38. Bölüm

BÖLÜM 38

amberwatson
amberwatson

Sabahın erken saatlerinde, ortalıkta daha gece serinliği ve şehrin uğultusunun ilk izleri vardı. Hava nemli ve soğuktu. Okan, arabasını emniyet binasının arkasındaki otoparka park etmiş, çevik adımlarla ana binaya yönelmişti.

Tam basamakları tırmanırken, yukarıdan inen, gözlüklü, esmer bir adamla karşılaştı. Adli Tıp Uzmanı Aykut’tu bu. Yüzünde, gece boyu çalışmanın verdiği bir yorgunluk vardı, ama gözlerinin altındaki halkalara rağmen, bakışları canlıydı.

"Günaydın Aykut," diye selamladı onu Okan, sesi sabah sessizliğinde net çıktı.

"Günaydın Okan," diye karşılık verdi Aykut, hafif bir gülümsemeyle. "Erkencisin diyeceğim, ama senin için normal bu zaten. Seni normal saatlerde görmek daha şaşırtıcı olurdu."

Okan da samimi bir şekilde gülümsedi. "Ortalıkta kimse yokken çalışmak daha verimli oluyor."

Aykut'un yüzündeki gülümseme hafifçe soldu, yerini düşünceli bir ifadeye bıraktı bir an. Bakışları Okan'ı dikkatle süzdü. "Hiç görmüyorum seni şu sıralar. Koridorda bile denk gelmiyoruz. Hiç yerinde durduğun yok."

"Koşturuyorum biraz, işte," diye geçiştirdi Okan, omuz silker gibi yaparak. "Ortalık karışık, ondan denkleşemiyoruz herhalde."

Aykut'un yüzündeki endişe, bu sefer iyice belirginleşti. Kaşları hafifçe çatıldı. "Şu... talihsiz olayın üzerinden ne kadar zaman geçti Okan? Dört ay oldu mu?" Sesi alçak ve ölçülüydü, doktor tavrıyla soruyordu. Okan'ın komada kaldığı, neredeyse hayatını kaybettiği o olaydan bahsediyordu.

Okan, konunun burada açılmasına biraz şaşırdı, ama cevap verdi, yüzünde bir şey okunmuyordu. "Üç ayı geçti. Üç buçuk falan."

Aykut, düşünceli düşünceli, bir an durdu. "Sen toparlandın, evet. Fiziksel olarak iyisin, biliyorum. Ama dolaşım sistemi... öyle çabuk unutmaz böyle şeyleri." Sözlerini dikkatle seçiyordu. "Bir de sen, çok aktif çalışıyorsun, sürekli tetikte, stres altındasın. Üstüne üstlük..." Duraksadı, sonra devam etti, "Sigara içiyorsun. Bunların hepsi bir araya gelince, damarlarda pıhtı oluşumu riski artar. Bana sorarsan, birkaç haftalığına bile olsa, koruyucu dozda bir kan sulandırıcı kullansan hiç fena olmaz. Önlem amaçlı."

Okan'ın kaşları, bu defa biraz daha belirgin şekilde çatıldı. İçgüdüsel olarak itiraz etmek istedi. "Öyle mi diyorsun?" diye sordu, sesinde hafif bir şüphe vardı. "Gerek var mı buna? Ben gayet iyiyim aslında. Hiçbir şikâyetim yok."

Aykut, baş parmağıyla gözlüğünü hafifçe yukarı ittirdi. "Okan, sen 'iyi' olsan da az önce saydığım koşullar altında dolaşım sistemin yük altında. Ben olsam, işimi şansa bırakmazdım. Bunu bir önlem, bir güvence olarak düşün. Komplikasyon riskini azaltır."

Okan, Aykut'un tavsiyesine karşı çıkmadı. Onun doktorluğuna, tecrübesine ve samimiyetine güvenirdi. Gerçi içten içe, bazen göğsünde hissettiği o hafif, geçici sıkışmayı da biliyordu – ki onu hep yorgunluğa bağlamıştı. Derin bir nefes aldı.

"İyi madem," diye kabul etti, sesi yumuşamıştı. "Sen öyle diyorsan. İlacın adını, dozunu falan yaz bana, sana zahmet. Eczaneden alayım."

Aykut'un yüzünde, rahatlamış bir ifade belirdi, gülümsemesi yeniden yerine geldi. "Tabii, tabii, yazarım. Ofisime geçer geçmez not edip sana bırakırım." Elini, veda eder gibi başına hafifçe kaldırdı. "Sana kolay gelsin. Bana da paydos artık. Uyumaya gidiyorum."

"Teşekkür ederim, Aykut," diye karşılık verdi Okan, başıyla selam vererek. "İyi dinlenmeler."

Merdivenleri tırmanıp, henüz aydınlatılmamış, boş koridorlara daldı. Adımlarının yankısı, sabahın sessizliğinde metalik bir ritim oluşturuyordu. Odasına geçti, kapıyı arkadan kapattı. Hemen küçük kahve makinesini çalıştırdı; cihazın homurtusu ve ardından yayılan acı, topraksı koku, onu güne hazırlayan tek ritüeldi.

Kimse gelmeden, masasının üzerinde yığılı duran dosyaların arasına gömüldü. Gözleri, Rasim'in fotoğrafına, 'S.M. Consulting' notlarına ve cep telefonundaki Fransızca belge fotoğraflarına kayıyordu. Parmakları klavyede hızla hareket ediyor, Selin'e gönderilecek özeti ve talimatları hazırlıyordu.

Saat biraz daha ilerleyip, koridorda ayak sesleri, ofis kapılarının açılıp kapanması duyulmaya başlayınca, kapısına sert olmayan, telaşsız bir tıklatma sesi geldi.

"Gel."

Kapı açıldı ve Kadir'in genç, dikkatli yüzü göründü. "Günaydın Başkomiserim."

"Günaydın Kadir."

Kadir, kapının eşiğinde durdu, eliyle koridoru işaret etti. "Sizinle görüşmek isteyen bir hanımefendi var. Bekleme salonunda. Kendisi Yönetmen Yaman Bey'in yardımcısı olduğunu söyledi."

Okan'ın klavyede gezinen parmakları durdu. Başını yavaşça kaldırdı. Koyu sarı, kaşları hafifçe çatıldı. Zihni hızla çalıştı: Yaman'ın bir yardımcısı? Neden şimdiye kadar hiç bahsedilmedi? Neden kayıtlarda yok? Eylem'in ölümünden sonraki ifadelerde, tiyatro ekibinin listesinde böyle bir isim geçmemişti.

Merakı, kafasındaki diğer tüm soruların önüne geçti. Sakin, ama vurgulu bir sesle, "Buyursun, gelsin," dedi.

Kadir, talimat üzerine başıyla onaylayıp odadan çıktı. Okan, arkasına yaslandı, gözlerini kapıya dikti. On-on beş saniye içinde, kapı yeniden, bu kez daha hafif bir tıklatmayla çalındı ve açıldı.

İçeri, yirmili yaşlarının sonunda, kıvırcık, kahverengi saçları omuzlarına dökülen, ufak tefek bir kadın girdi. Elinde, ince bir deri dosya tutuyordu. Yüzünde, gençliğine rağmen, kendinden emin, sakin bir ifade vardı. Gözleri odada hızla bir tur attı, Okan'ın üzerinde durdu, sonra kararlı adımlarla masanın önüne ilerledi.

"Merhaba," dedi, sesi net ve tok çıktı. "Zeynep ben. Yaman Bey'in yardımcısıyım."

Okan da ayağa kalktı. Hareketi doğal ve karşılama amaçlıydı. Elini masanın üzerinden uzattı. "Buyurun Zeynep Hanım. Memnun oldum. Okan ben de."

Zeynep, uzatılan eli sıktı. Tokalaşması güçlü ve kısaydı, gereksiz bir samimiyet taşımıyordu. "Memnun oldum Başkomiserim. Vaktinizi alacağım için özür dilerim, ama paylaşmam gereken bazı bilgiler olduğunu düşündüm."

"Estağfurullah, buyurun lütfen." dedi Okan, masasının önündeki iki sandalyeden birini kibarca işaret ederek. Kız, gösterilen yere oturdu, sırtını dik tutuyor, dosyayı kucağına yerleştiriyordu.

Demek Yaman'ın bir yardımcısı vardı. Okan'ın zihninde bu düşünce hızla yankılandı. Ve ekibimiz, Zeynep'le konuşmayı, onu listelere dahil etmeyi tamamen atlamış. Bu, büyük bir ihmaldi ve bunu daha sonra mutlaka sorgulayacaktı. Ama şimdi, karşısında oturan, yeşil gözlü, ciddi ifadeli genç kadına odaklanmalıydı.

"Sizi dinliyorum," dedi, sesi nötr ama teşvik edici bir tondaydı.

Zeynep, saygılı, düşünceli bir ifadeyle konuşmaya başladı. "Ben... Eylem'in vefatından beri düşünüyorum aslına bakarsanız. Ne yapmam gerektiğini, neyin doğru neyin yanlış olacağını kafamda tartmaya çalışıyorum. Ama bugün buraya gelerek, en azından vicdanım rahat edecek bir şey yaptığımı düşünüyorum. Doğru olanı yaptığıma inanmak istiyorum."

Okan'ın merakı bütünüyle artmıştı. Arkasına yaslanmayı bıraktı, dirseklerini masanın sert yüzeyine yaslayıp iyice öne eğildi. Bal rengi gözleri, Zeynep'in yüzündeki her titreşimi, her ifade değişikliğini yakalamaya çalışıyordu.

Zeynep, elindeki ince deri dosyayı açtı ve içinden siyah, küçük bir flash bellek çıkardı. "Kamera kayıtlarına bakıldığını biliyorum, elbette," diye devam etti, sesi biraz daha güvenli çıkmaya başlamıştı. "Ancak... sizin incelediğiniz kayıtlar, muhtemelen son birkaç aya ait. Bizim tiyatrodaki kamera sistemimiz, yılın başında tamamen yenilendi. Bu yüzden, önceki sistemdeki veriler silindi, yedeklenmedi. Sizin de o kayıtlara ulaşamadığınızı düşünüyorum."

Elinde hala diski tutarken, gözleri Okan'ınkilerle buluştu. “Eminim, işinize yarayacaktır." Şimdi, diski masanın üzerinden Okan'a doğru uzattı.

Okan, diski dikkatle alırken, başını hafifçe, sorgulayıcı bir şekilde yana eğdi. "Ne var bu kayıtlarda, Zeynep Hanım?"

Zeynep, bakışlarını bir an için masanın köşesine, Okan'ın duran kalemliğine kaçırdı, sanki söyleyeceklerinden çekiniyormuş gibi. "Amacım kimseyi suçlamak değil, bunu baştan söylemek isterim," diye tekrarladı, sesi biraz daha alçalarak. "Ama dediğim gibi... içim rahat etmeyecekti bunları saklayarak."

Gözleri tekrar Okan'ınkilerle buluştu, bu sefer daha kararlıydı. "Kayıtlarda, rutin şeyler var aslında. Provalar, okumalar, tiyatronun genel görüntüleri... Ama size gelmeden önce, bu görüntüleri tekrar izledim. Ve... koridora ait birkaç görüntüde, Yaman Bey'in Eylem'e bağırıp çağırdığı, anlar var. Hemen bir prova sonrası... sahneyi, performansını yeterince beğenmediği için Eylem'i azarlıyordu."

Zeynep'in yeşil gözleri, anlattığı sahneyi hatırlarken buğulanır gibi oldu, içinden geçen bir acıyı yansıtıyordu. "Zavallı Eylem... Panik atak geçiriyor gibiydi. Nefes alamıyormuşçasına, boğazını tutuyordu, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Yaman Bey'in yüz ifadesi öyle acımasızdı ki..." Söylediklerinin ürpertisi, omuzlarında hafif bir titreme olarak kendini gösterdi.

Okan, söylenenleri dikkatlice, hiç ara vermeden dinledi. Yaman'ın zorba tavırlarını biliyordu, ama bu kadar fiziksel bir tepkiye yol açacak kadar ileri gittiğini duymak, resmi daha da netleştiriyordu. "Sahne önünde de yaşanır mıydı bunlar? Diğer oyuncuların önünde Yaman, Eylem'in üzerine bu şekilde gider miydi?"

Zeynep, bu soru üzerine bir an durdu, düşündü. "Evet, sahne önünde de çok sert olurdu, sıkça... Kusursuzluk takıntısı var Yaman Bey'in. Herkese bağırır, çağırır, eleştirir. Ama..." Duraksadı, sesi iyice kısıldı. "O koridordaki, o özel anda gördüğüm kadar dehşet verici, o kadar kişisel ve yıkıcı bir şeyi, asla sahne önünde, herkesin içinde yaptığını görmedim açıkçası. Orada... orada sınırlar çok daha fazla aşılmış gibiydi."

Zeynep'in uzun, ince parmakları tekrar dosyanın kapağına yöneldi. Hareketi kesin ve amaçlıydı. "Size vermek istediğim, aslında bir şey daha var," dedi, sesi biraz daha ciddi, biraz daha gizemli bir tona bürünmüştü.

Sonra, dosyanın içinden, kenarları sararmış, ince, neredeyse kırılacakmış gibi duran birkaç kağıt parçası çıkardı. Önce bu kağıtları, saygılı bir şekilde masanın üzerinden Okan'a doğru itti. Sonra, ne olduklarını açıklamaya başladı.

"Burada iki şey var," diye anlattı, gözleri kağıtlarda gezindi. "İlki... 1947 tarihli. Oyunun yazarı Etienne Marceau'nun el yazısından kopyalanmış. Orijinali Fransa'da, bu ise ilk nüshadan alınmış bir kopya."

Okan'ın gözleri, üzerinde zarif, eski Fransızca el yazısı bulunan o soluk kağıda kaydı. Zeynep, özet geçti: "Bu mektup, oyunun ilk yazıldığı döneme ait. Yazar burada... oyundan korktuğunu yazıyor. 'Oyunun artık kendisine ait olmadığını' söylüyor. Metnin 'canlandığını' düşündüğünü anlatıyor. Siz zaten detaylara baktırırsınız, çevirtip."

Zeynep, bunları söylerken hafifçe yutkundu, tüyleri ürpermiş gibiydi. Ardından, ikinci kağıdı işaret etti. "Bir de... oyunun ilk nüshası. Son sahnede, Eylem'in oynadığı karakter için yazılmış orijinal metin."

Okan'ın dikkati bu kez diğer kağıda, tiyatro metnine yöneldi. Zeynep devam etti:

"Bugün oynanandan daha uzun, çok daha sert. Mesela... 'Sonunda konuşuyorum ölmek için' cümlesi, uyarlamada sondadır, ama bu orijinalde çok daha erken geçiyor. Ve sahne yönergeleri..." Zeynep'in sesi alçaldı, neredeyse fısıldar gibiydi. "Boğaz... nefes... sessizlik... fiziksel zorlanma... Çok daha ayrıntılı ve... rahatsız edici."

Sonra, önemli bir noktayı vurgulamak için duraksadı ve Okan'ın gözlerinin içine baktı. "Bu metni herkes bilmiyor, Başkomiserim. Tüm ekip, bugün oynadığımız, yumuşatılmış, uyarlanmış versiyonu biliyor.”

"Orijinal halini sadece siz mi biliyorsunuz yani?"

"Ben, Yaman Bey ve Hale." diye yanıtladı Zeynep.

Okan'ın kaşları, bu ismi duyduğunda hafifçe kalktı. "Hale mi?" diye tekrarladı, sesinde şaşkınlık ve yeni bir bağlantı kurmanın verdiği bir keskinlik vardı.

"Evet," diye onayladı Zeynep, başını sallayarak. "Hale... Çok iyi Fransızca bilir. Orijinal metnin çevirisinde, uyarlama sürecinde bize çok yardımı dokundu. Yaman Bey de onun katkısını takdir ederdi. Yani, teknik olarak, orijinal metnin tüm detaylarını bilen üç kişi vardı: Yaman Bey, ben ve Hale."

Okan, tekrar düşünmeye daldı. Gözleri, masanın üzerindeki dosyalara kaydı, ama aslında zihninde yeni parçaları bir araya getiriyordu.

"Bunları nereden buldunuz?" diye sordu, sesi sakin ama altında bir şüphe vardı.

Zeynep, rahat, açıklayıcı bir ifadeyle yanıtladı, sanki bu soruyu bekliyormuş gibi. "Tiyatrodaki depolarımızda. Oyunu sahnelemeye başladığımız dönemde, Yaman Bey özel olarak Fransa'dan getirtmişti. 'Tarihini bilin, ruhunu hissedin,' gibi bir şey söylemişti. Ama sonra, pratik nedenlerle ve belki de... seyirci tepkisinden çekinerek, metni bugünkü daha kabul edilebilir haline getirdik. Ana hatları aynı, evet, ama detaylar... detaylar çok farklı."

Okan, bir an sessiz kaldı, kağıtları inceledi. Sonra, yavaşça, Zeynep'e döndü. Yüz ifadesi ciddi, sorgulayıcıydı. "Peki, Zeynep Hanım... Siz bu oyunu çalışırken, sahnelenirken... bu 'lanet' fikri, bu tuhaf geçmiş, sizi hiç korkutmadı mı? Rahatsız etmedi mi?"

Zeynep'in gözlerinde, bu kez belirsiz, kararsız bir ifade belirdi. Ne demesi gerektiğinden emin değil gibiydi. Bir an yutkundu, dudaklarını hafifçe ısırdı. "Yaman Bey'i hiç ürküttüğünü sanmıyorum," diye mırıldandı sonunda. "O... her şeyi kontrol ettiğine, sanatın her şeyin üstünde olduğuna inanır. Ama ben... ben pek huzurlu değildim, ne yalan söyleyeyim."

İtiraf etmekte zorlanıyor gibiydi, sanki bunu söylemek bir ihanetmiş gibi. "Eylem için de kolay olduğunu söyleyemem. Son zamanlarda sık sık boğaz ağrısı çekiyordu, sesi kısılıyordu... Özellikle bu son sahneyi provalarken. Tıpkı... tıpkı oyunda ölen ilk oyuncu gibi. Claire Morél gibi."

Okan, içinden saçmalık diye düşündü. Ya da en azından, kendini öyle düşünmeye zorladı. Mantık, batıl inançlardan üstün olmalıydı. Ama Ayça’nın dedikleri aklına geldi: Eylem zaten rolden, baskıdan yeterince etkilenmeye yatkındı, yıllar önce dile getirmişti bunu, henüz ortada bu oyunun sergilenmesi fikri bile yokken. Bütün bu "yan etkiler" – boğaz ağrısı, ses kısılması – yoğun stres, psikolojik baskı ve belki de bilinçaltının bir yansıması olmalıydı.

Ama bunu sesli dile getirmedi. Sadece, Zeynep'i dikkatle dinlemeye, yüzündeki her detayı okumaya devam etti.

"Son bir şey daha soracağım Zeynep Hanım," dedi Okan, sesini biraz daha yumuşatarak. "Tiyatroda, olan bitenden haberdar olan, orada bulunan, ama göz önünde olmayan... belki de temizlik, bakım gibi işler yapan birileri var mıydı? Sessiz bir gözlemci gibi?"

Zeynep, bir an düşündü, sonra kendinden emin bir şekilde başını salladı. Yeşil gözleri, anımsamakla gelen bir canlılıkla parladı. "Aysel Abla var," diye cevapladı. "Temizliğe bakıyor. Sabah erken gelir, geç çıkar. Her köşeyi bilir. Çok konuşkan biri değildir ama, gözlemcidir gerçekten." Duraksadı, ince dudaklarını hafifçe büzdü. "Onun dışında... sesçi, ışıkçı, teknik ekip... Onlar da oradalar tabii, ama provalara çok dahil olmaz, doğrudan muhatap olmazlardı bizimle. Kendi işlerini yaparlar, giderlerdi."

Okan, bu bilgiyi de zihninin bir köşesine kaydetti. Aysel Abla. Sessiz gözlemci. Belki de hiç hesaba katmadıkları bir tanık olabilirdi. Başını onaylayarak salladı. "Verdiğiniz bilgiler çok kıymetli, Zeynep Hanım. Tekrar çok teşekkür ederim." Yüzünde kibar, profesyonel bir gülümseme belirdi. "Yardımcım Kadir, sizden yazılı bir ifade de alacak. Ve lütfen unutmayın, herhangi bir durumda, aklınıza yeni bir şey gelirse, her zaman bize ulaşabilirsiniz."

Zeynep ayaklandı, toparlandı. Yüzündeki ifade rahatlamıştı, vicdanıyla bir hesaplaşmayı tamamlamış gibiydi. "Ben teşekkür ederim, Başkomiserim. İyi çalışmalar." Tekrar tokalaştılar – Zeynep'in eli bu kez daha rahat, daha az gergindi – ve genç kadın, sessizce odadan çıktı.

Kapı kapandığında, Okan'ı bir an için tam bir sessizlik ve ağır düşünceler sardı. Masasının başına döndü, ama oturmadı. Ayakta, pencereden dışarı, sabahın gri ışığına bürünmüş şehre bakarken, zihninde bir kasırga kopuyordu.

Bir tarafta, tiyatrodaki, her biri birbirinden tuhaf, gizemli, karanlık sırlarla dolu tipler: Tutkulu ama kıskanç Baran ile Eylem'in fırtınalı ilişkisi; Eylem'den nefret ettiğini saklamayan, ama orijinal metnin sırrını bilen Hale; sapkın, baskıcı, sınırları zorlayan yönetmen Yaman; ne yaptığı, kimi temsil ettiği belli olmayan, uluslararası bir şebekenin kuryesi olabilecek Rasim... Ve şimdi de her şeyi bilen ama her şeyi söylemekte böylesine geç kalan, vicdanıyla gelip itiraf eden Zeynep.

Öteki tarafta ise, iki ülkeyi ilgilendiren, sofistike bir uyuşturucu ticareti ihtimali. Fransızca evraklar, vakumlanmış paket, silahlı adamlar, 'S.'nin gizemli gölgesi...

İki dünya, iki ayrı karanlık, birbirine nasıl dolanmıştı? Eylem'in ölümü, hangisinin içinde kaybolmuştu? Yoksa ikisi de mi onu ölüme götürmüştü?

Okan, istemsizce, derin, yorgun bir oflayışla içini çekti. Sanki göğsüne bir ağırlık çökmüştü. Zihni, duyguları, her şey birbirine karışmıştı. Bir an için bunalmış hissetti. Karmaşanın, yalanların, sırların ağırlığı altında eziliyor gibiydi.

İçgüdüsel olarak, rahatlamak, bir an olsun zihnini boşaltmak için pantolonunun cebindeki sigara paketine yöneldi. Parmakları, paketin köşesini bulup çıkardı. Hareketi otomatikti, alışkanlıktı. Paketi aralayarak bir sigarayı dudaklarının arasına aldı. Çakmağını çaktı, küçük alev sigaranın ucunu kızarttı. Derin, uzun bir nefesle dumanı ciğerlerine çekti. Duman, odanın durgun havasında ağır ağır yükselirken, Okan gözlerini kapadı. Bir anlığına sadece o yanma hissine, nikotinin verdiği o geçici, aldatıcı sakinliğe odaklandı.

Ama sakinlik gelmedi. Aksine, Aykut'un uyarısı zihninde çınladı: "Sigara içiyorsun... Dolaşım sistemin yük altında..." Gözlerini açtı. Pencereden içeri vuran soluk ışıkta, sigara dumanının dansını izledi.

Sonra, kararlı bir hareketle, daha yarısı bile bitmemiş sigarasını, masanın kenarındaki kül tablasında söndürdü.

Şimdi zaman, düşünmek değil, harekete geçme zamanıydı. Zeynep'in getirdiği flash belleği ve kağıtları incelemeli, Aysel Abla'nın izini bulmalı ve 'S.' ile siyah cipin peşini sıcak tutmalıydı.

Kapıyı açıp dışarı çıktı. Koridorda, Kadir, Zeynep'in ifadesini almak üzere başka bir memura teslim etmiş, kendi bilgisayarının başına geçmiş, ekrana odaklanmıştı. Klavyesinde hızlıca bir şeyler yazıyordu.

Okan, kollarını göğsünde kavuşturdu, sırtını duvara dayadı ve gözlerini hafifçe kısarak, birkaç saniye boyunca yardımcısını hiçbir şey söylemeden süzdü. Bakışları, sessiz ama ağır bir sorgulama taşıyordu.

Kadir, üzerindeki bu odaklanmış bakışın ağırlığını hissetti. Parmakları klavyenin üzerinde dondu. Yavaşça başını kaldırdı ve Okan'ın gözlerine baktı. “Bir şey mi istediniz Başkomiserim?”

Okan, ağırdan aldı. Dudaklarını hafifçe büzdü, düşünceli bir ifade takındı. Sesi, yükselmiş değildi, ama her hecesi net ve iğneleyici bir keskinlikteydi. Yaman'ın bir yardımcısı varmış, Kadir. Ve biz, neden ancak kız ayağımıza kadar gelip kendini tanıtınca bu bilgiden haberdar oluyoruz?"

Kadir'in yüzünde anında bir mahcubiyet belirdi. Siyahtan ziyade koyu kahverengi, küçük, bilye gibi yuvarlak gözlerini, suçlulukla kırpıştırdı. "Başkomiserim... biz, yani ben... o detayı atlamışım." Elindeki işi tamamen bırakıp ayağa fırladı. Okan, onu azarlayan, aşağılayan, otoritesini böyle durumlarda kullanan bir amir değildi hiçbir zaman. Kadir bunu çok iyi biliyordu. Ve şu an, kabahatin kendisinde olduğunun da farkındaydı. Bu, onu daha da rahatsız ediyordu.

Okan, başını ağır ağır, birkaç kez salladı. Sessizliği, Kadir’e azarlamadan daha ağır geliyordu. Sonra, soruyu bir adım öteye taşıdı. "Bir de... temizlikçi Aysel Hanım varmış, Kadir. Ondan haberimiz var mı?" Kaşlarını anlamlı bir şekilde yukarı kaldırdı, alacağı cevabı zaten biliyormuş gibi.

Kadir, bu sefer iyice küçüldü, adeta yerin dibine geçmek istedi. Omuzları çöktü, gözleri tamamen masanın üzerindeki not defterine dikildi. Başını yerden kaldıracak cesareti yoktu. Ses, neredeyse duyulmayacak kadar hafif, boğuk bir mırıltıyla çıktı: "Hayır, Başkomiserim."

Okan, genç adamın hatasının farkında olduğunu ve ne kadar mahcup hissettiğini görüyordu. Bu bir teselli değildi. Bir soruşturmanın kaderini değiştirebilecek bu tür önemli bilgi halkalarını atlamak, ciddi bir hataydı. Onu gücendirmeden, ezmeden, ama bir daha böyle bir şey yapmamasını sağlayacak şekilde uyarması gerekiyordu.

Derin, biraz da yorgun bir iç çekişle nefesini bıraktı. Sesini, az önceki iğneleyici tondan çıkarıp, daha yapıcı, ama ciddiyetini koruyan bir tona bürüdü. "Lütfen, Kadir... Böyle önemli detayları atlamayalım, olur mu?" Cümlesini kurarken, hafifçe öne eğildi, Kadir'in kaçamak bakışlarını yakalamaya, göz teması kurmaya çalıştı. "Tek bir kişinin söyleyeceği tek bir söz, bütün gidişatımızı, bütün emeklerimizi değiştirebilir. Unutma bunu."

Sesi, artık bir amirin emri değil, deneyimli bir abinin, daha genç ve hevesli bir meslektaşına yaptığı samimi bir uyarı gibiydi, aralarında neredeyse hiç yaş farkı olmayan yardımcısına karşı.

"Durma öyle mahcup mahcup," diye ekledi, eliyle hafifçe 'kalk' anlamında bir hareket yaparak. "Dikkat et bir daha. Hepimiz hata yapabiliriz. Önemli olan, o hatadan ders alıp bir daha tekrarlamamak."

Sonra, ses tonunu biraz daha yumuşatıp, iş odaklı hale getirdi. "Şimdi, şu Aysel Hanım kimmiş, neymiş, öğren. Tiyatroda ne kadar süredir çalışıyor, çalışma saatleri, diğer çalışanlarla ilişkileri…Detaylı bir rapor istiyorum senden. Hızlıca."

Kadir, bu sözlerle birlikte adeta canlandı. Okan'ın ona hâlâ güvendiğini, ona bir şans daha verdiğini anlamıştı. Mahcubiyeti, yerini hemen heves ve göreve odaklanmış bir enerjiye bıraktı. Gözlerinde bir ışık parladı. "Derhal, Başkomiserim!" diye karşılık verdi, sesi artık daha güçlü ve kararlıydı. Hemen bilgisayarının başına döndü, parmakları klavye üzerinde dolaşmaya başladı.

Aradan birkaç saat geçtiğinde, Okan'ın masasının üzeri, iki belgenin fotokopileriyle doluydu: Orijinal Fransızca tiyatro metni ve Etienne Marceau'nun mektubu. Akif, masanın kenarına yaslanmış, karmaşık Fransızca cümleler ve edebi ifadeler karşısında anlamamanın verdiği bıkkınlıkla derin bir iç çekti. Ellerini beline koydu.

"Hadi çevirtelim şunları artık," dedi, sesinde sabırsız bir ton vardı. "Ne bekliyoruz? Burada bakakalıp da bir şey anlayacağımız yok."

Okan ise başını kaldırmadan, kağıtlara dikkatle bakmayı sürdürdü. Parmakları, metnin üzerindeki belirli bir cümlenin altını çiziyor gibi havada hareket etti. Zihni, dilin inceliklerinde değil, olayın bütünündeki olası bağlantıları kurguluyordu.

"Vera'ya çevirteceğim," dedi sonunda, kararlı bir sesle. Gözlerini Akif'ten kağıtlara çevirdi. "Oralı birinin yapacağı çeviri, internete çevirtmek gibi olmaz. Gözden kritik bir ayrıntı, bir nüans kaçırabiliriz. Vera hem dilin hem de... olayın içindeki psikolojinin farkında." Duraksadı, bir an için Vera'nın o analitik, keskin zihnini düşündü. "Hem onun yorumunu da merak ediyorum. Bize sadece kelimeleri değil, altındaki anlamı da verir."

Akif, omuzlarını silkerek kabullendi. Okan'ın dediğinde mantık vardı. Vera'nın yeteneklerine ve bu işe kattığı 'fazladan' değere şüphesi yoktu. "Tamam, öyleyse ara madem," dedi, eliyle telefonu işaret ederek.

Akif'in beklenti dolu bakışları, Okan'ın verdiği cevapla birlikte hayal kırıklığına dönüştü. Yüzünü buruşturdu, kaşları çatıldı.

"Vera burada değil ki," dedi Okan, "Salı’dan beri Fransa'da."

Akif, dudaklarını büktü. "Ne zaman dönecek?" diye ısrar etti, sabırsızlığı artıyordu.

Okan, gözlerini hâlâ masaya yayılmış olan karmaşık Fransızca metinlerden ayırmadan, omuzlarını hafifçe silkti. "Bilmem," diye mırıldandı. "Kesin bir tarih söylemedi. 'Bir iki gün, maksimum,' dedi." Cümlesinin sonundaki o "maksimum" kelimesi, Akif'e bir umut ışığı vermek için miydi, yoksa kendi kendini telkin için mi, belli değildi. Ama Okan'ın dikkati tamamen kağıtlardaydı.

Tam bu sırada, odanın kapısına gelen iki kısa, keskin vuruş, iki adamın dikkatini anında dağıttı. Başları aynı anda, sanki bir komutla, kapıya döndü. "Gel."

Kapı hafifçe aralandı ve Selin'in dikkatli yüzü göründü. "Müsait misiniz Başkomiserim?" diye sordu, sesi mesleki bir saygıyla.

"Gel Selin," diye onayladı Okan, masasından biraz geriye yaslanarak.

Selin içeri girdi, kapıyı arkasından iterek kapattı. Elinde, kalınca bir dosya tutuyordu ve onu, içindeki bilginin ağırlığını vurgularcasına, bir kupa gibi hafifçe havada sallıyordu. Yüzünde, belirgin bir canlılık ve küçük bir gülümseme vardı. Gözleri, Okan'la Akif arasında bir an gidip geldikten sonra, müjdeyi vermek için sabırsızlanıyor gibiydi.

"Güzel haberlerim var," diye açıkladı, sesindeki tatmin edici ton, odadaki bir önceki hayal kırıklığı havasını hemen dağıttı. Akif'in kaşları, merakla kalktı. Okan ise daha sakindi, dikkatini tamamen ona vermişti.

Selin, elindeki dosyayı açtı ve dikkatle hazırlanmış notlardan, net ve anlaşılır bir şekilde okumaya başladı:

"Başkomiserim, bana verdiğiniz plaka üzerinden yaptığım inceleme sonuçları." İşaret parmağıyla sayfadaki bir satırı takip ederek devam etti. "Aracın kayıtlı olduğu şirket: 'SM Consulting Dış Ticaret Limited Şirketi'." Başını kaldırıp Okan ve Akif'e baktı, ardından bir sonraki, en kritik satıra geçti. "Şirketin ticaret sicili kayıtlarına göre kurucu ortağı ve yetkilisi: Samir El-Karim. Suriyeli iş insanı."

Samir. İsim, sessiz odada bir şimşek gibi çaktı. Okan ile Akif, aynı anda göz göze geldi. Bakışlarında, bir pusulanın ibresinin nihayet kuzeyi göstermesi gibi, bulanık bir hedefin aniden netleşmesinin verdiği keskin bir odaklanma vardı. Tolga Keskin’in cebinden çıkan 'S' artık bir isme, somut bir şüpheliye dönüşmüştü.

Ya da dönüşmüş müydü? S. Samir’e mi aitti?

Selin, onların bu sessiz anlaşmasına ara vererek, dosyadaki diğer sayfayı çevirdi. "Şirketin geçmiş faaliyet kayıtları incelendiğinde, özellikle Fransa, Marsilya limanı odaklı yoğun bir lojistik ve dış ticaret geçmişi tespit edildi. Türkiye-Fransa arasında, görünürde meşru kumaş, makine parçası ve gıda ürünleri ithalat-ihracatı yapmış."

Okan, masasının kenarına yaslanmış, her kelimeyi zihninde tartıyordu. "Sadece görünürde meşru, öyle mi Selin?"

Selin başını salladı, bir sonraki bölüme geçti. "Evet, Başkomiserim. Şirket kaydından elde edilen vergi levhası ve ticaret sicili bilgileri üzerinden, şirketin kayıtlı e-posta adresine ulaştık. Buradan yola çıkarak açık kaynak istihbarat çalışması başlattık." Sayfayı çevirdi. "Samir El-Karim'in sınırlı da olsa aktif bir LinkedIn profili var. Profesyonel 'iş insanı' imajı çiziyor. Ancak, eski basın arşivlerinde ve liman işletmelerinin sosyal medya hesaplarında, düzenlenen bazı etkinliklerde Samir El-Karim'in, liman yetkilileri ve diğer gemi acenteleriyle çekilmiş fotoğraflarına rastladık." Selin, dosyadan birkaç fotoğraf kopyası çıkarıp masanın üzerine koydu. "Adam sadece basit bir ithalat-ihracatçı değil. Gemi acenteliği de yapıyor. Yani, deniz yoluyla yapılan taşımacılık süreçlerinde doğrudan yetkisi ve kontrolü var. Yani yaptığı asıl işi saklamak için kuvvetli bir tezgahı var."

Okan'ın gözleri fotoğraflardaki yüzdeydi. Sessiz, kendinden emin bir ifade. "Rasim'le bağlantısı?" diye sordu, sesi gergindi.

Selin, "İşte tam da burada başlıyor, Başkomiserim," dedi ve dosyanın en kalın bölümüne geçti. "Rasim Karakuş adına kayıtlı cep telefonu numarasının arama kayıtlarını derinlemesine inceledik. Aynı numara, son on sekiz ay içinde, 'SM Consulting' şirket hatlarıyla toplam kırk yedi farklı görüşme yapmış. Görüşmelerin süreleri ve tarihleri, dosyada ayrıntılı olarak mevcut." Bir başka grafik ve tablo dolu sayfayı işaret etti. "Daha da çarpıcı olan, bu telefon görüşmelerinin yapıldığı tarihlerle, İzmir ve Mersin limanlarındaki giriş-çıkış kayıtlarının örtüşmesi. Rasim'in araç plakaları, görüşmelerin olduğu günlerde, konteyner yükleme-boşaltma alanlarına giriş yapmış."

Okan ile Akif'in bakışları tekrar buluştu. Artık her şey netleşiyordu. Akif, derin bir nefes alarak, zaten hep hissettikleri ama şimdi somut kanıtlarla desteklenen gerçeği haykırdı: "Demek bizim Rasim, Samir'in kuklasıymış. Sokakta işleri yürüten, kirli işlere bulaşan o, asıl patron ise temiz görünen iş insanı kılığında arka planda oturuyor."

Selin, dosyayı kapattı. "Elimizdeki teknik ve finansal veriler, bu yönde güçlü kanıtlar sunuyor, evet. Samir El-Karim, operasyonun beyni gibi duruyor. Rasim ise onun uzantısı, icracısı."

Okan'ın gözlerinde, uzun süredir puslu olan bir resmin netleşmesiyle birlikte, ani ve keskin bir odaklanma alevlendi. Parmakları masanın kenarını sıkıca kavradı. "Selin," dedi, sesi tehlikeli derecede sakin, ama altında acil bir emir vuruşu taşıyordu. "Samir'in yerini bulmamız lazım. Şimdi."

Selin, bu talimatı bekliyor gibiydi. Hafif bir gülümsemeyle başını salladı, yüzünde işini iyi yapmanın verdiği sakin bir güven vardı. "Onu da hallettim, Başkomiserim." Diğer elinde tuttuğu ince, siyah laptopu hafifçe kaldırdı. Bakışlarıyla Okan ve Akif'ten izin ister gibi masaya yakın bir koltuğa oturdu ve cihazı açtı.

Okan ile Akif, hemen onun arkasına geçtiler, Selin'in ve ekranının üzerine eğilmişlerdi. Oda, tuşlara basılırken çıkan tıkırtılarla doldu.

Selin, klavyesinde birkaç tuşa daha basarak ekranı güncelledi. "Bu gece, Marsilya limanından kalkan ve 'Aurora Borealis' adlı bir kargo gemisi, Haliç Limanı'na yanaşacak. Gümrük beyannamesinde 'sızma zeytinyağı' olarak kayıtlı. Ancak," diye vurguladı, "geminin rotası ve zamanlaması, bizim Samir'in bu teknede olmasıyla örtüşüyor. Bu basit bir ticari teslimat olmayabilir."

Okan'ın yüzü gölgelendi. "Fransa'dan mı?" diye mırıldandı,

"Evet," diye onayladı Selin ciddiyetle. "Ve eğer Fransız istihbaratı veya kolluk kuvvetleri de Samir'in peşindeyse – ki bu çok mümkün– onlar da bu gece hareket edebilirler. Samir, iki ülke arasındaki bu uyuşturucu hattının kritik bir aktörü.”

Okan, anladığını belli eder şekilde ağır ağır başını salladı. Gözlerinde, artık aciliyetin ötesinde, stratejik bir yarışın baskısı vardı. Samir sadece bir suçlu değil, uluslararası bir piyondu.

Aniden hareketlendi. Mesleki tüm ağırlığı ve otoritesiyle Akif'e döndü.

“Akif ekibi hazır edin, Deniz ve kara eş zamanlı operasyon. Özel Harekat'tan deniz birimini de haberdar et, bize destek versinler. Liman çevresini sivil araçlarla kuşat, kimsenin içeri girip çıkmadığını gözlemle. Teknenin tam konumu, planı, mürettebat sayısı – Selin, tüm detayları anbean aktaracak." Okan'ın bakışları, odadaki iki kişiye de aynı keskinlikle kaydı. "Bu bir yarış. Ve biz kaybedemeyiz. Fransızlar kapıya dayanmış olabilir, ama Samir bizim topraklarımızda. Onu biz alacağız. Anlaşıldı mı?" Akif, çenesini sıkarak onayladı, gözlerinde operasyon ateşi yanıyordu. "Anlaşıldı, Başkomiserim. Hemen harekete geçiyorum." Hızla odadan çıktı, koridorda koşar adımlarının sesi duyuldu.

Selin, laptopundan başını kaldırmadan, "Tüm veri akışını operasyon odasına yönlendiriyorum, Başkomiserim. Canlı takip ve iletişim için hazırım," dedi.

Emniyet Binası dakikalar içinde bir karınca yuvasına dönüştü. Kapılar ardı ardına açılıp kapandı, içeriden hızlı, vurgulu konuşmalar, telsiz cızırtıları ve bilgisayar klavyelerinin tıkırtıları bir uğultu halinde yükseldi. Selin, laptopuyla birlikte operasyon odasına geçmiş, ekranlarındaki uydu görüntüleri, liman planları ve canlı sinyal takibini duvara yansıtan büyük ekrana aktarıyordu. Her bir nokta, her bir hareket, titizlikle izleniyor ve koordine ediliyordu.

Özel Harekat ekibinin deniz birimine yapılan haber, onları da hazırlığa sevk etti. Sivil araçlar, lojistik ekipler tarafından hazırlanıp sürücülere teslim ediliyor, her bir araca konum ve görev talimatları veriliyordu. Liman çevresi, görünmez bir çemberle sarılmak üzereydi.

Bu koordineli hareketliliğin tam ortasında, Okan ve Akif, siyah, sessiz, motosikletli polis eskortu eşliğinde iki ayrı araçla binanın önünden ayrıldılar. Okan'ın yüzü, aracın içindeki loş ışıkta taş kesilmiş gibiydi. Gözleri önündeki yola dikilmişti, ama zihni operasyonun her detayında, her olası senaryoda dolaşıyordu. Akif ise yanındaki araçta, telsizden gelen son hazırlık raporlarını dinliyor, bazen kesik komutlarla yanıt veriyordu.

Dışarıda, şehir kendini geceye bırakmıştı. Sokak lambaları ve bina ışıkları, asfaltın ıslak yüzeyinde kayıyor, gündüzün kalabalığı yerini seyrek araçlara ve derin bir sessizliğe bırakıyordu. Saat, geceyle buluşmanın o tehlikeli, her şeyin daha keskin, daha gizemli göründüğü vaktine doğru ilerliyordu. Hava serin ve ağırdı, yaklaşan bir şeyin habercisi gibiydi.

Sonunda, araçlar endüstriyel limanın loş, tenha sokaklarında sessizce yol alarak belirlenen koordinatlara ulaştı. Motorlar kapandı, içerdeki son telsiz cızırtıları da kesildi. Gece, aniden derin ve ağır bir sessizliğe büründü; sadece uzaktan gelen dalga hışırtıları ve rüzgarın tellere vuruşu duyuluyordu.

Gözle görülür bir hareket yoktu, ama her şey planlandığı gibi işliyordu. Kara birimindeki sivil araçlar, liman çevresindeki stratejik noktalara, karanlık köşelere, boş depo girişlerine çoktan yerleşmiş, görünmez bir çember oluşturmuştu. Özel Harekat'ın deniz timi ise, kıyıdan belli bir mesafede, teknelerinin motorları rölantide, siyah suyun üzerinde sabit duruyor, son emri bekliyordu. Herkes, her şey, görünmez iplerle birbirine bağlıydı.

Okan ve Akif, aynı anda kapılarını açtılar. Soğuk, tuzlu gece havası yüzlerine vurdu. Hareketleri senkronize ve sese duyarlıydı; kapılar yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan kapatıldı. Ellerinde, karanlıkta mat bir parıltı yayan tabancaları vardı. Okan, silahını iki eliyle kavrayıp vücuduna yakın tuttu, gözleri hemen önlerindeki iskeleye ve onun sonundaki karanlık tekne silüetine kilitlendi. Akif de aynı pozisyonu aldı, bir adım geride ve biraz yanda, Okan'ın kör noktasını kapatacak şekilde.

Sis, adeta yoğun, nemli bir battaniye gibi her yanı sarmıştı. Soğuk, kemikleri ısıran bir rüzgârla birleşiyor, konteynerlerin arasındaki dar geçitlerde ıslık çalıyordu. Okan, sırtını soğuk metal bir konteynere dayamış, nefesini tutmuş, kulak kesilmişti. Kalbi, göğüs kafesinde bir dövüş davulu gibi gümbürdüyordu. Sağ eli, terlemiş avucunda, namlusu aşağıya doğru tuttuğu tabancasını sıkıca kavramıştı. Her bir kası gergin, her duyusu son derece açıktı.

Akif, Okan'ın sadece iki adım gerisindeydi. Onun da tüm bedeni tetikteydi. Omuzları gergin, boynu ileri uzamış, gözleri sislere karışmış karanlığın derinliklerini tarıyordu. Her gölgeyi, her kıpırtıyı potansiyel bir tehdit olarak değerlendiriyordu. Sağ eli, göğsüne yakın bir pozisyonda, sımsıkı kavradığı silahını tutuyordu. Parmağı tetiğin kıvrımına yerleşmiş, ama tetikte değildi; Okan'ın talimatını bekliyordu.

Ve sonra, sisin yoğun perdesinin ardında, belirsiz bir silüet kıpırdandı.

Bu bir anlık hareketti, bir gölge oyunundaki bir titreşim kadar kısa. Ama Okan'ın eğitilmiş içgüdüleri, bir şimşek hızıyla devreye girdi. Vücudu, düşünen beyninden önce harekete geçti. Bir milisaniyeden daha kısa bir sürede, ağırlık merkezini alçaltıp silahını iki eliyle kavradı ve namluyu tam olarak silüetin merkezine doğrulttu. Parmak tetiğin kenarına, baskı uygulamaya hazır bir şekilde yerleşmişti.

Ancak, tam o anda, sisin perdesi bir an için aralandı. Ve Okan, karşısındaki silüetin de aynı anda, aynı ölümcül hız ve kesinlikle kendisine bir silah doğrulttuğunu gördü. İki namlu, sisle dolu dar geçitte birbirine kitlenmişti. Zaman dondu. Rüzgâr bile kesilmiş gibiydi. Okan'ın gözleri, karşısındaki figürün ellerine, silahı nasıl tuttuğuna, duruşuna odaklandı. Bu bir polis pozisyonu muydu? Yoksa...?

Sis, ince bir perdeyi andırarak hafifçe dağılır gibi oldu ve arkasındaki silüet netleşti. Okan'ın yüzündeki tüm kaslar dondu, gözleri faltaşı gibi açıldı. Nefesi, boğazında bir düğüm gibi sıkışıp kaldı. Doğrulttuğu silahın namlusunun ucunda, o en son görmeyi beklediği, en güvendiği yüz duruyordu.

"Vera?"

Bölüm : 17.01.2026 18:53 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...