45. Bölüm

BÖLÜM 45

amberwatson
amberwatson

Okan, inanılmaz yorucu geçen gecenin ardından eve bile uğramaya fırsat bulamadı. Üzerini değiştirmek, yüzünü yıkamak, biraz olsun kendine gelmek için vakit yoktu. Doğrudan Emniyet'e geçti.

Sabahın erken, gri saatleriydi. Koridorlar henüz sessizdi, ama Okan biliyordu ki bugün büyük gündü. Hale ve Baran, bir saate kadar sorgu için hazır olacaklardı. Onların ifadeleri, tüm operasyonun seyrini değiştirebilirdi. Bu yüzden, ne kadar yorgun olursa olsun, orada olmalıydı.

Üstü başı, dün geceki çatışmanın izlerini taşıyordu. Pantolonu toz içindeydi, tişörtü buruşmuş ve kirlenmişti. Ama en belirgin iz, yüzündeydi. Leo'yla yaşadığı o anlık kavgada yediği yumruğun izi, sol elmacık kemiğinin üzerinde artık iyice belirginleşmişti. Geceki o hafif kızarıklık, şimdi kızıl bir morluğa, koyulaşan bir çürüğe dönüşmüştü.

Emniyet binasına vardığında adımlarını iyice hızlandırdı, kimseye görünmemeyi, kimseyle muhatap olmamayı umut ederek odasına doğru ilerledi. Bereket, sabahın bu erken saatinde koridorlar tenhaydı ve gerçekten de kimseye selam vermesine, açıklama yapmasına gerek kalmamıştı.

Odasına girip kapıyı arkasından kapatınca, derin bir nefes aldı. Her zaman yedek bir kıyafet bulundurmanın faydasını şimdi görecekti. Uzun ahşap kitaplığın en alt çekmecesine yöneldi, eğilip içinden gri, yumuşak bir kazak ve siyah kumaş pantolonunu çıkardı. Hızlıca üzerini değiştirdi.

Odasındaki küçük aynadan yüzüne baktı. Bal rengi gözleri, uykusuzluktan hafifçe kızarmış, ferini kaybetmişti. Yorgunluğu, gözaltlarındaki hafif morluklardan okunuyordu. Ama aldırmadı. Ne de olsa en alışık olduğu şeydi uykusuzluk; meslek hayatı boyunca pek çok geceyi sorgularla, takiplerle, uykusuz geçirmişti. Bu da onlardan biriydi sadece.

Eliyle dağılan, kumral saçlarını düzeltti, biraz daha derli toplu bir görünüm kazandırdı.

Sonra odasından çıktı, hemen koridorun sonundaki lavaboya yöneldi. Soğuk suyu açıp avuçlarına doldurdu, yorgun yüzünü yıkadı. Suyun serinliği, geçici de olsa bir dinginlik verdi. Yüzündeki çürüğe su değdikçe hafif bir sızı hissediyordu ama umursamadı.

Şimdi daha iyi görünüyordu. En azından işe başlayacak haldeydi.

Tekrar odasına dönüp kendine bir kahve demledi. Makineden sıcak, yoğun kokulu kahve akarken, dışarıyı izledi bir an.

Çok geçmeden kapısı tıklandı, gelen Akif’ti.

“Günaydın.” Diye neşeli bir sesle içeri girdi meslektaşı, sorguların heyecanı sesine sinmişti. Okan’ı görünce alnı kırışır gibi oldu. “Yanağına noldu?”

“Sorma.” dedi Okan. “Uzun hikaye.” Kahvesi hazırdı, fincanı parmaklarının arasına aldı. “Her şey hazır mı?”

“Hazır.” dedi Akif. İkna olmamıştı, odanın içine doğru adımlarken bakışları fincanından büyük bir yudum alan arkadaşının suratındaydı. “Oğlum dayak yemişsin sen.”

Okan, bu söze hafifçe alınır gibi baktı. Kaşlarını kaldırdı, sesinde belirgin bir itiraz tonuyla: "Sen bir de karşı tarafı gör, diyeceğim ama çok klişe olacak." Bir yudum daha kahve içti. "Bir şey yok ayrıca. Dayak yemek denmez buna.

Akif, dayanamayıp ellerini iki yana açtı, sesinde sitem dolu bir ısrar vardı. "Meraktan çatlatma, adamı! Ne olduğunu söyle de rahat edelim.”

“Şu sorgu bitsin, söz veriyorum detaylıca anlatacağım.”

Okan ve Akif, aynı anda sorgu odalarının bulunduğu kata indiler. Koridorun loş ışıkları, sabahın bu erken saatinde bile ağır bir hava yaratıyordu. İki polis, adımlarını sıklaştırarak ilerledi.

Baran bir odada, Hale diğerindeydi. İkisi de tam 24 saattir gözaltındaydı. Okan'ın tam da hedeflediği gibi, gece boyunca bekletilmiş, uykusuz bırakılmış, birbirleriyle temasları kesilmişti. Şimdi, saatler süren bu bekleme, belirsizlik ve izolasyon, sinirlerini iyice yıpratmış, keyiflerini kaçırmıştı. Yüzlerindeki gergin ifade, tek taraflı camın arkasından bakarken bile belli oluyordu.

Okan, Baran'ın olduğu odaya girdiğinde, kapı hafif bir gıcırtıyla kapandı arkasından. Baran'ın uykulu, yorgun gözleri hemen genç polise kaydı; bakışlarında itiraz, merak ve hafif bir meydan okuma vardı.

"Başkomiserim," diye başladı Baran, sesi uykudan dolayı hafif kısılmış, ama tiz bir tondaydı. "Ben neden dünden beri gözaltındayım? Ne olduğunu, neyle suçlandığımı bilmiyorum bile."

Okan, cevap vermeden önce bir an durdu. Sakince, ağır hareketlerle Baran'ın karşısındaki sandalyeye oturdu. Yüzündeki morluk, bu loş ışıkta daha da belirginleşiyordu. Bakışlarını Baran'ın gözlerine dikti.

"Bilmiyor olman,” dedi sakin bir sesle, “iyi bir şey Baran. Çünkü bilmeyen insanlar genelde doğruyu söyler” dedi, sesi sakin ama her kelimesi tartılmış gibiydi. Baran'dan çok daha yorgun olmasına rağmen, o bal rengi gözler şimdi, adeta içten içe yanan bir ateşle canlılıkla ışıldıyordu.

Baran'ın kaşları çatıldı. Tedirgin bir şekilde sandalyesinde kıpırdandı. "Ne demek istiyorsunuz? Anlamıyorum."

“O zaman basit bir yerden başlayalım.” Okan, lafı dolandırmadan, doğrudan en can alıcı noktaya yöneldi. "Hale'yle ne zamandan beri ilişkiniz var?"

Bu direkt soru, Baran'ı hazırlıksız yakaladı. Bir an afalladı, gözleri birkaç kez kırpıştı, sonra istemsizce sandalyesinde biraz daha geriye yaslandı, sanki fiziksel bir darbe almış gibiydi.

"Hale'yle... Hale'yle bir ilişkimiz yok!" dedi, sesi biraz fazla tiz, biraz fazla aceleci çıkmıştı. Gözlerindeki o kısa süreli afallama, Okan'ın gözünden kaçmamıştı.

Baran'ın elleri masanın altında hafifçe kenetlendi. Okan'ın her kelimesi, üzerine üzerine gelen bir dalga gibiydi.

Okan, hemen üstüne gitmeye devam etti. Ses tonu sert, bakışları deliciydi. "Barancım, köşe bucak birbirinizi takip etmeler, konuşurken bakışırken sürekli elleşmeler..." Cümlelerinin arasını doldurmadan, doğrudan konuya girdi. "Kiminle ne yaptığınla ilgilenmiyorum. Bu bir ahlak soruşturması değil. Ancak..."

İyice masaya eğildi, aradaki mesafeyi sıfırladı. Gözleri Baran'ın gözlerine kilitlenmişti. Sesi alçaldı, ama tehlikeli bir tını kazandı:

"Benim ilgilendiğim tek şey: Bana doğruyu söyleyip söylemediğin. Çünkü küçük bir konuda yalan söylersen… büyük konuda da söylediğini varsayarım.”

Baran'ın gözleri, artık kaçacak bir delik arar gibi değil, yardım ister gibi baktı Okan'a. Daha önceki o savunmacı, meydan okuyan ifade tamamen silinmiş, yerini çaresiz bir itirafa hazırlanan bir adamın kırgınlığı almıştı.

"Ciddi bir şey yoktu... yemin ederim, Başkomiserim," dedi, sesi titrek ve alçaktı. "Ne olduğunu ben de tam bilmiyorum aslında. Sadece..." Başını önüne eğdi, kırgın kırgın masadaki çiziklere baktı. "Eylem bana hiç yüz vermiyordu, aramız çok kötüydü, biliyorsunuz belki de. Sürekli kavga, sürekli gerilim... Hale ise tam tersiydi. Beni hep anladı, hep telkin etti. Anlattıklarımı sabırla dinledi, ne zaman daralsam yanımda olduğunu hissettirdi. Konuştukça, derdimi döktükçe... bir şeyler oldu. Ne olduğunu ben de anlamadım."

Başını kaldırıp Okan’a baktı. Gözlerinde pişmanlıkla şaşkınlık birbirine karışmıştı.

“Ama ciddi bir şey değildi, gerçekten. Birkaç kez tiyatro dışında buluştuk, konuştuk… ötesi yok. Ben hâlâ Eylem’i seviyorum.”

Okan'ın sabrı, Baran'ın bu kendini acındıran, sorumluluktan kaçan itirafıyla birlikte taştı. Bir anda, Baran'ın hiç beklemediği bir anda, elini tüm gücüyle masaya vurdu.

"Ulan yavşak!"

Masanın üzerindeki dosyalar şiddetle sarsıldı, bir kalem yuvarlanıp yere düştü. Okan'ın bal rengi gözleri öfkeden alev alev yanıyor, yüzündeki morlukla birlikte ifadesi daha da tehditkâr görünüyordu. Yanağındaki çürük, bu anlık öfkeyle birlikte daha da belirginleşmiş, ona vahşi bir ifade vermişti. Sesi odanın dört duvarında yankılanıp geri geldi.

"Piçliğe böyle mi kılıf buluyorsun?" diye bağırdı, sesi hem öfkeli hem aşağılayıcıydı. "Bütün kapıları ardına kadar açmışsın, Hale'yle iş çevirmişsin, ama hâlâ utanmadan 'Eylem'i seviyorum' diyorsun, öyle mi?"

Bir an duraksadı, nefesini kontrol etmeye çalıştı. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Gözleri hâlâ Baran'ın üzerindeydi, ama içlerindeki ateş yavaş yavaş yerini daha soğuk, daha hesaplı bir ifadeye bırakıyordu.

Sonra bir anda sustu.

Bu suskunluk, az önceki öfke patlamasından çok daha ağırdı.

Sandalyeye yaslandı. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi, parmakları iç içe geçmişti. Yüzündeki sert ifade yavaş yavaş silindi, yerini daha derin, daha okunması zor bir maskeye bıraktı. Nefes alışverişi düzenlendi. Gözleri Baran'ın üzerinde sabit kaldı, ama artık delici değil, sabırlıydı.

Yılların verdiği alışkanlıkla biliyordu: İnsanlar suçlandıklarında değil, anlaşıldıklarını sandıklarında çözülürdü. Öfke kısa süreli bir itiraf getirirdi belki, ama asıl büyük teslimiyet, karşınızdaki kişinin kendi hikâyesini sizin ağzınızdan duyduğunda gelirdi.

Sessizlik uzadı.

Baran'ın kahverengi gözleri bu sessizlikte büyüdü. Önce Okan'ın yüzüne, sonra birleştirdiği ellerine, sonra tekrar gözlerine baktı. Okan'ın bakışlarında artık bir suçlama değil, bir çıkarım, bir kesinlik vardı. Bu kesinlik, Baran'ın içine yavaş yavaş, su gibi sızıyor, bütün direnç duvarlarını temelinden çürütüyordu.

"Bir dakika... bir dakika!" dedi Baran, sesi titrek ve çatallıydı. Gözleri bir an için odanın içinde kaçacak bir delik aradı, ama bulamadı. "Siz... siz Eylem'i benim öldürdüğümü mü düşünüyorsunuz?"

Sorusu, odanın soğuk havasında çaresizce sallandı kaldı.

Okan derin bir nefes aldı.

Az önceki öfke tamamen kaybolmuştu. Sesi şimdi sakindi. Ölçülü. Tehlikeli derecede kontrollü. Sanki en başından beri konuşmanın bu noktaya geleceğini biliyormuş gibi.

"Devrim'in içtiği kadehte muskarin bulundu, Baran."

Bir an durdu. Gözlerini Baran'ın gözlerinden ayırmadı. Bu bilgiyi sindirmesi için zaman tanıdı.

"Ne olduğunu biliyor olmalısın. Açıklamama gerek bile yok diye düşünüyorum."

Baran'ın yüzündeki renk iyice soldu. Dudakları aralandı, ama ses çıkmadı.

"Oyundan bir önceki gün, on beş dakika içinde dört kez bulaşık odasına girmişsin. Sence de bu kadar tesadüf biraz fazla değil mi?"

"Bu... bu neyi kanıtlar?" dedi Baran panikle, sesi çatallı ve yüksekti. Elleri masanın altında titriyordu.

Okan hafifçe iç çekti. Sanki onu suçlamaktan yorulmuş gibiydi. Başını eğdi, bir anlığına masadaki dosyalara baktı, sonra tekrar kaldırdı. Sesi yumuşaktı. Hatta neredeyse anlayışlı.

Ama kurduğu her cümle, Baran'ın zihninde birer kapan gibi kapanıyordu.

"Bak Baran..." diye başladı, sesi alçak ve samimiydi. "Mesele zehir değil."

Kısa bir duraklama.

"Mesele duygu."

Baran başını kaldırdı. Gözleri dolmaya başlamıştı. Okan'ın bu yumuşak tonu, bağırmasından daha korkutucuydu.

"Eylem'in yıldızı parlıyordu. Herkes ondan bahsediyordu. Herkes onu konuşuyordu. "Ve sen... yıllardır aynı yerde sayıyordun."

Baran'ın nefesi hızlandı. Gözleri kırpıştı.

"İlişkiniz kötüye gidiyordu. Tartışmalar, mesafeler, kırgınlıklar... Ve bir gün fark ettin ki, senin küçümsediğin, hatta belki zaman zaman geri çekmeye çalıştığın o kadın... sahnede bir yıldıza dönüşmüş."

Sessizlik.

Okan eğildi. Dirseklerini masaya dayadı, göz temasını hiç koparmadı.

"İnsan böyle zamanlarda ne hisseder, biliyor musun?"

Baran'ın dudakları aralandı, ama yine ses çıkmadı.

"Korku."

Okan'ın sesi, bu kelimenin üzerinde hafifçe durdu.

"Onu kaybetme korkusu. Onun senden uzaklaşması. Başka bir hayata ait olması. Başka insanlara ait olması."

Okan'ın sesi şimdi neredeyse bir fısıltıydı.

"Ve kıskançlık."

Baran'ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Önce tek damla, sonra birbiri ardına. Yanağından aşağı süzülen yaşı silmedi. Sildiğinde zayıf görüneceğini biliyor gibiydi.

Okan geri çekildi. Tonunu değiştirdi. Daha mantıklı, daha sakin bir çizgiye geçti.

"Belki de öldürmek istemedin. Belki sadece kontrol etmek istedin. Belki sadece korkutmak….sadece bir şeylerin değişmesini sağlamak."

Baran artık sessizce ağlıyordu. Omuzları inip kalkıyor, elleri masanın üzerinde kenetlenmiş halde duruyordu.

Okan son darbeyi yavaşça indirdi. Sesinde ne bir zafer ne de bir acıma vardı; sadece gerçekleri sıralayan bir adamın soğukkanlılığı.

"Ya da Hale'yle birlikte bir plan yaptınız. Hale orijinal metni biliyordu. Kılıfınız da kapı gibi hazırdı, lanet."

Okan'ın sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaldı, ama her kelime Baran'ın beynine bir balyoz gibi iniyordu.

"Kontrol etmek isterken... kaybettin."

Baran'ın omuzları sarsılmaya başladı. Yüzünü ellerinin arasına aldı, hıçkırıkları odanın içinde yankılandı. Sesi boğuk, canhıraş, kırık döküktü.

"Hayır... Hayır..." dedi, ellerinin arasından. "Ben... ben nasıl bilebilirdim ki böyle olacağını? Ona zarar vermek istemedim... istemedim..."

Cümlesini bitiremedi, ağlamaları arasında kaybolup gitti.

Okan, karşısında ağlayan, kendini anlatmaya çalışan adama baktı. Birkaç dakika boyunca sadece hıçkırıklarını dinledi, hiç sesini çıkarmadı. Baran'ın suçlu vicdanı, dökülen her gözyaşıyla biraz daha açılıyor, gerçekler ortaya saçılıyordu.

Sonunda, el mahkum kaldırdı başını genç adam. Gözleri kıpkırmızıydı, yüzü gözyaşından sırılsıklamdı.

"Ben kötü bir insan değilim..." diye mırıldandı, sesi kırık ve yorgundu. "Ben sadece onu korumak istemiştim. Oyun, Eylem'i çok yordu, çok yıprattı. Eylem oynadığı role dönüştü, onun ağırlığını taşır oldu. Hastalandı, zayıfladı, panik ataklar geçirmeye başladı. Ne kadar başarılı olursa olsun, onu öyle görmek çok zordu. Dahası... her geçen gün benden daha da uzaklaşıyordu. Bir çözüm bulmalıydım. Hale yetişti yardımıma. Önce dinledi beni, anladı. Sonra... metnin orijinalinden bahsetti. Dedi ki, 'Eylem lanete bu kadar inanmışken, kendini karaktere hapsolmuş hissediyorken, bu durumu avantaja çevirebiliriz.'

Baran'ın sesi titredi, yalvarır gibi baktı Okan'a. "Tek amacım onu korkutmaktı, oyunu bırakmasını sağlamaktı, yemin ederim! Plan basitti: Beze muskarin bulaştıracaktık. Hale'nin dediğine göre, sadece basit bir alerjik reaksiyon geçirecekti. Birkaç saniye nefes almakta zorlanacak, korkacak, o kadar! Hepsi bu kadar sanıyordum, yemin ederim! Aysel Abla'nın dekorları sileceği gün, bezlere mantarın temas etmesini sağladım. Ancak... oyuna ben çıkamadım. Gerçekten hastaydım o gün, çıkamadım.”

Şimdi kahverengi gözleri, tarifsiz bir acıyla bakıyordu. "Haberi aldığımda... dünya başıma yıkıldı. İnanamadım. Ben... ben yemin ederim, böyle olacağını bilseydim, asla bu işe girişmezdim. Asla!"

Baran, konuşmanın ağırlığı altında ezilmiş bir çocuk gibi ağlamaya devam etti. Hıçkırıkları düzensiz, nefesi kesik kesikti. Titrek bir sesle, korkuyla karışık bir çaresizlikle sordu:

"Ben... ben hapse girecek miyim?"

Kollarını göğsünde bağlamış, sessizce onu izleyen Okan, önce birkaç saniye hiç kıpırdamadı. Yüzü ifadesizdi, gözleri Baran'ın gözlerinin içine bakıyor ama orada ne gördüğünü belli etmiyordu. Sanki soruyu duymamış gibi bir an daha geçti. Sonra, soğukkanlılıkla, bir dersi ezberden okur gibi konuştu:

"Taksirle ölüme neden olma... İki yıldan altı yıla kadar hapis cezası."

Sesi dümdüzdü. Ne bir tehdit ne de bir teselli vardı. Sadece gerçek.

Baran'ın gözbebekleri büyüdü, yüzünde derin bir korku ifadesi belirdi. Başını iki yana sallamaya başladı, inanamıyor gibiydi.

"Ama bilmiyordum..." dedi, sesi titrek ve yalvarıyordu. "Onun ölebileceğini... ölme ihtimali olduğunu bilmiyordum!"

Okan, istifini bozmadan, aynı soğukkanlılıkla yanıtladı:

"Evet. Zaten bu yüzden 'taksirle' diyorum ya..."

Bir an durdu, sözlerinin ağırlığını hissettirmek için.

"Aksi olsaydı, yani bile bile, isteyerek yaptığını kanıtlayabilseydik... o zaman ceza müebbet olurdu."

Sesi daha da alçaldı, ama keskinliğinden hiçbir şey kaybetmedi.

"Hale'ye olacak olan bu."

Baran'ın yüzü bir anda daha da soldu. Hale... Onu bu işe sürükleyen, ona yol gösteren, her şeyin mimarı olan Hale. Okan'ın söylediği şey, Baran'ın belki de en çok duymak istemediği şeydi: Hale'in durumu, onunkinden çok daha vahimdi. Ve bu gerçek, Baran'ın omuzlarına yeni bir yük bindiriyordu.

Baran, ne yapacağını bilemez bir halde, kendi kendine hayıflanmaya, kadere sövmeye başladı. Ellerini saçlarının arasına geçiriyor, sonra masaya vuruyor, sonra tekrar yüzünü kapatıyordu. Ağlamaları arasında anlaşılmaz cümleler, pişmanlık sözcükleri, isyanlar duyuluyordu. Ama Okan için artık orada yapacak bir şey kalmamıştı.

Kapıyı açıp çıktı.

Koridorun loş ışığında bir an durdu, derin bir nefes aldı. Teni üzerindeki soluk gri kazak, kadar solgun duruyordu; gözaltları çökmüş, yanağındaki morluk iyice belirginleşmişti. Ama gözleri hala ışıldıyordu.

Kapının önünde bekleyen iki memura net ve keskin bir talimat verdi:

"İfadenin tamamını yazılı tutanağa geçirin. Eksiksiz, harfi harfine. Sonra Cumhuriyet savcısına bilgi verin, ifadeye eklensin."

“Emredersiniz Başkomiserim.”

Memurlar başlarıyla onayladı, hemen içeri yöneldiler. Okan ise adımlarını hızlandırarak koridorun diğer ucundaki sorgu odasına doğru ilerledi. Ayakkabılarının sesi, boş koridorda yankılanıyor, kararlılığının ritmini tutturuyordu.

Diğer taraftaki odada, Hale ve Akif karşılıklı oturuyorlardı. Ama bu, sıradan bir sorgu değildi. Hale'nin duruşu, bakışları, sessizliği... hepsi meydan okuyordu. Okan'ın yardımcısı Kadir ise tek taraflı aynalı camın arkasında, sorguyu dikkatle izliyordu. Okan içeri girdiğinde hafifçe toparlandı, ciddiyetle başkomiserine döndü.

"Durum ne?"

Kadir, başını iki yana salladı, yüzünde hafif bir çaresizlik ifadesi vardı. "Kadın çok sert, Başkomiserim. Direniyor, itiraf etmiyor. Akif Komiserim ne denediyse sonuç alamadı.”

Okan, ellerini beline koydu ve cama yöneldi. Buz gibi mavi gözlerini Akif'in üzerine dikmiş, onu adeta hipnotize eden Hale'e baktı.

"Ben göreceğim şimdi onu."

Hale, zekiydi, hesapçıydı ve en önemlisi, ne yaptığını çok iyi biliyordu. Ama Okan da onun zaaflarını biliyordu.

Kapı açılıp Okan sorgu odasına girdiğinde, içerideki hava anında değişti. Akif'in omuzları biraz olsun gevşedi, gözlerinde rahatlama ifadesi belirdi. Hale'in bakışları ise hemen Okan'ın üzerine çevrildi. İki çift mavi göz, odanın ortasında kilitlendi. Geceden beri burada olmak onu Baran kadar yıpratmamıştı ya da çok iyi rol yapıyordu.

Hale sandalyeye yaslanmamıştı. Sırtı, omuzları dik, çenesi hafif kalkık... Oturuşu bile bir meydan okumaydı. Bakışları insanı sadece izlemiyor, tartıyor; karşısındakinin sabrının nerede kırılacağını, hangi zayıf anında yakalanacağını hesaplıyordu. O masada oturmuyor, adeta hükmediyordu.

Genç kadının güzel dudaklarında hafif, alaycı bir gülümseme belirdi. Sesinde oynadığı oyunun farkında olan birinin rahatlığı vardı.

"Komiser arkadaşınıza yardımcı olmaya mı geldiniz, Başkomiserim?"

Okan masaya yaklaştı ama sandalyeyi çekmedi. Oturmadı. Sadece ayakta, dikildi ve Hale'ye tepeden baktı. Yüzünde en ufak bir ifade yoktu. Sanki bir heykelle konuşuyordu. Birkaç saniyelik sessizlik, odanın havasını iyice gerdi.

Sonra, soğuk ve keskin bir sesle konuştu.

"Az önce Baran'ın sorgusundan çıktım."

Hale'nin ifadesi hiç bozulmadı. O alaycı gülümseme aynen duruyordu. Omuz silkeler gibi hafifçe başını yana eğdi.

"Baran çok konuşur."

Sesi rahattı, neredeyse sıkılmış. Sanki Baran hakkında söylenebilecek en doğal şeyi söylüyor gibiydi.

Okan, bir an duraksadı. Gözlerini Hale'nin gözlerinden ayırmadan, aynı soğukkanlılıkla karşılık verdi:

"Bu sefer doğru konuştu."

Hale bir an duraksar gibi oldu. Gözlerinde kısa süreli bir hesaplaşma ışığı geçti, ama hızla toparlandı. Yüzündeki ifade yeniden o alaycı, küçümseyici maskeye büründü. Dudaklarında hafif bir kıvrımla Okan'a baktı.

"Ne anlattı peki? Eylem'i ne kadar sevdiğini mi? Bunalımlarını mı?”

Okan, hâlâ ayaktaydı. Hale'nin oyununu çok iyi okuyordu. Kadın, kontrolü elinde tutmaya çalışıyor, konuşmanın yönünü belirlemek istiyordu. Ama Okan, bu oyuna gelmeyecekti.

"Her şeyi anlattı," dedi sakin bir sesle. "Bezi, muskarini, sizin planınızı...en önemlisi onu nasıl oltaya getirdiğini.”

Hale'in kaşları hafifçe çatıldı. Bu, ilk zayıflık işaretiydi.

"Ne saçmalıyorsunuz siz?" dedi, sesi biraz daha yükselmişti. "Benim bu işle bir ilgim yok. Baran’ın krizlerini bana mal edemezsiniz."

Okan sonunda sandalyeyi çekti ve oturdu. Ama rahat bir oturuş değildi bu; tam karşısına geçmiş, gözlerini Hale'nin gözlerine dikmişti.

"Hale," dedi, sesi alçak ve samimiydi, "Baran'ın avukatı gelmeden önce konuşursan, bunu 'iş birliği' olarak değerlendirebiliriz. Ama avukat girerse, o zaman her şey resmileşir ve seni kurtaracak hiçbir şey kalmaz."

Hale bir kahkaha attı. Ama kahkahanın içi boştu, gerçek değildi.

"Beni kurtarmak mı? Siz beni ne sanıyorsunuz? Aptal mı var karşınızda? Düpedüz tuzağa çekiyorsunuz beni."

Okan, onun bu kibrine karşılık vermedi. Sadece masaya bir dosya bıraktı.

"Hale."

Genç kadın başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı, ama içlerindeki o hesapçı parıltı tamamen sönmemişti.

"Şimdi sana bir şey söyleyeceğim, çok dikkatli dinle."

Okan, ellerini masaya dayadı, hafifçe öne eğildi.

"Sen hali hazırda zaten hüküm giyeceksin, ama suçunu itiraf etme şeklin, nasıl sunduğun, hangi detayları verdiğin, ne kadar samimi olduğun... bunlar senin geleceğini belirleyecek."

Hale'in gözlerinde bir kıpırtı oldu. Okan devam etti:

"Eğer şimdi, bu anda, bana her şeyi anlatırsan... Planın tüm aşamalarını, kimlerin dahil olduğunu, kimlerin bilgisi olduğunu... İş birliği yaparsan, bunu mahkemede lehine kullanabiliriz. Cezanda indirim olur."

Bir an duraksadı, sözlerinin ağırlığını hissettirmek için.

"Ama şimdi susar, avukatı beklersen... O zaman her şey resmileşir. Verdiğin ifade bağlayıcı olur, ama 'iş birliği' avantajını kaybedersin. Baran'ın ifadesi zaten elimizde. Onunki seni çoktan götürdü."

Hale Okan'a öylesine düşmanca bakıyordu ki şimdi buz gibi mavi gözleri nefretle ışıldıyordu. Ama Okan'ın blöf yapmadığını, Baran'ın konuşmuş olduğunu şimdi Okan'ın söylediklerinden anlayabiliyordu. Onları oyalamanın kimseye bir faydası olmayacağı gibi kendisine zararı bile olacaktı.

Uzun bir sessizlik oldu. Hale'in yüzündeki ifade değişti, değişti, sonunda bambaşka bir şeye dönüştü. Alay gitmiş, yerini derin bir hesaplaşmaya bırakmıştı.

"Ne istiyorsun?" dedi sonunda, sesi kısılmıştı.

Okan, zafer kazanmış birinin gülümsemesiyle değil, sadece işini yapan bir polisin ciddiyetiyle baktı.

"Gerçeği."

"Gerçek..." diye mırıldandı Hale, sesinde artık alay yoktu. Sadece yorgun, derin bir nefes vardı. "Gerçek ne ki, Başkomiserim? Sizin anladığınız gibi mi, benim yaşadığım gibi mi?"

Okan cevap vermedi. Sadece bekledi. Gözleri Hale'nin gözlerinde, onun iç dünyasında kopan fırtınayı izliyordu.

"Yıllarca onun gölgesinde yaşadım."

Sesi, artık tanınmayacak kadar farklıydı. Alay gitmiş, yerini ham, yakıcı bir acıya bırakmıştı.

"Eylem... o hep öndeydi. Hep parlayan, hep alkışlanan. Ben ise arka planda bir gölge.”

Duraksadı. Elleri masada kenetlendi.

Sahnede parıldayan alkışları değildi sadece. Her şey onundu. Başarı da Baran da ona aitti.”

Sesi yükseldi, titredi.

"Ne istediysem sahip oldu o. Ben hep geride, hep eksik, hep yarım kaldım. Ve bir gün fark ettim ki... onu yok edersem, belki o zaman var olabilirim. Belki o zaman ben görülürüm."

Okan'ın kaşları çatıldı. Ama konuşmadı.

Hale devam etti, gözleri artık bir noktaya sabitlenmişti. Ağlamıyordu sakince, pes etmişçesine konuşuyordu.

"Lanet fikri... mükemmeldi. Eylem o role o kadar inanmıştı ki, kendini karaktere o kadar kaptırmıştı ki... Onu kendi sahnesinde, kendi rolünün içinde öldürmek. Bir sanat eseri gibi. Lanetli kadın sahnenin ortasında can veriyor, herkes lanetin gerçek olduğunu sanıyor. Kusursuz bir cinayet, sanatsal açıdan da çok etkileyici."

Dudaklarında ürpertici bir gülümseme belirdi. Büyülü, masalsı bir şeyden bahsediyor gibi parlıyordu şimdi mavi gözleri.

"O parladığı an... işte tam o an ölmeliydi. Alkışlar arasında. Sahnenin ışıkları altında. Herkes onu izlerken. Böylece sonsuza kadar o rolle hatırlanacaktı. Lanetli kadın. Ve ben... ben kimseye görünmeden, gölgelerin arasında, istediğimi almış olacaktım."

"Başrol, kariyer, ilgi, Baran..." dedi, kelimeleri tek tek sayarak, sanki bir zaferi kutluyor gibi. "Hepsi bana kalacak, hepsi benim olacaktı. Onsuz bir dünyada, onun sahip olduğu her şeyle ben var olacaktım. Onun gölgesi silinecek, ben ortaya çıkacaktım."

Okan, Hale'in soğukkanlı itirafını ürpermeden dinledi. Yılların deneyimi, ona insan ruhunun karanlık dehlizlerinde kaybolmamayı öğretmişti. Çok daha kanlı cinayetlerin faillerinden, çok daha psikopatça itiraflar dinlemişti. Ama Hale'in anlattıkları... Bunlar farklıydı. Çünkü temelinde yatan duygu, her insanın içinde bir yerlerde filizlenebilecek kadar tanıdıktı: kıskançlık.

Evet, kıskançlık çok insani bir duyguydu. Ama insanı böylesine vahşice bir eyleme itmekte de oldukça geçerli bir sebepti işte. Bir kez daha görüyordu: En tehlikeli canavarlar, en insani duyguların koynunda büyüyordu.

"Onu öldürmek yetmezdi. Onun her şeyini almak, onun yerine geçmek istedim. Onun rolünü, onun ışığını, onun sevgilisini... Her şeyini. O ölünce, ben doğacaktım. Ama..."

Sesi kesildi. Gözlerindeki o garip parıltı söndü, acıyla karışık bir kabullenmeyle güldü.

"Ama şimdi... şimdi ben de ölüyorum, değil mi?"

Okan, ona cevap vermedi. Sadece bir an daha baktı, sonra kayıt cihazını kontrol etti. Hale’nin itirafının tamamı kaydedilmişti. Artık yapacak bir şey kalmamıştı.

Ayağa kalktı, kapıya yöneldi. Akif de peşinden geldi ve odadan çıktılar.

Kapıdan çıkar çıkmaz, camın arkasından genç kadına tekrar bakan Akif, yorgun ama memnun bir sesle mırıldandı:

"Eğer Baran'a itiraf ettirmiş olmasaydın, bu Hale bizi daha epey uğraştırırdı."

Sonra döndü, arkadaşına baktı. Yüzünde memnun, neredeyse gururlu bir gülümseme vardı.

"Katilleri buldun. Eylem Eralp dosyası kapandı."

Aynı memnuniyetle, saatler sonra yüzüne yumuşak bir ifade yayılan Okan da başını salladı. Yorgunluk, gözaltlarına çökmüş, yanağındaki morluk iyice belirginleşmişti, ama gözlerinde hafif bir ışıltı vardı. İş bitmişti.

"Evet," dedi, sesi derin ve sakindi. "Hale'yle Baran artık savcılığa sevk edilebilir."

Görevli memurlarla kısa, rutin talimatları konuştular. Kimin nezarete götürüleceği, ifade tutanaklarının nereye teslim edileceği, savcılıkla koordinasyonun nasıl sağlanacağı... Her şey yoluna kondu. Memurlar dağıldı, işler resmiyete dökülmeye başladı.

Sonra Akif'le Okan, koridordan çıkıp bahçeye yöneldiler.

Öğlen güneşi, bulutların arasından tatlı tatlı süzülüyor, bahçeyi yumuşacık ısıtıyordu. Birkaç ağaç, kuş sesleri, betonun arasında yeşermeye çalışan çimenler... Hayat, tüm bu ağırlığa rağmen devam ediyordu.

Banklardan birine oturdular. Ahşap, güneşte hafifçe ısınmıştı. Okan, biten davanın ve uzun geçen gecenin ardından omuzlarındaki yükler hafiflemiş bir halde, cebindeki sigara kutusuna uzandı. Hemen ardından çakmağını çıkardı. Bir sigara yaktı, derin bir nefes çekti. Dumanı usulca üfledi havaya. Dudaklarında yorgun ama memnun bir ifade vardı. Gözleri, boşluğa dalmış gibiydi, ama içinde bir huzur kırıntısı vardı.

Akif, ahşap bankın masasına dirseklerini yaslamış, merakla arkadaşına bakıyordu şimdi. Kaşları hafifçe kalkık, gözleri Okan'ın yüzünde.

"Ee?" dedi Akif, sesinde hem merak hem hafif bir sitem vardı. "Ne olduğunu anlatmayacak mısın? Sorgudan sonra anlatırım demiştin.”

Okan, sigarasından bir nefes daha çekti, dumanı üfledi.

"Dün gece bir operasyonda Vera'ya yardım ediyordum."

Okan, ardına eklediği nefesle sözlerini böldü. Sigarasından bir nefes daha çekti, dumanı usulca üfledi. Gözleri uzaklara dalmıştı, sanki o anları yeniden yaşıyor gibiydi.

"Operasyonun ortasında, yardımcı olması için sahaya birini daha yollamaya karar verdiler. Yolladıkları eleman da..." Bir an duraksadı. "Vera'nın eski sevgilisi."

Akif'in gözleri büyüdü. Heyecanla doğruldu oturduğu yerde.

"Eyvah..." dedi, sesinde hem merak hem de olacakları tahmin eden bir telaş vardı. "Eee, sonra?"

"Bu tek başına bir sorun değil aslında. Sorun herifin kendisi. Ben bu..." Okan'ın sesi sertleşti. Bir küfür savuracak gibi oldu, dilinin ucuna kadar geldi, ama son anda kendini frenledi. Derin bir nefes aldı. "...bu yavşakla daha önce tanışmıştım. Geçen sene, daha Vera'yla henüz çıkmıyorken. Adam kelimenin tam anlamıyla yavşak, ama bak. Patavatsız, nerede ne konuşacağını bilmeyen, ayarsızın teki."

Akif, başını sallayarak dinliyordu. Gözleri Okan'ın yüzündeki morlukta, ifadesindeki o karmaşık duygularda geziniyordu.

"Dedim kendime, hakim olacağım. Gaza getirmelerini dinlemeyeceğim, umursamayacağım. Ama yaptıklarını bir görseydin..." Okan başını iki yana salladı, hâlâ inanamıyor gibiydi. "Benim yerimde bir başkası olsa, Leo komalık olmuştu şimdiye. Ben yine insaflı davrandım."

Bir an durdu, sanki kendi kendine konuşuyor gibiydi. Gözleri dalgın, sesi alçaldı:

"Gerçi... Vera elimden almasa belki komalık olurdu orası ayrı. Neyse işte."

Sigarasından bir nefes daha çekti, dumanı üfledi. Sonra eliyle elmacık kemiğinin üzerindeki morluğa dokundu.

"Bu da ufak bir şey. O anda olan."

"Senin kolay kolay gözün dönmez," dedi Akif, kendinden emin bir şekilde. Başını hafifçe yana eğdi, arkadaşını süzüyordu. "Eğer kendini kaybettiysen, kesin herif sınırları çok zorlamıştır."

Okan, sigarasından derin bir nefes daha aldı. Dumanı ciğerlerine çekerken gözlerini boşluğa dikti, o anları yeniden yaşıyor gibiydi. Sonra dumanı üfledi ve sigarayı yavaşça söndürdü.

"Hem de ne zorlamak..." dedi, sesi alçak ve boğuktu. "Kan beynime sıçradı."

Akif, bir an sessiz kaldı. Okan'ın yüzündeki ifadeyi okuyordu. Bu kadar sakin bir adamı bu hale getirebilmek... Gerçekten ağır bir provokasyon olmalıydı.

"Eee, ne durumda adam?" diye sordu merakla.

Okan omuz silkti. Yorgun, umursamaz bir hareket.

"Bilmiyorum ki. Burnu kırıktır muhtemelen, ondan eminim. O kadar dövemedim işte, diyorum ya, Vera elimden aldı diye. Neresinde ne var bilmiyorum. Vera'yla konuşma fırsatım olmadı daha. Sabahtan beri sorgudayız."

"Eline sağlık kardeşim, ne yaptıysan iyi yapmışsın," dedi Akif, kararlılıkla başını sallayarak. Gözlerinde hem onay hem de hafif bir muziplik vardı. "Baksana ne diyeceğim..."

Bir an duraksadı, sanki teklifini tartıyormuş gibi yaptı, sonra devam etti:

"Yarın akşam sen, ben, Vera, Gülriz meyhaneye mi gitsek? Bayadır akşamları dışarı çıkmıyoruz. Hem dosyanın kapanmasını kutlamış oluruz."

"İyi fikir aslında," dedi, sesi yorgun ama olumluydu. "Vera'ya sorayım, o da müsaitse gidelim."

Hava, İstanbul'un o serin nisan rüzgarlarının artık yavaş yavaş geri çekildiğini müjdeler gibiydi. Dışarıdaki ısıran serinlik kaybolmuş; daha ziyade, ılık, yumuşak bir hava gelmişti. Sanki yaz başından kaçıp gelmiş, nazlı bir akşamüstü nefesi gibiydi bu hava. Güneş, bulutların arasından sızarak, taş binaların cephelerini ve sokakları soluk bir altın rengiyle yıkıyordu.

Bu sırada Beyoğlu’ndaki meyhanenin loş ışıkları, yağlı boya tablolardaki gibi yumuşak hatlarla dağılıyordu duvarlarda. Her lambanın altında, bir hayat hikayesi, bir dert veya bir sevinç anlatılıyor gibiydi. Hava, yüzyıllık bir geleneğin kokularıyla doluydu: rakının anasonlu nefesi, denizden yeni çıkmış balığın serin buğusu ve ocak başında közlenen biberlerin, patlıcanların dumanı... Bir köşede, sazın tellerinden dökülen nağmeler, kahkahaların ve yükselen seslerin arasında kaybolup tekrar ortaya çıkıyor, mekânın kalp atışını oluşturuyordu.

Masalar, bir şölen sofrası gibiydi. Ortada, uzun cam şişelerde duran berrak rakı, yanındaki buzlu sularla bekliyordu. Ege'nin ve Akdeniz'in bütün lezzetlerini toplanmış gibiydi.

Taptaze beyaz peynir baş köşeye konmuştu. Yanında, kırmızı biber ve zahterle tatlandırılmış incecik pastırma dilimleri duruyordu. Kenarları hafifçe kıvrılmıştı.

Çoban salata cam bir kasede capcanlıydı. Domatesin suyu salatalığa karışmış, yeşil biber ferah bir keskinlik katmıştı. Maydanoz ve nane boldu; üstüne gezdirilen zeytinyağı ve bir tutam sumak her şeyi sakin bir uyuma sokuyordu. Haydariyse daha masaya gelir gelmez kendini belli ediyordu. Yoğurdun serinliği, sarımsağın baskınlığıyla birleşmiş; dereotu ve nane kokusu rakıyla yan yana gelmeyi bekliyordu.

En son sıcaklar geldi. Kalamar tava altın sarısıydı, dışı çıtır, içi yumuşaktı. Izgarada hafifçe kızarmış hellim, dışı çıtır içi yumuşak hâliyle tabağa yerleşti. Yanında baharatla marine edilmiş karidesler vardı; üzerlerinden hâlâ ince bir duman yükseliyor, denizin kokusu masanın etrafına yayılıyordu. Her şey tam yerindeydi, aceleye gerek yoktu.

Okan, sandalyesine hafifçe yaslanmıştı. Rakısından büyükçe bir yudum alırken, gözleri karşısında, oturan Vera'ya kaydı. Günün yorgunluğu şimdi yerini meyhane sıcaklığının ve anasonun getirdiği yumuşak bir huzura bırakmıştı. Üzerinde, üstten birkaç düğmesi açık, kolları dirseğine doğru kıvrılmış, bej rengi kalın keten bir gömlek vardı. Normalde daha sıkı taradığı açık kumral saçları, şimdi alnına ve şakaklarına doğru hafifçe dağılmış, ona daha rahat, daha yakışan bir görünüm vermişti. Hafif bir çakırkeyiflikle parlayan bal rengi gözleri, Vera'yı izlerken derin ve yumuşak bir ışıltıyla doluydu.

Vera, tam karşısında, Okan'ın bakışlarını üzerinde hissediyordu. Gülriz'le keyifli bir sohbetin ortasındaydı, ama arada sırada Okan'la göz göze geliyor, aralarında kelimesiz, sessiz bir bakışma yaşanıyordu. Sarı saçları, omuzlarına dökülen doğal, dalgalı bukleler halindeydi. Üzerine, bol dökümlü, incecik, beyaz bir gömlek giymişti; ön düğmeleri, göğüslerimin hizasına kadar açıktı ve o aradan uzun, ince bir kolye sallanıyordu. Rakısından küçük bir yudum aldı, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle.

Akif, Okan'ın hemen yanında, kendini rakıya fazlasıyla kaptırmıştı. Birazdan sarhoş olacağını bile bile, hızlı hızlı, neredeyse kovalamaca halinde rakısından içiyordu. Koyu renk, düz saçları biraz dağılmış, yüzü hafif kızarmıştı. Gözlerinde, kontrolü bırakmanın verdiği bir gevşeme ve neşe vardı.

Gülriz, Akif'in karşısında, masanın can damarı gibiydi. Kumral, dalgalı zayıf saçları omuzlarına dökülüyor, kahkahaları mekânın tavanına çarpıp her köşeye ulaşıyordu. Yeşil gözleri, anlattığı her hikâyeyle birlikte parlıyordu. Üzerinde, canlı kırmızı bir bluz vardı ve her jesti, her hareketi, enerjisini dışa vuruyordu. "Akif, yavaş iç!" diye seslendi, gülerek. "Hepimiz biliyoruz birazdan ayakta duracak halin kalmayacak.”

Bir ara, Gülriz aniden sustu. Başını çevirdi ve tatlı, ama altında hafif bir meydan okuma parıltısı olan bir bakışla Okan'a dikti gözlerini. İki parmağının arasında, rakı bardağını zarifçe tutuyor, hafifçe sallıyordu. Dudaklarında, bildiği bir sırrı açıklayacakmış gibi kurnaz bir gülümseme vardı.

"Okancım," dedi, sesi tatlı ama vurgulu. "Senden, kocamı geçenlerde pavyona götürmenin hesabını sormadım daha."

Okan tam o sırada rakısından bir yudum almıştı. Keskin sıvı boğazından aşağı inerken, Gülriz'in sözleri aniden kulaklarında patladı. Rakı, nefes borusuna kaçarcasına boğazının ortasında takılı kaldı. Gözleri faltaşı gibi açıldı, yüzü bir anlık şokla dondu. “Ne diyorsun sen, Gülriz?" diye zorlukla çıkardı sesini, bir elini boğazına götürürken öksürük nöbetiyle boğuşuyordu. Yanakları hem boğulma çabasından hem de utancın ilk kıvılcımlarından kızarmıştı.

Vera ise masanın karşısında, şaşkınlık içinde birinden diğerine bakıyordu. Önce Okan'ın boğulur haline baktı, sonra Gülriz'in yüzündeki o muzip, tatlı konuşkan ifadeye.

"Helal kardeşim, helal!" diye seslendi Akif, kahkahalar arasında. Arkadaşının sırtına dostane ama güçlü bir şekilde vurdu. Gözleri, rakının verdiği cesaret ve eğlenceli bir intikam duygusuyla parlıyordu. Okan'ın şaşkın ve boğulur halinden son derece keyif alıyordu.

Okan, öksürük nöbetini bastırmaya, nefesini düzeltmeye çalışırken, Vera merakla, ama aynı zamanda şakayla karışık araya girdi. "Ne pavyonu ya?" diye sordu, gözlerini Okan'dan Gülriz'e çevirerek. Sesinde hem gerçek bir merak hem de bu absürt durumun komikliğini hisseden bir eğlence vardı.

Okan'ın cevap vermesine fırsat kalmadan, Gülriz hemen atladı. İşaret parmağını havaya kaldırarak, olayı anlatmaya başladı, yüzünde tam bir dedikodu anlatıcısı ifadesiyle. "2 hafta önce," diye başladı, her kelimeyi vurgulayarak. "Gecenin bir vakti, Okan aradı. Akif’i bir yere çağırdı. Sonradan öğrendim ki..." Dramatik bir duraksama yaptı, masadaki herkesi göz ucuyla süzdü. "...bizimkiler, Sirkeci'de bir pavyona gitmiş.”

"Gülriz, sen olayı çok yanlış anlatıyorsun!" diye atıldı Okan, yüzü hâlâ kızarmış, sesi biraz tizleşmişti. Panikle Vera'ya döndü, gözlerinde samimi bir yalvarma vardı. "Aşkım, bu iki yalancının lafına asla inanma. Olay öyle olmadı, dümdüz görevdeydik.”

Vera tabii ki ona güveniyordu. Ama masanın bu keyifli, şakacı havasına dahil olmak için kaşlarını şüpheyle kaldırdı ve oyunu sürdürdü. Dudaklarında hafif, oynak bir gülümsemeyle, "Öyle mi?" diye sordu, sesini alçaltarak. "Sana inanayım mı şimdi?"

Okan, bu şüpheci tavır karşısında daha da heyecanlandı. "Kuran çarpsın ki..." diyecek oldu. Tam o sırada, keyifle olan biteni izleyen Akif araya girdi. Gözleri, rakı ve eğlencenin verdiği bir parıltıyla ışıldıyordu. "Vera, canım, Okan'ın yeminine inanma," dedi, sesini sanki gizli bir sır veriyormuş gibi alçaltarak, ama herkesin duyacağı kadar yüksek. "O, Kuran'ı, muranı bilmez. Ciddiye alma bu yeminini." Sonra kendini tutamayıp, omuzları titreyerek kıkırdadı.

Okan, Akif'e ters ters baktı. Gözlerinde, şaka ile karışık gerçek bir sitem vardı. "Elimde kalacaksın şimdi sen," diye mırıldandı. Sonra, hikâyenin gerçek yüzünü anlatma ihtiyacıyla tekrar Vera'ya döndü. Sesini, ortamın gürültüsünde bile net duyulacak şekilde, ciddi bir tona soktu.

"Rasim'in peşindeydik o gece. Sirkeci'de bir mekandaydık, evet. Bu şovcu Akif," diye başını arkadaşına doğru sallayarak işaret etti, "gün boyu bana artistlik yaptı. 'Yalnız gitme Okan, tehlikeli olabilir,' 'Aman dikkat et,' 'Ben de geleyim' bilmem ne... Saçmaladı durdu. Ben en tehlikeli kısmı, Rasim'in teslimatını izlemeyi, tek başıma hallettim. Ama pavyonda... yani o mekânda, takıldığımız bölümde, birilerinin yanımda olup etrafı oyalaması, dikkat çekmemesi gerekiyordu. O yüzden aradım bunu." Başını iki yana sallayarak derin bir iç çekti. "Aramaz olaydım. Hayatımda bu kadar yeteneksiz bir 'oyuncu', bu kadar beceriksiz bir görev arkadaşı daha görmedim. Herkesi kuşkulandırdı resmen."

Akif, bu ağır suçlamalar karşısında hiç oralı olmadı. Rahat rahat, ağzındaki peyniri çiğneyip yuttu. Sonra, rakısından bir yudum alarak cevap verdi, sesi kayıtsız. "Okan'ın aradığı 'profesyonel flörtözlük' bende yok tabii ki. Herkes beyefendi gibi ayaklı kadın mıknatısı değil." Omuz silkti. "Ben işimi yaptım. Kimseye bulaşmadım. Belki de bu yüzden 'sıkıcı' geldi sana."

Okan, bu savunmayı duyunca elini yüzüne kapattı. "Dua et ki şu an alkollüsün," diye hırladı dişlerinin arasından. "Yoksa vallahi, seni kimse elimden alamazdı." Sonra, tüm bu komedinin ardından, gerçekten endişelenmiş gibi, yalvaran gözlerle Vera'ya döndü. "İnanmıyorsun değil mi bu boşboğaza?”

Vera, tek kaşını hafifçe yukarı kaldırdı. O kıvrım hem şüpheyi hem de eğlenceli bir merakı ifade ediyordu. Dudaklarında, tam anlamıyla ortaya çıkmamış bir gülümseme vardı. "Profesyonel flörtözlük derken?" diye tekrarladı, sesi neşeli ve hafif alaycı bir tondaydı. "Bu terimi biraz açar mısın?”

Okan'ın ağzını açıp açıklama yapmasına, hatta nefes almasına fırsat kalmadı. Akif, rakının ve ortamın verdiği rahatlıkla, hemen atıldı araya. Gözlerini kısarak, Vera'ya doğru eğildi, sanki büyük bir sır paylaşacakmış gibi.

"Valla Vera," dedi, sesini gizemli bir tonla alçaltarak, ama herkesin duyabileceği kadar yüksek. "…aklına ne geliyorsa, o işte."

Vera, bu atışmayı izlerken artık kendini tutamadı, yumuşak, içten bir kahkaha attı. İki erkeğin, birbirini bu şekilde dostane bir şekilde köşeye sıkıştırması, ortamın samimiyetinin ve neşesinin bir kanıtı gibiydi.

"Ben anlayacağımı anladım, Akifcim," dedi, sesi hâlâ kahkahasının ılık izleriyle kaplı. "Sen sıkma canını.” Sözleri teselli edici gibi görünse de ardından Okan'a döndüğünde, gözlerinde muzip bir ışıltı belirdi. Ona, yavaş, anlamlı ve tamamen şaka dolu bir göz kırptı. "Bu hesabı sonra seninle ayrıca konuşacağız," anlamına geliyordu bu.

Bu tatlı kaostan sonra, rakılar yudumlanmaya, mezeler tadılmaya devam etti. Ortamdaki samimi gürültü, yeni anıların üzerine serpilecek tuz-biber gibiydi.

Okan, masadaki konuşmanın ara verdiği, yumuşak bir sessizliğin çöktüğü bir anı yakaladı. Yavaşça cebine uzandı. Parmakları, köşeleri yıpranmış, tanıdık sigara paketini buldu. Paketi masanın kenarına koydu, kapağını açtı. İçinden bir sigara çekti, dudaklarının arasına yerleştirdi. Hareketleri ağır, düşünceli, neredeyse törenseldi. Diğer eliyle cebinden çakmağını çıkardı. Başparmağı çarkı çevirdi; küçük, mavi bir alev titreyerek parladı. Alevi, sigarasının ucuna yaklaştırdı. İlk birkaç nefesle, tütünün ucu kızıla döndü, ince bir duman sütunu yükseldi.

Çakmağını masaya bıraktı. Sonra, sigarasından derin, uzun bir nefes çekti. Duman önce ciğerlerinde dolandı, sıcaklığı ve keskin tadıyla bedenini doldurdu. Ardından, başını hafifçe geriye atarak, dumanı yavaş yavaş, kontrollü bir şekilde ağzından ve burnundan salıverdi. Gri, dalgalı duman bulutları, meyhanenin loş, sarı ışığında dans etmeye başladı, sonra hafif bir esintiyle ya da kendi ağırlığıyla dağılıp gözden kayboldu.

Vera, Okan'ın sigarasının dumanını izlerken, içinde de benzer bir dinginlik, biraz da paylaşım arzusu uyandı. Gözleri, masanın üzerinde, Okan'ın yanına bıraktığı açık sigara paketine kaydı.

Yavaşça öne doğru eğildi. İnce, zarif parmakları pakete uzandı, kenarından hafifçe tutup kendine doğru çekti. Paketin içine baktı, bir sigara seçti ve onu dikkatle çıkardı.

Sigarasını dudaklarının arasına yerleştirdi. Sonra, Okan'ın masanın üzerinde duran çakmağına baktı. Ona doğru uzandı, çakmağı aldı, yaktı.

Sessizlikte, Gülriz'in bakışları Okan'ın üzerindeydi. Bir kız kardeşin, ablanın yapacağı gibi; yargılamadan, ama içten bir merakla sordu. "Sen ne zaman başlamıştın sigaraya? Hiç konuştuğumuz oldu mu bunu? Hatırlamıyorum."

Okan, dudakları arasındaki sigarasından derin bir nefes çekti. Dumanı, dudaklarını hafifçe büzerek, düşünceli bir şekilde havaya üfledi. Gri duman, masanın üzerindeki ışığın içinde dalgalandı.

"Konuşmuşuzdur belki..." diye cevap verdi, sesi sigara dumanıyla biraz boğuk çıkıyordu, ama anlatıya hazır bir tonu vardı. Gözleri, sigarasının yanan ucuna, geçmişe dair bir noktaya odaklanmış gibiydi. "Yirmi yaşındayken... İstanbul'a ilk geldiğimde." Bir an duraksadı, sanki o günleri zihninde canlandırıyordu.

"Her şeyi geride bırakmıştım," diye devam etti Okan, sesi biraz daha derine inen, geçmişin tozlu raflarına uzanan bir tondaydı. "Tuttuğum yaslar daha tazeydi. Henüz Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirmemiş, polis okuluna girmemiştim... her şey çok yabancı, çok sert, çok gürültülüydü. İnsanlar, binalar, kurallar... Hepsi üst üste yığılıyordu. Herkes bir yere koşturuyor, yetişmeye çalışıyor gibiydi. Ben de yetişmeye çalışıyordum, ama ayak uydurmak... nefesimi kesiyordu. Kendimi boğuluyor gibi hissediyordum."

Sigarasından derin, uzun bir nefes daha çekti. Bu sefer dumanı, sanki içindeki eski sıkıntıları da dışarı atıyormuş gibi, çok yavaş, kontrollü bir şekilde salıverdi. Duman, masanın üzerinde ağır ağır dağılırken, hikayesine devam etti:

"Sonra bir gün, ders arasında, kantinin arka tarafında... Birkaç sınıf arkadaşım vardı. Onlar da içiyorlardı. Biri, hiçbir şey sormadan, doğrudan bana uzattı. 'Al, dene,' dedi. Başka bir şey demedi. O an... belki de 'hayır' demek için çok yorgundum. Çok yalnızdım. Ya da sadece 'bir şey' yapmak, o küçük gruba, bu şehrin karmaşasına birazcık da olsa dahil olmak istedim. Gerçekten bilmiyorum."

"İlk nefes çok yavandı, tatsızdı. Boğazımı yaktı, öksürttü. Ama... devam ettim. İkincisinde, üçüncüsünde... ciğerlerime dolan o sıcak, keskin duman, dışarı verirken içimdeki o katı, boğucu gerginliğin de bir kısmını alıp götürüyor gibi geldi. Beş dakikalığına da olsa, her şeyi durduruyordu. Koşturmayı, korkuyu, yalnızlığı... Sadece o ana, aldığın ve verdiğin o nefese odaklanıyordun. O koca şehrin, o ağır eğitimin kaosunda, kendime ait küçük, zehirli bir nefes molasıydı."

"Sonra... alıştım. Zamanla iyice yerleşti. Stresli bir sınavdan sonra, bitmek bilmeyen bir nöbetin ardından, zor bir sorgudan çıktıktan sonra, bazı gecelerde... Hep yanımda oldu. Kötü bir alışkanlık, biliyorum. Ama o zamanlar... o ilk gençlik yıllarında, ayakta durmak, hayatta kalmak, kendimi bu düzene bir şekilde bağlamak için tutunduğum küçük, zehirli bir dal gibiydi. Bana ait olan tek şeydi belki de. Şimdiyse bırakamayacağım bir alışkanlık."

Konuyu kapatır gibi, sigarasının ucundaki uzun külleri, kül tablasının kenarına hafifçe vurarak döktü. Kül, küçük bir gri yığın oluşturdu. Sonra, Gülriz'e baktı, yüzünde hafif, biraz hüzünlü, biraz da kabullenmiş bir gülümsemeyle. "İşte böyle başladı. Şimdi de...neredeyse her anda var sanırım, dost ortamında, yoğunluğun içinde bunaldığımda..."

Sesi aniden yumuşadı, tonu değişti. Gözleri, masanın karşısındaki Vera'ya kaydı. Ona baktı, bakışlarındaki geçmişin gölgeleri silinip yerini şimdinin sıcak, derin bir ışıltısı aldı. "...çok güzel, çok yoğun anlardan sonra... Sakinleşmek, o yoğunluğu sindirmek, yeniden nefes alabilmek için."

Vera, bu sözleri duyunca, gözlerini Okan'dan ayırmadı. İçtiği sigaranın dumanı, onun bakışlarına karıştı. Aralarında, geçmişin yalnızlığı ile şimdinin paylaşılmış sıcaklığı arasında köprü kuran sessiz, güçlü bir an geçti.

Vera da sigarasından derin, düşünceli bir nefes çekti. Dumanı, Okan'ın gözlerine doğru bakarak yavaşça salıverdi. Gözlerinde samimi bir merak ve biraz da şefkatli bir sıcaklık vardı. "Yirmilerinin başında nasıl biriydin?" diye sordu, sesi yumuşak. "Çok merak ediyorum doğrusu. O İstanbul'a ilk adımını atan, kantin arkasında ilk sigarasını yakmış genç adam..."

Sorusu havada asılı kalmadan, Akif keyifle araya girdi. Rakının ve ortamın verdiği rahatlıkla, gözleri parıldayarak konuştu. "Hiç merak edilecek bir şey yok, Vera'cım. Şu an ne görüyorsan, aynısıydı. Elini sallayarak, Vera'nın romantik merakını dağıtmaya çalışıyordu. "Çocuk falan gibi düşünme, hiç çocuk gibi değildi. O yaşta bile otuz yaşında gibiydi. Aynı inatçı, aynı kuralcı, her şeyi kitabına göre yapan, hep doğruyu arayan, aynı 'kitap gibi' adamdı."

Bir yudum rakısını içti ve sırıtarak ekledi. "Ha, biraz daha idealistti belki. Dünyayı kurtaracakmış gibi bakardı olaylara. Şimdi biraz daha... nasıl desem, gerçekçi? Yorulmuş? Ama özü aynı. Değişmedi."

Okan, Akif'in bu "övgü dolu" portresini dinlerken, gözlerini devirdi. "Teşekkürler, hayat hikayemi bu kadar güzel özetlediğin için," dedi, alaycı bir tonla. Sonra Vera'ya döndü, bu sefer daha ciddi, daha kişisel bir tonda. "Akif'in dediği gibi çok da farklı değildim belki temelde. Ama daha çok korkuyordum. Daha yalnızdım. Ve her şeyi... daha çok hissediyordum.”

"Resminiz falan yok mu?" diye sordu Vera, sesinde çocuksu bir heyecan vardı. Gözleri parlıyordu, merakla Okan'a bakıyordu. "Polis okulundan, o günlerden...”

Okan, bu beklenmedik istek karşısında hafifçe şaşırdı. Soru dolu, biraz da çaresiz bakışlarını masanın diğer tarafına, Akif'e çevirdi. "11, 12 yıldan bahsediyoruz," dedi, sesinde şüphe vardı. "Cep telefonlarının kameraları bile o zamanlar böyle değildi. Var mıdır sence öyle bir şey, kolayda?"

Akif, tam o anda, sanki bu anı bütün gece beklemiş gibi, birden canlandı. “Tabii ki var!" diye bağırdı, zaferle. Cebinden telefonunu çıkarmaya çalıştı. "Telefonumda hep duran bir fotoğraf var.”

Bu açıklama üzerine, Gülriz de heyecanla yerinden doğruldu. "Allah Allah!" diye lafa karıştı, şaşkın ve biraz da alınmış bir ifadeyle. "Ben hiç haberdar değilim. Böyle bir fotoğrafın varlığından bana niye bahsetmedin?" diye kocasına çıkıştı.

Akif, törensel bir havayla cebinden telefonunu çıkardı. Parmakları ekranda hızla gezindi, galeri uygulamasını açtı, eski bir albüme girdi. "Biraz bekleyin... işte, buldum!" diye zaferle ilan etti.

Ekranı masanın üzerine, herkesin görebileceği şekilde eğdi. Gösterdiği fotoğraf, eski bir dijital kamerayla çekilmiş gibiydi; renkler solgun, kontrast yüksek, ama netti.

Fotoğrafta iki genç adam vardı. İkisi de bariz şekilde çok daha gençti, yüz hatları daha yumuşak, bakışlarında hayatın ağırlığı henüz tam oturmamış, daha çocuksu, daha 'ham' bir ifade vardı.

Okan, fotoğrafta, şimdiki halinin bir taslağı gibiydi. Aynı ciddi ifade, aynı dik duruş... Ama yüzünde şimdiki gibi keskin çizgiler, göz çukurlarında derin izler yoktu. Daha dolgun yanaklı, hatları daha yumuşak ama özünde aynıydı.

Ancak asıl şaşırtıcı olan Akif'ti. Fotoğraftaki Akif, şu an masada oturan, siyah sakallı adamdan neredeyse tanınmayacak kadar farklıydı. Yüzünde tek bir tüy yoktu; pürüzsüz, yuvarlak hatlı, tam bir oğlan çocuğu gibiydi. Çok daha zayıftı, omuzları daha dardı. Gözlerinde ise, şimdiki neşeli, biraz kaygısız ifadenin aksine, bir tür tedirginlik, belki de ürkek bir merak vardı.

Vera, fotoğrafa uzun uzun baktı, gözleri iki genç yüz arasında gidip geldi. "Vay canına..." diye mırıldandı, hayretle. "Ne kadar küçüksünüz. Özellikle sen, Akif! Seni neredeyse tanıyamadım!"

Gülriz de eğilip baktı ve kocasının bu halini görünce kahkahayı patlattı. "Aman Allahım! Bu kim?”

Akif, biraz mahcup, biraz gururlu bir ifadeyle sırıttı. "E, ne yapalım, zamanla adam olduk işte. Okan zaten hep aynıydı, ben biraz... geliştim."

Okan ise, kendi gençlik halini görünce içini garip bir duygu kapladı. O ciddi, her şeyi kuralına göre yapmaya çalışan genç adam... Ne çok şey yaşamıştı o günlerden beri. Hafifçe gülümsedi, bu sefer daha içten. "Evet," dedi, sadece.

Sonra, gözleri Vera'ya kaydı. Onun, geçmişine, o soluk fotoğrafın içindeki adama bu kadar ilgiyle bakması, içinde tuhaf bir sıcaklık yarattı. Sanki Vera, sadece şimdiki Okan'ı değil, onun geçmişteki her halini de merak ediyor, kabul ediyordu. Bu düşünce, onu derinden etkiledi.

Vera, merakla Gülriz'e döndü. Gözleri, Akif'in o toy, bıyıksız haline bakıp tekrar Gülriz'in yüzüne kaydı. "Peki siz Akif'le ne zaman tanıştınız bu durumda?" diye sordu. "Bu fotoğraftan sonra o halde?”

Gülriz, rakısından keyifli bir yudum alarak cevap verdi. Yüzünde, tatlı bir anıyı hatırlamanın verdiği sıcak bir gülümseme vardı. "Hayır, tam da o haliydi... ya da çok da farklı değildi. Fotoğraftan birkaç yıl sonrasıydı. Akif artık sokaktaydı, sahada çalışıyordu ama hâlâ o 'acemi polis' havasından tam kurtulamamıştı.”

Bir an düşündü, gözleri uzaklara daldı. "Tanıştığımızda ikimiz de yirmi dört yaşındaydık. Bir arkadaşın doğum günü partisinde. O, biraz ciddi, biraz da böyle... içine kapanıktı. Ben ise tam tersine çok konuşkan, herkesle kaynaşan biriydim. Sanırım ona üzülmüştüm biraz," diye ekledi, şaka ile ciddiyet arası bir tonla, Akif'e göz kırparak.

Akif, bu yorumu duyunca burun kıvırdı. "Üzülme falan yoktu canım. Sen benim çekici, gizemli havama kapıldın da farkında değilsin."

Gülriz, bu savunmayı duymazdan gelerek devam etti: "Dört sene sonra da evlendik zaten. Çok uzun sürmedi. Yani tanıştığımda, o fotoğraftaki çocuktan çok da uzaklaşmamıştı aslında.”

Vera, bu hikayeyi dinlerken yüzünde samimi bir tebessüm vardı. "Demek sizin hikayeniz de o 'acemi polis' günlerine dayanıyor. Çok tatlı."

Okan da onaylar gibi başını salladı. "Evet, Akif o partide öyle bir köşede çekingen çekingen oturuyordu, Gülriz onu sosyal hizmet vakfından kaçmış bir yetim sanmıştı herhalde.” Kayıtsızca tabağındaki karidesi attı ağzında. “Dimi Gülriz?”

"Yok artık!" diye güldü Akif, ama yüzü hafifçe kızarmıştı. "Öyle bir şey yok. Ben stratejik olarak gözlem yapıyordum."

Gülriz, "Tabii canım, öyleydi," diye karşılık verdi, gözlerini devirerek. Masadaki herkes gülümsüyordu.

Sohbet, bu şekilde tatlı tatlı, anılar ve kültürler arasında gezerek devam ediyordu. Ancak masada, alkolün sınırını çoktan ve farkında olmadan geçmiş biri vardı: Akif. Genç adam, alkolün kendisine pek yaramadığını, çabuk etki ettiğini bildiği halde, bu geceki rahatlamış, keyifli havaya kendini fazla kaptırmış ve bünyesine ağır gelecek bir miktar rakıyı mideye indirmişti.

Konu yeniden ilişkilere, farklı yaklaşımlara gelmişti. Akif, bir ara, koyu, artık iyice buğulanmış gözlerinde sarhoşluğun kontrolsüz parıltılarıyla, karşısında oturan Vera'ya baktı. Dilinin döndüğünce, zihnindeki bulanıklığı zorlayarak sordu. "Fransızlar ilişkiyi bizden daha mı rahat yaşıyor, yoksa biz her şeyi olduğu gibi onu da mı abartıyoruz?"

Gülriz, onu onaylar gibi, iç çekti. "Bizde her şey ya çok anlam yüklü oluyor ya da çok sorunlu. Ortası, sade 'gündelik'i pek bilmiyoruz sanki."

Vera, kadehini masada yavaşça, düşünceli bir ritimle çevirirken cevap verdi. Sesi sakin, analitikti.
"Orada ilişki... daha gündelik bir şey. Hayatın bir parçası, evet. Ama hayatın kendisi, merkezi asla değil.”

Okan, bu "gündelik" tanımına hafifçe burun kıvırdı, gözlerini kısarak sordu: "Gündelik derken? Nasıl yani?"

Vera, doğal, rahat bir tavırla, konuşurken kimseye özellikle bakmıyor, sanki genel bir gözlemi paylaşıyordu. "Akşam birinin evinde kalmak... büyük bir karar, büyük bir adım sayılmaz. Sabah birlikte uyanmak da otomatikman bir sorumluluk, bir bağ, bir gelecek vaadi değildir dolayısıyla."

Bu cümle, masaya ağır, keskin bir nesne gibi sessizce oturdu. Havayı bir an için değiştirdi.

Gülriz, bu sessizliği, anlayışla dolu yumuşak sesiyle bozdu. "Bizde o iki şey çok karışıyor işte," dedi. "Fiziksel yakınlıkla duygusal sadakat, anlık olanla ömürlük olan... Ayrıştıramıyoruz.”

Vera başını salladı. "Evet. Sizde yatak... çok hızlı anlam kazanıyor. Hemen ardından sorumluluk ve vaat getiriyor. Oysa orada, o sadece... bir eylem."

Akif, bulanık bir gülümsemeyle tekrarladı: "Orada? Orada nasıl yani?"

Vera, bir an düşündü, doğru kelimeleri arar gibi. "Orada yatak... daha çok günlük hayatın bir uzantısı. Yemek yemek, sinemaya gitmek gibi. Özel, ama hayatı alt üst edecek kadar kutsal veya karmaşık değil."

Okan'ın kaşları biraz daha çatıldı. "Yani... duygusuz mu?" diye sordu, sesi biraz daha sert. "Mekanik mi? Anlamsız mı?"

Vera hemen cevap vermedi. Gözlerini, masanın üzerindeki buz kovasına dikti. İçindeki buzların eriyip suyla karıştığını izler gibiydi. Dudaklarındaki hafif büzülme, düşünceli bir ifadeye dönüştü. "Hayır," dedi nihayet, net bir şekilde. Sesinde bir savunma değil, açıklama vardı. "Duygu var. Ama daha... yüzeysel. Daha 'ana odaklanmış. Geleceği, 'sonrasını', toplumsal sorumlulukları düşünmeden. O anın verdiği haz, paylaşım, bağ... yeterli."

Bu sırada Akif, konuşulanların yarısını neredeyse anlamıyordu. Zihni, rakının etkisiyle iyice bulanıklaşmış, sesler birbirine karışıyordu. Bu bulanıklık, beraberinde her zamanki düşüncesiz, patavatsız halini de getirmiş olmalıydı. Geçenlerde Okan’dan Vera’nın eski sevgilisi Leo’ya dair dinlediği hikaye de bilinçaltında belirgin bir yer etmişti anlaşılan. Çünkü düşünmeden, filtresiz, doğrudan Vera'ya soruverdi. "Sen de öyle mi yaşadın?"

Soru, odadaki tüm o sakin, analitik havayı aniden delip geçti. Sade, merak dolu, ama aynı zamanda son derece kişisel ve sınırları zorlayan bir soruydu. Gülriz, şaşkınlıkla kocasına baktı. Okan'ın yüz ifadesi dondu, gözleri aniden keskinleşerek Akif'e, sonra Vera'ya kaydı.

Vera, bu ani, ham soru karşısında bir an afalladı. Rakı kadehi elinde hareketsiz kaldı. Tüm masanın dikkati üzerindeydi. Bir an için cevap vermek istemedi. Ama sonra, kendi kültürünün bir parçası olan, geçmişinin saklanacak bir şey olmaması gerektiğine dair derin inancı ağır bastı. Gözlerini, masanın üzerindeki rakı kadehine dikerek, sakin ama net bir tonda konuşmaya başladı.

"Yani..." diye başladı, kelimeleri tartarak. "Özellikle daha gençken, daha toyken... Hayat çok hızlı akıyor, her şey bir deneyim, bir keşif gibi hissediliyordu. Derinlikli, karmaşık, uzun vadeli bağlar aramıyorken... Evet. Belki de öyleydi. O zamanlar için doğru olan buydu."

Gülriz, araya girmek, belki konuyu değiştirmek için dilinin ucuna gelen sözleri yuttu. Vera'nın devam edeceğini, bu anın onun kontrolünde ilerlemesi gerektiğini hissetti. Yeşil gözleri buğuluydu; rakının etkisi ve bu samimi, savunmasız anın getirdiği duygusal yük, onu da etkilemişti. Sadece dinledi.

"İnsan biriyle birlikte olur... Sonra herkes kendi evine, kendi düzenine, kendi hayatının o günkü ritmine döner. Ertesi gün yine görüşürler, belki görüşmezler. 'Peki şimdi ne olacak?' 'Bu ilişki nereye gidiyor?' gibi sorgulamalar olmaz. O an, sadece o an içindir. Üzerine fazla bir şey, fazla bir anlam, fazla bir beklenti yüklenmez. Bu bir anlaşma değil, bir paylaşımdır."

Okan, bu kez konuştu. Sesi, odanın sessizliğinde bir cam kırılışı kadar netti, ama tonu alçak, neredeyse bir fısıltı kadar hafifti. İçinde derin bir anlama arzusu vardı. "Bu yeterli mi peki?"

Vera, bu sefer omuz silkmedi, kaçamak bir hareket yapmadı. Başını tamamen kaldırdı ve doğrudan Okan'a baktı. Gözleri, loş ışıkta mavi bir derinlik gibi parlıyordu. İçlerinde geçmişin yansımaları, pişmanlıklar değil, sadece tecrübeler vardı. Ve şimdi, şu anın getirdiği berrak bir bilgelik. Onun, bu itiraflardan dolayı kendisine karşı değişmeyeceğine, onu yargılamayacağına dair sarsılmaz bir güveni vardı. Sonuçta, Okan onun kim olduğunu, nereden geldiğini, hangi kültürün içinde büyüdüğünü biliyordu. Bu güven, sesine de yansıdı.

"Bir noktaya kadar, evet, yeterli geldi," dedi dürüstçe, yumuşak ama kararlı. "O anın saf heyecanı, iki insanın birbirini keşfetmesi, bedenlerin ve zihinlerin buluşması... Bazen, o başlı başına çok kıymetli ve yeterli bir deneyim olabiliyordu. Ama şimdi..." Duraksadı, gözlerini Okan'ın gözlerinden ayırmadan. "Şimdi 'aidiyet' hissinin ne kadar kıymetli ne kadar nadir bir şey olduğunu çok daha iyi anlıyorum. Anlık heyecanlar, yıldız kaymaları gibidir; anlık bir parıltı sonrası…karanlık. Güzel, büyüleyici, ama geçici. Huzur ise... aynı kişinin yanında, güvenle, sükunetle, her sabah uyanma ihtimalinin verdiği o derin, köklü, sarsılmaz güven... İşte bunlar, çok daha zor elde edilen, çok daha derin, çok daha değerli şeyler." Aralarındaki ilişkiye, Okan'a duyduğu bağlılığa ve minnettarlığa ithafen, dudaklarında yavaşça, içten, ışıltılı bir gülümseme belirdi. Bu gülümseme, sadece dudaklarda değil, gözlerinde, tüm yüz hatlarında parlıyordu.

Okan, Vera'nın hayatındaki ilk erkek olmadığının gayet farkındaydı. Hatta, Türkiye'deki pek çok kadından çok daha 'deneyimli' olduğunu, farklı bir kültürel bağlamda, farklı özgürlüklerle yetiştiğini de biliyordu. Ancak bu bilgi, diğer birçok Türk erkeğini tetikleyebilecek o kıskançlık, ego çatışması veya mülkiyetçi kaygıya dönüşmemişti onda. Onun için kadın da erkek kadar özgürdü; bedeni, geçmişi, seçimleri kendisine aitti. Üstelik, Avrupa'daki ilişki dinamiklerinin birçok açıdan daha doğrudan, daha 'an' odaklı ve üzerine ağır toplumsal anlamlar yüklenmeden yaşanabildiğini anlıyordu. Bazen bu düşünce zihninin bir köşesinde sessizce belirir, onda bir huzursuzluk değil ama kısa bir farkındalık yaratırdı; sonra, Vera’yla kurduğu bağın ağırlığı, her şeyi yine olması gereken yerine oturturdu. Yine de arada sırada, böyle küçük sorular veya konuşmalarla, genç kadının derinlerdeki niyetlerini, aslında ne aradığını anlamaya çalışıyordu. Bunu, kaba, iğneleyici veya sorgulayıcı bir tavırla değil; daha çok, onun dünyasının sınırlarını, beklentilerini keşfetme, onu gerçekten tanıma isteğiyle yapıyordu.

Vera'nın, hâlâ heyecana, yeni deneyimlere ne kadar açık olduğunu biliyordu. Buna rağmen, şimdi bu 'ev' hissini, bu aidiyet duygusunu bulmaktan ve onu ifade etmekten duyduğu memnuniyet, Okan'ın içini ısıtıyor, onu tatmin ediyordu. Bu, onun için bir güven işaretiydi. Zaten kendi kurdukları ilişki, 'rutin' veya 'gündelik' kelimelerinin tam zıttıydı. İkisi de birbirini delicesine arzuluyordu, tensel olarak inanılmaz bir uyum ve tutku içindeydiler. Vera için Okan, daha önce yaşadığı hiçbir erkeğin olmadığı kadar yeterliydi; her anlamda. Bu, sadece fiziksel bir uyum da değildi; zihinsel bir yakınlık, birbirini anlama ve tamamlama hissiydi. Bu yüzden geçmiş, Okan için sadece Vera'nın bugünkü halini şekillendiren bir arka plan perdesiydi. Asıl odaklandığı, onunla kurdukları 'şimdi' ve birlikte inşa ettikleri, belirsiz ama güven dolu 'gelecekti'.

Vera'nın sesi masanın üzerine, yemeklerin buğusu ve mum ışığının titreşimi arasına, sakin ve berrak bir nehir gibi aktı. Rakı bardağının kenarını hafifçe dudaklarına değdirdi, ardından içindeki anason kokulu sıvıdan derin bir yudum aldı. Bardağı usulca masaya koyarken, gözleri bir an derin düşüncelere daldı, sanki sözcükleri zihninde yeniden tartıyordu.

Oluşan ağır sessizliği Gülriz'in keskin ve biraz da alaycı sesi böldü. Şimdi, tüm dikkat Vera'ya ve Okan'a çevrilmişken, gözlerini kocası Akif'e dikti. "Kıza her şeyi anlattırdın madem, sıra sizde. Herkes geçmişini anlatsın o zaman. Hadi, dökül bakalım Akif." dedi sert sert.

Akif, bu direkt ve beklenmedik saldırıyı anlayacak durumda değildi. Sarhoşluğun verdiği sersemlikle, Gülriz'e anlamsız, sadece şaşkın bir gülümsemeyle baktı. "Neyi döküleyim canım?" diye mırıldanacak oldu, ama kelimeler ağzında düzgün çıkmadı.

Okan, ortamın yeniden gerilebileceğini hissetti. Hem Gülriz'i yatıştırmak, hem de Akif'in saf halini korumak için hemen araya girdi. Sesi sıcak, dostane ve ikna ediciydi. Gülriz'e döndü, ona doğru hafifçe eğildi.

"Gülrizcim," dedi, yumuşak bir tonla. "Akif'in ilk sevgilisi de ilk aşkı da son aşkı da sensin. İnan bana. Seni gördü, başka da kimseyi görmedi gözü. O kadar basit ve o kadar derin ki bu... Onun için hayat, seninle tanıştığı anla ikiye ayrılmıştır: Gülriz'den öncesi ve Gülriz'den sonrası. Öncesi boşluk, sonrası sensin."

Gülriz, Okan'ın tatlı dilli açıklamasıyla biraz yumuşamış görünse de, içindeki ukde tamamen dağılmamıştı. Akif'in Vera'yı sıkıştırmasına içerlemiş ve şimdi bu "kadın birliği" duygusundan güç alarak, karşısındaki iki erkekten hesap sormak istiyordu. Bu yüzden, tek kaşını yukarı kaldırarak, şimdi Okan'a anlamlı, sorgulayıcı ve biraz da meydan okuyan bir bakış attı.

Tam o sırada, Vera'nın yüzünde de Gülriz'inkine benzer bir diklik, bir dayanışma ifadesi belirmeye başladı. İki kadının bakışları, masanın üzerinde buluşup, sanki sessiz bir ittifak kuruyor gibiydi.

Okan, bu gelişmeyi anında fark etti. İki tarafı da idare etmeye çalışırken, şimdi hedef tahtasına kendisi oturmuş gibiydi. Hemen savunmaya geçti. İki kadına, özellikle de Gülriz'e dönerek, elleri havada, masumiyetini göstermek ister gibi bir jest yaptı. "Niye öyle bakıyorsunuz? Bakmayın öyle. Konuyu açan ben miyim?”

"Değilsin ama," diye karşılık verdi Gülriz, sesinde tamamen yumuşamış bir ton yoktu. Hâlâ meydan okuyucu, hatta biraz da zorlayıcı bir tavrı vardı. "Madem ortada bir 'geçmişlerimizi dökme' sohbeti var, burada sen de varsın. O zaman sen de katılacaksın tabii. Herkes anlatıyorsa."

Okan, bu direkt çağrıya karşılık olarak hafifçe gülümsedi. Yüzünde masum, neredeyse çocuksu bir ifade belirdi. Ellerini açarak, "Benden ne istiyorsunuz ki?" der gibiydi.

"Benim kadersiz, hüzünlü geçmişim," diye başladı, sesi biraz daha yumuşak, içten bir tona bürünmüştü, "bu masadaki herkesin malumu Allah aşkına. Daha ne duymak istiyorsunuz?" Bir an durdu, gözlerini masadakilerin yüzünde gezdirerek. Sonra, samimi, biraz da kendisiyle alay eder gibi devam etti: "Ben... dümdüz, sade, ama derinlik ve bağlılık arayan bir adamım. Yüzeysel ilişkiler, kısa hikayeler... Onlar bana hiç uymadı. Hep aradığım şey, bir insanın içine bakabilmek, orada bir şeyler inşa edebilmekti.

Sonra, sanki asıl konuya, masanın başlangıç noktasına dönmek ister gibi, sözlerini toparladı. Hafifçe öne eğildi, bakışları bir an Vera'nın yüzünde gezindi – onun daha önce anlattığı, daha özgür ve deneysel ilişkilere atıfta bulunarak. "Saygı duyabilirim bu yaşam tarzına," dedi, her kelimeyi terazi kefelerine bırakır gibi özenle ve saygıyla seçerek.

"Ama," diye devam etti, içten bir samimiyetle, "bir yanıyla da hiç anlayabildiğim bir şey değil." Omuzlarını hafifçe silkti, bu anlaşmazlığın kişisel olduğunu ima edercesine.

"Çok gençken, hatta ergenken bile," diye ekledi, sanki kendi gençliğini hatırlayarak, "böylesine hareketli, yüzeysel ilişkilere dayalı bir hayata ilgi duymadım. Gözüm hep daha derinde, daha kalıcı olan bir şeydeydi." Sesinde bir özlem, belki de biraz yalnızlığın verdiği bir burukluk vardı.

"Diyorum ya. Ben hep... derinlik peşindeydim," diye bitirdi, sözlerini vurgulayarak.

Sesi gergin ya da savunmacı değil, sadece kendi hakikatini ifade eden, dingin bir samimiyetle doluydu. Masadaki diğer üç çift göz, ona odaklanmıştı. Mum alevleri, onun yüzündeki kararlı ifadeyi dans eden gölgelerle vurguluyordu.

"Yine de işte bana yadırganması gereken bir şeymiş gibi gelmiyor. Türkiye'deki pek çok insana ters gelebilir anlatacağım bakış açısı," diye devam etti, bakışları sırayla Akif, Gülriz ve Vera'nın yüzünde gezindi. "Hem bazı kadınlara, hem de bazı erkeklere. Çünkü kalıplar, beklentiler çok katı. Ama bence bunun kökü kesinlikle yetiştirilme tarzında." Omuzlarını, kadere ya da anlaşılmazlığa bir cevap verircesine hafifçe silkti.

"Biz üç erkek kardeştik," dedi, bir an için çocukluk evinin koridorlarında dolaşan hayali görüntüleri izler gibiydi. "Ama annem bizi hiçbir zaman 'paşa' gibi, erkek olduğumuz için her şeyi hak ettiğimiz, her şeyi yapabilecekmişiz gibi büyütmedi. Aksine... bize bir kadına, bir insana nasıl saygıyla, anlayışla davranılır, onun doğrusunu gösterdi. Yaparak, yaşayarak öğretti."

Bir an sustu, rakısından bir yudum daha aldı. İçkinin serinletici yakıcılığı boğazından aşağı inerken, devam etti: "Günahım kadar sevmesem de babam da aynı mantalitedeydi. Sertti belki, az konuşurdu, ama temelindeki saygı aynıydı. Dolayısıyla," diye bitirdi, hafif bir tebessümle, "sanırım biz bir 'Türkiye gerçeğinden biraz uzakta, kendi küçük adacığımızda büyüdük."

Sessizlik, Okan'ın sözlerinin ağırlığını taşıyarak masayı doldurdu. Sanki her kelime, masanın üzerindeki yemek buğusuna karışmış, havada asılı kalmıştı. Mum ışığı yüzlerde titriyor, derin düşüncelerin gölgelerini oynatıyordu.

Herkes kendi içine dönmüştü. Akif, belki de kendi yetiştirilişini veya çevresindeki başka örnekleri düşünüyordu, gözleri bardağının kenarına dikilmişti. Gülriz, hafifçe başını eğmiş, Okan'ın "kadına nasıl davranılır" sözlerini zihninde tartıyor, belki de kendi anneliğini veya tanık olduğu bin bir türlü ilişki biçimini gözden geçiriyordu. Vera ise Okan'a bakıyordu; partnerinin bu sakin güvenini, köklerine olan sadakatini bir kez daha görüyor ve içinde bir sıcaklık, bir gurur hissediyordu.

Okan’ın, rakının içinde yaktığı sinsi ateşin ve meyhanenin kalabalıktan yoğunlaşmış havasının etkisiyle yanakları iyice kızarmıştı. Cildi, alkolün sıcaklığıyla gerilmiş, nabzı şakaklarında hafifçe atıyordu. Derin bir nefes almak, biraz serinlemek için masanın üzerine eğildi. "Elimi yüzümü yıkayıp geleceğim," diye mırıldandı, sesi biraz kalınlaşmış, rakının ağırlığını taşıyordu. Gözleri, bir an için masanın karşısındaki Vera'da takılı kaldı. Onun, tüm bu samimi itiraflar ve kültürel tartışmalar ardından daha da parlayan, bilge ve bir o kadar da cazibeli halini gördü. Sonra, yerinden kalkmak için hareketlendi.

İskemlesini, metal ayaklarının betona sürtünmesiyle çıkan gıcırtılı bir sesle geriye itti. Ayağa kalktığında, bacaklarındaki hafif sersemliği ve vücudunun alkole verdiği o yumuşak, gevşek tepkiyi hissetti. Loş koridorda ilerlerken, duvarlardaki sarımsı, soluk boyalar ve tek tük asılı tabelalar bulanık bir şerit gibi yanından geçti. Tuvaletlerin olduğu kapıya ulaştı, iterek içeri girdi.

İçerisi, meyhanenin gürültüsünden uzak, görece tenha ve serindi. Havada, dezenfektan ve sabunun keskin kokusu vardı. Doğrudan lavaboya yöneldi. Musluğu sonuna kadar açtı; su, soğuk ve gürül gürül aktı. İki avucunu doldurup yüzüne çarptı. Suyun keskin serinliği, alnında, yanaklarında ve ensesinde anlık bir şok etkisi yarattı. Gözlerini kapadı, bir an suyun bu ferahlatıcı dokunuşuna teslim oldu. Alkolün dağıttığı zihninde geçici bir berraklık, teninde ise hoş bir ferahlık hissetti. Alkol direnci yüksekti, evet, ama bu gece sıradan bir içki gecesi değildi. O da Akif gibi biraz fazla içmiş olmalıydı.

Başını kaldırıp aynaya baktı. Saçlarının önüne düşen birkaç ıslak tutam, alnına yapışmıştı. Yüzü yorgun ama aynı zamanda bir rahatlamanın, bir tatminin izlerini taşıyordu. Sol elmacık kemiğinin üzerindeki morluk iyileşmeye yeşillenmeye başlamıştı. Ama bal rengi gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Tam o sırada, aynanın yansımasında, kapı eşiğinde hareketsiz duran bir siluet gördü. Yavaşça, neredeyse temkinli bir şekilde arkasını döndü.

Vera, erkekler tuvaletinin girişinde, sırtını kapı pervazına yaslamıştı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, ona bakıyordu. Üzerindeki beyaz, dökümlü gömlek, loş koridor ışığında hafif bir ipeksi parıltı yayıyordu.

Yüzünde, sadece ikisinin anlayabileceği bir sırrı taşıyan, hem oyunbaz hem de derinden, tehlikeli derecede cazibeli bir gülümseme vardı. Çarpıcı mavi gözleri Okan'ı baştan aşağı, yavaş ve anlamlı bir şekilde süzdü.

"Ne oldu?" diye fısıldadı Vera, sesi koridorun tuhaf sessizliğinde kristal bir çıngırak gibi çınladı. "Seni bir ateş bastı sanki. Kaçtın gittin. Yoksa masada söylediklerim mi rahatsız etti?"

Okan, onun bu açık sözlü, meydan okuyan, her şeyi dolambaçsız yaşayan haline içten içe gülümsedi. Bu, Vera'ydı işte. Sınırları zorlayan, doğrudanlığı bazen ürkütücü olabilen, ama hep gerçek olan. Oyuna katılmaya karar verdi. "Sen öyle 'tek gecelik', 'yatak matak', 'gündelik ilişki' deyince öyle oldu işte," diye karşılık verdi, sesinde aynı oyunbaz ton vardı, ama gözlerinin derinliklerinde, masada başlayan ve şimdi burada, bu kapalı alanda doruğa çıkan ciddi, yakıcı bir kıvılcım parlıyordu. “Merak mı, başka bir şey mi, bilemedim.”

"Yapma ya," dedi Vera, hafif, alaycı bir tonla. "Peki, senin o meşhur 'profesyonel flörtözlüğünü' ne yapacağız? Böyle bir namın var, belli ki.”

Onun da lafı bir koz gibi masaya sürmesi, Okan’ın dudaklarının kenarında istemsiz bir tebessüm yarattı. Gözlerinde o tanıdık, hafif meydan okuyan ışıltı vardı. “Var mı, yok mu?” dedi Okan, sesinde oyunbaz bir rahatlıkla. “Onu sen söyleyeceksin.”

“Hayır,” dedi, başını hafifçe yana eğerek diliyle dudaklarını ıslattı Vera. “Sen anlatacaksın. O gizli görevlerde neler olduğunu… kimleri o numaralarınla etkilediğini.”

Bu, kıskançlıktan doğan bir soru değildi. Ne öfke vardı içinde ne de gerçek bir huzursuzluk. Vera sadece, aralarındaki o ince gerilim çizgisini parmaklarıyla yokluyor, küçük bir oyunu bilerek sahneliyordu. Okan bunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden savunmaya geçmedi; aksine, o hafif gerilimin tadını çıkardı.

Okan omuz silkti, sesi umursamaz gibi ama bakışı fazlasıyla netti. “Valla kim neyden etkilenir bilmiyorum,” dedi. Sonra bakışlarını Vera’nın gözlerinde sabitledi, gülümsemesi bir anlığına ciddileşti.
“Benim etkilemek istediğim tek kadın şu an karşımda duruyor.”

Bu cevap Vera’nın hoşuna gitmişti; hatta beklediğinden daha çok. Ama bunu hemen ele vermedi. Sadece dudaklarının kenarında beliren küçük gülümsemeye izin verdi, bakışlarını kaçırmadan.

“Çok oyunbazsınız, Başkomiserim,” dedi hafif bir kahkahayla. Adımını içeri atarak kapının hemen içinde durdu. Şimdi aralarında sadece birkaç adım, daracık bir tuvaletin boşluğu vardı. Okan'ın geri çekilecek yeri yoktu.

"Burası erkekler tuvaleti," diyecek oldu Okan, bir an için sosyal normları, makul olanı hatırlatmaya çalışarak, ama cümlesini tamamlayamadı.

Çünkü Vera, onun sözünü kesercesine, ani ve kararlı bir hareketle döndü. Koridora açılan ana kapıyı sertçe itti. Ardından elini uzatıp mandalı hızla aşağı iterek kilitledi. Geri döndü, Okan'a baktı. Yüz ifadesi artık sadece oyunbaz değil, aynı zamanda meydan okuyan, kontrolü ele aldığını gösteren bir hal almıştı. "Artık değil,"

Sonra, yavaş, ama son derece kararlı adımlarla ona doğru ilerlemeye başladı. Her adım, aralarındaki mesafeyi azaltırken, gerilimi katlanarak artırıyordu. Yaklaştıkça konuştu, sesi bu kez biraz daha ciddi, altında bir sınav, bir merak ve belki de biraz korku yatıyordu, deminki konuya geri döndü.

"Bana bak ciddi soruyorum. Hiç çaktırmıyorsun ama... Geleneksel Türk erkekleri gibi alınmıyorsun değil mi laflarıma? Benim nasıl bir kültürde büyüdüğümü biliyorsun sonuçta. Geçmişim... farklı. Daha özgür. Belki size daha yüzeysel, daha duygusuz görünebilir."

İşte Okan'ın tüm gece, belki de bilinçaltında anlamak istediği, üzerine düşündüğü şey tam da buydu. Vera, durduğu yerde duramayan, her şeyi en net, en yalın haliyle ortaya koyan, geçmişiyle yüzleşmekten korkmayan bir kadındı. Bu hali, onu hem çıldırtıyor, hem korkutuyor hem de inanılmaz derecede büyülüyordu.

"Bilmem ki," dedi Okan, oyunu sürdürerek, başını hafifçe yana eğip düşünüyor gibi yaptı. Ama bakışları Vera'nın kırmızı rujlu dudaklarındaydı, onların hareketini, anlamını izliyordu. "Kıskanıyor muyum sence ben seni?”

Vera, bir adım daha yaklaştı. Artık aralarında bir karış mesafe bile yoktu. Okan’ın nefesinin sıcaklığını, rakı ve sigaranın karışık kokusunu, altındaki ona özgü o temiz, keskin notayı hissedebiliyordu. Başını hafifçe yana eğdi, Okan’ın gözlerinin derinliklerine bakarak.

“Kıskançlık,” dedi yavaşça, kelimeyi ağzında döndürür gibi. “Senin lügatinde olan bir kelime değil, Okan. Sen, sahip olmak için değil, anlamak için bakarsın. Geçmişimdeki o adamlar… onlar hikayenin sadece birer cümlesiydi. Belki bir paragraf. Ama sen…” Elini yavaşça kaldırdı, parmak uçlarını Okan’ın hâlâ nemli, soğuk yanağına dokundurdu. Temas, elektrik gibiydi. “…sen bütün bir bölümsün. Belki de kitabın kendisi.”

Okan, bu dokunuşla birlikte gözlerini kapadı bir an. Vera’nın parmaklarının serinliği, yüzündeki alkol sıcaklığını dindiriyor, ama içindeki ateşi daha da körüklüyordu. “Peki ya o ‘anlar?” diye fısıldadı, gözlerini açtığında bakışları bulanıklaşmıştı. “O anlık, sorumsuz, sadece ‘şimdi’ için olanlar… Onlar hiç mi iz bırakmadı? Hiç mi ‘keşke’ dedirtmedi?”

Vera’nın dudaklarında, acı ve tatlı karışımı bir gülümseme belirdi. “İz bıraktılar elbette. Her deneyim iz bırakır. Ama ‘keşke’ler… hayır. Onlar, o zamanın beni için doğru olan şeylerdi. O ‘an’lar olmasaydı, belki de şu an burada, senin karşında, aidiyetin ne demek olduğunu bu kadar net bilen biri olamazdım. Onlar, beni bugüne getiren yollardı. Varış noktası değil.”

Okan, bu sözlerle derin bir nefes aldı. Onun geçmişini değil, o geçmişin onu nasıl şekillendirdiğini görüyordu. Ve şekillendirdiği bu kadın, şu an onun karşısındaydı.

“Peki şimdi?” diye sordu Okan, sesi artık daha yumuşak, daha açık. “Burada, bu kapalı kapılar ardında… Bu senin için ne? Bir ‘an’ mı? Yoksa…”

Vera dudakları Okan’a yaklaşmadan önce durdu. “Bu, sadece bir an değil,” dedi. “Bu… yanında durmak. Yanında kalmak. Yarınları bile seninle düşünmek. Ait olduğun bir yere kök salmak.”

Vera'nın sözleri, Okan'ın yüreğini derinden okşamıştı. Dudaklarına, istemsiz, geniş ve içten bir tebessüm yayıldı.

"Şimdi," dedi Vera, gözlerinde ışıl ışıl yanan, derin ve davetkar bir mavilikle. O mavilik, Ege'nin en berrak suları gibiydi; insanın içine çekmek, kendini bırakmak istediği cinsten. "Kelime oyunlarını, analizleri, geçmişi ve geleceği bıraksak da... Başka oyunlar oynasak olmaz mı?" Sesini bir ton daha alçalttı, fısıltıya yakın, ama her hecesi net ve vurguluydu. "Sözlü değil. Fiziksel."

Daha fazla konuşmaya, tartışmaya, mantık yürütmeye fırsat bırakmadı. İki elini Okan'ın göğsüne, omuzlarına koydu. Hafifçe ama son derece kararlı bir baskıyla onu geriye, soğuk, pürüzlü fayans duvara doğru itti. Hiç tereddüt etmeden, alkolün verdiği bulanık cesaretin ve kendi doğasının yarattığı o saf, pervasız arzunun gücüyle, dudaklarını Okan'ın dudaklarına bastırdı.

Bu, sıradan bir öpücük değildi. Bu bir ilan, bir sahiplenme ve cevap bekleyen, meydan okuyan bir soruydu. Okan, ilk anda, bu ani fiziksel saldırıya karşı şokla irkildi, bedeni gerildi. Ama bu, bir saniyeden kısa sürdü. Sonra, tüm kaslarındaki direnç eridi, zihnindeki tüm sesler sustu ve kendini ona bıraktı. Elleri, neredeyse refleksle, Vera'nın ince belini, ardından sırtının kıvrımını kavradı ve onu kendine doğru, daha da yakına çekti.

Öpüşleri bir açlık, bir susuzluk gibiydi. Diller, dişler, nefesler birbirine karıştı. Alkolün keskin, anasonlu tadı, Vera'nın tenindeki parfümünün hafif, çiçeksi kokusu ve Okan'ın kendi parfümünü temiz kokusu. Hepsi birbirine karıştı, tek bir koku, tek bir tat haline geldi. Okan'ın elleri Vera'nın sırtında gezindi, beyaz gömleğin ince kumaşının altındaki omurgasının kıvrımlarını hissetti. Vera'nın elleri ise Okan'ın saçlarına daldı, ensesini, kulak arkasını okşadı, onu kendine daha da yaklaştırmak için hafifçe çekti.

Zaman, anlamını yitirdi. Birkaç saniye mi, bir dakika mı, daha fazla mı, bilinmez. O küçük, yalıtılmış tuvalette, dünyanın tüm karmaşası, tüm kuralları, tüm geçmişi ve geleceği silinip gitmişti. Sadece onlar vardı. İki beden, iki nefes, iki kalp atışı.

Sonra, akciğerleri yanarcasına, ciğerlerine hava girmesi için zorunlu olarak ayrıldılar. Ama tamamen değil. Alınları hâlâ birbirine değiyordu, nefesleri sıcak ve hızlı bir şekilde karışıyordu. Okan'ın kalbi, göğsünde bir davul gibi delice gümbürdüyordu.

"Olur olmadık yerde yapmaya başladın bunu," diye hırıldadı Okan, sesi boğuk, nefesi hâlâ düzensiz. Kelimeler, nefes nefese çıkıyordu. "Beni iyice kendine benzetiyorsun. Sınırım kuralım kalmadı. Sana karşı koymak zaten bu dünyadaki en zor şey.” Sözleri şikayet ediyor, isyan ediyor gibiydi. Ama yüz ifadesi, gözlerindeki o koyu, doymak bilmeyen, tatmin olmamış arzu, tam tersini haykırıyordu. Yüzünde, şikayetle zevkin, itirazla teslimiyetin karıştığı bir ifade vardı. Halinden hiç de şikayetçi değildi.

“Kimse yok,” diye ısrar etti Vera, sesi hırıltılı ve nefes nefeseydi, tıpkı onunki gibi. Elleri, Okan’ın yüzüne geri döndü. Bu sefer daha yavaş, daha keşfedici bir dokunuştu. Gözleri, Okan’ın gözlerinin içine işledi. Mavi derinliklerde, bir şeyi çok net okuyordu. “Ve sen de istiyorsun,” diye fısıldadı, her kelime bir vuruş gibiydi. “Hem de çok. Beni, bu anı, her şeyi istiyorsun. Görüyorum işte."

Evet, Vera haklıydı. Okan onu, bu anı, bu kaçamak yakınlığın verdiği yasak heyecanı çok istiyordu. Bedeninin her hücresi, onun dokunuşuna, öpüşüne karşılık vermek için yanıp tutuşuyordu. Ama aynı zamanda, zihninin derinliklerinde, buz gibi, sarsılmaz bir mantık sesi yankılanıyordu. Bu ses, tüm arzuyu, tüm sıcaklığı delip geçiyordu. Burası halka açık bir tuvalet. Kapı kilitli olsa bile. Birisi gelebilir. Ayrıca Akif'le Gülriz masada onları bekliyorlardı.

Vera'nın elleri, Okan'ın gömleğinin yakasının altına kaymış, parmakları ince düğmeleri zorlamaya, aralamaya başlamıştı. Nefesi, Okan'ın boynunda, kulak memesinin yanında sıcak, ıslak bir esinti gibi dolaşıyordu. Genç kadın, tekrar dudaklarını onunkilere yapıştırdı, bu sefer daha ısrarlı, daha talepkâr. Okan, çaresizce karşılık vermekten, ona teslim olmaktan kendini alıkoyamadı; kısa, yoğun bir an için dudakları ve elleri ona cevap verdi. Ama sonra, iradesinin o demir çekirdeği yeniden devreye girdi. Bedenini geri çekti, elleriyle Vera'nın omuzlarından hafifçe tutarak.

Okan, bir elini kaldırıp, nazikçe ama son derece kararlı bir şekilde Vera'nın yanağını, çenesini tuttu, onun bakışlarını kendine çevirdi. "Vera," dedi, sesi hâlâ arzunun verdiği bir kalınlık ve pürüzle çıkıyor, ama altında tartışılmaz bir ciddiyet vardı. "Vera, dur. Lütfen."

Genç kadın, başını kaldırdı. Gözlerinde şaşkınlık, engellenmiş bir tutkunun parlayan kıvılcımı ve biraz da inatçı bir öfke vardı. "Neden?" diye fısıldadı.

Okan, küçük bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. "Canımın içi," dedi. "Biri gelip kapıyı çalsa, biz açmadık diye görevliye anahtarla açtırırsa, hiç hoş olmaz da ondan." İşaret parmağını hafifçe kaldırarak devam etti. "Ayrıca, o cin Akif... Beraber bu kadar uzun süre kayboluşumuzdan kesin şüphelenmiştir bile.”

“Nolacak sanki?” diye mırıldandı Vera.

Onun bu çocuksu, isyankâr haline bakarak, Okan bu sefer içten bir gülümsemeyle güldü. "Vera Hanım," dedi, sesi şefkatle alayı birleştiriyordu. "Burası Paris değil, İstanbul. Burada tuvalette, kilitli kapı ardında öpüşen iki kişiyi 'basmaları', insanlar için bir numaralı magazin malzemesi olur. Böyle şeylere bayılırlar."

Okan, iç geçirdi. Nefesinde, bir yandan büyük bir rahatlama, diğer yandan da için için, sabırla yanmaya devam eden bir arzunun sıcaklığı vardı. Vera'ya doğru eğildi, bu sefer öpüş değil, hafif, yumuşak, bir sözleşme ve sakinleştirici bir mühür gibi dudaklarına dokundu. "Geri dönelim mi?" diye fısıldadı, nefesi Vera'nın teninde hafifçe titreşti.

Vera başını salladı, dudaklarında küçük, anlamlı ve biraz da muzip bir gülümsemeyle. "Dönelim," dedi. "Ama bu konu kapanmadı, Başkomiserim," diye ekledi, gözlerini anlamlı bir şekilde kırparak. "Sadece ertelendi. Hatırlatırım."

"Tamam, söz," diye güldü Okan da sesi biraz daha rahatlamıştı. Onun bu kararlılığı, aslında içini ısıtıyordu.

Okan, Vera'nın elini bırakıp tuvalet kapısının mandalını çevirdi. Kapıyı aralayıp koridora baktı. Hâlâ kimse yoktu, sadece uzaktan gelen meyhane uğultusu duyuluyordu. Gömleğinin üst düğmeleri usulca ilikledi, Vera da aynanın karşısında saçlarını düzeltti, dudaklarındaki rujun dağılmış izlerini parmağıyla toparladı.

Beraber meyhanenin ana salonuna geri döndüler.

Onların gelişini gören Akif hemen lafa atıldı. "Okan, bakıyorum da," dedi, kelimeleri bulanık, "senin yanakların gidişinden daha bir kıpkırmızı. Güya yüzünü yıkamaya gitmiştin?" Sözleri, rakının verdiği pervasızlıkla masaya düştü.

Gülriz, onu masanın altından ayağıyla dürttü ama Akif hissetmedi bile.

Okan, sandalyesine otururken, yavaşça, anlamlı bir şekilde arkadaşına baktı. Gözlerinde, “keşke her aklından geçen ağzından çıkmasa” der gibi bir parıltı vardı, ama sesi sakin ve hatta biraz kayıtsızdı. "Soğuk su akmıyormuş, Akif'ciğim," dedi, omuz silkerek. "Belli ki tesisatta bir sorun var. Ilık, hatta neredeyse sıcak suyla yıkamak zorunda kaldım yüzümü. Malum, benim tenim beyazdır, sıcağa gelemez. Daha da kızardı öyle olunca." Son cümleyi, hafifçe vurgulayarak, imalı bir tonda ekledi.

"Hımm, öyle diyorsun yani," dedi Akif, yılışık yılışık gülerek. Bütün vücudu rakının gevşetici etkisiyle sallanıyordu. Okan'ın yanına doğru eğildi, dengesini sağlamak için elini masaya dayadı, sıcak, rakı kokulu nefesiyle Okan'ın kulağına kıkırdayarak fısıldadı. Yarın sabah bu anların çoğunu hatırlamayacağı kesindi, ama şu anki sarhoş bilgeliğiyle konuşuyordu. "Sen var ya sen..." dedi, sözleri kontrolsüz kahkahalarıyla bölünüyordu. "Sen öyle sessiz, sakin, kitap gibi duruyorsun da... hiç az değilsin valla. Tabi, havlamayan köpekten korkacaksın! En sessiz olan en tehlikelisidir!"

Okan, normalde bu yılışık, sınır tanımayan muhabbete kızardı ama Akif'in yüzündeki o tamamen kayıtsız, neşeli, adını bile hatırlamayacağına emin olduğu şapşal ifade, onun da içindeki gerginliği dağıttı. Dudaklarında, istemsiz, gerçek bir gülümseme belirdi. Arkadaşının bu komik, savunmasız haline o da güldü.

Sonra, başını çevirip, masanın diğer tarafındaki Gülriz'e baktı. Yüzünde ciddi, neredeyse resmi bir ifade takındı. "Gülriz," dedi, sesini biraz yükselterek, ama tonu sakindi. "Pazartesi, izninle ve onayınla, bu yılışık kocana bir iş vermeyi düşünüyorum. 2017'den beri düzenlenmeyen, dosya ve kutularla tıka basa dolu olan arka bürodaki arşiv odası var ya... Onu baştan aşağı düzenleme, tasnif etme, tozunu alma işi." Gözlerini, yavaşça, anlamlı bir şekilde, hâlâ kendisine sırıtan Akif'e çevirerek sözlerini bitirdi. "Belki o zaman, böyle boş boş konuşacak, dedikodu yapacak vakti ve enerjisi kalmaz.”

Gülriz, kahkahayı patlattı. "Lütfen ver, Okan." diye bağırdı, elini masaya vurarak. "Mükemmel fikir! Ben resmi iznimi veriyorum!"

Herkesin yüzündeki gülümsemeler henüz silinmemişken, Akif'in sandalyesinde sallanmaya başlamıştı, ayakta duramayacak hale geldiği belli oldu. Gülriz, ona destek olmak için kalktı ve masaya son bir bakış atarak, "Artık gitme vakti galiba," dedi, sesinde hem eğlence hem de biraz yorgunluk vardı.

Kısa, samimi vedalaşmaların ardından meyhaneden ayrıldılar. Sokakta, gece havası serin ve temizdi. Gülriz ve Akif, caddeye yaklaşan ilk taksinin arka koltuğuna, neredeyse ite kaka yerleştiler. Akif'in sarhoş söylenmeleri, camdan hafifçe süzülüyordu.

Vera ve Okan ise, birkaç dakika sonra gelen ikinci taksiye bindiler. Okan kapıyı açtı, Vera önce içeri kaydı, kendisi de onun yanına oturdu. Kapı kapandı, taksi harekete geçti. Vera, bir an tereddüt etmeden, başını Okan'ın omzuna bıraktı. Alnı, onun ceketinin kumaşına değdi, bedeni tamamen rahatlamıştı. Okan da kolunu onun omzundan geçirip onu kendine çekti, avucuyla kolunu okşadı. Taksinin loş ışığında, şehrin ışıkları camdan akıp geçerken, ikisi de sessizliğe gömüldü.

Yol, tahmin ettikleri gibi yaklaşık yarım saat sürdü. Taksici, Okan'ın verdiği adrese geldiğini söylediğinde, Okan hafifçe silkelenerek kendine geldi. Omzuna yaslanan Vera'nın ağırlığını ve düzenli, derin nefes alışverişini hissetti.

"Vera," diye fısıldadı, ona doğru eğilerek. "Vera, geldik canım. Evdeyiz."

Cevap gelmedi. Okan, biraz daha eğilip onun yüzüne baktı. Vera'nın gözleri sıkıca kapalıydı. Yüzü, uykunun ve alkolün verdiği tam bir sükunet içindeydi, tüm kasları gevşemişti. Hafifçe sarsarak tekrar denedi: "Hayatım, uyan.”

Vera, sadece homurdandı, başını Okan'ın omzuna daha da gömdü, uyanacak gibi değildi.

Okan şaşkındı. Vera'yı ilk kez alkolden bu kadar etkilenmiş, bu kadar derin bir uykuya dalmış görüyor olmalıydı. Normalde, bazen kendisinden bile iyi dayanırdı rakıya; canlı, konuşkan kalırdı. Ama bu gece... Belki de iş yorgunluğu, duygusal açıklıklar, geçmişin yükü ve nihayet gelen rahatlama, onu bu hale getirmişti. Bir an, ne yapacağını düşündü. Taksici, dikiz aynasından onlara bakıyordu.

"Tamam," diye mırıldandı kendi kendine. Taksiciye ücreti ödeyip teşekkür etti. Sonra, dikkatlice Vera'yı kendinden ayırdı, taksiden çıktı ve arka kapıyı tamamen açtı. Eğilip, kollarını Vera'nın sırtına ve dizlerinin arkasına soktu. Onu kucaklamaya hazırlanırken, kendi de aslında hatırı sayılır miktarda alkol almış olduğunu fark etti. Ama adrenalin ve sorumluluk duygusu, sersemliğini dağıtmıştı.

Vera'nın bedeni ince, narin bir yapıya sahipti, ama boyu hayli uzundu. Okan, onu kucağına aldığında, ağırlığını dengeli bir şekilde dağıtmaya çalıştı. Vera, bilinçsizce, başını Okan'ın göğsüne yasladı, bir eli gevşek bir şekilde onun ceketine tutundu.

Seri, kararlı adımlarla apartmanın girişine yöneldi.

Katlarına geldiler. Okan, zorlukla anahtarını çıkarıp kapıyı açtı. İçeri girdi, ayakkabılarını çıkarmaya bile çalışmadan, doğrudan yatak odasına yöneldi. Vera'yı yatağa yavaşça, özenle bıraktı. Genç kadın, yastığa değer değmez iç çekti.

Genç polis de üzerini çıkarmadan, sadece ceketini ve ayakkabılarını atmış bir halde, Vera'nın yanına yüzükoyun uzandı. Başını eline dayayıp, yanı başında derin uyuyan genç kadını izledi. Yüzünde, onun bu savunmasız, çocuksu halinden büyülenmiş ve eğlenen bir ifade vardı. Hafifçe yana yakıla, alçak bir sesle onun adını söyledi: "Vera... Vera."

Okan, sesini biraz daha alçak, şakacı bir tonda sürdürdü: "Hani... konu kapanmamıştı? Meyhane tuvaletinde söz almıştın benden? 'Bu konu kapanmadı, sadece ertelendi,' demiştin. Hatırlıyor musun?"

Vera, gözlerini açmadan, yüzü yastığa gömülü, işaret parmağını ağır ağır havaya kaldırdı. Hareketi yavaş ve tembeldi. "Doğru..." diye mırıldandı, sesi boğuk ve uykuluydu. Kaldırdığı eli, gücü kesilmiş gibi yastığa düştü. Sonra, bir çaba daha gösterip tekrar kaldırdı, bu sefer daha ısrarlı bir hareketle. Konuşmaya çalıştı: "Sen... sen şimdi soyun. Ben de..." Büyük bir çabayla devam etti, "...ben de soyunurum.”

Bu cümle, uyku, alkol ve saf niyetin komik bir karışımıydı. Vera, bilincinin sadece en yüzeydeki kısmıyla konuşuyor, tuvaletteki o gerilimi ve verdiği sözü hatırlıyor, ama bedeni ve zihninin geri kalanı tamamen kapalıydı. Okan, bu sahneye daha fazla dayanamadı. Sessizce, sonra yüksek sesle, içten bir kahkaha attı.

"Gülme," diye mırıldandı Vera, yüzü hâlâ yastığa gömülü, sesi battaniyeden boğuk çıkıyordu. "Hadi soyun. Söz verdik."

Okan, gülmeye devam ediyordu, ama sesini biraz kısmaya çalıştı. "Saçmalama canım," dedi, elini uzatıp onun dağınık saçlarını okşayarak. "Şaka yapıyorum. Hem sen kendi halinin farkında mısın? Biraz önce takside bayıldın kaldın."

Vera, gözlerini açmadan, kaşlarını hafifçe çatarak cevap verdi. "Ne var halimde?" diye sordu, sesinde saf, gerçek bir merak vardı. Sanki kendini tamamen ayık ve kontrolü yerinde sanıyordu. "Ayığım ben.”

Bu savunma, Okan'ı bir kez daha kırılma noktasına getirdi. Bir kahkaha daha patlamak üzereyken, kendini zor tuttu. "Tabii canım, ayıksın," diye onayladı, alaycı olmamaya çalışarak.

Cevap gelmedi. Vera'nın nefesi, düzenli ve derin bir şekilde, artık uykuya tamamen teslim olduğunu gösteriyordu. Okan da o ana kadar bastırdığı yorgunluğun ve alkolün ağırlığını yeniden, bu sefer daha yoğun bir şekilde hissetti. Göz kapakları kurşun gibi ağırlaşmıştı, zihni bulanıklaşıyordu.

Üzerini değiştirmek, dişlerini fırçalamak gibi ritüeller artık imkansız derecede zor görünüyordu. Sadece, yanındaki kadını korumak için son bir gayret gösterdi. Eğilip, Vera'nın üzerine iyice örttüğü battaniyeyi düzeltti. Sonra, kendi yastığına başını koydu. Hareketleri ağır ve yavaştı.

Vera'ya son bir kez baktı. Loş gece ışığında, yüzünün yumuşak hatları, kapalı gözleri, düzenli nefes alıp verişi... Her şey sakin ve huzurluydu. Bu görüntü, onun da içini bir sükunetle doldurdu. Artık direnmenin anlamı yoktu.

Gözlerini kapattı. Uykunun koyu, dalgasız suları, onu da hızla içine çekti.

Bölüm : 26.02.2026 18:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...