44. Bölüm

BÖLÜM 44

amberwatson
amberwatson

Leo’nun geleceğini duyduktan sonra Okan’ın da Vera’nın da keyfi kaçmıştı. Okan kendi ekseni etrafında birkaç adım attı. Ellerini başının arasına aldı, parmaklarını saçlarına geçirdi. "Bir dakika, ya," dedi, birden fark etmiş gibi. "Siz... siz bu herifle baya baya beraber çalışmaya devam mı ediyorsunuz yani?”

Zaten gergin ve sinirli olan Vera, Okan'ın bu ani ve suçlayıcı tepkisiyle iyice gerildi. Gözleri dikleşti. "Ne diyorsun Okan ya?”

"Dediğim şey açık." diye karşılık verdi Okan, sesini yükselterek. Kontrolünü kaybetmeye başlıyordu, bu da onu daha da sinirlendiriyordu. "Sürekli etrafında mıydı? Bütün bu zaman boyunca?"

"Hayır!" diye kesip attı Vera, sesi sert ve netti. Öfkesi, Okan'ınkini aratmıyordu. "Değildi! Özellikle, özellikle onunla çalışmamayı rica etmiştim bundan sonraki tüm operasyonlar için. Sen onu en son ne zaman gördüysen, ben de o zaman gördüm. Bir yıldan fazla zaman oldu."

İkisi de gece karanlığında, nefes nefese, birbirlerine dik dik bakıyorlardı.

Ancak Vera, profesyonelliğinin ve Okan'a olan sevgisinin üstün gelmesine izin verdi. Derin bir nefes aldı, öfkesini yutmaya çalıştı. Alttan almaya karar verdi. Bu operasyonun duygulara kurban gitmesine izin veremezdi.

Okan'a doğru yavaşça birkaç adım attı, aralarındaki mesafeyi kapattı. Sesini alçaltarak, sakin ve yatıştırıcı bir tonla konuştu:

"Okan, tamam. Sakin ol. Hiç hoş olmadı bu, farkındayım. Beklenmedik ve rahatsız edici. Ama bak," diye vurguladı, ona doğru biraz daha eğildi, "biz birlikteyiz. Önemli olan bu, değil mi?"

"Tabii ki bu önemli," diye mırıldandı, sesi hâlâ biraz gergindi genç polisin. "Ama Vera... Leo'nun ne kadar gevşek, ne kadar yüzsüz, ne kadar kendini beğenmiş bir herif olduğunu ikimiz de biliyoruz. Onunla aynı havayı solumak bile midemi bulandırıyor." Duraksadı, yüzünde acı bir ifade belirdi. "Ve eğer canımı sıkacak bir şey yaparsa onu dövmeyeceğime söz veremiyorum, lütfen bunu o çok sevgili 'üstlerine' ilet."

Okan'ın bu hali Vera'da ilk şaşkınlığın ardından beklenmedik bir tepkiye yol açtı: içten bir gülme dürtüsü. Bu, yoğun gerilimin yarattığı bir rahatlama reaksiyonuydu. Dudaklarının kenarında, zorla bastırmaya çalıştığı bir gülümseme belirdi, gözleri ışıldadı. "Benim bildiğim Okan," diye başladı, sesinde şefkatli bir alay vardı, "çok modern, sakin, olgun bir adamdı. Ne oldu sana?"

Okan, bu hafif alaya burun kıvırdı, yüzünde bir an için mahcubiyet belirdi, ama altındaki ciddiyet ve huzursuzluk hâlâ yerli yerindeydi. "O farklı, bu farklı, Vera," diye mırıldandı. "Ayrıca, Leo... Leo çok istisnai bir örnek. Onun varlığı, en sakin insanın bile içindeki öfkeyi ortaya çıkarır."

Vera, daha fazla üstelemedi. Ona doğru yaklaştı ve ellerini Okan'ın omuzlarına koydu, hafifçe sıkarak onu sakinleştirmeye çalıştı. Dokunuşu güven verici ve yatıştırıcıydı.

"Tamam, tamam," dedi, sesi yumuşak ama ikna edici. "Anlıyorum. Ama lütfen, kendine hakim ol. Bu gece... operasyonun kesinlikle aksamaması gerekiyor. Her şey plana uygun gitmeli. Leo ne derse desin ne yaparsa yapsın, sen bana söz ver, gözünü işten ayırmayacaksın." Biraz daha yaklaştı, ona şefkatle, biraz da muzip bir gülümsemeyle baktı. "Yarın sabah, Leo'ya istediğini yapabilirsin. Onunla 'modern' ya da 'ilkel' yöntemlerle hesaplaşabilirsin. Ama önce bu geceyi atlatalım. Anlaştık mı?"

Bu sözler, Okan'ın içindeki fırtınayı nihayet dindirdi. Vera'nın mantıklı yaklaşımı ve onunla dalga geçerken bile gösterdiği şefkat, onu yatıştırdı. Derin bir nefes aldı ve başını onaylar gibi salladı. "Anlaştık," diye mırıldandı.

Biraz sonra, otoyolun kenarındaki ıssız bekleyiş noktasına, far ışıkları soluk, tozlu ve eski model siyah bir sedan yanaştı. Motor sesi kesildiğinde, gece yeniden sessizliğe büründü.

Kapı açıldı ve Leo dışarı süzüldü.

Hareketleri, doğal bir çeviklik ve kendinden emin bir rahatlıkla doluydu. Üzerindeki koyu renk, dar kesim giysiler, işlevsellik taşıyordu.

Koyu kumral, hatta biraz kestane rengi saçları, bir süredir kesilmemiş gibiydi; uzamış, ensesini hafifçe örtüyor, kulaklarının üst kısmına kadar iniyordu. İnce, çizgili ve yakışıklı bir yüzü vardı; yüksek elmacık kemikleri, keskin bir çene hattı. Yüzünün alt yarısı, düzgün kesilmiş kumral bir sakalla çevrelenmişti. Ama en çarpıcı olanı, yeşil, berrak ve derin gözleriydi. Bu gözler, loş ışıkta bile parlaklığını koruyor, içlerinde hem bir zekâ hem de tehlikeli bir alaycılık barındırıyordu

Vera ve Okan'a doğru yürürken, o yeşil gözler önce Vera'nın üzerinde durdu. Bakışında, eski bir ateşin küllerini andıran karmaşık bir şey vardı. Sonra, yavaşça Okan'a kaydı. Orada, tanıdık bir yüz görünce hemen gizlenmiş bir küçümseme belirdi dudaklarında. Okan'a doğrudan hitap etmedi, sadece başıyla ona doğru neredeyse görünmez bir selam verdi.

"Elena," diye selamladı, sesi alçak, Fransız aksanının melodisiyle bozulmuş yumuşak bir Türkçeyle. Sonra, gözlerini Okan'a çevirerek devam etti: "Uzun zaman oldu. Louis, biraz... yardım eli uzatmamı istedi. Görünüşe göre yolunuz biraz engebeli olabilirmiş."

Okan, bir cevap vermedi. Burnundan, derin ve bastırılmış bir homurtuyla solumaya başladı. Omuzları gerginleşti.

Vera, araya soğuk ve mesafeli bir tonla girdi: "Hoş geldin. Açıkça, gelmeni istemediğimi söylemiştim Louis'e. Ama o beni dinlemedi."

Leo, umursamaz bir tavırla, dudaklarında o küçük, kışkırtıcı gülümsemeyle karşılık verdi. "Neden istemedin? Geçmişte çok iyi bir takımdık."

"Geçmişte," diye vurguladı Vera, sesi keskinleşerek. “... seninle artık herhangi bir anlamda bir ilişkimiz kalmadı.

"Öyle deme," dedi Leo, hâlâ gülümsüyordu, ama şimdi bakışlarını Okan'a çevirmişti. Yeşil gözlerinde, kasıtlı bir muziplik vardı. "Ben sizi özledim. Hem, bak," diye başıyla Okan'ı işaret etti, "bizim Türk polis de burada. Demek ki geçen zamanda siz görüşmeye devam etmişsiniz. Ne güzel. Eski takım, yeniden bir arada. Louis’in dediği gibi, 'takım çalışması'."

Bu sözler, kasıtlı olarak ikisinin de şimdiki ilişkisini ve geçmişi hatırlatan, sınırları zorlayan bir provokasyondu. Leo, Okan'ın tepkisini görmek için adeta can atıyor gibiydi.

Okan, Leo'nun bu kasıtlı sözlerine karşılık vermemek için kendini zor tutuyordu. Tam o sırada, cebindeki telefonun titremesi imdadına yetişti. Ekranda Akif'in adını görünce, içten bir rahatlama hissetti. Bu, hem bir mazeret hem de Leo'dan uzaklaşma fırsatıydı.

Onlardan birkaç adım uzaklaştı, panelvanın diğer tarafına geçerek telefonu açtı. "Alo, Akif?"

Leo, Okan'ın bu 'kaçışını' izlerken, yeşil gözlerinde alaycı bir ışıltı vardı. Sanki Okan'ın ondan kaçtığını düşünüyor ve bundan keyif alıyordu. Vera'ya biraz daha yaklaştı, sesini iyice alçalttı ve akıcı, melodik Fransızcasına geçti. "Bu Türk'le beraber olduğuna inanamıyorum, tatlım.” Sesi, yapay bir şaşkınlık ve küçümsemeyle doluydu. " Ne buluyorsun bu herifte? Egzotik mi geliyor sana? Ya da ne bileyim, kültür farklılığı yeni maceran mı?”

Vera, Fransızca cevap verdi, sesi keskin ve net, gözleri Leo'yu deler gibiydi. Okan'ın onları duyabileceğinden duysa da anlayacağından endişe ediyormuş gibi, uzakta telefonla konuşan sevgilisine bir anlık bakış attı. "Bana bak, Leo. Okan hakkında düzgün konuşacaksın. Anladın mı?”

Leo, bu sert uyarı karşısında umursamaz bir tavır takındı. Ellerini, 'tamam, tamam, pes ediyorum' anlamına gelen bir jestle havaya kaldırdı. Ama yüzündeki alaycı gülümseme gitmemişti. Fransızcasını, daha kişisel, daha yumuşak bir tona soktu.

“Vahşi güzelim benim...” Sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü, içinde eski bir arzunun yankıları vardı. "Bu hallerinin ne kadar özlediğimi anlatamam.”

Vera'nın mavi gözleri, Leo'nun bu küstah ve kişisel flört çabası karşısında anında buz kesmiş, öfkeyle parlayan iki çakmak taşına dönüştü. Yüzünde, tüm profesyonel soğukkanlılığın altındaki sınırı aşmış bir sinir okunuyordu. Sesini alçak, ama her hecesi bıçak gibi keskin bir tonda tutarak, net Fransızcasıyla karşılık verdi:

"Leo, sesini kes. Ve benimle düzgün konuş.”

Okan, telefon görüşmesini bitirip geri döndüğünde, Vera ile Leo arasındaki havadaki değişikliği hemen hissetti. Vera'nın yüzündeki gergin çizgiler ve Leo'nun daha temkinli, ama hâlâ alaycı duruşu, aralarında bir şeyler geçtiğini gösteriyordu. Akif'ten gelen bilgiyi paylaşmak için Vera'ya yaklaştı, ama Leo'ya doğru sadece kısa, soğuk bir bakış attı.

"Akif, Hale ve Baran'ın sorgularının sabah 10:00'da başlayacağını söyledi. Her şey hazır," diye özetledi Okan, sesini alçak tutarak. "Her türlü yetişirim yani, endişelenme diye söylüyorum."

Leo, dinlerken, yüzünde ilgiyle karışık bir ifade vardı. “Ne kadar meşgulsünüz bakıyorum…herkes herkesin işine baya müdahil."

Okan, ona doğrudan bakmadı, sadece Vera'yla konuşmaya devam etti. "Eşref'ten veya merkezden yeni bir talimat var mı? Burada ne kadar bekleyeceğiz?"

"Henüz yok," diye yanıtladı Vera. "Louis, yol güvenliğinden emin olduktan sonra son koordinatları gönderecek. Muhtemelen şafaktan hemen önce hareket edeceğiz."

Bu, demekti ki, birkaç saat daha bu ıssız benzinlikte, üç kişi, gergin bir bekleyiş içinde olacaklardı. Biraz sonra Okan ve Vera, sırtlarını panelvana yaslayıp toprağa oturdular. Bereket hava soğuk değildi. Leo ise birkaç adım ötede, kendi eski arabasının kaputuna dayanmış, onları izliyordu. Gece soğuğu iyice çökmüştü.

Aradan biraz zaman geçince Leo da onların yanına geldi. Önce sessizce oturdu sonra kendi kendine bir şey hatırlamış gibi gülerek. "Vera" diye başladı, Türkçesi hafif Fransız aksanıyla. "Şu Beyrut'taki geceyi hatırlıyor musun? Sınırı yağmurun altında, yaya geçmek zorunda kaldığımız..."

Vera, gözlerini kısıp ona baktı. "Leo, şu an bunları konuşmanın sırası değil."

"Neden?" diye sordu Leo, masum bir ifade takınarak. "İyi bir işti. İyi bir takımdık." Sonra, bakışlarını Okan'a kaydırdı, yapay bir samimiyetle devam etti: "Özür dilerim, komiserim. Eski günlerden bahsediyorduk. Vera ‘yla çok macera yaşadık. Balkanlar, Ortadoğu, Avrupa…”

Okan, içinde kabaran öfkeyi bastırdı. Derin, hissedilir bir nefes aldı, ciğerlerine soğuk gece havasını doldurdu. Sonra, yavaşça başını kaldırdı ve gözlerini, ilk kez tam anlamıyla, Leo'nun o kendini beğenmiş, yeşil gözlerine dikti. Bakışları, bir bıçak gibi keskin ve ölçülüydü. "Leo," diye başladı, her kelimeyi bir çekiç darbesi gibi indirerek. "Senin zekâ yaşın on altı olduğu için, bu sataşmalarının beni kışkırtacağını sanıyorsan, çok büyük bir yanılgı içindesin."

Leo’nun yüzündeki o küstah, kışkırtıcı ifade silindi, yerini ani bir şok ve derinden gelen bir öfke aldı. Yeşil gözleri önce şaşkınlıkla genişledi, sonra daralarak iki tehlikeli çizgiye dönüştü. Yüz kasları gerildi. Kendini toparlamaya çalışırken, sesi boğuk ve zehirli bir tonda çıktı:

"Komiserime bak sen ya... Bu üstün 'olgunluk', biricik sevgilini korumak için mi tezahür ediyor? Ne kadar... romantik."

Okan'ın kaşları çatıldı, ağzını açıp karşılık verecekti ki, Vera aniden araya girdi. Onun mavi gözleri, bu sefer soğuk bir öfkeyle değil, açık ve yakıcı bir ateşle parlıyordu. Leo'ya dönerek, her kelimesi bir tokat gibi inen bir sesle konuştu.

"Leo, yeter!"

Sesindeki keskinlik ve otorite, Leo'yu bir an için susturdu. Vera, hemen arkasını döndü ve Okan'a yöneldi. Elini, onun koluna dokunarak, hem bir bağ kurmak hem de onu durdurmak için hafifçe sıktı. Bakışlarında yalvarır gibi bir ifade vardı.

"Okan, lütfen," diye fısıldadı, sesi şimdi yalnız ona duyulsun diye alçalmıştı, ama içindeki aciliyet her halinden belliydi. "N'olur, muhatap bile olma şununla. Onun istediği bu. Seni kışkırtmak, dikkatini dağıtmak istiyor.”

Okan, Vera'nın gözlerindeki o ciddi, yalvaran ifadeyi gördü. İçindeki öfke ve meydan okuma dürtüsü, onun bu çağrısı karşısında eridi. Haklıydı. Leo'nun tek amacı buydu. Nefesini yavaşça verdi, omuzlarındaki gerginlik azaldı. Vera'nın eline hafifçe dokunarak onayladı.

"Tamam," diye mırıldandı, sadece ona duyacak şekilde. "Haklısın."

Birkaç dakika sonra Vera'nın telsizinden gelen "yola çık" emri, üçlüyü harekete geçirdi. Gergin bir sessizlik içinde arabalarına bindiler. Okan direksiyona geçti. Vera, ön yolcu koltuğuna oturdu, yüzünde operasyonun son aşamasına odaklanmış bir ifade vardı. Leo ise, öndeki ikili koltukta Vera'nın yanındaydı, pencereden dışarı bakıyor, ama göz ucuyla ikisini gözlüyordu.

Gece otoyolunun karanlık şeritlerinde ilerlemeye başladılar. İçerideki hava, üç kişinin nefes alışverişleri ve motorun uğultusu dışında sessizdi; dışarıdaki tehlike kadar, aralarındaki görünmez gerilim de hissediliyordu.

Yaklaşık yirmi dakika sonra, yolun sık ağaçlarla çevrili bir virajından sonra, önlerinde ürkütücü bir manzara belirdi. Yol, iki büyük, kasıtlı olarak çapraz park edilmiş kamyon tarafından tamamen bloke edilmişti. Kamyonların gölgeli arkalarından, sessiz ve hızlı bir şekilde, üzerlerinde siyah taktik yelekler, yüzleri balaklava veya şapkalarla gizlenmiş, ellerinde kısa namlulu makineli tüfekler ve pompalı tüfekler bulunan en az on adam fırladı. Far ışıklarında parlayan silah namluları, bu saldırının bir oyun veya test değil, gerçek ve acımasız bir tuzak olduğunu haykırıyordu. Rakip bir organizasyon, bir şekilde rotalarını ve yükün değerini öğrenmişti.

Okan'ın içgüdüleri şimşek hızıyla devreye girdi. Direksiyonu, lastiklerin çığlık atmasına neden olacak şekilde sertçe sağa kırdı, panelvanı bloke yolun kenarındaki dar çakıl şeridine ve azıcık koruma sağlayabilecek bir beton korkuluk yanına çekmeye zorladı. Araç henüz tam durmamıştı ki, Vera, seslendi. "Okan! Sakın! Kimseyi öldürmek için sıkma.”

Ve saldırı başladı. Silah sesleri gece sessizliğini paramparça etti. Kurşunlar panelvanın ön camına yağmur gibi yağdı. Kaportada metalik çınlamalar duyuldu.

Okan arabadan indi. Gövdesini aracın kaportasının ardına gizledi, yalnızca silahının namlusu ve keskin bakışları açıkta kaldı. Nefesini tuttu, sessizliğin içinde kendi kalp atışlarını dinledi. En önde, doğrudan üzerine gelen, pompalı tüfekli adamı hedef seçti. Tetiğe hafifçe dokundu.

Mermi, adamın sağ ön kolunu tam silahı kavradığı yerden vurdu. Adam ani bir refleksle kukla gibi sendeledi, tüfek havada bir an asılı kaldıktan sonra yere fırladı. Kendi ekseninde dönerek yıkıldı. Okan, anında hedef değiştirdi. İki seri, hızlı atış daha patladı. Bu sefer mermiler, saldırganların siyah cipin ön lastiklerine saplandı. Lastikler önce iç çekti, ardından şiddetle patlayarak söndü. Araç aniden kontrolünü kaybetti, yana savrularak dar yolu kapattı ve arkadan gelenlerin önünü tıkadı.

Okan'ın her hareketi ekonomik, her atışı hesaplıydı. Ölümcül olmayan bölgeleri vuruyor, ancak her hamlesiyle tehdidi saf dışı bırakıyordu. Saf, buz gibi bir profesyonellikle hareket ediyordu.

Vera, Okan direksiyonu kırarken, Vera zaten kapıyı açmış ve kendini dışarı, soğuk asfaltın üzerine atmıştı. Bir yuvarlanmayla panelvanın arka tekerleklerinin yanına, nispeten korunaklı bir pozisyona sığındı. Bir saldırgan, onu orada sıkıştırmak için köşeden döndü. Vera, onun gelişini bekledi. Tam adam silahını kaldırıp nişan almaya hazırlanırken, Vera'nın ayağı yıldırım hızıyla hareket etti. Sert bir tekme, adamın bileğine isabet etti. Kemik çatırtısı duyuldu, silah havada dönerek uzaklara fırladı. Vera, ayağa fırlayıp adamın kolunu arkasına büktü, onu yere yatırdı, adamın sırtına bir el silah sıktı. Adam hareketsiz kaldı.

Vera, bir sonraki hedefine, bir başka saldırganın arkasına dolandı. Adam henüz onu fark etmeden, bir kol boyun kilidi uygulayarak onu boğmaya başladı, diğer eliyle de silahını aldı. Hareketleri akıcı, son derece etkiliydi; bir savaş dansının parçaları gibiydi.

Leo bagaj ile arka kapı arasındaki korunaklı köşeye sığınmıştı. O da hızlı atışlar yapıyordu, isabet oranı yüksekti. Bir saldırgan, aracın ön tarafından ona yaklaşmaya çalışırken, Leo aniden olduğu yerden fırladı. Adam şaşırdı, silahını doğrultmak için bir an tereddüt etti. O an, Leo'nun silahından çıkan kurşun adamın göğsünde kanlı kırmızı bir iz bıraktı. Adam sendeleyerek geriye düştü.

Okan, panelvanın arkasından, kaçmaya çalışan son araçların lastiklerini ve motor bölümünü hedef alan birkaç atış daha yaparak onları tamamen etkisiz hale getirdi. Sonra, nefes nefese, sırtını soğuk metale dayayarak Vera'ya baktı. Gözleri hızla onu süzdü, herhangi bir yara izi aradı. "Vera, iyi misin?" diye seslendi, sesindeki endişe profesyonel tonunu zorluyordu.

Vera, başıyla onayladı, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. "İyiyim. Sen?" diye karşılık verdi, gözleri de Okan'ı kontrol ediyordu.

"Ben de iyiyim." Okan, gözlerini arka tarafa, Leo'ya çevirdi.

Leo, panelvanın arkasından çıktı. Üzeri toz toprak içindeydi, ama yüzünde tehlikeli bir canlılık vardı. "Sormuyorsunuz ama," dedi, alaycı bir tonla, "ben de iyiyim, sağ olun." Gözleri, etrafta hareketsiz yatan ya da inleyen saldırganları tarıyor, her birinin etkisiz olduğundan emin olmaya çalışıyordu.

Ortamdaki ağır gerilim, ancak üçünün de senkronize bir şekilde içine çektiği o derin nefesle biraz olsun dağıldı. Nefes, bir rahatlama değil, bir sonraki hamleye hazırlanmanın ifadesiydi.

Vera'nın gözlerinde beliren kararlılık, diğerlerine de sirayet etti. "Hadi," dedi, yorgunluğu ve tedirginliği bastıran sarsılmaz bir cümle. "Buradan gidelim. Hemen."

Söyleneni yapmak için bir an bile kaybetmediler. Toparlanmaları, eşyalarını kapmaları ve birbirlerini kontrol etmeleri saniyeler içinde oldu. Arabanın kapıları birbiri ardına kapandı, sesleri boş alanda yankılandı. Motorun hırıltısıyla harekete geçtiler, başlarındaki ışıklar karanlığı yararken, geride bıraktıkları yer giderek küçülen, rahatsız edici bir siluet olarak arkada kaldı. Hiçbir şey söylemeden, sadece yola odaklanarak, o yerden ve onun taşıdığı her şeyden uzaklaştılar.

Bir süre sessizce yol aldıktan sonra Leo, aracın içindeki sükûneti sesiyle böldü.
"Komiserim," diye söze başladı, düşünceli ve azametli bir tonla. "Ben sizin eğitimlerinizin çoğunu teoride kalıp, gerçek hayatta pek işe yaramaz sanırdım. Ama yanılmışım. Hiç de fena değilsiniz. Hem de zor şartlar altında..."

Bir an sustu, yüz ifadesindeki şakacılık biraz azalmıştı. Sesi biraz daha ciddi, hatta fark edilir bir saygı tonuyla devam etti:

"Özellikle şunu takdir ettim: Öldürmemek için ateş etmek zorunda kaldınız. Hedefi sadece etkisiz hale getirmek... bu, sıradan bir silahşörün altından kalkabileceği bir şey değil. Zor iş, komiserim. Çok zor. Ve siz," diye vurguladı, "gerçekten çok iyi bir nişancısınız."

Okan cevap vermedi, yola bakmayı sürdürdü.

Vera, yanında oturan yeşil gözlü adama ters ters baktı. Bakışları, sisli camın ardından yükselen duman gibiydi; hafif, ama içi zehir doluydu.

"Mon chéri, bakma öyle," dedi Leo sırıtarak. Dudakları, ince bir kıvrımla yukarı çekilmişti, sesi ise yumuşak ve rahatsız ediciydi.

Okan, mon chéri'nin Fransızcada "tatlım", "canım", "sevgilim" anlamına geldiğini biliyordu. Vera arada kendisine de söylerdi. O kelime, şimdiye kadar hep onun kulağına, onun tenine dokunan sıcak bir nefesti. Şimdi ise arabanın gergin havasında, bir hançerin soğuk namlusu gibi göğsüne oturuvermişti.

Direksiyonu sıkan parmaklarının eklemleri bembeyaz kesildi. Yavaş yavaş, çok yavaş, yola bakmayı bıraktı. Başını çevirdi. Gözleri, doğrudan Leo’ya kilitlendi.

"Ne diyorsun lan sen?" dedi. Sesindeki o her zamanki sakin, hatta bazen kayıtsız ton ilk kez paramparça olmuştu. Kelimeler, dişlerinin arasından tıslayarak çıkıyordu. "Ağzından çıkanı kulağın duysun."

Okan'ın sesi arabanın kapalı kabininde çınlarken, Leo istediğini elde etmişti. Okan'ı kışkırtmış, o çelik gibi soğuk duruşunun ardındaki barutu tutuşturmayı başarmıştı. İçindeki zafer duygusu, yüzünde daha belirgin bir sırıtışa dönüştü. Yeşil gözleri, karanlıkta bir yırtıcınınki gibi hafifçe parladı.

Başını yavaşça Vera'ya çevirdi. Hareketi kasıtlıydı, tiyatral bir sahne oynuyormuş gibi. Kaşlarını, şaşırmış bir ifade takınarak hafifçe kaldırdı. Sonra, o yumuşak, alaycı tonuyla, kelimeleri tek tek, zehirli bir bal gibi akıtarak sordu:

"Sen komiserime Fransızca da mı öğrettin?”

"Ne oluyorsunuz ya? Yeter artık!" Vera’nın sesi hışımla çıktı. Gözlerini sıkıca kapadı. İki parmağını şakaklarına dayayarak, sanki aniden başı ağrımaya başlamış gibi, derin ve yorulmuş bir iç çekti. Bu iç çekiş, gerginliği dağıtmak yerine, arabanın içindeki havayı daha da ağırlaştırdı.

"Bir dakika. Bir dakika ya!"

Okan'ın sesi, Vera'nın bitkin tonuna zıt bir şekilde, bir patlamanın eşiğindeydi. Bu sırada direksiyonu sertçe kırdı, aracı yolun kenarındaki ıssız bir düzlüğe doğru çekti. Lastikler çakıllara değdiğinde keskin bir sürtünme sesi çıkardı. Motor rölantide titrerken, o artık yola değil, doğrudan Leo'ya bakıyordu. Yüzündeki ifade, sadece öfkeden ibaret değildi; bir kıskançlık ve derin bir aşağılanma duygusunun karışımıydı.

"Bu herif," diye başladı, her kelimeyi dişlerinin arasından özenle seçerek, "sana 'sevgilim' diyecek, ben de susup oturacağım, öyle mi?" Gözleri, Leo'nun yüzünde, o kayıtsız ifadenin ardında saklanan küçümsemeyi avlıyordu.

"Bana bak, Leo," dedi, sesi alçak ama tehlikeli bir tonda, buz gibi keskin. "Sana sabrediyorum. Senin o gevşek hareketlerine, laf sokmalarına göz yumuyorum. Ama benim sabrımı taşırma."

Duraksadı, nefes alışıyla göğsü hızla inip kaldırıyordu. "Ağzından çıkanı kulağın duysun. Yoksa," diye ekledi, "o ağzını büzerim. Bir daha konuşamazsın.”

Karşılık, beklendiği gibi geldi. Leo, yavaşça başını çevirip Okan'a baktı. Yüzünde en ufak bir korku veya gerilim yoktu. Aksine, küçümsemenin en rafine hali vardı. Umursamazca omuz silkti. Hareketi, tüm bu tehdidi, bu ciddiyeti, önemsiz bir sinek vızıltısı gibi savuşturuyordu.

Sonra, hiç çekinmeden, alenen, tüm o Fransızca cilaları atıp Türkçe konuştu. Sesi, soğuk ve analitikti. Doğrudan Vera'ya sordu, ama her kelime Okan'ı hedef alıyordu. "Hâlâ anlamıyorum Vera. Bu ilkel adamda ne buldun?"

"Yeter!”

Vera'nın sesi, tükenmişliğin ve bastırılmış bir öfkenin sınırında çatallanmış, keskin bir çığlık gibi iki erkeğin arasındaki boşluğu yırttı. İki adamın tam ortasında, sanki bir savaş alanının orta yerine sıkışmış gibi oturuyordu. Başını bir Okan'a, bir Leo'ya çeviriyor, gözlerinde biriken hayal kırıklığı ve öfke, karanlıkta ıslak bir parıltıyla yanıp sönüyordu.

"Lanet olsun ya!" diye homurdandı, avuçlarını alnına yapıştırarak. "Böyle saçma sapan, rezil bir akşam yaşattığı için ben de Louis’den bunun hesabını soracağım.”

Derin, titrek bir nefes aldı. Göz kapakları kapalıyken bile, kaşlarının çatılışındaki gerginlik tüm yüzüne yayılıyordu. Sonra, birden gözlerini açtı ve her birine ayrı ayrı, yalvarırcasına baktı. Sesindeki öfke, yerini ani ve çaresiz bir yorgunluğa bırakmıştı.

"Ama Tanrı aşkına," diye yakardı, sesi neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü. "Şu lanet akşam bitene kadar... Lütfen. Sadece birkaç saat. Birbirinizle muhatap olmayın. Konuşmayın, bakışmayın, birbirinizi yok sayın. Ölü gibi davranın."

Vera’nın sesi, bir önceki yorgun yalvarıştan sıyrılıp, çeliğe bulanmış bir iradeye dönüştü. Gözlerini artık kapamıyor, tam tersine, iki erkeğin gözlerinin içine ayrı ayrı, buz gibi ve keskin bir bakışla bakıyordu.

"Yoksa," diye devam etti, sesi alçak ama her hecesi arabanın metal aksanlarına çarpıp geri dönen bir netlikte, "ikinizi de burada, bu ıssızlığın ortasında indiririm."

"Ve," diye vurguladı, "yola tek başıma devam ederim."

Okan cevap vermedi. Vera’nın yüzündeki o çelikleşmiş ifadeyi, gözlerinin içindeki bitmişliği gördü. Onu daha fazla üzmek istemiyordu.

Hiç de ilkel bir adam olmamasına aksine oldukça medeni biri olmasına karşın kimse yanında sevgilisine böyle denmesine göz yummazdı.

Okan'ın medeniyeti, yumruklarını sıkmakla değil, usul usul gevşetmekte saklıydı. İçinden geçen, her erkeğin içinden geçecek türden bir isyandı aslında: Leo'yu indirip, o Fransızca kelimelerin hırsını eşek sudan gelinceye kadar döverek almak. Ama Okan'ın medeniyeti, tam da bu noktada devreye girdi: Kişisel onurunu, daha büyük bir sorumluluğun önüne koymadı, sorumluluktan ziyade Vera'nın daha fazla arada kalmasını istemedi. Gözlerini yoldan ayırmadı. Farların ışığında dans eden yağmur damlalarını izledi. Her biri, içindeki fırtınanın ritmini yansıtıyor gibiydi. Leo'yu dövmek istemek ilkel değildi; bunu yapmamak için kendine engel olmak, işte asıl medeni olan buydu.

Yola devam ettiler.

Zaman, lastiklerin ıslak asfaltta çıkardığı tekdüze sesle geçmişti. Araba, şehrin kirli, sanayi bölgesinin kalbine, terk edilmiş bir depo kompleksinin önünde sessizce durdu. Bina, karanlıkta devasa, çürüyen bir canavar gibi uzanıyordu. Kırık pencereleri, geceyi açgözlüce yutan boş göz çukurlarıydı. Havada, yağmur, pas ve uzak bir duman kokusu karışıyordu.

Arabadan indiler. Vera önden yürüyerek Okan’la Leo’dan uzaklaştı. Okan’ın hareketleri tetikteydi; çevreyi, gölgeleri, çıkış yollarını hızla taradı. Leo ise daha kaygısız, sanki sıradan bir iş toplantısına gelmiş gibi ceketini düzeltti, ama gözlerindeki keskinlik gayet tetikteydi.

Deponun ağzından, iki silüet belirdi. Uzun, tıknaz, soğuktan yakalarını kaldırmış adamlardı. Yüzleri, sıradan ve unutulabilirdi; tam da bu iş için ideal bir kamuflajdı bu.

“Elena,” diye selamladı öndeki, sesi tırmalayıcı bir boğukluktaydı. “Zamanında geldin.”

“Eşref selam söyledi,” dedi Vera, sesi burada, bu ortamda tuhaf bir şekilde diplomatik ve soğuktu. Arkasındaki panelvanı işaret etti. “Karşılığını alalım.”

Okan, bir adım geride, arabaya yaslanmıştı. Gözleri alıcılarda değil, çevredeki kör noktalardaydı. Sırtında, soğuğa rağmen bir gerginlik vardı. Leo ise biraz uzakta, bir beton sütuna yaslanmış, sigarasının dumanını soğuk havaya üflüyor, ama göz ucuyla her hareketi izliyordu.

Tam o an, sessizlik aniden parçalandı.

Fransızlar devreye girdi.

İki siyah, sessiz sedan ve 3 büyük cip, deponun her iki girişinden ışıklarını yakmadan, ama motorlarının homurtusuyla ortaya çıktı. Kapılar aynı anda açıldı. İçlerinden, hareketleri askeri disiplinle keskin ajanlar fırladı. Ellerinde, uzun namlulu, susturuculu tabancalar vardı. Hareketleri o kadar hızlı ve senkronizeydi ki, nefes alacak bir saniye bile bırakmadılar.

Police! Bouge pas!” (Polis! Kıpırdama!)
À terre! Maintenant!” (Yere! Şimdi!)

Direnen olmadı; sadece betona vurulan bedenler, nefesi kesilen homurdanmalar ve kelepçelerin acımasız sesleri vardı. Ortalık çok kısa süre içerisinde kontrol altına alındı. Depoya, içerideki mallara ve yüklü miktarlardaki nakitlere el konuldu.

Güzergahlar, rotalar ve bütün işbirlikçileriyle birlikte çete çökertilmişti.

Vera gelen ajanlarla operasyon detaylarını konuşurken Okan’la Leo yalnız kalmışlardı. Birkaç dakika sessizliğin ardından Leo, sessizliği, bıçak gibi kesen bir cümleyle bozdu. Sesini, yapmacık bir düşüncelilik tonuyla alçaltmıştı.

"Şimdi siz 1.5 sene önce yaşadığımız o maceradan beri beraberisiniz öyle mi?"

Okan, Leo ile muhatap olmadı, başını bile çevirmedi. "Sana ne?" diye mırıldandı sadece.

Karşısında duran Leo rahat haliyle tam bir tezat oluşturuyordu. Dudaklarında, neredeyse samimi sayılabilecek ılık bir gülümseme vardı. Başını hafifçe yana eğmiş, dışarıdan bakan birine sanki eski bir dostla sakin bir sohbet ediyormuş izlenimi veriyordu. Ama gülümsemesi gözlerine ulaşmıyor, buz gibi yeşil bakışlarını genç polisin üzerinden ayırmadan konuşmaya devam etti. "Yapma ama," diye sürdürdü sözlerini, sesi adeta ikna edici bir sıcaklıkla doluydu. "Fazla resmi olmaya gerek yok. Gördüğün gibi, sadece iki erkek burada sohbet ediyoruz.”

Okan cevap vermedi.

"Aranızda bir çekim olduğu belliydi," dedi, dudaklarında zehirli bir bal kadar tatlı bir gülümsemeyle devam etti Leo, kendi kendine konuşurcasına. "Ama bu kadarını tahmin etmezdim.”

Okan derin, sabır dolu bir nefes aldı. Gözlerini bir an için kapadı, sanki içindeki fırtınayı zapt etmeye çalışıyordu. "Leo," diye keskin bir tonla karşılık verdi, adeta her heceyi bıçak gibi keserek. "Vera'ya söz verdim. Seninle muhatap olmayacağım. Onu üzmek, germek istemiyorum."

"Öyle mi? Bak sen," dedi, başını hafifçe yana eğerek. "Sen kendini bu 'sevgilicilik' oyununa pek bi' kaptırmışsın, bakıyorum da. Tatlı. Gerçekten tatlı."

Okan yavaşça başını çevirdi. Gözleri, artık doğrudan Leo'nun yüzündeki o kendinden emin ifadeye kenetlendi. Bakışları, buz gibi ve tehlikeli bir hal almıştı. "Ne diyorsun sen?"

Leo, tam da beklediği tepkiyi almış gibi, gülümsemesini biraz daha genişletti. Umursamazca omuz silkti. "Diyorum ki, komiserim... Bence hayal dünyasından çık." Sözleri, bir hançerin yavaş yavaş saplanması gibiydi. "Kabul edelim. Sen, Vera'nın dişine göre değilsin."

Okan'ın çene kasları oynadı. Elleri, yanlarında istemsizce yumruk oldu. "Gerçekten," diye homurdandı, sesi artık bir uyarı gibi gürleyen bir tonlamayla, "sabırım taşmak üzere."

"Boşa sinirleniyorsun," diye sürdürdü Leo, sakinliğini hiç bozmadan. "Sen onu tanımıyorsun bile. Onun kadar özgür ruhlu, bağımsız, açık yaşayan bir kadına... Sence sen yeter misin?" Dudaklarını büktü. "Sence istediği bu mudur?”

Gözlerini kocaman açtı, kalender bilge bir gülümsemeyle. "Yapma, komiser. Sen akıllı bir adamsın. Vera'yı zapt etmek, herkesin harcı değildir. O, kendine... dönemlik eğlenceler arar. Bilirsin, ruhu canlıdır, dinamiktir. Sen de onun hayatının bu dönemindeki eğlencesisin. İstanbul'da takılmak, 'değişik' bir kültürün içinde olmak hoşuna gidiyor sadece." Duraksadı, son darbeyi vurmak için. "Onun ait olduğu yer belli. Onun gerçekten ait olduğu yer, senin asla ayak basamayacağın bir yer. Orada kurallar seninkiler gibi değil. Orada güç, senin anladığın güç değil. Ve Vera, orada bir kraliçe. Sen ise sadece dışarıdan, vitrinden bakılacak süslü ama anlamsız bir hikayenin kahramanısın. Hikaye bittiğinde, kitap kapanacak. Ve o, bir sonraki hikayeye geçecek. Bu onun doğasında var. Sen de bunu biliyorsun, sadece kabullenmek istemiyorsun. Dolayısıyla siz şimdilik sevgili olsanız ne yazar?”

Leo'nun o son, zehirli cümlesi, havada asılı kalan bir kıvılcım gibiydi. Bu söz, Okan'ın sabrının o son, incecik telini de kopardı. Leo'nun suratının ortasına sağlam bir kafa yerleştirdi. Leo'nun tüm vücudu geriye fırladı. Şaşkınlık ve dayanılmaz bir acı, yeşil gözlerinde parladı. Sırtı önce deponun soğuk, pürüzlü duvarına, sonra da ıslak betona çarptı. Burnunu iki avucunun arasına alıp, kanın sıcak ve tuzlu akışını hissetti. Nefesi kesilmiş, gözleri yaşarmıştı.

"Seni," diye hırladı Okan, yumruğunu hazırlarken, dişlerinin arasından sızan kelimeler, öfkesi kadar boğuk ve tehditkardı, "doğduğun güne pişman ederim."

İkinci yumruk, ilkinden daha sert, daha kontrollü geldi. Leo'nun kafası bu sefer duvara doğru savruldu. Ağzının kenarı yırtıldı, kan, çenesinden boynuna doğru sızmaya başladı.

"Orospu çocuğu."

Leo'nun o alaycı, kontrollü maskesi, şimdi yumruklarının fiziksel acısıyla paramparça olmuştu. Can havliyle Okan'ın elinden kurtuldu. Dişlerini sıkarak, tüm gücünü toplayıp, Okan'ın yüzünün yan tarafına o da şimdi tek, sert bir yumruk savurdu.

"Onun için hep bir 'görev' olacaksın, Okan!" diye hırladı, sesi artık fısıltı değil, boğuk, kan ve öfkeyle dolmuş bir çığlıktı. Artık zekice laf sokmuyor, acısını kusuyordu. "Bir İstanbul macerası! Egzotik, biraz tehlikeli, ama sonunda... değiştirilebilir! O senin kadar basit değil! Anlamıyor musun? O, senin anlayacağın kadar sığ değil!" Ayaklanır gibi oldu, ikisi boğuşmaya devam ederken.

"Ne yapıyorsunuz siz?" Vera'nın sesi, gecenin boşluğunda bir şimşek gibi çakıldı. Hayret, öfke ve tükenmişliğin karıştığı bir çığlıktı bu.

Leo'nun durumu, Okan'a kıyasla çok daha feciydi. Yüzü burnundan delice akan kana bulanmış, nefes alışı hırıltılıydı. Buna rağmen, köşeye sıkışmış bir hayvanın son kibirli direnişi gibi, kanlı dudaklarını zorlayarak bir sırıttı. Gözlerinin içindeki yeşil ışıltı, acı ve nefretle parlıyordu. Vera'ya döndü, sesi boğuk ama alaycılıktan vazgeçmemişti.

"İlkel Türk sevgilin üzerime atladı, chérie. Tasmasını biraz sıkı tutsan iyi edersin."

Bu söz, Okan için kırmızı bir bayraktı. Daha önce söndürmeye çalıştığı öfke, bir anda yeniden alevlendi. Hızla Leo'ya doğru hamle yaptı, yumruğunu yeniden sıkmıştı.

"Okan dur artık!"

Vera, hemen iki adamın arasına girdi. Okan'ın göğsüne, onu durdurmak için iki eliyle bastırdı. Bakışlarındaki kesinlik bir duvar gibiydi.

"Vera, dur deme bana!" diye bağırdı Okan, sesi Leo'ya duyurmak istercesine yüksek ve gürdü. Gözleri, Vera'nın omzunun üzerinden Leo'ya dikilmişti. "Bu aşağılık herif bugün haddini fazlasıyla aştı! Sen duymadın neler—"

"Dur diyorum sana, Okan!"

Vera’nın sesi çok kararlı çıktı bu kez, hatta biraz ürkütücü. Sesi çatallandı, ama gözlerindeki ifade buz gibi, keskin ve uzaktı. Mavi gözleri, Okan'ın içine işleyen bir soğuklukla ona baktı. Sanki onu ilk kez görüyormuş, tanımıyormuş gibi.

Sonra, yavaşça Leo'ya döndü. Yüzündeki ifade değişti; bu sefer derin, yorulmuş bir tiksinme ve son bir uyarı vardı.

"Ve sen," dedi, sesi alçak ama her kelimesi bir tokat gibi sertti. "Ne laftan anlamaz, ne arsız bir şey çıktın ya? Görmüyor musun halini? Anlamıyor musun?" Bir adım daha yaklaştı, Leo'nun kanlı yüzüne bakarak konuştu. Sesini daha da alçalttı, ama her hece vurguluydu. “Bizim, seninle aramızda... hiçbir şey kalmadığını. Bitti. Anladın mı? Bitti.”

"Bırak bu numaraları, Vera," dedi Leo, sesi hırıltılı ama inatçıydı. "Ben bunları daha önce de duydum. Hayatına kim girerse girsin, bizim aramızdaki şeyi değiştiremez. Değiştirmedi de." Yeşil gözleri, Vera'nın yüzündeki her tiksinme çizgisini avlıyordu. "Sen kime gidersen gitsin, dönüp dolaşıp beni ararsın. Bu hep böyle oldu.”

Okan'a gerek kalmadı bu kez Vera bizzat kendisi Leo'nun suratına sert bir tokat indirdi.

"İğrençsin," dedi, sesi sakin, ama her kelimesi zehir gibi ağırdı. "Senden iğreniyorum. Şu haline bak."

Bir adım daha yaklaştı, yüzüne eğildi. Mavi gözlerindeki buz, erimeyecek kadar kalındı. "Ben senin hayatında artık yokum. Bundan sonra da yüzümü bile göremeyeceksin. Anladın mı? Göremeyeceksin."

Leo, bu kesin, duygusuz reddediliş karşısında söz bulamadı. Sırıtması tamamen silinmiş, yerini boş, şaşkın bir ifade almıştı.

Vera, aniden çevresinin farkına vardı. Operasyon bitmiş, Fransızlar çekilmişti, ama bu terk edilmiş depo hâlâ bir iş ortamıydı. Ve burada, böyle kişisel, rezil bir sahne sergilemek... Hiç iyi olmamıştı.

Çaresizce etrafına baktı. Hava soğuyordu, ışıklar uzaktan süzülüyordu. Bir an önce buradan gitmeliydiler. İşi bitmemiş olmasına, Louis’e rapor vermesi gerekmesine rağmen, şu anki önceliği bu patlamış dinamiti uzaklaştırmaktı.

Operasyonun lojistik sorumlusuna döndü. Fransızca, profesyonel ama aciliyet hissedilen bir tonla konuştu: "Il faut que nous retournions à Istanbul d'urgence. Une situation... personnelle." (Çok acil İstanbul'a dönmemiz gerekiyor. Kişisel... bir durum.)

Adam, önce Leo'nun perişan haline, sonra Vera'nın kararlı yüzüne baktı. Anladı. Hafifçe başını salladı. "D'accord. Gabrielle partira dans quelques minutes. Montez dans sa voiture." (Tamam. Gabrielle birazdan yola çıkacak. Onun arabasına binin.)

Vera, sadece başıyla teşekkür etti. Okan'a döndü. Konuşmadı. Sadece hafif bir baş hareketiyle, "Gel," der gibi yaptı. Hareketi, bir komutanın askerine yaptığı gibiydi; duygusuz ve mecburi.

Okan, arkasında, hezeyana uğramış, yüzü gözü kan içinde kalmış Leo'ya son bir kez baktı. İçinde karmaşık bir şeyler kıpırdadı: zafer değil, pişmanlık da değil, daha çok... boşluk. Sonra, sessizce, Vera'nın peşinden, siyah sedanlardan birine doğru yürüdü. Adımları ağırdı.

İstanbul'a varana kadar hiç konuşmadılar. Okan, içindeki öfkenin yavaş yavaş küllenmesini bekledi. Bunu kıskançlıktan yapmıyordu; kıskançlık, sahip olma egosu değildi onu böyle deli eden. Ama Leo’nun söyledikleri yenilir yutulur şeyler değildi; aşağılayıcı, küçümseyici, korkunç şeylerdi. "Vitrindeki süs" demişti ona, Vera’nın dişine uygun olmayan, geçici bir eğlence. Leo’nun tek amacı onu kışkırtmaktıysa da insan kontrolüyle birlikte mantığını da kaybediyordu bazen.

Ara ara Vera’yla göz göze gelmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Vera, buz gibi, hareketsiz oturuyordu arabada.

Mahcubiyeti ara ara şaşkınlığa ve telaşa dönüyordu Okan’ın. Tamam, Vera çok kez rica etmişti, “Gece olay çıkmasın” diye, ama gerçekten bu durum istisnaiydi işte. Genç kadın onu dinlemeli, anlamalıydı.

Yol yaklaşık bir buçuk saat sürdü. İstanbul’a girdiklerinde saat sekize geliyordu; hava aydınlanıyordu. Emniyete yakın bir konumda, sahilden geçerlerken, Vera aracı süren adama Fransızca bir şeyler söyledi. Araç durdu. Vera’nın inmesiyle, Okan da onu takip etti.

Sahil şeridi, sabahın bu erken ve gri saatinde tenhaydı. İnce bir sis, Boğaz’ın sakin sularından yükseliyor, martı çığlıkları uzaklardan geliyordu. Vera, hızlı adımlarla kaldırımda yürüdü, yüzü ifadesizdi. Okan, birkaç adım gerisinden onu izledi. Ona yetişmek için adımlarını sıklaştırdığında, Vera aniden döndü.

Başını, derin bir hayal kırıklığıyla iki yana salladı. Sesinde öfke değil, yorgun bir çaresizlik vardı. "Sana kaç kez rica ettim, Okan," dedi. "Operasyon bitene kadar sabret, dedim. Sadece sabret."

"Vera, sen beni dinlemeden ahkâm kesiyorsun.”

"Okan," diye kesip attı Vera, sesi bu sefer buz gibi ve keskindi. "Leo'yu elinden almasam, onu bayıltana kadar dövecektin. Sizin rezaletiniz yüzünden, operasyon bitmeden, tüm planları altüst ederek dönmek zorunda kaldım. Neyi dinleyeceğim? Sen hiç böyle şeyler yapmazsın, seni bu kadar delirtecek ne demiş olabilir ki ya?"

Okan, şimdi ona küskün ve incinmiş bir ifadeyle baktı. İçinde biriken tüm o kırgınlık gözlerine vurmuştu. Vera onu anlamak yerine yargılıyor gibiydi.

Madem sevgilisi, onun normalde ne kadar sakin ne kadar kontrollü bir adam olduğunu biliyordu, neden bu kadar kesin fikirliydi? Neden hemen savunmaya geçiyor, Okan'ın tarafını dinlemiyordu? Üstelik Leo'nun da nasıl bir arsız, nasıl aşağılık bir provokatör olduğu herkesçe, en başta da Vera'nın kendisi tarafından bilinirken... Vera, onu dinleme, o an yaşadığı çaresizliği ve haklı öfkeyi anlama zahmetinde bile bulunmuyordu. Bu dışlanmışlık hissi, Leo'nun o zehirli sözlerinden çok daha derin bir yara açmıştı içinde.

"Bir şey demedi, Vera. Ben kıskanç, ilkel bir adam olduğum için öfkeme yenik düştüm." Hayal kırıklığının tüm ağırlığı, denizin mavisinin yansıdığı bal rengi gözlerinde toplanmıştı. Cümlesi bitince, sertçe arkasını döndü. Derin bir nefes verirken gözlerini kapattı; sanki içindeki tüm o yanlış anlaşılmanın acısını dışarıda bırakmaya çalışıyordu.

Vera da ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Yüzünde beliren buruk bir acı ifadesiyle, o da gözlerini bir an için kapattı. İşi, onun için her zaman çok büyük bir öncelikti ve bu operasyonun önemi de ortadaydı. Neyse ki, iş kısmı sorunsuz hallolmuştu. Ama Okan ve Leo'nun son dakikada çıkardığı rezalet, iş arkadaşları önünde kendisini hiç de hoş olmayan, zor bir pozisyona sokmuştu. Üstelik her şeyi, tertemiz toparlamaya fırsat kalmadan, apar topar İstanbul'a dönmek zorunda kalmıştı.

Yine de şu anda sahilde yüzüne vuran serin rüzgarla birlikte, Okan'a haksızlık ettiğini düşündü. Kendi davasının en önemli gününün gecesinde, hiç tereddüt etmeden onunla bu tehlikeli operasyona gelmişti genç adam. Üstelik gece boyunca çok iyi iş çıkarmış, hem de Leo'nun bitmek bilmez provokasyonlarına bir noktaya kadar fazlasıyla sabretmişti.

Şimdi, kim bilir Leo ona ne demişti? Okan belki de haklı olabilirdi.

"Özür dilerim," dedi genç kadın, sesi hafif rüzgara karışırken. Adımını atıp ona biraz daha yaklaştı. "Özür dilerim, Okan. Lütfen. Ne söyledi Leo sana?"

Okan, hâlâ arkası dönük, omuzları gergindi. "Bir şey demedi, dedim ya," diye tekrarladı, sesi içine kapanmış bir halde. Saatine baktı. "Benim sorguya yetişmem lazım." Gözlerini, taksi arar gibi yola çevirdi, kaçış için bir bahane arıyormuş gibiydi.

Ama Vera onu bırakmaya niyetli değildi. Hızlıca iki adım atıp kolundan tuttu, nazik ama kararlı bir şekilde. "Daha iki saat var sorguna. Emniyet hemen şurada. Vaktin bol yani." Otoriter ve mesafeli ses tonu, cümlenin sonuna doğru eridi, yerini yalvaran bir yumuşaklığa bıraktı. "Okan, ne olur... Daha fazla üzme beni. Leo sana tam olarak ne dedi?"

Okan da derin bir hayal kırıklığı ve tükenmişlikle yeniden Vera'ya baktı.

"Ne dediyse dedi," diye tekrarladı, alttan alan, yumuşak gibi görünen ama her kelimesinin kenarı kırgınlıkla tırtıklı bir sesle. "Önemli olan o değil. Ben seni zor durumda bıraktım. Benim yüzümden, işini yarıda bırakıp dönmek zorunda kaldın. Kimseye daha fazla mahcup olma. Kimsenin önünde daha fazla zor durumda da kalma." Bir an duraksadı, boğazı düğümlenir gibi oldu. "Sen... bence nereye gitmen gerekiyorsa git hadi.”

"Okan," dedi genç kadın, bu kez sesi önceki gibi buz gibi değil, sert ama aynı zamanda yalvaran bir kararlılıkla. Onun gözlerinin içine bakmaya çalıştı. "Bak... Sana haksızlık ettim. Cidden, gerçekten özür dilerim."

"Sen olmasan bu gece tek başıma halledemezdim her şeyi.” Sonra, savunmaya geçmeden, zayıflığını itiraf eder gibi devam etti: "Yalnızca... işim benim için çok hayati, biliyorsun. Kişisel hayatla profesyonel hayatın dengesini sağlamak, benim gibi birisi için... her zaman çok kolay olmuyor."

Pes etmiş gibi derin bir iç çekti. Tüm o kontrollü, otoriter duruşu, yerini yorgun bir samimiyete bırakmıştı. "Ne olur," diye yalvardı, sesi iyice yumuşayarak. "Şuraya oturup konuşalım. Lütfen."

Kolunu uzatıp, sahilin hemen yanındaki boş, ahşap banklardan birini işaret etti.

Okan daha fazla direnemedi. İçini çekti, sessizce Vera'nın işaret ettiği en yakındaki banka geçip oturdu. Cebinden sigara paketini çıkardı, bir tane yaktı. İlk derin nefesi ciğerlerine çekerken, gözleri uzaklarda, Boğaz'ın dingin sularında gezindi. İkinci nefesi ise, içindeki gerginliği dışarı atmaya çalışır gibiydi.

Vera ise bankta ona doğru yan dönmüştü. Okan'ın yüzünü, profilini değil, tam olarak gözlerinin içini görmek istiyordu. Bakışları sabit, sabırlı ve açık bir beklentiyle ona kilitlenmişti. O konuşmaya başlayana, içini dökene kadar orada, o şekilde bekleyeceğini her haliyle belli ediyordu.

"Bak, Vera," dedi Okan, nihayet bir an için genç kadının gözlerinin derinliklerine bakarak. Sesi, öfkenin tortusundan arınmış, daha çok incinmiş bir gururun ağırlığını taşıyordu. "Ben Leo'nun dediği gibi bir adam değilim. Seni kıskanıp delirdiğimden de değildi tepkim. Asla."

Bir an duraksadı, doğru kelimeleri arar gibi. "Ben... Leo gibi gevşek bir adamı 'kıskanacak' kadar kudurmadım. Böyle bir şeye değer bile vermedim. Ben böyle yetiştirilmedim zaten. Bu tür ilkel, sahiplenici hareketler bana hem ters, hem de iğrenç gelir."

"Sen benim 'malım' değilsin, Vera. Benim seni korumama, sahiplenmeme ihtiyacın da yok. Biz... biz birbirimizin hayat ortağıyız. Yan yana yürüyen insanlarız."

Gözlerini tekrar denize, ufka dikti, fikirlerini toplarken. "Ve böyle bir ortaklıkta, herkes kendinden sorumlu. Herkes kendi sadakatinden, kendi duruşundan mesul. Ben sana güveniyorum. Senin de bana güvendiğini biliyorum. Birbirimize bu güveni verdiğimiz, bunu beslediğimiz sürece..."

Dönüp tekrar ona baktı, bakışları artık daha sakin, daha netti. "...dışarıdakilerin, üçüncü kişilerin, Leo'nun ya da her kimse onun söylediği hiçbir şeyin, hiçbir önemi yok. Hiçbir gücü yok. Onların sözleri, aramızdaki bu güvene zarar vermek için yetersiz kalır.”

Vera bunu biliyordu. Onun nasıl bir adam olduğunu, değerlerini, onurunu adı gibi biliyordu. Okan'ın karakterine dair bu bilgi, içinde sarsılmaz bir kaya gibi duruyordu. O yüzden bu savunma, sadece bir açıklama değil, aynı zamanda Vera'ya, "Sen beni tanırsın, nasıl böyle düşünebildin?" diyen sessiz bir sitemdi.

Ama Okan'ın yüz ifadesi yeniden bulutlandı. Leo'nun o zehirli sözleri zihninde canlandıkça, gözlerinin içinde bir kıvılcım yeniden hızla parlayıp söndü. Elindeki sigaraya sığındı, sakinleşmeye çalıştı. Birkaç derin, kontrol amaçlı nefes aldı ve sonra acıyla karışık, öfkeden kaynaklanan kısa, keskin bir gülümseme yayıldı dudaklarına.

"Ama Leo'nun söyledikleri... çok daha kişiseldi, Vera." Şimdi yeniden, tüm dikkatiyle ona baktı, bakışları incinmişlikle dolu bir hal aldı. "Ben senin 'dişine göre' değilmişim. 'Senin gibi bir kadın' bende ne bulurmuş? Sadece... 'egzotik’ bir maceraymışım. Vitrindeki geçici, ilginç bir süs. Senin için farklı bir kültür deneyimi."

Okan aslında son derece öz güvenli bir adamdı. Kendini tam, bütün ve yeterli hissetmek için başkasının onayına ihtiyaç duymazdı. Hayatta sahip olduğu her şeyi -saygınlığını, mesleğini, duruşunu- kendi emeğiyle, alnının teriyle kazanmıştı. Kendi değerini her anlamda içselleştirmişti. Bu yüzden de kimsenin onu "yetersiz" ya da "uygunsuz" ilan etme hakkı olduğunu düşünmezdi.

Kompleks yaptığından, kendi içinde bir eksiklik hissettiğinden değildi bu kadar bozulması. Aksine, tam da kendinden bu kadar emin olduğu için, böylesine temelsiz, küstah ve kasıtlı bir aşağılama karşısında şoka uğramıştı. Bu sözler, gerçeği yansıttığı için değil, arkalarındaki niyetleri yüzünden zehirliydi. Ama bu gerçeği bilmek, o an yaşanan hakaretin acısını dindirmiyordu. İnsandı sonuçta. Ve her ne kadar güçlü görünse de sevdiği kadının dahil olduğu bir konuda onunla alay edercesine söylenen "egzotik macera", "dişine uymayan" gibi sözler, kimi olsa derinden sarsardı. Bu, gururunun en hassas noktasına yapılmış bir darbeydi.

Vera'nın gözleri büyüdü, şaşkınlık ve yeni bir öfkenin ilk kıvılcımları mavi gözlerinde dolandı. "Böyle mi söyledi sahiden?" diye tekrarladı, sesi şok ve tiksintiyle doluydu. Bunlar, sadece kışkırtmak için değil, aynı zamanda küçük düşürmek, değersizleştirmek için seçilmiş, iğrenç sözlerdi.

Okan cevap vermedi. Sadece gözlerini kaçırarak başını hızlıca salladı ve elindeki sigaraya, artık neredeyse bitmek üzere olan bir sığınağa dönüşen o küçük kıvılcıma odaklandı. Derin bir nefes çekti, dumanı ciğerlerinde gezdirirken acıyı da bastırmaya çalıştı. "Özür dilerim," diye mırıldandı neredeyse kendi kendine, sesi boğuk ve yorgun. "Engel olamadım kendime."

"Fils de pute (Orospu çocuğu)" diye mırıldandı Vera, hâlâ duyduğu sözlerin ağırlığı altında ezilirken. Kelimeler, dudaklarından keskin ve zehirli bir tükürük gibi çıktı. "Aşağılık pislik." Tek dilde küfür etmek yetmemişti.

Okan'ın içinde küllenmeye yüz tutmuş öfke, sanki şimdi ona sirayet etmiş, onun gözlerinde daha soğuk, daha planlı bir ışıltıyla yeniden alevlenmişti. Yumrukları sıkılmıştı. "O bir elime geçsin," diye ekledi, sesi alçak ama taş gibi sertti. "Yarım bıraktığın işi ben tamamlayacağım."

Okan, şaşkınlıkla ona baktı. Böyle bir tepki, özellikle de işlerini her zaman soğukkanlılık ve profesyonellik çerçevesinde yürüten Vera'dan beklemiyordu. Onun bu ani, kişisel ve intikam vadeden öfkesi, Okan'ın kendi tepkisini neredeyse meşru kılıyor, hatta onu şaşırtıyordu. İçinde, bir yandan şaşkınlık, bir yandan da bu beklenmedik dayanışmanın verdiği garip bir rahatlama vardı.

Vera birden döndü, tüm dikkatini Okan'ın üzerine verdi. Önceki soğuk öfkesi, yerini yoğun, ciddi bir endişeye bırakmıştı. Gözleri, Okan'ın yüzünü arıyor, en ufak bir şüphe belirtisini yakalamaya çalışıyordu.

"Okan," dedi. "Bu laflara inanmadın değil mi?"

Okan'ın henüz bir şey söylemesine fırsat kalmadan, Vera konuşmaya devam etti. Sanki Okan'ın içinde filizlenebilecek en ufak bir şüpheyi, daha tohum halindeyken kökünden sökmek istiyordu. Sesinde bir aciliyet vardı.

"O aşağılık," diye tekrar başladı, kelimeleri hızlıca arka arkaya sıralarken, "dönüp dolaşıp ona geri geleceğimi, ondan kopamadığımı falan da söyledi.”

"Söylediği gibi değil…Evet," dedi, kabul eder bir ses tonuyla. "Hayatımda birkaç kere, farklı zamanlarda vardı Leo. Ama söylediği gibi bir 'kopamama', 'aşırı bağlanma' ya da 'kimsede bulamadığımı onda bulmak' falan değildi bu. Tamamen... şartların öyle gelişmesinden, o anki yalnızlıklardan, belki bir anlık zaaflardan. Hepsi geçici ve yüzeyseldi. Ciddiye alınacak, üzerine düşünülecek bir yanı yoktu. Yemin ederim, Okan."

Konuşurken Okan'ın gözlerinin içine bakıyor, her kelimesinin doğruluğunu ona aktarmaya çalışıyordu. Bu, geçmişini açıklamaktan çok, onun Leo'nun zehirli yorumlarına değil, kendi gerçeğine inanmasını sağlama çabasıydı.

Okan, Vera'nın gözlerindeki o ciddi, hatta korkulu endişeyi gördü. İçinde, Leo'nun o çirkin sözlerinin bıraktığı ufacık bir gölge bile kalmadığını fark etti. Asıl acıyı, Vera'nın böyle bir şüpheye kapılabileceğini düşünmek veriyordu şimdi.

"Vera," diye başladı, sesi yorgun ama her hecesi net ve berrak. Elini uzatıp, Vera'nın yanağına hafifçe, dokundu. "Sen benim hayatıma girdiğinden beri, kendimi hiç bu kadar 'tam' hissetmemiştim. Senin yanında, seninle... Sanki hayatımda hep bir yerlerde eksik duran o son parçalar yerine oturdu."

Gözlerinde derin bir minnet ve sevgi parlıyordu, ama arkasında Leo'nun sözlerinin bıraktığı küçük bir sızı da saklıydı. "Aramızdakinin ne kadar derin, ne kadar kalıcı olduğunun farkındayım... Ama insanız işte. İnsan bazen, ne kadar güçlü olursa olsun, objektifliğini kaybediyor. Mantığını, sağduyusunu bir an için unutuyor ve ben..."

Hızlı hızlı, sanki içindeki tüm o karmaşayı dışarı atmak ister gibi konuşuyordu ki, Vera ona bir cevap vermek yerine, onu susturmanın en etkili yolunu seçti. Öne eğildi ve Okan'ın tamamlanmamış cümlesini, sıcaklığı ve kesinliğiyle dudaklarına bir öpücük mühürleyerek bitirdi. Kısacık dokundu o dudaklara sonra şefkatle bakarak geri çekildi.

"Beni dinle," diye fısıldadı, sesi titrek ama her hecesi kalbinden kopup gelen bir kararlılıkla, Okan'ın hafifçe kızıl bir morluğa dönen elmacık kemiğinin üzerine parmaklarının ucuyla dokundu. "Leo’nun tek bir kelimesi bile doğru değil. Sen benim en güçlü, en değerli, en gerçek parçamsın. Seninle olmak bir macera değil..."

Bir an durdu, sanki en doğru benzetmeyi arıyormuş gibi, sonra buldu. Sesi biraz daha yükseldi, netleşti: "...eve dönmek gibi. Anlıyor musun? Eve dönmek."

Okan'ı kollarının arasında hafifçe sarmaladı, sanki onu bu gerçeğin içine gömmek istiyordu. "Dışarısı... kaos, risk, belirsizlik. Ama sen... buradayken, böyle sarıldığımızda... İşte burası benim evim. Güvende, tam ve kabul edilmiş hissettiğim tek yer."

Sonra, başını hafifçe geri çekip ona baktı. Gözlerinde, az önceki öfkeden arınmış, yalnızca saf bir adanmışlık ve berrak bir sevgi vardı. "Sen benim limanımsın, Okan. Hiçbir fırtına, hiçbir söz, bunu değiştiremez. Asla."

Okan, Vera'nın bu sözleri üzerine ona daha da sıkı sarıldı. Kolları, onun sırtında bir kale duvarı gibi kenetlendi; sanki dünyadaki tüm kötü sözleri, tüm şüpheleri ondan uzak tutacak bir kalkan olmak istiyordu. Yüzünü Vera'nın saçlarına gömdü, onun kokusunu içine çekti.

"Benim de" diye mırıldandı, sesi Vera'nın saçları arasında boğuk ama her zamankinden daha vurgulu çıktı. "Benim de evim sensin, Vera. Tek evim."

Bir an sessiz kaldı, sadece sarılmanın ve birbirlerinin nefes alışverişlerinin verdiği huzuru dinledi.

Sonra, biraz geri çekilip alnını Vera'nın alnına dayadı. Bu temas, alevlerden arta kalan bir sığınak gibiydi; sıcak, koruyucu ve tamamen onları ait oldukları yere hapsediyordu. Gözleri kapalı, nefesleri senkronize bir şekilde karışarak, sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanan Boğaz'ın sakin sularına karşı, birbirlerinden başka hiçbir şeyin önemi olmadığı o kırılgan ve güçlü anın tadını çıkardılar. Fırtına dışarıda kalmıştı; içeride, sadece evin sessiz, mükemmel huzuru vardı.

Bölüm : 15.02.2026 22:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...