yakalanmış bir çocuğun sesine dönmüştü. “… Ama öyle mafyavari falan değil abi. Yanlış anlama.”
Okan’ın yüzünde en ufak bir değişim bile olmadı.Odanın loş ışığında yüz hatları daha da sertleşiyor, gölgeler çenesinin altına keskin çizgiler bırakıyordu.
Durgunluğu, Rasim’in nefesini daha da düzensiz hâle getiriyordu.
“Ne kadar? Ne için?”
Rasim’in boğazından çıkan ses, korkudan yutkunmaya çalışırken çıkan kuru bir gıcırtıya benziyordu. Eliyle saçlarını geriye itti ama parmakları o kadar titriyordu ki saçları anında geri düştü. Arkası duvara dayanmıştı—kaçacak tek santimlik yer bile yoktu.
“Beş yüz bin…” Bu sayı odanın içinde fısıltıyla değil, ağır ve suçlu bir yankıyla dolaştı. “Babası için… ameliyat vardı. Acildi. Eylem başka kimseden bulamadı.”
Bozuk bir Türkçeyle konuşuyordu Rasim.
Okan’ın yüzündeki ifade, beton kadar sabit kaldı.
Bir adım daha attı. Bu adım, Rasim’le arasındaki havayı bile kesen bir ağırlık taşıyordu.
“Bu parayı nasıl ödeyecekti?”
Rasim acizce güldü. Boğazında, nefesi kesilmiş birinin çıkardığı ince hırıltıya dönüştü.
“Ödeyemezdi abi… ben de ödesin diye vermedim zaten. Yani… şey… iş alacaktı… ben de cast tarafında yardımcı olurdum… zamanla… hallederdi…”
Okan soruyu havaya bir kesik gibi bıraktı; sesi bıçak sırtı gibiydi. “Bana bak, doğru düzgün anlat şu meseleyi.”
Rasim’in omuzları biraz daha çöktü. Bir insanın kendini küçültmeye çalıştığı o savunmasız refleksle, adeta sandalyesine doğru gömüldü.
“Ben… uzun zaman önce tiyatrolarda takılırdım abi. Hani sahneye yakın işlerde… ışık, ses, kulis arkası işler… Çalıştım demek doğru olur mu bilmem ama herkes beni tanırdı. Provaya gelen gider, biz de elimizden geleni yapardık. Eylem de o dönemlerden… Bir sorun olurdu, kablo takılırdı, lamba patlardı, ben çözerdim. Öyle tanıştık. Sonra o zamanlardan kalma bazı tanıdıklarım oldu… iş bağlayan, yönlendiren… Eylem’e de dedim ki — bir şey lazım olursa haber ver. İyilik yani. Karşılıklı… herkes birine koltuk değneği olur bu işlerde.”
Okan’ın yüzü karanlık gölge gibi ağırlaştı. Göz kapakları yarı kısılmıştı, sanki Rasim’in söylediği her kelimeyi tartıyor, doğru mu değil mi diye ölçüyordu.
“Karşılığında ne istedin?”
Rasim’in elleri kontrolsüzce titredi; tutmaya çalıştığı çakmak parmaklarının arasından kaydı.
Küçük metal parçası masaya çarpıp tok bir ses çıkardı—Rasim’in gerilimi, o sesle birlikte daha da derinleşti.
“Karşılık… öyle net bir şey yoktu abi. Buralarda işler sözleşmeyle olmaz. Hani, Eylem bir role girerse, bir kapı açılırsa… adımı geçirir, birilerini tanıştırır… belki o da birine iyilik yapar. Böyle şeyler zincir gibi—ben ona tutar, o başkasına… Kimse kimseye borç yazmazmış gibi yapılır ama herkes birbirini bilir. Ben sadece… unutulmayacak bir iyilik yaptım diyelim.”
Okan, Rasim’in sözlerinin ardında saklanan kiri artık seçebiliyordu. Bu tür borçlar, iyi niyetin cilasıyla sunulur; “yardım” denir, “iyilik” denir, “destek” denir. Ama özünde paradan çok daha ağır bir karşılığı vardır. İnsanları teşekkür borcu altında değil, itaat mecburiyetine sokar; ilişkilerini kendi amaçları için kullanmalarını ister. Gerekirse aracı yapar, haber taşıtır; belki bir imza, belki bir fotoğraf, belki bir isim ister. Ve en önemlisi — gördüğünü saklamayı, sessiz kalmayı, susmayı mecbur eder. Bu ağ; para vermez, insanı satın almaz… insanın kendisini, korkularını, umutlarını ve utanç duyduğu sırlarını rehin alırdı. Okan anladı: Eylem borç aldığı için değil, borcun arkasındaki karanlık niyeti fark ettiği için tehlikedeydi. Bu, basit bir borç değil, görünmez bir tasmalıktı.
Ve Rasim bu işin merkezine oturacak biri değildi. Fazla cılız, fazla telaşlı, fazla silikti; hayatın yükünü taşırken bile iki büklüm olan biri. Böyle ağlarda en öne sürülenler genelde onun gibilerdi — görünmez, ezik, sıradan. Bedel ödeneceği zaman kaybedilecek bir kıymeti olmayan küçük halkalar. Eğer Eylem bu çarkın dişlileri arasına sıkıştıysa, bunu Rasim tek başına yapmış olamazdı. Bu yapının gerisinde, daha karanlık, daha büyük ve yüzünü göstermeyen insanlar olmalıydı; borcu değil, insanları sahiplenmeyi iş edinmiş bir akıl, sessizliği satın alan bir güç… Okan, artık bu davanın sadece bir ölüm değil, bir örgü, bir ağ, bir tahakküm düzeni olduğunun farkındaydı
Okan yavaşça eğildi. Yüzü Rasim’in yüzüne çok yakındı artık; sesini alçaltması tehdidi hafifletmiyor, aksine yoğunlaştırıyordu.
“Öyleyse Eylem neden senden korkuyordu?”
Bu cümle Rasim’in omurgasından aşağı buz gibi indi. Nefesi hızlandı, göğsü kesik kesik inip kalkıyordu.
“Korkmuyordu… sadece baskı çoktu! Yaman… oyun… yönetmen… bir sürü şey. Ben kötü biri değilim, vallahi değilim!”
Okan, onun panikle kıvranmasını izledi. Kaşları hafifçe çatılmış, gölgeler gözlerinin altında daha da koyulaşmıştı.
“Eylem sana başka bir şey söyledi mi? Bir tehdit? Bir isim? Bir ilişki?”
Rasim neredeyse sandalyeden taşacakmış gibi öne eğildi, yalvarırcasına.
“Hayır abi! Vallahi hayır!”
Odanın üzerindeki loş ışık bir an duraksadı; sarı ışık parladı, söndü, tekrar yandı.
Şu birkaç saniyelik titreme bile Rasim’i tedirgin etmeye yetti. Okan’ın gölgesi duvar boyunca uzayıp kocaman bir şekle dönüşmüştü.
Sonunda Okan, Rasim’e bir kez bile bakmadan kapıya döndü.
Kapı koluna uzandığında, sesi soğuk bir hüküm gibi çıktı. “Bu konuşma burada bitmedi, Rasim. Yine görüşeceğiz seninle.”
Rasim’in sesi, sanki kendi gölgesine sıkışmış bir çocuğun fısıltısı gibi titredi. “Tabi abi siz nasıl isterseniz.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |