
Okan, Emniyete varana kadar geçen yol boyunca, düşünceleriyle baş başa kaldı. Şehrin sabah trafiği, zihnindeki fırtınanın önünde bir fon gibi akıp gidiyordu.
Sabah yaşanan olayla ilgili olan bu defteri, kalıcı olarak kapatmaya karar verdi. Kesin ve net. Ne Vera'yı ne de kendini, bu konunun dikenli tellerinde daha fazla yaralamayacaktı. Vera’ya da dediği gibiydi: Herkes ebeveyn olmak zorunda değil. Bu, sadece Vera için değil, kendisi için de geçerli bir gerçekti.
Aslında, çocuk sahibi olma dürtüsü, o acı kaybından sonra onda zaten hiç dirilmemiş, derinlerde gömülü kalmıştı. O kayıp, sadece bir bebeği değil, o rolü üstlenme cesaretini de almış götürmüştü. Vera'nın sözleri, bu yaraya dokunmuş, ama asıl canını yakan, onun niyetini anlamak isterken, Vera'nın sandığından çok daha keskin, çok daha temelden bir reddedişiyle karşılaşmış olmasıydı. Bu, bir hayal kırıklığı değil, daha çok, geleceğin bazı kapılarının hiç açılmadan, sessizce kilitlendiğini görmenin verdiği derin bir hüzündü.
Ama bunu bir kavga malzemesi haline getirmek delice olurdu. Bu, iki yetişkinin, ancak ikisi de kalpleriyle istediğinde verebileceği bir karardı. Ve bu koşul, şu anda karşılanmıyordu.
Zoraki bir ebeveynlik, kimseye, özellikle de bir çocuğa fayda sağlamazdı.
Arabayı Emniyet otoparkındaki yerine park ettiğinde, kararı netleşmişti. Konu kapanmıştı. Vera'yla paylaştığı hayat, bu eksiği de kapsayacak, onunla birlikte şekillenecekti. Gelecek, belki hayal ettiği gibi olmayacaktı, ama Vera'nın olduğu bir gelecek, hâlâ onun istediği tek gelecekti. Derin bir nefes aldı, kapıyı açtı ve işinin, disiplinin, kontrolün dünyasına adım attı. İçindeki burukluk tamamen gitmemişti, ama onu bastırmayı, yaşamın ve sevginin başka alanlarına kanalize etmeyi seçmişti.
Emniyet binasının o tanıdık koridorlarına adım atar atmaz, düşüncelerinden sıyrılmaya çalışan Okan'ın yolunu Akif kesti. Doğrudan giriverdi lafa genç komiser. “Konuştunuz mu, neymiş Samir’in olayı?”
"Ne?" Okan, bir anlık bir boşluk yaşadı. Zihni hâlâ yol boyunca verdiği iç kararlarla meşguldü. Akif'in sorduğu operasyonel detaylar, onun için o anda uzak ve bulanık gelmişti.
Akif, onun bu dalgınlığını fark etti ve ısrarla tekrarladı: "Vera diyorum. Kendi taraflarında, Samir'le ilgili olan bilgileri anlattı mı sana?" Sesinde, beklenen istihbarat için sabırsız bir ton vardı. “Günaydın bu arada.”
Arabada giderken... evet, dün gece, kısaca konuşmuşlardı. Okan'ın gözleri odaklandı, mesleki maskesi yavaş yavaş yüzüne yerleşti. "Evet, evet," diye cevapladı, başını onaylar gibi sallayarak. Dalgınlığını üzerinden atmış, görev moduna geçiyordu. "Samir, bizim de tahmin ettiğimiz gibi, iki ülke arasında uyuşturucu ticareti yapıyormuş. Rasim de onun kuklası işte. Detaylarını şimdi adamdan alacağız." Konuşurken sesi netleşmiş, kararlı bir tona bürünmüştü. Ardından, asıl önemli olana geçti, bakışları Akif'e dikildi: "Adam hazır mı?"
Akif, memnuniyetle başını salladı, yüzünde işlerin yolunda gittiğine dair bir ifade vardı. "Hazır. Seni bekliyoruz. Sorgu odasına aldık, kayıt başlamak üzere."
Okan, iç çekti. Kişisel dünyasının karmaşasını geride bırakıp, bildiği, kontrol edebildiği alana – sorgu odasına – doğru adım attı.
Bir an içeri girmeden hemen önce aniden durdu ve Akif'e döndü. Sesi, o anın gergin sessizliğinde bile sıradan ve günlük işlerle ilgileniyormuş gibi çıktı, ama altında derin bir düşünce vardı. "Evden çıkarken söylemeyi unuttum," diye fısıldadı. "Vera'yı arayıp, müsait olduğunda o çeviriler için gelmesini rica eder misin?”
Akif, bu beklenmedik talimatı bir an sorgulamadan, sadece başını sallayarak onayladı.
İçeri girdiklerinde ise, Okan'ın beklediğinden çok daha yoğun bir atmosferle karşılaştılar. Samir El-Karim, sadece kurnaz bir suçlu değil, aynı zamanda cevval, agresif ve çok iyi hazırlanmış bir avukat tarafından savunulan bir iş insanıydı. Avukat, her soruyu, her imayı, her kanıt parçasını hukuki bir savaş alanına çeviriyor, Samir'in "meşru bir ithalat-ihracatçı" olduğu savunmasını inatla ve beceriyle sürdürüyordu. Okan'ın hazırladığı psikolojik baskı ve stratejik sorgulama planları, bu hukuki duvara çarpıp geri dönüyor, süreci yorucu ve sinir bozucu bir müzakereye dönüştürüyordu. Samir, soğukkanlılığını hiç kaybetmiyor, sadece "yasal ticari ilişkilerinden" bahsediyor, Rasim'le olan bağlantılarını "taşeronluk" olarak nitelendiriyordu. Fransız gemisi ve teknede bulunuşu ise "yatırımcıları ağırlamak" olarak açıklanıyordu. Her şey çok temiz, çok düzgündü.
Tam bu noktada, Okan'ın kulaklığına acil ve net bir mesaj geldi. Selin'in sesi, tüm yorgunluğa rağmen içeri sızan bir şimşek gibiydi: "Başkomiserim, deniz biriminden haber var, 'Aurora Borealis' gemisinde yapılan gizli aramada, zeytinyağı varillerinin içinde, toplam iki yüz kilograma yakın saf kokain ele geçirildi. Mürettebattan biri, itirafçı oldu. Teslimat onayını Samir’den aldıklarını itiraf etti."
Okan'ın yüzündeki yorgun ifade anında silindi, yerini keskin bir odaklanma aldı. Bu, duvara çarpan tüm hukuki manevraları bir anda yok edecek somut, çürütülemez bir kanıttı. Gözlerini, karşısındaki kendinden emin adama dikti. Avukat hâlâ bir şeyler söylüyordu, ama Okan artık onu duymuyordu.
"Samir Bey," diye sözünü kesti Okan, sesi odaya buz gibi bir keskinlik yaydı. "Görünüşe göre 'yatırımcılarınız' sadece para değil, başka şeyler de taşımayı planlamış. 'Aurora Borealis' adlı geminizde, az önce, içi uyuşturucu dolu variller ele geçirildi. Ve mürettebatınızdan biri, bu işin onayını sizden aldıklarını söylüyor."
Odadaki hava anında değişti. Samir'in o sarsılmaz soğukkanlılığında ilk kez bir çatlak oluştu. Gözleri hafifçe büyüdü, çenesindeki kaslar gerildi. Avukatı hemen itiraz etmeye, "Kanıtlar nerede? İddialar asılsız!" demeye kalkıştı, ama artık çok geçti.
Okan, ayağa kalktı. "Kanıtlar yolda, avukat bey. Ve bu sefer," diyerek doğrudan Samir'e baktı, "hikayeniz işlemiyor. Samir El-Karim, uyuşturucu ticaretine aracılık etmek ve organize suç örgütü yöneticiliği şüphesiyle tutuklanıyorsunuz. Haklarınız size hatırlatılacak."
Artık hukuk, onların tarafındaydı. Samir, avukatının protestoları arasında, elleri kelepçelenerek sorgu odasından çıkarıldı. Bu sefer çıkış, serbest bırakılma için değil, cezaevine gidiş içindi. Okan, koridorda onları izlerken, içindeki boğucu yenilgi hissi, tatmin edici bir adalet duygusuna dönüşmüştü.
Sorgu tam 4 saat sürmüştü. Sorgu odasından çıktığında, fiziksel olarak tükenmişti. Zaten dün gece neredeyse hiç uyumamışlardı, sonra sabah yaşanan olayın gerginliği de kendini daha bir hissettirir olmuştu ve bu yüzden bitik haldeydi. Şimdi üzerine bir de bu sinir harbi eklenmişti. Beti benzi atmıştı, gözlerinin altı morarmış, başı zonkluyordu. Koridordaki meslektaşlarının, sorgunun nasıl geçtiğine dair meraklı bakışlarına aldırmadan, doğrudan ofisine yöneldi. Kapıyı arkasından kapattı, sessizliğe gömüldü.
Masasına oturdu, ağırlıkla öne eğildi ve başını avuçlarına aldı. Parmakları, şakaklarına, alnına bastırarak, oluşan gerilim ağrısını hafifletmeye çalıştı. Gözlerini sıkıca kapadı, sonra yorgunlukla açtı.
Çok sürmeden, kapı hafifçe tıkladı. Akif başını uzattı, sesini yumuşatarak, "Hazırsan," dedi, "kendi aramızda küçük bir değerlendirme yapalım mı? Belki gözden kaçan bir açı bulabiliriz."
Okan, başını avuçlarından yavaşça kaldırdı. Zorlukla odaklanarak onlara baktı. Bir an duraksadı, sonra boğuk bir sesle, "Olur," dedi. "Gelin." Başıyla masanın etrafındaki boş koltuklara işaret etti. Ekibi içeri davet etti. Belki onların taze bakış açıları, bu karmaşık bulmacada kendisinin göremediği bir şeyi fark edebilirdi.
Akif, Kadir ve Selin içeri girip Okan'ın masasının etrafındaki koltuklara hızlıca yerleştiler. Odaya, sıkışmış bir gerginlik ve yoğun bir yorgunluk havası hakimdi. Okan, ağır göz kapaklarını kaldırıp önce Kadir'e, sonra Selin'e baktı. "Allah aşkına... biriniz bana sade, koyu bir kahve söylesin, başım çatlıyor. İsterseniz kendinize de söyleyin tabii."
Kadir hemen ayağa fırladı, yüzünde hevesli bir ifade vardı. "Ben Aziz Efendi'ye hemen söylerim, Başkomiserim," dedi ve odayı, birkaç dakikalığına boşaltmak için hızla terk etti.
Bu kısa boşlukta, Okan masasının çekmecesini açtı ve içinden bir paket sigara ile çakmağını çıkardı. Hareketleri ağır ve düşünceliydi. Bir sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi, çakmağın çarkını çevirdi. Küçük, turuncu alev, odanın loş ışığında parladı ve sigaranın ucunu kavurdu. Okan, ilk derin nefesi ciğerlerine çekti, dumanı bir an tuttu, sonra yavaşça, yorgun bir iç çekişle ağzından ve burnundan bıraktı. Duman, masanın üzerindeki dosyaların ve haritaların üzerinde süzülerek dağılmaya başladı.
Kadir birkaç dakika sonra geri döndüğünde, odada hafif bir tütün kokusu ve Okan'ın sessiz, dumanlı düşünceleri vardı. Elinde, zarif bir fincanda, simsiyah, buharı tüten bir Türk kahvesi ve yanında da bir bardak su vardı. Kahveyi Okan'ın masasının üzerine usulca bıraktı. "Aziz Efendi özel yaptı, köpüklü olsun dedi," diye fısıldadı.
Okan, başıyla minnettarlığını gösterdi, sigarasını bir kenara bıraktı ve sıcak bardağı avuçlarına aldı. Kahvenin sıcaklığı, soğumuş ellerine iyi geldi. Küçük bir yudum aldı, acılık dilinde yayıldı. Bu, uyanıklık vaat eden tanıdık, sert bir lezzetti. Gözlerini ekibine çevirdi. Artık değerlendirme zamanıydı.
"Samir El-Karim..." diye başladı, elindeki kahve bardağını masaya bıraktı. "Resmiyette tertemiz bir iş insanı. Fransa-Türkiye hattında ticaret yapan, vergisini ödeyen, kayıtları kusursuz biri. Kağıt üzerinde hatasız." Parmak uçlarıyla masaya hafifçe vurdu. "Adam görünüşte zeytinyağı, kozmetik, kimyasal madde taşıyor. Hepsi yasal, hepsi belgeli."
Duraksadı, sigarasını eline aldı. Bir nefes çekti, dumanı ciğerlerinde dolaştırdı, sonra yavaşça ağzından salarken, külü hafifçe masanın kenarındaki kül tablasına silkeledi. Gri duman, loş ışıkta bir perde gibi dağıldı. "Fakat aynı konteynerler, aynı tarihler, aynı limanlar..." diye devam etti, sesi alçaldı. "Fransa'daki istihbarat paylaşımlarında, daha önce uyuşturucu soruşturmalarında adı geçmiş karanlık firmalarla kesişiyor. Ve Samir, Rasim'in onun bir nevi 'temsilcisi', kuklası olduğunu nihayet itiraf etti."
Bu noktada aniden durdu, başını kaldırıp Akif'e baktı. "Rasim'i almaya gidildi değil mi?"
"Ekipler yola çıktı, birazdan burada olur."
Bu, bir sorgu daha anlamına geliyordu. Okan, Rasim'in yağlı, uzun siyah saçlarını, suratındaki o sinsi ama aynı zamanda ürkek ve aptalca ifadeyi düşününce, içinde hafif bir iğrenme hissetti. Bir de onun sorgusuna girmesi gerekecekti. Sabrı tükenmek üzereydi. "Getirin, beklesin o..." diye homurdandı, boşluğu dolduracak küfürlü bir sıfat dilinin ucuna geldi, ama tam o sırada Selin'in odadaki varlığını hatırladı. Genç kızın orada olması onu tuttu. Cümlesini değiştirdi: "Beklesin biraz. İşi ne Rasim'in?"
Sonra, konuyu toparlayıp anlatmaya devam etti. Sigarasından bir nefes daha aldı, bu sefer dumanı yanaklarından salarak. "Samir, Eylem'i hiç tanımadığını söylüyor. Ve açıkçası, oldukça da ikna ediciydi sözleri. Bu da bana, Eylem'in Rasim'le daha kişisel, daha doğrudan bir ilişkisi olduğunu düşündürüyor."
"Nasıl yani?" diye sordu Akif, kaşları çatılmıştı.
Okan, sigarasını kül tablasında söndürdü ve öne eğildi. "Şöyle düşünün: Samir, büyük resmi kurmuş. Uyuşturucu ağı, para aklama sistemi, şirketler zinciri... Hepsi onun. Rasim ise bu sistemin Türkiye'deki yürütücüsü, sokaktaki yüzü. Samir gölgede, Rasim önde."
"Eylem..." diye devam etti Okan, sesi biraz daha yumuşadı, "bu yapının dışındaki tek kişi gibi duruyor. Belki de Rasim'i sadece bir borç kaynağı, bir fon sağlayıcı olarak kullanmıştı. Kızın paraya ihtiyacı vardı, Rasim de ona 'yatırım' yaptı. Eylem, asıl paranın nereden geldiğini, arkasındaki kirli düzeni hiç bilmiyor olabilir." Gözleri bir an için uzaklara daldı, bu ihtimali değerlendirirken. "Bu... iyi bir ihtimal. Temiz kalabilme ihtimali."
Ancak yüzü hemen gölgelendi. "Kötü olan ihtimal ise şu: Eylem, Rasim'in yürüttüğü kirli düzeni bir şekilde fark etti.'" Her kelimeyi ağır ağır vurguladı. "Belki şantaj yaptı. Belki geri çekilmek, çıkmak istedi. Ya da belki de bilmeden de olsa, tehdit oluşturdu. Ve Rasim’in arkasındaki güçler, bu tehdidi ortadan kaldırmak istedi."
Odanın havası, bu ikinci ihtimalle birlikte ağırlaştı. Eğer Eylem bu kirli işin farkındaysa, ölümü sadece bir şanssızlık ya da basit bir cinayet değil, organize bir suskunluğun sonucuydu. Okan, ekibinin yüzlerindeki ciddiyeti gördü. Bulmaca, sadece bir uyuşturucu davası olmaktan çıkıp, daha karanlık bir örtbas etme hikayesine dönüşüyordu.
Selin, bir an düşünceli kahverengi gözlerini kırpıştırdı, zihninde bir şeylerin yerine oturduğunu hisseder gibiydi. "Eylem'in otopsi raporunda 'Akut alerjik reaksiyona bağlı solunum yetmezliği' yazıyordu, değil mi?" diye sordu, sesi dikkatle.
Okan başını onaylayarak salladı. "Evet. Ancak neye karşı olduğunu Aykut da tam bilemiyor. Şaraba bağlı olabileceğini söyledi ilk başta, ben buna karşı çıktım. Çünkü provalarda da oyun gecesi de aynı şarap kullanılmıştı. Eğer şaraba alerjisi olsaydı çok daha önce reaksiyon gösterirdi."
Selin'in kaşları hafifçe kalktı, dinlemeye devam etti.
Okan devam etti: "Bunun üzerine Aykut, insan vücudunun bazen yıllarca tolere ettiği maddelere, aniden, beklenmedik bir şekilde ağır reaksiyon verebileceğini söyledi. Ama asıl ilginç olan başka bir şey var..." Okan, dosyadan bir kağıt çıkardı. "Kadehin ağız kısmına ait olduğunu düşündüğü bir cam kırığı üzerinde, mikroskobik incelemede bazı organik kalıntılar tespit ettiğini söyledi. Şu aşamada tam olarak ayırt edilebilir ya da adlandırılabilir durumda değillermiş. Mantar sporları, başka bir gıda artığı, hatta masadan bulaşmış sıradan bir kir bile olabilirmiş."
"Ve bu organik kalıntılar..." diye mırıldandı Selin, zihni hızla çalışıyordu. "Test edilebilir mi? Kesin bir şey söylenebilir mi?"
“Aykut'a daha derin test yapılabilir mi diye sordum ben de. Özel bir kimyasal analiz ve DNA testi gerekiyormuş, haftalar sürebilirmiş. O sırada Samir ve Rasim olayı patlayınca, o test biraz arka planda kaldı. Bir süredir gelişme yok. Ama belki de bir yoklama yapsam iyi olacak. Belki de o 'kir' dedikleri şey, basit bir kir değildir."
Şimdi hepsi de bir zaferden ziyade, daha da karmaşık bir labirentin içine çekilmiş gibi hissediyordu. Okan'ın anlattığı iki ihtimal, odadaki havaya ağır bir belirsizlik ve baskı yüklemişti. Sessizlik, düşünceli ve gergindi.
Bu sessizliği, kapıya gelen hızlı, hafif bir tıklama bozdu. Herkesin başı aynı anda kapıya döndü. Kapı usulca aralandı ve aralıktan Vera'nın güzel yüzü göründü. İçerideki yoğun havadan ve konuşulanlardan habersiz, mavi gözlerinde hafif bir ürkeklik ve "rahatsız mı ediyorum?" sorusu vardı.
"Bölüyor muyum?" diye fısıldadı.
Akif, o anlık gerginliği dağıtmak ve onu içeri davet etmek için hemen, samimi bir tonla atıldı: "Yok yok, Vera. Hiç değil. Gel lütfen, tam zamanında geldin."
Vera, kapıyı biraz daha açtı ve içeri girdi. Odayı, içindeki dört kişinin üzerinde gezdirerek dolaştırdığı mavi bakışlarıyla süzdü. Kapıyı arkasından usulca kapattı. Gözleri, en sonunda, masanın başında, yorgun ve düşünceli halde oturan Okan'a takıldı. Ondan bir selam, bir "hoş geldin," ya da en azından bir bakış bekliyor gibiydi. Ama Okan sessizliği bozmadı.
Vera, içerideki havayı, havada asılı duran gerilimi hissederek, biraz daha ilerledi. Sesini yumuşatarak sordu: "Her şey yolunda mı? Kötü bir şey mi oldu?"
Yine Akif, araya girerek cevap verdi, durumdan hiç haberdar olmamasına rağmen sanki Okan’ın Vera’yla muhatap olmamasına yardımcı olmaya çalışıyor gibiydi. "Yok, yani... şey, Okan az önce Samir'in sorgusundan çıktı da. Onu değerlendiriyorduk. İşler... karışık."
Vera bu kez doğrudan Okan'a baktı, ondan bir açıklama, bir iki kelime duymak ister gibiydi. Ama tam o anda, kapı yeniden, bu sefer daha sert ve ivedi bir şekilde çalındı. Oda kapısı, genç bir memur tarafından hızla açıldı. Memur nefes nefeseydi, yüzü endişeliydi.
"Başkomiserim," diye soluk soluğa konuştu, "Alper Müdürüm sizinle acilen görüşmek istiyor.”
Okan, sonunda başını kaldırdı. Yüzünde, "yapacak bir şey yok" ifadesi vardı, ama hiç şikayet etmeden, ayağa kalktı.
Akif'in yanından geçerken, elini onun omzuna hafifçe koydu. Dokunuşu, bir sorumluluk devri gibiydi.
"Sen Vera'ya olanları özet geçersin," dedi, sesi nötr ve profesyoneldi.
Sonra, başını Vera'ya çevirdi, çok kısa bir süre için. "Hoş geldin, Vera. Akif anlatsın birazdan gelirim." Bu kadardı. Ardından, genç memurun peşinden, odadan çıktı ve kapıyı arkasında kapattı.
Kadir ve Selin, Okan'ın ayrılması ve konunun artık daha çok Vera'ya yapılacak bilgilendirmeyle ilgili olduğunu anlayınca, kısa bir süre sonra sessizce izin isteyerek odadan ayrıldılar. Kapı tekrar kapandığında, odada sadece Akif ve Vera kaldı. Dışarıdan gelen belirsiz ofis sesleri dışında derin bir sessizlik hüküm sürüyordu. Olanları hızlıca aktardı genç kadına, Vera da kendi bildiklerini ona anlattı.
Sonra bir an sessizlik oldu aralarında. Vera, Okan'ın Akif'e aralarında yaşanan o kişisel gerilimden bahsetmemiş olduğundan adı gibi emindi. Ama yine de içindeki o küçük sızıyı, merakı bastıramadı. Gözlerini, Okan'ın boş sandalyesine, sonra da Akif'e çevirdi. Sesi, nötr görünmeye çalışsa da altında hafif bir endişe taşıyordu.
"Okan... biraz sessiz gibiydi. Bir şeyi mi var?”
Akif, olanlardan tamamen habersiz, samimiyetle omuz silkti. Yüzünde, Vera'nın endişesini anlayan ama sebebini bilmeyen bir ifade vardı. "Yok canım, öyle büyütülecek bir şey değil," dedi, rahatlatmaya çalışarak. "Biraz yorgun sadece. Üst üste operasyon, sorgu...Samir'in sorgusu da uzun ve gergin geçti. Onun da etkisi vardır tabii. Adama sinir olmuştur, kafasını toplamaya çalışıyordur." Akif, içtenlikle Vera'ya baktı. "Seni görünce sevinmiştir mutlaka, ama şu an kafası dolu. İş bitince normale döner merak etme."
Oysa Vera, Okan'ın onu gördüğüne sevinmediğinden adı gibi emindi. Bugün çevrilecek belgeler, üzerinde çalışılacak kritik bir ipucu olmasa, Okan hayatta Akif'e onu arayıp buraya çağırmasını söylemezdi.
Sabah Okan evden çıkarken, onun o sessiz halini tam anlamamıştı. Genç adam içerlemişti evet, ama bunu büyütmeyecek, mesleklerinin getirdiği stresin bir parçası olarak görüp unutacaklarını düşünmüştü. Yanılmış olmalıydı. Okan'ın içerlemesi, sandığından daha derin, daha ağırdı.
Ve Vera, bunun farkına ancak şimdi, onun bu uzak ve mesafeli duruşuyla tam olarak varıyordu.
Sonra, kendi kendini frenledi. Fazla kötümser davranıyor, olayları olduğundan daha karanlık görmeye başlıyordu. Akif'in dediği gibi, Okan sahiden yorgundu. Üzerinde büyük bir operasyonun ve zorlu bir sorgunun yükü vardı. Yüzündeki o asık ifadenin, soğuk davranışının asıl sebebi keyifsizlikten değil, bitkinlikten de olabilirdi, değil mi? Belki de kafası, Samir, Rasim, Fransız bağlantıları ve Eylem cinayetiyle öyle doluydu ki, Vera'nın gelişi onun için sadece "işin bir parçası" olmuş, kişisel hiçbir şey hissetmesine izin vermemişti.
Değil mi?
Bu soru, zihninde bir yankı gibi çınladı. İki ihtimal vardı: Ya Okan gerçekten incinmiş ve bu mesafeyi bilinçli olarak koyuyordu. Ya da sadece işine, görevine gömülmüş, tüm kişisel duygularını bir kenara itmişti. Vera, ikincisinin doğru olmasını içten içe umuyordu. Çünkü birincisi... birincisi, aralarında henüz konuşulmamış, ama derinlere işlemiş bir sorun demekti. Ve Vera, şu an, yanında duran Akif'e gülümsemeye çalışırken, aslında hangisinin doğru olduğunu bilmemekten dolayı içinin kıyıldığını hissediyordu.
Biraz sonra oda kapısı yeniden açıldı ve Okan içeri girdi. Adımları ağırdı.
"Ne diyormuş Alper Müdür?" Akif, merakla, bakışlarını Okan'ı kapıdan masasına kadar izleyerek sordu.
Okan, masasına ulaşıp yavaşça sandalyesine oturdu. Akif'e doğru baktı, ancak gözleri tam odaklanmıyor gibiydi. Olağan, biraz da bezgin bir el hareketiyle – avucunu havada hafifçe sallayarak – yanıtladı: "Sorguyu soruyor işte. Nasıl geçti, ne çıktı, Fransız bağlantısı ne durumda..." Derin, yorgun bir iç çekişle devam etti: "Önemli bir şey yok. Rutin."
Bal rengi gözleri masasındaki dağınıklıkta gezinirken, boş, soğumuş kahve bardağını gördü. Bu, onun için bir tetikleyici oldu. Konuğunun hâlâ orada olduğunu ve ona bir ikramda bulunmadığını hatırladı. Başını kaldırıp Vera'ya baktı. Ancak bakışları tam ona odaklanmıyor, arada bir, hemen yanındaki Akif'e de kayıyor gibiydi.
"Bir şey içer misiniz?"
Soruyu hem Vera'ya hem de Akif’e yöneltmiş gibi genel bir formda sorması, Vera'da anında bir sıkıntı hissi uyandırdı. Kısa, kesin bir cevapla karşılık verdi, bozuntuya vermemeye çalışarak. "Yok."
Akif, şimdi ilk kez aradaki havada bir terslik olduğunu, Okan'ın resmi ve uzak duruşunun sadece yorgunlukla açıklanamayacak bir boyutta olduğunu hisseder gibi oldu. İki sevgili arasındaki sessiz gerilim, odanın havasını elle tutulur hale getirmişti. Tam bu gözlemini zihninde değerlendirirken, cebindeki telefonun titreyerek çalması dikkatini dağıttı.
Telefonunu çıkarıp ekrana baktı. Yüzünde ani bir sıkıntı ifadesi belirdi, kaşları çatıldı. Alçak bir sesle hem kendine hem de odadakilere mırıldandı: "Buna bakmam gerek." Hemen ayağa kalktı, cep telefonunu sıkıca kavramıştı. Okan ve Vera'ya hızlıca baktı. "Hemen dönerim," diye ekledi ve hızlı adımlarla odadan çıktı, kapıyı arkasından usulca kapattı.
Kapının kapanmasıyla birlikte, odada artık sadece Okan ve Vera kaldı.
Okan, masasının başında, belki de kağıtlarıyla meşgul görünmeye çalışıyordu.
Vera, hiç kaçınmadan, gözlerini Okan'dan ayırmadan, doğrudan konuştu. Sesi yumuşak, ama sorgulayıcı değil, gözlemciydi: "İyi görünmüyorsun."
Okan, nihayet başını kağıtlardan kaldırdı. Gözleri, Vera'nınkilerle buluştu, ama hemen sonra bir an için yana kaydı. "Yorgunum," dedi,
"Ben de" diye katıldı Vera, onun sözünü kesmeden, sadece onaylayarak. Ama sonra, başını biraz yana eğerek, daha yumuşak, daha anlayışlı bir tonla devam etti: "Ama sen sadece yorgun durmuyorsun.”
Okan, derin bir iç çekişle karşılık verdi. Sanki bir yükün bir kısmını omuzlarından atmaya karar vermiş gibiydi. Elini alnına götürdü, hafifçe ovdu. "Samir'in sorgusu çok uzun sürdü," diye başladı, sesi biraz daha canlı, nispeten daha samimi bir tona bürünmüştü. "Herifin sağlam bir avukatı var. Bütün o hukuki manevralar, teknik itirazlar... Ona laf anlatana kadar başıma ağrılar girdi resmen." Başını hafifçe salladı, yüzünde gerçek bir fiziksel rahatsızlık ifadesi vardı. Bu, en azından kısmen doğruydu. Ama Vera, bunun sadece baş ağrısından ibaret olmadığını biliyordu. Okan, ona bakarken bile, gözlerinin içinde bir şeylerin kapalı kaldığını, sabahki o konuşmanın gölgesinin hâlâ orada olduğunu hissediyordu. Okan, gerçeği söylüyordu, ama tüm gerçeği değil.
Okan'ın laf oyunlarını, savunma mekanizmalarını ve gerçek duygularını ne kadar iyi saklayabildiğini bilen Vera, bu oyuna hiç dahil olmamakta kararlıydı. Onunla diplomatik bir savaşa girmek, kelimelerle dövüşmek istemiyordu. Bu, onların arasındaki mesafeyi daha da açardı.
Güzel, ince dudaklarını kararsızlıkla ıslattı. Mavi gözleri, tüm yapay soğukluğu eritecek kadar sıcak ve samimi bir şekilde Okan'a bakıyordu. Sesi, odanın ağır havasında yumuşak ama net bir çan sesi gibi çınladı. "Okan... ben bu sabah... seni kıracak bir şey söylediysem, anlayışsız davrandıysam, ya da geçmişle ilgili yaralara dokunduysam... özür dilerim." Duraksadı, nefesini topladı. Gözleri Okan'ın yüzünde, herhangi bir tepki arıyordu. "Amacım seni kırmak değildi. Asla."
Okan, Vera'nın bu içten ve savunmasız itirafı karşısında ne diyeceğini bilemedi. İçinde, bir yandan bu özür ve açıklama isteğinin yarattığı bir yumuşama, diğer yandan da mesleki ortamın getirdiği bir mahcubiyet ve kaçış dürtüsü vardı. Gözleri hızla kapıya kaydı, sanki Akif'in dönüşünü kontrol ediyormuş gibi. Sesi, biraz daha tiz ve gergin çıktı: "Akif şimdi gelir." Kapıya bakarak, endişeli bir ifadeyle devam etti: "Duymasını istemiyorum, lütfen... sonra konuşalım."
Bu, tipik bir Okan kaçışıydı. Zorlu duygusal konuşmaları ertelemek, kontrolü kaybetmekten korkmak. Ama Vera bu sefer izin vermedi. İnatla reddetti. Yerinden kalktı, Okan'ın masasına doğru birkaç kararlı adım attı ve masanın kenarına dayandı. Mavi gözleri, Okan'ın kaçmaya çalışan gözlerinin tam içine baktı, onları yakalayıp tutarcasına.
"Geldiği yok Akif'in," dedi, sesi yumuşak ama tartışmaya kapalı bir kesinlikteydi. "Lütfen, Okan. Konuşalım. Senin böyle... uzak durman, beni görmezden gelmen...çok kötü hissettiriyor." Son cümlesi, neredeyse bir fısıltıydı, içindeki incinmeyi ve endişeyi taşıyordu.
Okan, pes eder gibi derin bir iç çekti. Omuzlarındaki gerginlik biraz daha gevşedi. Vera'nın masanın karşısındaki o kararlı, savunmasız duruşu ve gözlerindeki samimi endişe, onun direncini nihayet kırmıştı. Başını hafifçe salladı.
"Özür dilemeni gerektirecek bir şey yok," dedi, sesi artık daha yumuşak, daha insancıldı. "Sana sabah da söyledim. Bu senin fikrin, Vera. Ve tabii ki buna saygı duyuyorum."
Bakışları, artık kaçmıyordu. Tersine, Vera'nın mavi gözlerinin içine, sıcak ve samimi bir şekilde bakıyordu.
Vera'nın sözleri, Okan'ın yüzeydeki sakinliğinin altını bir bıçak gibi kesti. "Gözlerin öyle bakmıyor ama," dedi, sesi hafif bir merhamet ve anlayışla doluydu. Dudaklarının kenarında, tatlı bir gülümseme belirmişti.
Okan, bu bakış ve sözler karşısında içindeki tüm savunma kalelerinin bir anda çöktüğünü hissetti. Dudakları, uzun süredir sımsıkı kenetlenmişken, nihayet pes edercesine hafifçe gevşedi. Yorgun, buruk, ama aynı zamanda gerçek bir gülümseme, gözlerinin kenarlarına ince çizgiler bırakarak yüzüne yayıldı. Bu gülümseme, bir teslimiyetti. Vera'nın onu gördüğünü, anladığını kabul edişiydi.
"Nasıl bakıyor?" diye sordu, sesi biraz daha yumuşamış, neredeyse meraklı bir tondaydı. Belki de kendi yansımasını Vera'nın gözlerinde görmek istiyordu.
Vera, bir adım daha yaklaştı, onun yüzünü daha iyi görebilmek için hafifçe eğildi. Mavi gözleri, Okan'ın gözlerinin derinliklerine, orada saklanan tüm kırgınlıklara ve korkulara daldı.
"Kızıyorsun bana," diye fısıldadı, her kelimeyi özenle seçerek. "İçe işleyen bir öfke değil... daha çok, incinmiş bir kızgınlık. Ve hayal kırıklığına uğramış gibi bakıyorsun. Sanki ben... senin bana açtığın bir kapıyı, hiç düşünmeden kapattım. Ve sen şimdi o kapının önünde duruyorsun, ne yapacağını bilemeden."
Vera'nın bu betimlemesi, Okan'ın iç dünyasına yapılmış isabetli bir tanı gibiydi. Gözleri hafifçe nemlendi, ama bakışını kaçırmadı. Vera, onun sessiz dilini okuyordu ve okuduklarını ona geri yansıtıyordu. Bu, bir suçlama değil, bir aynaydı. Okan, bu aynada kendi yaralı halini net bir şekilde görüyordu.
Okan konuşamadan Vera devam etti. "Belki bencillik ediyorum," diye itiraf etti, "ama beni anlamanı istiyorum, Okan. Bu sadece bir 'fikir' değil. Bu... benim." Elini hafifçe göğsüne, kalbinin üzerine bastırdı. "Benden anne olmaz, çünkü ben... o rolü taşıyabilecek birini hayal edemiyorum kendimde. Bu bir eksiklik değil, sadece... gerçeklik. Benim gerçekliğim. Seni çok seviyorum, ama bu sevgi, beni değiştirecek ya da olduğumdan farklı biri yapacak bir sihir değil. O yüzden seni boşu boşuna umutlandırıp yalan söylemektense, dürüst oldum bu sabah."
Okan, onu sessizce dinledi. Yüzü, ışık ve gölgenin karıştığı bir tablo gibiydi; anlama çabasının konsantre çizgileri, hüznün yumuşak gölgeleri ve nihayetinde gelen o küçük, acılı kabullenmenin soluk ışığı. "Ben de seni seviyorum, Vera," diye karşılık verdi, sesi duygudan hafifçe titriyordu. "Ve seni olduğun gibi seviyorum. Daha fazlasını talep etmiyorum. Sabah... sadece biraz sarsıldım. Çünkü seninle bir gelecek hayal ederken, o geleceğin tüm olası şekillerini... birlikte düşünmek istiyorum. Ama sen, o şekillerden birini çok net bir şekilde sildin. Ve bu... canımı yaktı. Ama seni suçlamıyorum. Suçlayamam. Belki de seninle, bu konuyu daha önce, daha sakin kafayla konuşmalıydık. Ayrıca..." Duraksadı. Söylemekten vazgeçecek oldu, ama Vera'nın ona böyle, tüm savunmasızlığı ve anlayışıyla bakması, onu saklanmaktan alıkoydu. "Bu olay belki de seninle ilgili değildir... Kendimi anlamaya çalışıyorum. Bu olay belki de beni geçmişe götürdü ve ben şu an o yılların sıkıntısını çektim, bilmiyorum." Nefesini derin bir iç çekişle verdi. "Sana söyledim, şu an böyle bir beklentim de isteğim de yok... ama o zamanlar olmuştu. O çocuğu sağlıkla kucağıma almayı her şeyden çok istemiştim. Onu kaybedince... aslında bir daha baba olmayı zaten hayal etmeye cesaret bile edemedim. Senin sözlerin... o kapağı araladı. Ve altından çıkan, sadece boşluk değil, eski bir acının tazelenmiş haliydi."
Vera, Okan'ın kırgın, derinlere gömülmüş bir acıyla parlayan gözlerine derin bir üzüntüyle baktı. Evet, bunu atlıyordu. Belki olay, bugünle, bu anla ya da dün geceyle ilgili değildi. Bu olay, neredeyse on sene önce kapanması imkânsız bir yaraya, Okan'ın hiç tanışamadığı, ama tüm kalbiyle istediği çocuğunun kaybının yarattığı o dipsiz boşluğa ait bir şeyler taşıyordu içinde. Ve Okan'ın bu acıyı yeniden hatırlaması, bu hassas noktaya dokunulması çok normaldi, doğaldı.
Yine düşünmeden edemedi Vera. Keşke bu korkunç olayı, İpek’le, Okan'ın doğmamış çocuğunun yarattığı yaralı anıyı silebilseydi. Keşke sevdiği adamın kalbinden, bu onu daha fazla acıtmasın diye, o karanlık köşeyi tamamen alıp götürebilseydi. Onun yerine, sadece sevgiyi, huzuru ve birlikte oldukları anın saf mutluluğunu bırakabilseydi. Ama hayat böyle işlemiyordu. Yaralar kalıyor ve sevgi, bazen o yaraların üzerine pansuman olmakla yetinmek zorunda kalıyordu. Vera, masanın üzerinden uzandı ve elini Okan'ın yanağına koydu.
"Doğru değildi," diye mırıldandı Vera, gözleri hafifçe dolarken içtenlikle ve kesin bir ifadeyle: "Senden harika bir baba olurdu, sabah kendine haksızlık ettin.”
Okan, bu beklenmedik, olumlu itiraf karşısında dolan gözlerini kırpıştırdı. Hızlıca toparlanmaya, duygusallığını geri itmeye çalıştı. Hafifçe omuz silkerek, kendini küçümseyen bir tonla karşılık verdi: "Pek zannetmiyorum.”
Ama Vera ısrar etti. Gözlerindeki yaşlar parlarken, sesi güçlü ve net çıktı: "Ben bundan eminim." Sonra, derin bir nefes aldı. Kendi içindeki keskin köşelere, o anne olmama kararlılığına rağmen konuşuyordu. Bu, onun için zordu. Ama eğer sevdiği adamla, bu en hassas konuda bile bu kadar dürüst ve açık olamayacaksa, kiminle olacaktı? "Önyargılı olmayalım," diye ekledi, sesi biraz daha yumuşadı. Bu söz, sadece Okan'a değil, aynı zamanda kendine de bir çağrıydı. "Zamana bırakalım bu konuyu... Kim bilir, belki bir gün..."
Cümlesini tamamlamadı. 'Belki bir gün'ün ardından ne geleceğini bilmiyordu. Belki bir gün kendi fikri değişirdi. Belki bir gün Okan'ın yaraları tamamen iyileşirdi. Ya da belki de hiçbiri olmazdı. Ama şu an için önemli olan, bu konunun aralarında kalıcı, aşılmaz bir duvar örmesine izin vermemekti. Kapıyı tamamen kapatmak yerine, kilidi açık bırakmaktı. Bu, Vera'nın verdiği en büyük ödün, en derin güven işaretiydi. Okan'ın gözlerinde, bu sözlerin yarattığı şaşkınlık, minnet ve yeni bir umut ışıltısı vardı. Vera, onun için imkansız görünen bir kapıyı, sadece bir aralık da olsa, açık tutmayı kabul ediyordu.
Alınlarını birbirine dayayıp gözlerini kapadılar. Bu, bir öpüş ya da sarılma değil, daha derin, daha sessiz bir temas biçimiydi. Soğuk, gergin geçen saatlerin ve ağır duygusal itirafların ardından, bu basit dokunuş, aralarındaki tüm mesafeyi ve yanlış anlaşılmaları silip attı. Sadece birkaç saniye sürdü, ama o birkaç saniyede, konuşulamayan her şey, hissedildi.
Sonra Vera, toparlanır gibi oldu. Yavaşça geri çekildi, alnını Okan'ın alnından ayırdı. Gözlerini, parmak uçlarıyla hafifçe sildi, kuruladı. Yüzünde, tazelenmiş, daha hafif bir gülümseme belirdi. Bu, ağlamaktan değil, bir yükten kurtulmuş olmanın verdiği duygusal bir rahatlamanın işaretiydi. "Akif gelecek," dedi, sesi artık daha canlı, neredeyse şakacı bir tondaydı. "Ne oluyor bunlara diyecek.”
Okan da kendini toparladı. Vera'nın alnından ayrıldığında, yüzündeki ağırlık ve yorgunluk dağılmış, yerini daha sakin, daha huzurlu bir ifade almıştı. Gözleri hâlâ kırmızıydı, ama içleri berraklaşmıştı. Derin bir nefes aldı, omuzlarını geriye attı. "Evet," diye mırıldandı, kendi de hafifçe gülümseyerek.
Vera'nın sözleri ve o sessiz, samimi temas, Okan'ın içindeki sıkı düğümleri çözmüş, en azından onları katı bir yumruktan, çözülebilir bir iplik yumağına dönüştürmüştü. Vera, bir şekilde, kendi keskin gerçekliği ile Okan'ın incinmiş umutları arasında bir orta yol bulmuştu. Ona, kapıyı tamamen kapatmak yerine, "zamana bırakalım" diyerek, belirsizliği bile paylaşılabilir bir alan haline getirmişti. Bu, Okan için bir teslimiyet değil, nefes alabileceği bir boşluktu.
Ve en önemlisi, genç kadın sevgilisinin gönlünü almıştı.
Vera'nın "senden harika bir baba olurdu" itirafı, onun kendine dair şüphelerine bir panzehir gibi dokunmuş, geçmişin acısını dindirmese de onu yalnız hissettirmemişti. İkisi de mükemmel değildi; ikisi de yaralıydı. Ama şu an, o odada, o yaraları birbirlerine gösterdikten sonra bile bir arada durabiliyorlarsa, bu, her şeyden daha güçlü bir bağdı.
Akif nihayet odanın kapısından içeri girdiğinde, içerideki atmosferin değiştiğini hemen fark etti. Daha önceki gergin, elektrik yüklü hava yerini, ağır ama daha yumuşak, uzlaşmış bir sessizliğe bırakmıştı. Aralarındaki mesafe, Akif'in daha önce şahit olduğu o buz gibi uzaklıktan çok daha yakındı. Okan'ın omuzlarındaki gerginlik azalmış, Vera'nın yüzündeki endişeli çizgiler yerini düşünceli bir sakinliğe bırakmıştı.
"Hadi," dedi, Okan o sırada sesi artık işe koyulma zamanının geldiğini belirten, odaklanmış bir tondaydı. Çekmecesinden çıkardığı çevirileri masaya koyarken Vera'ya ve sonra Akif'e baktı. "Artık işe koyulalım."
Okan masadan ağır ağır doğruldu ve yerini, masa başındaki çalışma alanını kibarca Vera'ya bıraktı. Kendisi Akif'le masanın diğer tarafındaki deri koltuklara yöneldi.
Vera, masada yalnız kalmıştı. Önce, en üstte duran, sarımtırak, ince bir kağıda yazılmış oyun yazarının kişisel mektubunu eline aldı. Şık, kıvrımlı bir el yazısıyla doluydu sayfalar. Vera, gözlerini satırlarda gezdirirken, ince, şekilli kaşları hafifçe çatıldı. Dudakları sessizce kelimeleri okuyor, ancak yüz ifadesi giderek daha şaşkın ve tedirgin bir hal alıyordu. Bir süre sonra, başını kaldırıp iki adama baktı. Sesi, keskin bir profesyonellik ve endişe karışımıyla odanın sessizliğini yardı:
“Bu metinleri kelime kelime, harfi harfine çevirmem yanlış olur."
“Neden?” diye sordu Okan.
Vera, mektubu masaya bırakırken işaret parmağıyla üzerindeki belirli bir satırı gösterdi.
“Çünkü yazar burada bilinçli olarak dilin kurallarını çiğniyor. Bazı kelimeleri kasıtlı olarak yanlış, ‘çarpık’ kullanmış. Cümle yapılarını bozmuş. Fransızca ana dili olan, edebiyatla haşır neşir biri için bile rahatsız edici bir dil bu. Anlamı bulanıklaştırmak, okuru şaşırtmak, hatta yanıltmak için yapılmış gibi.”
“O ne demek?” diye homurdandı Akif, anlamayarak.
Vera, masanın üzerine eğilmiş, parmak uçlarıyla metnin üzerindeki belirli satırları takip ederek açıklamasına devam etti. Sesi artık sadece tercümanın değil, bir edebiyat araştırmacısının, hatta bir psikoloğun analitik tonunu taşıyordu.
"Sürrealist ve özellikle de post-sürrealist yazarlar –ki Fransa bunun merkez üssüdür– dil ile bilinçli ve sistematik bir şekilde oynamışlardır," diye başladı, gözleri hâlâ kağıttaydı. "Bu sadece bir stil tercihi değil, bir manifestodur. Dilin geleneksel, mantıksal yapısını kırarak, bilinçaltının saf, rasyonel olmayan sesine ulaşmaya çalışırlar. Burada gördüğümüz de tam olarak bu: dilin bilinçli olarak bozulması."
Akif'in kaşları iyice çatılmıştı, anlamaya çalışıyor ama zorlanıyordu. Okan ise derin koltuğunda hafifçe öne eğilmiş, tüm dikkatiyle dinliyordu.
Vera devam etti. "Şuna bakın: mantık dışı cümleler. Bir eylemin öznesi yok, ya da fiil zamanı aniden değişiyor. Eksik fiiller, kırık zamanlar... Bunlar rastgele hatalar değil. Bunlar, yazarın dünyayı algılayış biçiminin dildeki yansıması."
Sonra başını kaldırdı, iki adama daha derin, daha karanlık bir bağlamı anlatmak için baktı: "Ve bazı yazarlar, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında, bu çok yaygındı. 1940'lar Fransa'sını düşünün: Travma, işgal, direniş, işbirlikçilik... İnsanların taşıdığı muazzam bir suçluluk ve parçalanmışlık duygusu. Akıl ile delilik arasındaki çizgi, o dönemde hiç olmadığı kadar bulanıklaştı."
Odanın havası, Vera'nın kelimeleriyle ağırlaşmıştı. Tarihin o karanlık dönemi, masadaki sararmış kağıtlara sinmiş gibiydi.
"Bu dönemde," diye fısıldadı Vera, neredeyse saygıyla, "yazarlar arasında yaygın bir ifade vardı: 'Metin beni ele geçirdi.' Ya da daha korkuncu: 'Bunu ben yazmadım.' Otomatik yazının, bilinçaltının tezahürünün ötesine geçen bir deneyimdi bu. Yazar, aracı olmaktan çıkıp, bir tür 'medyum'a dönüşüyordu."
"Etienne Marceau’nun da bu karanlık ve tehlikeli fikre kapılmış olmasından şüpheleniyorum. Belki de bu metinler, onun savaş sonrası travmasının, suçluluk duygusunun ya da tanık olduğu şeylerin yarattığı bir parçalanmanın dildeki tezahürü. Sadece edebi bir oyun değil, psikolojik bir çığlık olabilir. Ve bu çığlık, şifreli."
Akif, başını iki yana salladı. "Yani diyorsun ki," diye özetlemeye çalıştı, "bu adamın kafası karışık, saçmalıyor ve biz de onun saçmalıklarını mı çözmeye çalışıyoruz?"
Okan cevap verilmesine fırsat vermeden gözlerini Vera'ya çevirdi. "Peki," dedi, sesi ciddi ve odaklanmış. "Bu çığlığın bize söylediği şey ne, Vera? Ya da daha doğrusu, bu şifreli çığlığın içinde, bizim aradığımız şeye dair bir ipucu var mı?"
Vera, gözlerini metne daha da dikerek, satırların derinliklerine iniyor gibiydi. "Anlayabildiğim kadarıyla yorumlayabiliriz," diye mırıldandı, daha çok kendi kendine. Sonra, yüksek sesle, metinden kritik pasajları okumaya ve açıklamaya başladı:
Bu oyunu yazarken kelimelerin bana ait olmadığını fark ettim. Onları ben seçmedim. Onlar beni seçti.
Vera burada durdu, parmağı cümlenin üzerinde gezdi. "Burada ‘seçti’ kelimesi önemli," dedi, sesi analitik. "Bu bir kader, ilham perisi gibi romantik bir fikir değil. Daha ziyade, zorunluluk, hatta bir tür ele geçirilmişlik ima ediliyor. Pasif bir edilgenlik var."
Okumaya devam etti.
Oyunun üçüncü sahnesinde, karakterin boğazı sıkılır. Bu sahneyi yazdıktan sonra üç gün sesim çıkmadı.
Her sahne yazıldığında, odada bir soğukluk hissediyordum.
Mürekkep kururken bile kelimeler yer değiştirmek ister gibiydi.
Dördüncü sahnede şarap masaya dökülür. O gece ben de kadehimi devirdim.
Bana bu oyunu sahneleme dediler. Dinlemedim. Çünkü artık ben yazarı değildim. Sadece taşıyıcısıydım.
Vera duraksadı. "Burada ‘dediler’ diyor. Kim? Oyunun kendisi mi? Sesler mi? Bu, yaratıcı kontrolden tamamen vazgeçişin, teslimiyetin ifadesi."
Bu metni yakmayı denedim. Yanmadı. Sadece daha da karardı.
Cam kırılmadı ama içimde bir şey çatladı.
Okuduktan sonra, neredeyse fısıldar gibi ekledi: "Fransızcada burada kullanılan ‘çatlamak’ fiili, sadece fiziksel bir çatlağı değil, ruhsal bir kırılmayı, bir çözülmeyi, aklın sınırlarındaki bir yarığı anlatır."
Eğer bu satırları okuyorsanız, oyun hâlâ yaşıyor demektir.
Ve yaşayan her şey, bedel ister.
Zamanın geçtiğini sanmayın.
Metinler için zaman yoktur.
Onlar yazıldıkları yılda kalmaz, okundukları ana yerleşir.
Okuyan herkesin başına bir şey gelmez.
Sadece bakanlara değil, anlayanlara dokunur.
Hepsi bir an için donakaldı. Vera'nın okuduğu kelimeler ve yaptığı yorumlar, odanın içine somut, soğuk bir korku gibi yayılmıştı. Akif'in yüzündeki sıradan bıkkınlık ve anlamama ifadesi, yerini saf hayret ve ilkel bir korkuya bırakmıştı. Gözleri faltaşı gibi açılmış, Vera'ya, sonra Okan'a, sonra tekrar masadaki lanetli kağıtlara bakıyordu.
"Tövbeler olsun ya..." diye mırıldandı, sesi boğuk ve titrek çıktı. Avuçlarını birbirine sürterek, sanki üzerine bulaşmış bir şeyi temizlemeye çalışıyor gibiydi. "Ben... ben anlamak istemiyorum bunları. Eşhedü enla yani," diye ekledi, içgüdüsel olarak bir korunma duası mırıldanır gibi.
Oturduğu deri koltuğun içinde kaygıyla kıpırdandı. "Yani ne diyorsunuz şimdi?" diye sordu, sesi biraz daha yükselerek. "Bu kağıt parçası bize bedel mi ödetecek? Eylem’e bedel ödettiği gibi. Bırakın gitsin şunu, yakın atın!" Önerisi panik doluydu, mantıktan çok içgüdüyle verilmişti.
“Saçmalama,” dedi Okan sakince. “Herif dümdüz deli. Sanatçı kimliğinin arkasına saklanmış, kafadan çatlak biri işte.”
Vera, Okan'ın basit açıklamasına karşı başını iki yana salladı, gözlerinde derin bir düşüncelilik vardı. Kendinden emin, sakin bir tonla mırıldandı:
"Ben öyle demezdim, Okan. dedi, kelimeleri tartarak. "'Deli' etiketi, anlamadığımız veya anlamak istemediğimiz karmaşıklıkları rafa kaldırmanın en kolay yolu. Bu metin, sadece çatlamış bir zihnin rastgele döküntüleri değil. Çok daha yapılandırılmış, çok daha kasıtlı."
Parmağını, yazarın "metni yakmayı denedim" ve "kelimeler yer değiştirmek ister gibiydi" dediği satırların üzerinde gezdirerek açıklamasına devam etti:
"Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaygınlaşan 'Shell Shock' (kabuk şoku) ya da bizim bugün Travma Sonrası Stres Bozukluğu dediğimiz durumu düşün. İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransız entelektüelleri ve sanatçıları arasında da benzer, belki daha derin bir parçalanma vardı. Bu yazar, kelimelerin ona ait olmadığını söylüyor çünkü yaşadığı travmatik deneyimler -belki işgal, belki direnişte ya da işbirlikçilikte gördükleri, belki sadece insanlığa dair inancını kaybetmesi- onun gerçekliğini o kadar sarsmış ki, artık kendi düşüncelerine bile yabancılaşmış. Bu bir 'delilik' değil, aşırı bir gerçeklikle yüzleşmenin psikolojik bedeli."
Sonra, metnin dilbilgisi hatalarına ve mantık dışı yapısına döndü: "Ve bu yabancılaşmayı, bilinçli olarak dilin yapısını bozarak ifade ediyor. Dili düzgün kullansaydı, anlatmak istediği şeyi anlatamazdı. Çünkü anlatmak istediği şey, geleneksel mantığın ve dilin sınırlarının ötesinde. Bu yüzden fiiller eksik, zamanlar kırık. Bu, bir sanatçının kasten seçtiği bir üslup değilse bile, bir hastalığın semptomu değil. Bu, travmanın dildeki doğrudan tezahürü. Bir çeşit psikolojik gerçekçilik."
Vera, son olarak Okan'a baktı, bakışları ciddi ve ikna ediciydi. "Yani evet, zihninde bir çatlak var. Ama bu çatlak, boşluktan değil, aşırı doluluktan, taşmaktan kaynaklanıyor. Ve bu metinler... bu çatlağın içinden sızanlar. Onları 'deli saçması' diye bir kenara atarsak, belki de bize anlatmaya çalıştığı çok önemli, belki de tehlikeli bir şeyi gözden kaçırırız.
Okan, Vera'nın detaylı ve ikna edici analizini dikkatle dinlemişti. Yüzündeki şüphecilik tamamen gitmese de konuyu basite indirgeme çabası bir nebze azalmıştı. Vera'nın söylediklerini kabul eder gibi başını hafifçe salladı, ama sesinde pratik bir meydan okuma vardı.
"İyi, güzel," dedi, sakin ama net bir tonla. "Anladık. Adam travma geçirmiş, dili bilerek bozmuş, metin canlı falan... Hepsi tamam canım da sen böyle atmosferik, derinlikli konuşmaya devam edersen..." Gözlerini yanındaki Akif'e kaydırdı. Akif hâlâ koltuğunda büzülmüş, gözleri bir noktaya dikilmiş, dudakları hafifçe kıpırdıyor, içinden dualar okuyor gibiydi. Okan, hafifçe gülümseyerek, ama alay etmeden ekledi: "...Akif yanımda hatim indirecek birazdan.”
"Sen de birkaç dua okusan hiç fena olmaz," diye homurdandı Akif sesinde ciddi bir kaygı vardı. "Bunlar hafife alınacak şeyler değil. İş işten geçmeden..."
Okan, Akif'in samimi tedirginliğini görünce, yüzündeki şakacı ifade biraz yumuşadı. Onun bu koruyucu, inançlı haline karşı içten bir sıcaklık duydu. Hafif, dostça bir gülümsemeyle başını salladı.
"Sen benim yerime de oku olmaz mı?" dedi, sesi alaycılıktan çok şefkat doluydu. "Benim ağzım dualara pek alışık değil, sen daha iyi bilirsin o işleri. Hem, sen okursan daha tesirli olur diye düşünüyorum."
"Bir de" diye ekledi, Akif'e doğru hafifçe eğilerek, "Duan bitince, zahmet olmazsa Selin'e haber eder misin? Zeynep'in getirdiği kamera kayıtlarını getirsin. İzleyelim hep beraber. Dün sabah ona iletmiştim, hazır olmalı."
Akif, dudakları hafifçe kıpırdanarak fısıltıyla dualarını tamamlarken, bir yandan da cebinden telefonunu çıkardı. Telefonun diğer ucundaki genç kıza, Okan'ın talimatını kısa ve net bir şekilde iletti.
Yaklaşık on beş dakika sonra, odanın kapısında hafif bir tıklama sesi duyuldu. Kapı usulca aralandı ve Selin göründü. Genç bilişim uzmanı, elinde taşıdığı ince dizüstü bilgisayar çantasını sıkıca tutuyordu, duruşunda her zamanki gibi dikkatli bir saygı vardı. Gözleri, doğrudan oda içindeki Okan'ı aradı ve onunla göz göze gelmek, giriş için onay almak için bekledi.
"Müsait misiniz, Başkomiserim?" diye sordu.
"Gel lütfen, Selin.”
Selin, kapıdan içeri adımını attı, saygılı bir şekilde odanın ortasına ilerledi. Bu sırada gözleri, masanın diğer tarafında oturan Vera'ya kaydı. Genç kadını görünce yüzünde samimi ve tatlı bir gülümsemeyle selam verdi amirinin güzel sevgilisine "Hoş geldiniz, Vera Hanım,"
“Hoş buldum.” Vera da aynı samimiyetle karşılık verdi.
Selin'in bakışları, kısa bir selamlaşmanın ardından tekrar amiri Okan'a kaydı. Yüzündeki samimi gülümseme, yerini hemen mesleki ciddiyete ve iş odaklı bir ifadeye bıraktı.
"Başkomiserim," dedi, sesi tekrar net ve bilgilendirici bir tona döndü. "Görüntüleri ön incelemeden geçirip tasnif ettim. İzlemeniz için hazır durumdalar. En kritik görüntü parçalarını ayrı bir klasöre aldım."
"Harika," diye karşılık verdi Okan, Vera'nın biraz önce oturduğu masanın başından ayrılarak ayağa kalktı. Genç memura, kendi deri koltuğunu işaret etti. "Geç otur lütfen, Selin. En iyi açıdan herkes görebilsin."
Selin hiç ikiletmedi. Amirinin koltuğuna oturdu, dizüstü bilgisayarını masanın üzerine yerleştirdi ve hızlı, becerikli hareketlerle açtı. Klavye üzerinde parmakları hızla dans ederken, ekranda bir video oynatıcı yazılımı ve düzenli etiketlenmiş dosya klasörleri belirdi.
Selin'in arkasında, Okan, Vera ve Akif toplanmış, ekrana odaklanmışlardı.
Ekrana ilk gelen görüntüler, herhangi bir prova anından, sessiz bir kayıttı. Kamera açısı genişti ve sahneyi neredeyse tamamen gösteriyordu. Sahnenin merkezinde, karşılıklı duran iki figür vardı: Eylem ve Baran. Sessizlik, beden dillerini daha da belirgin kılıyordu. Bir süre, provayı normal bir şekilde sürdürdüler. Sonra, senaryo gereği mi yoksa başka bir şey mi olduğu belli olmayan bir anda, Eylem'in elleri aniden kendi boğazına gitti. Bir öksürük nöbeti tuttu, yüzü buruştu ve birkaç saniyeliğine nefes almakta, oyuna devam etmekte zorlandı. Bu beklenmedik anda, sahnedeki partneri ve gerçek hayattaki sevgilisi Baran hemen yanına geldi. Görüntüde, Baran'ın yüzündeki endişe açıkça okunuyordu. Nazikçe Eylem'in omzuna elini koydu, ona ilgi ve kaygıyla baktı. Eylem, kendine gelir gibi olduktan sonra, havada elini sallayarak, "İyiyim, sorun yok" anlamına gelen bir işaret yaptı. Ama hareketi gergin ve aceleciydi.
Selin, bir tuşa basarak görüntüyü değiştirdi. Sıradaki kayıt, farklı bir zaman diliminden, belki de prova arası bir andandı. Koridorda, Yaman ve Eylem yalnızdı. İlk başta normal gözüken bir sohbet, birdenbire sertleşti. Yaman'ın beden dili değişti; elleri havada, parmaklarıyla sert jestler yaparak Eylem'e doğru bağırıyor gibiydi. Genç kız bu ani saldırganlık karşısında adeta küçüldü. Omuzları içeri çekildi, başı hafifçe öne eğildi, olduğu yerde donup kalmıştı. Sessiz görüntüde bile, Yaman'ın öfkesi ve Eylem'in ürkek savunmasızlığı rahatsız edici bir netlikte hissediliyordu.
"Hayvan herif," diye homurdandı Akif, kelimeler adeta dişlerinin arasından sızıyordu. Gözleri ekrana dikilmişti, bakışları Yaman'ın silüetini delip geçmek ister gibiydi. "Sorarsan sanatçı, bir de bu adam. Yaratıcıymış, hassasmış... Batsın bunun sanatçılığı be. Önce insan olmayı, adam olmayı öğrensin."
Okan ve Vera, Akif'in patlayan öfkesine sesli bir yanıt vermediler, ama yüz ifadeleri ve sessizlikleri, muhtemelen aynı tiksinti ve endişeyi paylaştıklarını gösteriyordu. Bakışları ekrana kilitlenmişti.
Selin bir sonraki kaydı açtı. Bu sahnede, bu kez Baran ve Eylem bir tartışma içindeydi. Sessizlik, gerilimi daha da artırıyordu. Eylem, önceki sahnedeki ürkek halinden çok farklıydı. Dik duruyor, ellerini savuruyor, yüzünde açık bir öfke ve hayal kırıklığı vardı. Sinirliydi. Baran ise daha sakin, hatta biraz savunmacı bir duruş sergiliyor, anlaşmaya çalışıyor gibiydi. Ama aralarındaki mesafe, samimiyetten çok bir yabancılaşmayı işaret ediyordu.
Bir sonraki görüntüde ise sahne, Hale ve Baran'a odaklanmıştı. İkisi, provalar arasında bir koridor köşesinde yan yana duruyorlardı. Selin, bu görüntüyü önemsiz, belki de sadece bir sohbet anı olarak düşünüp hızla geçmek üzereyken, Okan'ın keskin sesi onu durdurdu.
"Selin, bir saniye." Okan, ekrana iyice yaklaşmıştı, kaşları hafifçe çatılmıştı. "Geri gelir misin? Şurayı tekrar açar mısın?"
"Tabii, Başkomiserim." Selin hemen komutu yerine getirdi, görüntüyü geri sardı.
Şimdi, daha dikkatli bakıldığında, Hale ve Baran'ın yakınlığı "olması gerekenden" fazlaydı. Mesafe fazlasıyla kapalıydı. Baran konuşurken, doğal görünmeye çalışan ama sıklığı dikkat çeken dokunuşlar yapıyordu: Hafifçe Hale'nin omzuna dokunuyor, konuşurken yüzüne yaklaşıyor, el hareketleri sırasında ellerine değiyordu. Hale ise bu davranışlardan rahatsız olmak bir yana, gayet hoşnut, hatta biraz da flörtöz bir tavırla gülümsüyor, başını hafifçe yana eğiyordu. Aramızdaki elektrik, ekrandan hissediliyordu.
"Ne oluyor bunların arasında?" diye hayretle sordu Akif, kafası karışmış bir halde Okan'a baktı. "Baran'la Eylem sevgili demediniz mi siz? Hale ne alaka şimdi? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?"
Okan, Akif'in sorusuna doğrudan cevap vermedi. Onun yerine, yavaşça başını çevirip Selin’e baktı. Gözlerinde, ortak bir anının hatırlanışı vardı. Eylem'in notlar uygulamasında bulunan notu hatırlardılar.
Okan bir şey demeden dosyanın içinde bu notun çıktısını aldıkları kâğıdı aradı. Araması birkaç saniye içinde sonuçlandı. Eliyle işaret etti kağıtta yazanları.
“Kafam karıştı. Yanlış anlıyor olabilirim ama bugün gördüğüm şey… içime oturdu.
Bu yakınlık normal değil.
Konuşmaları da tuhaftı.
Bir şeyi benden saklıyorlar.
Belki de…”
"Eylem, Baran'la Hale arasında gidip gelen o elektriği fark etmişti," dedi genç polis, elindeki notu işaret ederek. "Bu satırlar, işte tam da o farkındalığın ve belki de hissedilen ihanetin sonucu. Her şey bu kâğıdın üzerinde, olduğu gibi duruyor."
Selin, kaşlarını hafifçe çatarak başını salladı. "Durum gerçekten öyle gözüküyor. İlişkilerindeki o gerginliğin, yalnızca iş stresinden kaynaklanmadığı belliydi."
Akif'in iç geçirdiği duyuldu. "Zavallı Eylem," diye mırıldandı, sesinde derin bir acıma vardı. "Bir yanda dengesizliğiyle uğraştığı yönetmen, diğer yanda ise sevgilisinin gözünün önünde başka bir kadınla yakınlaşması.”
Okan, pencereden dışarı bakarken, olup biteni zihninde bir bir resmediyor gibiydi. Yavaşça konuşmaya başladı, analizi giderek derinleşiyordu: "Hale'nin Eylem'e duyduğu, sıradan bir hoşnutsuzluktan çok daha fazlası. Onu, varlığıyla, parıltısıyla, sahip olduğu her şeyle kıskanıyor. Eylem'in kariyer basamaklarında attığı her adım, aldığı her övgü, Hale için dayanılmaz bir provokasyon. Ancak tutkusu yalnızca başarıya değil; Eylem'in hayatının dokusuna, sahip olduğu ilişkilere de yönelik. Baran'ı ele geçirmek, onun için sadece bir aşk meselesi değil, aynı zamanda Eylem'den bir şeyi koparıp almanın, onun hayatındaki 'yerini' somut olarak işgal etmenin bir yolu. Hale, Eylem'in hayatını adeta içten fethetmek istiyor."
Bu yorum ve birleştirme doğruydu.
Okan'ın sözleri odada asılı kalmış, herkes onun çizdiği karmaşık psikolojik portreyi zihninde evirip çevirirken, genç polis araştırmanın hızını kesmek istemeyerek, "Peki, şu meşhur orijinal oyun nüshasına bir bakalım mı, Vera?" diye sordu. Dikkatleri masanın üzerindeki esrarengiz metne çekmek istiyordu.
Vera, sevgilisi sözünü bitirir bitirmez masanın üzerine yayılmış olan soluk sarı kağıtlardan birini özenle eline aldı. Dikkatle okumaya başladı. Sessizlik içinde, yalnızca sayfaların hışırtısı duyuluyordu. Birkaç dakika sonra yüzünde ani bir anlama ifadesi belirdi ve başını kaldırarak bulgularını paylaştı:
"Bu... bu bir oyun metni değil," dedi, sesi gergin bir merakla titriyordu. "Diyaloglar yok, sahne tasvirleri yok. Daha çok... bir talimatname. Adeta bir işin nasıl yapılacağına dair karanlık bir rehber gibi."
Elindeki kağıdı diğerlerine de göstermek için hafifçe kaldırdı ve belirli bir bölümü işaret etti. "Şuraya bakın. Çok sade, ama bir o kadar da rahatsız edici."
Masa silinir.
Bez temiz olmak zorunda değildir.
Zaten temiz olan şey bir şey tutmaz.
"Burada 'temizlik' kelimesi, bildiğimiz hijyen anlamında kullanılmıyor. Aksine, bir iz bırakmamak, varlığı tamamen ortadan kaldırmak için yapılan bir işlemden bahsediyor. 'Tutmak' fiili çok önemli. Sanki nesnelerin, üzerlerinde olan biteni 'kaydedebileceğini', kanıt 'tutabileceğini' ima ediyor. Kirli bir bez, o 'şeyi' silip alır; ama zaten pırıl pırıl temiz bir yüzeyde hiçbir iz yoktur ki tutulsun. Bu, adli bir sahneyi temizlemekle ilgili olabilir."
Bez kurutulmaz.
Kurursa ölür.
Nemliyse kalır.
Akif içini çekti. "Bu da ne demek olabilir? Bez mi ölecek? Bez canlı mı?" dedi, kafası karışmış bir halde.
Vera başını salladı, bu sefer daha emin konuşuyordu. "Hayır, bezden bahsetmiyor. Burada metaforik bir dil var. 'Bez' belki de bir aracı, bir yöntemi temsil ediyor. Ama dikkat edin, 'kurursa ölür, nemliyse kalır' diyor. Bu, canlılıkla, organik bir süreçle ilgili. Bir şeyin yaşaması için nem gerekli. Küf, mantar, bakteri... Bunlar nemle gelişir, kurulukta ölürler. Metin, biyolojik bir bileşenden, belki de bir kültürden, bir organizmadan söz ediyor olabilir."
Okan, Vera'ya doğru memnuniyet dolu bir bakış attı. İçinden geçirdiği kararın ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha teyit ediyordu. Bu metni, sıradan bir çeviri programına ya da yalnızca akademik Fransızca bilen birine verselerdi, muhtemelen karşılarına bir avuç tuhaf, birbiriyle alakasız görünen sanatsal talimat çıkacaktı. Belki "soyut bir oyun taslağı" ya da "deneysel bir şiir" olarak rafa kaldırılacak, üzerinde bir daha düşünülmeyecekti.
Ancak Vera, işte tam da bu yüzden vazgeçilmezdi. Sadece Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu olduğu için değil; dili ana dili olarak bilen, onun ritmine, çağrışımlarına, argo ve metaforik derinliklerine nüfuz edebilen biri olduğu için. O, kelimelerin yüzeyde söylediklerinin değil, altında yatan gölge anlamların, karanlık niyetlerin peşine düşüyordu. Onun yorumları ve getirdiği perspektif, bu gizemli metni donuk bir dizi talimattan, ürpertici bir suç kılavuzuna dönüştürmüştü. Her cümleye yansıttığı ışık, olayın sıradan bir sanatçı kavgasından çok daha karanlık, planlı ve tehlikeli bir şeye evrildiğini gösteriyordu. Vera, metnin kodlarını çözen anahtardı ve Okan, bu anahtar ellerinde olduğu için derin bir iç rahatlığı hissediyordu.
Genç polis, bu sırada hareketsiz duruyordu. Vera'nın son cümleleri zihninde bir şimşek gibi çaktı. "Küf... mantar... bakteri..." diye mırıldandı, sanki yapbozun kayıp parçalarını arıyordu. Sonra, bal rengi gözleri aniden parladı. "Aykut'un dedikleri! Laboratuvardaki bardakta bulduğu organik kalıntılar... Tam olarak böyle şeyler olmalı. Nemli, yaşayan, belki de üreyen bir şey..."
Vera, onaylar gibi başını sallayarak bir sonraki bölüme geçti. Metin giderek daha net, daha ürpertici bir hal alıyordu.
Sıvı, taşımak için en kolay yoldur.
Çünkü tadı olan şey, başkasını saklar.
"Burayı anlamak daha kolay," diye yorumladı Vera. "Bir sıvı, içine katılan başka bir maddeyi kolayca gizleyebilir. Renk, koku, özellikle de tat... Güçlü bir tat, arka plandaki başka bir varlığı maskeleyebilir. Taşıma ve gizleme yöntemi olarak sıvılar ideal."
Okan, hemen atıldı: "Şarap." Tek kelimeydi, ama tonu her şeyi anlatıyordu. Güçlü, keskin tadıyla pek çok şeyi gizlemeye müsait bir sıvı.
Son olarak Vera, metnin belki de en rahatsız edici kısmına geldi. Sesini alçalttı, sanki kelimeleri yüksek sesle söylemek bile tehlikeliymiş gibi:
Oyuncu boğazını tutmaz.
Çünkü boğaz tutulmaz.
Boğaz, kendi kendine kapanır.
Oda aniden daha da soğudu. Bu cümleler, tüyler ürpertici bir fizikselliğe sahipti.
"Bu bir saldırı tarifi değil," diye Vera’dan önce davrandı bu kez Okan, yüzü ciddileşmişti. "Kimse birinin boğazını dışarıdan 'tutarak' göz önünde öldüremez, en azından bu şekilde tarif edilemez. Bu... bir reaksiyonu anlatıyor. Boğazın 'kendi kendine kapanması'. Bu, ani bir alerjik şokta, zehirlenmede, solunum yolunu tıkayan bir ödemde olan şey. Hava yolları spazma girer, şişer ve kapanır. Adli tıp raporlarıyla birebir örtüşen bir durum."
Okan'ın zihninde parçalar birbirine kenetlenirken gözleri odaklanmış, bakışları keskinleşmişti. İçinden geçen düşünceler, dudaklarına sessiz bir mırıldanma olarak döküldü: "Aykut'la çok acil konuşmam lazım..."
O an her şey netleşmişti. Vera'nın metinden çıkardığı "organik, nemli, yaşayan" varlık ile Aykut'un bahsettiği bardaktaki gizemli kalıntılar arasında kurduğu bağ, şüphelerini neredeyse kesinliğe dönüştürmüştü. Eğer Aykut'un laboratuvardan gelecek olan nihai sonucu bekledikleri gibi çıkarsa –yani, bardakta, bilinçli olarak bulaştırılmış, alerjik bir şoka neden olabilecek spesifik bir organik madde tespit edilirse– artık ellerinde sadece bir teori değil, somut bir kanıt olacaktı.
"O test sonucunu öğrendiğimiz an," diye düşündü Okan, sesini biraz daha yükselterek, "Eylem'in ölümünün nedeni olan o ani, şiddetli alerjik reaksiyonun kaynağına yüzde yüz emin olacağız. Ölüm kaza değil. Bardak, sadece bir bardak değil. İçine katılan, bulaştırılan bir şeyin taşıyıcısıydı. Ve metin," diye başını Vera'nın elindeki kağıtlara doğru çevirdi, "bize bunun nasıl yapıldığının talimatını veriyordu. Temizlik iz bırakmamak içindi, 'bez' nemli kalmalıydı ki organizma yaşasın, sıvı en kolay taşıma yoluydu çünkü tadı gizliyordu... Ve boğaz kendi kendine kapanıyordu."
Akif, koyu, derin kahve rengi gözlerini merakla kırpıştırdı, zihni hızla çalışıyordu. "Yani," dedi, sözleri yavaş yavaş ve vurgulu bir şekilde dökülürken. "Cinayeti, orijinal nüshayı -bu talimatnameyi- okuyan, anlayan ve uygulayan biri işledi. Öyle mi?"
Okan, başını kararlı bir şekilde aşağı yukarı salladı. Yüzündeki ifade, artık herhangi bir şüpheye yer bırakmıyordu. "Evet," diye onayladı, sesi net ve kesindi. "Çok yüksek ihtimalle durum bu. Metin sadece Fransızca değil, aynı zamanda örtük, metaforik bir dille yazılmış. Sıradan bir okuyucuya anlamsız gelebilecek bu talimatları doğru yorumlayıp, somut bir cinayet metoduna dönüştürebilmek için hem dile hem de metnin arkasındaki karanlık niyete hakim olmak gerekiyor."
Bir an duraksadı, ekibin yüzlerine baktı. Ardından, potansiyel şüphelilerin isimlerini, her biri bir darbe gibi odanın ortasına bırakarak sıraladı:
"Yaman, Hale... ya da Zeynep."
Her isim, farklı bir olasılığı, farklı bir motivasyonu temsil ediyordu. Hale, kıskançlık ve hırsla hareket edebilirdi. Yaman, psikolojik dengesizliği ve kontrol manyaklığıyla bu tür karmaşık bir planı tasarlayabilirdi. Zeynep ise... henüz bilinmeyen, derinlerde bir nedeni olabilirdi.
"Bu üçü," diye devam etti Okan, "metne ulaşma, anlama ve uygulama fırsatı olan kişiler. Şimdi yapmamız gereken, bu karanlık bilginin izini sürmek ve hangisinin ellerinin bu işe bulaştığını kanıtlamak."
Sonra, birden bakışları saatine kaydı. Zamanın ne kadar hızlı aktığını fark etmişti. "Bizim artık Akif’le Rasim'in sorgusuna girmemiz lazım," diye mırıldandı, masanın üzerinden anahtarını ve not defterini hızla toparladı. Akif de toparlanır gibi oldu durduğu yerde.
"Arkadaşlar," dedi, samimi bir tonla, "ellerinize sağlık. Bugün çok önemli bir noktayı aydınlattık. Aykut'tan haber alır almaz size bilgi vereceğim. Lütfen telefonlarınızı açık ve hazır tutun."
Hızlı adımlarla kapıya yöneldi. Vera'nın yanından geçerken, kimse fark etmeden, çok kısa, çok hafif bir temasla eline dokundu. Gözlerinin içine sıcacık, minnet dolu bir bakış attı.
"Sen olmasan," diye konuştu. Herkesin içinde duyduğu minnettarlığı sesli şekilde dile getirerek. "bizim bu metinleri aydınlatma ihtimalimiz yoktu. Vakit ayırdığın için çok teşekkür ederiz. Emeklerine sağlık, Vera."
Vera, elindeki dokunuşun sıcaklığını hissederek hafifçe gülümsedi. "Ne demek canım, bir şey yapmadım.”
Okan, başını hafifçe eğerek ona biraz daha yaklaştı. Sesini bir ton daha alçalttı, bu sefer daha kişisel, daha özel bir tondaydı. "Sorgu iki saat kadar sürer. Beni bekleme istersen, eve git sen."
"Zaten biraz işim var bitirmem gereken." dedi genç kadın. Sonra, gözlerinde sözleşmiş gibi bir parıltıyla ekledi: "Akşam görüşürüz."
Okan, bu sözlerle içi rahatlamış bir halde, son bir baş hareketiyle onayladı ve iki polis odadan çıkarak, sorgu odasının dik merdivenlerine yöneldiler.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |