41. Bölüm

BÖLÜM 41

amberwatson
amberwatson

Sorgu odasının loş havası nefes almayı zorlaştırıyordu. Beyaz floresan ışık yukarıdan acımasızca vuruyor, duvardaki en ufak lekeyi, çatlağı, boya kabarmasını bile ortaya çıkarıyordu. Burada zaman farklı akıyordu. Daha yavaş, daha boğucu. Her saniye, çürüyen bir meyve gibi kendi ağırlığıyla sarkıyordu.

Rasim Karakuş, metal sandalyede adeta içine çökmüştü. Çelimsiz bedeni, sert sandalyeyle kaynaşmış gibiydi. Yağlı, hafif uzun saçları alnına yapışmış; başını her öne eğişinde bir tutam daha soluk, nemli yüzünü perdeliyordu. Parmakları sürekli birbirine dolanıyor, ayrılıyor, yeniden dolanıyor; farkında olmadan, gergin bir ritim tutturuyorlardı.

Kapı hafifçe gıcırdayarak açıldı. Ses, odanın sıkışık sessizliğinde bir uyarı gibiydi.

İlk giren Akif’ti. Yüzünde o tanıdık, sakin, neredeyse babacan ifade vardı. Elinde taşıdığı iki karton çay bardağı, odanın sert gerçekliğine karşı yabancı, insani bir dokunuştu. Yavaşça masaya yaklaştı, bardaklardan birini Rasim’in önüne, hafifçe iter gibi bıraktı.

“Al,” dedi, sesi yumuşak ama net. “İç biraz. Kendine gelirsin.”

Rasim önce bardağa baktı, sanki içine bir şey konmuş olabilirmiş gibi şüpheyle. Sonra Akif’e, gözlerinin içine baktı. Ardından, titreyen elleriyle çayı kavradı. Bardaktaki sıcaklık avuçlarına yayıldı.

Sandalyeyi hafifçe, neredeyse duyulmayacak bir sesle çekti, Rasim’in karşısına oturdu. Dirseklerini masaya yaslayarak eğildi Rasim’e doğru. Sesini biraz daha alçalttı, samimi bir fısıltıya yakın.

“Bak Rasim,” dedi. “Bu noktadan sonra yalanın kimseye faydası yok. En başta da sana. Anlıyor musun beni?”

Rasim başını iki yana salladı, hareketi mekanikti. Gözleri hâlâ çay bardağındaydı. “Ben yapmadım,” diye mırıldandı, sesi çatallı ve zayıf. “Eylem’i ben öldürmedim. Yemin ederim.”

Akif hiç tereddüt etmedi. Cevabı hazırdı ve kesindi. “Biliyoruz. Senin yapmadığını biliyoruz.”

Bu cümle, Rasim’in omuzlarında somut bir ağırlık gibi oturan gerginliğin bir kısmını aldı. İçine, fark edilir derecede derin bir nefes çekti. Göğsü yükseldi, alçaldı. Sanki ilk kez gerçekten duyulmuş, ilk kez temize çıkarılma ihtimali görmüştü.

Tam o anda kapı sertçe, tam bir güçle açıldı. Gergin sessizliği parçalayan bir uyarı gibiydi ses.

Okan içeri girdi. İyi polis kötü polis oyununun ikinci üyesi de sorguya dahil olmuştu.

Yüzü, fırtına öncesi gökyüzü gibiydi; görünürde bir bulut yoktu ama havada elektrik vardı, patlamaya hazır. Elinde şeffaf bir dosya tutuyordu. Odaya adımını atmasıyla birlikte atmosfer aniden değişti. Hava yoğunlaştı, tene yapışan bir gerginlikle doldu. Oksijen çekilmiş gibiydi.

Akif, içgüdüsel olarak, gürültüye doğru arkasına baktı. Kaşları, profesyonel bir rahatsızlıkla hafifçe çatıldı. Oyun başlıyordu.

Okan hiçbir şey söylemeden, doğrudan dosyadan bir fotoğraf çekti ve masaya, Rasim’in tam önüne, çarparak bıraktı. Fotoğraf masada bir an kaydı, parlak yüzeyde süründü, sonra durdu.

Gazino Mehtap’ın personel odasında, yerdeki açık kasa. İçinde Rasim’in bizzat elleriyle yerleştirdiği paket.

“Tanıdık geldi mi?” diye sordu Okan. Sesi, odanın soğuk metalikliğiyle uyumluydu; tınısız ve keskin. Gözleri, Rasim’in yüzüne mıhlanmıştı, hiç kıpırdamıyordu.

Cevap beklemeden, diğer fotoğrafı çıkardı. Bu kez açıkça Samir’in limandaki teslimatta çekilmiş resimleri. Adamın yüzü netti, ifadesiz. Kaçacak, saklanacak hiçbir yer yoktu.

“Samir dün gece tutuklandı,” diye ekledi Okan, cümleyi bir çivi gibi çaktı.

Rasim’in yüzü bir anda boşaldı, rengi duvar beyazına döndü. Dudakları aralandı, hafifçe titredi, ama ilk anda ses çıkmadı. Zorlukla, boğazını temizledi. “Y… Yalan…” dedi. Kendi sesine bile inanmıyordu; kelime havada asılı kaldı, çürüdü.

Akif, tam zamanında devreye girdi. Sesi, Okan’ın buz gibi tonunun yanında neredeyse şefkatliydi, bir battaniye gibi.

“Değil Rasim. Maalesef değil. Samir içeride. Artık seni koruyacak, kollayacak kimse yok. Tek şansın bizimle açık konuşmak.”

Rasim, inkarın son sığınağına çekildi. Başını iki yana salladı, hareketi giderek hızlandı. “Ben sadece danışmandım,” diye tekrarladı, sesi gergin. “Muhasebe… evrak işlerine bakıyordum, o kadar…”

Okan bir anda öne fırlamış, Rasim’in sandalyesini bütün gücüyle ön bacaklarından birinden tutup masaya, kendine çekmişti. Ses, odada bir patlama gibi yankılandı. Sandalyenin metal ayakları yerden sıçradı, sürtünmenin çığlık gibi sesi duvarlarda yankılandı. Rasim, vücuduyla birlikte ileri savruldu, sırtı sandalyenin soğuk metaline, göğsü masaya çarptı. Kalbi, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi delice atmaya başladı.

“Lan sen kimsin ki danışmanlık yapacaksın, o kalıp var mı sende? Kuryesin sen!” dedi Okan. Sesi yükselmemişti, her hecesi bir tokat gibi sertti. Daha tehditkârdı. “Danışman değil. Evrakçı değil. Kurye!”

Akif hemen ayağa fırladı, Okan’ın kolunu bileğinden sıkıca kavradı. “Okan. Sakin ol.” Bu tepki tamamen oyunun parçasıydı. Bu ikisinin beraber girdikleri sorgularda artık profesyonel oldukları bir taktikti.

Okan, Akif’in müdahalesiyle bir adım geri çekildi. Fakat bakışlarını Rasim’den ayırmadı. Avını izleyen, her hareketini kaydeden bir yırtıcı gibiydi. Gerilim, odanın her köşesini doldurmuştu.

Akif, Rasim’e yeniden döndü. Yavaşça eğildi, onunla aynı hizaya gelmek için. Göz teması kurdu.

“Dinle beni,” dedi, sesi alçak ve ikna edici. “Gerçeği, tüm gerçeği anlatırsan, bu iş senin için çok daha hafif biter. Samir’in cezası büyür, evet. Ama seninki küçülür. Hatta koruma altına bile alınabilirsin. Yeni bir hayat. Bu fırsatı tepme.”

Rasim, iki polisin arasında sıkışmış gibiydi. Birinin soğuk öfkesi, diğerinin sıcak vaatleri… Nefesi hızlandı, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Gözlerinde bir iç savaş vardı.

Okan bu kez acele etmedi. Kontrollü hareketlerle dosyaya yeniden döndü. İçinden belgeleri tek tek, törensel bir ağırbaşlılıkla çıkarmaya başladı. Her birini masaya, Rasim’in önüne, bir mezar taşı diker gibi dikkatle bıraktı:

Her belge masaya indiğinde, Okan tek, keskin bir cümle kurdu: “Bunlara bir bak istersen Rasim, hatırlamanı kolaylaştırır belki.”

Gazino Mehtap’ın iç güvenlik kamerasından, Rasim’in arka odaya, kasaya doğru ilerlediği net bir kare.

Uyuşturucu paketlerinin adli tıp tarafından çekilmiş, numaralandırılmış yakın plan fotoğrafları.

Fransızca belgelerin fotoğrafları.

Telefon görüşme kayıtlarının çıktısı: Tarih, saat, süre. Konuşulanlar değil, bağlantılar. Tolga Keskin. Samir.

Rasim’in cep telefonunun, suçun işlendiği tarih ve saatte, gazinoya ve başka şüpheli lokasyonlara yakınlığını gösteren konum verisi haritaları.

Sessizlik yeniden, daha ağır bir şekilde çöktü. Sadece floresanın kronik vızıltısı ve Rasim’in düzensiz, hırıltılı nefes alışverişi duyuluyordu. Baskı, görünmez bir pres gibi üzerine çöküyordu.

“Ben…” diye zorladı Rasim, sesi bir fısıltıdan ibaretti, çatallı. “Sadece… sadece taşıdım. Başka bir şey yapmadım.”

Akif, sabırla başını salladı. “Ne taşıdın, Rasim? Bize söyle. Sadece ‘bir şey’ değil. Ne taşıdın?”

Rasim, gözlerini masanın üzerindeki lekeli laminat yüzeye dikti. Utangaç bir çocuk gibi. “Gıda… Gıda takviyesi. Vitamin… o tür şeyler.”

Okan aniden hareketlendi. Bir yılanın saldırısı kadar hızlı, Rasim’in önünde durdu ve onun yakasının uçlarını yakaladı, onu sandalyeden yukarı doğru çekti. “Yalan söylüyorsun!” diye hırladı, yüzü Rasim’inkine o kadar yakındı ki, nefesini hissedebilirdi.

Rasim korkudan gözleri faltaşı gibi açıldı. “Söylemiyorum! Doğruyu söylüyorum!”

Okan’ın, Rasim’in yakasındaki elleri iyice sıkılaştı, parmaklarının eklemleri beyazlaştı. “Fotoğraflar var, Rasim!” diye bağırdı. “Kanıt var!”

“O benim değil! O paketler…” diye cırladı Rasim, panikle, canhıraş bir savunmayla.

Okan, onu neredeyse sandalyeden tamamen kaldıracak gibi çekti. Sesini, tehlikeli bir alçak perdeden, dişlerinin arasından çıkararak konuştu: “Seni ben izledim. O gece, o otoparkta. Samir’den o paketi aldığını gözlerimle gördüm. Şimdi bana bak ve ne iş yaptığını itiraf et.”

Akif, sahnenin hemen arkasında, sakin ama baskın bir figür olarak durdu. “Rasim,” dedi, sesi Okan’ın öfkesine karşı sakin bir liman gibiydi. “Bize yardım etmen, senin yararına olur. İş birliği yap, ceza indirimi alırsın. Bu senin son şansın.”

Okan’ın fiziksel temasına, öfkesine ve Akif’in baskısına artık dayanamayan Rasim, bir anda çözüldü. Omurgası erimiş gibi oldu. “Kokain!” diye haykırdı, sesi odanın dört bir yanına çarptı. Gözyaşları artık dizginlenemez bir şekilde yanaklarından süzülüyordu. “Uyuşturucu taşıyordum! İtiraf ediyorum! Taşıyordum, evet!”

Okan gelen itirafla nihayet onu bıraktığında, Rasim sandalyeye bir çuval patates gibi çöktü Bir adım geri çekildi. İşi bitmişti. Akif, hemen boşalan alana doğru ilerledi, Rasim’in önüne çömelerek onunla aynı hizada durdu.

“Eylem,” dedi Akif, tek kelimeyle.

İsim, Rasim’e somut bir darbe gibi çarptı. “Onunla Samir’in alakası yok!” diye bağırdı, panik içinde. “Yemin ederim yok! Onun işten haberi bile yoktu!”

Akif, sakinleştirici bir hareketle elini kaldırdı. “Sakin ol. Nereden tanıyordun Eylem’i?”

Rasim, nefesini yakalamaya çalışarak, hıçkırıklar arasında konuştu: “Tiyatrodan… Yıllar önce. Ben teknik işlerde, aydınlatmada çalışırken. Zaten… zaten Başkomisere söylemiştim bunları.”

“Sonra? İlişkiniz nasıl devam etti?”

“Devam etmedi! Yollarımız ayrıldı. Ta ki… ta ki geçen ay beni arayana kadar.” Rasim gözlerini kapadı, anıyı görmeye çalışıyor gibiydi. “Telefon etti. Sesi… perişandı. Çok sıkışık olduğunu söyledi. Büyük bir borç istedi. Acilen.”

“Ve sen de verdin.”

Rasim başını eğdi. “Evet… Samir’in parasından verdim. O sırada… o sırada benim de nakit sıkıntım vardı, borçlarım… Hızlı paraydı.”

Akif’in sesi daha da ciddileşti. “Eylem, paranın kaynağını sordu mu? Nereden geldiğini?”

“Hayır!” diye attı Rasim, sesi çatallı ve acı dolu bir çığlığa dönüştü. “Sormadı. Bilseydi, asla almazdı! Yemin ederim, yemin ederim!” Bağırıyordu, bu konuda temiz olduğuna kendini ve onları inandırmak ister gibi.

Bir an sessiz kaldı, nefes nefese. Sonra, sesi aniden düştü, içine kapanık, pişman bir ton aldı. “Ödeyecekti… Bana güvenmişti. Tek istediği biraz zamandı. Zaman…”

Cümlesi havada asılı kaldı, tamamlanamadı. Başını ellerinin arasına aldı. Sesi, neredeyse duyulmayacak kadar küçüldü, içine çekilmiş bir fısıltıya dönüştü: “Ödemeden… öldü.” Sonra başını kaldırdı, gözleri kan çanağına dönmüş, Akif’e yalvarırcasına baktı. “Ama yemin ederim, Eylem’le Samir’in ilgisi yok! Hiç olmadı! Hatta… Eylem’in ödeyemediği o borç, benim başıma bela oldu.”

Akif bir süre hiç konuşmadı. Sadece Rasim’e baktı, onun çöküşünü, pişmanlığını izledi. Okan, masanın diğer tarafında, Rasim’in önündeki dosyayı sert bir hareketle kapattı. Ses, nokta koyar gibiydi.

“Samir içeride,” dedi Okan, sesi şimdi soğuk ve nihai bir gerçekliği bildiriyordu. “Ve sen, bugün burada anlattıklarınla onun cezasını ve kendi cezanı, büyüttün. Uyuşturucu ticareti. Kara para aklama. Bunlar ağır suçlar.”

Rasim hıçkırıklara boğuldu. Bedeni titriyordu. “Ben öldürmedim…” diye inledi, sürekli tekrarlanan bir ağıt gibi. “Eylem’i ben öldürmedim… Öldürmedim…”

Akif, yavaşça ayağa kalktı. Rasim’in üzerine gölgesi düştü. Sesi hâlâ sakin, ama artık bir teselli değil, bir yargı gibiydi. “Biliyoruz,” dedi tekrar. “Cinayeti sen işlemedin. Ama taşıdığın, sattığın, paraya çevirdiğin o şeyler… Başka hayatları zehirledi. Eylem’in borç batağına düşmesinde, belki de daha fazlasında, senin taşıdığın o paketlerin gölgesi var. Bunu asla unutma.”

Okan, artık bu odadan alacağı bir şey kalmadığını bilerek, döndü ve kapıya yürüdü. Adımları sert ve kararlıydı. Kapıyı açtı, koridorun daha serin, daha az yoğun havasına çıktı. Çok geçmeden Akif de odadan çıktı.

Suçu itiraf ettirmişlerdi, adli işlemler başlayabilirdi.

"Hadi," dedi, Okan. İçerideki o agresif polis rolünden eser kalmamıştı. "Bir hava alalım.”

Akif başıyla onayladı. Beraber, koridoru geçip acil çıkış kapısına yöneldiler. Burası, emniyet binasının arka bahçesiydi; iki yüksek, sıvası dökülmüş duvarın arasında sıkışıp kalmış, güneş görmeyen, betondan küçük bir köşeydi.

Okan, duvara yaslandı. Sırtı, serin ve pürüzlü betona değdi. Cebinden sigara paketini çıkardı. Bir tane alıp dudaklarının arasına yerleştirdi, alışkanlığın verdiği bir rahatlıkla. Çakmağının çarkını başparmağıyla çevirdi; metalik bir çatırtı ve titreyerek parlayan küçük bir alev. Sigaranın ucunu alevin içine uzattı, kor haline gelene kadar derin bir nefes çekti. Duman önce ciğerlerine, oradan da kanına karışan bir sakinleştirici gibi doldu. Sonra, gözlerini hafifçe kısarak, uzun ve yavaş bir şekilde ağzından ve burnundan salıverdi. Gri, dalgalı duman, hareketsiz havada bir hayalet gibi bir süre asılı kaldı, sonra yavaşça dağılıp gözden kayboldu.

Akif de yanına, duvara dayandı. Kollarını göğsünde kavuşturdu, şehrin uzaktan gelen uğultusunu dinler gibi yaptı. "Temiz iş çıkardık," dedi sonunda, sesi yorgun ama tatmin olmuş bir sakinlikteydi. "Rasim koptuğu için, gerisi gelir. Samir'in üzerine şimdi daha çok baskı kurabiliriz. O şeytan avukatı şimdi görsün." Sonra, yüzünde hafif, yorgun bir gülümsemeyle arkadaşına baktı. "Bir ara Rasim elinde kalacak diye korktum. Zaten çelimsiz, incecik çocuk… Yaprak gibi titriyordu elinde. Az kalsın bayılacaktı."

Okan, sigarasından keyifle bir nefes daha çekti. Dumanı, Akif'in endişesine karşılık gelen rahat bir ifadeyle salıverdi. "Hiçbir şey olmaz, merak etme," dedi, sesinde tecrübenin verdiği bir özgüven vardı. Gözleri, uzaktaki bir noktaya takılmış gibiydi, stratejisini düşünüyordu. "Ben ayarını çözdüm bu işin. Herkesin bir kırılma noktası var, bir düğmesi. Kimisine bağırmak lazım, kimisine fısıldamak. Rasim’inki korkuydu, ezilmişlikti. Kişiye özel ayarlama yapıyorum ben. Sen de iyi oynadın, tam kıvamındaydı."

Nihayet sorgu bitmiş, Rasim'in titrek imzasıyla sabitlenmiş ifade dosyası, diğer delillerin yanına kaldırılmıştı. Artık ellerindeki tüm bu kâğıtlar, fotoğraflar, ifadeler ve şüpheler, adli makamların ince eleyip sık dokuyacağı adalet çarkına emanet edilebilirdi. Okan, ofiste son kahvesini bitirip ceketini omzuna attığında, gece çoktan şehrin üzerine çökmüştü.

Bu uzun, yorucu, duygusal olarak yıpratıcı günün sonunda, nihayet evin yolunu tuttu. Arabasına binerken kemiklerinin ağrısını hissetti, göz kapakları kurşun gibi ağırlaşmıştı. Yorgunluktan ölmek üzereydi; 24 saati aşkın bir süredir uyku nedir bilmemişti.

Arabayı sürerken, aklına Vera geldi. O da aynı durumda olmalıydı. Acaba eve dönmüş müydü?

Apartmanının önüne gelip arabayı park ettiğinde, sokak tenhaydı. Merdivenleri çıkarken her adımı bir çaba gerektiriyordu.

Kapıyı çaldı, ama içerden hiçbir hareket, hiçbir ses gelmedi. Vera herhalde daha gelmemiş, diye düşündü yorgun zihniyle. Cebinden anahtarını çıkarıp kilidi açtı, içeri sessizce girdi.

Evin loş sessizliği içinde, ilk fark ettiği şey koridordaki banyodan gelen hafif, düzenli su sesi oldu. Demek evdeymiş. İçinde garip bir rahatlama hissetti. Ceketini girişteki askıya astı, ayakkabılarını çıkardı.

Elini yüzünü yıkadı, soğuk su yorgun yüzüne iyi geldi. Sonra yatak odasına geçti, üzerindekileri çıkarıp bir sandalyeye bıraktı. Dolaptan rahat bir şortla tişört çıkardı, geçirdi üzerine. Yatağa uzandığında, bu an, lüks bir rahatlama gibiydi. Gözlerini kapattı, bir an için banyodaki su sesine odaklandı.

Biraz sonra, su sesi kesildi. Duştan çıktığını duydu sevgilisinin. "Hayatım, ben geldim," diye seslendi.

"Geliyorum," diye cevap geldi Vera'dan, sesi suyun ve buharın arkasından biraz boğuk, ama tanıdık ve güven verici.

Biraz sonra, odaya girdi. Üzerinde, tenine yapışmış mini, kaygan saten bir şort ve onun üzerinde kalın askılı, bej bir crop üst vardı. Banyodan yeni çıkmış olmanın nemi ve ısısı hâlâ üzerindeydi. Saçları, ıslak bukleler halinde omuzlarına ve sırtına düşmüştü, uçlarından hafif damlalar sızıyordu. Yüzü, tıpkı Okan'ınki gibi, uzun ve yoğun bir günün yorgunluğunu taşıyordu; gözlerinin altında hafif mor halkalar vardı. Ancak, o çarpıcı mavi gözleri, tüm yorgunluğa rağmen, hâlâ canlı ve odaklanmış bir ışıltıyla parlıyordu. Aynanın karşısına geçti, eline bir fırça aldı ve ıslak saçlarını nazikçe taramaya başladı. Aynadan Okan'a baktı.

"Hoşgeldin. Sorgu nasıl geçti?" diye sordu.

Okan, kollarını başının altına sabitledi, tavana bakarak. "Çok iyi geçti," dedi, sesinde tatmin ve hafif bir rahatlama vardı. "Rasim döküldü. Her şeyi anlattı. Uyuşturucu kuryeliği, Samir'le bağlantısı, Eylem'e verdiği borç... Hepsi." Bir an duraksadı, sonra sesini biraz daha alçaltarak, kesin bir tonla ekledi: "Ama Eylem'in, Samir'in asıl işleriyle, o kirli parayla bir ilgisi yok, Vera. Ona artık yüzde yüz eminim. Sadece borç para aldı, kaynağını bilmeden. Ve ödeyemeden öldü."

Vera bir an sessiz kaldı. Tarama hareketi yavaşladı, düşünceli bir halde. "O zaman odağını tiyatrodakilere, o çevreye yönelteceksin," dedi, sesi yorgun ama analitikti. "Hale, Yaman, Zeynep... Ve tabii, o Fransızca metni sahiden anlayıp uygulayabilecek biri."

"Öyle," diye onayladı Okan, ama sesi artık konuşmak için değil, konuyu kapatmak için çıkmış gibiydi. O dün geceki yakınlığın, sıcaklığın hatırası, şimdi bedeninde derin bir özlem olarak yeniden canlanıyordu. Ancak şu an tek istediği, aynanın karşısında duran, ıslak saçları ve yorgun ama güzel yüzüyle o kadına sarılmak, onun teninin kokusunu, sıcaklığını hissetmek ve o güvenli kollarında, sessizlik içinde uyuyakalmaktı.

Vera, aynada onun bakışlarını yakaladı. Okan'ın gözlerindeki yorgunluğun ötesinde, daha derin, daha kişisel bir şey olduğunu gördü. Yüzündeki analitik ifade yumuşadı. Fırçayı bıraktı, saçını omzunun bir tarafına attı ve yatağa doğru döndü.

Okan, onun hareketini izledi. Vera yatağın kenarına oturduğunda, Okan doğruldu ve ona doğru uzandı. Kollarını onun beline doladı, kendine çekip yanına uzanmasını sağladı, kollarının arasına aldı genç kadını. Saçlarının kokusunu içine çekerek sarı tellerin arasına bir öpücük kondurdu. Biraz öylece sardılar birbirlerine.

Vera, biraz sonra kıpırdandı, uykulu bir hareketle dudakları Okan'ın dudaklarını buldu. İkisinin de gözleri kapalıydı, uykuyla uyanıklık arasındaki o bulanık, sihirli eşikte. Yavaş yavaş, ufak ufak, dakikalarca öpüştüler. Acele yoktu, arzu patlaması yoktu. Sadece temas vardı; yumuşak, sıcak, tanıdık. Nefesleri senkronize oldu, ağızlarının hareketi yavaş bir dans gibiydi.

Vera, bu yavaş öpüşün arasında düşündü. Daha önce başka dudaklara dokunmuştu. Başka eller, başka zamanlarda teninde gezmişti. Bazıları tutkuluydu, bazıları aceleci, bazıları ise sadece fiziksel bir ihtiyacın giderilmesiydi. Bazı dokunuşlar hoştu, hatta iyi geliyordu.

Ama Okan'ın dokunuşu, Okan'ın öpüşü... Daha önce hiç yaşamadığı bir his uyandırıyordu içinde. Sadece böyle sakin, derinden, sabırla öpüşürken bile. Okan, onu sadece öpmüyordu; okuyor, anlıyor, hissediyordu. Sanki dudaklarının her hareketiyle, nefesinin her titreşimiyle bir şey soruyor, bir şey öğreniyordu. Ve ona karşılık veriyordu. Hiç kimse, onun bedenini, ruh halini, o anki ihtiyacını Okan kadar iyi anlamamıştı. Okan’ın dokunuşlarında hiçbir zaman bir bencillik yoktu.

Vera, bir kadının bedenini anlayan, ona saygı duyan, onu sadece arzulamanın ötesinde bir bağla kucaklayan bir adamla beraberdi. Her dokunuşu, bir dizeye dokunur gibiydi; saygılı, keşfedici, anlam arayan. Genç polis, Vera'yı arzuluyordu, evet, ama bu arzu, sadece fiziksel bir açlık değildi. Daha çok, onun varlığını bütünüyle kavrama, onunla aynı nefesi, aynı ritmi paylaşma isteğiydi. Bu, arzunun ötesinde, iki ruhun ortak bir dil bulması gibi bir şeydi.

Okan’ın yaklaşımı, ihtiyacının sesini dinleyen bir sezgi gibiydi. Bazen bu sezgi baskın bir dile bürünürdü; daha yakın, daha yoğun, geri çekilmeyen, bedenini açıkça ortaya koyan ve aralarındaki gerilimi saklamadan hissettiren bir hâle gelirdi. Bazen yalnızca duruşuyla, aralarındaki mesafeyi ağırlaştırırdı; bazen parmak uçları henüz değmemiş olmasına rağmen Vera’nın teninde bir iz bırakırdı. Aralarındaki temas hiçbir zaman tek taraflı değildi; bedenleri birbirini tanıyor, aynı yerlerde uyanıyor ve bu tanışıklık her karşılaşmada kendini yeniden hatırlatıyordu. Aralarındaki tutku gürültülü değildi; derinde, sürekli ve canlıydı. Bu yüzden Vera, onun kollarında kendini hem canlı hem de huzurlu hissediyordu. Bu denge, bu derin anlayış, onu her şeyden vazgeçip, sadece o ana teslim olmaya davet ediyordu.

Vera, bu öpüşün içinde eridi, teslim oldu. Bütün direnci, tüm günün birikmiş gerginliği ve zihnini kemiren yorgunluk, Okan'ın dudaklarından kendisine akan o sakin, güven dolu enerjiyle birlikte buharlaşıp gitti. Ona doğru, bir mıknatısın çekimiyle daha da yaklaştı. Bir elini hafifçe Okan'ın yanağına koydu; parmak uçları, çenesindeki sabahki tıraşın bıraktığı hafif pürüzlü, koyu sarı sakallarını okşadı.

Öpüşmeleri yavaşladı, durdu, ama ayrılık gelmedi. Vera, başını Okan'ın boynunun o sıcak, güvenli kavisine, yastıkla omzu arasındaki o mükemmel boşluğa gömdü. Nefesi, Okan'ın köprücük kemiğine hafifçe değdi.

Okan da ona karşılık verdi. Kollarını Vera'nın belinde, sırtında sıkılaştırdı, onu tümüyle, koruyucu bir sarmaşığın sarılışı gibi kucakladı. Bedenleri, yorgunluk ve tatminin ağırlığıyla yatağa gömülürken, birbirlerine kenetlendiler. Artık kelimelere, bakışlara bile gerek yoktu. Sadece bu yakınlık, bu senkronize nefes alışveriş, her şeydi.

Ve böylece, gece onları yavaşça içine çekti. Sorgular, cinayetler, belgeler ve şüpheliler, zihinlerinin karanlık köşelerinde silinip gitti. Yerlerini, paylaşılan sıcaklık ve derin, huzurlu bir sükunet aldı. Çok geçmeden, ikisinin de nefesleri ağırlaştı, kalp atışları birbirine uyumlandı. Birbirlerinin kollarında, dünyanın tüm karmaşasından uzakta, deliksiz bir uykuya daldılar.

Okan ertesi sabah erkenden yapacağı işin ve öğreneceği gerçeklerin heyecanıyla alarmsız uyandı. Yanında, Vera'nın düzenli nefes alışverişi, dingin bir kontrast oluşturuyordu. Onu uyandırmamak için bütün hareketleri ağır ve sessizdi. Sıcak bir duş aldı.

Krem rengi kaşmir kazağını giydi. Sonra üzerine oturuşu kusursuz, koyu kahverengi kumaş pantolonunu geçirdi.

Saçlarını aynanın karşısında özenle taradı. Açık kahverengi deri ceketini de üzerine aldığında evden çıkmaya hazırdı.

Vakit kaybetmeden çıktı evden, kahvesini kafasındaki işi netleştirdikten sonra Emniyet’te içecekti.

Biraz erken çıkmış olmanın da verdiği avantajla sabah trafiğini en az etkiyle geride bırakarak Emniyet otoparkına girdi. Arabayı her gün park ettiği yere aşinalıkla park edip hızlı adımlarla binaya yöneldi. Sabahın bu saatinde kendisi gibi Emniyet’te olduğu kesin olan biri varsa o da şüphesiz Adli Tıp Uzmanı Aykut’tu. Deneyimli orta yaşlı doktor çoğu zaman geceler boyu mesai yapar hatta bazen mesaisi sabah karşı biterdi, ya da o da Okan gibi erkenden gelir, henüz ortalıkta kimseler yokken sessizlikte konsantre olarak çalışabilmenin nimetlerinden yararlanırdı.

Okan doğrudan Adli Tıp’a indi. Koridorlar bomboştu. Camlı kapıyı usulen tıklatıp içeri girdi. Aykut üzerinde önlüğü kalın camlı gözlükleri önündeki mikroskopa iyice eğilmiş, dikkatle bir şeyleri inceliyordu.

“Günaydın Aykut, kolay gelsin.”

Başını kaldırdı doktor, “Günaydın Okan.” Gözlüklerinin arkasındaki gözlerde, kırmızı çizgiler ve derin bir konsantrasyonun ardından gelen bulanıklık vardı. Yüzü, gece boyu süren yoğun bir mesainin tüm izlerini taşıyordu.

Okan Aykut’un masasının kenarındaki sandalyeye oturdu. "Uzun mu işin?" diye sordu, sesinde samimi bir ilgi vardı. Ardından, asıl meselesine geçti: "Şu geçenki testlerle ilgili konuşmaya geldim. Sonuçlar çıktı mı?"

“Hangi testler?” diye kıstı Aykut gözlerini.

"Eylem Eralp dosyası," diye tekrarladı Okan, sakin ve net bir tonla. "Kadehteki organik kalıntılar. Onları teste yollayacaktık. Sonuçlar geldi mi?"

"Ha, o test," diye mırıldandı Aykut, hafifçe başını sallayarak. Hafızası tazelenmişti. "Birkaç dakika işim var, izin ver bana, bakacağım."

"Tabi tabi bak işine." diye mırıldandı Okan.

Birkaç dakika sonra Aykut masasına döndü. Odada yükselen tek ses, klavyenin mekanik tıkırtılarıydı. Doktor, ekranın mavi ışığında adeta kaybolmuştu; bazen dudakları kıpırdıyor, bazen de not defterindeki karalamalara bakıp başını sallıyordu. Sonra, aniden, Aykut'un gözleri parladı. Yorgunluğun tüm izlerini silen ani bir canlılıkla doğruldu. "Özel bir laboratuvarda yapıldı test." diye heyecanla seslendi, sanki bir hazine bulmuştu. "Dün gece gelmiş mail, yoğunluktan görmemişim. İyi ki geldin."

Parmakları fareye hücum etti. Ekranı hızla kaydırırken, bir zafer ışığı yüzüne yayıldı. "Haklıymışım," diye mırıldandı, sesinde hem tatmin hem de ciddi bir endişe vardı. "Testlerde, kadehteki kalıntının Muskarin olduğu çıkmış. Yani bir çeşit mantar toksini."

Aykut, adeta bir konferans verir gibi, bilgisini aktarmaya başladı, ancak gözleri hâlâ ekrana kilitliydi, rakamları ve grafikleri kontrol ediyordu. " Muskarin, vücutta sinir sistemini etkileyen güçlü bir zehirdir. Sinirlerin bazı organlara “fazla çalış” komutu vermesine neden olur. Bu da özellikle solunum yollarında ciddi bir probleme yol açar. En tehlikeli etkisi şudur: Akciğerlere giden hava yolları aniden kasılır ve daralır. Yani kişi nefes almakta zorlanır, sanki boğuluyormuş gibi hisseder. Hava geçişi kısıtlandığı için solunum kilitlenebilir.”

En önemlisi," diye vurguladı, nihayet Okan'a döndü, "Muskarin alkolle nötralize olmaz. Tam tersi, alkol mukozal emilimi artırır. Etki daha hızlı ve sert olur. Bardakta kalan çok küçük bir organik kalıntı bile öldürücü olabilir. Göğüste sıkışma, hırıltılı soluma, boğuluyormuş hissi, aşırı tükürük ve balgam... Panikle birleşen hızla düşen oksijen... Ana ölüm nedeni, şiddetli bronkospazma bağlı akut solunum yetmezliği."

Okan'ın alnındaki kırışıklıklar derinleşti. İçinde, bulmacanın bir parçasının yerine oturmasının verdiği keskin bir tatmin vardı, ama bu tatmin, ürpertici bir gerçeklikle kararmıştı. Senaryo, tiyatro metnindeki "organik kalıntı" tarifine birebir uyuyordu. Katil, metnin orijinalindeki fikre sıkı sıkıya sadık kalmıştı.

"Peki," diye sordu Okan, sesi gergin ve odaklanmış. "Nereden, nasıl bulaştırılmış olabilir bardağa?"

Aykut, bakışlarını tavandaki bir noktaya dikerek düşünceli bir sessizliğe büründü. "Birkaç ihtimal var," diye başladı. "'Doğal karışım', 'bitkisel tonik', 'alternatif ürün' diye satılan, mantar kökenli bileşen içeren bir şey olabilir. Ya da... toksini taşıyan nemli bir bezle bardak silinmiş olabilir."

Okan'ın yüzü iyice gölgelendi. Bu tarif de metne uyuyordu.

Bez kurutulmaz.
Kurursa ölür.
Nemliyse kalır.

Metindeki satırlar zihninde yankılandı. Ancak aklına bir ihtimal daha takıldı, belki de daha rahatsız edici olanı.

"Ya bu bir cinayet değil de yanlışlıkla yapılmış bir şeyse?" diye sordu. "Ya birileri farkında olmadan, mantarlı bir bezle bardağı silmişse? Bu, günlük hayatta kendiliğinden üreyebilecek bir mantar mı?"

Aykut, başını iki yana, yavaş ve kararlı bir şekilde salladı. Gözlüklerinin ardındaki bakışlar keskin ve netti. "Hayır, Okan. Muskarin, ev temizlik ürünlerinde, markette satılan kültür mantarlarında ya da sıradan bahçe bitkilerinde 'rastgele' dolaşan bir şey değildir. Mutfakta pişirdiğimiz mantarlarda yoktur."

"Temizlik bezine 'kendiliğinden' geçmesi için, önce o bezin, özel bir doğal ürün, özüt ya da karışımla -veya bilinçsizce toplanmış zehirli bir yabani mantarla- olağandışı bir teması olması gerekir. Yani..."
Aykut duraksadı ve doğrudan Okan'ın gözlerinin içine baktı. "'Sıradan bir ev kazası' kategorisinde değerlendirilmesi ihtimali çok, çok zayıf. Bu bir kaza değil. Ya çok spesifik bir bilgisizlik ya da... çok net bir niyet gerektirir."

Okan, Aykut'un bu net ve kesin açıklamalarıyla adeta üzerindeki kuşku bulutlarını dağıtmıştı. İçi ferahladı. Uzun süredir peşinde olduğu somut bir kanıta, nihayet, laboratuvar raporunun soğuk, güvenilir diliyle ulaşmıştı. Yakışıklı yüzüne, gerilimin çizgilerini silen, tatmin ve kararlılık dolu bir gülümseme yayıldı. Gözlerinin kenarları kırıştı, hafifçe geriye yaslandı ve derin bir nefes aldı. Artık sezgileri değil, bilimsel veri konuşuyordu.

"Bir tanesin, Aykut," dedi, sesi samimi bir minnet ve profesyonel bir saygıyla doluydu. "Eline, emeğine sağlık."

Sözleri bitmeden, zihni çoktan bir sonraki hamleye, bu yeni bilgiyi nasıl bir koz olarak kullanacağına, soruşturmanın eksenini nasıl kesin bir şekilde değiştireceğine odaklanmıştı bile. İçgüdüleri ve tecrübesi, onu bu noktaya getirmişti; şimdi ise kanıt, ondan sonrası için yolu aydınlatıyordu.

Kendisinden yaşça küçük bu başkomisere bakan Aykut, dostane ve biraz da hürmetkar bir gülümsemeyle karşılık verdi. Omuzlarını hafifçe silkti, mütevazı bir edayla.

"Rica ederim, Başkomiserim," dedi. "Görevimiz."

Okan, aldığı kritik bilgiyle birlikte hızlı adımlarla koridoru geçip merdivenleri tırmandı ve kendi ofisine yöneldi. Kendi ofisinin önüne geldiğinde, masasında bekleyen Kadir'i görünce içten içe bir rahatlama hissetti. "Günaydın Kadir. Temizlik personeli Aysel Hanım'ın dosyası hazır mı?"

Kadir, bu anı bekler gibiydi. Başkomiserin gelişini fark ettiğinde hemen yerinden doğruldu, elindeki kalemi bıraktı. Yüzünde, verilen görevi eksiksiz yerine getirmiş olmanın tatmin edici ifadesi vardı.

"Günaydın Başkomiserim, evet hazır."

"Hızlıca özetler misin, dosya okumaya vaktim yok,"

"Tabii," dedi Kadir ve masasından ince bir klasörü alıp açtı. Sayfaları hızla tarayarak ana başlıkları okumaya başladı. “Aysel Yıldırım. Temizlik personeli, gündelikçi. Çalışma şekli kayıt dışı, saatlik veya haftalık çalışıyor. Bağcılar'da tek başına yaşıyor. Resmi bir sabıka kaydı yok, ancak 2011'de komşularla yaşanan bir tartışma nedeniyle karakolluk olmuş. Kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş. Ve en önemlisi, tam yedi senedir olayın geçtiği Fransız Kültür Merkezi'nde temizlik personeli olarak çalışıyor."

Okan, bu bilgileri dinlerken masasının kenarına yaslandı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözleri odaklanmış bir şekilde ileriye bakıyordu.

Dosya bilgilerini sindirirken bir sonraki hamlesini düşündü. Gözleri Kadir’e kaydı.

"Akif geldi mi?"

"Görmedim, Başkomiserim."

Okan başını hafifçe salladı, bu beklenmedik bir cevap değildi. "Gelince odama gelmesini söyler misin?" diye talimat verdi. Ardından, samimi bir tonla ekledi: "Eline sağlık Kadir, teşekkür ederim."

Başka bir şey söylemeden, odasına yöneldi. Ancak masasına oturmadı. İçindeki enerji, bulunduğu yerde sabit durmasına izin vermiyordu. Düşünceleri ve planları zihninde hummalı bir hızla dönerken, bedeni de aynı ritmi yakalamak istiyordu. Kendine, demli ve koyu bir fincan kahve demledi. Makinanın çıkardığı ses ve yayılan kokular bile onun huzursuz hareketliliğinin bir parçasıydı.

Taze demlenmiş kahve fincanını eline alır almaz, odanın içinde dolanmaya başladı. Bir uçtan diğer uca adımlarını atarken, her bir dönüşte zihnindeki şüpheli listesi canlanıyordu.

Yaman, Hale, Zeynep, Aysel.

Dört isim de dosyanın içinde, dört ihtimal de masanın üzerindeydi. Hiçbiri masum değildi; en azından henüz.

Her biri için ayrı bir gerekçe, ayrı bir boşluk vardı. Hepsi farklı biçimlerde alarm veriyordu. Bu bir “kim yapmış olabilir” sorusundan çok, “kim yapmış olamaz” elemesine dönüşmüştü. Baran’ı da tamamen göz ardı etmek mümkün değildi elbette. Adı dosyada geçiyordu, geçmişi temiz sayılmazdı. Ama orijinal metinle bezden bulaşan organik kalıntı meselesi, en azından ilk elemede onu listenin dışına itiyordu, şimdilik.

Yaman. Gözlerindeki o tutkulu, neredeyse saplantılı parıltıyı, kimsenin anlam veremediği detaylara olan takıntısını düşündü. Oyundaki vahşet sahnelerini nasıl da gerçekçi kılmak için diretmişti. 'Gerçeklik' onun için sadece bir sanat terimi değil, bir takıntıydı. Ve şimdi, oyun gerçek olmuştu. Tıpkı repliklerde yazdığı gibi bir ölümle. Bu, ona tam da istediği sansasyonu ve ünü vermemiş miydi? Bir gecede, herhangi bir yönetmenken, 'lanetli oyunun meşhur yönetmeni ‘ne dönüşmüştü. Bu tam da Yaman’ın kariyeri ve egosu için arzuladığı şeydi.

Kahveden bir yudum aldı. Sıcaklık ve acılık, düşüncelerini keskinleştirdi. Listesindeki isimler arasında, Yaman en karanlık, en motive ve en tehlikeli olanlardan biri gibi görünüyordu.

Öte yandan, Hale... Eylem'in en yakınındaki düşman olabilirdi. Genç ve yetenekli rakibinin sadece parlayan kariyerini değil, aynı zamanda onun sahip olduğu ilgiyi, ışıltıyı ve belki de sahne arkasındaki aşkını kıskanıyor gibiydi. Üstelik Hale, metnin orijinalini de biliyordu. O karanlık, zehirli detaylara aşinaydı. Eylem'i denklemden çıkarmak, Hale'ye istediği her şeyi –başrolü, sahne ışıklarını, kaybettiğini düşündüğü saygınlığı ve kontrolü– geri kazandırmaz mıydı? Bu, sadece bir rol kapma meselesi değil, daha derin, kişisel bir hesaplaşma, bir 'yerini alma' arzusu olabilirdi. Belki de Hale için bu, bir kariyer hamlesinden öte, varoluşsal bir mücadeleydi.

Kahveden bir yudum daha alırken, bu kez zihni Zeynep'e kaydı. Genç kadının, dosyaya ilk dahil olduğu o günkü halini hatırladı: masummuş gibi bakan, derin yeşil gözleri, çekingen duruşu... Adı, ekibin kendi hataları ve gözden kaçırmaları yüzünden geç de olsa dosyaya girmişti. İlginç olan, bu süre zarfında radarın dışında, neredeyse görünmez kalmayı başarmıştı.

Sonra, her şey değişmişti. Kendi rızasıyla, dosyanın seyrini değiştiren o kritik metinleri ve görüntüleri getiren o olmuştu. Bu hareketiyle sadık, yardımsever, uzlaşmacı bir profil çizmişti. Ama acaba en gizli şey, hep olduğu gibi en göz önünde olan mıydı? Zeynep, belki de bu "ekibini satmayan ama adaletin yanından ayrılmayan" rolüyle, üzerindeki şüpheleri dağıtıyor, dikkatleri başka yöne çekiyor olabilir miydi? O kayıtları getirirken, aslında kendi güvenli alanını yaratıp, kontrolü elinde tutmaya mı çalışıyordu?

Ve en çarpıcı gerçek: Zeynep, kendi ağzıyla, metnin orijinal halini bilen üç kişiden biri olduğunu itiraf etmemiş miydi? Bu, onu sadece bir bilgi kaynağı değil, aynı zamanda en kritik şüphelilerden biri haline getiriyordu. O masum yeşil gözlerin ardında, sahnenin perde arkasındaki tüm sırları bilen, sessiz bir tanık – ya da daha fazlası – olma ihtimali gizliydi.

Odanın içinde volta atmayı sürdüren Okan, zihnini bu üç isim arasında gidip gelirken, bir dördüncüyü, Aysel'i de listenin en ulaşılabilir ve somut halkası olarak işaretlemişti. Onunla ilgili henüz yeterli bilgi yoktu, ama Akif gelir gelmez bu eksiği gidermek için hemen yola koyulacaklardı. Bu düşünceyle birlikte, kahve fincanını masaya bırakıp telefonuna uzanacaktı ki, tam o sırada kapı çalındı.

Tok, ağır bir tıklama sesi geldi. Ardından kapı yavaşça aralandı ve aralıktan Akif'in yüzü göründü. Yüzü, derin bir uykudan yeni kopmuş insanların o bulanık ifadesini taşıyordu. Gözleri çekik ve buğuluydu, altında hafif mor halkalar vardı. Saçları, üzerinden aceleyle geçirilmiş bir tarak izi taşıyordu.

"Günaydın abi," dedi, sesi de gözleri kadar ağır ve uykuluydu. Sanki kelimeleri ağzından çıkarmak için ekstra efor harcıyor gibiydi. "Kadir, yanına uğramamı söyledi."

"Ben de tam seni arayacaktım," dedi, başını hafifçe sallayarak. "Nerede kaldın?” diyecek oldu.

"Saat daha 8.27..." diye mırıldandı, kolundaki saatine şöyle bir bakan Akif, sanki Okan'ın zaman algısını kontrol ediyormuş gibi. Sonra, Okan'ın üzerindeki enerji dolu, telaşlı havayı ve masanın üzerinde buharı tüten demli kahveyi görünce, kaşlarını kaldırdı. "...sen niye bu kadar erken geldin diye sormayacağım. Artık biliyorum aklından zorun olduğunu."

Okan, Akif'in yorgun mırıldanmalarına karşılık, keskin ve amaç dolu bir gülümsemeyle yanıt verdi. Bu gülümseme, sabahın erken saatinde yanıp tutuşan bir enerjinin habercisiydi.

"Bana bak," dedi, sesi net ve hareket emri verir gibiydi. "Kahve mi içiyorsun, yüzünü mü yıkıyorsun, ne yapıyorsan yap, toparlan. 15 dakikaya otoparkta buluşuyoruz."

Sözlerini bitirir bitirmez, Akif'ten bir cevap beklemeden, hatta onun tepkisini görmeden, kapıya yöneldi. Hareketleri hızlı ve kararlıydı. Kapıyı açtı, duraksamadan dışarı çıktı. Kapının kapanışı, odada hafif bir sessizlik bıraktı.

Akif, olduğu yerde, Okan'ın çıktığı kapıya bakakaldı. Yüzünde şaşkınlık ve yorgunluk karışımı bir ifade vardı. Derin, sanki ciğerlerinin dibinden gelen bir iç çekişle başını iki yana salladı.

"Yok abi..." diye mırıldandı kendi kendine, sesi boş odada hafifçe yankılandı. "Ben bu adamın enerjisine yetişemeyeceğim anlaşılan. Herif yerinde bir dakika duramıyor. Resmen hiperaktif."

Akif, Okan'ın masasında bıraktığı yarım kahveyi gözüne kestirdi. İç geçirdi. Bardağı alıp başına dikti.

Odadan çıkıp açık ofis alanına, Kadir'in masasına yöneldi. Kadir, bilgisayarının başında yoğun bir şekilde bir şeyler yazıyordu.

"Kadir," diye seslendi Akif, sesi biraz daha canlanmıştı. "Okan neyin peşinde?”

Kadir, başını kaldırıp Akif'e baktı. "Az önce tiyatroda çalışan temizlik personeli, Aysel Yıldırım'ın dosyasını istedi benden. Sanırım onunla ilgileniyor olabilir, Komiserim."

Akif, başını hafifçe sallayarak bilgiyi sindirdi. "Anlaşıldı," dedi, "Belli ki durağımız Fransız Kültür Merkezi."

Bölüm : 30.01.2026 20:25 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...