39. Bölüm

BÖLÜM 39

amberwatson
amberwatson

Okan, donup kalmıştı. Gözleri, sisin içinden beliren, karanlıkta seçilen o silüete kilitlenmişti. Zihni, bir an için tamamen boşalmış, tüm düşünceler, tüm planlar bu beklenmedik karşılaşmanın şokuyla silinip gitmişti. Sadece bakıyordu. Kalbi, göğsünde adeta patlayacakmış gibi hızla çarpıyordu, kulaklarında bir uğultu yükseliyordu. Nefesi kesilmiş gibiydi.

Sesinden şok ve inanmazlık taşıyordu. Bu bir rüya, bir halüsinasyon olmalıydı. Ama orada, dimdik, elinde kendisine doğrultulmuş bir silah tutan, gerçekten de sevgilisi Vera'ydı.

"Okan? Senin ne işin var burada?"

Vera'nın sesi daha sakin ama gözlerindeki keskinlik ve silahını hiç kıpırdatmadan tutuşu, durumun vahametini anlatmaya yetiyordu.

Okan, başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissetti. İçi içine sığmıyor, beyni bu gerçeği işlemekte zorlanıyordu. Derin, hırıltılı bir iç çekişle, neredeyse yalvarırcasına konuştu:

"Vera... Lütfen. Şaka yapıyorum de bana.

Vera'nın dudaklarında acımasız, ince bir gülümseme belirdi. Okan'a göre çok daha pervasız, çok daha gayri ciddi bir tavırla başını iki yana salladı. "Değil, maalesef canım."

Tam o sırada, Okan'ın birkaç adım gerisinden, Akif'in boğuk, şok içindeki sesi duyuldu: "Vera?"

Akif de silahını doğrultmuş, ama nişan aldığı hedefe inanamıyor gibiydi. Yüzü bembeyaz olmuştu.

Arkalarındaki gemiden, Fransızca gür bir ses yankılandı: "Vous les connaissez?" (Onları tanıyor musun?)

Vera, gözlerini Okan'dan ayırmadan, akıcı ve kendinden emin bir Fransızca'yla, sesi buz gibi ve kontrollü yanıt verdi: "Ne vous inquiétez pas. Je m'en occupe." (Merak etme. Buradakilerle ben ilgilenirim.)

"Vera," dedi, sesi gergin ama zoraki bir sakinlikle Okan, "Silahını indir. Lütfen. Uzatmayalım bu konuyu.”

Selin Fransızlar da orada olabilir Başkomiserim, dediğinde karşılaşacağı Fransız’ın Vera olacağı aklının ucundan bile geçmezdi. Meğer farkında olmadan ikisi de ayrı saflarda aynı adamın peşindeydiler.

Vera, hafifçe başını yana eğdi. Sis, saçlarının tellerine incecik boncuklar misali takılmıştı. Dudaklarında, Okan'ı çıldırtan o bildik, pervasız, hafif flörtöz gülümseme vardı. Ama gözleri... Gözleri çelik gibi sert ve kararlıydı.

"Canım," diye karşılık verdi, sesi adeta okşayıcı bir tehdit gibi süzülüyordu sisin arasından, "Sen de biliyorsun ki, silahımı indiren ben olmayacağım. O yüzden bence de uzatma ve sen indir şu silahını."

"Bu bir oyun değil, Vera!" Okan’ın sesindeki gerginlik, rıhtımın nemli havasında yankılandı. Vera’nın arkasındaki gemiyi işaret etti. "Samir’i almam lazım.” Samir’in fransızlar tarafından kendilerden önce ele geçirilip orada tutulduğundan emin olmuştu.

Vera'nın sesi, Okan'ın yalvaran tonuna keskin ve net bir cevap oldu. Sis onun yüz ifadesini biraz daha yumuşatıyor gibiydi, ama sesindeki çelik gibi irade her kelimeyi bıçak gibi kesiyordu. "Onu sana veremem, Okan."

Bu bir açıklama değil, bir emirdi. O kadar kesin ve tartışmaya kapalı bir tondaydı ki, aralarındaki birkaç metre mesafeyi aşılmaz bir uçuruma dönüştürdü. Okan'ın yüzündeki son umut ışığı da söndü.

Genç polisin yumrukları öfkeden taş kesilmişti. Derin, sarsıntılı bir nefes aldı; sakinleşmek için değil, içinde kaynayan fırtınayı kontrol altına alabilmek için. Gözlerini Vera'nın gözlerine dikti, bakışlarıyla son bir anlayış arıyor, son bir köprü kurmaya çalışıyordu.

"O adam," diye başladı, sesi öfkenin ve çaresizliğin ağırlığıyla titreyerek, "benim ülkemde aklanan kara paranın baş aktörü ve Eylem'in davası için de çok önemli bir sanık." Bu benim soruşturmam, benim toprağımın, benim insanlarımın meselesi." Sesinin tonu, sonunda yalvarışa dönüştü. "Neden... neden işimi bu kadar zorlaştırıyorsun?"

Vera, silahını hâlâ Okan'a doğrultuyordu, ama tutuşu rahat, neredeyse kayıtsızdı; bir kalemi ya da bir bardak kahveyi tutar gibi. Bu, onun ölümle olan rahat ilişkisinin ürpertici bir kanıtıydı.

"Ben daha büyük bir tabloya bakıyorum, aşkım," diye karşılık verdi, sesi sakin ve hatta biraz dalgın. "Diplomatik krizler, uluslararası dengeler..." Duraksadı, gözleri aniden keskinleşerek, bakışları Okan'ı delip geçercesine. "O tanığın senin eline geçmesi, Fransa'nın bölgedeki ittifaklarını sarsacak. O adam, senin ülkende olduğu kadar, benim ülkemde de aranan bir suçlu. Bu sadece basit bir cinayet vakası değil, bir domino taşı. Ve ben, ilk taşın düşmesine izin veremem." Son cümleyi, nihai bir kararlılıkla vurguladı: "O tanık seninle gelmeyecek."

Okan, şok içindeydi. Evet, Samir olayı, uluslararası bağlantılarıyla, Fransa'yı başından beri ilgilendiriyordu. Bu mantıklıydı. Ama Vera'nın bu adamın peşinde olacağını, daha da kötüsü, burada, şu anda, bu sisli karanlıkta karşısına dikileceğini... Bunu hiç beklemiyordu işte, nasıl beklesindi ki?

İçinden, kaderin acımasız oyununa lanet okudu. Bu, sadece mesleki bir çatışma değildi. Kişisel ile profesyonel, sevgi ile görev, şimdi bu ıssız sokakta, buz gibi bir çelişkiyle iç içe geçmişti. Gözleri, sisin ardındaki o tanıdık duruşu, o keskin profili seçmeye çalışırken, içinde garip bir boşluk, acı bir sıkışma hissetti. Onunla, böyle karşı karşıya gelmek... Bu, tüm senaryoların en kötüsüydü.

Okan, silahını daha da sıkı kavradı. Namluyu Vera'ya doğrultmak, onun yüzünü bir silahın hedef nişangahıyla çerçevelemek, midesini bulandırıyor, içini bir korku ve iğrenme duygusuyla dolduruyordu.

"Vera, lütfen," diye fısıldadı, sesi neredeyse kırılarak. "Yanlış taraftasın. Silahını bırak ve kenara çekil. Bu işin sonu iyi bitmeyecek."

"Yanlış taraf mı?" Vera'nın dudaklarından hafif, hırçın bir kahkaha döküldü, sisin içinde kaybolup giderek. "Canımın içi, bu işte 'doğru' ya da 'yanlış' diye bir şey yok. Sadece... farklı bakış açıları var. Ve şu an senin bakış açın, benimkinden talihsiz bir şekilde farklı."

Tam o sırada, arkalarındaki gemiden bir metalik gürültü, aceleci ayak sesleri duyuldu. Vera'nın gözleri bir saniyeliğine oraya kaydı, profesyonel bir içgüdüyle durumu kontrol etti, sonra tüm dikkatini yeniden Okan'a odakladı. Bu sefer sesi daha alçak, daha yalındı, tüm oyunbazlıktan arınmıştı.

"Bak," dedi, her kelimesi net ve ağır. "Geri dön. Bu senin için daha iyi olur. Samir güvende olacak, sadece... farklı bir yerde, farklı koşullarda."

"Güvende mi? Adalet anlayışın bu mu sahiden?" Okan'ın sabrı taşmıştı. Artık yalvarmıyor, haykırıyordu. "O burada kalacak Vera, o adam bana lazım."

Vera'nın yüzündeki o rahat, pervasız ifade bir an için silindi. Yerini, çelikten bir maske aldı. Soğuk, mesafeli ve kesinlikle acımasızdı bakışları. Gözleri, Okan'ın içine işleyen bir buz mızrağı gibiydi. "Benim adaletim," diye vurguladı, "şu an bu geminin güvenliğinden ve Fransa'nın ulusal çıkarlarından yana. Son kez söylüyorum, Okan. Çekil."

Sis, iki sevgilinin, artık bir düşman olan iki profesyonelin arasında, ağır ve soğuk bir perde gibi sarkıyordu. İki silah hâlâ birbirine doğrultuluydu, iki çift göz, bir zamanlar sevgiyle bakan gözler, şimdi ölümcül bir dansın eşiğinde birbirini delip geçmeye çalışıyordu.

Aniden Fransız tarafından, geminden patlayan silah sesi, geceyi bir bıçak gibi yırtıp limanın sessizliğini paramparça etti. Kurşun, Okan'ın hemen yanındaki konteynere saplanarak çınlama yaptı. Bu bir ihanetin ve savaşın başlangıç sinyaliydi.

Okan'ın telsizden gelen sesi, soğukkanlı ama tüm aciliyetiyle limana yayıldı: "Tüm birimler! Sıcak temas! Destek devreye girsin!"

Emri takip eden birkaç saniye içinde, liman adeta bir yılan gibi uyandı. Kulakları sağır eden sirenler ötmeye, projektörlerin güçlü ışıkları karanlık köşeleri aydınlatmaya başladı. Konteyner labirentinin aralarından, koyu renk üniformalarıyla Türk timleri, gölgelerden fırlayan şimşekler gibi belirdi. Yoğun silah sesleri çelik yığınlarında yankılandı.

Limanın loş ışıklarında Vera, bir hayalet gibi kalabalığın arasına karışıverdi. Okan ise onun peşinde bir gölgeydi; nefes nefese, her kası gergin bir halde onu takip ediyordu. Vera onun peşinden de Okan binlerce tonluk konteynırların arasında koşturmaya başladılar.

Bu kovalamaca yorucuydu. Daracık geçitlerde keskin dönüşler yapıyor, bir konteynerin tepesine tırmanıp öbür tarafa atlıyor, çelik merdivenlerden aşağı kayıyorlardı. Her nefes ciğerlerini yakıyor, her kalp atışı kulaklarında gümbürdüyordu. İki eğitimli atletin fiziksel sınırlarını zorlayan acımasız bir danstı bu.

Vera, bir virajı dönerken ıslak bir yüzeyde ayağı kaydı. Dengesi bir an bozuldu. Okan’ın beklediği andı bu. Tüm gücüyle, bir panter gibi üzerine atıldı. Ama kontrolü asla elden bırakmadı. Onu sert betona değil, kendi bedenine çarparak, kollarıyla sıkıca sarıp yumuşattı. İkisi de nefes nefese, göğüs göğüse, yüz yüze kaldılar. Okan üstte, Vera ise onun kolları arasında hapsolmuştu.

Okan'ın tutuşu, onu incitmeyecek kadar nazik, ama kaçmasına izin vermeyecek kadar güçlüydü. Gözleri, bir anlığına Vera'nın bakışlarına takıldı. "Vera, dur—" diye boğuk bir sesle başladı.

Ama Vera, sözünü bitirmesine fırsat vermedi. Uzun eğitiminin verdiği çeviklikle, bir anlık bir çabayla, Okan'ın kavrayışındaki küçük bir boşluğu buldu. Dirseğini hızla Okan'ın kaburgalarının altına vurdu – incitmek için değil, şaşırtmak ve oyalamak için. Okan, beklenmedik darbe ve hafif acıyla biraz gevşer gibi oldu. Vera, bu fırsatı anında değerlendirdi. Diğer elini serbest bıraktı ve Okan'ın kolunu kavradığı yerden aşağıya doğru kuvvetle ittirdi, kendi bedenini yana doğru kaydırdı. Bir saniye içinde, Okan'ın sıkı kavrayışından kurtulmuş, yuvarlanarak birkaç adım ötede, dizlerinin üzerine kalkmıştı. Soluk soluğaydı, saçları yüzüne yapışmıştı.

Okan da hemen toparlandı, ayağa fırladı. "Vera, dinle beni!" diye seslendi, ama Vera zaten harekete geçmişti.

Vera, ayağa kalkarken, Okan'ın tekrar üzerine atılacağını biliyordu. Onun hamlesini önceden sezdi. Okan ileri atılırken, Vera geriye doğru hızla bir adım attı, böylece Okan'ın hamlesi boşa çıktı, genç adam bir saniyeliğine dengesini kaybeder gibi oldu.

Vera, bu kısa açıklığı değerlendirdi. Okan'a son bir bakış attı – gözlerinde karmaşık bir şeyler vardı: özür, aciliyet, belki de bir uyarı. Sonra, döndü ve hızla, sisin ve karanlığın içine doğru koşmaya başladı. Adımları, ıslak zeminde çabuk ve sessizdi.

Okan Vera'nın silüetinin kaybolmak üzere olduğunu gördü.

Genç kadının peşinden, tüm gücüyle koştu. Sis, onları yalnız bırakan bir labirent gibiydi. Vera'nın ayak sesleri önden geliyor, Okan onun soluk sesini, nefes alışını takip ediyordu. Kalbi, hem eforla hem de içindeki fırtınayla deli gibi atıyordu. Vera, bir ara sokağa saptı. Burası daha dar, iki yüksek duvarın arasındaydı, bir çıkmaz sokak gibi görünüyordu.

Kaçacak yer yoktu. Vera, duvarın dibinde durdu, sırtını tuğlalara dayayıp döndü. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor, gözlerinde bir panik değil, bitkin bir mücadele ışığı vardı. Okan, sokağın girişinde durdu. Vera'yı tuzağa düşürdüğünü biliyordu. Yavaş, kararlı adımlarla ona doğru ilerledi. Vera, kaçacak yer olmadığını anlamıştı. Gözleri Okan'ın üzerinde, tetikte ve hazırdı.

Okan, ona bir metre kala, beklenmedik bir hamle yaptı. Ani bir hızla ileri atıldı, ama bu sefer onu yakalamak için değil, onu duvara doğru itip sıkıştırmak için. Vera, savunma pozisyonu almaya çalıştı, ama Okan'ın momentumu ve gücü karşısında direnemedi. Okan, onu iki kolu arasına aldı, avuçları duvara, Vera'nın başının iki yanına dayandı.

Tam o sırada Vera, beklenmedik bir karşı hamle yapınca dengeler birden bozuldu ve ikisi birlikte yere yığıldı. Yerden kalkarken, Okan bu kez daha hazırlıklıydı. Hareketi daha güçlü, daha kontrollüydü. Vera'yı sımsıkı kavradı, incitmeden ama bütün vücut ağırlığıyla onu zapt ederek, kolları onun kollarını nazikçe ama kararlı bir şekilde sabitlemişti. Ancak bu bir tutuklama veya engellemeden çok, koruyucu bir kucaklamayı andırıyordu. Birbirlerine yapışan göğüsleri nefes nefese inip kalkıyor, sesli şekilde nefes alıyorlardı.

Vera artık kaçamazdı. Ama denemedi bile. Başını hafifçe çevirip Okan'ın kulağına doğru uzattı, nefesiyle karışık fısıldadı, dudakları neredeyse Okan'ın yanağına değiyordu:

"Kaçardım kaçmasına da" diye mırıldandı, sesinde belli belirsiz, cilveli bir gülümsemeyle. "Akşam aynı yatağa yatacağız nasılsa. Boşa enerji harcamak istemedim."

Okan, yüzünü ciddi tutmaya çalıştı. Görev bilinciyle flört eden bu tehlikeli oyun onu çıldırtıyor, ama aynı zamanda mest de ediyordu. “Niye gece gece bize böyle bir aksiyon yaşatıyorsun?” diye karşılık verdi, sesi gergin ve biraz kısılmıştı. “Kendini zorla tutuklatacaksın.”

Vera, onun bu ciddiyetle savaş halini görünce daha da keyiflendi. "Daha önce yaşanmayan şey mi?" diye çıkıştı, şımarık bir tonda. "Nasıl olsa çıkarırsın beni."

Bu sözler, aralarındaki o elektriği iyice alevlendirdi. Okan'ın onu tutuşu, bir polisin tutuklamasından çok, bir erkeğin, kendisine meydan okuyan, kaçamayacağını bilse bile onunla bu oyunu oynamaktan vazgeçmeyen kadını tutuşuydu. Nefesleri hâlâ hızlıydı, ama artık kovalamacanın değil, birbirlerine olan fiziksel ve duygusal yakınlığın verdiği bir heyecanla. Projektörler ortalığı aydınlatıyor, silah sesleri uzaklarda devam ediyordu, ama onların dünyası sadece birbirlerinin nefesinin sıcaklığı ve aralarındaki o yakıcı, tehlikeli çekimden ibaretti.

Vera, Okan'ın sıkıştırıcı tutuşuna karşılık kasıtlı bir gevşeme hareketi yaptı. Sanki direnişi tamamen bırakmış, teslim olmuş gibiydi. Ama bu, bir teslimiyetten çok daha başka bir şeydi. Okan'ın göğsüne iyice yaslanırken, boynunu yavaşça yana eğdi, dudakları Okan'ın çenesinin hemen altındaki çizgiye neredeyse değecek kadar yaklaştı. Sıcak nefesi Okan'ın derisine değdi. “İstesem senden kaçabilirdim, biliyorsun değil mi?”

Okan, Vera'nın göğsünü göğsüne iyice yaklaştırarak hafifçe sıkıştırdı. Nefesi, onun kulağının kenarında dolaştı. "Hiç zannetmiyorum," diye mırıldandı, sesi güven dolu ama altında bir meydan okuma yatıyordu. "Tam anlamıyla köşeye sıkışmıştın. Bırak bir şey yapmayı, nefes alacak alanın bile yoktu. Ne yapabilirdin ki?"

Vera, bu sözlere yavaş, şuh ve biraz da tehlikeli bir kahkaha ile karşılık verdi. Gövdesi, Okan'ın kolları arasında hafifçe titredi. "Bebeğim," diye fısıldadı, başını yana çevirerek dudaklarını onun dudaklarına neredeyse değdirecek kadar yaklaştırdı. "Senin canını yakmak istemedim sadece. Ama bir daha böyle bir pozisyona düşersek... benim dövüş yeteneklerimi hafife almamanı şiddetle tavsiye ederim. Çok daha... acı verici şekillerde tepki verebilirdim."

Okan da hafifçe güldü, ama bu gülüşte bir tetikte olma hali vardı. "Hafife aldığımı söyleyen kim?" diye sordu, sesi biraz daha kalınlaşmıştı. Kollarını, Vera'nın kollarının etrafında biraz daha sıkılaştırdı, onu tamamen hareketsiz ve savunmasız bırakmadan, sadece kontrolünün ne kadar mutlak olduğunu hatırlatacak kadar. "Senin ne kadar tehlikeli olduğunu en iyi ben bilirim. Her hamleni, her kaçışını ezberledim neredeyse."

Bir anlığına duraksadı, fısıltısı iyice derinleşti, sadece ikisinin duyabileceği kadar alçak ve özel bir hale geldi. "Ama işte bu yüzden eminim. Dövüşmek zorunda kalsak... yine de elimden kaçamazdın."

Vera, Okan’la şu an bu tartışmaya girmeyecekti. Şartlar farklı olsa, eli daha güçlü, kendi topraklarında olsa, emindi ki bu oyun bu kadar basit bitmezdi. Ama şimdi… Olacakları az çok tahmin ediyordu. Kendi kaçsa bile, ekibi sayıca üstün Türk polisine dayanamazdı. Samir muhakkak onların eline geçerdi. Kendi sevgilisiyle burada sahiden dövüşecek hali yoktu.

Ama anın tadını çıkarmaya kararlıydı.

Okan’ın gergin sözlerine karşılık, yüzünde yumuşak, hüzünlü ve bir o kadar da meydan okuyan bir gülümseme belirdi. “Sen öyle san, birtanem,” diye fısıldadı, sesi sanki bir ninni söylüyormuş gibi yumuşacıktı. “Dilerim Tanrı seni benim karşıma bir daha böyle bir pozisyonda hiç getirmesin. Çünkü…”

Sözünü tamamlamadan, hafifçe kıpırdandı. Bu, bir kaçış hamlesi değildi. Tam tersine, Okan’ın içine daha da yerleşmek gibiydi. Göğsünü Okan’ın göğsüne tamamen yaslayıp başını yana eğdi. Ardından, serbest kalan elini – yavaş, kasıtlı ve son derece şuh bir hareketle –Okan’ın onu tutan koluna ulaştırdı. Parmak uçlarıyla, Okan’ın bileğini, kolunun iç yüzeyini, o ince, hassas deriyi okşamaya başladı. Çok hafif, neredeyse hayali bir dokunuştu bu. Ama her temas, Okan’ın derisinde elektrik çarpmış gibi bir his bırakıyor olmalıydı.

“…Çünkü bir sonraki sefer,” diye devam etti, fısıltısı Okan’ın kulağına sıcak bir buğu gibi dolarken, “bu oyun böyle bitmez.”

Okan, Vera’nın o küçük temasının, şehvetle parlayan gözlerinin ve altında bilerek keyifle kıpırdanışının, görevin tam ortasında olduklarını ona unutturmasına izin vermemeye çalışıyordu.

Vera'yı nazik ama kararlı bir hareketle yüzüstü çevirdi. Onun kollarını arkasında birleştirirken, Vera'nın yüzünde bir direnç değil, neredeyse keyifli bir teslimiyet ifadesi vardı. Okan, kelepçeleri takarken, Vera hafifçe kıkırdadı "Bu tutuklanma işi alışkanlık yaptı, hoşuma gidiyor artık."

Okan, başını iki yana sallayarak, "Vera, hiç komik değil," dedi ama sesinin tonu ve dudaklarının kenarındaki o istemsiz kıpırtı, onun da bu absürt durumun absürtlüğünü takdir ettiğini ele veriyordu. Aslında bıyık altından gülümsüyordu.

Polis ışıklarının kırmızı ve mavi yansımaları limanın ıslak taşlarında dans ediyordu. Okan, Vera’yı sıkıca tutarak, diğer ekip üyelerinin ve gözaltına alınan diğer şüphelilerin bulunduğu ana birliğe doğru ilerledi.

Ve tam Vera’nın tahmin ettiği gibi, Samir, iki polisin arasında, elleri kelepçeli, asık suratla duruyordu.

Akif, onları uzaktan görünce panik içinde yanlarına koştu. Yüzünde hem rahatlama hem de şaşkınlık vardı. “Siz manyak gibi birbirinizden kaçıp birinizi mi kovaladınız sahiden?” diye çıkıştı, nefesi hızlı.

Okan, bıkmış, yorgun ve içinde hâlâ kaynayan bir öfkeyle söylenen bir ifadeyle, kollarının arasındaki kelepçeli tutsağını işaret etti. “Sor bakalım Vera Hanım’a.” diye gürledi, sesi gergin. “Gece gece niye bize böyle bir adrenalin yaşatmış. Biraz açıklık getirsin konuya.”

Vera ise, Okan’ın aksine, gayet neşeli ve keyfi yerinde görünüyordu. Başı dik, yüzünde hafif bir gülümsemeyle Akif’e göz kırptı. Okan onu, kullandığı sade görev aracının arka koltuğuna yerleştirmek için kapıyı açarken, Vera’nın rahat tavrı daha da belirginleşti.

“Biraz eğlendik, ne var bunda?” diye cevap verdi, sanki gece yarısı bir parkta buluşmaktan bahsediyor gibi. Arka koltukta otururken, başını hafifçe yana eğip, hâlâ dışarıda duran Okan’a baktı. Gözlerinde, az önce paylaştıkları her şeyin bilgisi, bir sırdaşlık ve bir dahaki sefere dair bir söz vardı. “Hem,” diye ekledi, sesi biraz daha alçalarak, ama Okan’ın duyabileceği kadar yüksek, “Başkomiserim çok ısrar etti. ‘Kaçamazsın’ falan diye. Ben de dayanamadım, küçük bir prova yapayım dedim.”

Okan, bu sözleri duyunca yutkundu. İçinden, o küstah gülümsemeyi aynen Vera’ya iade etmek, o meydan okuyan bakışlara karşılık vermek ve onunla bu tehlikeli, zekice oyuna devam etmek için yanıp tutuşuyordu. Dudaklarının kenarlarında, ona ait o bildik, sert gülümsemenin ilk kıvrımı hissedildi.

Ama yapamazdı.

Yönettiği bir operasyonun ortasındaydı. Ekip arkadaşları etraftaydı. Gözaltına alınan diğer şüpheliler, meraklı ve şaşkın bakışlarla onlara bakıyordu. Işıklar, kameralar, protokoller… Her şey, bu anın kişisel olmaktan çıkıp resmiyete dönüşmesini gerektiriyordu.

Yüzündeki o ilk gülümseme belirtisi, çabucak düz, profesyonel ve ifadesiz bir maskeye dönüştü. Vera’ya baktı, ama bakışları artık bir rakip veya bir sevgiliye değil, resmi bir tutukluya bakar gibiydi.

Ortalık yavaş yavaş toparlandı. Telsiz konuşmaları kesildi, koşturmacanın yerini düzenli bir hareketlilik aldı. Bütün şüpheliler tek tek araçlara bindirildi, tutanaklar tutuldu, ekipler görev paylaşımını tamamladı.

Okan, Vera’nın bindirildiği aracın sürücü koltuğuna geçti. Akif de sessizce ön yolcu koltuğuna yerleşti. Arka koltukta Vera dışında kimse yoktu; diğer memurlar farklı araçlara dağılmıştı.

Kapılar kapandığında içeride tuhaf bir sakinlik oluştu.

Okan kontağı çevirdi, araç ağır ağır limandan çıkışa doğru ilerlemeye başladı. Aynadan Vera’ya kısa bir bakış attı. Genç kadın hâlâ fazlasıyla rahattı; yüzünde az önceki kovalamacadan eser yoktu.

Birkaç saniyelik sessizliğin ardından Okan, direksiyonu tutan ellerini gevşetmeden konuştu.

“Akif,” dedi, gözünü yoldan ayırmadan.

“Efendim?”

“Vera’nın elindeki kelepçeyi aç.”

Akif bir an tereddüt etti. “Şimdi mi?”

“Evet şimdi,” dedi Okan sakin bir sesle. “Merkeze varınca tekrar takarız.”

Akif dikiz aynasından Vera’ya baktı. Vera kaşlarını kaldırıp hafifçe gülümsedi. “Görüyor musun Akif,” dedi yarı şaka yarı meydan okur bir sesle, “sevgilim kıyamıyor bana.”

Okan, dikiz aynasından Vera'nın gözlerine baktı. O karanlık, bilmiş bakışlar, aynada onunkilerle buluştu. Vera'nın yüzünde, az önceki o 'prova'nın keyfini çıkaran, bir sonraki hamleyi düşünen o tanıdık, çıldırtıcı gülümseme vardı. Okan, onun kendisini olur olmaz yerlerde, tam da böyle imkansız anlarda sınırları zorlamaya, onu deli etmeye bayıldığını çok iyi biliyordu. Ve şimdi, arabanın bu kapalı, mahrem kutusunda, işte yine başlıyordu.

“Tamam, açıldı,” diye mırıldandı Akif.

Kelepçenin mandalı çözülürken çıkan keskin, metalik takırtı, aracın kapalı ve boğucu havasında anlık bir yankı bıraktı. Akif, iki sevgili arasındaki gerilim yüklü bakışmalardan tamamen habersiz, başını hafifçe çevirip arka koltuktaki Vera’ya baktı; yüzünde, endişenin sitemle, gerçek bir kaygının ise hafif bir eğlenceyle harmanlandığı bir ifade vardı.

“Biz seni Fransa’dan döneceksin de şu çevirileri nihayet halledeceksin diye bekliyoruz,” dedi, sesi yorgun ama şefkat doluydu. “Bir bakıyoruz, Vera Samir’i kaçırmaya çalışıyor.” Cümlesini, sanki her şey bir şakaymış, sıradan bir maceraymış gibi hafif bir tonla bitirdi. Ancak sesinin altında, bu kadına duyduğu tartışılmaz hayranlığın izleri, bir çeşit saygılı korku gibi titriyordu.

“Senden gerçekten korkulur, Vera,” diye ekledi sonunda, başını sallayarak. Bu, bir övgüydü adeta.

Fakat Vera ona bakmıyordu. Gözleri, dikiz aynasından Okan’ın gözlerine kilitlenmişti. Okan’ın arkasında oturuyordu ve bu konum, onun yansımadaki bakışlarını tamamen kontrol edebilmesini sağlıyordu. Dudaklarının kenarında, yavaş yavaş, tanıdık ve son derece kendinden emin bir tebessüm belirdi. Bu gülümseme, bir meydan okumaydı.

“Çok alışmamak lazım rahatlığa,” dedi sakin bir sesle. “Her an tetikte olmanızı öneririm. Ne yapacağım belli olmaz.”

Okan aynada Vera'nın yansımasına baktı. Vera'nın bakışlarıyla buluşan o an, sessiz, keskin bir çarpışmaydı. Dudaklarındaki o hafif oynama, bastırılmış bir cevap, bir uyarı ya da belki de kabul işaretiydi. Ama sesi çıkmadı. Onun yerine, yalnızca kaşlarını, Vera'nın sözlerinin ağırlığını ve içerdiği sonsuz ihtimalleri kabul edercesine, zarif ve anlamlı bir hareketle kaldırdı.

Emniyetteki prosedürler, kâğıt imzalama, kimlik teyidi, fotoğraf çekimi derken herkese bir ömür gibi geldi. Ancak Vera da Okan da bu seferki durumun geçen seferki gibi Vera'nın uzun süreli tutukluluğuna yol açmayacağını biliyorlardı. Arka planda dönen diplomatik çarklar, değişen güç dengeleri ve Vera'nın bu seferki "oyununun" nispeten daha zararsız kalmış olması, işleri kolaylaştırmıştı. Bu yüzden, ikisi de beklenenden çok daha rahattı.

Mesele, birkaç evrak işi ve "gözlem altında tutulmak üzere serbest bırakılma" gibi esnek bir maddeyle neredeyse usulen halledildi. Samir'in ayrıntılı sorgusu ise "teknik sebepler" denilerek sabaha bırakıldı. Bu, herkesin bildiği bir oyalama taktiğiydi, ama o gece için bir soluk alma fırsatı anlamına da geliyordu.

Nihayet, emniyetin loş koridorlarında, resmi işlemlerin bitimine yakın, yine yalnız kaldılar bir an için. Okan, elindeki dosyayı kapatırken, kapının hemen dışında, duvara yaslanmış ayakta dikilen Vera'ya baktı. Yüzündeki o profesyonel maske hafifçe çatlamıştı.

"Teknik sebepler," diye mırıldandı, sesinde yorgun bir alay vardı. "Yani, herkesin uykuya ve seninle baş etmek için güç toplamaya ihtiyacı var."

Vera kollarını göğsünde kavuşturmuştu. O da yorulmuştu, ama gözleri hâlâ canlılıkla kıpırdıyordu. "Baş etmek mi?" diye tekrarladı, kaşlarını hafifçe kaldırarak. "Bence sen bu gece gayet iyi baş ettin, Başkomiser. Hatta," diye ekledi, sesini alçaltarak, "bir noktada neredeyse fazla iyi baş ediyordun.”

Okan, dosyayı sıkıca tuttu. Gözleri koridorun her iki ucunu kontrol etti. Boştu. "O bir taktikti," diye cevap verdi, ama kendi sesindeki gerginliği duyabiliyordu.

Vera, arkasındaki duvara yaslanmayı bırakıp tamamen ona döndü. Mesafe yeniden tehlikeli bir şekilde kapandı. "Öyle mi?" diye sordu, alaycı bir şaşkınlık ifadesi takınarak. "Sen bütün kaçma kovalamacalarda sanıkları kollarının arasında sıkıştırıp, kulaklarına nefesini üfleyerek uzatma yapıyorsun öyleyse." Konuşurken, gözleri Okan'ın gergin dudaklarına, sonra tekrar onun gözlerinin derinliklerine kaydı, bir cevap, bir çatlak arıyordu.

Okan nefesini tuttu. Bu oyuna direnmek yerine, içgüdüsel ve biraz da meydan okuyan bir şekilde dahil oldu. Gözlerini kırpmadan onun bakışlarını yakaladı. "Gerektiğinde evet," diye karşılık verdi, sesi alçak ama şaşırtıcı derecede sakindi. Bir adım daha attı, aralarındaki boşluğu neredeyse tamamen yok etti. Artık konuşmak için fısıldamaları bile gerekmiyordu. "Özellikle de sanık, kaçmak yerine... benimle oyun oynamayı tercih ettiğinde. O zaman yakın mesafe, psikolojik baskının bir parçası haline gelir." Duraksadı, gözleri Vera'nın dudaklarında gezindi, aynı onun yaptığı gibi. "Etkili olduğunu söyleyebiliriz, değil mi? Sende işe yaradı."

Vera Okan’a iyice yaklaştı. Uzun, zarif parmaklarını uzattı ve genç adamın yakasını düzeltiyormuş gibi yaptı. Dokunuşu hafif, ama kasıtlıydı; parmak uçları Okan’ın boynunun yan tarafındaki hassas deriye temas etti, belki de bir saniyeden az süren bir temas.

Mavi gözleri, dışarıdan süzülen şehir ışıklarının yansımalarıyla bir yanıp bir sönüyordu; derin ve tekinsiz bir su birikintisine düşen yıldırımlar gibi. Işıltı, onların içinde kayboluyor, bir an için görünür oluyor, sonra yeniden o dipsiz karanlığa gömülüyordu. Bakışları, Okan'ın gözlerinin derinliklerine kilitlenmişti.

"Sende," diye fısıldadı, sesi bir ipek kadar yumuşak, bir jilet kadar keskindi. Duraksadı, sanki bir sonraki kelimelerin tadını çıkarırcasına. "...benim üzerimde, başka işe yarayacak taktikler var. "Onlara mı geçsek artık?" diye ekledi.

Okan, göğsünün altında bir çekiç gibi atmaya başlayan kalbini susturamıyordu. Vera'nın dokunuşu, teninde elektrik çarpmışçasına bir iz bırakmıştı. Dayanacak gücü kalmamıştı. Derin, bir nefes aldı, göğsü kabardı. Gözlerini kapayıp açtı, sonra hızla etrafına baktı. Koridor boştu, ama burada, emniyet binasının içinde daha fazla kalamazlardı.

Akif'e kısa, resmi bir selamla veda edip, görevin tamamlandığına dair gerekli formaliteleri en kısa sürede hallettiler. Gecenin o sessiz, ağır saatlerinde, emniyet binasının loş koridorlarından hızla ayrıldılar. Binasının dışına adımlarını attıklarında, şehrin o gece yarısı soluk alıp verişine karıştılar. Açık bulvarlar, arabanın far ışıklarında birbirini kovalayan çizgiler gibiydi. Yolculuk kısaydı, çünkü trafik yoktu ve ikisi de sanki aynı dürtüyle hareket ediyor gibi, zamana karşı yarışıyorlardı.

Arabada neredeyse hiç konuşulmadı. Vera Samir’le ilgili bildiklerini kısaca özetledi sadece. Sonrasında hakim olan sessizlik, boş bir sessizlik değil, fısıltılarla, nefes alışverişlerle, direksiyondaki parmakların gergin hareketleriyle dolu, elektrik yüklü bir varlıktı adeta. Vera, dikiz aynasından veya yandan geçen ışıkların aydınlattığı Okan'ın profilinden gözünü ayırmıyordu. Okan ise önüne, yola kilitlenmişti, ama dikkati tamamen yanındaki kadının varlığındaydı; her hareketinde, her soluk alışında.

Araba nihayet apartmanın önünde durduğunda, kapılar neredeyse aynı anda açıldı. Adımlar hızlı ve kararlıydı. Giriş kapısına yöneldiler. Asansörün kırmızı ışığı katları gösteriyordu, ama beklemek mümkün değildi. Bakışları anlaştı. Hiçbir şey söylemeden, merdivenlere yöneldiler. Ayak sesleri, beton boşlukta yankılanarak, üst katlara tırmanışlarının ritmini tutturdu.

Vera, bir adım geride, Okan'ı izliyordu. O an, onu durdursa, merdiven sahanlığında, duvara yaslayıp, limanda başlayan o tehlikeli dansı burada tamamlayabilirdi. Okan'ın dudaklarına yapışabilirdi. Ama yapmadı. Okan'ın apartmandaki "Saygın Başkomiser" kimliğini biliyordu. Komşuların kulakları, kapı aralıklarındaki gözleri... Onun itibarını, bu şekilde sarsmak istemedi.

Üçüncü katta, koridora çıktılar. Okan, cebinden anahtarları çıkardı. Elleri, bir süredir bastırdığı gerilim ve acelecilikle titriyordu. Anahtarlar metalik bir şıkırtıyla birbirine karıştı. Doğru anahtarı buldu, deliğe doğru götürdü, ama hareketi o kadar aceleciydi ki, anahtar birkaç kez metal çerçeveye çarptı, giremedi.

Kapı nihayet açıldı ve Vera, hiç beklemeden, içeriye bir gölge gibi süzüldü. Okan daha arkasından girerken, kapıyı tam kapatmaya, hatta elindeki anahtarı uygun bir yere koymaya bile fırsat bulamadan, Vera, onu güçlü bir hamleyle, henüz tam kapanmamış kapının ahşabına sertçe yasladı, kapı kapandı.

Vera'nın dudaklarının onunkileri saliseler içinde ele geçiriverdi. Bu bir öpüş değildi; bir ele geçiriş, bir itiraf, limanda başlayan tüm o gerilimin patlayan bir volkan gibi dışa vurumuydu. Açlık vardı dudaklarında, çaresizlik ve uzun süre ertelenmiş bir arzunun saldırganlığı.

Gün boyunca Vera, onunla bir kedinin fareyle oynadığı gibi oynamıştı. O kendinden emin, gizemli bakışlarıyla, dudaklarının kenarındaki o belli belirsiz, anlam yüklü gülümsemesiyle, sözlerinin altına gizlediği çift anlamlarla, imalarla. Onu deli etmiş, sabrının sınırlarını adeta bir cerrah titizliğiyle kesip biçmiş, her tepkisini, her kasılmasını izlemişti. Açıkça bir provokasyondu bu. Ve Okan, tüm gün bu provokasyonun altında, için için yanmıştı. Nihayet ışık yeşil olmuştu. Artık kedi fare oyunu sona ermişti.

Okan da anında uyum sağladı bu öpücüğe. Avuçlarındaki anahtarlar, parmaklarından kayıp yere düştü, metalik bir çınlamayla halının üzerine serpildi. Boşalan elleri, hemen Vera'nın yüzündeki yerini aldı. Onun çenesini, yanaklarını, başını tutarak, sanki kaybolmuş bir hazineyi yeniden keşfediyormuş gibi, avuçlarının arasına aldı.

Vera Fransa'ya gideli altı üstü birkaç gün olmuştu. Ama sanki aylardır, yıllardır birbirlerini görmemiş gibiydiler.

Öpüşmeleri sertti, agresifti. Dişler hafifçe dudaklara değiyor, nefesler zorlanarak alınıp veriliyor, dünyanın geri kalanı kapının ötesinde eriyip gidiyordu. Ama derinliklerinde, tüm bu saldırganlığın altında, karşı konulmaz bir özlem ve güven yatıyordu. Vera'nın elleri Okan'ın saçlarına daldı, onu kendine doğru çekti.

Okan, içinde uyanan o ilkel, bastırılmış gücü artık dizginleyemedi. Avuçları Vera'nın beline, kaburgalarının altına kaydı ve onu kendi etrafında, güçlü ama kontrollü bir dönüşle çevirdi. Bir anda konumlar değişti. Şimdi Vera, kapının soğuk, pürüzlü yüzeyi ile Okan'ın sıcak, gergin bedeni arasında sıkışmıştı.

Dudakları, Vera'nın dudaklarından ayrıldı ve aynı açlıkla, aynı agresif hızla, onun boynunun açık kısmına yöneldi. Vera'nın ince, kadifemsi teni, Okan'ın sıcak nefesiyle buluştuğunda bir ürperti dalgası yayıldı içine. Okan'ın dudakları ve dili, onun çene hattından aşağı, boynunun yan tarafına, oradan da köprücük kemiğinin o narin girintisine doğru acımasız bir hızla ilerledi. Öpüşleri ufak ısırıklarla bölünüyordu. Bu ufak ısırıklar öyle iddialı, öyle sahiplenici dokunuşlardı ki, her biri deride ateşten bir iz bırakıyor gibiydi.

Vera'nın ciğerlerinden, derinlerden, boğuk ve titreyen bir "Ah..." sesi yükseldi. Boynunu Okan'a daha da fazla sundu, bir teslimiyet ve davetin aynı anda işaretiydi.

Okan, bu sesi duyduğunda, daha da körüklenmiş bir arzu parladı içinde. Aynı acımasız kararlılıkla, Vera'nın gömleğinin yakasına yöneldi. İnce kumaş, onun ilerleyişine engel değildi. Parmakları, gömleğin düğmelerini bulmakta gecikmedi. Hareketleri hala aceleci ve agresifti, ama artık bir amaca yönelikti. İlk düğme, parmaklarının baskısıyla zorlanarak açıldı. Okan'ın dudakları, açılan bu yeni, sıcak cilt parçasına, köprücük kemiğinin hemen altındaki o içe doğru eğimli yere hemen indi. İkinci düğme daha kolay geldi. Ve her açılan düğme, her ortaya çıkan santim, Vera'nın nefes alışını biraz daha hızlandırıyor, iç geçirişlerinin yoğunluğunu artırıyordu.

Okan'ın dudakları ve dili, Vera'nın gömleğinin açılan yarığından sızan cildinde ilerlerken, her temas, her sıcak nefes, genç kadının bedeninde bir kasılma, zihninde bir kıvılcım daha yaratıyordu. Okan, onun göğüslerine tamamen indiğinde, Vera'nın parmakları onun saçlarına daha da sıkı dolandı; hafif olmayan bir güçle çekiştirmeye başladı.

Birkaç saniye sonra Okan'ın saçlarından sıkıca tutan ellerini kullanarak, onun başını, tüm o yoğun odak noktasından, zorla ama aynı zamanda acil bir ihtiyaçla kaldırdı.

Okan şaşkınlıkla yukarı baktı, gözleri karanlıkta parıldadı, dudakları hâlâ nemli ve soluk soluğaydı. Ama bir saniyeliğine bile bakışamadılar.

Çünkü Vera, "susuz kalmışçasına" tabirinin tam anlamını gösterircesine, ona doğru atıldı. Bu bir öpüş değil, bir hayatta kalma içgüdüsüydü. Sanki Okan'ın dudakları, onun için en derin, en acil su kaynağıymış gibi. Dudaklarını Okan'ınkilerin üzerine adeta mühürledi. Bu seferki öpüş, daha önceki agresif hakimiyetten farklıydı. İçinde çaresiz bir ihtiyaç, derin bir özlem ve kısa bir süreliğine kaybettiği kontrolü, en yakın olduğu yerden -Okan'ın nefesinden, dudaklarından- geri kazanma çabası vardı.

Öpüşleri daha derin, daha kaotik, daha az nefesliydi. Vera, Okan'ın alt dudağını kendi dişlerinin arasına hapsedip, ona aynı acımasız tutkuyu, aynı açlığı geri verdi. Elleri, Okan'ın yüzünün yanlarından boynuna, omuzlarına kaydı, onu kendine çekmeye, hiçbir boşluk bırakmamaya çalıştı.

Aralarındaki mesafe öylesine azalmıştı ki, nefesleri aynı havayı tüketiyor, kalp atışlarının gürültüsü birbirine karışıyordu. Vera'nın Okan'ın kemer tokasına giden elleri titriyor, parmakları metal klipsi açmaya çalışırken kayıyordu. Acele, her hareketi hantallaştırıyor, basit bir mekanizma bile aşılamaz bir engel gibi görünüyordu. Tüm gün süren zihinsel kovalamaca, bakışların, kelimelerin ve imaların tehlikeli dansı, artık patlamaya hazır, somut bir fizikselliğe dönüşmüştü. İçlerinde biriken gerilim o kadar yoğundu ki, yavaşlamak, plan yapmak, yatak rahatlığına doğru hareket etmek bile düşünülemezdi. Sabır diye bir şey kalmamıştı; tükenmişti. Yerini, ilkel ve acil bir ihtiyaç almıştı.

Okan, Vera'nın titreyen, sabırsız parmaklarının kemer tokasında çaresizce kayışını bir an izledi. Gözlerinde, karanlığın derinliklerinde yanan bir ateş vardı. Vera'nın ellerini, kemerinin metal soğukluğundan nazikçe ama tartışmasız bir şekilde uzaklaştırdı. Yerine geçti. Onun yapamadığını, tek bir akıcı, keskin hareketle yaptı; tokayı çözdü, metalin tak sesi, antredeki boğuk nefeslerin arasında yankılandı.

Kararlı bir hamleyle, kollarını Vera'nın beline doladı ve onu, yerden hafifçe kaldırarak, tamamen kendine doğru çekti. Vera, bu ani hareketle iç geçirdi, kollarını Okan'ın boynuna doladı. Birkaç kısa, aceleci adımın ardından, Okan onu nazikçe ama hiç vakit kaybetmeden, hemen yandaki geniş komodinin üzerine oturttu. Bu pozisyon onu bacakları tam Okan’ın önünde aralanacak şekilde yerleştirmişti.

Ve sonra Okan, beklenmedik, stratejik bir hamle yaptı. Kendi üzerindeki engelleri görmezden gelerek, tüm dikkatini ona yöneltti. Eğildi, gözleri karanlıkta Vera'nın gözlerine kilitlenmiş halde. Elleri, onun beline, pantolonunun üst kısmına gitti. Başparmağı, düğmenin üzerinde bir an gezindi, sonra hafif bir baskıyla onu yerinden çıkardı.

Okan fermuarı indirdikçe, Vera'nın elleri de ona katıldı; pantolonunun bel kısmını aşağı itmek, bacaklarından çıkarmak için aceleci hareketlerle ona yardım ediyordu. "Çabuk," diye mırıldandı, sesi boğuk ve nefessiz, neredeyse bir yalvarıştı. İçindeki yangın, giysilerin en ufak dokunuşunu bile dayanılmaz kılıyordu.

Okan, sonunda direncini kırdı. Vera'nın pantolonunu ve iç çamaşırını kalçalarından, uyluklarından aşağı çekti ve ayak bileklerinden çıkarıp bir kenara attı. Artık arada hiçbir engel kalmamıştı. Komodinin soğuk ahşabına karşı Vera'nın çıplak teni, Okan'ın elleri için bir davetti.

Genç polis de daha fazla bekleyemedi. Kendi kıyafetlerinin de lazım olan kadarından aceleyle kurtuldu.

Vera bacaklarını iyice araladı. Okan, Vera'yı komodinin kenarına, kendine doğru çekti.

Ve nihayet kendini onun sıcaklığına bıraktı. Tüm gün süren zihinsel gerilim, alaycı bakışlar, tehlikeli flörtler ve bastırılmış arzular, şimdi bedensel, çıplak, acımasız bir dilde konuşuluyordu. Okan'ın hareketleri başlangıçta kontrol edilebilir, ritmikken, saniyeler sonra daha çılgın bir tempoya dönüştü. Vera, komodinin kenarından eğilmiş, Okan'ın omuzlarına, sırtına tutunuyor, her teması daha derine çekmek için kendisini ona doğru itiyor, kesik kesik inliyordu.

İlk, yoğun dalga geçip sakinleştiğinde, bedenleri gevşemiş, nefesleri hâlâ hızlı ama daha düzenli hale gelmişti. Komodinin üzerindeki ahşap, tenlerinde hafif izler bırakmıştı. Vera, alnını Okan’ın terlemiş omzuna dayadı, bir an için sadece onun kalp atışlarının hızlanıp yavaşlayışını dinledi. Vücudu hala yaşadığı derin tatminin etkisiyle hafifçe kasılıp gevşiyor, Okan’ın kolları arasında titriyordu.

Birkaç saniye sonra Okan, hiçbir şey söylemeden, kollarını onun beline doladı ve onu komodinden, havaya kaldırdı. Vera, bitkin ama tatmin olmuş bir şekilde, başını Okan'ın göğsüne yasladı, kollarını boynuna doladı. Okan, onu komodinden alıp, birkaç adım ötedeki yatak odasına taşıdı. Yorganın yumuşak yüzeyine nazikçe bıraktı, ama ayrılmaları sadece bir saniye sürdü.

Okan da yatağa uzandı ve hemen ona yaklaştı. Bu seferki tempo farklıydı. Aciliyetin yerini, derin, keşfedici bir yakınlık almıştı. Öpüşleri hâlâ tutkuluydu, ama daha yavaş, daha tatmin olmuş, her dokunuşun tadını çıkarırcasına. Biraz önce üst bedenlerindeki kıyafetleri çıkarmaya fırsat dahi bulamamış olduklarından şimdi bütünüyle yavaş yavaş soyundular.

Vera, Okan'ın sırtında gezinen parmaklarıyla kaslarının şeklini hissediyor, onun da dudaklarını kendi omuzlarına, göğsüne gömdüğünü hissediyordu.

Okan'ın nefesi, Vera'nın boynunun eğiminde, köprücük kemiklerinin oluşturduğu narin vadide geziniyordu. Dudakları, önce bir kelebeğin kanat çırpışı kadar hafif, omzunun en yuvarlak yerine dokundu. Bu dokunuş, cildinin yüzeyinde elektrik yüklü bir yolculuğa çıktı, omurgasında derin, titreşimli bir sarsıntı başlattı. Sonra, o ilk temastan cesaret alarak, teması derinleştirdi. Dudaklar, tenin üzerinde daha yavaş, daha bilinçli bir baskıyla ilerlemeye başladı; öpüş değil, bir keşifti bu. Her bir iz, her bir temas noktası, yağlıboya fırça darbeleri gibi üst üste biniyor, anın ağırlığını ve şiddetini artırıyordu.

Sonra Okan, aşağıya, Vera'nın kalbinin hemen altına, kaburgalarının kemik çerçevesine doğru ilerledi. Dudaklarının ve dilinin ucuyla her bir kemiğin şeklini çizdi, ardından yumuşak karnın dokusuna, sıcağına daldı. Vera, karın kaslarının istemsizce kasıldığını hissetti. Elleri Okan'ın sırtından yukarı, boynuna, saçlarının terden hafifçe parlayan tellerine kaydı. Parmakları saçlarının arasına daldı, köklerinde hissettiği sıcağa tutundu, onu kendine daha da yaklaştırdı, ama asla çekip kaldırmadan; bu yavaş, çıldırtıcı harekete izin verdi.

Okan, Vera'nın bu yanıtıyla birlikte göğüs ucuna yaklaştı. Genç kadın, başını geriye attı, gözleri kapalı, dudakları aralandı. Okan'ın ağzının içindeki hareketi, dilinin odağını kaydırışı, hafif emişi, içinde derinlerde yankılanan, sarsıcı bir tatmin dalgası başlattı. Hafifçe inledi. Bu, tüm bedenini saran, kasıktan boğazına kadar yükselen organik, ilkel bir tatmindi.

Aralarında, tekrar alevlenen, bu sefer daha sinsi, daha sürükleyici bir arzu vardı. İlk birleşmenin vahşi aciliyeti yerini, daha uzun, daha oyuncu, daha deneyimci, daha derin birleşmeye bıraktı bu kez. İkisi de birbirine doyamıyordu.

Gecenin ilerleyen saatleri, odanın karanlığını yumuşak, dumansı bir griye çevirmişti. Şafağın ilk ipuçları perdelerin kenarından sızıyor, eşyaları silik silüetlere dönüştürüyordu. Oda artık aceleci hareketlerin, düzensiz nefeslerin, gergin kasların yeri değildi. Şimdi, sakin ve ağır bir huzurun mekânıydı.

Nevresimlerin yumuşak kıvrımları arasında, ikisi de çıplaktı, ama bu çıplaklık artık arzunun değil, samimiyetin ve tam bir rahatlamanın ifadesiydi. Okan, sol yana uzanmış, gözleri odadaki eşyalarda ancak bakışları uzaklardaydı. Başı, Vera'nın karnının yumuşak, sıcak eğimine yerleşmişti. Her nefes alışında karnının hafifçe kabarıp inmesi, ona sakin, düzenli bir ritim sunuyor, kalp atışlarının hızını yavaş yavaş normale döndürüyordu.

Vera ise sırtını yastıklara dayamış, sırtüstü yatmıştı. Bir eli Okan'ın omzunda, diğer eli ise onun açık kumral, dağınık saçlarındaydı. Parmak uçları, saç tellerinin arasında nazikçe dolaşıyor, bazen bir tutamı hafifçe büküyor, bazen de kafatasının şeklini, kulaklarının yumuşak kenarını hissediyordu.

Okan bir ara, Vera'nın parmaklarının saçlarında yarattığı o sakin ritmin arasında, zihninde bir şeyin yanlış olduğunu fark eder gibi oldu. Düşünceleri, gevşemiş bedeninden daha yavaş hareket ediyordu, ancak içgüdüsel bir tetik, onu uyandırdı. Başını, Vera'nın karnının sıcak yastığından yavaşça kaldırdı ve gözlerini, loş ışıkta onun yüzüne çevirdi. Vera'nın bakışları zaten onun üzerindeydi, eli hareketsizleşmişti.

"Korunmadık," dedi Okan, sesi uykuluğun ve yorgunluğun eşiğinde, ama altında sakin bir gerçeklik yatıyordu. Cümle, odanın sessizliğinde bir taş gibi düştü. Bir suçlama ya da panik değildi bu. Sadece, gözden kaçırılmış bir detayın, şimdi, her şey bittikten sonra fark edilişiydi.

Çok uzun zamandır – belki de birlikte olduklarından beri ilk kez – bu temel önlemi atlamışlardı. Okan'ın titiz, planlı, kontrolcü doğası genellikle bir kalkan gibi devreye girerdi. Bu, sadece bir alışkanlık değil, geçmişin toyluklarından, acelecilikten ve sonradan taşınması ağır olan sorumluluklardan çıkarılmış sert bir dersti.

Vera'nın söylemesine, hatta aklının köşesinden geçirmesine bile gerek kalmadan, Okan o hassas sorumluluğu, neredeyse bir görev bilinciyle üstlenirdi. Bu, sevgisinin bir parçasıydı belki, onu koruma içgüdüsü. Ya da belki kendini, geçmişin hayaletlerinden koruma çabası.

Ama bu gece... Bu gece her şey farklı olmuştu. Gün boyu biriken gerilim, zihinsel oyunlar, bakışmalar ve söz düelloları öyle bir noktada patlamıştı ki, tüm o titiz planlar, tüm o rutinler ve alışkanlıklar, kapının önündeki o ilk temasla birlikte buharlaşıp gitmişti. İlkel, ham, kontrol edilemez bir ihtiyaç her şeye hükmetmişti.

Şimdi, yatağın güvenli sınırlarında geriye dönüp bakıyorlardı. Vera'nın yüzünde düz, hafif düşünceli bir ifade belirdi.

"Evet," diye fısıldadı Vera sonunda, sesi Okan'ınkinden daha yumuşak. "Korunmadık." Cümleyi tekrar etti, sanki kelimelerin ağırlığını tartıyormuş gibi. “Hap alırım.” Sakin görünüyordu.

Okan için bu, basit bir çözüm değil, içi rahatsızlıkla dolu bir kabullenişti. Ertesi gün haplarının, sadece acil bir önlem olmanın çok ötesinde, kadın bedeninde yarattığı göz ardı edilen ağır etkilerini biliyordu. Hormonel dengeleri alt üst edişini, bulantılar, baş dönmeleri, yoğun kanamalar ve duygusal bir çalkantı... Vücut sistemini adeta paramparça eden, sadece fiziksel değil ruhsal da bir yük getiren bir müdahaleydi bu.

Bu düşüncelerle yatağın içinde doğruldu. Vera'nın karnından başını kaldırıp ona döndü. Şafağın soluk ışığı, yüzündeki endişeyi, pişmanlığı ve nadiren görülen o savunmasız ifadeyi aydınlatıyordu. Gözleri, Vera'nın sakin bakışlarının aksine, fırtınalıydı. "Özür dilerim," dedi, sesi alçak ama her hecesi yüklü bir samimiyet taşıyordu. "İlk kez böyle oldu. Ben...”

Vera, onun bu içten özrünü ve yüzündeki buruk ifadeyi gördü. Dudaklarında, Okan'ın ciddiyetine tezat oluşturan hafif, belki biraz da koruyucu bir sırıtış belirdi. "Özür dilemene gerek yok," diyerek sözünü kesti, sesi rahat ve neredeyse kayıtsızdı. "Benim de aklıma gelmedi. O an... hiçbir şey düşünemiyorduk zaten." İtirafı, suçu paylaşıyor, ama aynı zamanda o kapı önündeki patlamanın karşı konulmazlığını da vurguluyordu.

Sonra, Okan'ın kaşlarındaki çizgileri, gözlerindeki suçluluk bulutunu dağıtmak istercesine, daha pratik, gündelik bir tonda devam etti: "Zaten yanımda olacaktı. Birazdan alırım. Endişelenmene gerek yok."

Okan, Vera'nın sözlerinin ardındaki o rahatlığı görünce, içine bir kuşku düştü. Acaba Vera, onun bu endişesini yanlış mı yorumluyordu? Onu, sadece kendi rahatını, kendi sorumluluklarını düşünen, 'hamile kalma ihtimalinden' ürküp paniğe kapılan o bencil erkeklerden biri mi sanıyordu? Bu düşünce, göğsüne saplanan bir bıçak gibiydi. Üstelik gençken başından geçen ve Vera'nın da bildiği o acı tecrübe... Bu, onun böyle düşündüğünü sanmasını iyice körüklüyor, endişesini katmerliyordu.

"Hamile kalmandan endişe ettiğim için söylemiyorum bunu," diye başladı, her kelimeyi dikkatle seçerek. "Öyle olsaydı... farklı konuşurdum." Cümlesinin arkasına, gençliğinin o ağır hatırasının gölgesi düşmüştü ama onu doğrudan anmadı.

"Ertesi gün hapı," diye devam etti, sesi biraz daha yükselerek, "mümkün mertebe alınmaması gereken bir şey, sen de biliyorsun. Acil bir müdahale, evet, ama bedeli ağır." Gözleri, Vera'nın yüzünde bir anlam, bir anlayış arıyordu. "Senin vücudunu, sistemini mahvedecek diye endişelendim. Sadece bu yüzden."

Vera, aslında Okan'ın kaygısının kökenini biliyordu. Onun bencil bir panikle hareket etmediğinden emindi. Ama onun bu kadar iddialı, bu kadar keskin bir şekilde "vücudunu mahvedecek" diye konuşması, içindeki o meydan okuma dürtüsünü yeniden uyandırdı. Hafifçe yana yattı, başını eline dayayarak ona baktı. Gözlerinde, ciddiyetin üzerini örten hafif bir alaycılık vardı.

"Öyle olduğuna eminim," dedi, sesi yumuşak ama sorgulayıcıydı. "Ama sahiden sadece bu yüzden mi?" Duraksadı, ardından kaşlarını hafifçe kaldırarak, adeta bir tuzak kurarcasına sordu: "Hamile kalmam, senin için hiç sorun değil mi yani?"

Soru, Okan'ı tam kalbinden vurdu. Aniden nefesi kesildi. Hamilelik. Kelime, zihninde bir yankı gibi çınladı. Bunu hiç düşünmemişti. Daha doğrusu, bu gecekilerin sonucu olarak, bu anda, yeniden baba olma ihtimali üzerinde durup düşündüğü, değerlendirdiği bir şey olmamıştı. Zihni, Vera'nın sorusuyla birlikte, tamamen farklı bir yöne, derin ve bulanık sulara savruldu.

Yalan söylemeyecekti. Hissettiği ilk şey, derin bir hazırlıksızlık ve bir iç ürpertisiydi. Bu, mantıklı bir hazırlıksızlık değildi; daha çok, geçmişin hayaletlerinin yeniden üzerinde dolanmaya başlaması gibiydi. Eski kayıpların, terk edişlerin, başarısızlıkların gölgeleri, zihninin köşelerinden süzülüyordu. "Baba" kelimesi, onun için hem çok ağır hem de çok kırılgan bir anlam taşıyordu.

Ama aynı zamanda, bir an için, şimşek hızıyla aklından geçen başka bir düşünce daha vardı: Eğer bir gün, hayatında bir çocuk olacak olsa... Onun, Vera'dan başka bir kadından olması ihtimali, aklının ve kalbinin kabul edemeyeceği, ihtimal dahilinde bile olmayan bir şeydi. Bu düşünce, içgüdüsel ve tartışmasızdı.

Tüm bu çelişkili duyguların arasında sıkışıp kalmıştı. Bal rengi gözleri, Vera'nın yüzünde şaşkınlık ve içsel bir mücadeleyle doldu. Kararsızlık, tüm bedenini sarmıştı. Sesini bulmaya çalıştı, ama kelimeler boğazında düğümleniyordu. Vereceği cevabın onu incitebileceğinden, aralarındaki huzuru bozabileceğinden korkuyordu.

"Bilmem..." diye mırıldandı sonunda, sesi boğuk ve uzaktan geliyormuş gibiydi. Gözlerini Vera'nın gözlerinden kaçırdı, yatağın üzerindeki bir noktaya dikti. "Bilmiyorum, Vera." İtirafı, bir beceriksizlik değil, içindeki fırtınanın dürüst bir yansımasıydı. Bu, onun için cevaplanması çok zor, hatta belki de henüz cevaplanmamış bir soruydu. Ve bu belirsizlik, onu şu anda, yatağın ortasında, çıplak ve savunmasız bırakıyordu.

Kendisinin bu kırılgan, derin düşünceli tavrının karşısında, Vera'nın tavrı buz gibi net ve belki de biraz düşüncesizce rahattı. Okan'ın iç çatışmasına, o bal rengi gözlerdeki fırtınaya fazla takılmadan, yataktan kalktı. Hareketleri sitemli değil, günlük, sıradan bir rahatlıktaydı. "Sana takılıyorum sadece," dedi, omuz silkerek, sesinde hafif bir eğlence tonu vardı. "Deli miyim ben zaten?” Yerde duran ipek sabahlığını aldı ve çıplak bedenine geçirdi. Kumaş, tenine hafifçe değerek kaydı. "Hayatta böyle bir ihtimale yer bırakmam," diye ekledi, sanki konuşulacak bir konu bile değilmiş, kesin ve kestirip atılmış bir gerçekmiş gibi. Cümlesi, olası bir hamileliği, planlanmamış, istenmeyen, hatta belki de yük olarak görülebilecek bir "ihtimal" olarak tanımlıyordu ve onu hayatından çıkarmakta tereddüt etmiyordu.

Okan, yatakta öylece savunmasız kalakalmıştı. Vera'nın bu rahat, bu kesin reddedişi, göğsüne aniden saplanan soğuk bir bıçak gibiydi. Kalbi, tanımlayamadığı bir acıyla burkuldu. O an için, kendi kararsızlığının bile ötesinde, Vera'nın bu fikri bu kadar kolay, bu kadar duygusuzca bir kenara atışı canını yakmıştı.

Vera, Okan'ın yüzündeki bu incinmiş, şaşkın ifadeyi fark etmedi. Sabahlığının kuşağını bağlarken, pencereye doğru baktı. "Neredeyse sabah oldu," dedi, yorgun ama dinç bir sesle. "Ben duşa giriyorum."

Odanın kapısına yöneldi, arkasında Okan'ı, yatağın ortasında, sözlerinin soğukluğu ve yalnızlığıyla baş başa bırakarak. Kapı hafifçe açılıp kapandı. Arkasından gelen banyo kapısının sesi ve ardından akan suyun şırıltısı geldi. Okan, boş yatakta, Vera'nın söylediklerinin ve gitmesinin ağırlığını taşıyarak, sabahın ilk gri ışıklarıyla baş başa kaldı. İçinde, bir yanıt veremediği bir sorunun ve beklenmedik bir reddedilişin acısı vardı.

Evdeki diğer banyoya da Okan girdi. Duşunu, Vera'dan daha hızlı ve neredeyse mekanik bir şekilde aldı. Suyun altında, Vera'nın sözlerinin soğukluğunu atmaya, zihnindeki o buruk hissi yıkamaya çalıştıysa da pek başarılı olamadı. Üzerini çabucak giyindi ve mutfağa geçti. Sessizce, neredeyse bir ritüel ciddiyetiyle kahve demledi. Kahve makinesinin mırıltısı, evin sabah sessizliğindeki tek sesti.

Biraz sonra Vera da mutfağa geldi. O da giyinmişti, üzerinde zarif, şık bir kombini vardı. İnce bir bluz, iyi kesilmiş bir pantolon. Saçları hafif nemliydi ve omuzlarına dalga dalga yayılıyordu. Yüzünde, güzel bir geceyi geride bırakmış, güne enerjik başlayan birinin neşesi vardı. Hiçbir şey olmamış gibi, masada kendisi için konulmuş olan kahve fincanını avuçlarının arasına aldı, sıcaklığını hissedip Okan'ın karşısındaki sandalyeye oturdu.

Ancak karşısındaki manzara onun neşeli haline uymuyordu. Okan, fincanına bakıyor, ama gözleri orada değildi. Yüzü asıktı, kaşları hafifçe çatılmıştı.

Vera, bir yudum kahvesini aldıktan sonra bu havayı fark etti. Kaşlarını hafifçe kaldırdı, kafasını yana eğdi. Onun bu halini anlamamıştı. "Ne oldu?" diye sordu, sesi hâlâ rahat, ama altında hafif bir merak vardı.

Okan normalde böyle durumlarda içine kapanır, "bir şey yok" deyip duvar örer, konuyu kapatırdı. Ama o sabah, içindeki kırgınlık o kadar ağırdı ki, ona bile güç bulamadı kendinde. Gözlerini, fincanının kenarından kaldırıp Vera'nın yüzüne dikti. Bakışları, geceki yumuşaklıktan ve şafağın şaşkınlığından tamamen sıyrılmış, net ve yaralı bir keskinlik kazanmıştı.

"İstemezsin yani," diye girdi direkt lafın ortasına, sesi dümdüz ve ifadesizdi.

Vera, bir an için dondu. Kahvesini masaya koydu. "Neyi?" diye sordu, gerçekten anlamamış gibiydi, ama Okan'ın tonu onun dikkatini tamamen çekmişti.

Okan, nefesini derin bir iç çekişle verdi. Sözleri, odanın içinde ağır ağır yayıldı: "Bir gün... bir çocuğumuz olsun istemezsin, öyle mi?"

Cümleyi kurarken, "çocuğumuz" kelimesi dilinde biraz ağır, biraz yabancı, ama aynı zamanda şaşırtıcı derecede doğal aktı.

Vera, bu sefer gerçekten durakladı. Yüzündeki neşeli, kayıtsız ifade bir anda silindi. Kaşları, şaşkınlık ve artan bir ciddiyetle birleşerek hafifçe çatıldı. Bakışları, Okan'ın yüzünde gezindi, o kırgın ifadenin her detayını okumaya çalışıyordu. Artık konunun hafife alınacak bir şey olmadığını, Okan'ın kalbinde gerçek bir sıkıntıya dönüştüğünü anlamıştı. Sandalyesinde biraz daha dikleşti, tüm dikkatini ona verdi.

Ellerini, ne diyeceğini tam bilememenin ve içindeki gerçeği açıklamanın huzursuzluğuyla iki yana açtı. Hareketi savunmacı değil, samimi bir şaşkınlıktı. Dudakları hafifçe titredi, doğru kelimeleri ararken.

"...Ben..." diye başladı, sesi alçak ve düşünceliydi. "Ben kendimi hiç anne olarak hayal etmedim." Cümle, odada çınladı. Düşüncesiz değil, tam tersine, üzerinde belki de yıllardır düşünülmüş, kişiliğinin derinliklerine işlemiş bir kanaatti. "Benden anne olmaz ki," diye ekledi, ama bu sefer ses tonu kendini eleştiren, hatta hafifçe küçümseyen bir tondaydı. Bu, bir tercihten ziyade, kendine dair bir yargı gibiydi. Sanki anne olmak için gereken şefkat, sabır, fedakarlık gibi özelliklerin kendi bünyesinde var olmadığına, belki de olamayacağına inanıyordu.

Bu dürüstlük, Okan'ın kalbine bir başka şekilde dokundu. Bu, onu reddetmek değil, kendini gerçekçi bir şekilde tanımlamaktı. Vera, aile kavramına, ebeveynlik rollerine, Okan'dan çok daha uzaktı, belki de içgüdüsel olarak onlardan kaçıyordu. Okan'ın içindeki burukluk, biraz da bu derin farkındalıktan kaynaklanıyordu. Onun "istememek"i, bir kapris ya da hafife alma değil, varoluşsal bir gerçeklikti.

Vera, bu kez şaşkınlıkla açtı gözlerini. Okan'ın sorusu ve şimdiki açıklaması, onu tamamen farklı bir yöne çekmişti. Hafifçe öne eğildi, bakışları artık iyice keskinleşmişti.

"Bir dakika," dedi, sesi yükselmeden ama vurgulu. "Ben yanlış mı anlıyorum... sen ne zamandır çocuk istiyorsun ki?" Soru, bir suçlama değil, gerçek bir şaşkınlıktı. Onun gözünde Okan, kariyerine ve hayatına odaklanmış, disiplinli, planlı bir adamdı. Çocuk arzusu, onunla hiç bağdaştıramadığı bir şeydi.

Okan, elini masanın üzerinde gezdirdi, yüzünde bir karmaşa vardı. "Çocuk istemiyorum," diye düzeltti hemen, sesi gergin. "Yani en azından şu an. Şu an bir çocuğa ayırabilecek vaktimiz, enerjimiz, hazırlığımız yok. Hatta konusu açılana kadar aklıma bile gelmedi, böyle bir düşünce aklımın ucundan bile geçmedi..."

Duraksadı. Kendi sözleri bile kafasını karıştırıyordu. Vera'nın o keskin, temelden reddedişi, onun sadece şimdiki zamanı değil, ilerideki her türlü olasılığı da kapattığını düşündürttü. Bu, onu tuhaf bir paniğe sürüklemişti. Belki de asıl incindiği nokta, hayatlarının bir parçası olarak görülebilecek bu ihtimalin, Vera tarafından hiç düşünülmeden, hatta düşünülmesi bile saçma bulunarak çöpe atılmasıydı.

"...Ama ileride," diye devam etti, sesi biraz daha yumuşak, daha düşünceli oldu. "Ne bileyim, yıllar sonra, hayatlarımız farklı bir yere geldiğinde... koşullar değiştiğinde..." Sözcükleri toplamakta zorlanıyordu. Son cümleyi, neredeyse bir çocuk gibi merakla ve biraz da incinmiş bir şaşkınlıkla sordu:
"...Belki olur diye hiç geçirmedin mi aklından?"

Vera, ona yalan söyleyip, belirsiz vaatler vererek onu oyalamak istemedi. İçinde, bu dürüstlüğün onu kıracağına dair bir endişe vardı, ama gerçeklikten kaçmanın da bir anlamı yoktu. Gözlerini Okan'ın gözlerinden ayırmadan, mavi bakışları çaresizlik ve bir o kadar da kararlılıkla dolmuş bir şekilde ona baktı.

"Geçirmedim, Okan," dedi, sesi yumuşak ama sarsılmazdı. Her kelimeyi özenle seçiyordu. "Seni hayal kırıklığına uğrattıysam... gerçekten üzgünüm. Ama benden sahiden anne olmaz."

Sonra ne diyeceğini bilemedi. Kendi ülkesinde, kültüründe bu, anlaşılır, hatta belki de sorgulanmadan kabul edilebilir bir gerekçeydi. Ama Türk kültürüne, aile yapısına ve bu konudaki hassasiyetlere son derece hakimdi. Buradaki bakış açısının farklı olabileceğini, Okan için bunun sadece bir tercihten öte, ilişkinin temellerini sarsan bir durum olarak algılanabileceğini biliyordu. Belki de bu, hayatlarını ayırmak için yeterli ve ağır bir motivasyondu. Bu düşünce, onu daha da tedirgin etti. Okan'ın sessizliği, yüzündeki ifadeyi okumaya çalıştı. O an, ne düşündüğünü, bu gerçeği nasıl karşıladığını anlamak istiyordu. Bu, sadece bir çocuk meselesi değil, belki de birlikte geçirecekleri geleceğin bir haritası ya da o haritanın yırtılışıydı. Okan'ın gözlerinde, bu yeni ve sert gerçekliği sindirmeye çalışan bir şok, bir hayal kırıklığı ve derin bir düşünce hali vardı. Vera, kalbinin bir köşesinde, bu sessizliğin ardından gelecek şeyden korkuyordu.

Sonra, ağır sessizliğe daha fazla dayanamadı. Başını hafifçe öne eğdi, sonra yeniden kaldırarak, Okan'ın gözleriyle buluşmaya çalıştı. Bakışları kırılgan bir merakla doluydu. Sesi, neredeyse bir fısıltı kadar alçaktı, içindeki korkuyu ele veriyordu:

"Bu... benimle olan geleceğinden şüphe ettirir mi sana?"

Okan'ın kırgın, buruk gözleri aniden masadan kalktı. Bakışları, Vera'nınkine kilitlendi. Yüzünde, sorunun saçmalığı karşısında hafif bir şaşkınlık ve hemen ardından gelen kararlı bir ciddiyet vardı.

"Saçmalama," dedi, sesi yumuşak değil, net ve kesindi. Hafifçe başını iki yana salladı. "Ben öyle bir adam mıyım?" Sorusu, bir yandan kendini savunuyor, bir yandan da Vera'nın onu bu kadar az tanıdığını düşünmesine içerliyor gibiydi. Kırgınlığını, bu kararlı duruşun arkasına hafifçe saklamıştı, ama sözlerinin her hecesi samimiydi.

"Benim için sen önemlisin," diye devam etti, ses tonu biraz daha yumuşadı, ama vurgusu aynı kaldı. "Senin olduğun bir gelecek... gerisi önemli değil." Bu, bir jestten ya da geçici bir teselliden çok, köklü bir gerçekliği ifade ediyordu. "Dolayısıyla senin tercihine saygı duymaktan başka bir şey gelmez elimden."

Sonra, aniden durdu. Kendi üzerine giderek, fazla duygusal görünmekten, zayıflık göstermekten kaçmak istedi. Hafifçe omuz silkerek, konuyu hafifletmeye, kendini korumaya çalıştı. "Hem haklısın," diye ekledi, sesinde zoraki bir rahatlık vardı. "Zaten benden de çok iyi bir baba olmaz. Herkes ebeveyn olmak zorunda da değil." Dudaklarının kenarında, inandırıcı olmaktan uzak, acı-tatlı bir gülümseme belirdi. Bu gülümseme, kendi içindeki çelişkiyi ve kabullenişin getirdiği hüznü gizlemeye yetmiyordu.

Önündeki soğumaya yüz tutmuş kahveyi, hiçbir şey düşünmeden, bir şeyler yapma ihtiyacıyla kafasına dikti. Bakışları kolundaki saatin kadranına kaydı, ama aslında saatin kaç olduğunu görmedi bile. Zihni, Vera'nın sözlerinin ve kendi verdiği cevabın ağırlığıyla doluydu. O boş bakış, her şeyden kaçma, bu ağır duygusal atmosferden sıyrılma isteğini ele veriyordu.

"Ben artık çıkayım," dedi. "Samir beni bekliyordur."

Cümle, mutfaktaki gerilimi kırmak ya da konuyu kapatmak için söylenmişti. Vera'ya dönüp bakmadan, sandalyesinden kalktı. Hareketleri hızlı ve amaçsızdı. Masanın kenarından geçerken, boş fincanı hafifçe sallandı. Sonra, hiçbir şey söylemeden, arkasına bakmadan mutfaktan çıktı. Ayak sesleri koridorda çabuk çabuk uzaklaştı, sanki oradan, o konuşmanın yankılarından mümkün olduğunca hızlı kaçmak istiyordu. Kapının açılıp kapanma sesi geldi, ardından derin bir sessizlik. Okan, düşünceleri ve yarım kalmış duygularıyla birlikte evden ayrılmış, Vera'yı ise mutfakta, soğuyan kahvesi ve yeni açılan bu derin uçurumun kenarında yalnız bırakmıştı.

Bölüm : 22.01.2026 00:54 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...