
4 ay önce
Ülkenin doğusu yaz aylarında güneşin yeryüzüne acımasız davrandığı topraklardan oluşuyordu. Sarı topraklar kurak, otlar cansız ve kuruydu. Sıcaklık 40 derecenin bir hayli üzerindeydi.
Devrim nefes nefese Mardin kırsalındaki bu köyde sıcak betonun üzerinde yürüyordu. Kafasındaki şapka ve gözündeki gözlük bile onu güneşten korumaya yetmiyordu.
Sora sora aradığı adrese ulaştı.
Kuru ağaçların arasından yürüyerek geniş bahçeli taş eve doğru yürüdü. Kapıyı çaldı.
Açılan kapının arkasında 60’larında, yüzü derin çizgilerle dolu; mahsun, koyu kahve gözleriyle kendisine bakan bir adam göründü.
“Buyurun, kime baktınız?” Endişeyle kırpıştırdı kısa kirpiklerini.
Devrim kafasındaki şapkayı çıkardı. Alnındaki teri elinin tersiyle sildi. “Halil Bey…Halil Bey’le konuşacaktım.”
Adam hala kaygılı görünüyordu. “Halil benim…ne için konuşacaksınız?”
“Halil Bey…sizi evinizden, arsanızdan etmek istiyorlarmış; bunu yapanlarla ilgili soracaklarım var size.”
Adam hepten endişeye kapıldı şimdi. “Yok…yoktur öyle bir şey…kim yolladı sizi?” Gözleri korkuyla büyüdü.
“Kimse, kimse yollamadı beni.” Devrim ellerini havaya kaldırarak adamı sakinleştirmeye çalıştı. “Söz veriyorum adınızı vermem…sadece ne olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Gazeteciyim ben. Hakkınızın yendiğini, malınızın elinizden alındığını biliyorum Halil Bey. Ne olur izin verin…” Yeşil gözlerinde samimiyet vardı. “…başınıza bir şey gelmeyecek söz veriyorum.”
Devrim’in cesur yeşil gözleri, sakin ses tonu nasıl olduysa ikna etmişti Halil’i. Kararsızlığına rağmen araladı kapıyı. “Geç buyur…” Devrim’in arkasından etrafı kolaçan edip kapattı kapıyı yaşlı adam.
Devrim etrafı inceleyerek yavaş adımlarla yürüdü evde. Taş evin içinde insana iyi gelen bir serinlik vardı. Doğudaki mimarinin taş olmasının sebebini şimdi çok daha iyi anlamıştı.
Halil’in işaret ettiği odaya geçti Devrim. Eski tahta sedirlerin üzerindeki çiçekli minderler iyiden iyiye incelmiş, içindeki sünger görünür olmuştu. Odanın köşesindeki soba pek tabi bu mevsimde yanmıyordu. Taş zeminin üzerine eski dokuma bir kilim atılmıştı.
Devrim sedire oturdu. Cebindeki ses kayıt cihazını açtı.
“Sorun ne soracaksınız.” Halil de genç gazetecinin karşısına oturdu şimdi.
“Halil Bey sizin arazinizle ilgili uzun zamandır devam eden bir hukuki süreç varmış, bana anlatır mısınız? Tam olarak ne oldu?”
“Ben bu topraklarda doğdum…babam da dedem de burada yaşadılar. Bizim 35 dönüm tarlamız var. Tapusu kaydı her şeyi tamdır. Ama sonra…bir sabah geldiler.” Koyu bir doğu şivesiyle konuşuyordu düşük omuzlu, ufak tefek adam.
“Kim geldi?”
“Aşiretten geldiler işte…isim veremem. Ama bu köyde herkes bilir. Önce dediler ki ‘burası devletin arazisiymiş, yanlış yazılmış’. Sonra mahkemeye verdiler bizi. Avukat tuttuk, bilirkişi geldi. Her şey bizden yanaydı. Ama ne hikmetse karar onların lehine çıktı.” Çaresiz gözleri ıslak ıslak bakıyordu şimdi.
