37. Bölüm

BÖLÜM 37

amberwatson
amberwatson

Oda, gece vardiyasının yorgun nefesini taşıyordu. Tavan ışıkları loştu, tek gerçek aydınlatma duvardaki geniş projeksiyon ekranından geliyordu; mavimsi, uğultulu bir ışık her şeyi hayaletimsi bir halde yıkıyordu. Havada, plastik, toz ve ısınmış elektronik cihazların keskin kokusu vardı. Bilgisayar fanlarının monoton vızıltısı, sessizliğin tek ritmiydi.

Selin, projeksiyonun hemen önünde, ekranın parlaklığı yüzünü ikiye bölerken duruyordu. Bir yanı mavi-beyaz, diğer yanı derin gölgeler içinde. İnce parmağı, dizüstü bilgisayarının touchpad'i üzerinde asılıydı, bir sonraki talimatı bekliyordu.

Okan, odanın arkasında, bir dosya dolabının yanında, kolları göğsünde sıkıca bağlı, ayakta duruyordu. Geniş omuzları gergin, bakışları ekrana kilitlenmişti. Yüzü, ekran ışığının altında taş gibiydi; kaşları hafif çatık, bal rengi gözlerinde keskin bir odaklanma vardı. Elinde ne defter vardı ne kalem. Her şeyi zihnine kazıyordu.

Akif ise Selin'in hemen arkasındaki ofis sandalyesine oturmuş, öne eğilmişti. Dirseklerini dizlerine dayamış, parmaklarını birleştirmişti. Gözleri, duvarda belirecek her kareyi, her veriyi yakalamaya hazırdı.

Selin, klavyeye hafifçe dokundu. Tuşların sessiz tıklamaları fan sesinde kayboldu.
"Talimatınız doğrultusunda taramalar tamamlandı, Başkomiserim," dedi, sesi nötr ve profesyoneldi. "Eylem Eralp'in telefon ve sosyal çevresi, Tolga Keskin'in finansal hareketleri ve Rasim Karakuş'un geçmiş bağlantıları sistematik olarak incelendi."

Ekran değişti. Koyu bir arka plan üzerine, beyaz harflerle bir başlık düştü:

"S" BAĞLANTI ANALİZİ - ÖN ELEME

Selin devam etti, parmağıyla ekrandaki ilk listeyi işaret ederek.
"İlk olarak, Eylem'in kişisel rehberinde 'S' ile başlayan tüm irtibatlar izole edildi."

Ekranda iki isim belirdi:

Selen (Kuzeni)

Serdar (Üniversiteden arkadaş)

Akif hemen atıldı, gözleri hâlâ ekranda: "İkisi de temiz. Sosyal bağlantı. Suç geçmişi yok, dava ile ilgileri de yok. Elenebilir."

Selin başıyla onayladı ve tuşa bastı. Ekran kaydı, yeni bir listeye geçti. "İkinci aşama: Tolga Keskin'in son altı aylık banka hareketlerinde 'S' ile başlayan alıcı/alacaklılar."

Bu sefer liste farklıydı; şirket isimleri:

S Capital (Yerel yatırım fonu)

Silverline Danışmanlık (İstanbul merkezli)

S.M. Consulting (Paris kayıtlı)

Okan, ilk kez hareket etti. Bağlı kollarını çözmeden, neredeyse hissedilmeyecek kadar öne eğildi. Işık, çenesinin sert çizgilerini vurguladı. "Devam," dedi, sesi odanın sessizliğinde düşük, ama kesindi.

Selin bir sonraki slayta geçti. "Üçüncü tarama: Rasim Karakuş'un eski adli kayıtları ve bilinen bağlantıları."

Ekrana daha karmaşık, daha karanlık bir liste geldi:

Sefa (Eski iş ortağı – şüpheli dolandırıcılık)

Sancak Otel (Borç verilen, battığı iddia edilen işletme)

'S' ile başlayan çeşitli kapanmış şirketler

Akif, hemen analizini yaptı: "Sefa, küçük çaplı bir sokak dolandırıcısıdır muhtmelen. Çok gürültülü, çok görünür. Eylem gibi bir hedefe ulaşacak kapasitesi veya nedeni yok. Elenebilir."

Selin onayladı ve tuşa bastı. Ekran değişti. Az önceki tüm 'S' listesinin yanına, parlak kırmızı, kalın işaretleri belirdi, teker teker:

Sefa
Serdar
Selin (Kuzen - tamamen ilgisiz)
Sancak Otel (İflas, bağlantı yok)

Her bir çarpı işaretiyle, odadaki hava biraz daha ağırlaşıyor, sessizlik gerilimle doluyordu.

Selin, derin bir nefes aldı. "Tüm tarama ve eleme sonuçlarına göre..." dedi, sesi biraz daha yavaş, vurgulu. "Geriye iki önemli odak noktası kalıyor."

Projeksiyon ekranı bir an için tamamen karardı. Sadece fan sesi ve nefes alışverişleri duyuluyordu. Sonra, karanlığın içinden, iki madde yavaşça belirdi:

S.M. Consulting – (Paris kayıtlı, şeffaflık yok, tek yetkili)

Bir telefon numarası – (Kayıtlarda sadece "S." olarak geçiyor)

Altında, küçük bir not düştü: 'S.' – Tolga ve Rasim'in telefon kayıtlarında mevcut.

Akif, sandalyesinde doğruldu. "Bu 'S.'... Rehberde yok," diye tespit etti.

"Hayır, yok," diye onayladı Selin, sesinde bir gerginlik vardı. "Ama ikisinin de Tolga ve Rasim – ayrı ayrı telefon kayıtlarında var. Ve sadece gelen arama olarak."

Okan, bağlı kollarını çözmeden sessizce bir adım öne attı. Varlığı, odanın enerji merkezine yerleşti. "Görüşme içerikleri?" diye sordu, kısa ve öz.

Selin tuşa bastı. Ekran, iki ayrı renkte zaman çizelgesine bölündü; hepsi kısa, düzensiz çizgilerle doluydu. "Hepsi çok kısa," diye açıkladı. "Otuz saniyeyi geçmiyor. Ve hepsi... benzer saatlerde. Gece geç vakit veya şafak öncesi."

Akif, ekrandaki çizgilere doğru eğildi. "Yön? Kim kimi arıyor?"

Selin bir an durdu, sonra net konuştu: "Bu numara... asla aranmıyor. Sadece arıyor. Tüm kayıtlarda, sadece gelen arama olarak geçiyor."

Oda, bu küçük ama çarpıcı detayla birlikte tamamen sessizleşti. Projeksiyonun hafif vızıltısı bile kulaklarda yankılanır oldu.

Okan'ın sesi, bu sessizliği yarıp geçti, alçak ve tehlikeli bir netlikle:
"Yani kendini aratmıyor."

Selin başıyla onayladı, heyecanı biraz daha artmıştı. "Bir detay daha var, Başkomiserim. Numara aynı görünüyor, ama hat bilgisi sürekli değişiyor. Bazen yurtdışı roaming'den, bazen yerel, bazen de kayıtsız, ön ödemeli hatlardan."

Akif, neredeyse kendi kendine mırıldandı. "Profesyonel iş."

Okan cevap vermedi. Bakışları, duvardaki zaman çizelgelerine ve o gizemli "S." notuna kilitlenmişti. Yüz ifadesi değişmemişti, ama gözlerinin derinliklerinde, bir şeylerin yerine oturduğunu gösteren keskin bir pırıltı vardı.

Projeksiyonun sönmesiyle odayı tam bir karanlık kapladı. Birkaç saniye boyunca sadece bilgisayar fanlarının inatçı vızıltısı ve pencereden sızan şehrin uzak, turuncu ışıkları vardı. Okan, karanlıkta bile dimdik ayakta duran bir silüetti. Hareket etmeden önce, gözlerinin karanlığa alışmasını bekledi. Sonra, yavaşça, neredeyse sessiz bir gölge gibi döndü ve Akif’in oturduğu yöne baktı. Arkasından gelen soluk ışık, profilini gümüşi bir çizgiyle çiziyordu.

“Rasim serbest mi?”

Akif, sandalyesinde doğruldu. Okan’ın ses tonundaki o tehlikeli düzlüğü hemen tanımıştı. Cevabı, tereddüt etmeden, net verdi. “Şu an… evet."

Okan bir an düşündü. “Resmî takip istemiyorum.”

Bu cümle, sessiz odada bir şimşek gibi çaktı. ‘Resmî takip istemiyorum’ demek, polis teşkilatının standart prosedürlerini, izleme ekiplerini, dinleme kararlarını devre dışı bırakmak demekti.

Akif, içgüdüsel olarak itiraz etti. Sandalyeden kalktı, Okan’a bir adım yaklaştı. Yüzü, pencereden vuran ışıkta endişeli ve sorgulayıcı görünüyordu.
“Okan—” diye başladı Ama Okan, onun sözünü kesti. Hareketi ani değildi; sadece kesin ve nihaiydi. Başını biraz daha çevirerek, Akif’in gözlerinin içine, karanlıkta parlayan o kara noktalara baktı. “İstemiyorum.”

İkisi arasında, loş odada, ağır bir sessizlik çöktü.

Akif, bir süre daha, karanlıkta dimdik duran Okan’a baktı. Okan’ı yeterince iyi tanıyordu. Bu tür kararların altında yatan şeyi biliyordu: kontrol manyaklığı değil, başkalarını tehlikeye atmak istemeyen, sorumluluğu tek başına taşımaya alışkın bir adamın içgüdüsü.

Omuzlarını, neredeyse fark edilmeyecek şekilde, bir teslimiyetle değil, bir gerçeği kabullenmekle hafifçe indirdi. Dudakları hafifçe aralandı, sessizliği bozan sesi yumuşak ama kararlıydı. “Adamın peşine düşeceksin, değil mi?”
Cevap beklemedi zaten; Okan’ın bakışlarından, duruşundan biliyordu. Devam etti, bu kez sesi daha net, bir öneriden çok bir bildirim gibiydi. “Ben de seninle geleceğim.”

Okan, başını çok az bir açıyla çevirerek Akif’e baktı. Yüzünde bir tepki, bir şaşkınlık ya da bir rahatlama yoktu. Sadece değişmez, granit gibi bir ifade. Hafif, neredeyse dalgın bir baş sallayışla, tek kelime etmeden yanıt verdi. “Tek gideceğim.”

“Hayır, Okan.” Akif’in sesi, bu kez daha keskin, daha dirençli çıktı. Aralarındaki mesafeyi bir adım daha kapatmadı, ama duruşuyla alan işgal etti. “Tek gitmeyeceksin.”

Okan bu kez, yavaşça tüm vücudunu döndürerek Akif’e baktı. Hareketi ağırdı, kasıtlıydı. Bal rengi gözleri, loş ışıkta tehlikeli bir parıltıyla yandı. Ağzını açtı, ters, keskin bir şey söylemek üzereydi ki, tam o anda odada üçüncü bir kişinin daha olduğunu hatırladı. Göz ucuyla, projeksiyon cihazının yanında, adeta görünmez olmaya çalışan, nefesini tutmuş Selin’i gördü. Genç uzmanın orada, bu profesyonel olmayan, kişisel gerilimi izliyor olması hiç hoş değildi.

Dudaklarını sıkıca kapadı. Selin'in yanında Akif'le didişmeyecekti.

Okan, gözlerini bir an kapatıp derin, sessiz bir nefes aldı. Nefesi, odanın durgun havasında hissedildi. Sonra gözlerini açtı ve bu sefer Akif'e baktı.

"Konu kapandı, Akif," dedi, sesi alçak, düz ve kesindi.

Akif, Okan’ın gözlerindeki o değişimi, Selin’in varlığına dair farkındalığı gördü. İtiraz etmek istedi ama aynı zamanda Okan’ın burada, bir astın önünde daha fazla zorlanmasının doğru olmayacağını da biliyordu. İçten içe ise biraz bozulmuştu.

Okan, Akif’in sessizliğini onay olarak aldı – ya da öyle kabul etti. Selin’e döndü. Yüzündeki ifade bir anda tamamen nötr, iş odaklı bir hale geldi. Sanki az önceki gerilim hiç yaşanmamış gibiydi. “Sen devam et, Selin. ‘S.M. Consulting’ için derin tarama başlat. Kara para aklama, uluslararası bağlantılar, her şey. Bana en kısa sürede özet geç.”

Selin, hızlıca “Tabii, Başkomiserim,” diye yanıtladı; rahatlamış gibiydi.

Okan başka bir şey demeden odadan çıktı ve kendi odasına yöneldi. Odaya girip kapıyı kapatmıştı ki, kapı hiddetle açıldı.

Arkasını dönüp baktığında, Akif’in gölgesi kapı eşiğini doldurmuştu. Yüzünde alışılmadık bir gerilim vardı; öfke, endişe ve kırgınlık karışımı bir ifadeyle duruyordu.

Okan, Akif’in bu haline yabancıydı. Normalde dengeli, sakin, her şeyi ölçüp biçen adam gitmiş, yerine savunmaya geçmiş, incinmiş biri gelmişti. “Napıyorsun Okan?”

“Napıyorum?” Okan şaşkın şaşkın baktı öfkeli arkadaşına.

“Beni neden bozdun aşağıda öyle?”

Yavaşça nefes alıp, kendi sesini mümkün olduğunca yumuşatarak cevap verdi: “Beni bozan sensin, Akif. Selin’in yanında verdiğim bir karara açıktan itiraz etmen… Uygun değildi.” Duraksadı, kelimeleri özenle seçiyordu. “Aramızdaki ilişki ne olursa olsun, diğerlerinin önünde hiyerarşiyi ve saygıyı korumak zorundayız, herksin içinde didişemeyiz. Senin endişeni anlıyorum, lakin bunu böyle dışa vurma şeklin… Yanlıştı. Bunu sonra kendi aramızda konuşabilirdik.”

Akif, Okan’ın sakin tonunun üzerine bir adım daha attı. Öfkesi, altındaki asıl duyguya yenik düşmüş gibiydi: korku. Okan’ın kendini fazla riske atacağı korkusu. “Ben senin güvenliğini düşünüyorum,” dedi, sesi biraz daha kırılarak.

Okan, Akif’in gözlerindeki samimi telaşı nihayet fark etti. İçinde bir şey yumuşadı. Masanın kenarına hafifçe yaslandı, aralarındaki mesafeyi biraz olsun azaltmak istercesine. “Beni korumak istediğini biliyorum,” diye başladı, bu kez daha içten bir sesle. “Ama bu işi yaparken bir takım olarak hareket etmek zorundayız. Ve takımın başındaki kişi olarak, verdiğim talimatların sorgusuz surette uygulanması gerekiyor. Selin’in önünde bana itiraz etmen, sadece benim otoritemi değil, senin konumunu da zedeler.”

Akif, Okan'ın sakin açıklamasına rağmen, yüzündeki ifade tamamen yumuşamadı. Gözlerini, hafif bir buruklukla Okan'ın üzerinde gezdirdi "Her zaman kitap gibi, kural gibi olmak zorunda değilsin, Okan," dedi, sesinde bir yorgunluk ve kırgınlık vardı. Omuzlarını, sanki taşıdığı bir yükü hafifçe silkeler gibi silkti ve odanın köşesindeki deri koltuğa kendini bıraktı. Koltuk, ağırlığını alırken hafif bir gıcırtı çıkardı.

"Haklı olduğumu biliyorsun," diye mırıldandı Okan da kendi masasının arkasındaki sandalyeye oturdu. Hareketi, tartışmanın bittiğini, şimdi iki arkadaş olarak konuşma zamanının geldiğini işaret ediyordu.

Akif, gözlerini tavandaki bir noktaya dikmiş, düşünceli bir şekilde başını salladı. Kendi kendine konuşur gibi, alçak bir sesle söylendi: “Tamam. Haklısın. Özelde… özelde konuşabilirdik.”

Okan, öne eğildi, dirseklerini masasına dayadı. Gözleri, Akif'in yüzündeki her çizgiyi okumaya çalışıyordu. "Ters bir şey yapmayacağım. Kendimi tehlikeye atmayacağım. Sana söz veriyorum. Bu, şu an için sadece basit bir takip. Rasim'i gözlemleyeceğim, hareketlerini izleyeceğim, 'S.' ile bir bağlantısı var mı, onu anlamaya çalışacağım. Hepsi bu."

Okan, hafifçe, neredeyse kendini affettirmeye çalışır gibi gülümsedi. "Bazen aşırı kaygılı, hatta biraz paranoyak oluyorsun.”

Akif de yumuşamıştı artık, içindeki öfke dalgası çekilmiş, yerini daha çok bir bezginliğe ve gönülsüz bir kabule bırakmıştı. Ama yine de suratını asık, kaşlarını hafifçe çatık tutmaya, o sinirli görüntüyü korumaya çalışıyordu. "Paranoyak da olduk pes," diye mırıldandı, sesi artık şikayet eden değil, kendisiyle de dalga geçen bir tondaydı. "Pes yani ya. Sen bilirsin Başkomiserim peki."

Onun bu nihayet pes etmiş, ama belli belirsiz bir sitemle karışık hali, Okan’ı iyice güldürdü. "Seni seviyorum, biliyorsun değil mi?"

Akif, Okan'ın bu beklenmedik ve samimi itirafı karşısında şaşırdı, bir an dondu. Ama hemen toparlandı ve bu anı alaycı bir mizahla savuşturma yolunu seçti. Abartılı tavrını sürdürdü, bir elini kalbine götürdü, diğerini alnına dayayıp dramatik bir edayla geriye yaslandı.

"Vay canına! Başkomiserimin sevgisi! Daha da önemlisi, bu kutsal duyguyu dile getirdiği bu an'a layık olmak... Ne büyük şeref, ne büyük onur!" diye taşlamaya devam etti, sesini tiyatral bir ciddiyetle titreterek.

Okan, bu abartılı performans karşısında gözlerini devirdi, ama yüzündeki gülümseme hiç kaybolmadı. "Tamam, tamam, şovunu bitir artık," diye mırıldandı, eliyle 'yeter' işareti yaparak. "Sana bir kere söyledim, bir daha da söylemem. Kıymetini bil."

Akif, gülümsemesini biraz yumuşatarak, bu kez daha samimi bir tonda, "Biliyorum," dedi. "Ben de... aynı şekilde. Sadece bunu böyle sözlü ifade etmek senin tarzın değil. Şaşırttın beni, o kadar." Hafifçe omuz silkti. "Neyse, bu duygusal sahneden sonra, işimize dönelim.

Hava, İstanbul'un o ağır, nemli ve bahar soğuğunu taşıyordu. Sirkeci'nin dar, birbirine geçmiş sokaklarını, neon ışıklar ve sokak lambalarının soluk sarılığı aydınlatıyordu. Duvarlardan, asfalttan, geceye açılan küçük mekanların kapı aralıklarından yükselen buğulu nefesler, havada sisli bir tabaka oluşturuyordu.

Okan, Gazino Mehtap'ın hemen köşe başında, bir kemerin gölgesine sığınmıştı. Üzerinde, siyah bir deri ceket vardı.

Hava, hafiften çiseleyen bir yağmurun ıslak tehdidini taşıyordu, ama Okan buna aldırmıyor gibiydi. Sırtını soğuk taşa dayamış, başı hafif öne eğik, gözleri gazinonun çıkışına kilitlenmişti. Sağ elinin baş ve işaret parmağı arasında, yanan bir sigara vardı. Kül rengi duman, soğuk havada daha yoğun, daha ağır hareket ederek yükseliyor, sonra dağılıyordu. Okan, sigarayı dudağına götürdü, derin ve uzun bir nefes çekti. Alevin ışığı, bir anlığına yüzünün sert çizgilerini, o odaklanmış, sabırlı ifadesini aydınlattı.

Ve işte tam o an, beklediği oldu.

Gazinonun ağır kapısı aralandı, içeriden cılız bir sıcak hava ve boğuk bir müzik parçası sızdı. Rasim, bu yapay sıcaktan sıyrılıp geceye adım attı. Omuzları her zamanki gibi çökük, başı öne eğikti. Hızlıca, neredeyse çalımla sağa sola baktı, sonra soluğu Sirkeci’nin labirent gibi ara sokaklarından birinde aldı. Adımları hızlı ama dengesizdi, ıslak taşlarda kayar gibi yürüyordu.

Okan, acele etmedi. Sigarasından son bir nefes daha çekti. Kırmızı kor, loşlukta bir an daha parladı, sonra söndü. Sigara izmaritini, ıslak kaldırıma attı ve ceketinin kapüşonunu başına çekti. Kumaş, yüzünün üst kısmını gölgeledi, ama gözlerinin keskin bakışını gizleyemedi. Sessizce kemerin gölgesinden sıyrıldı ve Rasim’in girdiği sokağa yöneldi. Kovalamaca başlamıştı.

Rasim, kendi gölgesiyle yarışırcasına ilerliyordu. Ayak sesleri, ıssız sokakta takır tukur yankılanıyor, eski binaların arasında çınlayıp duruyordu. Sokak, iki yanından yükselen, pencereleri karanlık apartmanların arasında sıkışıp kalmış bir nehir yatağı gibiydi. Tek tük, bir antikacının loş vitrini ya da kepengi indirilmiş bir bakkalın önünde birikmiş çöp torbaları, sokağa tekdüze bir ışık ve ağır bir koku veriyordu. Rasim, her on-on beş adımda bir, içgüdüsel bir tedirginlikle omzunun üzerinden bakıyordu. Etrafı kolaçan eden o bakışlar, korkudan ziyade, içinde bulunduğu dünyanın doğal bir refleksi gibiydi.

Okan ise, onun bu bakışlarının arasına sızan bir hayaletti. Rasim etrafına bakarken, Okan zaten hareketsizleşmiş, bir kapı girintisinde eriyip gitmiş, bir direğin ardında soluk almıyor ya da karanlık bir kemerin altında sabitlenmiş oluyordu. Rasim yürüdükçe, Okan da sessizce, bir gölge oyununun ustası gibi, sahneyi takip ediyordu. Adımları, ıslak zeminde neredeyse hiç ses çıkarmıyordu.

Bir ara sokağa saptılar. Burası daha dar, daha karanlıktı. Işık, sadece uzaktaki ana caddenin gökyüzüne vuran turuncu bir aydınlığından sızıyordu. Rasim aniden durdu. Cebinden çıkardığı telefonun ekranı, yüzünü soluk, mavimsi bir ışıkla yıkadı. Parmakları titreyerek ekrana dokunuyor, bir şeyler yazıyor ya da okuyordu. O an, sokakta tek başına, cihazının soğuk ışığına hapsolmuş, kırılgan ve savunmasız görünüyordu.

Okan, tam o sırada, birkaç adım gerideki yıkık dökük bir apartmanın demir parmaklıklarının arkasına çömelmişti. Kımıldamadı. Nefesini iyice yavaşlattı, kulak kesildi. Sadece izledi. Gözleri, karanlıkta bile jilet gibi keskinleşmiş, Rasim’in her hareketini, telefon ekranındaki yansımaları, omuzlarındaki gerginliği kaydediyordu.

Okan da pusudan çıktı. Bir su birikintisinin kenarından sessizce sıçradı. Rasim, ilerideki bir köşeyi döndü. Okan köşeye yaklaştığında yavaşladı, sırtını nemli tuğla duvara dayadı, başını milim milim uzattı. Rasim, sokakta yalnız ilerliyordu. İleride, sokağın sonunda, daha geniş, daha aydınlık bir meydan görünüyordu. Okan, onun o aydınlığa karışmasını, kaybolmasını bekledi. Sonra, mesafeyi kapatmak için adımlarını biraz daha sıklaştırdı. Ama hâlâ, her adımı hesaplı, her nefesi kontrol altındaydı.

Rasim, hızlı adımlarla sokaktan çıkıp, ıssız ve devasa bir otoparkın girişine yöneldi. Burası, Sirkeci’nin arka sokaklarında kalmış, terk edilmiş bir yerdi sanki. Yüksek tavanlı, beton bir mağarayı andıran otoparkın içi, seyrek aralıklarla konmuş soluk sarı lambalarla loş bir şekilde aydınlanıyordu. Lambaların altında, toz ve yağ lekesi birikmiş, uzun süredir kullanılmayan birkaç arabanın hayaletimsi silüetleri duruyordu.

Okan, hemen girişte durdu, bir sütunun kalın gölgesine sığındı. Gözleri, Rasim’in kıvrılarak ilerlediği beton labirentte hızla hareket etti. Burası takip için çok riskli bir alandı; açıktı, yankı yapıyordu ve saklanacak yer sınırlıydı. Nefesini tutarak, Rasim’in bir sonraki sütunun arkasına geçmesini bekledi. Sonra, bir geyik gibi hafif ve çevik adımlarla, kendi sütunundan çıktı ve bir sonrakine doğru sessizce süzüldü. Hareketleri bir kedininkini andırıyordu; her kası kontrol altında, her adımı ölçülüydü.

Tam Okan, bir sonraki sütuna geçmek için hamle yapacaktı ki, gözü otoparkın en uzak köşesindeki bir hareketliliğe takıldı.

Orada, loşluğun içinde, simsiyah, büyük, mat boya kaplı bir cip duruyordu. Aracın camları karartılmıştı, farları sönüktü. Cipin etrafında, en az üç adam vardı. Silüetleri, otoparkın yüksek tavanından süzülen cılız ışıkta sert ve tehditkâr görünüyordu. Biri, arka bagajı açıp kapatıyordu. Diğer ikisi, kolları bağlı, etrafı kolaçan ediyordu. Profesyonel, tetikte, tehlikeli görünüyorlardı.

Okan’ın tüm bedeni alarm durumuna geçti. Kalbi, göğüs kafesinde güçlü ve hızlı bir şekilde atmaya başladı, ama yüzünde en ufak bir kıpırtı yoktu. İçgüdüsel olarak, sağ eli, belindeki omuz askısına doğru kaydı. Parmağının ucu, soğuk çelik kabzanın pürüzsüz yüzeyine değdi. Silahını çıkarmadı, ama ona hazırdı.

Hızlıca, bulunduğu sütundan bir adım geri çekildi ve kendini, otoparkın kenarındaki yüksek, kırık dökük bir teknik duvarın arkasına attı. Burası, elektrik panoları ve eski borularla dolu dar bir koridoru andırıyordu. Sırtını soğuk, pürüzlü duvara yapıştırdı. Nefesini tamamen kesti. Sadece kulak verdi ve başını, duvarın kenarından, dikkatle uzattı.

Rasim, cipin bulunduğu köşeye iyice yaklaşmıştı. Adamlardan biri – en uzun ve yapılı olanı – başını kaldırıp ona baktı. Uzaktan, dudaklarının kıpırdadığı, bir konuşmanın başladığı belli oluyordu, ama kelimeler Okan'ın saklandığı mesafeye ulaşmıyor, otoparkın ağır sessizliğinde kayboluyordu. Rasim'in beden dili her şeyi anlatıyordu: Omuzları kulaklarına kadar çıkmış, kambur duruşu daha da büzülmüştü. Korkuyordu, ama aynı zamanda bir şey bekliyor gibiydi. Cipin arka camları simsiyahtı, içerisi görünmüyordu. O karanlık boşluğun içinde kim, ya da ne vardı?

Okan’ın zihni, bir savaş alanı gibi hızla çalışıyordu. Silahlar? Yapılı adamların hepsinin belinde, ceketlerinin altında bariz bir kabarıklık vardı. Bunlar sokak düzeyindeki bıçaklı tipler değildi. Profesyoneldiler. Gözleri, cipin arka plakasına kaydı. Harfleri ve rakamları zihninin bir köşesine kazıdı. 34 ABC 7**. Parmağının ucu, tetiğin soğuk metal kıvrımına yerleşti tekrar.

Ve işte o an, arabanın içindeki görünmeyen adam ile Rasim arasındaki gergin diyalog doruğa ulaştı. Rasim, heyecanla bir şeyler anlatıyor, elleriyle havada daireler çiziyor, açıklama yaparcasına hareketler yapıyordu. Dışarıdaki adamlardan biri – uzun olan – Rasim'e yaklaştı, yüzüne yakın bir mesafeden sert, anlaşılmaz bir şeyler söyledi ve keskin bir hareketle başını iki yana salladı. Rasim'in yüzündeki ifade bir anlığına çöktü, umutsuzlukla karışık bir panik belirdi.

Sonra, beklenmedik bir şey oldu. Uzun adam, cebinden küçük, siyah, bez bir paket çıkardı. Paket, bir kitap boyutundaydı, belki biraz daha kalındı. Rasim'e doğru uzattı. Rasim, bir an tereddüt etti, gözleri pakete, sonra cipin kararan camlarına kaydı. Sonra, titreyen, neredeyse beceriksiz elleriyle paketi kavradı. Sanki elindeki şey yanıcıymış ya da zehirliymiş gibi hızlı, gizli bir hareketle ceketinin içine soktu.

Adamlar, çevik ve sessiz hareketlerle, neredeyse bir askeri operasyondaki disiplinle, birer birer siyah cipin kapılarına yöneldi. Kapılar, tok ama yankı yapmayan bir sesle kapandı. Cipin motoru, güçlü ama bastırılmış bir hırıltıyla çalıştı. Farları hâlâ yanmıyordu. Araba, otoparkın kaygan beton zemininde sessizce geriye doğru manevra yaptı, sonra, Okan'ın saklandığı yönün tam tersindeki diğer çıkışa doğru, bir hayalet gibi süzülerek uzaklaştı.

Ve aniden, devasa, loş otoparkta sadece Rasim kaldı. Siyah cipin arkasından, korkak, şaşkın gözlerle bakakaldı. Sanki elindeki şeyin ağırlığı onu yerine mıhlamıştı. Birkaç saniye öylece durdu, ne yapacağını bilemez halde. Sonra, içini çektiği duyulur gibi oldu – Okan'ın saklandığı mesafeden gelen zayıf, hırıltılı bir ses. Rasim, başını iki yana salladı, sonra hızlı adımlarla, geldiği yöne, otoparkın girişine doğru yürümeye başladı. Adımları, biraz öncekinden daha kararsız, daha savruktu.

Okan, aynı soğukkanlılık ve kusursuz profesyonellikle, Rasim'in peşine düştü. Rasim, otoparktan çıkıp, hızlı ve düzensiz adımlarla, geldiği labirenti andıran ara sokaklardan geriye, Gazino Mehtap'a doğru yöneldi. O kanlı canlı, nefes alan bir panik göstergesiydi; omuzları hala çökük, başı öne eğik, sık sık arkasına bakıyordu. Elini, ceketin içindeki o siyah paketin üzerinde tutuyor, onun varlığını sürekli hissediyor gibiydi.

Nihayet, neon ışıklarının hasta ışıltısı yeniden göründü. Gazino Mehtap'ın yarı yanık tabelası, yağmurun altında daha da hüzünlü görünüyordu. Rasim, hiç tereddüt etmeden, hatta bir sığınak ararcasına, doğrudan gazinonun kapısına yöneldi. Kapıyı itti ve içerideki kırmızı loşluğa, boğuk müziğe, ağır parfüm kokusuna karışıp kayboldu.

Okan, tam karşısındaki sokağın başında, bir bakkalın kapalı kepenginin altında durdu. Hareket etmedi. Yağmur, ceketinin omuzlarında birikiyor, damlalar halinde aşağı süzülüyordu.

Cebinden telefonu çıkardı, ekranın parlak ışığı gece karanlığında bir an yüzünü aydınlattı. Parmakları, aşinalıkla Akif'in numarasını tuşladı. Yağmur, cihazın camına ince damlalar halinde düşüyordu.

Telefon sadece bir kez çaldı, hemen açıldı. Karşıdan gelen ses, uykulu ve merak yüklüydü. "Alo? Hayırdır Okan?"

Okan'ın sesi, yağmurun sürekli hışırtısını yarıp geçecek kadar net ve keskindi. "Ben de seninle geleceğim diye ısrar ediyordun ya. Konum atıyorum. Acil gel."

Sessizlik olmadı. Akif'in sesi, alarm halindeydi. "Saat kaç Okan, haberin var mı?”

Okan, sözünü kesti. Sesinde, daha saatler önceki tartışmanın gerilimini taşıyan, bıçak gibi bir telaş vardı. "Lan, daha bugün benimle kavga etmedin mi, 'tek gitme' diye? O zaman çok yavuzdun. Hadi Akif. Bekliyorum. Konuşacak vakit yok."

Akif, muhtemelen daha fazla soru soracak, itiraz edecekti, ama Okan telefonu kapattı. Ekranın ışığı söndü, onu yeniden sokakların loş aydınlığına ve gazinonun renkli neonlarına bıraktı.

Gözleri, hiç ayrılmamışçasına yeniden Gazino Mehtap'ın girişine kilitlendi. Yağmur şiddetini artırmıştı, şimdi ince, dikine çizgiler halinde süzülüyor, caddede küçük gümüşi birikintiler oluşturuyor, neon ışıklarını buğulu hale getiriyordu.

Yarım saat, yağmurun inatçı ve monoton ritmi altında bir ömür gibi geçti. Her damla, sabrını test ediyor gibiydi. Sonunda, sokağın en uzak, en karanlık köşesinde, loş ışıkta belli belirsiz bir silüet belirdi. İriyarı, heybetli bir adamın gölgesi değildi bu; daha narin, daha ufak tefekti. Akif, üzerindeki koyu renk, montun içine adeta büzülmüştü. Başını, sağanak yağmurdan korumak istercesine öne eğmiş, omuzları kulaklarına yaklaşmıştı. Gözlerini, incecik yağmur çizgilerinden ve dikkatini toplamak için kısmış, kaşları derin bir çatıkla birleşmişti. Sokağı, tetikte bir hayvan gibi tararken, köşedeki o tanıdık, dimdik, adeta bir heykel gibi duran silüeti görünce, vücudunda hissedilir bir gevşeme oldu. Süratle, ama sessizce yanına sokuldu, sırtını aynı soğuk, nemli taş duvara dayadı.

"Bu havada, bu saatte ne işimiz var ya bizim burada?" diye homurdandı, sesi yağmurun sürekli hışırtısına karışarak, boğuk bir şekilde geldi. Üzerindeki ıslaklığın, sıcak yatağından koparılmış olmanın ve derin bir uykusuzluğun verdiği haklı bir sitem vardı tonunda.

Okan, başını yavaşça, milim milim Akif'e çevirdi. Yağmur damlaları, kapüşonundan aşağı ince bir çizgi halinde süzülüyordu. Kaşlarını eleştirel hem de alaycı bir ifadeyle çatarak kaldırdı.

"Sen rahatlığa, sıcak ofise çok alıştın bakıyorum da" dedi, sesi, yağmurun gürültüsünü kesen alçak, vurgulu, ama tehlikeli derecede sakindi. Gözleri, bir an bile gazinonun girişinden ayrılmıyordu. "Gitme, diye azarladığın yerler buralar işte, Akif'cim. Hani, 'seni yalnız bırakmam' dediğin yer? İşte bu da o işin ta kendisi."

Akif, memnuniyetsiz ve iyice şaşkın bir ifadeyle omuzlarını silkti, elleri ceplerinin derinliklerine gömülmüş, ıslak kaldırıma bakakalmıştı. Sirkeci'nin bu kuytu köşesinde, neon ışıklarının hasta ışıltısı altında, hava buz gibi ve kemirici bir nemle doluydu. "Eee, napıyoruz?" diye tekrarladı, sabırsızca. "Ne bekliyoruz burada?

Okan başıyla Gazino Mehtap’ın cazibesiz girişini, yarısı yanan tabelasını işaret etti.

Akif'in kara, keskin gözleri, işaret edilen yere, sonra Okan'ın taşlaşmış ciddiyetle dolu yüzüne kaydı. Bakışları bir an boşlaştı, uykulu zihni olasılıkları hızla tarayıp, basit bir sonuca ulaşamamanın şaşkınlığını yaşadı. "Nasıl yani?" diye mırıldandı, sesi bu kez daha da yükselerek, inançsız bir tondaydı. "Ne yapacağız oğlum pavyonda?”

Okan kızsa mı gülse mi bilemedi. "Ben geliyorum arada aleme, bu kez seni de çağırayım dedim."

Akif'in boş bakışları üzerine sesi biraz yükseldi. "Oğlum sen iyi misin? Keyfimden seni pavyona çağırmış olamam herhalde." Yüzünde, zorla bastırdığı bir gülümseme ile hafif bir bezginlik arasında gidip gelen bir ifade belirdi.

Akif, Okan'ın alaycı ama açıklayıcı tonu karşısında biraz mahcup, biraz da rahatlamış göründü. Elini ensesine atıp, orayı huzursuzca kaşıdı. "Yani... yani Rasim burada, öyle mi?" diye sordu, bu kez daha düşük, işin ciddiyetini nihayet kavramış bir sesle.

"Bravo," diye mırıldandı Okan, alkışlar gibi hafifçe, ironik bir şekilde ellerini birbirine vurarak. Sonra, ciddiyeti anında geri döndü. "Biraz önce şu ilerideki otoparkta biriyle buluştu. Siyah, karartmalı bir cipte bir adamla küçük bir alışveriş yaptı, siyah, küçük bir paket aldı, sonra doğruca buraya, iş yerine döndü. Paketi ya içeride bir yere bıraktı ya da birine teslim etti, ondan sonra da çıkıp gitti. Şimdi içeri girip neler olduğunu anlamamız gerekiyor, şanslıysak belki paketi buluruz. Doğal davran, kasılma. Eğlenmeye gelmiş iki adam gibi görünmemiz gerekiyor.”

Bunları söylerken, olduğu köşeden çıkmış, kararlı, sakin adımlarla gazinonun girişine doğru yürümeye başlamıştı. Akif, bir anlık tereddütten sonra, peşine takıldı. Ama yürürken, kendi kendine, alçak ve sürekli bir homurdanma başlattı. "Gülriz beni kıtır kıtır doğrayacak Okan ya... Vallahi vazgeçtim ben, Allah aşkına, pavyonda gizli göreve çağırma bir daha abi beni.”

Okan, Akif'in bu iç sesini dışa vuran, mırıldanmalarını duyuyor, istifini hiç bozmuyordu. Yüzü ciddi, duruşu kararlıydı. Ama içinden, onun bu haline kahkahalar atıyordu. Kapıya yaklaştıklarında, arkasına dönmeden, alçak, ama net bir sesle mırıldandı: "Hadi Akif, hadi komiserim. Biraz oyunculuk zamanı. Unutma, eğlenmeye geldik."

İçeri girer girmez, ılık ve ağır bir hava, karışık kokularla birlikte yüzlerine çarptı: bayat parfüm, ter, alkol ve sigara dumanı. Kırmızı ve mavi neon ışıklar, loş mekândaki yüzleri hayaletimsi bir şekilde aydınlatıyor, gölgeleri uzatıyordu. Düşük tempolu bir arabesk şarkı, hoparlörlerden cızırtılı bir şekilde yayılıyor, konuşma seslerini bastırmaya çalışıyordu.

Akif, adeta bir bataklığa basmış gibiydi. Her adımı tedirgindi. Gözleri, parlak elbiseli kadınlardan, masalardaki müşterilerden, her an beklediği bir tehlikeden hızla kaçıyordu. Okan'ın talimatıyla boş bir masaya yöneldi, sandalyeyi çekti ve oturdu. Hareketleri gergindi. Hemen cebinden telefonunu çıkarmaya, bir şeyle meşgul görünmeye çalıştı, ama ekranı bile titreyen parmaklarıyla açamıyor gibiydi.

Okan ise, tam bir tezat oluşturuyordu. Omuzları rahat, yürüyüşü kendinden emindi. Gözleri mekânı tararken, meraklı ama baştan çıkarıcı olmayan bir ifade takınmıştı. Bir müşteriydi, sıradan, belki de sıkılmış bir iş adamı. Barmene doğru ilerledi, hafif bir baş hareketiyle selam verdi, iki tek viski sipariş etti.

İçkiler geldiğinde, masaya konuldu, ama görev sırasında içemezlerdi. Okan, bardağı arada bir dudağına götürüyor, ama yutkunmuyor, sadece dudaklarını ıslatıyordu.

Tam o sırada iki konsomatris masaya geldiğinde, ortamın enerjisi anında değişti.

Biri, daha tecrübeli, otuzlarının başında, simli bir bluz giymişti ve doğrudan Okan’ın yanındaki sandalyeye, mesafeyi hiç umursamadan oturuverdi. Dizini sandalyenin kenarına yaklaştırdı, bacağı Okan'ın bacağına neredeyse değiyordu. Eli masanın üstünde gezindi, parmak uçları Okan'ın duran bardağına yaklaştı.

Diğeri, daha genç, yirmili yaşların başında, kırmızı parlak bir etek giymişti ve Akif’in tam karşısına geçti, daha oturmadan yapay, cilveli bir kahkaha attı.

Akif dondu.

Ne yapacağını bilemeyen, sıkışmış bir ifadeyle gülümsemeye çalıştı, sonra önündeki bardakla oynamaya başladı, sonra bardağı bıraktı. Gözleri bir an kızın boyanmış kirpiklerinde, dudaklarındaki parlak rujda takılıp kalıyor, bir sonraki an utancından hızla kaçıyordu. Omuzları gereğinden fazla kasılmış, sırtı tahta gibi gergindi. Buraya ait olmadığı, her hâlinden, her hareketinden belliydi.

Genç kız bunu hemen fark etti ve üstüne gitmekten çekinmedi.

“Biraz fazla sessizsin,” dedi, masaya doğru eğilerek. Bluzunun yakası hafifçe açıldı, ama umurunda değildi. “Canın mı sıkkın? Dertleşelim mi?”

Akif, hızlıca, robotik bir hareketle başını salladı. “Yok… şey… öyle değil,” diye mırıldandı. “Ortam… ortam güzelmiş.”

Söylediğine kendi bile inanmadığı ses tonundan belliydi.

Okan ise bambaşkaydı.

Sandalyeye rahatça yaslanmıştı. Beden dili açıktı, ama gevşek değildi; kontrollü bir rahatlık içindeydi. Genç kadın yanına iyice yaklaştığında geri çekilmedi, ama karşılık da vermedi, adeta bir duvar gibiydi.

Kadın, kolunu masanın üstüne iyice yaydı. Kolundaki bilekliği, neon ışığının altından geçerken soluk bir parıltı saçtı. İnce, kırmızı ojeli parmakları cam bardağın buğulu kenarına değdi, sonra yavaşça Okan'ın duran eline doğru sürünür gibi kaydı.

“Seni daha önce buralarda gördüm mü, yakışıklı?” diye sordu. Sesi hafif çatallıydı, kelimeler ağzında yuvarlanıyordu. Belli ki akşamdan beri birkaç kadeh atmıştı ve bu rahatlıkla, mesafe diye bir şeyi hiç umursamıyordu.

Okan, hafifçe, neredeyse görünmeyecek şekilde gülümsedi. Ne onu teşvik eden ne de onu reddeden soğuk bir ifadeydi bu. Sadece bir tepkiydi.
“Pek sanmam.”

Kadın gözlerini hafifçe kısarak, onu süzdü. “Garip,” dedi, başını iki yana sallayarak. “Sen unutulacak biri değilsin. Böyle tipleri unutmam ben.”

Okan, omuzlarını hafifçe, kayıtsız bir şekilde silkti. “Demek ki iyi saklanıyorum.”

Genç kadın, bu söze kısa, cilveli bir kahkaha attı. Kahkaha, ortamın gürültüsünde kayboldu. Sandalyede biraz daha yana, Okan'a doğru kaydı, bacağını diğer bacağının üstüne attı. Kısa eteği iyice yukarı çıktı, umurunda değildi.

“Niye gelmezsin böyle yerlere?” diye sordu, etrafını eliyle işaret ederek. Işıklar, müzik, kahkahalar, masalar… “Bak, eğlence var. İnsanlar var. Hayat var.”

Okan, cevap vermeden önce bir an sustu. O anlık sessizlik, sözlerinden daha anlamlıydı; düşünüyor, hesaplıyor, ama aynı zamanda rolünü oynuyordu.
“Pek bana göre değil,” dedi sonra, sesi düşünceliydi. “Kalabalık, gürültü...”

Kadın ince kaşlarını şaşkınlıkla kaldırdı. “Burada gürültü olmaz ki,” diye itiraz etti. “Sadece ses var. Müzik var. Eğlence var.”

Okan başını salladı, ama bakışları kızın yüzünde değildi. Konuşurken, göz ucuyla mekânı taramaya devam ediyordu. Sahne arkasına doğru kayan bir gölgeye, tuvalet koridorundan geçen garsona, barmenin arkasındaki kapıya takılıyordu. Hepsi, bu sahte sohbetin arasına sıkıştırılmış, hızla değerlendirilen verilerdi.

Akif ise, aynı masada olmasına rağmen, sanki başka bir gezegendeymiş gibi duruyordu.

Sandalyede fazla dik, fazla sert oturuyordu. Genç kız ona doğru eğildiğinde, Akif bir refleksle geriye yaslandı, sandalyesi gıcırdadı. Sonra bunu fark edip, mahcup bir şekilde tekrar öne geldi. Bardakla tekrar oynamaya başladı, bu kez bardağı devirecek gibi oldu, son anda zorla tuttu. Avuçları terlemişti.

Kız bu sefer kahkahayı patlattı. “Rahatla be abi!” dedi, eğlenerek. “Burada kimse kimseyi yemez.”

Akif, gülmeye çalıştı. Dudakları yukarı kalktı, ama gözlerinde hiç ışık yoktu, sesi de çıkmadı. “Tabii,” diye zorla mırıldandı. “Rahatım ben. Çok rahatım.”

Hiç inandırıcı değildi.

Okan bunu gördü, ama belli etmedi. Masadaki bu kırılgan dengeyi bozacak hiçbir müdahaleye izin vermiyordu. Rolü, sadece kendininki değil, Akif'in rezil olmasını da engellemekti.

Bu sırada, Okan'ın yanındaki kız ona iyice yanaştı. Bu kez fazlasıyla. Parfümü ağır ama akılda kalıcıydı. “Bugün ortam biraz garip ama,” dedi, sesini bir fısıltıya düşürerek. Sanki bir sır verecekmiş gibi.

Okan, başını hafifçe, ilgi gösterir şekilde yana eğdi. “Ne gibi?”

Soru değildi bu. Daha çok, sohbeti akıcı tutan, onu konuşturmaya teşvik eden bir cümleydi.

Kız, dudaklarını büzerek düşündü. “Bilmiyorum… herkes arka tarafta dolanıp duruyor. Normalde pek olmaz böyle.” Kırmızı dolgulu dudaklarından yavaş bir cilveyle döküldü sözler. Okan’a iyice yaklaşmıştı. Genç adamın bakışlarını yakalamaya çalışıyordu.

Akif bu 'arka taraf' vurgusunu duyar duymaz iyice gerildi. Ayağı masanın altında istemsizce ileri kaydı, Okan'ın ayağına çarptı, sonra panikle geri çekildi. Gözleri, hemen koridorun girişine kaydı. Çenesi o kadar sıkıydı ki, kasları belirginleşmişti.

Okan ise buz gibi sakindi. Kızın hafiften sarhoş olduğunu, gözlerindeki odak kaybından, kelimelerin ağzında yuvarlanışından ve kişisel mesafe algısının yok olmasından anlamıştı. Bu durum, değerli bilgiler sızdırabilecek bir kaynaktı. Ama acele etmedi. Sabırlıydı.

“Arka taraf derken…” dedi, yumuşak, meraklı bir ses tonuyla. “Sahne arkası mı?”

Kız, elini sallayarak reddetti. “Yok yok, orası zaten hep hareketlidir. Sahne, kostüm, makyaj…” Bir an düşündü, sonra eliyle, barın arka tarafındaki belirsiz, loş bir köşeyi işaret etti. “Şu küçük oda var ya… personelin, garsonların girip çıktığı, malzeme falan konduğu.”

Okan hiçbir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe, anlamış gibi salladı. Bu sessiz onay, sarhoş kız için konuşmaya devam etmesi için yeterli bir teşvikti.

Kız, sırrını paylaşmaya devam etti, farkında olmadan. “Oraya pek kimse girip çıkmaz aslında. Ama bugün… bugün biri sürekli girip çıktı. İki kere değil, üç kere falan. Telaşlı gibiydi.”

Okan'ın zihninde, parçalar anında yerine oturdu.

O oda. Ne sahne arkası kadar görünür ne de tuvalet kadar herkesin kullandığı sıradan bir yer. Bir ara alan. Kontrollü, geçici, göz önünde ama dikakt çekemeyecek kadar sıradan… Akıllıca bir buluşma ya da saklanma noktası.

Tam o sırada, kız Okan'a iyice yaklaştı. Dizleri neredeyse Okan'ın dizine değecek kadar. Yüzü Okan'ın yüzüne çok yakındı. “Sen niye bu kadar mesafelisin?” diye sordu, alaycı bir gülümsemeyle. “Niye yanaşmıyorsun yanıma? Korkuyor musun?”

Okan, bu kez net bir şekilde, fark edilir biçimde geri çekildi. Hareketi küçük ama kesindi.

Yüzündeki hafif gülümseme hâlâ duruyordu, ama artık soğuk bir parıltı vardı gözlerinde. “Alışkanlık,” dedi, sesi değişmemişti. “Ben biraz öyleyim. Mesafeyi severim.”

Kız hafifçe, daha da yakından eğildi, genç polise doğru. Gözlerinde, alkolün verdiği cüret ve alışılmış bir oyunun heyecanı vardı. Dudakları, Okan'ın kulağına yakın bir yerde, ıslak bir fısıltıyla şekillendi: "Peki... ben mesafeyi kaldırmak istesem?"

Okan, bir an duraksadı. Bu, beklediği bir hamleydi, ama riskliydi. Reddetmek şüphe çekebilir, kabul etmek ise kontrolü kaybetmek anlamına gelebilirdi. Aklı hızla çalıştı. İçeriye, o personel odasına veya daha sakin bir köşeye geçmenin bir yolunu bulmalıydı. Bu, ona mekânın daha az göz önünde olan kısımlarını görme, belki de Rasim'in izini sürme fırsatı verebilirdi.

Hafifçe, teşvik edici ama fazla hevesli olmayan bir gülümsemeyle yanıt verdi. Sesini alçalttı, sanki bir sır paylaşıyormuş gibi: "Burası biraz gürültülü değil mi? Biraz daha... sakin bir yere geçsek?"

Kızın gözlerinde, anında, küçük bir zaferin parıltısı belirdi. Kaşları hafifçe kalktı, dudaklarının köşeleri kıvrıldı. "Olur tabii," dedi, sesi şimdi daha da cilveli.

Bu sefer, çekinmeden, elini uzatıp Okan'ın masanın üzerinde duran elini tuttu. Dokunuşu serbest, iddialıydı. Okan'ı ayağa kaldırmak için hafifçe çekti. Okan, direnmeden, yavaşça sandalyesinden doğruldu. Ayağa kalkarken, masanın altındaki ayağıyla, karşısında perişan halde oturan Akif'in ayağına hafifçe, ama kasıtlı olarak dürttü.

Akif, bu beklenmedik fiziksel temasla ürpererek irkildi. Gözleri, panik içinde Okan'a dikildi. Yüzünde "Ne oluyor? Nereye gidiyorsun? Beni burada mı bırakıyorsun?" yazıyordu.

Okan, Akif'in bu çaresiz bakışlarıyla karşılaşınca, gözlerini onunkine dikti. Başını, neredeyse belirsiz, ama Akif'in anlayacağı kadar net bir şekilde, hafifçe salladı. Sonra, gözleriyle ona açık bir mesaj verdi: "Peşimden gel.”

Kız, zaferinin keyfini çıkararak, Okan'ı mekânın daha loş, daha az kalabalık olan arka kısımlarına, barın yanındaki koridorun girişine doğru çekmeye başladı. Okan, arkasından gelen ayak seslerini duymak için kulak kesildi. Akif'in, birkaç saniye gecikmeyle de olsa, yerinden kalktığını ve tedirgin adımlarla peşlerinden geldiğini hissetti.

Koridorda ilerlerken, Okan'ın gözleri her kapıyı, her köşeyi taradı. Koridor dar, duvarları soluk sarıya boyanmıştı, zemindeki ucuz parke yıpranmış ve yer yer ayağa takılıyordu. Tek bir sarı ampul, tavandan sarkıyor, titreşen ışığıyla koridoru hasta bir aydınlığa boğuyordu. Hava, temizleyiciler ve rutubet kokuyordu.

Tam barın hemen arkasında, koridorun sağ tarafında, üzerinde basit bir "PERSONEL" yazısı olan sade, beyaz bir kapı gördü. Kapının kenarında, boya biraz aşınmıştı, sık sık açılıp kapandığını gösteriyordu. Burası, kızın bahsettiği, Rasim'in girip çıktığı oda olmalıydı. Okan, zihninin bir köşesine bu bilgiyi kazıdı: Personel odası. Koridor başı. Sağda.

Ama kız, onu oraya doğru çekmedi. Aksine, onu koridorun daha da derinlerine, neredeyse sonuna kadar götürdü. Orada, sol tarafta, daha süslü, koyu renkli bir kapı vardı. Kız, cebinden çıkardığı anahtarla kilidi açtı ve kapıyı itti. İçeri süzülen ışık, loş, daha özel bir odayı aydınlattı.

"Buyur içeri," dedi kız, sesinde artık daha belirgin bir güven ve zafer hissi vardı.

Okan içeri adımını attı. Oda, beklediğinden daha büyük değildi, ama dekorasyon daha kişiseldi. Duvarlar koyu kırmızı kadife kumaşla kaplanmış, üzerine birkaç soluk poster asılmıştı. Ortada, geniş, tüylü koyu kırmızı bir koltuk duruyordu; üzerinde hafif toz ve kullanım izleri vardı. Bir köşede, küçük bir minibar, diğer köşede ise makyaj masası ve büyük bir ayna vardı. Havada, ağır parfüm, pudra ve eski sigara kokusu karışımı vardı. Burası, belli ki konsomatrislerin dinlenme, hazırlanma veya özel "misafir" ağırlama odasıydı.

Kız, kapıyı arkasından kapattı, döndü ve Okan'ı iyice süzdü.

Kendisi otuzlu yaşlarının başında, kumral, omuzlarına dökülen dalgalı saçları vardı. Gözlerinin çevresi, simli mavi ve mor tonlarda ağır makyajla çevrilmişti, bu ona hem çekici hem de biraz hüzünlü bir hava veriyordu. Üzerindeki siyah etek, ve parlak bluz vücuduna yapışıyor, her hareketinde ışıkla oynuyordu. Ama gözlerinin derinliklerinde, cilvenin altında, derin bir yorgunluk ve tecrübe vardı.

Cilveli cilveli, bir adım daha yaklaştı. "Eee?" dedi, başını hafif yana eğerek. "Sessiz bir yer bulduk işte. Ne yapmak istersin?"

Okan, tüylü koltuğa doğru ilerledi, oturdu. Hareketi rahat görünmeye çalışsa da içgüdüleri alarm veriyordu. Bu odada kapalı kalmak, kontrolü tamamen kaybetmek demekti.

Kısa bir süre oyunu sürdürür gibi yaptı. Hafifçe gülümsedi, gözlerini kızın üzerinde gezdirdi. "Rahat bir yermiş burası," diye mırıldandı, sesi yumuşak. "İçerisi dışarısından farklı."

Kız, bu iltifatı beğenmiş gibi gülümsedi ve koltuğa, Okan'a iyice yakın bir noktaya oturdu. Bacak bacak üstüne attı. Eteği iyice yukarı çekildi. "Değil mi?" dedi. "Burada her şey daha... özel." Elini, yavaşça Okan'ın koltuğun koluna dayalı eline doğru kaydırdı, parmak uçları Okan'ın elinin kenarına değdi.

Tam o anda, tam kız iyice yakınlaşmak, belki de Okan'ın üzerine eğilmek üzereyken, Okan ani ama sert olmayan bir hareketle ayağa kalktı.

Yüzünde hafif, özür diler gibi bir ifadeyle, elini hafifçe kaldırdı. "Bir dakika," dedi, sesi hâlâ sakin, ama artık daha resmi bir ton almıştı. "İzninle bir lavaboya gidip geleyim olur mu?”

Kızın yüzündeki cilveli ifade, bir anlık donukluğa, sonra hafif bir hayal kırıklığına büründü. Ama hemen toparlandı, profesyonel gülümsemesini geri getirdi. "Tabii canım," dedi, omuz silker gibi yaparak. "Koridordan çık, sağa dön. En sondaki kapı."

"Teşekkürler," diye mırıldandı Okan ve kapıya yöneldi. Çıkarken, kızın onu süzen, biraz şaşkın, biraz da kızgın bakışlarını sırtında hissediyordu. Kapıyı açıp koridora çıktığında, derin bir nefes aldı. Şimdi, hem lavabo bahanesiyle o odadan kurtulmuş, hem de personel odasına yakın bir konumdaydı. Akif'i bulmalı ve asıl hedefine odaklanmalıydı.

Akif'i bulması çok sürmedi. Genç komiser, koridorun ucunda, neredeyse bir gölge gibi duvara yapışmış, gözleri kapılarda, kulakları her seste tetikteydi. Okan'ı görünce, rahatlamış gibi oldu, ama Okan'ın yüzündeki ifade onu endişelendirdi.

Okan, doğrudan yanına geldi ve onun kolunu, aceleyle ama sertçe değil, tuttu. Sesini, koridorun boğuk sessizliğinde bile zar zor duyulacak kadar alçak, keskin bir fısıltıya indirerek söylendi: "Allah da beni kahretsin Akif, seni çağırdığım için. Cidden kahretsin."

"Noluyor be?” Akif, kulağına fısıldanan bu beklenmedik sitemle irkildi, anlam verememişti.

"Lan gece boyu..." Okan, sesini biraz yükselttiğini fark ederek aniden kesip, koridoru iki yana hızla kolaçan etti. Kimse yoktu. Tekrar fısıldadı, ama bu sefer sesinde bastırılmış bir öfke vardı: "Gece boyu mal mal oturdun masada! O kadar polis gibi, sıkılmış, gergin duruyordun ki, senin falsonu kapatıp normal müşteri gibi gözükmek için kırk takla atıyorum ben burada!”

Akif'in de geri durmaya niyeti yoktu, içindeki tedirginlik öfkeye dönüşmüştü. "Kusura bakma Okan'cım," diye hışımla fısıldadı geri. "Çok pavyon deneyimimiz yok bizim. Benim mesleki formasyonum buralarda kız tavlamak üzerine değil! Senin gibi doğal oyuncu değilim.”

"Salak salak konuşma. Sanki ben her gün pavyondayım!” Okan, sinirle bir küfür savuracaktı, ama kendini tuttu. Gözlerini bir an için sıkıca kapadı, derin, sarsıcı, ciğerlerini dolduran bir nefes aldı. Nefesi, koridorun durgun havasında hafifçe titredi. Şimdi kavga etme, egosunu tatmin etme zamanı değildi. Gözlerini açtı. Bakışları, bu kez daha odaklanmış, daha komut vericiydi. "Topla kendini şimdi. Bana bak."

"Ben o paketin peşine düşüyorum. O personel odasına girip, içeride ne var ne yok, Rasim orada ne saklıyor, bakacağım," diye açıkladı Okan, kelimeleri hızlı ve vurgulu. "Odadaki kız çıkarsa – ki çıkacak, çünkü onu tuvalete gitmek için bıraktım – sen onu oyalayacaksın. Beni aramasın. Merak etmesin. Bu koridora, bu kapıya dikkatini vermesin. Anlaşıldı mı?"

Akif'in gözleri faltaşı gibi açıldı. Sert, kırgın tavrı anında buharlaşıp yerini saf paniğe bıraktı. "Ne? Nasıl oyalayacağım onu Okan? Ne diyeceğim? 'Merhaba, arkadaşım tuvalette kayboldu, gel seninle sohbet edelim' mi diyeceğim?"

Okan, ellerini iki yana, sahte bir çaresizlikle açtı ve kaşlarını dramatik imalı bir şekilde yukarı kaldırdı. "Bilmeyeceğim onu Akif! Hangi deneyimini kullanırsan kullan, orası sana kalmış."

Akif'in ağzı açık kaldı, bir şeyler söylemeye çalıştı, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Koridorun loş ışığı altında, tam bir panik ve çaresizlik içinde kalakaldı. Genç komiser, Okan'ın arkasından sessiz çığlıklar attı. Dudakları kıpırdıyor, ama ses neredeyse çıkmıyordu: "Okan! Okan... Okan, Allah seni bildiği gibi yapsın Okan ya!”

Panik içinde etrafına bakındı. Kızın kapısı hâlâ kapalıydı. İçinden, o kapının hiç açılmaması için dualar etmeye başladı. Kendi kendine, ne yapabileceğini düşünürken, zihni bomboştu. Koridorda, bir heykel gibi donup kalmış, hem Okan'ın çabucak çıkmasını, hem de o korkunç kapının açılmamasını umuyordu.

Okan, neredeyse sessiz bir koşuyla personel odasına yöneldi. Hafifçe itti, içeri süzüldü ve kapıyı arkasından usulca kapattı. Kilit sesi çıkarmadı.

Oda, küçük ve işlevseldi. Soluk bir florasan ışık, metal dolapları, bir dosya dolabını ve ortadaki masayı aydınlatıyordu. Hava, toz, kağıt ve eski kahve kokuyordu. Okan'ın gözleri odada dolanmaya başladı.

İlk olarak, duvardaki metal dosya dolabına yöneldi. Çekmeceleri hızla, sessizce açtı; ses çıkarmamak için parmak uçlarını kullanıyordu. İçlerinde, çoğunlukla eski elektrik-su fatura kopyaları, fotokopisi çekilmiş kimlikler ve basılı personel maaş çizelgeleri vardı.

Ardından, odanın merkezindeki masaya geçti. Üstü, görünüşte dağınıktı, ama Okan'ın gözünde bir düzeni vardı. Birkaç kupa, içlerinde kurumuş kahve tortularıyla duruyordu. Duvarda asılı eski bir takvimde, bazı günler daire içine alınmıştı; Okan, bu tarihlere kısa bir bakış attı, Eylem'in öldüğü gün veya Rasim'in görüşmelerine denk gelip gelmediğini kontrol etmek için. Masanın köşesinde, üzeri karalanmış bir not defteri vardı. Hızlıca sayfalarını çevirdi; genellikle içki siparişleri, rezervasyon saatleri ve anlamsız çizimlerle doluydu.

Sonra bir anda odağı hemen masanın altındaki, zemine gömülü gibi duran küçük, metal bir dolap kapağına kilitlendi. Üzerinde halı vardı, ama kenarı hafifçe kalkmıştı.

Halıyı kaldırdı, kapağı açtı. İşte tam orada bir kasa duruyordu. Gözleri kasayı taradı. Mandal, basit bir kilitti. Anahtar deliğinin etrafında hafif aşınma izleri vardı. Sık kullanılıyor. Elini cebine attı, küçük, çok amaçlı bir çakı çıkardı. İnce, esnek bir çelik çubuğu kilide yönlendirdi. Kulak kesildi, parmaklarındaki en ufak titreşimi hissediyordu. İçerideki pimleri, neredeyse sezgisel bir şekilde ittirdi. Hafif, tok bir ses. Kasa açıldı.

Önce poşeti hissetti.

Vakumlanmıştı. Sertti. Fazla sert. Avucuna aldığı anda anladı; bu, sokakta satılan türden, aceleyle paketlenmiş, elde kalmış bir iş değildi. Temizdi. Fazla temiz. Yerel piyasaya uygun değildi. Ambalaj, "ithalat standardı" denebilecek bir kalitedeydi. İçindeki beyaz toz, homojen görünüyordu, hiçbir topaklanma yoktu.

Poşetin hemen altında, birkaç katlanmış kâğıt vardı. Düzensiz değil, bilerek, hızlıca öyle konmuş gibiydi. 2-3 sayfalık basit, sıradan görünümlü bir evraktı. Bir sevk irsaliyesi ya da gümrük beyannamesi gibiydi. Ama dil Fransızca'ydı.

Vera sağ olsun, uzun metinleri tam çeviremeyecek olsa da artık gördüğü kelimelerin birçoğunun anlamını anlıyordu.

İçerik, ticari malların nakliyesini anlatır gibiydi: "kimyasal öncüller", "endüstriyel hammadde".

Satır aralarında belirgin kelimeler vardı: "transit", "liman", "varış noktası", "geçici depolama". "Uyuşturucu" ya da benzeri yasa dışı bir kelime hiç geçmiyordu.

Ama Okan anladı. Bu, "orada", sokaklarda kullanılacak bir mal değildi. Bu, bir sevkiyatın küçük bir örneği, bir "numune" ya da bir ödemeyi temsil eden, uluslararası bir nakliye ağının parçasıydı.

Hızlıca, telefonunu çıkardı. Flaşını kapatıp, kâğıtların fotoğraflarını çekti. Üç farklı açıdan. Poşetin de bir fotoğrafını çekti.

Bir saniye fazla kalsaydı, buraya ait olmayan bir ısı izi, bir tüy, bir kırışıklık bırakabilirdi. Her şeyi bulduğu gibi bırakmak zorundaydı.

Poşeti tam olarak bulduğu açıyla yerine koydu. Kâğıtları, üsttekinin hafif kaymış halini koruyarak düzeltti. Kasayı sessizce kapattı. Mandalı yeniden kilitledi. Halıyı, kenarı hafif kalkık haline getirerek tekrar üzerine çekti, tam olarak bulduğu gibi.

Ayağa kalktı. Bir an odada durdu, nefesini dinledi. Koridordan bir ses gelmiyordu. Akif hâlâ işini yapıyor olmalıydı. Hızlıca etrafa bir kez daha baktı, her şeyin yerli yerinde olduğundan emin oldu.

Sonra, kapıyı aralayıp dışarı baktı. Koridor boştu. Etrafta kamera olmadığından emin oldu. Sessizce süzüldü dışarı, kapıyı ardından usulca kapattı.

Nihayet köşeyi dönünce, Akif'i gördü. Onu fark eden arkadaşı, resmen panik içinde koşarak yaklaştı ve Okan'ın kolunu sıkıca yakalayıp, "Acil çıkmamız lazım! Hadi, hemen!" diye fısıldadı, sesi gergin ve tizleşmişti.

Okan, ne olduğunu bile anlamaya fırsat bulamadan, "Tamam, dur, ne ol—" demesine kalmadan, Akif onu güçlü bir şekilde dışarıya, sokak kapısına doğru sürüklemeye başladı. Soğuk gece havası, içerideki boğucu sıcağın yerini alırken, Akif sokağın köşesini dönene, Gazino Mehtap'ın neon ışıkları görüş alanlarından tamamen çıkana kadar ne Okan'ı bıraktı ne de adımlarını yavaşlattı. Nefes nefese, terlemişti.

"Tamam Akif, dursana ya!" Okan, sonunda kolunu Akif'in sıkıca kavrayan elinden kurtardı ve üzerindeki deri ceketi düzeltti. Yüzünde, önce şaşkınlık, sonra eğlenmiş bir ifade belirdi. Hafifçe güldü, gözleri Akif'in perişan halini süzüyordu. "Naptı oğlum sana kadın?”

Bu sırada, cebinden sigara paketini çıkardı. Bir sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi, diğer eliyle çakmağını çaktı. Küçük, turuncu alev, sigaranın ucunu kızarttı. Derin bir nefesle ciğerlerine dumanı çekti, sonra dumanı, soğuk gece havasında yoğun, beyaz bir bulut halinde yavaşça dışarı üfledi. Sakinliği, Akif'in paniğiyle tam bir tezat oluşturuyordu.

Akif, hâlâ nefes nefese, Okan'a ters ters baktı. Baş parmağını, tehditkâr bir şekilde havada salladı. "İntikamım çok fena olacak Okan. Sen var ya... sen bittin. Bundan kurtuluşun yok."

Okan, gülmeye devam etti, duman ağzından çıkarken. "Naptım oğlum ben sana? Seni kadının eline mi bıraktım?"

"Evet, bıraktın gittin beni kadınla baş başa!" Akif, hâlâ gergin, nefesini tam toparlayamamıştı. "Kapıdan çıkar çıkmaz üzerime geldi! 'Nereye gitti yakışıklı?' diye. Ne diyeceğimi şaşırdım!"

Okan'ın gülümsemesi iyice genişledi, muzip, neredeyse şeytani bir hal aldı. Gözlerinin kenarları kırıştı. "Vay be... Nasıl oyaladın peki? Anlatsana, ölüyorum meraktan”

Onun bu kayıtsız, eğlenen hali, Akif'i iyice kızdırdı. Sinirle, Okan'ın omzuna vurdu, ama gerçekten sert değildi. "Çok adisin Okan. Bilerek, isteyerek beni zor durumda bıraktın. İntikamımı alacağım."

"Ya saçmalama," diye karşılık verdi Okan, sigarasından bir nefes daha alarak. Duman, konuşurken ağzından sızıyordu. "Sen girseydin odaya, sen baksaydın pakete o zaman. Bu bir ekip işiydi.”

Akif, içten içe Okan'ın haklı olduğunu biliyordu, ama kabul etmek istemiyordu. Cevap vermedi, sadece suratını astı. "Neyse işte lafa tuttum kızı. Sorular sordum, saçma sapan şeyler anlattım. Sonra bir bahane bulup, odasından telefonunu almaya gitti. Tam o sırada sen geldin zaten." Durdu, başını iki yana, yorgun bir şekilde salladı. "Sana ne sövdüm ama o koridorda Okan, bilsen aklın şaşar. İçimden geçenleri duysan..."

Okan, sigarasını içip gülmeye devam etti. Gözleri, Akif'in mahcup ve öfkeli halinde geziniyordu. "Valla kardeşim, ben de sana çok sövdüm, merak etme," dedi samimiyetle. "Ama iş işte. Bundan sonra Kadir'le gelirim böyle yerlere, seni daha da aramam, söz."

Akif, yüzünü buruşturdu, alaycı bir ifade takındı. "Yazık, yazık... Kadir bile bizden önce gelir oldu bu işlere. Nereden nereye..."

Okan, başını onaylar gibi salladı, sigarasından son bir nefes daha çekti. "Ya, seni mi idare edeyim, paketin derdine mi düşeyim? Kız bir durmadı, sürekli üstüme geliyordu, onu mu frenleyeyim? Ne yapacağımı şaşırdım senin yüzünden. Bir daha arar mıyım ben seni sence, tabi ki Kadir’i arayacağım.”

"Aman be, aramazsan arama," diye mırıldandı Akif, omuz silkip gerçekte çok da umursamıyormuş gibi davrandı. Ama sonra, aklına parlak bir fikir geldiği belli bir ifadeyle gözlerini kırpıştırdı. "Ben seni Vera'ya şikayet edeyim de gör sen o zaman."

Okan, bu tehdit karşısında sadece omuz silkti. Dudaklarının arasında sigara varken, sesi biraz boğuk çıktı: "Söyle oğlum, ne var sanki? Ben anlatırım zaten ona her şeyi, iş değil mi yaptığımız?”

Yavaş yavaş, boş ve ıslak sokakta yürümeye başlamışlardı. Şehrin uğultusu uzaktan geliyordu. Akif, alaycı bir tonla, "Hımm, aynen. Kızlarla 'özel odalara' girdiğini de anlatacak mısın?" diye sordu, kaşlarını komik bir şekilde kaldırarak ve Okan'ın tepkisini izlemekten keyif alıyormuş gibi.

Okan, bu sefer ters ters baktı ona. "Bana bak, biri duysa yanlış anlayacak. Kaç saniye sürdü benim kızla içeride durmam? Nolmuş olabilir bir dakika içinde?”

Akif, kontrolü ele almış olmanın rahatlığıyla sırıttı. Elleri ceplerinde, omuzlarını hafifçe silkti. "Onu sen söyleyeceksin valla," diye ısrar etti, eğlenmeye devam ederek. “Ben dakika tutmadım, kaç dakika sürdü bilemem.”

Okan, sabrı tükenmiş gibi gözlerini devirdi. "Vera senin oyununa gelir mi be? Bilmiyor mu senin abartmayı, olayı büyütmeyi ne kadar sevdiğini? İnanmaz buna."

Akif, bir an durdu, düşünür gibi yaptı. Sonra, sesini alçaltarak, kendine acır bir tonda mırıldandı: "Oğlum, sen her zamanki gibi o konuda da çok şanslısın. Avrupalı kızı buldun, anlayışlı, modern...oh!" Derin, içli bir iç çekişle devam etti, sesi abartılı, ağlamaklı. "Gülriz beni hangi bıçakla doğrar acaba, onu düşünüyorum şu an. Belki de mutfaktaki et bıçağını tercih eder, bilemiyorum. Canım karım kestiği yerde gül biter orası ayrı.”

Okan, bu dramatik performans karşısında tekrar, içten bir kahkaha attı. Sesleri, ıssız sokağın sessizliğinde yankılandı.

Okan, kahkahasını yatıştırıp, yüzündeki eğlenceli ifadeyi yavaş yavaş ciddi, iş odaklı bir hale bıraktı. Sokak lambasının soluk ışığı altında, yüzünün hatları daha keskin görünüyordu. Akif'e döndü, sesi artık tamamen profesyoneldi. “Bu arada baya bir şey buldum sanırım.”

Akif de hemen toparlandı, alaycı ifadesi kayboldu, yerini merak ve ciddiyet aldı. "Nedir? Pakette ne vardı?"

"Önce şu plakayı bir kaydedelim," diyerek Okan, telefonunun notlar uygulamasını açtı. "Rasim'in otoparkta buluştuğu, siyah, karartmalı cip. Plaka: 34 ABC 7**. Adamlar en az üç kişi, hepsi silahlı, profesyonel görünümlü. Rasim onlardan vakumlanmış, temiz, ithal kalitesinde diyebileceğim paketteki uyuşturucuymuş."

Akif'in gözleri büyüdü. "Yani Rasim sadece borçlu falan değil, bir kurye? Ya da satıcı?"

"Henüz net değil," diye cevapladı Okan, başını iki yana sallayarak. "Ama paket orada, personel odasındaki gizli bir kasada saklı. Daha da önemlisi, paketin yanındaki evraklar." Telefonunun galerisini açıp, çektiği fotoğraflardan birini Akif'e gösterdi. Ekranın ışığı, ikisinin yüzünü aydınlattı.

"Fransızca," diye mırıldandı Akif, fotoğrafa eğilerek.

"Evet," diye onayladı Okan. "Ama içerik uyuşmuyor. Yazılanlar endüstriyel kimyasal, hammadde falan. Ölçüler, ağırlıklar, paketteki maddeyle uyuşmuyor. Bu bir örtmece. Bu belgeler, uluslararası bir nakliye için, yasal görünümlü bir kılıf."

"Uyuşturucu kaçakçılığı," diye fısıldadı Akif, sesi soğuk havada buğulanırken. "Ama sokak seviyesinde değil. Daha büyük."

"Çok daha büyük," diye vurguladı Okan. "Bu paket, belki bir numune, belki bir ödeme, belki de bir 'güven' göstergesi. Ama kesin olan bir şey var: 'S.' sadece Eylem'in veya Rasim'in kişisel borç aldığı biri değil. Bu, organize bir suç şebekesinin, belki de uluslararası bağlantıları olan bir halkasının kod adı.”

İkisi de bir an sessiz kaldı. Soğuk hava, buldukları bilginin ağırlığını daha da hissettiriyordu. Sokak ıssızdı, sadece uzaktan bir köpek havlaması duyuluyordu.

"Peki şimdi ne yapacağız?" diye sordu Akif, sesi artık tamamen iş modundaydı. "Rasim'i gözaltına alalım mı? Paketi ele geçirelim."

Okan, düşünceli bir ifadeyle başını salladı. "Henüz değil. Rasim şu an bizim için canlı bir iz. Onu izlemeye devam edeceğiz. Ama artık sadece onu değil. O plakayı Selin'e vereceğiz, derinlemesine bir araştırma yaptıracağız. Aracın sahibi, bağlantıları, geçmişi... Ayrıca, plakanın ve bu Fransızca evrakların bir bağlantısı var mı, onu da araştıracağız."

"Eylem'in ölümüyle bağlantısı ne peki?" diye sordu Akif, konuyu ana soruşturmaya bağlamaya çalışarak.

Okan'ın yüzü gölgelendi. "Eğer Eylem, bu şebekenin farkına vardıysa, ya da borcunu ödeyemediği için bir tehdit oluşturduysa... Ya da Yaman'la, Baran'la olan ilişkileri, bu işin içine giriyorsa..." Cümlesini tamamlamadı. Olasılıklar çok karanlıktı. "Önce bu siyah cipin ve 'S.'nin kimliğini çözmemiz lazım. Eylem'in telefonundaki 'S.' aramaları, belki de bu adamlarla yapılıyordu. Rasim aracı olmuş olabilir."

Akif, derin bir nefes aldı. "Yani iş, basit bir cinayet soruşturmasından çıktı, organize suç soruşturmasına dönüşüyor."

Okan, ona baktı, gözlerinde tehlikeli bir parıltı vardı. "Zaten öyleydi, Akif. Sadece şimdi somut kanıtlarımız var. Ve bu kanıtlar bizi, çok daha tehlikeli bir yere götürüyor." Sigarasından son bir nefes alıp izmariti söndürdü.

Cebinden anahtarlarını çıkardı. "Hadi, benim arabayla gidelim.”

İki adam, soğuk gecede, buldukları ağır bilginin yüküyle, arabalarının park ettiği sokağa doğru yürümeye başladı. Arkalarında, Gazino Mehtap'ın neonları titremeye devam ediyordu, ama onların zihinleri artık çok daha uzaklarda, çok daha karanlık bir labirentin derinliklerindeydi.

Bölüm : 12.01.2026 21:05 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...