
Gazino Mehtap’ın ağır, yapay neşesinden ve Rasim'le olan o boğucu konuşmanın izlerinden sıyrılmak istercesine, Okan kapıdan dışarı fırladı. Serin nisan akşamı, yüzüne vuran ilk rüzgârla birlikte ciğerlerine temiz, tuzlu bir hava doldu. Arabasını orada bıraktı, yürümeye karar verdi. Ayakları onu, Sirkeci'nin arka sokaklarına, tarihin ve zamanın ağır ağır soluk aldığı caddelere taşıdı.
Sirkeci'den Eminönü'ne giden yol, İstanbul'un nabzının attığı bir damardı. Okan, sahile doğru ilerlerken, yanından aceleci turist grupları, ellerinde poşetlerle koşturan esnaf, akşam vapurunu yakalamaya çalışan kalabalık geçti. Hava, gündüzün son ışıklarıyla akşamın ilk mavilikleri arasında, mora çalan soluk bir turuncuya bürünmüştü. Denizin üzerinde martı sürüleri, son bir av için çığlık atıyor, vapurların düdükleri uzaklardan derin, hüzünlü sesler yayıyordu. Rıhtım boyunca yürüdü; balık kokusu, simitçilerin simitlerinin sıcak kokusu, denizden gelen iyotlu esinti ve şehrin sonsuz trafiğinin egzoz dumanı birbirine karışmıştı. Bu, kaosun içinde bir ahenk, yorucu ama bir o kadar da hayat dolu bir senfoniydi.
Galata Köprüsü'nün girişine vardığında, kalbi hafifçe hızlandı. Gözlerini köprünün Eminönü tarafına çevirdi. İnsan kalabalığı, balıkçıların uzun olta kamışları, satıcıların tezgâhları arasında, köprünün korkuluklarına yaslanmış bir silüet aradı. Ve oradaydı. Diğer herkesten, her şeyden ayrı duran, ince, zarif bir çizgi.
Rüzgâr, köprünün üzerinde serbestçe dolanıyordu. Vera'nın sarı saçları, bu rüzgârda ipek gibi hafifçe dalgalanıyor, akşamın son ışıklarında altın tozu saçıyordu. Uzun boyu, ayağındaki topuklu siyah botlarla daha da zarif bir hat kazanmıştı. Bacaklarına tam oturan siyah kot ve belini saran, şık kesimli ceketi, onu bu kalabalık içinde bir moda figürü gibi değil, ama şehrin doğal bir parçası, onun en güzel, en asil unsurlarından biri gibi gösteriyordu. Sırtı dönüktü, Haliç'in karşı kıyısına, yavaş yavaş ışıkları yanmaya başlayan Galata'ya bakıyordu.
Okan, adımlarını hızlandırdı. Ona yaklaştıkça, Vera sanki hissetmişçesine başını çevirdi. Gözleri Okan'ı buldu. Dudaklarında, tanıdık, sıcak, biraz da merak dolu hafif bir gülümseme belirdi. Bu gülümseme, Okan'ın içindeki tüm gerginliği, gazinonun loşluğunun ve ağır soruların izlerini sildi süpürdü.
"Naber?" diye sordu Okan, yanına varır varmaz. Sorusuna cevap beklemeden, eğildi ve Vera'nın yumuşak, rüzgârla serinlemiş dudaklarına kısa, ama yoğun bir öpücük kondurdu. Dudaklarında, şehrin tuzlu serinliği ve Vera'nın tanıdık, tatlı kokusu vardı.
Vera, bu ani ve içten temas karşısında gözlerini kısarak gülümsedi. Hemen kolunu Okan'ın koluna doladı, ona sıkıca yaslandı. "İyi canım," diye fısıldadı kulağına, sesi rüzgârda kaybolacak kadar yumuşaktı. "Asıl senden naber?
Okan derin, yorgun bir iç çekti. Sanki ciğerlerinin dibindeki ağır havayı dışarı atıyordu. Kolu, Vera'nın kolunda güvenle durdu. Sarmaş dolaş, Galata Köprüsü'nün üzerinde, Haliç'in hüzünlü ve bir o kadar da güzel akşam manzarasına karşı yürümeye başladılar. Altlarından bir vapur geçiyor, köprünün üstünü hafifçe titretiyor, suyun sesi ve martı çığlıkları birbirine karışıyordu.
"Fena değil diyelim," dedi Okan, sesi rüzgârda hafifçe dağılarak. Cevabı, olanların karmaşıklığını tam anlatmıyordu.
Vera, ona daha sıkı yaslandı, başını omzuna dayayarak. Onun iç çekişinden, ses tonundan çok daha fazlasını anlamıştı. "Görüşebildin mi adamla? Nasıl geçti?" diye sordu, sesi alttan alta bir endişe taşıyordu.
"Görüştüm, görüştüm..." diye başladı Okan, gözlerini karşı kıyıdaki Galata Kulesi'nin ışıklarına dikerek. "Ve bu iş, sandığımızdan biraz daha derin olabilir."
Bir an durakladı, kelimeleri zihninde toparlamaya çalışıyordu. Rıhtımdan bir balıkçı teknesinin motor sesi uzaktan geliyordu.
"Eylem, Rasim diye birinden borç almış," diye devam etti, her kelimeyi tartarak. "Ama Rasim..." Okan başını yavaşça iki yana salladı, yüzünde hem küçümseme hem de bir tür acıma karışımı bir ifade belirdi. "Rasim sadece bir kukla. O borcu veren, o parayı eline tutuşturan... arkasında daha büyük biri olmalı."
Vera, başını Okan'ın omzundan kaldırdı, gözlerine baktı. Işıklar, onun iri, mavi gözlerinde yansıyordu. "Nasıl yani? Rasim sadece aracı mıydı?"
"Öyle görünüyor," diye onayladı Okan. "Beş yüz bin lira gibi bir meblağdan bahsediyoruz. Rasim'in cebinde o kadar para olacağını, hele ki 'karşılıksız yardım' adı altında vereceğini sanmıyorum. Korkuyordu, Vera. Bana baktığı gözler, kaçacak delik arayan bir hayvanın gözleri gibiydi. Biri onu da kullanıyor. Belki tehdit ediyor, bilmiyorum.”
Vera'nın yüzü sertleşti."Yani Rasim sadece bir ipucu. Asıl zinciri takip etmemiz gereken yer, onun arkasındaki isim."
Okan başıyla onayladı, gözleri uzaklara daldı. "Evet. Ve o ismi bulmak için, Rasim'i daha sıkı sıkıya sorgulamak, onun korkusunu aşmak gerekecek. Ya da..." diye ekledi, Vera'ya dönerek, "...borç veren mekanizmanın kendisini araştırmak. O parayı kim sağladı? Hangi kaynaktan çıktı?"
İkisi de sustu. Köprünün üzerinde, geçen insanların arasında, bir cinayet gizeminin eşiğinde duruyorlardı. Rüzgâr, Vera'nın saçlarını Okan'ın yüzüne savurdu. Okan, kolunu onun beline doladı, onu kendine çekti.
"Ne yapacaksın?" diye sordu Vera, sesi kararlı.
Okan, bir an için Galata Kulesi'ne baktı, sonra gözlerini sevgilisinin yüzüne çevirdi. "Önce Rasim'i iyice araştıracağız. Telefon kayıtları, banka hareketleri, geçmişi... Sonra, o borç paranın izini süreceğiz. Ama dikkatli olmalıyız. Eğer arkasında gerçekten büyük biri varsa... mevzuya uyanabilirler."
Vera sessiz kalarak sadece düşündü şimdi.
Okan’ın sorusu, bu sessizliği hafifçe deldi: “Senin sürprizin neydi? Nereye gidiyoruz?”
Vera’nın güzel, ince dudaklarının köşeleri, gizemli ve tatmin olmuş bir ifadeyle kıvrıldı. Gözlerinde yanan bir ışık vardı. “Gidince görürsün,” diye cevapladı.
Okan’ın koluna yeniden daha sıkı yapıştı ve onu, köprünün Karaköy çıkışına, kalabalığın içine doğru çekti.
Karaköy’ün ana caddesinin gürültüsü ve kalabalığından, birkaç adımda sıyrılıp daracık, taş döşeli bir ara sokağa saptılar. Buranın atmosferi birden değişmişti. Ana caddenin ışıklı vitrinleri yerini, pasajların loş girişlerine, antikacı dükkanlarının tozlu camlarına ve küçük sanat galerilerinin mütevazı kapılarına bırakmıştı. Sokak lambalarının turuncu ışıkları, yüzyıllık binaların cephelerindeki sıva çatlaklarını ve demir balkonların zarif kıvrımlarını vurguluyordu. Havada, yakındaki bir kahveden gelen taze çekilmiş kahve kokusu, eski taşın nemli kokusuyla karışıyordu.
Vera, adımlarını kararlılıkla atıyordu, birkaç sokak daha döndükten sonra gözden uzak, sade bir kapıyı gösterdi. Kapının üzerinde parlak bir plakada sadece küçük bir ‘R’ harfi vardı. İçeri girdiler ve nostaljik bir asansörle birkaç kat yukarı çıktılar. Asansörün demir kafes kapısı aralandı.
Çıktıkları kapı, onları doğrudan göğe, ya da en azından İstanbul’un göğsüne açılan bir sığınağa çıkardı: Sessiz, özel bir rooftop terası.
Teras, modern ve minimal döşenmişti: ahşap deck’ler, yere gömülü ışıklar, alçak, konforlu sedirler ve ateş çukuru etrafında birkaç şezlong. Ancak tüm bu şıklığı gölgede bırakan, terastan taşan o eşsiz manzaraydı.
Tam karşılarında, Haliç’in lacivert suları, Galata Köprüsü’nün altından sessizce kayıp geçiyor, Galata Kulesi, bir taç gibi ışıklarla bezenmiş, dimdik ve gururlu yükseliyordu. Sol tarafta, Topkapı Sarayı ve Ayasofya’nın kubbeleri ve minareleri, gece aydınlatmasıyla altın gibi parlıyor, İstanbul’un bin yıllık tarihini hatırlatırcasına siluetlerini gökyüzüne çiziyordu. Sağda ise, Boğaz’ın girişi, Dolmabahçe Sarayı’nın ışıklı cephesi ve uzakta iki kıtayı birbirine bağlayan köprülerin zincir ışıkları uzanıyordu. Tüm şehir, ayaklarının altında, nefes kesici bir mozaik gibi seriliydi. Üzerlerinde, nisan ayının berrak gecesinde birkaç yıldız parıldıyor, serin ama insanın içini ısıtan bir rüzgâr terası süpürüyordu.
Okan, etrafını saran bu büyülü manzarayı incelerken gözlerindeki hayret yavaş yavaş derin bir sıcaklığa dönüştü. Başını hafifçe yana eğdi, bakışları şehrin binlerce ışığından, yanındaki kadının yüzündeki tatmin ifadesine kaydı. Dudaklarında, yorgunluğun ve günün gerginliğinin eriyip gittiği yumuşak, samimi bir gülümseme belirdi.
"Sen," diye mırıldandı, sesi hayranlık ve şaşkınlıkla doluydu, "bu İstanbul'u çözdün..." Cümlesini bitirirken başını iki yana hafifçe salladı, sanki bu başarının büyüklüğünü kavramaya çalışıyordu. "Fiyakalı mekan bulma konusunda bir usta oldun resmen."
Sözleri, şakayla karışık bir gerçeği taşıyordu. Vera, bu kadim ve karmaşık şehri, sanki gizli geçitlerini, saklı bahçelerini biliyormuşçasına aralamayı başarıyordu. Şehrin ışıkları - Galata Kulesi'nin altın sarısı, köprülerin inci gibi dizilişi, minarelerin nokta nokta yeşil aydınlatmaları – hepsi, Okan'ın bal rengi, derin gözlerinde yansıyor, adeta onların içinde oynaşıyordu. Bu ışıklar, sadece bir manzarayı değil, Vera'nın onun için yarattığı bu anı, bu kaçamak sığınağı da aydınlatıyor gibiydi.
Vera, bu iltifat karşısında hafifçe çenesini kaldırdı, gururlu ve aynı zamanda alçakgönüllü bir ifadeyle. "Şehrin sesini dinliyorum sadece," dedi sessizce, gözlerini yeniden ufka dikerek. "O da, bazen, böyle güzel sırlar fısıldıyor." Sonra Okan'a döndü, gözlerinde bir şeytanlık parıltısıyla. "Hem, senin gibi karanlık sokaklarda ve loş pavyonlarda dolaşan bir adam, biraz 'fiyaka' hak etmiyor mu?"
Okan, kaşlarını hafifçe kaldırarak Vera'ya yandan bir bakış attı. Dudaklarında oynamaya başlayan amiyane ve tanıdık bir sırıtış vardı. "Laf mı soktun sen bana?" diye sordu, sesinde yapmacık bir kuşkulanma tonuyla.
Vera, hemen kendine has o hafif, muzip kıkırdamasını koyuverdi. Başını iki yana sallayarak, "Yok ya sevgilim," dedi, gözlerinin içi gülerek. "Şaka yapıyorum sadece. Karanlık işler adamı diye takılıyorum sana."
Bu sırada Okan, hafifçe Vera'nın arkasına geçmiş, onun oturacağı sandalyeyi tutmuştu. Sandalyeyi usulca geriye, tam manzaranın en geniş açısına doğru çekti.
Vera, teşekkür edercesine başıyla bir işaret yapıp sandalyeye doğru yöneldi. Tam oturmak üzere eğilirken, Okan beklenmedik bir hareket yaptı. Aniden eğildi ve başını Vera'nın boynunun en yumuşak, en savunmasız, saçlarının ensesinde bitip teninin başladığı o derin kavise gömdü. Dudakları, bu arada, aynı noktaya, o kavise hafifçe değdi.
Vera bu ani, samimi temas karşısında irkilmedi bile. Gözlerini kapadı, Okan'ın nefesinin sıcaklığını ve dudaklarının yumuşak baskısını boynunda hissetti. Kalbinin ritmi, bir an için hızlandı.
Okan, başını yavaşça kaldırdı, ama bir süre daha yakın durmaya devam etti, yanağını Vera'nın yanağına dayayarak. "İyi ki varsın," diye fısıldadı.
Akşam, yavaş yavaş lacivert bir ipek örtü gibi şehri sararken, kadehteki Chardonnay bambaşka bir ışıkla parlıyordu. Soluk saman tonlarından çok, olgun bal kabağının içini andıran derin bir altın; hatta yer yer yeşilimsi ışıltılar taşıyan zarif bir kehribar rengindeki şarap bardakları dolup dolup boşaldı.
Servis edilen yemek, adeta bu şarabın ruhuna yazılmış bir sanat eseri gibiydi. Balığın diri tazeliği, sosların ince dokusu, sebzelerin hafif çıtırlığı… Her lokma ya şarabın içindeki yeni bir notayı ortaya çıkarıyor ya da onunla kusursuz bir uyum içinde dans ediyordu.
Şarap şişesinin dibindeki son damlalar, kristal bardaklara dökülürken artık o ilk dökülüşteki coşkulu şıkırtı yerine, daha tok ve yorgun bir sese bırakmıştı. Bu ses, akşamın da son perdesine yaklaştığının bir işareti gibiydi. Havadaki samimiyet öyle yoğundu ki, elle tutulabilirdi sanki. Yumuşak, kadifemsi bir keyif hali sarmıştı ikisini de dünyanın tüm sivri köşeleri yuvarlanmış, sesler bir pamuk yumağının içinden geliyor gibi melodikleşmişti.
Okan, sandalyesinde hafifçe geriye yaslanmış, bir kolunu arkalığın üzerine atmıştı. Diğer elindeki şarap kadehi, parmakları arasında dönüyor, Vera'nın anlattığı bir hikayeye gülümsüyordu.
Vera ise, elindeki kadehi havada sallayarak, mimikleriyle hikayeyi canlandırıyordu. Yüzü, şarabın ve kahkahaların verdiği sıcaklıkla tamamen pembeye boyanmıştı.
Şişedeki son altın damla da bardaklara düşüp tüketildiğinde, akşamın o sihirli perdesi yavaşça inmeye başlamıştı. İkisi de bu keyifli ağırlığın verdiği tatlı bir tembellikle sandalyelerinden ayaklandı. Okan, dengede durmak için hafifçe masaya tutunurken, aynı anda Vera'nın koluna da sarılmak istediği bir an yaşandı; hareketi biraz abartılı, biraz da komikti. Vera, bu beceriksiz ama samimi hareketi bir kahkahayla karşıladı ve hemen kolunu Okan'ın koluna doladı, ona destek olur gibi yaparak aslında ona daha da yaklaştı. "Tamam, tamam, düşmüyorum merak etme." diye mırıldandı Okan, ama Vera'nın kolundan ayrılmadı.
'Sarmaş dolaş' kelimesi, onların o anki halini anlatmak için fazlasıyla yetersiz kalırdı. Daha çok, birbirlerine yaslanmış, adımlarını şarapla yumuşamış bir uyumla atan, tek bir gölge gibiydiler. Karaköy'ün o dar, taş döşeli, tarih kokan sokaklarına daldılar.
Bir ara, daha tenha bir sokak arasına sapmışlardı ki, Vera aniden durdu. Okan da onunla birlikte durmak zorunda kaldı. Vera, Okan'ın yüzüne baktı. Şarabın verdiği o cesur, bulanık ve yoğun his, gözlerinde açıkça parlıyordu. Elini yavaşça Okan'ın çenesine koydu, parmak uçları onun gece boyunca gülümsemekten yorulmuş kaslarına değdi. Nazik ama kararlı bir hareketle, Okan'ın başını kendine doğru çevirdi.
Ve sonra, hiç acele etmeden, telaşsız, sanki tüm gece bu anı bekliyormuşçasına, dudaklarını Okan'ın dudaklarına bastırdı. Bu öpücük, haz doluydu, hala şarap kokuyordu, açık bir arzu ve şefkat taşıyordu. Vera, ayrılmaya hiç niyetli değildi. Okan'ın dudaklarında bir an oyalandı, sonra daha derinleşti, elini Okan'ın ensesine, saçlarının arasına kaydırarak onu kendine daha da çekti. Okan da ona karşılık verdi, bir eliyle Vera'nın belini sıkıca kavradı, diğeriyle onun yanağına dokundu.
Bir ara, ciğerleri yanarcasına, nefes nefese ayrıldılar. Okan, başını çevirip sokağın iki ucunu süzer gibi yaptı; bir anlık kontrol, bir saniyelik mantık arayışı. Ama Vera'nın gözlerinde gördüğü o bulanık, açık arzu, sadece birkaç adım ötedeki o boş, loş duvar köşesini işaret ediyordu. Sabredemedi. Nazik ama kararlı bir hareketle, Vera'nın sırtını yüzyıllık taş duvara yasladı. Soğuk taş, Vera'nın ince ceketinin kumaşına işledi, ama bu soğukluk, tenlerinin yaktığı sıcaklık karşısında bir hiçti.
Ve yeniden buluştular. Bu seferki öpüşme, daha tutkuluydu, daha ivedi. Önceki öpüşmedeki şarabın tatlı yavaşlığı gitmiş, yerini acil ve yoğun bir istek almıştı. Okan'ın elleri Vera'nın yüzünde, boynunda, saçlarında gezinirken, Vera da Okan'ın ceketinin yakalarını tutmuş, onu kendine çekiyor, aradaki son mesafeyi de yok etmeye çalışıyordu. Nefesler, birbirine karışmış, sıcak ve hızlıydı.
Okan, bir an için kendini zorlayıp geri çekildi. Alnı Vera'nın alnına değiyordu, nefesi düzensizdi. "Vera... eve gidelim," diye hırıldadı, sesi tutkunun getirdiği bir kalınlıkla boğuklaşmıştı. Mantığın ve mahremiyetin son çağrısıydı bu.
Ama Vera, o çağrıyı duymak istemiyordu. "Eve gidelim" sözleri, dudaklarından çıkar çıkmaz, Vera onları Okan'ın ağzında susturdu. Yeniden, daha da istekle, ona kapandı.
Bu karşı konulmaz, mantığa meydan okuyan hali, Okan'ı tamamen baştan çıkarıyordu. Onun bu tutkusu, bu kontrolden çıkmış arzusu, Okan'ın içindeki aynı ateşi körüklüyordu.
Ancak, sokağın ortasında, loş da olsa bir ışık altında, tarihi bir duvara yaslanmışlardı. Daha ileri gidemezlerdi. Bu düşünce, Okan'ın zihninde, tutkunun ateşine bir damla soğuk su gibi düştü. İkisi de kendilerini zapt etmek zorundaydı.
Tam o anda, Okan’ın cebindeki telefon, keskin ve ısrarlı bir titremeyle patlak veren zil sesi, onları öpüşlerinin ortasında gafil avladı. Okan, içgüdüsel olarak, Vera’dan bir saniyeliğine uzaklaşmak için başını çevirdi, telefonunu cebinden çıkardı. Ekrana bakmak için gözlerini ayırmak zorunda kaldı. Ama Vera, bu ayrılığa razı değildi. Dudakları, Okan’ın çenesinden yanağına, boynuna doğru hiç durmadan, aceleci ve ısrarcı öpücükler yağdırıyordu; telefonla ilgilenmesine izin vermek istemiyordu adeta.
Okan, göz ucuyla ekrana baktı. Akif yazıyordu. İçinde küçük bir sıkıntı dalgası kabardı.
Vera, Okan’ın telefonu tutan kolunu, yumuşak ama kararlı bir hareketle aşağıya, yanına indirdi. "Boş ver," diye fısıldadı, nefesi hâlâ Okan’ın teninde sıcaktı. "Şimdi değil."
Okan, Akif’i aramanın önemli olabileceğini biliyordu. Akif, böyle bir saatte sebepsiz yere ısrarla aramazdı. Ama karşısında, gözleri tutkuyla parlayan, dudakları hâlâ kendi tenine değen Vera varken, ona karşı koymak imkansız gibiydi. Parmaklarıyla ekrana dokunup zili sessize aldı. Telefondan gelen titremeyi bile hissetmemek için, yeniden Vera’ya döndü.
Ancak sadece bir dakika kadar sonra, telefon yeniden çalmaya başladı. Bu seferki titreme ve sessiz ışık gösterisi, öncekinden daha ısrarlı, daha aciliyetliydi. Tekrar, tekrar…
Okan, içinde yükselen bir hırıltıyla, güç bela Vera’dan ayrıldı. İki eliyle Vera’nın yüzünü tuttu, gözlerinin içine baktı. "Vera," dedi, nefesi hâlâ düzensiz, ama sesi ciddileşmişti. "Akif… önemli bir şey olmasa böyle ısrarlı aramaz. Bir saniye."
Vera, bir anlık direnişle el mahkum geri çekildi. Gözlerinde hayal kırıklığı ve bitmemiş bir arzu vardı. Okan, parmağını ekrana kaydırdı ve telefonu açtı.
"Efendim Akif."
Karşıdan gelen ses, Okan’ın tüm bedenini alarm durumuna geçirdi. "Okan, neredesin?" Akif’in sesi, olağanın dışında gergin ve aciliyet doluydu; arka planda bir sürü karışık ses, bağırışlar duyulabiliyordu.
"Karaköy’deyim," diye cevap verdi Okan, nefesini toparlamaya çalışarak.
"Buraya gelmen gerek. Bir cinayet vakası… Gazeteci doldu burası.
Okan iç çekti. Bütün geceyi, bütün o güzel anları ve tutkuyu bir anda içine çeken derin, yorgun bir iç çekiş. "Tamam," dedi, sesi keyifsiz ve mecburiyetle doluydu. "Ne taraftasınız?"
"Ataköy Marina."
"Tamam, yarım saate oradayım." Okan, telefonu hiçbir vedalaşma olmadan kapattı ve cebine attı. Başını kaldırıp Vera’ya baktı. Onun yüzünde, dağılmış ruju, şişmiş dudakları ve şimdi üzerine eklenen endişeli bir ifade vardı.
"Çok üzgünüm," dedi Okan, sesi yumuşak ama kararlı. "Bir cinayet işlenmiş. Gitmem gerekiyor."
Vera, başını iki yana salladı. Hayal kırıklığını bir kenara itmiş, pratikliği öne çıkmıştı. "Önemli değil," dedi, ama sesindeki titreme bunun tam olarak doğru olmadığını ele veriyordu. "Beraber gidelim hadi."
Okan, gözlerini caddeye çevirdi. Arabasına kadar yürüyüp bir de sürmek mantıklı değildi. İçtiği şarabın etkisi geçmişti, Akif’in sözleri bile kafasının ayılması için yetmişti ancak kafası yerine gelmiş olsa da promil hesabı riskli olabilirdi.
Yol kenarına çıktı, kolunu kaldırdı. Gece yarısına yakın saatte gelen sarı bir taksi hemen yanaştı. Okan, arka kapıyı açtı, önce Vera’nın binmesine yardım etti.
Ardından kendisi de oturdu, kapıyı kapattı.
"Ataköy Marina, lütfen. Hızlı olabilirseniz."
Ataköy Marina’ya vardıklarında, ortam bir felaket sahnesini andırıyordu. Flaş patlamaları geceyi anlık beyazlıklarla yarıyor, muhabirlerin heyecanlı ve vahşi sesleri polis uyarılarının megafondan gelen boğuk anonslarına karışıyordu. Kalabalık, merak ve iğrenç bir heyecanla ileri geri dalgalanıyordu. Okan, Vera'nın elini sıkıca tutarak, sarı polis bantlarının altından geçtiler. Gözleri, kalabalığın içinde tanıdık bir yüz, Akif'i arıyordu.
Okan'ı tanıyan genç bir polis memuru hemen yanlarına yaklaştı. "Başkomiserim, hoş geldiniz," dedi, sesinde bir miktar rahatlama vardı.
Okan, başıyla onu selamladı, ama gözleri hâlâ etrafı tarıyordu. "Hoş bulduk. Akif nerede?"
Memur, denize, iskelenin ucuna, bir dizi polis aracının ve ışıklandırma cihazlarının toplandığı yere doğru işaret etti. "Şu tarafta, Başkomiserim."
Okan, belirlenen yöne doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladı, Vera da kararlı adımlarla peşindeydi. Kalabalığı yararak ilerlerken, flaşlar bazen onların yüzüne de patlıyor, muhabirler "Başkomiser! Bir açıklama!" diye bağırıyordu, ama Okan onları duymazdan geliyordu.
Sonunda, kalabalığın ortasında Akif'in yüzünü gördü. Genç adamın yüzü, gece ışıklarında bile fark edilecek kadar beyazdı. Bir eli hafifçe karnının üzerinde duruyor, diğeriyle bir dosyayı sıkıca tutuyordu. Gözleri, Okan'ı görünce bir an için canlandı, ama içindeki şok ve mide bulantısı yüz ifadesine hakimdi.
"Akif, noluyor?" diye sordu Okan, yanına varır varmaz.
Akif başını iki yana salladı, sanki kelimeleri ağzından zorla çıkaracakmış gibi. Dudakları kurumuştu. "Çok fena, Okan... Çok," diye hırıldadı. "Adamı... paramparça etmişler." Cümleyi bitirirken gözlerini kapattı, eli karnına daha sıkı yapıştı. "İçim bir fena oldu. Daha önce hiç böyle bir şey görmedim."
Okan, Akif'in bu halinden, sahnenin olağanüstü derecede vahşi olduğunu anladı. "Nerede?" diye sordu, sesi düşük ve kontrollü.
Akif, titrek bir elini kaldırıp, iskeleye sıkıca bağlanmış, üzeri brandayla örtülmüş orta boy bir tekneyi işaret etti. Teknenin etrafında adli tıp ekibi ve olay yeri inceleme uzmanları ciddiyetle çalışıyordu. "Orada. Teknenin içinde."
Okan, tekneye doğru adım atmak üzereyken, Vera da onu takip etmeye hazırlandı. Ancak Akif, bu sefer araya girdi. Elini Vera'nın önüne, saygılı ama kararlı bir şekilde koydu. Yüzünde samimi bir endişe vardı.
"Vera," dedi, sesi yumuşak ama ikna edici olmaya çalışıyordu. "Girmesen iyi edersin bence. Gerçekten... ciddiyim."
Vera, tek kaşını hafifçe kaldırarak Akif'e baktı. Gözlerinde, meydan okur bir ifade ve hafif bir alaycılık vardı. "Sen benim neler gördüğümü bilsen, Akifcim," dedi, sesi soğuk ve netti, "düşüp bayılırdın."
Akif, bir an şaşkınlıkla Vera'ya baktı, sonra omuz silkti. "İyi," diye mırıldandı. "Ben uyarmış olayım da.
Okan, Vera'ya kısa, soru dolu bir bakış attı. Başıyla onayladı, Vera'nın onu takip edip etmeyeceğine kendisinin karar vereceğini belli etti. Sonra, brandanın kenarından, teknenin içine, bilinmeyen bir vahşetin merkezine doğru adımını attı. Gerçek, orada, soğuk deniz kokusu ve ölümün ağır kokusu arasında onu bekliyordu.
Teknenin içine adım atan Okan’ı, tuzlu deniz kokusuyla karışmış ağır, metalik bir kan kokusu karşıladı. Olay yeri ışıklarının acımasız aydınlığında, teknenin küçük kokpiti bir kasap tezgahını andırıyordu. Ortada, sırt üstü yatırılmış, sarışın, orta boylu bir adamın cesedi duruyordu. Görüntü öyle vahşiydi ki, yanındaki genç bir adliye görevlisi dışarı fırlayıp kusmaya başladı.
Cesedin elleri, omurgasının arkasında acımasızca birleştirilmişti. Bileklerdeki deri, bağlanan malzemenin sertliği ve mücadelenin şiddetiyle parçalanmış, et yer yer kemikleri gösterecek şekilde aşınmıştı. Bu, sadece bir bağlama değil, bir işkence iziydi. Yüz tanınmayacak haldeydi; onlarca kesik, burun, dudaklar ve göz çevresini paramparça etmişti. Göğüs kafesi ise neredeyse tamamen koyu, pıhtılaşmış kanla kaplıydı. Ancak Okan’ın eğilip dikkatle baktığında gördüğü şey, midesini bulandırdı: Bu kesikler rastgele değildi. Eşit aralıklıydı. Neredeyse bir cetvelle çizilmiş gibi, milimetrik benzerlikte, paralel çizgiler halinde göğsü baştan aşağı kat etmişlerdi. Bu, duygusal bir öfke patlaması değil, buz gibi, cerrahi bir sakinlik taşıyan bir işti.
Okan'ın da içi bir tuhaf olmuştu. Ama yılların getirdiği mesleki dayanıklılığı devreye girdi. Bu dayanıklılık, duygusuzluk değil, bir hayatta kalma mekanizmasıydı. Zihnini, midesini bulandıran görüntülerden çekip alıp, detaylara, izlere, anlamlara odaklanmaya zorlayan bir disiplindi.
Dudakları sıkıca büzülmüş, nefesini kontrol etmeye çalışarak cesede biraz daha yaklaştı. Eldivenlerini giydi. Cesedin ağzından, basit bir iç kanamayı aşan miktarda, koyu, delice bir kan akmıştı. Başı hafifçe yana çevirip ağzın içine baktığında kanın kaynağını anladı. Boğazında bir yumru yükseldi. Dil yoktu. Temiz, profesyonelce kesilip çıkarılmıştı. Yerinde değildi. Yanındaki adli tıp doktoru, Okan’ın bakışına anlamlı bir şekilde başını sallayıp fısıldadı: “Ölmeden hemen önce yapılmış. Kan kaybından değil, şok ve nefes alamamadan ölmüş. Kesme açısı… profesyonel.”
Okan, tekrar bileklerdeki derin yaralara baktı. İzler, halatın yuvarlak izleri değildi. Düz, keskin hatlı ve derine işlemişlerdi. İnce, sert plastik bir kelepçenin izleriydi. Yaygın, ucuz bir malzeme değil; sağlam, belki ithal bir malzemeydi. Sonra gözlerini cesetten ayırıp zemine çevirdi. Kan havuzları vardı, evet. Ama… ayak sürüyerek kaçmaya çalışmanın veya yakın dövüşün izleri yoktu. Zeminde, bir mücadelenin, bir direnişin hiçbir işareti bulunmuyordu. Buradaki sessizlik çığlık atıyordu: Kurban burada öldürülmemişti. Sadece buraya, tertemiz bir şekilde ‘bırakılmıştı’. Motorun yanına gitti. Anahtar kapalı konumdaydı. GPS ekranına baktığında, cihazın arkasının söküldüğünü, çipin yerinden alındığını gördü. Bu da tesadüf değildi. Kimliği, sesi, direnişi ve rotası silinmişti.
Vera, teknenin girişinde, brandanın hemen dışında, nefes alacak kadar içeriye uzak, ama doğrudan vahşetin görüntüsüne maruz kalacak kadar yakında duruyordu.
Ceset korkunç durumdaydı; bu sadece bir görüntü meselesi değildi, dayanılmaz bir koku da havaya sinmişti. Ama dediği gibi, Okan gibi, o da yıllar içinde bu tür durumlara karşı bir nevi duyarsızlaşmış, bir savunma mekanizması geliştirmişti. Yine de insanlığını tamamen yitirmemişti. İçgüdüsel bir tiksinmeyle yüzünü buruşturdu, burnunun direği sızladı, ama yerinden kıpırdamadı. Gözleri, Okan'ın tekne içindeki her hareketini, her duruşunu takip ediyordu.
Okan, eldivenlerini çıkarırken lastiklerin çıt sesi, teknenin içindeki ağır sessizliği deldi. Ses, kana bulanmış ahşap zeminin üzerinde boğuk çıktı: "Kimliği tespit edebildiniz mi?"
Yanı başındaki adli tıp doktoru, profesyonel bir soğukkanlılıkla, yanındaki çantasından şeffaf bir delil torbasının içine konulmuş, koyu kan lekeleriyle kaplanmış bir nüfus cüzdanı çıkardı. Cüzdanın cilti, deniz suyu ve kan karışımından dolayı kabarmıştı. Görevli, içindeki kimliği okudu: "Tolga Keskin. 42 yaşında. Finans danışmanı. Geçmişte Türkiye-Avrupa hattında, özellikle yatırım danışmanlığı yapmış. Ama son yıllarda işleri... 'bulanık' diyelim. Para aklama şüphesiyle birkaç kez sorgulanmış, ancak elle tutulur bir kanıt bulunamamış."
Okan'ı başından beri izleyen yardımcısı Kadir, bir başka delil torbasını uzattı. İçinde, suya bulanmış, mürekkebi dağılmış, kan lekeli üç kâğıt vardı. "Başkomiserim, bunlar da ceketinin iç cebindendi," diye ekledi, sesi gergindi.
Kadir, eldivenli parmağıyla ilk kağıdı göstererek açıklamaya başladı: "1. Sahte isimlerle düzenlenmiş birkaç banka fişi. Fişler farklı bankalardan, hatta farklı ülkelerden yapılmış gibi gösterilmiş. Ama şuraya bakın..." Parmağını fişlerin altındaki dekont numaralarına doğru kaydırdı. "Hepsinin numaraları sıralı. 04561, 04562, 04563... Bu, sahte fişlerin 'seri üretim' gibi hazırlandığını, aynı kaynaktan çıktığını gösteriyor."
Sonra, en alttaki, mürekkebi en çok dağılmış, neredeyse okunmaz hale gelmiş fişi işaret etti. "Son fişin açıklamasında, sönük bir şekilde şu okunuyor: 'Paris - Lojistik'."
"Paris - Lojistik" kelimeleri havada asılı kaldığı anda, Kadir'in zaten bembeyaz olan yüzü daha da soldu, mumya gibi bir renge büründü. Gözleri aniden sulandı, alt kirpikleri nemlendi. Boğazında bir şey düğümlenmiş gibiydi. Aniden, elini ağzına kapattı, nefesini tuttu ve Okan'a döndü. Ses, titrek, bastırılmış bir mırıltıydı. "Başkomserim... lütfen... dışarıda konuşsak?" Dayanamıyordu.
Okan, Kadir'in yüzündeki ifadeyi gördü. Başıyla, kısa ve anlamlı bir şekilde onayladı. "Çıkalım."
Son kez, teknenin ortasındaki o parçalanmış bedene baktı. Tolga Keskin artık sadece bir finans danışmanı değil, bir mesaj, bir kanıt, bir bulmacanın kanlı parçasıydı. Tekneden adımını dışarı atarken, temiz hava yüzüne çarptı, ama ciğerlerine dolan o ağır ölüm kokusunu bir süre daha taşıyacağını biliyordu. Ve şimdi, Kadir'in titreyen dudaklarından dökülecek olanlar, belki de bu bulmacadaki en önemli parçaydı.
Kadir, teknenin dışına, iskelenin soğuk, tuzlu havasına çıkınca, iki büklüm eğildi ve birkaç derin, hırıltılı nefes aldı. Ellerini dizlerine dayayarak, ciğerlerini o ağır, metalik ölüm kokusundan arındırmaya çalıştı. Temiz, keskin boğaz havası ciğerlerine iyi gelmiş, rengi biraz yerine dönmüştü. Güç bela başını kaldırıp amiri Okan'a baktı, gözlerinde hâlâ bir şok ifadesi vardı.
"Başkomiserim," diye zorlanarak konuştu, sesi hâlâ titriyordu. "Bir şey daha... Ceketinin bir başka iç cebinde, su geçirmez, küçük bir kılıfın içinde bir flash bellek çıktı. “Henüz çalışır durumda mı, bilmiyoruz, sıvı hasarı olabilir. Ama... bu sıradan bir USB bellek değil."
Okan'ın ilgisi aniden keskinleşti. "Nasıl yani?"
Kadir, eliyle küçük bir kare çizerek açıkladı: "Plastik değil. Tamamen metal gövde. Ağır, sağlam. Tipi... endüstriyel veri saklama aygıtlarına benziyor. Yüksek dayanıklılık, belki şifreleme özellikli. Sivil, gündelik kullanımda yaygın değil."
Okan başını hafifçe salladı, bu yeni bilgiyi zihnindeki bulmacaya ekledi. Cerrahi kesikler, ithal kelepçeler, endüstriyel veri saklama... Bu, sıradan bir cinayet değildi. "İyi," dedi kısa ve net. "O belleği hemen teknik incelemeye gönder. Her türlü veri kurtarma çalışması yapılsın. Kılıfıyla birlikte, eldivenle, delil protokolüne harfiyen uyularak. Yarın sabah erkenden, senin detaylı ön raporun masamda olsun. Cesedin durumu, kelepçe izleri, zemin analizi, bu fişler ve USB. Her şey."
Kadir, bu net talimatla biraz toparlanmış gibiydi. "Anlaşıldı, Başkomiserim," diye başını salladı ve hemen işinin başına dönmek için hareketlendi.
Okan, arkasını dönüp kendisini izleyen Akif'e yöneldi. Akif'in yüzü hâlâ solgundu, ama merak ve endişeyle olay yerini süzmeye devam ediyordu. Okan, etrafı saran onlarca muhabir ve dönen kameraları işaret ederek sordu, sesi alçak ama sertti: "Basın buraya nasıl üşüştü böyle? Bizden bile önce miydiler?"
Akif, acı bir ifadeyle başını salladı. "Evet. İlk flaş patlamaları, bizim ilk ekibimiz sahaya ulaşmadan önce başlamıştı. Nasıl olduysa, polisten önce basına haber uçurulmuş. Belki iskeledeki bir balıkçı, belki..." Sözünü bitirmedi, ama ikisi de biliyordu: Belki de olayı tertipleyenler. Bu, cinayetin sadece bir suç değil, aynı zamanda bir gösteri, bir kamuoyuna mesaj olduğunun işaretiydi.
"Anladım," diye mırıldandı Okan, gözlerinde tehlikeli bir pırıltıyla. İşin içinde başka şeyler vardı. Çok daha büyük, daha karanlık şeyler.
Sonra, etraftaki diğer memurlara dönerek, sesini biraz yükselterek rutin ama hayati talimatları yağdırdı: "Bölge genişletilsin! İskele ve çevresindeki tüm işletmeler, balıkçı tekneleri, güvenlik kameraları tek tek taranacak. Çöp konteynırları, köşe başları, hiçbir yer atlanmayacak. Tanık varsa bulunacak. Basınla konuşulmayacak, 'soruşturma devam ediyor' dışında resmi açıklama yapılmayacak. Adli tıp ekibinin işi bitene kadar kimse tekneye yaklaşmayacak. Ve şu kalabalık," diye basın ordusuna doğru başını sallayarak ekledi, "güvenli mesafede tutulsun. Bariyerleri genişletin."
Talimatlar verilmiş, makine çalışmaya başlamıştı. Ama Okan'ın zihni, o metal USB'nin ve "Paris - Lojistik" yazısının üzerinde gezinip duruyordu. Vera'ya doğru yürüdü, onun yanında durdu. İkisi de iskelede dans eden mavi-kırmızı ışıkların ve flaş patlamalarının aydınlattığı, ölüm kokulu geceye bakıyorlardı.
Yan yana durup, iskelenin soğuk demir korkuluklarına yaslandılar. Önlerinde, karanlık sulara bakan polis ışıklarının dansı ve uzakta şehrin asla dinmeyen uğultusu vardı. Okan, gözlerini bu kaotik manzaradan ayırmadan, yorgun bir sesle konuştu. "Sen istersen eve git. Ortalık toparlanana kadar, belki sabaha kadar, burada kalacağım ben."
Vera omuz silkti. Şarabın verdiği o bulanık, sıcak keyif, yerini gece havasının keskin berraklığına ve olayın şokuna bırakmıştı. Tamamen ayılmıştı. "Yok," dedi, sesi sakin ve kararlı. "Temiz hava iyi geldi. Beklerim işinin bitmesini."
Okan, ilk kez ona döndü. Yüzünde, akşamın o güzel başlangıcını ve tutkulu anları böylesine karanlık bir sondan ayıran meselenin yarattığı bir mahcubiyet vardı. Gözleri, Vera'nın şimdi rujsuz, biraz soluk ama hâlâ güzel olan dudaklarına takıldı. Onlara daha dakikalar önce tutkuyla dokunmuştu. "Özür dilerim," diye mırıldandı, içtenlikle. "Bu gece... böyle olmasa iyiydi. Çok daha farklı bitmeliydi."
Vera, ona hafif, anlayışlı bir gülümsemeyle baktı. Elini uzatıp, Okan'ın ceketinin koluna dokundu, sakinleştirircesine. "Önemli değil, hayatım," dedi yumuşak bir sesle. "Bütün geceler bizim nasılsa.
Okan, bu sözler karşısında hafifçe rahatlamış gibi başını salladı. Vera'nın varlığı, bu kanlı kaosun ortasında bir sığınak gibiydi. Sonra, içgüdüsel bir hareketle, cebindeki sigara paketini çıkardı. Paketi hafifçe sallayarak, Vera'ya sessizce ikram etti.
Vera, başını iki yana salladı. "Yok, sağ ol," dedi.
Okan, paketten tek bir sigarayı dikkatle çekip aldı. Parmaklarının arasında yuvarladı, bir an boşluğa bakarak düşündü. Sonra, diğer eliyle çakmağını çıkardı. Küçük, mavi bir alev titreyerek yükseldi. Okan, başını hafifçe yana eğdi, sigaranın ucunu alevin içine uzattı. İlk çekişi derin ve yavaştı. Sigaranın ucu kızılımsı bir kor halini aldı, karanlıkta küçük bir nokta gibi parladı. Dumanı ciğerlerinde hissetti, sonra yavaşça, dudakları arasından, soğuk gece havasına bıraktı. Gri-beyaz bir duman bulutu, polis ışıklarının turuncu halkaları içinde dağılarak yükseldi ve kayboldu.
Akif, yavaş adımlarla ikilinin yanına yaklaştı. Elleri ceplerinde, yüzü hâlâ gergin, o kanlı manzaranın izlerini taşıyordu. Okan ve Vera'nın baktığı aynı noktaya, karanlık sulara ve oradaki faaliyete dikti gözlerini. Sesi, bastırılmış bir tiksintiyle titriyordu. "Korkunç değil mi?"
Okan, sigarasından derin, düşünceli bir nefes daha aldı. Dumanı, soğuk havada ağır ağır dağılırken başıyla onayladı. "Korkunç evet," diye karşılık verdi, sesi sigara dumanıyla biraz boğuk çıktı. "Ama bu... öyle basit bir cinayet, bir öfke patlaması falan değil. Burada işleyen bir zekâ var. Soğuk, hesapçı ve acımasız."
Akif, gözlerini kısarak uzaktaki tekneye baktı, sanki Okan'ın sözlerini orada doğrulayacak bir işaret arıyormuş gibi. "Öyle, öyle," diye mırıldandı, içten bir şekilde. Sonra, aniden konuyu değiştirir gibi, arkadaşına döndü. Aklına pratik bir soru gelmişti. "Arabayı nereye koydun? Ortalık cehennem gibi.”
Okan, bakışlarını hâlâ uzaktaki tekneden çekmeden, sigarasının külünü hafifçe silkelerken cevap verdi: "Taksiyle geldik. Biraz alkol almıştık akşam."
Bu sözler üzerine Akif'in yüzünde anlık bir şaşkınlık, ardından da tam bir mahcubiyet belirdi. Kaşları çatıldı, dudakları büzüldü.
“Güzel bir akşamı mı böldüm yoksa?" Sesinde samimi bir pişmanlık vardı.
Okan, sonunda başını çevirip Akif'e baktı. Yüzündeki ifade, mahcubiyeti dağıtmaya çalışan bir ciddiyetle karışıktı. "Yok yok, merak etme Akif," dedi, konuyu hızlıca ve kesin bir tavırla kapatarak.
Sigarasını bir kez daha içine çekti. "Sen bana basına sızan habercinin kim olduğuyla ilgili bir şey bulabilir misin? İlk kim, ne zaman aradı? O bilgi, katilin kimliğinden bile önemli olabilir şu an."
“Tamam abi sen merak etme.”
…
Okan, tıpkı Vera'ya söylediği gibi, neredeyse şafak sökene kadar iskelede kaldı. Cesedin naklini, olay yerinin titizlikle taranmasını, ilk ifadelerin alınmasını bizzat denetledi.
Vera'yı, "Sabahın köründe burada beklemenin anlamı yok,” diyerek, yumuşak ama kararlı bir şekilde ikna edip bir taksiyle eve yolladı. Kendisi ise doğru emniyete geçti. Gece boyunca, Kadir'in ön raporunu inceledi, teknik ekiple metal USB üzerindeki ilk çalışmaları görüştü, basına sızan sızıntının izini sürmek için bir ekip kurulması talimatını verdi.
Günün ilk saatlerinde, odasında, yorgunluk artık fiziksel bir ağırlığa dönüşmüştü. Göz kapakları kurşun gibi ağırdı. Kendine bir fincan sert, siyah kahve koydu ve masasına, kemiklerinin ağrısını hissederek oturdu. Daha ilk yudumu alacakken, kapısı hafifçe tıklandı.
"Gel."
Kapı yavaşça aralandı ve adli tıp uzmanı Aykut'un yuvarlak, genellikle sakin olan yüzü göründü. "Günaydın, Okan."
"Günaydın, Aykut. Gel, buyur."
Aykut içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Elinde, mavi kapaklı resmi bir dosya vardı. Hafifçe kaldırarak, "Eylem'in adli tıp raporu hazır," dedi.
Okan’ın, yorgunluğuna rağmen gözlerinde anlık bir canlanma oldu.
Aykut, Okan'ın karşısındaki sandalyeye, hafif bir gıcırtıyla oturdu ve dosyayı masanın üzerine, Okan'ın önüne bıraktı.
Genç başkomiserin çakmak gibi ama derin yorgunluk çukurlarıyla dolu gözlerine baktı. Hafif bir gülümsemeyle başını salladı. "Sen gece kandilini burada söndürmüşsün galiba.”
Okan, sıkıntıyla koyu sarı sakallarını sıvazladı. "Sorma, Aykut," diye iç geçirdi. "Gece bir cinayet vakasıyla uğraştık. Ve bundan sonra da sıra sende." Aykut'a, bugün yapacağı otopsiyi hatırlatıyor, onu hazırlıyordu. "Birazdan morg ekibi getirir sana kurbanı. Seni zor saatler bekliyor, şimdiden söyleyeyim."
Aykut'un çerçeveli gözlüğünün ardındaki kahverengi gözleri, her zamanki rutin ve pratik ifadesinden sıyrılıp hafifçe merakla kımıldadı. Okan'ın bu kadar açık bir uyarıda bulunması alışılmış bir şey değildi. "Neden öyle dedin?”
"Korkunç bir ceset," diye cevapladı Okan, sesi alçak ve içten. Gözlerini bir an pencereden dışarı, sabahın gri ışığına dikti, sanki orada o görüntüyü görüyormuş gibi. "Uzun zamandır... böylesini görmemiştim. Planlı, soğukkanlı, ama aynı zamanda... sanatsal bir vahşet."
Aykut'un yüzündeki rahat ifade tamamen silindi, yerini profesyonel bir ciddiyet aldı. Gözlerinin etrafındaki ince çizgiler belirginleşti. "Yapma ya?" diye mırıldandı, ama Okan'ın samimi tonundan bunun bir abartı olmadığını anlamıştı.
"Öyle valla," diye onayladı Okan, sıkıntıyla yüzünü buruşturarak. Sanki midesine yeniden o ağır koku doluyordu. "O yüzden sana şimdiden kolaylıklar diliyorum.”
"Sağ ol," dedi Aykut, kısa ve öz. Bunu şimdi dert etmemeye karar verdi. Tecrübesi, en kötüsüne hazır olmanın, onun üzerinde saatlerce stres yapmaktan daha iyi olduğunu öğretmişti ona. Zihnini, şu an elinin altındaki somut işe, Eylem vakasına çevirdi. Gözlerini tekrar masanın üzerindeki mavi dosyaya dikti. "Peki," dedi, pratik bir tonla, konuyu değiştirir gibi yaparak aslında doğrudan işin özüne dönerek. "Eyleme dönelim. Önce kadehi inceledim," diye başladı Aykut, parmağıyla raporun ilgili sayfasına dokunarak. "Kadehte tek bir parmak izi var. Eylem'e ait. Ne Baran'ın, ne Hale'nin, ne de bir başkasının izi yok."
Bu mantıklıydı. Okan zaten Hale'nin kadehi eldivenle tuttuğunu, Baran'ın ise sadece şişeye temas ettiğini biliyordu. Kadehe dokunan sadece Eylem'di.
"Kadehte tek tip şarap var: Yakut – Kavaklıdere. Alkol derecesi standart. Kimyasal ekleme, uyuşturucu, zehirli bir madde yok. Sadece... kırmızı şarap."
"Yani," diye özetledi Okan, gözlerini kısarak, "biri içeceğe bir şey katmadı.” Sesli düşünüyordu.
"Aynen öyle," diye onayladı Aykut, başını sallayarak. "Ek bir farmakolojik ya da toksik ajan göremedik."
Okan, başını merakla yana eğdi, bakışları iyice keskinleşti. "Peki ölüm nedeni ne o zaman?"
Aykut, derin bir nefes aldı. "Akut alerjik reaksiyona bağlı solunum yetmezliği. Histamin seviyesi yüksek, boğaz dokusunda ciddi ödem var. Nefes borusu neredeyse tamamen kapanmış."
"Alerjisi neye?" diye sordu Okan, sabırsızlıkla.
Aykut, dudaklarını büktü, bir an tereddüt etti. "Şarap olabilir. Özellikle bu tür şarap — tatlı kategoride — yüksek histamin ve sülfit içerir. Bu da bazı hassas bünyelerde çok sert, anafilaktik bir tepki yaratabilir."
Okan, hemen başını iki yana salladı. "Bu pek mümkün değil, Aykut. Baran, provalarda da aynı şarabın kullanıldığını, Eylem'in defalarca içtiğini söyledi.
"İnsan vücudu garip, Okan. Bazen yıllarca tolere ettiği bir şeye aniden aşırı tepki verebilir. Ama..." Aykut, raporun son sayfalarını çevirdi. "...ben de tam olarak ikna olmadım. Bak, şuraya." Parmağıyla bir paragrafı işaret etti. "Kadehin ağız kısmına ait olduğunu düşündüğümüz bir cam fragmanının üzerinde, mikroskobik incelemede bazı organik kalıntılar tespit ettik. Şu aşamada tam olarak ayırt edilebilir ya da adlandırılabilir durumda değil. Mantar sporları olabilir, başka bir gıda artığı olabilir, hatta masadan bulaşmış sıradan bir kir bile olabilir. Şu anda 'mantar' diyemem. Ama 'hiçbir şey yok' da diyemem."
Okan, kaşlarını çatarak sordu: "Daha detaylı test mümkün mü? Bu kalıntıyı tanımlayamaz mıyız?”
Aykut, başını iki yana sallayarak, gerçekçi bir ifadeyle cevap verdi: "Mümkün. Ama bu, hızlı çıkan bir test değil. Doku kesitlerinin ve kalıntı örneklerinin yeniden hazırlanması, ileri düzey toksikolojik ve biyokimyasal incelemeler yapılması gerekir. Sonuçlar günler, belki de haftalar alır."
Sonra, Aykut sandalyesinde doğruldu ve Okan'ın gözlerinin içine baktı. Sesi kararlı ve netti: "Şu anda elimdeki somut gerçekler şunlar, Okan: Eylem, konuşurken nefesi kesilmiş. Boğazı çok hızlı bir şekilde kapanmış. İçtiği şarap, bu reaksiyonu tetiklemiş olabilir. Ancak, tetikleyenin sadece şarap mı olduğunu, yoksa kadehin kenarındaki o 'organik kalıntı'nın, belki de kasıtlı olarak bırakılmış ölümcül bir şey mi olduğunu, henüz bilmiyoruz. Rapor, ölümü 'şaraba bağlı akut alerjik reaksiyon' olarak kaydediyor. Ama benim şahsi kanaatim, bu dosyanın tamamen kapanması için o fragmandaki kalıntının peşini bırakmamamız gerektiği yönünde."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |