
Okan ve Akif, tıpkı Okan'ın söylediği gibi tam on beş dakika sonra otoparkta buluştular. Okan'ın siyah, sade sedanına bindiler ve sessiz, sabah trafiğine karışarak Fransız Kültür Merkezi'ne doğru yola koyuldular. Arabanın içinde Okan, direksiyonu sıkıca tutmuş, Akif'e Aykut'tan öğrendiği çarpıcı test sonuçlarını aktarıyordu.
Okan'ın her kelimesi, Akif'in uykulu zihninde bir şimşek gibi çakıyor, gözlerini daha da açıyordu. Merakla, hatta bir miktar ürpererek dinliyordu. Bu somut kanıt, vakayı tamamen farklı bir boyuta taşımıştı.
Nihayet, Beyoğlu'nun ara sokaklarından birinde, hedeflerine vardılar. Aracı kenara çekerken, ikisi de binaya dikkatle baktı.
Fransız Kültür Merkezi, bulunduğu tarihi dokunun içinde, gösterişsiz ama etkileyici bir varlıkla duruyordu. Binanın kökleri 19. yüzyıla, Fransa'nın Osmanlı topraklarındaki kültürel ve entelektüel nüfuz dönemine kadar uzanıyordu. Ön cephesi, geçmişin zarafetini taşıyan kesme taşlarla kaplıydı. Yüksek, kemerli pencereler, içerideki ışığı dışarı taşırken, dışarıdakilerin içeriyi tam görmesine engel oluyordu. Girişin üzerinde, sade bir yazıyla 'Institut Français' yazılıydı. Sağlam, ahşap çift kanatlı kapı, yılların ve sayısız ziyaretçinin izini taşıyordu. Binanın cephesi, zamanın aşındırmasına rağmen bakımlıydı; taşlar arasındaki derzler temiz, demir parmaklıklar paslanmamıştı. Binanın üzerinde, yüzyıllık çınar ağaçlarının dalları hafifçe sallanıyor, cepheye hareketli gölgeler düşürüyordu. Bu yapı, sadece bir bina değil, şehrin kültürel hafızasında yer etmiş, sessiz bir tanıktı.
Okan, binanın girişindeki görevliye doğru kararlı adımlarla yürüdü. Adam, kulübesinin içinde bir gazete okuyordu. Genç polis, sakin ama resmi bir tonla konuştu:
"İyi günler."
Görevli, başını kaldırıp iki adamı inceledi. Okan, ceketinin iç cebinden kimliğini ve polis rozetini çıkardı, görevlinin rahatça görebileceği şekilde tuttu. Yüzünde mesleki bir ciddiyet vardı.
"Personelinizden Aysel Hanım'la görüşecektik."
Yaşlıca görevli, rozeti görünce hafifçe doğruldu, yüzündeki rahat ifade yerini işbirliğine bıraktı. "Tabii, tabii," dedi, başıyla onaylayarak. "Buyurun, ben sizi yönlendireyim.”
Adam, kulübesinden çıkarak önlerine düştü. Onları, yüksek tavanlı, taş döşemeli, sessiz koridorlardan geçirdi. Duvarlarda, geçmiş sergilerden kalma afişler ve siyah-beyaz fotoğraflar asılıydı. Ayak sesleri, koridorun boşluğunda yankılanıyordu. Bir süre sonra, temizlik malzemesi ve yemek kokularının karıştığı bir alana, muhtemelen mutfağa veya bir dinlenme odasına açılan bir koridora yaklaştılar.
Görevli, eliyle ileriyi işaret etti. "Aysel Hanım genellikle şurada, bulaşık odasında olur.”
Okan, adama hafifçe başını eğerek teşekkür etti.
Görevli, küçük bir selamla geri döndü ve geldikleri yöne doğru yürümeye başladı. Okan ve Akif ise, görevlinin işaret ettiği yöne, koridorun sonundaki kapıya doğru ilerlediler. Okan'ın yüzünde konsantrasyon, Akif'te ise artık iyice açılmış bir merak ve dikkat vardı. Aysel Yıldırım'a ulaşmak üzereydiler.
Okan kapıyı usulca araladı ve içeri girdi. Akif de hemen ardından onu takip etti.
Odanın içi, beklendiği gibi bir temizlik deposu veya müstakil bir mutfak arası bir alandı. Raflarda temizlik malzemeleri, yerlerde kovalar, duvarda asılı paspaslar duruyordu. Pencereden sızan sabah güneşi, toz zerreciklerini aydınlatıyordu.
Ve odanın içinde, tezgâhın önünde bardakları kurulayan bir kadın vardı, Aysel Yıldırım.
Okan'ın ilk izlenimi, kadının dosyadaki yaşıyla görünümü arasındaki tezattı. Kayıtlara göre ellilerinde olmalıydı, ama hayatın yükünü çok daha ağır taşımış gibi görünüyordu. Yüzü, zamanın ve belki de meşakkatin derin çizgileriyle oyulmuştu. Saçları, alnına düşen birkaç beyaz tel dışında, sade ve geriye taralıydı. Gözlerinin altında belirgin mor halkalar, omuzlarında ise görünmez bir ağırlık varmışçasına hafif bir kambur duruşu vardı. Üzerindeki basit, soluk mavi temizlik önlüğü, ütüsüz ve yıpranmış görünüyordu. Elleri, işin ve suyun verdiği bir kızarıklık ve pürüzle doluydu. Kadın bir an, iki yabancının girişiyle irkilmişti. Bakışları hızlıca Okan ve Akif'in yüzünde gezindi; merak değil, daha ziyade tedirgin bir hal vardı ifadesinde.
Orta yaşı hayli geçmiş olan kadın, soluk, açık kahverengi, neredeyse kehribar rengindeki gözlerini iki adama dikti. Göz bebekleri hafifçe büyümüştü.
"Kimsiniz?" diye sordu, sesi hafifçe titrek çıkmıştı.
Okan, profesyonel ancak ılımlı bir tavırla karşılık verdi. Kibarca, güven verici bir gülümsemeyle yüzünü yumuşattı. "Ben Başkomiser Okan, bu da meslektaşım Komiser Akif. Sizinle biraz konuşmak istiyoruz, müsaitseniz."
Kadının gözlerindeki endişe silinmedi. Aksine, Okan'ın sakin tonuna rağmen, alt dudağı hafifçe sarktı, yüz hatları biraz daha gerginleşti. Elleri, tezgâhın üzerinde farkında olmadan birbirine kenetlendi.
"Ne... ne konuşacağız?" diye sordu, sesindeki titreme bu sefer daha belirgindi.
Okan, onu sakinleştirmek için adımlarından birini geri attı, daha yumuşak bir tonla konuştu:
"Korkmanıza gerek yok. Eylem hakkında birkaç soru sormak istiyoruz size, sadece. Bize yardımcı olabilir misiniz?"
Kadının, "Eylem" lafını duyunca, omuzlarında gergin duran görünmez bir yük hafifçe kalkmış gibi oldu. Gözlerindeki ilk panik, yerini daha derin daha sakin bir ifadeye bıraktı. Sessizce, masanın üzerindeki nemli bulaşıkları almaya ve yavaş, metodik hareketlerle kurulamaya başladı.
"Son birkaç hafta içinde," diye devam etti Okan, sesini kadının kurulama seslerinin ritmine uydurarak, "dikkatinizi çeken, normal dışı bir durum var mıydı tiyatroda? Belki küçük, önemsiz gibi görünen bir şey?"
Aysel, kuruladığı tabağı bir kenara koydu. Parmakları, bezin üzerinde hafifçe titriyordu. Başını kaldırmadan, sanki tabakla konuşuyormuş gibi alçak, çatlak bir sesle konuşmaya başladı. Sesinde yılların yorgunluğu ve bir şeylerin altında ezilmiş bir insanın o pasif direnci vardı.
"Söylerim de…" diye mırıldandı. "Sonra 'neden söyledin' dersiniz. Hep öyle olur."
Bir an durdu, bir bardak aldı eline. Işığa tutar gibi baktı sonra içini değil sadece dışını kuruladı, uzun ince bardağın.
Sonra, kurulama bezini yavaşça masaya bıraktı ve nihayet Okan ile Akif'e baktı. Kehribar gözlerinde, korkunun ötesinde, keskin bir sezgi ve acı bir bilgelik parladı.
"Mesela Hale," diye ekledi, ismi ağzında hafifçe buruk bir tada dönüşmüştü. "Hale'ye bakınca herkes ya güç görür ya kusursuzluk. Sahnedeki gibi. Ben öyle bakmam."
Akif, bu noktada sessizliğini bozdu. Kadının bakışlarını yakalayarak, sakin ama meraklı bir tonla sordu.
"Siz ne görüyorsunuz, Aysel Hanım?"
Aysel, Akif'in sorusuna uzun, anlamlı bir bakış attıktan sonra, yeniden kurulamaya başladığı bardağa döndü. Parmakları bezi daha sıkı kavradı, sanki kelimeleri de o beze sıkıştırıyormuş gibi. Sesini alçaltarak, tuhaf bir monoloğa daldı. Konuşması doğrudan değil, dolambaçlıydı; bakışları bazen boşluğa dalıyor, bazen de iki polisin yüzünde anlamsızca geziniyordu. Hafifçe sallanıyor, içinden geçen görüntülerle boğuşuyor gibiydi.
"Yakın durmayı," diye mırıldandı, sanki kendi kendine söyleniyormuş gibi.
Akif, bu belirsiz ifadeye kaşlarını çattı, anlamaya çalıştı.
Aysel, devam etti, sesi biraz daha netleşti ama hâlâ o tuhaf, uzak tonundaydı: "Baran'a mesela. O kadar yakındılar ki... İnsan, sevgili sanır. Ama değildi, mesele o değil zaten." Başını hafifçe iki yana salladı, iç çekti.
Okan, kadının dikkatini yeniden kendine çekmek için yumuşak ama kararlı bir sesle sordu: "Ne değildi, Aysel Hanım? Mesele neydi?"
Bu soru, Aysel'i tekrar odaklanmaya itmiş gibiydi. Gözleri Okan'a kaydı, ama bakışları hâlâ buğuluydu. "Baran'ın eşyaları," diye başladı, her kelimeyi ağır ağır seçerek. "Bardağı, ceketi, masası... Hep Hale'nin eli oradaydı. Toplar, düzeltir, siler..." Durakladı, dudaklarının kenarında acı, buruk bir gülümseme belirdi.
"Bazı kadınlar," diye ekledi, sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü, "'düzen' adı altında her şeye dokunur. Her şeye... Sanki dokunduğu her şey, onun kontrolüne geçer. Onun olur. O bardak... o gece... Kim bilir kaç kez 'düzeltmiştir.'"
İki polis, Aysel'in dağınık ve metaforlarla dolu ifadelerini anlamakta zorlanıyorlardı, birbirlerine baktılar çaresizce. Okan, sabırla yeniden kadına döndü, soruyu daha net bir hedefe yöneltti.
"Peki Yaman... Yaman nasıl biridir, Aysel Hanım?"
Aysel, çöp poşetini alıp sanki işine dönecekmiş gibi kapıya doğru bir adım attı, ama sonra durdu. Okan'ın sorusu onu tekrar düşüncelere daldırmıştı. Yavaşça arkasını döndü.
"Yarı deli o be. Ama deli olanlar bazen gerçeği görür," diye mırıldandı, sesi uzaklardan geliyormuş gibi. "Sadece yanlış yerden bağırırlar."
Sonra, sanki bir anıyı hatırlamış gibi, devam etti. "Yaman demişti bir gün... 'Hale bazı şeyleri ayırmıyor' diye."
Akif hemen atıldı: "Neyi…ne demek ayırmıyor?"
Kadın, ona döndü, gözlerinde o tuhaf, bilgece parıltıyla. "Bez gibi düşün," dedi, elindeki kurulama bezini hafifçe sallayarak. "Aynı bezle her yeri silersen, sonra neresi temiz, neresi kirli bilmezsin." Tam o sırada, elindeki bez yere düştü. Aysel bir an ona baktı, sonra eğilip almak yerine, ayağıyla iterek tezgahın altına soktu. Bu küçük, anlamlı hareket, sözlerini somutlaştırıyordu.
Okan, gözlerini kapatıp derin bir iç çekti. Kadının dolaylı anlatımı yorucuydu, ama altında yatan anlam değerli olabilirdi. Sabırla sorularına devam etti. "Aysel Hanım, oyundaki dekorları, sahne eşyalarını siz mi temizliyorsunuz?"
"Evet," diye onayladı Aysel, sesi daha netti. "Ben siliyorum."
"Hangi bezlerle?"
Soruyu duyar duymaz, Aysel'in yüzü kısacık bir an dondu. Gözlerinde bir panik, bir şeyi hatırlama veya saklama çabası okundu. Ama hemen toparlandı, omuzlarını silkti, kayıtsız bir ifade takındı.
"Ne geldiyse elime," dedi, kaçamak bir cevapla. "Bez bezdir sonuçta." Sonra, sanki farkında olmadan bir şey sızdırıyormuş gibi, alçak sesle ekledi: "Ama bazı bezler daha çok iş görür."
Akif ve Okan bu sefer daha anlamlı bir şekilde baktılar birbirlerine. Bu bir ipucu muydu?
Okan devam etti. "Peki, sahne dekorlarının temizliği... Hangi gün yapıldı? Oyun günü mü?"
Aysel başını iki yana salladı. "Yok. Oyundan bir gün önce."
Akif teyit etmek istedi: "Oyun günü değil yani?"
"Yok," diye tekrarladı Aysel. "Bir gün önce dedim ya."
İlk kez net, tartışmasız, kronolojik bilgi almanın heyecanıyla Okan soru sormaya devam edecekken Aysel ondan önce davrandı. Aniden, kehribar gözlerine derin bir keder yayıldı. Yüzü, yılların tüm ağırlığını taşıyor gibi hüzünle kaplandı.
"Zaten Baran da..." diye dalgın dalgın mırıldandı, "oyunun biraz durmasını istiyordu."
Bu beklenmedik itiraf, Okan'ın bakışlarının tekrar kadına odaklanmasına neden oldu. "Baran oyunun durmasını mı istiyordu?" diye sordu, sesi daha da keskinleşerek. "Neden?"
Aysel'in dudaklarında alaycı, acı bir gülümseme belirdi. "Herkes yüksek sesle istemez bazı şeyleri. 'Yeter' diyordu Eylem'e... 'Kendini yoruyorsun, yanlış yapıyorsun.'" Bir an durdu, kendi kendine düşünür gibi, sonra ekledi: "Erkekler korkutmayı çözüm sanır bazen."
Okan duraksadı. Baran'ın, Eylem'in oyuna ve gelen yeni film tekliflerine olan tutkusuna sıcak bakmadığını, onu 'korumak' adı altında baskıladığını zaten biliyordu. Aysel'in duyduğu şeyler, bu resmi doğruluyor ve hatta daha da karanlık bir boyut ekliyordu: Baran'ın, oyunun durmasını, hatta belki de Eylem'in oyundan çekilmesini istediğini gösteriyordu. Bu, onu sadece sevgili olmanın ötesinde, bir engel, hatta bir tehlike haline getiriyor olabilir miydi?
Okan, Aysel'in Baran hakkında verdiği ipuçlarını zihninde tartarken, sabırla sorgusunu sürdürdü. Yumuşak ama kararlı bir sesle bir sonraki isme geçti:
"Eylem’le Baran sık sık kavga ediyorlar mıydı?”
Aysel, bu sefer anında yanıt vermedi. Bir an, sanki Okan'ın sorusunu içindeki bir terazide tarttı. Omuzları hafifçe çöktü. Sonra, yavaşça başını kaldırdı ve Okan'ın gözlerinin içine baktı. Kehribar gözlerinde, basit bir evet-hayır cevabını aşan, karmaşık ve hüzünlü bir anlayış vardı.
"Kavga" diye tekrarladı, soruyu kendisine de soruyormuş gibi. Sesi düşünceli, hatta biraz yorgundu. "Bilmiyorum. Baran ışıltıyı sevmedi, parıltı sönsün istedi."
Bir an sessizlik oldu. Aysel'in bakışları, odanın köşesindeki bir noktaya kaydı, sanki orada geçmişten bir sahne izliyordu.
Okan ısrar etti. “Eylem’in ışıltısını mı sevmiyordu, onun parıltısı mı sönsün istiyordu yani?”
Okan ve Akif nefeslerini tutmuş, onu dinliyorlardı. Aysel, sanki parçaları birleştiriyormuş gibi, dura dura, düşüne düşüne konuşmaya devam etti. “Evet. O ve kızıl çıyan…bence üzülmediler.”
“Kızıl çıyan dediğiniz Hale mi?” Emin olmak istedi Akif.
“Kim olacak ya?”
Aysel, anlattıklarının ağırlığı altında biraz daha küçülmüş gibi durdu. Gözlerinde sohbetin bağlamına olan odak dağılır gibi oldu. Bakışları sanki boşlaştı şimdi. Sonra, sanki kendi kendine bir ders çıkarıyormuş gibi, alçak, neredeyse fısıldayarak ekledi. "Ben olsam... aynı bezi bir daha kullanmazdım.".
Aysel, söylediklerinin ardından hafifçe başını salladı, sonra çöp poşetini daha sıkı kavrayıp, iki polise doğru anlamsız, hafif bir baş eğme hareketi yaptı. Onları orada bırakarak, yavaş adımlarla odadan çıktı. Arkasında, sadece temizlik malzemelerinin kokusu ve söylediği son sözlerin ürkütücü yankısı kaldı.
Okan ve Akif, bir süre hiç konuşmadan, Aysel'in çıktığı kapıya bakakaldılar.
"Biz az önce ne yaşadık?" Akif, gözlerini Aysel'in çıktığı kapıdan ayırmadan, sanki kendine sorar gibi mırıldandı. Sesinde şaşkınlık ve hafif bir sersemlik vardı.
Okan da aynı zihinsel yorgunluğu hissediyordu. Yaşlı kadının dolambaçlı, metaforlarla dolu, parçalı anlatımını takip etmek ve altındaki olası gerçeği yakalamaya çalışmak başlı başına bir çaba gerektirmişti. Gözlerini kıstı, alnını ovuşturdu.
"Hiç sorma..." diye iç çekti, sesi yorgun ama düşünceliydi. "Kafamı toparlamam lazım. Sanki bir bilmeceyi dinledik, ama ipuçları dağınık duruyor."
Akif, nihayet kapıdan bakmayı bırakıp Okan'a döndü. Yüzünde daha net bir ifade vardı: endişe ve ikna olmuşluk. "Okan, bu kadın deli. Psikolojik vaka resmen. Söylediklerinin yarısı metafor, diğer yarısı... ne bileyim, gerçeğin etrafında dolanan saçma sapan şeyler."
Tam Akif bunları söylerken, arkalarındaki kapı hafifçe aralandı.
Kapının aralığında, görmeyi hiç beklemedikleri biri duruyordu: Yaman'ın asistanı Zeynep. Canlı, yeşil gözleri, içeriye giren iki polisin üzerine kilitlenmişti. İlk anda yüzünde beliren saf, ham bir şaşkınlık, bir saniye içinde profesyonel bir toparlanmaya dönüştü. Kaşları hafifçe kalktı.
"Başkomiserim... Merhaba." Sesinde samimi bir sürpriz vardı, ama bunu hızla örttü. "Şey... sizi burada görmeyi beklemiyordum. Aysel Abla ile mi görüşüyordunuz?"
"Evet," diye onayladı Okan, Zeynep'in sorusuna. "Aysel Hanım'la görüştük ama..." Duraksadı, doğru kelimeleri seçmeye, kadının durumunu saygılı ama net bir şekilde ifade etmeye çalıştı. "Zeynep Hanım, açıkçası biz biraz zorlandık. Aysel Hanım'ın... akli dengesi yerinde mi? Söyledikleri biraz... dağınıktı."
Zeynep, bu doğrudan soru karşısında hiç alınmamış, hatta sıcacık, anlayışlı bir gülümsemeyle karşılık vermişti. Bu sırada tezgahın üzerindeki temiz bardaklardan birini aldı ve yanındaki dolu sürahiden su doldurdu.
"Anlattıkları kafanızı karıştırdı değil mi?" diye sordu, samimi bir merakla. Suyundan uzun bir yudum aldı, sonra bardağı masaya bırakarak devam etti: "Aysel Abla biraz öyledir. Söylediklerini anlamak zordur. Ama..." Burada duraksadı, gözlerinde keskin bir zeka parladı. "Söylediği her şey doğrudur. Sadece... anlama kısmı bazen biraz meşakkatli."
"Meşakkatli mi?" diye atıldı Akif, sabrı tükenmişçesine, kendini tutamayarak. "Sadece meşakkatli mi sizce sahiden? Kadın parça parça konuşuyor, metaforlar, gizemli laflar... Bu, normal bir iletişim şekli değil."
Zeynep, Akif'in sert tonuna karşın sakinliğini korudu. Hatta, Akif'in tedirginliğini anlayışla karşılıyor gibi başını hafifçe yana eğdi.
"Komiserim," dedi yumuşak, ama ikna edici bir tonla. "O, hayatı öyle görüyor. Çoğumuz gibi düz çizgilerle değil, parçalarla, imgelerle düşünüyor. Onun 'dağınık' dediğiniz sözlerinin altında, çoğu zaman, bizim kaçırdığımız ayrıntıların bir haritası yatar. İnanın, burada üç yıldır çalışıyorum ve Aysel Abla'nın fark ettiği, ama kimsenin üzerinde durmadığı o kadar çok küçük şey gördüm ki... Onun 'meşakkat'i, aslında gerçeğin kendisidir. Sadece, şifresini çözmek gerek."
İki polis, Zeynep'in bu açıklayıcı ve neredeyse savunmacı sözlerini değerlendirmeye çalışırken, genç kadın onlara cevap verme fırsatı bile tanımadı. Hafifçe öne eğildi, gözlerini bir an mahcubiyetle kıstı.
"Eğer... eğer bana diyecek bir şeyiniz yoksa," dedi, sesi biraz daha aceleci ve resmiyete bürünmüş bir tondaydı, "işime dönmem gerekiyor. Yaman Bey'in ofisinde bugün yetiştirmem gereken çok şey var."
"Aslında var. Oyundan bir gün öncenin, yani dekorların temizlendiği günün, kamera kayıtlarını tekrar izleme şansımız var mı?" diye sordu Okan, doğrudan ve acil bir tonda. "Hemen şimdi."
Zeynep bu soru karşısında hafifçe irkildi. Gözleri bir an boşluğa daldı, düşünür gibi yaptı. "Var aslında," diye mırıldandı, neredeyse kendi kendine. Sonra, içgüdüsel olarak kolundaki saatine baktı. Yüzündeki hafif çizgiler, yoğun bir günün ve şimdi de bu beklenmedik polis talebinin yarattığı huzursuzluğu ele veriyordu. İşi sahiden çoktu, Yaman'ın talepleri, toplantılar, belgeler... Ama şu anda iki polise, özellikle de Okan'ın kararlı bakışlarına "hayır" diyecek hali yoktu. Bu, daha büyük sorulara ve gecikmelere yol açabilirdi.
"Ben size eşlik edeyim. Güvenlik odasına gidelim. Buyurun, beni takip edin."
Kapıyı tamamen açtı ve koridora çıkarak onlara yol gösterdi. Adımları hızlı ve amaçlıydı, ama omuzlarındaki gerginlik hâlâ belli oluyordu. Okan ve Akif, bir bakışma ile anlaşıp onu takip ettiler.
Güvenlik odası, binanın arka kısmında, dar bir koridorun sonunda yer alan küçük, havasız bir mekandı. Duvarlar boştu, sadece karşı duvarda birkaç elektrik panosu ve eski bir yangın tüpü asılıydı. Odanın merkezinde, bir duvara monte edilmiş onlarca küçük ekranı kontrol eden geniş bir konsol vardı. Konsolun üzeri, tozlu klavyeler, not kağıtları ve boş kahve bardaklarıyla doluydu. Ekranlardan gelen soluk, gri tonlamalı görüntüler, odanın loş ışığında titreşiyor, koridorları, girişleri ve bazı ortak alanları cansız bir şekilde izliyordu. Havada, elektronik cihazların ısısından kaynaklanan hafif bir yanık kokusu ve eski tozun ağır kokusu vardı.
Zeynep, konsolun önündeki sandalyeye oturdu ve fareyi eline aldı. Parmakları klavye üzerinde hızlıca dans etti. "Oyundan bir gün önce dediniz, değil mi?" diye teyit etti, gözleri ana monitöre kilitlenmiş halde.
"Evet," diye onayladı Okan, Akif'le birlikte Zeynep'in hemen arkasına dikilmiş, ekrana odaklanmışlardı.
Birkaç saniye süren sessiz bir bekleyişin ardından, ana ekranda tarih ve saat bilgisi belirdi ve görüntüler akmaya başladı. Sessiz, hızlandırılmış bir hayalet tiyatroydu gördükleri. Sabahın erken saatlerinden itibaren, insanlar gelip gidiyor, gölgeler koridorlarda kayboluyordu. Baran, Hale, Eylem, Yaman... Hepsi tiyatronun çeşitli köşelerinde, provalara hazırlanıyor, konuşuyor, dolanıyorlardı. Hareketler hızlı ve anlamsız görünüyordu, ta ki Okan'ın dikkati bir ayrıntıya takılana kadar.
Baran, görüntülerde mutfağa ya da temizlik malzemelerinin olduğu bir depoya benzeyen bir odaya çok sık girip çıkıyordu. Normal bir su içme ya da bir şey alma ritminden daha fazlası vardı bu hareketlerde. Bir huzursuzluk, bir amaç.
Tam üçü de ekrana kilitlenmiş, görüntülerin anlamını tartarken, odanın kapısı aniden açıldı ve keskin bir kadın sesi girdabı böldü:
"Zeynep, nerelerdesin ya? Bu raporlar..." Ses, kapının açıldığını ve içerideki beklenmedik manzarayı görünce yarıda kesildi.
Kapı eşiğinde Hale duruyordu. Kızıl kıvırcık saçları omuzlarına dökülüyordu. İlk anda, odadaki üç kişiyi görünce kaşları hafifçe kalktı, ağzı küçük bir şaşkınlık ifadesiyle açıldı. Gözleri hızla Zeynep'e, sonra iki erkeğe kaydı. Okan’a baktığında, hafif bir tanıma, bir yerden hatırlama ışığı geçti gözlerinden. Ama bu, hemen buz gibi, mesafeli ve keskin bir ifadeye dönüştü. Mavi gözleri, bir anlık şaşkınlıktan sonra, adeta iki parlak, soğuk taşa dönüştü. Dudakları ince bir çizgi halini aldı.
"Yanlış zamanda geldim galiba,"
Okan, bu ani ve gergin gelişme karşısında bir an duraksamadı. Profesyonelliğini hemen devreye soktu. Önce Zeynep'e döndü, sakin ama net bir talimatla. "Zeynep Hanım, bize biraz müsaade eder misiniz?”
"Tabii," dedi Zeynep aceleyle ve vakit kaybetmeden, başını öne eğerek odadan çıktı.
Kapı tekrar kapandığında, odada yalnızca üç kişi kaldı: Okan, Akif ve kapıda hâlâ dikilen, bakışları buz kesmiş Hale.
Hale'nin mavi, gözleri, Okan'ın ardından yavaşça kayarak arka planda hâlâ açık duran ana ekrana odaklandı. Üzerinde, oynatılmaya devam eden, hızlandırılmış gri görüntüler vardı. Keskin bakışlarında, anlamlı, hesaplayıcı bir ifade belirdi. Sanki zihninden bir saniyede yüzlerce olasılık geçiyordu. Dudaklarının kenarında hafif, zoraki bir gülümseme belirip kayboldu.
"Kamera kayıtları zaten incelenmişti sanıyordum," dedi, sesi nötr, ama altında bir sorgulama vardı. "Sizi burada görmek... şaşırttı beni."
Okan, onun bakışlarına hiç aldırmadan, ekrana doğru hafifçe döndü. Sesi sakin, ama sorgulayıcıydı. "Tekrar izliyoruz. Bir mahsuru var mı?"
Hale, bu doğrudan ve biraz meydan okuyucu soruya, dudaklarını daha da incelterek karşılık verdi. "Estağfurullah," dedi, kelimeler ağzından buz parçaları gibi dökülürken. Sonra, "Peki beni neden burada tutuyorsunuz?" der gibi, anlamlı ve biraz da küçümseyen bir bakış attı.
Okan, onun bu sessiz sorgusuna kulak asmadan, dikkatini ekrandaki görüntülere vermiş gibi yaparak konuyu değiştirdi. Sesi düşünceli, neredeyse laf arasında söylenmiş gibi çıktı:
"Baran... Hastaydı değil mi, oyun günü? Ama oyundan önceki gün, yani hazırlık günü kayıtlarında oldukça hareketli görünüyor. Bu esnada iyiymiş sanırım."
Hale, bu cümlenin altındaki imayı anında sezdi. Alnındaki kızıl, ince kaşları, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifçe yukarı kalktı. Gözlerindeki buzullar biraz daha derinleşti.
"Son dakikaya kadar direndi," diye yanıtladı, sesinde bir acıma ya da hayıflanma değil, daha çok bir olgu aktarımı vardı. "Ama oyuna çıkamadı. Son gün, hazırlık günüdür. Aktif olması normal."
Okan, yavaşça başını çevirip Hale'ye baktı. Yüzünde artık o profesyonel, tarafsız ifade yerini, hafif bir şüphe ve meydan okumaya bırakmıştı. "Hazırlık," dedi, kelimeyi vurgulayarak, "sahnededir, benim bildiğim. Kostümler, dekorlar, provalar... Mutfakta değil."
Hale, Okan'ın bu doğrudan ve meydan okuyucu çıkarımı karşısında yanıt vermedi. İçinden hesapladı: şu an burada, bu iki polisle ters bir şey söylemek doğru strateji olmayacaktı. Yüzündeki ifadeyi kontrol etmeye çalıştı. Güzel, zarif hatlarıyla, zoraki, incecik bir gülümseme belirdi dudaklarında. Bu ne samimiyet ne de teslimiyetti; sadece bir kalkan, bir oyalama taktiğiydi.
"Denk gelmiş olmalı," dedi, sesi hafifçe titrek, neredeyse kayıtsız bir tonla. Sanki bu, en makul, en önemsiz açıklamaydı.
Ama Okan geri adım atacak gibi değildi. "On beş dakikada. Dört kez."
Hale'nin o buz mavisi gözleri, ilk kez ekrandan tamamen kaçmadı. Tersine, Okan'ın baktığı ekrana, orada dönen, kendi geçmişinin gri hayaletlerine doğrudan baktı. Yüzündeki zoraki gülümseme dondu, yerini soğuk, hesaplı bir ifadeye bıraktı.
"Çok analitik bir bakış açınız var, Başkomiserim" dedi. Ses tonu kibar, hatta biraz takdir eder gibiydi, ama her kelimenin arasına sinmiş incecik, keskin bir iğne vardı. "Ben... maalesef sayısını bilmiyorum. O kadar detaylı takip etmedim."
"Öyle mi?" dedi Okan. Bu sefer yüzünde hafif alaycı bir gülümseme belirdi. Sesi, yumuşak ama içi keskin bıçaklarla dolu bir yastık gibiydi.
"Oysa bana," diye devam etti, kelimeleri özenle seçerek, "en iyi siz takip edebilirmişsiniz gibi gelmişti. Malum, her saniye Baran'ın yanındaymışsınız.”
Hale, bu doğrudan ve kişisel saldırı karşısında ilk kez maskesini tamamen düşürdü. O zoraki, kibar ifade silinip gitti. Kızıl kaşları, öfke ve meydan okumayla keskin bir şekilde çatıldı. Mavi gözlerindeki buz tabakası kırıldı ve altında kızgın bir ateş göründü. Artık çekinmiyordu.
"Siz," diye başladı, sesi tizleşmiş, gergin ve keskin bir tondaydı, "ne demek istiyorsunuz? Açıkça söylesenize. Ne ima ediyorsunuz?"
Okan, Hale'nin öfkesini ve diklenmesini görmezden gelerek, rahat, hatta biraz kayıtsız bir tavırla konuştu
"Bir şey ima etmiyorum, Hale Hanım," dedi, sesi sakin. "Sadece gördüğümü söylüyorum. Biz, hepimiz, Eylem ile Baran'ı sevgili sanıyorduk. Ama... kamera kayıtlarını izleyen birini yanıltacak, hatta şaşırtacak bir samimiyet, bir yakınlık var sizin aranızda."
Hale, bu sözler karşısında göğsünü kabarttı. Öfkesi, soğuk bir aşağılamaya dönüştü. Dudakları incecik bir çizgi halini aldı.
"Bu," diye vurgulayarak başladı, her heceyi bıçak gibi keserek, "benim sorunum değil. İnsanlar ne düşünürse düşünsün. Ama bunu neden Baran'a değil de bana soruyorsunuz, hiç anlamadım açıkçası."
"İnanın bana, ona da soracağız," diye yanıtladı Okan, yüzünde hafif, anlamlı bir gülümsemeyle. Aslında, Hale'nin bu savunmacı ve öfkeli tepkilerinden, aradığı cevabın bir kısmını çoktan almıştı. Bu cümleler, Hale ile Baran arasında yoğun ve belki de yasak bir ilişki olduğunu açıkça gösteriyordu. Ancak Hale ayağına kadar gelmişken, onu bu kadar kolay bırakamazdı.
"Sizi burada görmemiz bizim şansımız oldu, diyelim," dedi Okan, tonunu kasıtlı olarak daha sıradan, daha sohbet havasına çekerek. Gergin havayı dağıtmak ya da en azından kontrolü elinde tutmak için bilinçli bir hamleydi bu. Ellerini rahatça koyu kahve pantolonunun ceplerine soktu, beden diliyle üstünlük kurmaya çalışıyordu. Hale'nin dik duruşu ve keskin bakışlarıyla tam bir tezat oluşturuyordu.
"Bir şey daha sormak istiyorum size," diye devam etti, sanki gündelik, önemsiz bir detaydan bahsedecekmiş gibi. "Biz, Zeynep Hanım sağ olsun, oyun metninin orijinal Fransızca nüshasına erişme şansı elde ettik. Tabii, biz metinden pek bir şey anlamadık," diye hafifçe omuz silkti, alçak gönüllü bir tavır takınarak. "Fransız bir meslektaşıma çevirmesini rica ettim, ama anladığım kadarıyla metin sadece bir çeviri meselesi değilmiş. İçinde çok katmanlı, karmaşık metaforlar, semboller varmış."
Burada duraksadı, gözlerini Hale'nin yüzüne dikti. Yüz ifadesi ciddileşti, ama sesi hâlâ kontrollü ve ılımlıydı.
"Siz de çok iyi Fransızca biliyormuşsunuz diye duydum. Hatta, sanırım metni en iyi anlayan, yorumlayan kişilerden birisiniz. Acaba," diye sordu, sesini biraz daha alçaltarak, "metnin anlatmaya çalıştığı o karışık metaforları, özellikle de... 'zehir', 'organik kalıntı' ve 'bez' gibi temaları bana açıklama şansınız var mı? Belki de bizim kaçırdığımız bir ayrıntıyı siz görmüşsünüzdür."
Bu soru, bir oltaydı. Hem Hale'nin dil bilgisini ve metne hakimiyetini test ediyor, hem de onu, cinayetin tam kalbinde yer alan bu temalar hakkında konuşmaya, belki de kendini ele vermeye zorluyordu. Okan, Hale'nin bu konuda ne kadar rahat ya da gergin davranacağını gözlemlemek için hazırdı.
Hale, Okan'ın bu sinsi sorusu karşısında bir anlık donakaldı. Gözlerindeki öfke, yerini derin bir şüphe ve hızlı düşünmenin getirdiği bir keskinliğe bıraktı. Oyunu, satır satır, kelime kelime ezbere biliyordu. Fransızca orijinali de dahil. Bu, onun hem gücü hem de potansiyel zayıflığıydı.
Yüzündeki gergin ifade yavaş yavaş eridi, yerini soğuk, profesyonel bir ciddiyet aldı. Sanki bir öğretmen, karışık bir konuyu açıklamaya hazırlanıyordu. Dudaklarının kenarında, kendinden emin, hafif bir kıvrım belirdi.
"Çok katmanlı bir eser kendisi. Fransızca orijinali zaten şiirsel ve kapalıdır. Çeviri, anlamın bir kısmını kaybettiriyor ister istemez."
"'Zehir' dediğiniz şey, metinde sadece fiziksel bir toksin değil. Bir fikrin, bir sırrın, geçmişin zehridir. 'Organik kalıntı'... bu, olay yerinde bırakılan bir madde değil, olayın kendisinin doğal bir sonucu, bir tortusu gibi düşünülmüş. Doğada çürüyen bir şeyin ardından kalan... Metin, kader ve kaçınılmazlık üzerine kurulu."
Buraya kadar her şey akademik ve mesafeliydi. Sonra, sesini biraz daha alçalttı, içten bir ciddiyetle devam etti. "Biz bu oyunu sahneledik. Ama bazı şeyler... sahne ışıklarının ötesine geçti. Sanki metin... kendi lanetini taşıyordu. Oyuncular arasında gerginlikler, talihsizlikler hiç eksik olmadı. Eylem'in başına gelen... bu, ne ilk ne de son olacak gibi hissediliyordu zaten. Sanki oyun, gerçekliği kendine çekti. Onu oynayanları, içindeki kader çarkına hapsetti."