“Tapular var dediniz…”
Halil isyan eder gibi ellerini iki yana açtı. “Artık geçersiz diyorlar. Sistem değişmiş.” Durdu hatırlamaya çalışır gibi kaşıdı seyrek saçlı kafasını. “Devlet kamulaştırmışmış…” Konuyu tam da anlamamış gibi büzdü dudaklarını. “…ama ne para gördük ne imza.”
“İtiraz etmediniz mi?”
“Ettik…ama hakim değişti, dosya kayboldu, avukat bile birden ortadan yok oldu. Köydeki herkes bilir, bir şey yapamaz kızım. Aşiretin adı geçti mi herkes susar. Savcı bile bakamadı gözüme.”
Devrim, not defterine son düşüncelerini yazdı ve kalemi kenara koydu. Şimdi harekete geçme vaktiydi.
…
Günümüz
İstanbul’da kasvetli, bulutlu bir öğleden sonraydı. Yağmur damlaları Okan’ın odasının camlarından nazlı nazlı aşağı süzülüyordu. Hava kapalı olduğundan gün ortası olmasına rağmen içerisi de bir hayli loştu.
Dışarıdaki karanlık atmosfer odanın içine de nüfuz etmiş içeride gergin bir sessizlik vardı.
Okan sandalyesine oturmuş önünde laptopu açıktı. Akif ve Vera da hemen arkasında ayakta, üçü de dikkatle yüzlerine ışık yansıyan laptopu izliyorlardı.
Monitörde eski bir haber kaydı dönüyordu. Tarihi sağ üst köşede yazıyordu, 21 Eylül 2024, neredeyse 2 ay öncesine aitti.
Görüntü kalitesi düşük ama ses netti.
Ekranda eski bir taş evin önünde durmakta olan yaşlı bir adam vardı. Omuzları çökmüş, sesi çatallaşmıştı. Muhabirin burnunun dibine kadar uzattığı mikrofona rağmen bakışlarını yerden kaldırmıyordu.
“Yok evladım.” Diyordu sesi hafifçe titreyerek. “Kimse bizim toprağımıza göz dikmedi. Aşiret dediğiniz…bizimle hiç uğraşmadı. Hepsi yalan, yazmayın artık.”
Muhabir kendinden emin yapıştırıverdi soruyu, adamın hali pek umurunda değil gibiydi. “Halil Bey, Devrim İplikçi geçen ay bu köyde olanlarla ilgili bir sürü şey yazdı, biliyorsunuz. Köy halkının da geçersizleştirilen tapuları olduğunu yazmış haberinde.”
Yaşlı adam cevap veremeden köyün muhtarı olduğunu düşündükleri adam sokuldu mikrofona. “Yok kardeşim yok! Yalan dolan! Gazeteci bozuntuları ilgi çekmek için böyle haberler uyduruyor.” Kalın gür kaşlarını çattı. “Siz de böyle her okuduğunuza inanıp gelip huzurumuzu kaçırmayın. Bu köyde öyle şeyler olmaz, herkes halinden gayet memnun.”
Haber burada bitiyordu.
Devrim köye gidip Halil Duran’la görüşmesinden sonra aldığı ses kaydındaki ifadeleri kullanarak bir haber yazmış, haberinde isimsiz şekilde köy halkının serzenişlerine yer vermişti. Onun bu cesur haberi çok ilgi görmüş, ana akım haber kanalları köye akın etmiş, köy halkıyla röportaj yapabilmek için birbirleriyle yarışır olmuşlardı.
Bu haber de onlardan biriydi. Ancak kimse Devrim’in aldığı ses kaydının orijinal halini duymamıştı tabi.
Okan arkasına döndü.
“Ne diyorsunuz?”
“Bu insanlara hiç güven olmaz.” Dedi Akif elleriyle siyah kısa sakallarını sıvazlıyordu. “Her türlü pislik böyle köy yerlerinde oluyor. Şu muhtar bozuntusu kesin bir şey saklıyor, ne bu şiddet bu celal kardeşim?” Ayakta dikilmeyi bırakıp koltuklardan birine oturdu.
Vera onu takip edip koltuğa yerleşti. Uzun bacaklarını saran dar kot pantolonu, beyaz tişörtünün üzerine giydiği mürdüm rengi blazerle uyum içindeydi. Açık kahve spor ayakkabılarının bağcıklarını hızla bağladı, sonra içerideki serinlikten ürpererek ceketinin önünü ilikledi. Kollarını göğsünde kavuşturup koltuğa yaslandı. “Devrim bu haberi yazarken bir kaynak kullanmamış, bir resim bir video…ya da başka bir şey bilmiyorum. Ya birilerini korumaya çalışmış ya da korkmuş.” Dudaklarını büzdü. “Emin olmak için kaynağını bulmalıyız.”
“Ne geçiyor aklından?” Okan'ın keskin çene hattı, bordo polo yakanın V yakasında belirginleşiyordu. Çukurlu yanakları gergin bir ifadeyle içe çökmüş, bakışları Vera'ya kilitlenmişti.
“Devrim’in evine bir de ben gideyim.”
Yasalar, davanın içinde resmi olarak yer almayan birinin olay yerine girmesini kesinlikle yasaklıyordu. Ama Okan davanın gidişatı için bu istisnayı yapabilirdi.
Düşünceli bir şekilde salladı başını. “Olur ama Akif de seninle gelsin. Bir gören duyan olursa başımıza bela almayalım.”
Bu sırada koyu kahve trençkotunu askıdan çıkarıp eline almış, kapıya yönelmişti bile.
“Sen nereye?” Akif oturduğu yerden sordu.
"Engin'in bize neden yalan söylediğini öğrenmeye gidiyorum." Geçerken Vera'nın omzuna hafifçe dokundu; Vera ise bir anlığına elini onunkinin üzerine koydu. Kendi aralarında ufak bir vedalaşma gibiydi.
Kendi odasından çıkıp hemen kapının diğer tarafında, masasında oturan yardımcısı Kadir’in yanına gitti. “Kolay gelsin Kadir. Engin Türkmen’in plaka bilgisi ve soruşturma dahilinde istediğimiz Mobese görüntüleri geldi mi?”
“Geldi Başkomiserim. İzlemeniz için işinize yarayacağını düşündüğüm bütün görüntüleri toplattım.”
“Gel beraber izleyelim.” Okan başıyla işaret etti.
“Baş üstüne Başkomiserim.” Kadir oturduğu yerden hızlıca kalkıp öne düştü.
En üst kattaki kamera odasına çıktılar. Kadir içerideki memuru görür görmez hızlı hızlı konuştu. “Başkomiserim geçen gün talep ettiğimiz görüntüleri izleyecek.” Arkasında duran kendisinden hayli uzun Başkomiserini işaret etti başıyla.
Onlarca ekranının önünde oturan cılız memur Okan’a göz ucuyla bakıp saygıyla ayaklandı. “Tabi buyurun Başkomiserim.”
Okan boş kalan sandalyeyi yardımcısına işaret etti. “Sen otur Kadir.”
Kadir kendisine denileni yaparak oturdu bilgisayarın başına; kısa, kalın parmakları klavyede biraz dolandıktan sonra istediği görüntüleri açmıştı.
“Akif Komiserimle ilk baktığımızda Engin Türkmen’in evinin önünde ya da sokağında bir güvenlik kamerası olmadığını fark ettik Başkomiserim. Ama şanslıyız ki hemen bir alt sokaktaki kameralar aktifmiş.”
Okan ekrana dikkatle bakarken gözlerini kıstı; bal rengi irisleri, konsantre oldukça sanki koyulaşıyor gibiydi.
İlk görüntü, saat 19.47 Engin Türkmen’e ait 34 DE 4*2 plakalı araç sokaktan çıkıyordu.
İlerleyen görüntü ana caddeye aitti. Engin’in aracı buradan çevreyoluna dahil olan bir yola katılıyordu.
Yaklaşık yarım saatlik mesafeden sonra Engin’in aracı Hasdal civarında bir yan yola sapıyor ve buradan sonra görüntüler kesiliyordu.
“Maalesef Başkomiserim…” Kadir sıkıntıyla siyah saçlarını kaşıdı. “…buradan sonra çalışan bir kamera bulamadık.”
Okan anladığını belli eder gibi salladı başını. “Anladım Kadir. Ben civarda ne var ne yok gidip öğrenmeye çalışacağım.” Trençkotunu sırtına geçirdi. “Haberleşiriz.” Dostça yardımcısının omzuna vurdu.
“Tamamdır Başkomiserim.”
Okan mermer merdivenlerden seri adımlarla aşağı inip dışarıya çıktığında hava kararmaya başlamıştı. Yağmur kokan nemli rüzgar yüzüne çarptı.
Damlalar belli belirsiz ıslatıyordu kaldırımları. Arabasına bindi. Henüz ısıtıcıyı açacak kadar soğuk değil gibiydi hava. Emin olamadı ama yine de açmadı.
Engin’in yaptığı gibi çevre yoluna çıkması gerekirdi. Trafik bu haldeyken bu pek kolay olmayacaktı.
Her İstanbullunun çok iyi bildiği o iç sıkıcı dakikaları geçirdi arabasında. Yağmur ara ara hızlanıp sonra yavaşladı. Nihayet Hasdal’da görüntülerin sona erdiği yol ayrımına vardığında direksiyonu sağa kırıp tenha bir yola girdi.
Hava bütünüyle olmasa da karanlıktı. Arabanın parlak farları boş, çamurlu yolu aydınlatıyordu. Düzlükte bir süre ilerledikten sonra ileride uzanan birkaç kuru ağaç gördü. Yaklaştıkça ağaçların sıklığı arttı. Ve sonunda vardığı yerin bir mezarlık olduğunu fark etti.
Arabayı yolun kenarına çekti. Motoru durdurup arabadan indi.
Yakasını kaldırdı, elleri ceplerinde mezarlığa doğru yürümeye başladı. Ayağının altındaki sarı yapraklar çamura gömülüyor, ezildikçe toprakla karışıyordu.
İçinde tuhaf bir ürpertiyle mezar taşlarına doğru yürüdü. Etrafta kimse yoktu. Ama rüzgar bu açık arazide o kadar güçlü esiyordu ki uğultusu bir fısıltı gibiydi. İnsana burada yalnız olmadığını hatırlatmak ister gibi attığı her adımda hemen arkasında beliriveriyordu.
Okan gözleri mezar taşlarında dolanmaya devam etti.
Belki de çok yanlış bir ipucunun peşine düşmüştü. Engin’in burada durduğunun, bu mezarlığa girdiğinin bir garantisi yoktu.
Yine de kulağına dolan ürpertici rüzgar ona sanki yürümeye devam etmesini söylüyor gibiydi. Yağmur şiddetlendikçe çamur pelte gibi oldu, her basışta ayağından sıçrayan balçık sesi duyuluyordu. Telefonunun fenerini yaktı.
Birden gördüğü mezar taşı olduğu yerde öylece kalakalmasına sebep oldu.
İlhan Türkmen
1963-2019
Doğru gördüğünden emin olmak ister gibi kıstı gözlerini. Adımları sararmış mezar taşına yöneldi.
Yaklaştıkça doğru gördüğünden emin oldu.
Mezarın başında bir buket çiçek duruyordu, hafifçe solmuştu ama buketi dağılmamış, ancak birkaç gün önce bırakılmış olabilirdi.
Kimdi bu adam?
Engin’in nesiydi?
“İyi akşamlar.”
Duyduğu sesle irkilerek arkasına döndü. Bu kez konuşan rüzgar değildi karşısında sahiden bir adam duruyordu. Pos bıyıklı, orta boylu, tıknaz bir adam.
“İyi akşamlar.”
Adam gözlerinde soru işaretleriyle bakıyordu. Mezar taşını işaret etti. “Merhumun yakını mısınız?”
Ne lüzumsuz bir soruydu bu. Okan hafifçe çattı kaşlarını. “Anlamadım?”
“Sizi burada ilk kez gördüm de ondan soruyorum.” Omuz silkti adam rahat bir tavırla.
Okan başını hafifçe yana eğdi, tek kaşını kaldırdı. “Siz her gelene gbt sorgusu yapar mısınız böyle?”
Adam sinirlenmek yerine hafifçe güldü. “Yok beyim yanlış anladın…” Yutkundu, kuracağı cümleden emin olamamış gibiydi. “…buraya hep aynı beyefendi gelir de…bu mezara yani…ben burada görevliyim…sizi ilk kez gördüm, şaşırdım.” Yavaş yavaş kelimeleri uzatarak konuşuyordu.
“Kim peki o gelen beyefendi?” Okan adamın ağır cümlelerine tahammül edemiyor gibiydi, sabırsızca yapıştırdı soruyu.
Esmer mezarlık görevlisinin boş bakışları şimdi şüpheli şüpheli bakmaya başladı, o da ciddileşir gibi oldu. “Beyim olmuyor ama böyle sorguya çeker gibi.”
Okan sabır diler gibi iç çekti. Ceketinin cebinden kimliğini çıkardı. “Başkomiser Okan Tilmen…şimdi burada sorularıma cevap vermeyi mi tercih edersin yoksa karakola gerçekten sorguya mı gidelim seninle?”
Ağır ve akılsız insanlara ne yazık ki tahammülü yoktu.
Adamın iri gözleri iyice büyüdü. Korkuyla bakmaya başladı. “Memur Bey ben…vallahi saygısızlık etmek istemedim.” Nefes nefese kalıvermişti. “Haftada bir gün…uzun boylu, yapılı bir abi gelir.” Düşünür gibi bakışları sağ tarafa kaydı, başparmağının tırnağını dişlemeye başladı. “Mavi gözlü…yok yok yeşil…yani renkli gözlü, eli yüzü düzgün bir abi.”
Engin’i tarif ediyordu besbelli.
“Tamam sakin sakin anlat vaktimiz var.” Okan ses tonunu yumuşattı.
“O abi gelir işte…aha bak şuradaki gibi bir buket çiçek bırakır.” Eliyle mezarlıktaki çiçekleri işaret etti. “Yarım saat, bir saat oturur burada. Bazen sohbet eder merhumla.”
“Ne der mesela?”
“Dinlemem ki Memur Bey ayıptır. Adamın mahremi.”
“İlhan Türkmen’in nesi o gelen beyefendi?”
“Sormadım hiç.”
Okan gülse mi kızsa mı bilemedi. “Beni sorguya çekmesini bildin ama demek ona hiç sormadın.”
“Aman Memur Bey hep geliyor ediyor diye ailesinden biridir diye düşündüm, Kuran çarpsın sormadım.” Ellerini kendini savunmak ister gibi havaya kaldırdı.
Okan adamın bir şey bilmediğinden emin olmuştu. Son kez dönüp İlhan Türkmen’in mezar taşına baktı. Buradan sonra yapması gereken Engin ve İlhan arasındaki bağlantıyı bulmaktı. Görevliyi rahat bırakarak mezarlıktan ayrıldı.
İş çıkış saati biteli epey olduğundan trafik o kadar korkunç değildi, yine de karşı yakaya geçmesi biraz zaman aldı.
Eve vardığında onu bomboş duvarların değil de Vera’nın varlığının karşılayacağını bilmek üstündeki yorgunluğu bir nebze olsun hafifletiyordu.
Anahtarı kilitte çevirip ağır kapıyı itince Vera’nın havada asılı kalmış parfümünü hissetti.
Suratında istemsiz bir gülümsemeyle içeri girdi.
Oturma odasına girdiğinde Vera koltuklardan birine oturmuş önünde birkaç sayfa dosya, kucağında açık laptop, telefonda biriyle Fransızca konuşuyordu.
Okan’a sessizce el sallayıp tekrar ciddiyetle önündeki kağıtlara döndü.
Okan elindeki anahtarı bırakıp, ceketini çıkardı. Koltuklardan birine de o oturdu.
Sessizce genç kadını izledi. Ekrandaki beyaz ışığın mavi gözlerine yansıyışını, arada bir elindeki kalemi dişlemesini, alnına dökülen saçları geriye itişini.
Fransızca pek çoklarına göre seksi bir dildi zaten ama Vera konuşurken bir ayrı mı oluyordu ne?
Vera’nın Fransızca konuşmasına o kadar aşinaydı ki artık bazı çok temel kelimeleri ve cümleleri seçebilir olmuştu.
Böyle hiç konuşmadan izledi sevgilisini. Vera nihayet konuşmasını bitirince bembeyaz dişleriyle kocaman gülümsedi. “Hoş geldin hayatım, öğrenebildin mi Engin’le ilgili bir şeyler?”
Okan kalkıp Vera’nın yanına oturdu. Kısacık öptü genç kadını dudaklarından. “Hoş bulduk canım.” Gözleri istemsizce ekrana kaydı ama konuşmayı sürdürdü. “Engin bir mezarlığa gitmiş, kendisiyle aynı soyadı paylaşan birinin mezarlığını ziyaret etmiş.”
Vera kaşlarını çattı. “Kimin mezarlığı olduğunu bilmiyor muyuz?”
Okan onun aksine Vera’nın gözlerine değil hala merakla ekrana bakıyordu. “Yarın soruşturacağım.” Engin’e dair ilgisini tamamen yitirmiş Vera’nın kucağındaki laptopla ilgileniyordu. “Sen ne yapıyorsun?”
Omuz silkti Vera, kucağındaki laptopu kapatıp yanlarındaki sehpanın üzerine koydu. O da Okan’ı yanağından öpüp ayaklandı şimdi. “Aç mısın?”
“Yok ya. Canım yemek yemek istemiyor.”
“Bir şey içer misin? Kendime şarap alacağım.” Mutfağa varmıştı bile sarışın, uzun boylu kadın.
“Biraz viski fena olmaz aslında.” Okan seslendi oturma odasından. Kendini iyice koltuğa bırakmış başını geriye yaslamıştı şimdi.
Çalan telefonuyla yattığı yerden doğrulmak zorunda kaldı. Arayan Akif’ti.
+Okan sana bir rapor attım şimdi, çok acil ona bakma şansın var mı abi?
-Bakarım tabi.
+Yalnız telefondan açılmıyormuş, bilgisayar var mı yanında?
-Emniyet’te bıraktım laptopumu ya.
İçeriden Vera’nın sesi geldi.
“Benim laptopumdan yapabilirsin Okan ne yapacaksan.”
“Tamam canım teşekkür ederim.”
-Tamam Akif, Vera’nın laptopundan bakacağım, ararım seni.
+Tamamdır sağ olasın.
Okan Vera’nn gri laptopunu kucakladığında karşısına şifre ekranı çıktı.
“Şifresi neydi Vera?”
“leconsulat_” Vera yine seslendi ve sonra çalan telefonuna cevap verdi. İçeriden firansızca konuşması duyuluyordu şimdi.
Okan mail uygulamasına girdi. Vera’nın kişisel mailinden çıkıp kendi mailine girmesi gerekiyordu. Açık olan hesap, Vera’nın kişisel aboneliklerini, daha günlük maillerini içeriyordu.
Tam hesaptan çıkış yapacaktı ki başlıksız ve konusuz bir mail gördü. Yabancı bir hesaptan Vera’ya gelmişti. İçindeki koruma iç güdüsüyle mi yoksa merakla mı olduğunu bilmeyerek maile tıklamak istedi.
Duraksadı.
Bu Vera’nın özel hayatına saygısızlık olurdu ama içinde huzursuz bir his vardı. Bir şeylerin yanlış olduğunu söyleyen bir ses. Vera’ya güvenmediği için değil Vera için tuhaf şekilde endişe ettiğinden.
Gözlerini ekrandan kaldırıp kapıya baktı. Vera hala mutfaktaydı, telefon konuşmaya devam ediyordu.
Eli kararsızca havada kaldı. Yutkundu. İri göz bebekleri kararsızca bir ekrana bir salonun girişine bakıyordu.
Elini klavyeden çekip sıkıntıyla iç çekti.
Sevgili değiller miydi onlar, hem zaten Vera’nın kişisel hesabıydı bu, iş hesabı değil. Baktığı şeyin ne olduğunu hemen sonrasında Vera’ya söylerdi nasıl olsa.
Vicdanını dürtüp duran sesle mücadele etmek için kendince açıklama üretiyordu beyninde.
İçindeki bu insani meraka engel olamayarak sonunda tıkladı mailin üzerine. Başlıksız olduğu gibi mailde başka açıklama da yer almıyordu. Sadece bir ses dosyası vardı.
Bilgisayarın sesini kısıp tıkladı dosyaya.
Bir erkek sesi doldu içeri, Fransızca konuşan bir erkek.
Nedense biraz rahatlar gibi oldu. Öylesine bir şey olmalıydı bu, boşuna içi sıkışmıştı herhalde.
Tam sayfadan çıkacaktı ki konuşan erkek sözlerini tamamladı. Bir kadın konuşuyordu şimdi kayıtta.
"Je m'appelle Lena Garnier… Je suis en position, j'attends vos instructions…”
Oturduğu yerde irkilerek laptopu iyice kendine çekti.
Bu sesi tanıyordu.
Bu ses Vera’dan başkasına ait değildi.
Kaydın tamamında ne dediğini anlayamamıştı tabi ama ilk cümle oldukça giriş seviye bir Fransızcayla kolayca anlaşılırdı.
'Je m'appelle Lena Garnier.'
İsmim Lena Garnier diyordu Vera ses kaydında açıkça. Okan kafasından vücuduna sıcak bir hava dalgasının yayıldığını hissetti.
Farkında olmadan Vera’nın sır gibi saklanması gereken kod adını öğrenmiş olamazdı az önce değil mi?
Yok canım bu kadar aleni bir yerde, böylesine kritik bir delil öylece duruyor olamazdı.
Ama ya tam da bu sebepten bu mailin içinde böyle bir ses vardıysa?
Eli ayağı uyuştu. Panikle laptopu kapattı. Eline ateş değmiş gibi uzağa ittirdi.
Vera’yı uyarsa mıydı, sorsa mıydı? Ne yapması gerektiği hakkında en ufak fikri yoktu. Vera’yı uyarayım derken onun güvenini sarsmaktan korktu.
Merakıma yenik düştüm, maillerini karıştırdım, üstüne üstlük bir de sır gibi saklanması gereken kod adını öğrendim mi, diyecekti?
Oturduğu yerde oturamaz oldu huzursuzca kıpırdandı. Kızdı Vera’ya, bunun bu kadar açık saçık bir yerde olmasından dolayı onun için endişelenmişti çünkü.
Ama ne yapacaktı?
Belki de yanılıyordu, kod adları bir tek o malum operasyonda kullanılmamıştı ya canım, Vera ajandı her an, her saniye bir kod adı kullanıyor olmalıydı.
Evet evet böylesi çok daha mantıklıydı. Boynundan aşağı inen sıcaklığa rağmen kendini sakinleştirmeye çalıştı.
Bu sırada Vera bir elinde kırmızı şarap dolu uzun bardak, diğer elinde bir kadeh viskiyle döndü salona.
“Hallettin mi işini?” Viskiyi Okan’a uzatıp genç polisin yanına oturdu.
“Neyi?” Okan sıkıntıyla kafasını kaşıdı.
“Laptopu kullanmayacak mıydın?” Vera şarabını orta sehpaya bırakıp oturdu koltuğa, uzun bacaklarını kendine çekip Okan’a dönük oturdu.
“Ha...” Hatırlamış gibi gözlerini kapattı Okan. “Gerek kalmadı ya…”
Vera koyu kırmızı sıvıyı dudaklarıyla buluştururken başını eğdi yana doğru. “Sen iyi misin?”
“İyiyim canım…neden sordun?” Elindeki viskinin yarısını kafasına dikmişti. Yüzünü ekşitti.
Vera’nın bakışları iyice dikkatli bir hal aldı. “Bir tuhaf gibisin.”
“Yorgunum sadece.” Okan kalan viskiyi de bitirip oturduğu yerden kalktı. Böyle Vera’nın göz hapsindeyken yalan söylemeyi beceremeyecekti anlaşılan. Söz konusu Vera’ydı bir de. Dünyada kimse kendisini onun kadar iyi tanıyamazken ayrıca da Vera’nın işi insan sarraflığıyken burada böylece oturmak pek de akıllıca değildi.
Viskinin etkisiyle kendisini sakinleştirir, yatışırdı. Hem zaten panik olacak bir durum yoktu. Olmaması gereken bir şeye tanık olmamıştı.
“Ben yatıyorum. İşin bitince gelirsin. İyi geceler hayatım.” Salondan çıktı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |