36. Bölüm

BÖLÜM 36

amberwatson
amberwatson

Rasim'in sorgusunun ardından gelen bitmek bilmez telefon görüşmeleri, delil raporlarının incelenmesi, teknik ekiplerle yapılan değerlendirmeler derken, gün, zihni ve bedeni tüketen bir maratona dönüşmüştü. Saatler, emniyet binasının gri koridorlarında ve ofislerinde, dosya yığınları ve bilgisayar ekranları arasında sessizce akıp gitmişti. Okan, defalarca Vera'ya dönüp, sesini yumuşatarak, "Lütfen, sen git eve, dinlen. Benim çıkışımı beklemek zorunda değilsin, çok geç olacak," demişti. Ama Vera, o inatçı, dik başlı haliyle, başını iki yana sallayarak reddetmiş, "Yok, beklerim.” diye ısrar etmişti.

Nihayet, gece iyice çökmüş, binanın loş koridorları tenhalaşmışken, ikisi beraber emniyetin o ağır, taş binasından çıktılar. Serin gece havası, kapalı ofislerin bayat kokusunu ciğerlerinden süpürüp attı. Okan, yorgunluktan ağırlaşan adımlarla park yerine doğru ilerlerken, Vera aniden, beklenmedik bir hareketle elini Okan'ın ceketinin dış cebine attı. Hareket o kadar doğal ve çabuktu ki, Okan şaşkınlıkla irkildi ve ona baktı.

"Ne yapıyorsun?" diye sordu, şaşkınlıkla.

Vera, onu duymamış gibi yaptı. Yüzünde ciddi, ama gözlerinin içinde hınzırca parlayan bir ifade vardı. Cebin içinde hafifçe arandı.
"Anahtarlar nerede?" diye sordu, sanki çok önemli bir şey arıyormuş gibi. Sesinde gizemli bir tını vardı.

Okan, hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışarak, ona yardımcı olmak istercesine kendi elini cebine attı ve arabanın anahtarını çıkardı.

Vera, uzun, zarif parmaklarıyla anahtarı Okan'ın avucundan neredeyse kaptı. Kırmızı, dolgun dudakları, imalı, tatlı ve biraz da meydan okuyan bir gülümsemeyle kıvrıldı. Gözleri, park halindeki arabanın üzerinde gezindi, sonra Okan'a döndü ve ona anlamlı bir göz kırptı. "Bugün kaptan benim," dedi, sesi hafif, ama kararlıydı.

Acele etmeden, anahtarı parmaklarında bir tur çevirdi ve doğrudan sürücü kapısına yöneldi.

Okan anlam veremese de duruma uyum sağlamakta gecikmedi. Hafifçe kafasını sallayarak, "İyi bakalım," dedi, sesinde hem yorgunluk hem de eğlenceli bir teslimiyet vardı.

Yan kapıyı açıp yolcu koltuğuna yerleşti.

Araba, İstanbul'un geceye bürünmüş, ışıklı arterlerinde sessizce ilerledi. Önce Nişantaşı'nın ışıltılı vitrinlerini ve asırlık apartmanlarını geride bırakarak, yokuş yukarı tırmandı. Sonra, bir virajla Beşiktaş'a yöneldi, yokuş aşağı inerken denizin kokusu ve Boğaz'ın serin esintisi camlardan içeri süzüldü. Sokak lambalarının turuncu halkaları, arabanın kaportasında kayıp giderken, Okan pencereden dışarıyı, tanıdık ama bu gece gizemli görünen sokakları süzüyordu.

Bir süre sessizlik içinde gittikten sonra, Okan dayanamayıp başını çevirdi. Vera'nın profiline baktı. Işık-gölge oyunları, onun yüz hatlarını daha da keskinleştiriyordu. Sesi, motorun hafif uğultusu ve dışarıdaki şehir seslerine karışarak çıktı:

"Nereye gittiğimizi söylemeyecek misin?”

Vera, direksiyona iki eliyle sıkıca tutunmuş, önündeki yola odaklanmıştı. Okan'ın sorusu üzerine, dudaklarının köşeleri hafifçe kıvrıldı. Bakışlarını, sadece bir saniyeliğine, yoldan ayırıp Okan'a çevirdi. Gözlerinde, çocuksu bir heyecan ve tatlı bir sır perdesi vardı. "Sürpriz."

Okan, bu cevap karşısında iç geçirdi, ama itiraz etmedi. Aslında, bu belirsizlik, günün tüm stresinden sonra hoş bir kaçamak gibiydi. Koltuğuna biraz daha yaslandı, pencereden dışarıyı izlemeye devam etti. Şehir, gece giysisiyle farklı görünüyordu; daha romantik, daha kişisel.

Biraz sonra, Vera, Beşiktaş’ın ara sokaklarından birinde, kaldırım üzerinde neredeyse imkansız gibi görünen dar bir boşluğu fark etti. Gözü, bir şahinin avını görüşü gibi keskinleşti. Direksiyonu ustaca kavrayıp, birkaç dikkatli manevrayla, arabayı o küçük boşluğa, dikkatlice yerleştirdi.

Beraber arabadan indiler. Serin gece havası, kapalı arabanın içindeki sıcaklığı silip süpürdü. Vera, hemen Okan'ın koluna girdi, onu hafifçe çekerek yönlendirdi. "Hadi," der gibiydi bu temas. Onu, Akaretler'den yukarı, daha sakin, ama bir o kadar da canlı bir sokağa doğru çıkarmaya başladı.

Etraf, gecenin ilerleyen saatlerine rağmen canlı ama ölçülü bir hareketlilik içindeydi. Sıralı tarihi binaların cepheleri, sokak boyunca uzanan sarımsı lambaların altında yumuşak bir parıltı kazanıyor; taş duvarların dokusu, demir korkulukların ince işçiliği gölgelerle daha da belirginleşiyordu.

Şık kafelerin ve küçük restoranların camları içeriden sıcak bir ışık yayıyor, masalarda hâlâ oturan insanlar alçak sesle konuşuyor, zamanın yavaşladığı hissini güçlendiriyordu. Bir tasarım mağazasının vitrini titizlikle yerleştirilmiş objelerle dikkat çekerken, birkaç adım ötede bir sanat mekânının kapısı yarı aralıktı; içeriden loş bir ışık ve hafif bir müzik sokağa süzülüyordu.

Havada kahve, taze pişmiş hamur işi ve hafifçe hissedilen yağmur sonrası taş kokusu birbirine karışmıştı. Akaretler, günün gürültüsünü geride bırakmış, daha çok bakışların, kısa duraksamaların ve sessiz yürüyüşlerin alanına dönüşmüştü. Yan yana yürüyen çiftler, sigaralarını söndürüp sohbet eden birkaç arkadaş, merdiven başlarında kıvrılmış sokak kedileri… Her şey, bu sokağın geceye ait dingin ama yaşayan yüzünü tamamlıyordu.

Vera, Okan'ı sonunda kaldırım kenarındaki sevimli, küçük kafelere benzeyen ama adı pek belli olmayan bir mekana soktu. Kapı, üzerinde sadece küçük bir lamba ve zarif bir isim yazısı olan, ahşap çerçeveliydi. İçeri girdiklerinde, Okan’ın iyice kafası karışmıştı. Uzun, yorucu bir iş gününden sonra, kahve içmek için bu kadar ısrarla buraya getirilmesini anlamlandıramıyordu. Mekan, sıcak ve samimiydi; duvarları kitaplıklarla kaplı, loş ışıklarla aydınlatılmış, ahşap masalar ve rahat koltuklar vardı.

Okan'ın gözleri, sıcak ve loş mekanın içinde gezinirken, uzak bir köşede, kitaplıkların gölgesinde oturan bir çiftin üzerinde aniden dondu. İlk bakışta silüetler tanıdık geldi, ama emin olamadı. Gözlerini hafifçe kıstı, odaklanmaya çalıştı. Sonra, küçük ama belirgin bir şok dalgası bedenini taradı. Neşeyle sohbet eden, birbirine yakın oturan o genç kadın ve erkek...

"Şu köşedekiler..." diye mırıldandı, sesi şaşkınlıkla karışık bir tanıma tonundaydı. "...Kenan'la Ayça değil mi?"

Vera, yanıt vermeden önce, yüzünde tatmin olmuş, muzip bir gülümseme belirdi. Başını hafifçe onaylar gibi salladı.
"Ta kendileri."

Kenan ve Ayça... İsimler zihninde yankılandı. O kanlı, karmaşık davada, maktülün en yakın arkadaşlarıydılar. O zamanlar üniversiteli, çocuk denebilecek yaşta, trajik bir olayın ortasında savrulmuş iki gençti. Dava süresince, Okan ve Vera ile o kadar sık temas halindeydiler, o kadar çok acıyı, belirsizliği ve ardından gelen adalet arayışını birlikte yaşamışlardı ki, aralarında resmiyetin ötesinde, neredeyse ailevi bir bağ oluşmuştu. Okan onları korumaya, yol göstermeye çalışmıştı.

Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı; Okan'ın tahminine göre, geçen bir buçuk yılın ardından çoktan mezun olmuş olmalılardı.

Ve şimdi, işte buradaydılar. Vera'nın ısrarlı, gizemli tavrının, bu geceyi planlamasının nedeni aniden berraklaştı. Bu bir sürpriz buluşmaydı. Onun için hazırlanmış küçük, samimi bir vefa gösterisi.

Karşı köşeden, onları fark eden Ayça ve Kenan da ayağa fırlamışlardı. İkisinin de yüzünde, saf bir heyecan ve mutlulukla parlayan kocaman gülümsemeler vardı. Ayça, Okan'ı görünce elini ağzına götürdü, gözleri ışıldadı. Kenan ise hemen yanındaki sandalyeyi çekmeye, onları bekledikleri masaya davet etmeye hazırlanıyordu.

Onlar iyice yaklaşırken, Kenan heyecanını bastıramayarak ellerini iki yana açtı, gözleri Okan'la Vera arasında gidip geliyordu. Yüzünde, en samimi, en çocuksu halini yansıtan kocaman bir sırıtış vardı. Sesinin tonunu hiç kontrol etme çabası göstermeden, içten bir şaşkınlık ve sevinçle patladı:

"Vay vay vay...!" Gözlerini kısarak ikisini süzdü. "Siz baya baya olmuşsunuz.”

Okan, Kenan'ın bu her zamanki, yer yer sınır tanımaz ama içten tavrına gülümsedi. Zaman geçse de bu delikanlı aynı kalmıştı. Vera'nın kolundan hafifçe ayrılıp, Kenan'a doğru bir adım attı ve onu kucakladı. Sarılma, güçlü ve sıcaktı, yılların ve mesafenin üzerinden atlayıp geçiyordu. "Gel buraya serseri," dedi Okan, sesinde şefkatli bir azarlama tonu vardı. "Seni görmek iyi geldi."

Sonra gözlerini Ayça'ya çevirdi. Ayça, Kenan'ın yanında, daha sakin ama gözlerinde aynı parlak sevinçle duruyordu. "Okan," dedi, sesi hafifçe titriyordu, "çok zaman oldu. Çok özledik sizi."

Okan, Kenan'dan ayrılıp Ayça'ya yöneldi. Ona da sıkıca sarıldı. Ayça'nın ince omuzlarında, o zor günlerde taşıdığı ağırlıktan eser yoktu şimdi; daha hafif, daha özgür görünüyordu. Okan, bir Kenan'a, bir Ayça'ya bakarken, "Çok zaman oldu, evet," diye onayladı, ama hemen şakacı bir azarlamayla devam etti: "Hayırsızsınız ayrıca... Bir gün gelip hal hatır sormak, bir kahvemi içmek yok. Ayıp size.” Sözleri azarlama gibiydi, ama gözlerindeki parıltı ve yüzündeki gülümseme, ne kadar mutlu olduğunu ele veriyordu.

Vera da sırayla onlara sarıldı. Önce Kenan'ı, sonra Ayça'yı kucakladı.

Sandalyelere yerleştiler, masanın etrafındaki samimi halka tamamlanmıştı. Okan, hemen merakla gözlerini dolaştırdı, eksik olanı fark etmişti. "Özgür nerede?" diye sordu. Özgür de o zor dönemin üçüncü üyesi, grubun sakin, ama keskin zekalı, her zaman gözlemci olan parçasıydı.

Kenan, hemen yanıtladı, yüzünde gururlu bir ifadeyle: "İspanya'ya, dil okuluna gitti abi. Barselona'da. Hem İspanyolcasını ilerletiyor, hem de oradaki bir çevre derneğinde gönüllü çalışıyor. Fotoğrafçılığa da kafayı taktı, orada sokak fotoğrafçılığı yapıyor."

Okan'ın dudakları, içten bir memnuniyetle kıvrıldı. Gözleri ışıldadı. "Harika," diye mırıldandı, başını onaylayarak salladı. "Onun adına çok sevindim. Hep yaratıcı bir yanı vardı, dünyayı görmesi iyi olmuş." Özgür'ün bu adımı, hepsinin hayatlarının yoluna girmiş olduğunun bir kanıtı gibiydi. Sonra, sırayla Kenan ve Ayça'ya döndü. "Eee, siz neler yapıyorsunuz? Hayatınız nasıl gidiyor?"

Kenan, omuzlarını hafifçe silkti, ama gözlerinde bir parıltı vardı. "Ben Siyaset Bilimi bölümünü bitirdim abi. Babam hep 'gel siyasete, benim izimden yürü' diye tutturuyordu ya..." Hafifçe gülümsedi, biraz alaycı, biraz da kararlı. "...ben o yola girmedim. Bir STK'da, çocukların eğitimi üzerine çalışıyorum. Özellikle dezavantajlı bölgelerdeki çocuklara ulaşmaya çalışıyoruz. Babam biraz burun kıvırdı tabii, 'hayır işi para getirmez' diye, ama... bana daha anlamlı geliyor."

Okan, bu cevap karşısında içten bir takdirle başını salladı. Kenan'ın, ailesinin beklentilerinin ötesinde, kendi yoluyla ilerlemesi gurur vericiydi.

Sonra gözlerini Ayça'ya çevirdi. Ayça, biraz daha utangaç, ama gözlerinde aynı gururla konuştu: "Ben Londra'daki yüksek lisansımı bitirmek üzereyim, Okan. Tezimin son düzeltmelerini yapıyorum. Buraya da birkaç günlüğüne, hem ailemi görmek, hem de biraz nefes almak için geldim. Vera’ya da haber verdim, o da bize bu sürprizi ayarladı." Ayça, Vera'ya minnet dolu bir gülümsemeyle baktı.

Okan, bu haberleri dinlerken içi rahatlamış, gururla dolmuştu. O zor zamanlarda ellerinden tutmaya çalıştığı, korumaya çalıştığı o gençler, şimdi kendi kanatlarıyla uçuyor, kendi yollarını çiziyorlardı.

Kenan'ın yakışıklı yüzü, her zamanki o muzip, kışkırtıcı ifadesiyle aydınlandı. Kaşlarını havaya kaldırıp, gözlerini anlamlı anlamlı kırparak, önce Vera'ya, sonra Okan'a baktı.

"Abi, sen bizi boşver ya!" dedi, sesine dramatizm katarak. “Ne haber aşktan? Onu söyle." Soruyu sorarken, eliyle havada Okan'la Vera arasında görünmez bir çizgi çiziyordu.

Okan, bu ani ve yüzsüz saldırı karşısında şaşkınlıkla karışık bir eğlence duydu. Elini kaldırıp, Kenan'ın omzuna hafif, şakacı bir tokat indirdi.
"Elimden kalacaksın Kenan," dedi, ama sözlerinin aksine, ağzının kenarında beliren geniş, kontrol edilemez bir sırıtış vardı. Gözleri, istemsizce Vera'ya kaydı. "İşler... beklediğinden de iyi gidiyor," diye ekledi, sesi biraz daha yumuşayarak.

Kenan'ın gözleri, tam anlamıyla 'dedikoducu teyze' bakışıyla parladı. Başını hafifçe yana eğip, dudaklarını büzmüş, her şeyi bilen, her şeyi gören bir ifade takınmıştı. İki elini de havaya kaldırdı, sanki gerçekler karşısında şaşkınlığını ifade ediyormuş gibi, sonra kollarını göğsünde sıkıca kavuşturdu. Yüzünde zafer dolu, aşırı güvenli bir sırıtış vardı.

"Siz yok musunuz siz?" diye tekrarladı, sesi alaycı bir şaşkınlıkla doluydu. "Birbirinizi yediniz, yediniz, durdunuz! Ama belliydi. İlk günden beri belliydi!" 'Ben biliyordum' dercesine başını salladı. Sonra, felsefi bir hava takınarak, gözlerini tavana dikip bilgece bir tonla ekledi: "En büyük aşklar nefretle başlar, derler ya... İşte öyle bir şeydi sizinki. Ateşli bir gerilim...

Okan, Kenan'ın bu amansız şakaları karşısında sahte bir bezginlikle ellerini havaya kaldırdı ve yardım için Ayça'ya döndü. "Ayça, sustur şu arkadaşını, yoksa vallahi elimde kalacak!" dedi, Kenan'ı işaret ederek. "Daha yeni geldik, masaya oturalı beş dakika olmadı, adam bütün ilişki tarihimizi deşti çıkardı."

Ayça, bu yardım çağrısına, yumuşak bir kahkahayla karşılık verdi. Kenan'ın koluna hafifçe vurdu. "Kenan, biraz sakin ol, insanları mahcup etme," dedi, ama sesindeki şefkat, azarlamasının samimiyetini azaltmıyordu. "Bırak da nefes alsınlar.”

Gece, güzel sohbetler, kahkahalar ve anıların tazelenmesiyle ilerlerken, Okan'ın vücudunda sessiz ama inatçı bir ihtiyaç yükselmeye başladı. Saatlerdir sigara içmemişti. Nikotin eksikliği, onun için sadece psikolojik bir özlem değildi; fiziksel bir gerilimdi. Önce parmak uçlarında hafif bir karıncalanma, sonra konsantrasyonunda küçük bir bulanıklık hissetti. Düşünceleri, sohbetin akışına tam olarak bağlanmakta zorlanıyor, aklının bir köşesi sürekli dışarıdaki serin havaya ve o rahatlatıcı dumanın vaadine kayıyordu. İçinde, dingin bir huzursuzluk, bir tür sıkışma hissi vardı. Elini, neredeyse bilinçsizce, ceketinin cebine attı, sigara paketinin sert köşesini parmaklarıyla hissetti. Bu temas bile biraz rahatlattı onu.

Sohbetin doğal bir duraklama anında, hafifçe öksürerek ayağa kalktı. Yüzünde 'affedersiniz' anlamına gelen küçük, mahcup bir gülümsemeyle, "İzninizle," dedi, sesi biraz daha yumuşak çıktı. "Ben bir sigara içip geleyim. Hava alayım biraz."

Tam masadan uzaklaşmak üzereyken, karşısında oturan Ayça da sandalyesinden hafifçe doğruldu. Yüzünde anlayışlı ve nazik bir ifade vardı. "Ben de sana eşlik edeyim," dedi, sesi sakin. "İçerisi biraz sıcak geldi bana da."

İkisi birlikte, sıcak ve samimi mekandan ayrılıp, gece serinliğine ve yıldızlı İstanbul semasına doğru yürüdüler. İçerdeki kahkaha ve muhabbet sesleri, kapı kapanırken arkada kısıldı, yerini sokakların sessiz uğultusuna bıraktı.

Okan, cebinden sigara paketini çıkarıp, karton kapağı hafifçe araladı ve paketi, içindekilerle birlikte Ayça'ya doğru uzattı. Ayça'nın ara sıra, özellikle stresli veya sosyal ortamlarda sigara içtiğini hatırlıyordu. Ama içinde, onu koruyucu bir abinin hafif endişesi vardı. Sesi, bu endişeyi yumuşatarak sordu: "Sigara içmeye mi başladın?"

Ayça, uzun, zarif parmaklarıyla paketten bir sigara çekti. Hareketi doğal ve rahattı, hiçbir çekingenlik veya saklanma hissi yoktu. Omuzlarını hafifçe silkti, yüzünde küçük, samimi bir gülümsemeyle cevap verdi: "Yok ya. Çok arada, sadece eşlik ediyorum.”

Bu sözler Okan'ı içten içe rahatlattı. Niyeti, onu azarlamak değil, sadece hal hatır sormaktı. Cebinden çakmağını çıkardı. Önce, Ayça'nın tuttuğu sigaranın ucunu, koruyucu bir hareketle elini alevin etrafında bir kalkan gibi tutarak yaktı. Mavi alev, sigaranın ucunu kızılımsı bir kora dönüştürdü. Ardından, paketten çektiği kendi sigarasını dudaklarının arasına yerleştirdi. Aynı çakmak, bu sefer kendi sigarasını aydınlattı. İlk derin nefesi içine çekerken, gözlerini kapadı bir an. Duman ciğerlerine dolarken günün yorgunluğu ve gerginliği, sanki dumanla birlikte dışarı veriliyordu. Ayça da ilk nefesini aldı, dumanı yavaşça, deneyimli bir şekilde üfledi.

Ayça, diğer eliyle, sigarayı tutan elinin dirseğini destekleyerek daha rahat bir duruşa geçti. Gözlerinde, sadece merak değil, derin bir ilgi ve anlayış vardı. "Eee, başka?" diye sordu, sesi yumuşak ama merakla doluydu. "İş, güç nasıl? Hayat nasıl gidiyor?"

Okan, sigarasından derin, düşünceli bir nefes daha aldı. Gri duman, soğuk gece havasında halka halka dağılarak yükseldi. Omuzlarını hafifçe silkti. "Aynı, bildiğin gibi," diye cevapladı, sesinde yorgun bir kabulleniş vardı. Parmaklarının ucuyla sigarasının ucundaki külü, dikkatle, yere doğru silkelerken devam etti: "Öldürülen bir tiyatrocu kızın davasına bakıyorum şimdi. Eylem diye biri.”

Ayça'nın kaşları, aniden ve belirgin bir şekilde çatılır gibi oldu. "Eylem mi?" diye tekrarladı, sesindeki ton, sadece meraktan öte, tanıyormuş gibi bir şaşkınlık taşıyordu.

Bu ani ilgi ve tanıyormuş havası, Okan'ı şaşırttı. Bakışları, hareketli sokaktan, karşısındaki genç kızın ciddi, düşünceli yüzüne ve onun kahverengi gözlerine kaydı. Dikkatle onu süzdü. "Evet," diye onayladı, sesi biraz daha keskinleşerek. "Eylem Eralp."

Ayça'nın gözlerindeki ifade daha da karmaşık bir hal aldı. Kaşlarının çatıklığı derinleşti, göz bebekleri, zihninde bir şeyleri hızla tarıyormuş gibi hafifçe oynadı. Dudakları bir an için büzüldü. "Fransız Kültür Merkezi’nde sahne alan Eylem mi?" diye sordu, bu sefer daha spesifik. Sesinde, bir şeyi doğrulamaya çalışan, biraz da endişeli bir ton vardı.

Bu kez, Okan'ın da kaşları çatıldı. Gözleri iyice odaklandı Ayça'nın üzerinde. Genç kızın bu tepkisi artık sıradan bir 'adını duymuş olma' halinden çok daha fazlasını işaret ediyordu. "Evet," diye tekrar onayladı, sesi şimdi tamamen ciddi ve sorgulayıcıydı. "O. Onu tanıyor muydun?"

Ayça, bir anlık şaşkınlıkla derin bir nefes aldı ve sigarasından uzun, düşünceli bir çekiş yaptı. Dumanı, sanki içindeki karışık duyguları dışarı üflüyormuş gibi yavaşça dışarı verdi. Gözleri, uzak bir anıya odaklanmış gibiydi.

"Üniversite birinci sınıftayken," diye başladı, sesi biraz daha yumuşak, geçmişe dalmış bir tondaydı, "bir ara tiyatroya takmıştım kafayı. Fransız Kültür Merkezi’nde atölyelere katılıyordum. Orada Eylem diye biriyle tanışmıştım. Çok yetenekli ve enerjik biriydi. Ama ben çok kalamadım, ders yoğunluğundan bırakmak zorunda kaldım. Ondan sonra da hiç görüşemedik."

Sigarasından bir daha çekti, bu sefer daha hızlı, sanki anlattığı şeyin hızına yetişmeye çalışıyor gibiydi. Külü, titreyen parmaklarıyla silkelerken devam etti:
"Sonra... bundan birkaç ay önce, tesadüfen Cihangir'de karşılaştık onunla. Tam karşı kaldırımdaydı. Yanında, uzun boylu, kısa saçlı, esmer bir çocuk vardı. Ama... tartışıyorlardı. Çok ciddi, gergin bir tartışmaydı. Ben de selam veremedim, geçip gittim.”

Anlattıkça, göz bebekleri yavaş yavaş büyümeye başladı. Okan'ın sözlerinin ağırlığı ve kendi anısındaki detaylar birleşince, yüzündeki ifade saf bir şok ve korkuya dönüştü. Sesi, neredeyse bir fısıltıya indi:
"Eylem... öldü mü yani? O mu? Gerçekten mi?"

Okan, cevap vermek yerine, hızlıca cebindeki telefonuna uzandı. Parmakları ekran üzerinde hızla gezindi. Birkaç saniye içinde, dava dosyalarının arasından Eylem'in dosyasını buldu. Maktülün resmi, dosyanın ilk sayfasında, soğuk ve net bir şekilde duruyordu. Telefonun ekranını, yavaşça Ayça'ya doğru çevirdi.

Ayça'nın gözleri, ekrana kilitlendi. Yüzünde önce bir tanıma, ardından bunun gerçek olduğuna dair acı bir kabulleniş belirdi. Dudakları hafifçe aralandı, içinden hayret dolu bir nefes çıktı. "Bu... o..." diye fısıldadı, sesi titriyordu. Sonra, gözlerini dehşet içinde Okan'a çevirdi. "Nasıl ölmüş?"

Okan, sigarasından derin, ağır bir nefes aldı. Duman, soğuk havada yoğun bir bulut oluşturdu. "Aslına bakarsan," diye başladı, sesi düşük ve ciddi, "çok trajik. Ölüm anında, ben ve Vera oradaydık."

"Ne?" Ayça'nın şaşkınlığı, sesinde bir çığlık tonu yarattı.

"Bir akşam, tiyatro izlemeye gitmiştik," diye devam etti Okan, kelimeleri dikkatle seçerek. "Dilsiz bir kadının başrolde olduğu bir hikayeydi. Son sahnede, kadın konuşuyor ve sonra ölüyordu..." Bir an durdu, sesini alçalttı, sanki o anı yeniden yaşıyormuş gibi. "Eylem, son sahnede, hikayede onu 'zehirleyen' şarabı içtikten sonra yere yığıldı. Herkes onun harika bir rol yaptığını sandı. Ama o... gerçekten ölmüştü. Sahne, gerçek bir ölüm sahnesine dönüştü."

Ayça'nın gözleri, bu anlatılanlar karşısında iyice büyümüş, içinde saf bir dehşet okunuyordu. Nefesi kesilmiş gibiydi.

Okan, devam etmeden önce sigarasından son bir nefes daha aldı, sonra izmariti yanı başındaki çöpe bastırıp söndürdü. "Dahası var," dedi, sesi artık buz gibi keskin. "Oyun ilk sergilendiğinde, Eylem'in rolündeki ilk başrol kadın oyuncu da... tam aynı şekilde ölmüş. İlk provalarda. O yüzden oyun yıllarca oynanmamış, hatta neredeyse lanetli sayılmış. Ta ki Eylem, onu yeniden canlandırmaya karar verene kadar."

Ayça, bu bilgi karşısında adeta dondu kaldı. Soğuk gece havası, tenini daha da ürpertiyordu. İki ölüm...

Ayça, zihnini zorlarcasına yüzünü iyice buruşturdu. Gözleri, geçmişin sisli koridorlarında hızla gezinirken, içine dönmüştü. Tiyatro atölyesi günlerine, o samimi, yaratıcı ortama daldı. "Tiyatro zamanlarında," diye başladı, sesi uzak ve düşünceli, "birkaç kez konuşmuştuk Eylem'le. Çok iyi bir kızdı. Zararsız, kendi halinde... çok, çok yetenekliydi. Rolüne giren ve sonra çıkmakta zorlanan biriydi. Hatta..."

Duraksadı. Kaşlarını iyice çatarak, tam olarak hatırlamaya çalışıyormuş gibi bir ifadeyle devam etti. "Bir gün provadan sonra, beraber çay içerken, bana şöyle bir şey demişti..." Anıyı yakalamak için gözlerini kıstı. "‘Bazı roller var ya...’ demişti, sesi biraz ürperticiydi. ‘İnsan oynadıktan sonra, seni bırakmıyor. Adeta başına bela oluyor. Karakter seni ele geçiriyor, sanki.’ Bu minvalde bir şeyler işte. O zaman pek üzerinde durmamıştım, sanatçı dramı falan sanmıştım. Ama şimdi..."

Sözünü yarıda kesti ve dehşetle Okan'a baktı. Eylem'in o sözleri, şimdi korkunç bir kehanet gibi geliyordu. Ayça'nın yüzünde, geçmişte duymadığı bir uyarıyı duymamanın verdiği bir suçluluk ve derin bir üzüntü belirdi.

Okan içten içe yutkundu. Yine başlıyoruz, diye geçirdi içinden. Yine lanet fikri, yine insanın içini hafifçe ürperten, mantığın sınırlarını zorlayan bir şeyler. Eylem'in sözleri, Ayça'nın anısında hayalet gibi belirmişti. Bu tür batıl inançlar ve korkular, özellikle tiyatro gibi duygusal yoğunluğu yüksek dünyalarda sıkça ortaya çıkardı. Ama bir polis olarak, somut delillere, mantığa ve akla ihtiyacı vardı. Kendini durdurdu. Saçmalama, dedi içinden. Lanetler değil, planlar ve insanlar vardı. Yüzüne, kasıtlı olarak rahat, hatta biraz kayıtsız bir ifade yerleştirdi.

"Tesadüf işte," dedi, omuz silkerek. "Tiyatro dünyası böyle hikayelerle dolu.”

Ancak Ayça, bu basit açıklamayı kabul etmeyecek gibiydi. Gözlerini, Okan'ın üzerine dikti ve hafifçe kıstı. Bakışları, kararlı ve endişeliydi. "Bence tesadüf olmak için fazla korkutucu bütün bunlar, Okan." dedi, sesi alçak ama ısrarlıydı. "Aynı oyun. Aynı sahne. Aynı ölüm şekli. Yıllar arayla, iki genç, yetenekli kadından bahsediyorsun. Ve şimdi... Eylem'in söylediği o sözler. 'Rol başına bela oluyor.' Bu sadece bir sanatçının dramı değil. Bu... bir uyarı gibi."

Ayça, soğuk havada hafifçe titredi. Sadece üşüdüğü için değil, anlattıklarının yarattığı içsel bir ürpertiden. "Belki de o rolü oynamak, onu gerçekten de bir 'belanın' içine çekti. Belki de o bela, insan şeklindeydi."

Okan, bir anlık dalgınlıktan toparlanır gibi oldu. Ayça'nın anlattıklarındaki ürkütücü paralellikler yerine, somut, elle tutulur bir ipucuna odaklanmaya çalıştı. Zihni hızla çalışıyordu. "Eylem'in o zamanlar, tiyatro atölyesindeyken, bir sevgilisi var mıydı?" diye sordu, konuyu değiştirip daha net bilgiler almaya çalışarak.

Ayça, dudaklarını hafifçe büzerek düşündü. "Bilmem ki," dedi, samimiyetle. "O kadar samimi değildik, açıkçası. Birlikte atölyeye katıldığımız, bazen sohbet ettiğimiz bir arkadaştı sadece. Özel hayatından pek bahsetmezdi. Ya da ben hatırlamıyorum."

Okan, bu cevabı alınca başını iki yana salladı. Gözleri, karanlık sokakların derinliklerine, düşüncelerinin içine dalmış gibiydi. Aklından, Eylem dosyasındaki tüm detaylar, Baran'ın ifadesi, sahne arkasındaki ilişkiler hızla geçiyordu. Sonra, yavaşça, kendi kendine mırıldanır gibi konuştu, ama Ayça'nın da duyabileceği bir sesle: "O zaman... geçenlerde kavga ederken gördüğün, Cihangir'deki o uzun boylu, kısa saçlı, esmer çocuk... O, Baran olmalı. Eylem'in sevgilisi. Oyunda da birlikteydiler."

Bu bağlantıyı kurduğunda, yüzündeki ifade daha da ciddileşti. Baran, zaten sorgulanmıştı. Ama Ayça'nın tanıklığı, onların ilişkisinin sadece sahnede değil, özel hayatlarında da gergin olabileceğine işaret ediyordu.

Okan, içinde huzursuz bir dalgalanma hissetti. Parmakları, cebindeki sigara paketine yeniden dokunmak için neredeyse hareket etti. Bir sigara daha, zihnindeki bu karışıklığı biraz olsun dağıtabilirdi. Ama sonra bu fikirden vazgeçti. Bu güzel, beklenmedik akşamı, iş ve ölüm konuşarak daha fazla mahvetmek istemiyordu. Ayrıca, Ayça'nın da hafifçe sarsıldığının, bu ani ve ürkütücü bilgiler karşısında tedirgin olduğunun farkındaydı. Bu ağır yükü, şu anda onun omuzlarına daha fazla yüklemek haksızlık olurdu.

Kendi kafasındaki düşünceleri tamamen susturamayacaktı elbette. Eylem, Baran, lanetli oyun, Ayça'nın tanıklığı... Hepsi zihninde dönüp duracaktı. Ama en azından, öyleymiş gibi yapmaya, bu konuyu şimdilik kapatmaya karar verdi. Yüzüne daha hafif, daha sakin bir ifade yerleştirmeye çalıştı.

Ayça'nın koluna, nazikçe, içeri yönlendirir gibi dokundu. "Hadi," dedi, sesini biraz daha yumuşatarak. "İçeri geçelim artık. Kenan bizi yalnız bıraktı diye şikayet etmeye başlamadan. Hem, Vera'nın da seninle konuşacak daha çok şeyi vardır eminim."

•••

Okan'ın gece boyu gözüne uyku girmedi. Yatakta, tavanı seyrederken, kulağında Ayça'nın aktardığı Eylem'in o sözleri yankılanıp duruyordu: 'Bazı roller var… insan oynadıktan sonra başına bela oluyor. Karakter seni ele geçiriyor, sanki.’ Cümleler, zihninde bir uğultu gibi dolanıyor, her seferinde biraz daha ürpertici geliyordu.

Vera'ya, yatmadan önce konuyu hafifçe açmaya kalkmıştı. Vera, fazla bir şey söylememiş, sadece dinlemişti. Ama o mavi, derin gözlerindeki ifade, her şeyi anlatmıştı Okan'a. O bakışlar, adeta, "Lanet olayını görmezden geliyorsun. Yok sayıyorsun. Ve hata ediyorsun," diyordu. Bu sessiz yargı, Okan'ı daha da huzursuz etmişti.

Ne yani? Akif, Kadir, Vera, Ayça. Herkese bu 'lanetli oyun' fikri mantıklı geliyor da, sadece ona mı saçma geliyordu? Sahiden, böyle şeyler gerçek hayatta var mıydı, Allah aşkına? Bunlar sadece safsatalardan, halk hikayelerinden, korku filmlerinden ibaretti, o kadar. Hangi cinayet dosyası, 'lanet' açıklamasıyla kapatılmıştı ki? Adli tıp raporlarında, parmak izlerinde, finansal kayıtlarda 'lanet' diye bir kategori yoktu. Olacak iş miydi?

Hem, Vera gibi mantıklı, akıllı, ayakları yere basan bir kadın, nasıl olur da bu tür bir tezi böylesine ciddi şekilde değerlendirirdi? Bu, Okan'ı en çok şaşırtan ve rahatsız eden kısımdı.

Zihnini zorladı. Bugüne kadar duyduğu, okuduğu 'lanetli' hikayeleri, vakaları sınıflandırmaya, arkalarındaki gerçek olasılıkları değerlendirmeye başladı. Her seferinde, altından ya maddi bir çıkar, ya kişisel bir intikam, ya da psikolojik bir bozukluk çıkardı. Hiçbirinde, doğaüstü bir açıklamaya gerek kalmamıştı.

Yok, yok, diye düşündü sonunda, yatağın içinde huzursuzca dönerek. Görülmüş şey değil. Enerjisini, somut, elle tutulur ipuçlarına yönlendirmeliydi. Rasim'e, finansçı Tolga Keskin'e, Baran’a, Yaman'a, Hale'ye... Bu insanlar arasındaki bağlantıları düşünmeli, hareketlerini, motivasyonlarını analiz etmeliydi.

Ve tam da bu insanlar arasındaki olası bağları düşünüp dururken, odanın penceresinden sızan ilk şafak ışıklarını fark etti. Gün, farkına varmadan, çoktan ağarmaya koyulmuştu. Tavan, gri-mavi bir renge bürünmüş, kuşların cıvıltıları uzaktan duyulmaya başlamıştı. Okan, yorgun gözlerini kırpıştırdı. Bir karar vermişti: Lanetlere değil, delillere odaklanacaktı. Ama içindeki o küçük, inatçı şüphe, günün ilk ışığında bile tamamen sönmüş değildi. Sadece, daha derinlere, bilinçaltının karanlık bir köşesine itilmişti.

"Ne zaman uyandın sen?" Yanında yatan Vera'nın uykulu, yumuşak sesiyle Okan irkildi. Gözlerini, daha yeni ağarmaya başlayan gün ışığına alıştırmaya çalışarak ona döndü.

"Hiç uyumadım," diye mırıldandı, sesi gece boyu düşünmekten ve uykusuzluktan biraz boğuk çıktı.

Vera, yatakta doğruldu, dirseğini yastığa dayayıp elini başının altına koydu. "Saçmalama," dedi, ama sesinde bir şüphe vardı.

"Gerçekten," diye ısrar etti Okan, gözlerini ovuşturarak. "Uyku tutmadı." Derin, yorgun bir iç çekişle sırtını yatağa dayadı.

Vera, sessizce yataktan kalktı. Üzerindeki gri saten şortlu atlet takım, hareketleriyle birlikte hafifçe parıldadı. Aynanın önüne geçti ve saçlarını parmaklarıyla taramaya başladı. Hareketleri sakin ve ölçülüydü. Aynadan, yataktaki Okan'a baktı. Yüzünde, imalı, biraz da meydan okuyan bir ifade vardı. "Çünkü haklı olduğumu biliyorsun," dedi, sesi kendinden emin ve netti. "İçinden gelen bir ses lanet fikrinin o kadar da saçma olmadığını söylüyor sana, itiraf et."

Okan'ın bakışları, aynadaki Vera'nın görüntüsünde, sonra onun gerçek bedeninde dolandı. Gece boyu düşündüğü tüm mantıklı argümanları bir an için unutmuş gibiydi. "Tam öyle sayılmaz," diye cevapladı, sesinde hâlâ bir direniş vardı. "Söylediklerini düşündüm, evet. Ama bence haklı değilsin. Bu, sadece tesadüflerin ürkütücü bir dizilimi. Daha fazlası değil."

Vera, saçlarını bir tarafa atarken aynada Okan'ın gözlerini yakaladı. Dudaklarının köşesi hafifçe kıvrıldı. "Bak sen?" dedi, hafifçe meydan okur bir tonda.

Aynadaki işine son verip, yavaşça yatağa, Okan'ın yattığı tarafa yöneldi. Yatağın ucuna, Okan'ın ayaklarının yanına oturdu. Bacak bacak üstüne attı. Gözlerini, Okan'ın yorgun yüzüne dikti.

"Sen," diye başladı, sesi alçak, ama her kelimesinin üstüne basarak, "hiç benim haklı olmadığımı gördün mü?" Soru, konudan tamamen bağımsız, genel ve kesindi. Yüzünde, şakacı bir meydan okumanın ötesinde, derin bir güven ve küçük, tatmin edici bir kıvrılmış dudak ifadesi vardı.

Okan, bu ani ve kişisel saldırı karşısında şaşkınlıkla karışık bir gülümsemeyle ona baktı. Vera'nın bu kendinden emin hali, her zaman onu hem şaşırtır hem de çekerdi. "Her şeyin bir ilki vardır," diye karşılık verdi, sesinde oyunbaz bir meydan okumayla.

"Sen var ya sen," dedi Vera, gözlerini hafifçe kısarak. Bakışı, laf sokmak için değil, davetkâr ve anlamlıydı. Dizini yavaşça yatağın üzerine çekti, daha rahat bir pozisyona geçerken aralarındaki mesafeyi iyice kapattı. Parmaklarını, görünüşte bilinçsiz, ama aslında fazlasıyla hesaplı bir hareketle Okan'ın dizine koydu. Ten teması, yatak odasının sabah sessizliğinde elektrik gibiydi. "Bana inat olsun diye bu fikre karşı çıkıyorsun. Benle zıtlaşmayı sevdiğinden."

Okan, bu suçlamaya içten bir kahkaha attı. "Yok artık!" dedi, şaşkınlıkla karışık eğlenerek. "Ben inat bir adam mıyım? Ben son derece uyumlu, esnek biriyim!"

Vera, gözlerini, "pes" der gibi kocaman açtı. "Gördüğüm en inat adamsın, hem de," diye vurguladı, sesi alaycı ama sevgi doluydu. "Bir fikri kafana koyduğunda, dünya tersine dönse vazgeçmezsin."

Okan, kızmış gibi yaparak iyice doğruldu. Yüzünde şakacı, oyunbaz bir ifadeyle Vera'ya baktı. "Kaç adam gördün ya sen?" diye sordu, sesini alçaltarak, ona yaklaştı. Sonra, ani ve beklenmedik bir hareketle, Vera'yı iki bileğinden tutup nazikçe ama kararlı bir şekilde yatağa yatırdı. Üzerine eğildi, aralarındaki mesafe yok olmuştu. "Ha?" diye sordu, tatlı, oyuncu bir kızma tonuyla, hâlâ bileklerini tutuyordu. "Çok adam görmüş gibi konuşuyorsun.”

Bozulduğundan değildi bu. Kıskançlığı, sadece bir oyun haline getiriyor, aralarındaki şakalaşmanın bir parçası yapıyordu.

Vera direnmedi. Aksine, Okan'ın bu ani ve fiziksel şakasından hoşlandı. Oyuna devam etmek istedi. Üzerinde duran sevgilisinin gözlerine baktı. Yüzünde, kur yapan, üstten bakan ama eğlenen bir ifade belirdi. Dudakları alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Demek ki beni tanımıyorsun, Başkomiser," dedi, sesi hafif, cilveli bir tondaydı. "Belki de gözlerim senin sandığından çok daha fazlasını gördü." Oyunu sürdürüyor, onu kışkırtıyordu.

"Haydaa!" Okan, alçak, oynak bir sesle mırıldandı, elleri hâlâ Vera'nın ince bileklerini sımsıcak tutuyordu. Gözlerinde, meydan okumanın ve şehvetin tehlikeli bir karışımı parlıyordu. "Demek gözlerin çok şey görmüş, öyle mi? Peki, şimdi ne görüyorlar?"

Vera, bu yakın mesafeden ona baktı, gözlerini kısarak. Bileklerini Okan'ın avuçlarında hafifçe oynattı, bir kaçış denemesi gibi görünen ama aslında bir davet olan bir hareket. "Şu an," diye fısıldadı, sesi alçak ve çekici, "gördüğüm en inat, en sinir bozucu ve... en yakışıklı adamın, bana haklı olduğumu itiraf etmemek için ne kadar komik direnebildiğini görüyorum."

Okan, bu sözlerle daha da kışkırtılmış gibiydi. Bileklerini biraz daha sıktı, ama acıtmadan, sadece varlığını hissettirerek. Başını iyice eğdi, dudakları Vera'nın kulağına neredeyse değiyordu. "Komik mi?" diye hırıldadı, nefesi Vera'nın teninde titreşiyordu. "Bakalım kim daha komik olacak. Çünkü ben, karşımda, sırf bana ters köşe yapmak için 'lanet' hikayeleri uyduran, çok akıllı, çok güzel ve şu an biraz da fazla ukala bir kadın görüyorum."

Vera, bu kez tam anlamıyla güldü, sesi yatak odasını dolduran hafif, çıngırak gibi bir sesti. "Ukala mı? Ben sadece gerçekleri söylüyorum. Sen ise, gerçekler yüzüne çarptığında, onlarla güreşmeyi tercih ediyorsun. Tıpkı şimdi yaptığın gibi." Bacaklarını hafifçe aralayıp Okan’ın beline doladı. Bu temas, oyunun dozunu anında yükseltti.

Okan, bu fiziksel meydan okumaya daha fazla dayanamadı. Bakışları, artık tamamen ciddi ve tutkuluydu. "Peki, güreşelim o zaman," dedi, sesi boğuk ve istek dolu. "Ama kuralları ben koyuyorum. Ve ilk kural: Bu güreşte, kimin haklı olduğu değil, kimin daha çok istediği önemli."

Vera, gözlerini Okan'ın gözlerine dikti, içlerinde zafer ve teslimiyet aynı anda parlıyordu. "Kabul," diye fısıldadı, artık şakalaşma tonu tamamen yerini açık bir arzuya bırakmıştı. "Ama ikinci bir kural daha var: Bu güreşi, kimse kaybetmeyecek."

Okan, bu sözlerle son direncini de kaybetti. Başını eğdi ve dudaklarını Vera'nın dudaklarına dayadı. Öpüş, başlangıçta bir zafer veya bir itiraf gibiydi, ama hemen yumuşadı, derinleşti, içinde gece boyu süren gerginliğin ve sabahın bu şakacı çekişmesinin tüm enerjisini taşıdı. Vera, kollarını Okan'ın boynuna doladı, onu kendine daha da çekti. İnatlaşma, artık tamamen yakınlaşmaya, dokunuşlara, fısıltılara ve paylaşılan sıcaklığa dönüşmüştü. Dışarıda gün iyice ağarmış, odanın içini yumuşak bir ışık kaplamıştı, ama onlar için tek gerçeklik, birbirlerinin nefesleri ve tenlerinin sıcaklığıydı.

Bölüm : 09.01.2026 12:03 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...