"Belki de biz, sadece metni oynamadık. Belki de metin, bizim gerçek hikayemizi yazdı. Ve 'bez'... bir metafor olarak belki de bu, kaçınılmazlığın, kaderin bir aracıydı sadece. Lanetin ta kendisi. Kimin eline geçerse, onu bir alet haline getirecek olan. Anlaşılan lanetin kurbanı da Eylem’di.”
Okan, Hale'nin bu mistik ve kaderci açıklamasını, dostane bir tavırla, hafif bir gülümsemeyle dinledi.
Yumuşak, ama altı çelik gibi sağlam bir sesle karşılık verdi. "Yapmayın Hale Hanım. Sizin kadar zeki ve yetenekli bir kadının... bu kadar karmaşık bir dosyayı basitçe bir 'lanet' çerçevesine sığdırmasına inanmamı beklemeyin benden."
Sözlerine devam etmeden önce bir an durdu, Hale'nin yüzündeki ifadeyi okumaya çalıştı. "Metin bir kehanet değildi. Sadece bir araçtı. Bir fikirdi. Ve birisi," diye vurgulayarak ekledi, "bu fikri, çok gerçek, çok somut bir sonuç için kullandı. Bardağa bulaşan zehir, bir lanetin değil, bir niyetin ürünü.”
Hale, Okan'ın dostane ama delici sorgusuna, açıkça meydan okuyan bir tavırla karşılık verdi. Kaşları hafifçe kalktı, dudaklarında ince, keskin bir gülümseme belirdi. Bu, artık savunma değil, saldırıya geçişin işaretiydi.
"Metni anlamadığınızı söylemiştiniz, Başkomiserim," dedi, sesi buz gibi, hafif alaycı bir tondaydı. "Ama bakıyorum da... gayet güzel yorumluyorsunuz. Hatta, oyunun ruhunu yakalamışsınız adeta.”
Zarif omuzlarını küçümseyen bir tavırla silkti şimdi, sanki basit bir yanlışı düzeltmek zorundaymış gibi. Yüzündeki ifade, üstünlük ve sabırsızlık karışımıydı.
"Ama affınıza sığınarak söylemeliyim ki," dedi, sesinde yapay bir nezaketle karışık bir ukalalık vardı, "yorumunuz... yeterli değil. Hatta, epey eksik."
Okan, Hale'nin karmaşık ve üstten bakan yorumlarını dikkatle dinledi. İçinden, onun bu zekice savunmasını ve olayı sanatsal bir analize dönüştürme çabasını not etti. Ancak elindeki en büyük kozu – Adli Tıp'tan gelen muskarin sonuçlarını – şimdi, bu ortamda paylaşmanın doğru olmadığını düşündü. O anı, daha kontrollü, daha sarsıcı bir yüzleşme için saklamalıydı.
Bu yüzden, Hale'nin sözlerinin ardından derin, anlamlı bir sessizlik bıraktı. Bal rengi, sakin gözlerini Hale'nin üzerinde gezdirerek, yavaşça başını salladı. Bakışları "Nasıl olsa sonra görüşeceğiz" der gibiydi.
Sonra, profesyonel ve nazik bir ses tonuyla konuştu. "Siz konunun uzmanı olarak daha iyi bilirsiniz muhakkak. Eklemek istediğiniz başka bir şey yoksa, biz sizi daha fazla tutmayalım. Vaktinizi aldık."
Önce Hale, başı dik, adımları ölçülü bir şekilde odadan çıktı. Arkasında, iki polisin bakışları ve ekranların donuk ışığı kaldı. Ardından Okan ve Akif de koridora adım attılar, kapıyı usulca kapattılar.
Koridorda yürürken, deminden beri sessizce gözlem yapan ve her şeyi zihninde tartan Akif, içini döktü. Başını avuçları arasına almıştı.
"Her şey birbirine girdi, Okan," dedi, sesi yorgunluk ve zihinsel karmaşayla doluydu. "Ama Hale... ya bizi aptal yerine koyuyor ya da kendisi göründüğünden çok daha akıllı ve tehlikeli."
Okan, hâlâ Hale'nin gittiği koridorun boşluğuna bakıyordu. Akif'in sözlerini duyunca, başını çevirdi ve yüzünde kendinden emin, keskin bir ifadeyle yanıtladı: "İkinci seçenek. Metnin gerçek anlamını tam olarak anladığımızı biliyor. Bizi test ediyordu. Ne kadarını çözdüğümüzü görmek istedi."
Akif, endişeyle etrafa bakındı, sonra Okan'a daha da yaklaşıp alçak sesle, neredeyse fısıldayarak sordu:
"Ya çatlak Aysel'in söyledikleri? Ne düşündün onlar hakkında?" Sonra, midesinin sesiyle birlikte homurdandı. "Ben açlıktan kafamı toplayamıyorum şu an, vallahi."
Okan, arkadaşının bu samimi itirafına hafifçe gülümsedi. Gerilim dolu saatlerin ardından bu insani detay, ortamı bir anda yumuşattı.
"Tabii," dedi Okan, dostane bir tonla. "Aç ayı oynamaz. Gel, seni şu köşedeki meşhur börekçiye götüreyim. Sana bir börek ısmarlayayım. Orada, sakin kafayla her şeyi baştan konuşur, detaylıca bir strateji belirleriz."
Teklif, hem fiziksel hem zihinsel bir ihtiyaca cevap veriyordu. Akif, memnuniyetle başını salladı. İkisi de binanın loş koridorlarından çıkıp, dışarıdaki gün ışığına ve cevaplarını daha iyi değerlendirebilecekleri bir masa başına doğru yürüdüler.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |