
3.KISIM ~ Bir Şüphenin Anatomisi
Mayıs, baharın bile serin geçtiği İstanbul'a, şimdi ilk kez sahici bir umut, sanki somut bir neşe vermek ister gibi, sabahın erken saatlerinde beliren sıcacık güneşiyle gelmişti.
Mevsimlerin yer değiştirmesiyle, kasım sonuna kadar devam eden ılık havanın intikamını kış, mart ve nisandan alırken, mayıs artık onun hükümranlığından çok uzakta, insanın içini kıpır kıpır etmeye yemin etmiş gibiydi adeta. Geceleri serin olsa da, gündüzleri artık insanın içine engel olamadığı bir yaşam sevgisi doğuyordu. Şehrin gri betonu bile bu güneşle birlikte daha yumuşak, daha yaşanılır görünüyordu.
Saat henüz çok erkendi. Okan giyinmiş, hazırlanmış, kahvesini içmiş, evden çıkmaya hazırlanıyordu ki telefonu çaldı. Ekranda "Kadir" yazıyordu.
+ Günaydın Kadir.
Karşıdan gelen ses, her zamanki neşeli tonundan çok uzaktı. Sıkıntılı, hatta biraz telaşlıydı.
- Günaydın Başkomiserim. Bir an duraksadı. Yolda mısınız?
Okan, ceketini alırken durdu, kaşları hafifçe çatıldı. Kadir'in sesindeki o tınıyı yakalamıştı.
+ Evden çıkıyorum Kadir, söyle?
- Emniyet'e gelmeyin Başkomiserim. Size konum atıyorum şimdi. Bir cinayet ihbarı var.
Telefonu kapatır kapatmaz, Kadir'in gönderdiği konuma baktı. Ekranda beliren harita, onu Sarıyer sırtlarına, İstanbul'dan görece uzak bir noktaya götürüyordu. Toplu taşımayla gidilmeyecek kadar tenha, yeşilliğin bol, oksijenin cömert olduğu bir yerdeki tenis kulübüydü burası.
Okan, bir an için pencereden dışarı baktı. Mayıs güneşi, sabahın erken saatinde bile kendini hissettiriyor, şehrin üzerine umut dolu bir ışık saçıyordu. Ama o ışığın altında, bir yerde, bir cinayet işlenmişti. İşte hayatın acı gerçeği buydu: En güzel günlerde bile, karanlık bir köşede ölüm kol geziyordu.
Ceketini düzeltti, anahtarlarını aldı ve kapıya yöneldi. Önünde uzun bir gün vardı.
Konumun İstanbul'un kalbinin attığı merkezinden uzak oluşu, Okan'ı trafik belasından nispeten kurtarmıştı. Yine de kırk dakikayı bulmuştu tenis kulübüne varışı. Şehirden uzaklaştıkça betonun gri baskısı azalmış, yerini önce seyrek yapılaşmaya, sonra birdenbire patlayan yemyeşil bir vadiye bırakmıştı.
Burası, dev bir arazinin ortasına kurulmuş büyük bir tesisti. İçeride sadece tenis oynanmıyordu, aynı zamanda bir sosyal alan yaratılmıştı. Kulüp restoranı, açık ve kapalı kortlar, yüzme havuzu, bar, spor salonu ve bir evden farksız giyinme, soyunma, duş alanları... Her şey düşünülmüştü. Burası sıradan bir spor tesisi değil, şehrin stresinden kaçanların kendilerini ayrıcalıklı hissettikleri kapalı bir dünyaydı.
Kapıdaki soğuk, siyah camlı güvenlik kulübesine yanaştı Okan aracıyla. Cam ağır ağır indi, içeriden genç bir güvenlik görevlisinin tedbirli yüzü göründü.
"Buyurun?"
Okan derdini anlatmadı bile. Rozetini gösterip bekledi sadece. Adamın gözleri bir an rozete kaydı, sonra hemen toparlandı. Otomatik kapı ağır ağır açıldı.
"Buyurun amirim."
Okan aracıyla içeri girdi. Biraz ilerleyince ekip otolarını ve olay yeri ekiplerini gördü. Kırmızı beyaz şeritler, yeşilin ortasında rahatsız edici bir leke gibi duruyordu. Aracını park edip indi.
Dışarısı, İstanbul'dan kopuk bir cennet kadar sessiz ve yeşildi. İstanbullular bu yeşil vurgusunun önemini anlayacaktır; çünkü yeşil, İstanbul'da altın gibi bir şeydir. Değerlidir, az bulunur, sınıfsaldır. Herkesin ulaşamayacağı, imtiyazlı azınlığın keyfini sürdüğü bir lükstür.
Okan bir an durdu, etrafına baktı. Kuş sesleri, ağaçların hışırtısı, uzaklardan gelen su şırıltısı... Şehrin gürültüsünden, egzoz kokusundan, insan kalabalığından eser yoktu. Oksijen ciğerlere doluyor, insanın içini ferahlatıyordu.
Adımlarını olay yerine doğru attı.
Kalabalığın içinde Kadir'in esmer suratını hemen seçti Okan. Yardımcısı da onu görmüştü; hızlı adımlarla amirine yöneldi, yüzünde o az öncekitelaşın izleri vardı.
"Günaydın Başkomiserim."
"Günaydın Kadir," dedi Okan, bal rengi gözleri kapalı kortun iç kısmına bakıyordu. Beraber yürüyüp içeri girdiler.
Kapalı kort, dev bir cam fanus gibiydi. Yüksek tavanı, seyirci tribünleri, zeminindeki o kendine has turuncu toprak... Burası sıradan bir kort değil, ciddi turnuvalara ev sahipliği yapacak profesyonel bir tesisti. Şimdi ise o turuncu zeminin ortasında, beyaz bir leke gibi duran bir ceset vardı. Olay yeri inceleme ekipleri, kıyafetleriyle adeta toprakla bütünleşmiş, dikkatle çalışıyorlardı. Flaşlar patlıyor, delil torbaları etiketleniyor, mezura ile mesafeler ölçülüyordu.
Okan biraz ileride, yerde yatan cesede yaklaşırken Kadir hızlı hızlı anlatmaya başladı:
"İhbar saati saat 06.30 civarı. Tesisin temizlik personeli bulmuş cesedi. Ekipler 1 saat önce geldiler." Bir an duraksadı, elindeki not defterine baktı. "Maktulün kimliği şurada duran çantasındaki cüzdandan tespit edildi. Defne Aral, 24 yaşında. Vakıf işleri ve STK’larda çalışıyormuş, zengin bir iş adamının kızı."
Okan dinliyordu ama gözleri yerdeki genç kızın bedenindeydi.
"Darp izi yok. Tırnak altında doku yok. Pupil genişliği normal."
"Eldiven." dedi Okan, gözlerini cesetten ayırmadan.
Kadir hemen temiz bir çift eldiven uzattı, olay yeri ekibinin eşyaları arasından. Okan dikkatlice geçirdi eldivenleri uzun parmaklarına, sonra yere eğildi.
Genç kız sırtüstü yatıyordu yerde. Açık kumral, neredeyse sarı, at kuyruğu yapılmış saçları toprak kort zemine saçılmıştı. Gözleri kapalıydı. Üzerindeki beyaz sporcu sütyeni ve beyaz tenis eteği, yerdeki turuncu özel tenis toprağının lekeleri hariç tertemizdi. Sanki bir an dinlenmek için uzanmış da uyuyakalmış gibi. Ama öyle değildi.
Okan, genç kızın boynunun çevresine baktı. Sahiden, vücudunun görünen yerlerinde darp izi yoktu. Ağız çevresinde köpük veya sıvı izi de yoktu. Sadece dudakları ve cildi hafif bir kiraz kırmızısı tonundaydı. Çok hafif, ama fark edilir.
Okan, genç kadının bacaklarının duruşuna baktı. Koşarken, kaçmaya çalışırken düşmüş bir bedenin dağınıklığı yoktu üzerinde. Daha çok, gücü bir anda çekilip alınmış bir insanın olduğu yere yığılışı vardı. Birkaç adım atmaya çalışmış, sonra vücudu onu yarı yolda bırakmış gibiydi.
Başını kaldırıp olay yeri doktoruna baktı. "Gaz zehirlenmesi mi?"
Doktor, başını salladı. "Öyle görünüyor Başkomiserim. Karbonmonoksit zehirlenmesi üzerinde duruyoruz. Ölçüm yaptıracağız, kesin sonuç otopside belli olur ama bulgular ona işaret ediyor."
Okan, elindeki eldiveni çıkarıp Kadir'e baktı. "Tanık yok mu? Kulübe giren çıkan?"
"Giriş loglarının tam kaydını istedim Başkomiserim. Birazdan elimizde olur." Kadir, bir an duraksadı. "Ama şöyle bir detay var... Maktulün babası iş adamı, kulübün üst düzey yöneticileriyle yakın ilişkileri var. Haber verildi, çok sarsılmışlar. Baskı yapabilirler."
Okan, gözlerini tekrar yerdeki genç kıza çevirdi. Yirmi dört yaşında, güzel, zengin, belki de tüm hayatı önünde uzanan bir kız. Şimdi burada, turuncu toprağın üzerinde, sonsuzluğa uzanmıştı. Baskılar, ilişkiler, iş adamları... Bunların hiçbiri onu geri getirmeyecekti.
"Baskıyı düşünme," dedi sessizce. "Önce gerçeği bulalım. Personeli tek tek ifadeye çağır. Kız saat kaçtan beri burada, tek başına mı gelmiş, kimse görmüş mü, öğren."
"Emredersiniz Başkomiserim."
Kadir, başını sallayıp hemen çalışan görevlilerin arasına karıştı. Kısa talimatlar veriyor, notlar alıyor, bir yandan da telefonuyla görüşmeler yapıyordu. Olay yeri, uğultulu bir hareketlilikle doluydu.
Okan bu sırada duvarın kenarındaki ısıtma paneline doğru yürüdü. Kaşları hafif çatık, adımları yavaş ve düşünceliydi. Panelin önünde durdu, dikkatle inceledi.
Ayar manueldeydi. Oysa böyle tesislerde, hele ki kapalı alanlarda, genelde ayar otomatikte olmalıydı. Sıcaklık ise maksimuma ayarlanmıştı. Ve havalandırma... OFF. Kapalıydı.
Okan'ın gözleri bir an için tavandaki havalandırma menfezlerine kaydı, sonra tekrar panele döndü. Bir şeyler uyuşmuyordu. Bu kadar profesyonel bir tesiste, havalandırmanın kapalı olması, ısının sonuna kadar açılması... İhmal mi, yoksa başka bir şey mi?
Hızlı adımlarla ekibin yanına geri döndü. Memurlardan birine seslendi:
"Ne zaman yapılacak ölçüm?"
Memur, hafifçe irkildi, hemen cevap verdi: "Ekip yolda dediler Başkomiserim."
Genç polis sesini yükseltmeden ama kesin bir tonda konuştu:
"E hadi oğlum, arayın, hızlandırın. Ortamda normalin üzerinde karbonmonoksit varsa bile şu an dağılıyor. Vakit kaybediyoruz."
Memurun yüzüne bir mahcubiyet yayıldı. Başını eğdi, hemen telefonuna sarıldı.
"Hemen sıkıştırayım Başkomiserim."
Okan, tekrar cesede döndü. Genç kız, beyaz kıyafetleriyle turuncu toprağın üzerinde, adeta bir tablo gibi duruyordu. Ama bu tablonun adı 'ölüm'dü. Ve Okan, bu ölümün bir kaza mı, yoksa bir cinayet mi olduğunu bulmak zorundaydı.
Okan'ın sıkıştırmaları biraz sonra meyvesini verdi ve gaz ölçümü yapacak ekip korta girdi. Üç kişilik teknik ekip, ellerindeki cihazlarla hızla çalışmaya başladı. Birkaç dakikalık ölçümün ardından ekip sorumlusu Okan'a yaklaştı.
"Bakın Başkomiserim," dedi görevli, burnunun ucuna düşen gözlüğünü orta parmağıyla yukarı iterken. Elindeki dijital ölçüm cihazını Okan'a doğru çevirdi. Ekrandaki rakamlar hâlâ stabilleşmemişti, dalgalanıyordu.
"Normalde burada 9 ppm bile görmememiz lazım. Cihaz şu an 200 ppm veriyor. Hafif havalandırmayla bu seviyeye düştüyse...
Derin bir nefes alıp kortun devasa tavanına baktı, bir hesaplama yapar gibiydi.
"Bu, olay anında içerideki seviyenin 10.000 ppm üzerine çıktığı anlamına gelir. Ki bu da oldukça ölümcül bir seviye.”
Okan'ın kaşları iyice çatıldı. Gözleri önce görevliye, sonra tekrar cesede kaydı.
"Yani bir sabotaj ihtimalinden mi bahsediyoruz?"
Görevli, sıkıntıyla başını kaşıdı. Olay yeri doktoru da yanlarına gelmiş, dinliyordu.
"Eh," dedi görevli, tereddütle. "Pek tabii teknik bir arıza da olabilir. Ama sabotaj olması daha güçlü bir ihtimal. Isıtma sisteminin manuelde olması, havalandırmanın kapalı olması, sıcaklığın maksimuma ayarlanması... Bunlar tesadüf olabilecek şeyler değil gibi duruyor."
Okan, sıkıntıyla iç çekti. Derin bir nefes aldı, elini saçlarının arasında gezdirdi. Yüzündeki ifade, artık bir cinayetle karşı karşıya olduklarını kabullenmiş bir adamın ifadesiydi.
"Başkomiserim."
Arkasından gelen Kadir'in sesiyle döndü. Yardımcısının yanında orta boylu, gözlüklü, saçları hafifçe seyrekleşmiş ama düzgün görünümlü, takım elbiseli bir adam duruyordu.
"Fırat Bey, tesis müdürü." dedi Kadir, kısa bir tanıtım yaparak.
Okan başıyla selam verip elini uzattı. "Başkomiser Okan Tilmen."
Fırat Bey, uzatılan eli sıkarken yüzünde resmi bir ifade vardı. "Memnun oldum Başkomiserim." Bir an duraksadı, gözleri kortun içindeki kalabalığa kaydı, sonra tekrar Okan'a döndü. "Log ve kamera kayıtlarını istemişsiniz. Müsaitseniz buyurun, beraber bakalım."
Eliyle kibarca Okan'a korttan çıkışı işaret etti. Hareketleri ölçülü, konuşması resmiydi. Ama gözlerinin altındaki hafif morluklar, sabahın erken saatinde gelen bu haberin onu da sarstığını ele veriyordu.
Okan öne düştü, Fırat da arkasında, beraber korttan çıktılar. Dışarı çıktıklarında, mayıs güneşi yüzlerini ısıttı. İçerideki o ağır, ölümcül atmosferin ardından temiz hava insana iyi geliyordu.
Fırat Bey, ana binaya doğru yürürken yan gözle Okan'ı süzdü. “Burada daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı, inanın hala şoktayım. Defne Hanım çok saygın bir üyemizdi.” Okan’ın gerçek mi abartı mı olduğunu anlayamadığı bir kederle mırıldandı.
Bu yakınlık çabasına müdür kadar hevesle dahil olmadı genç polis. Eli ceplerinde başını sallamakla yetindi.
"Güvenlik odası bu tarafta Başkomiserim," dedi, yol gösterir gibi şimdi müdür "Tüm kayıtlar orada. İstediğiniz her şeye bakabilirsiniz."
Okan önde, Fırat arkada, yönetim binasına girip üst kattaki küçük, karanlık odaya adım attılar. Burası tam bir güvenlik merkeziydi: Duvarları boyunca sıralanmış ekranlar, yanıp sönen ışıklar, sessizce çalışan sunucuların uğultusu... Kamera görüntüleriyle dolu bu oda, tesisin görmeyen gözüydü adeta.
Fırat, bilgisayarlardan birinin başına oturdu. Parmakları klavyede hızla gezindi, birkaç tuşa bastı, şifre girdi. Açılan ekranı iyice Okan'a çevirdi. Okan da ayakta dikiliyor, ellerini göğsünde birleştirmiş, dikkatle bakıyordu.
"Bu tesise kimin kaçta giriş çıkış yaptığını gösteren log kayıtları Başkomiserim. Herkes kendi kulüp üye kartıyla girer. Sistem çok sağlamdır, en ufak bir hareket kaydedilir."
"Defne Aral kaçta girmiş?"
Fırat, eliyle bir satırı işaret etti. Ekranda tarih ve saat bilgileri sıralanmıştı.
"19.30."
"Kortun kamera kayıtları?"
Fırat hemen yandaki bilgisayara yöneldi. Bu kez bir görüntü açtı ekranda. Kapalı kort, turuncu zeminiyle, beyaz çizgileriyle belirdi. Hızlandırılmış videoda Defne önce bir süre kendi kendine atış çalışıyordu. Raketiyle toplara vuruyor, bazen durup telefonuna bakıyor, bazen su içiyordu.
Sonra kadraja biri girdi.
Bir erkek. Uzun boylu, kıvırcık siyah saçlı, yapılı genç biri. Üzerinde spora uygun olmayan günlük kıyafetler vardı. Korta adımını atar atmaz Defne'ye doğru yöneldi.
Okan, o an gözlerini hafifçe kısıp ekrana iyice eğildi. Bu silüet... Bu yürüyüş... Bu duruş... Çok tanıdıktı. Bir anda buz gibi bir farkındalık yaşadı. Vücudundan aşağı soğuk bir dalga indi.
Videodakini sahiden tanıyordu. Kenan'dı bu. Bir zamanlar kardeşi kadar benimsediği, çok iyi tanıdığı Kenan. Yine de sormadan edemedi, sesi hafif çatallıydı.
"Bu giren kim?"
Fırat, yandaki log ekranına döndü tekrar, parmağıyla bir diğer satırı işaret etti.
"Kenan Sayer. O da 19.47'de kulübe giriş yapmış. 20.42'de çıkmış."
Okan sessizce akmaya devam eden videoyu izlemeyi sürdürdü. Defne, Kenan içeri girince elindeki raketi bıraktı. Bir süre bir şey konuştular. Ama konuşma uzadıkça hareketlendi. Başlangıçta normal bir sohbet gibi görünen şey, yavaş yavaş bir tartışmaya dönüştü. Kenan'ın yüz ifadesinden, el kol hareketlerinden sinirli olduğu anlaşılıyordu. Kaşları çatılmış, elleriyle sert sert işaretler yapıyor, onun alanını ihlal etmese de Defne'ye doğru eğiliyordu. Defne ise daha sakindi, ama onun da omuzları gergindi.
Tartışma devam ederken, bir noktada Kenan pes etmiş gibiydi. Başını sinirle iki yana salladı, sonra arkasını dönüp hızla korttan çıktı. Defne, arkasından baktı bir süre, sonra başını eğdi.
"O sırada tesiste olan başka kim var?" diye sordu Okan, gözlerini ekrandan ayırmadan.
Fırat, log kayıtlarını karıştırdı.
"18.32'de girip 20.01'de çıkan Emre Bey var. Emre Kara. Bildiğim kadarıyla Defne Hanım ve Kenan Bey'le de tanışıklığı var."
Sonra kaşları çatıldı orta yaşlı müdürün. Bir satırda duraksadı, tekrar baktı, emin olmak ister gibi. "Kenan Bey... Kenan Bey tekrar giriş yapmış. 21.04'te."
"Kamera kaydı yok mu?" Okan’ın sesi telaşlıydı, kuşku doluydu.
Fırat birkaç tuşa bastı, görüntüleri kontrol etti. Başını iki yana salladı.
"VIP girişlerinde kamera yok. Görüntülerde olmadığına göre, ikinci girişinde kortlara girmemiş. Belki ana binada, belki başka bir yerde... Ama kameralara yansımamış."
Okan sıkıntıyla iç çekti. Derin bir nefes aldı, parmaklarıyla şakağını ovuşturdu. Bu iş giderek karmaşıklaşıyor, hem de tanıdık bir yüzün etrafında dolanıyordu.
"Peki..." dedi, sesini toparlamaya çalışarak. "Isıtma ve havalandırma sistemleriniz otomatik değil miydi?"
"Otomatik," dedi Fırat. "Ancak birkaç ay önce admin erişimi kulübümüzün en büyük sponsoru olan vakfın yönetimine devredildi. Onlar daha profesyonel bir kontrol sağlıyorlar, bakım ve enerji tasarrufu açısından."
Okan'ın kaşları çatıldı. İçinde bir şüphe tohumu yeşermeye başladı.
"Hangi vakıf?"
Fırat, gözlerini kaçırmadan cevap verdi:
"Kenan Bey'in babasının vakfı. Sayer Vakfı."
Dinledikçe içi sıkışıyordu Okan'ın.
"Yetkili kim peki?"
"Murat Tandoğan," dedi Fırat. "Vakfın sponsor ilişkileri yöneticisi. Sistemle ilgili tüm yetkiler onda. Ayar değişiklikleri, bakım, kontrol... Her şey ondan sorulur."
Okan, bir an için pencereden dışarı baktı. Mayıs güneşi hâlâ pırıl pırıldı, ama içinde bir karanlık büyüyordu. Kenan bu işin neresindeydi?
Kenan, Emre Kara ve Murat Tandoğan... Hepsiyle ayrı ayrı konuşmalıydı. Defne'nin bütün vakıf bağlantıları, telefonu incelenmeliydi. Ama şimdilik burada yapılacaklar bitmişti.
Fırat'a teşekkür edip çıktı yönetim binasından. İçindeki huzursuzluk, midesinde ağır bir taş gibi oturuyordu.
Telefonunu çıkardı, rehberden Kenan'ın numarasını buldu. Parmakları bir an duraksadı üzerinde, sonra tuşa bastı.
Telefon defalarca çaldı, ama açılmadı. Her çalışta Okan'ın içindeki sıkıntı biraz daha arttı.
"Oğlum..." diye mırıldandı, telefonu kulağından ayırmadan. "Aç işte şu telefonu."
Ama açılmadı. Meşgul sinyali, sonra telesekreter. Okan telefonu cebine attı. Bu sırada diğer cebindeki sigara paketini çıkardı, bir sigara aldı. Dudaklarına yerleştirdi, çakmağı çaktı.
Tam ilk nefesi çekecekken yanına geldi yardımcısı Kadir. Kara gözleri merakla bakıyordu.
"Görüntülerde işe yarar bir şey var mı Başkomiserim?"
Okan sıkıntıyla içine çektiği ilk nefesi üfledi. Duman, güneşin altında mavimsi bir bulut gibi dağıldı.
"Kenan'ı hatırlar mısın? Eren Demir dosyasında tanışmıştık. Aslında üç kişilerdi, Kenan, Ayça ve Özgür…Eren’in arkadaşları. Eren’in katillerini bulmamıza yardımcı olmuşlardı."
Kadir bir an durdu, kaşlarını çattı. Hafızasını zorladı.
"Milletvekili Levent Sayer'in oğlu mu?"
"Ta kendisi," dedi Okan sıkıntıyla dudaklarını büzerken. Sigarasından bir nefes daha çekti, dumanı üfledi. "Olaydan önce Defne'yle konuşmuşlar. Tam da burada, kortun içinde. Tartışmışlar. Sonra Kenan çıkıp gitmiş. Ama log kayıtlarına göre, onun kartıyla tekrar giriş yapılmış. İkinci girişi kamera kayıtlarında yok."
Kadir'in kara gözleri iri iri açılmıştı. Olayın ciddiyeti yüzüne vurmuştu.
“Dahası ısıtma havalandırma sistemlerinin admin erişimi Kenan’ın babasının vakfına devredilmiş.”
Kadir'in kaşları çatıldı. Olay yeri ekibinin telaşını, doktorun ifadesini, Okan'ın o panelin başında durup düşünmesini hatırladı.
"Yani dışarıdan müdahale mi?"
Okan bir an duraksadı. Gözleri boşluğa daldı, sonra tekrar yardımcısına döndü. Sesi alçak ve düşünceliydi:
"Bilmiyorum."
Derin bir nefes aldı, eliyle saçlarını düzeltti. Yüzündeki morluk, güneşin altında daha da belirginleşmişti.
"Ama biri buranın nefesini kesmiş olabilir."
Sözleri havada asılı kaldı. İkisi de bir an sessizce düşündü. Kapalı kort, havalandırması kapatılmış, ısısı sonuna kadar açılmış, içeride genç bir kız... Ve sonra o ölümcül gaz.
"Ne düşünüyorsunuz Başkomiserim?"
"Kenan'la konuşmam lazım," dedi Okan, sesi yorgun ve sıkıntılıydı. "Ama telefonunu açmıyor."
İç çekti, sigarasından ardı ardına iki nefes daha aldı. Dumanı hızlı hızlı üflerken beyni hızla çalışıyordu.
"Sana iki isim vereceğim," dedi kararlı bir tonda. "Kimlermiş, necilermiş, nerede buluruz, hepsini öğren Kadir."
Kadir hemen not defterini çıkardı, kalemi havada. Gözleri Okan'ın üzerinde, dikkatle dinliyordu.
"Dinliyorum Başkomiserim."
"Emre Kara ve Murat Tandoğan."
Kadir başıyla onayladı, not defterine yazdı. "Hemen araştırayım Başkomiserim."
Onlar konuşurken memurlardan biri, yanında orta yaşlı bir kadınla birlikte Okan'ın yanına geldi. Kadının elleri önünde kenetlenmişti, yorgun ve ürkek bakıyordu. Üzerinde lacivert eşofman altı ve gri bir tişört vardı, saçları sıkıca toplanmıştı. Tesisin temizlik personeli olduğu her halinden belliydi.
Okan, duvara yaslanmış sigarasını içiyordu. Onları görünce son nefesi hızlıca çekip izmariti köşedeki çöpte söndürdü.
"Başkomiserim," dedi gençten memur, "Gülsüm Hanım, sabah cesedi bulan temizlik görevlisi."
Okan, kadına doğru bir adım attı, yüzünde resmî ama yumuşak bir ifade vardı. Sert görünmek istemiyordu; kadın zaten yeterince sarsılmış gibiydi.
"Merhaba Gülsüm Hanım, geçmiş olsun öncelikle. Biraz konuşabilir miyiz sizinle?"
Gülsüm Hanım başını salladı, gözleri yerdeydi. "Tabii... tabii buyurun amirim."
"Anlatın bakalım, nasıl buldunuz?"
Kadın derin bir nefes aldı, anlatmaya başladı. Sesi yorgun ve hafif titrek, ama anlaşılır bir tondaydı.
"Sabah rutin temizliğe geliyorum her zamanki gibi. Saat 6 civarıydı. Önce dış kortları temizledim, sonra kapalı korta geçtim."
"Kapıyı açtığınızda ne hissettiniz?" diye sordu Okan dikkatle.
"Hava... hava çok ağırdı." Kadın kaşlarını çattı, o anı hatırlamaya çalışıyordu. "Boğucu gibi, bildiğiniz ağır. Nefes almak zor geldi bir an. 'Tuhaf' dedim kendi kendime, 'havalandırma bozuk galiba.' Ama üzerinde durmadım, işimi yapmaya başladım."
Okan başıyla onayladı, konuşmasını bekledi.
"Sonra... sonra zemini temizlemeye başladım. Bir de baktım ki, karşı tarafta, duvarın dibinde biri uzanmış."
Sesi hafifçe titredi, ama devam etti.
"Önce dinleniyor sandım. Bilirsiniz, bazen üyeler gelir, yorulur, biraz uzanırlar. Beyaz kıyafetleri vardı, genç bir kız. Uslu uslu yatıyordu. Yaklaştım, 'Hanımefendi' dedim, ses yok. Biraz daha yaklaştım, 'Hanımefendi, iyi misiniz?' dedim. Hâlâ ses yok."
Gülsüm Hanım'ın elleri hafifçe titremeye başladı.
"Eğildim, omzuna dokundum. Bir kez daha seslendim. Cevap vermeyince... bir an anladım işte. Öyle soğuktu, öyle hareketsizdi ki... Yüzüne baktım, gözleri kapalıydı, ama uyumuyordu, öyle olmadığı belliydi."
"Ne yaptınız peki?" diye sordu Okan yumuşak bir sesle.
"Çığlık attım önce, sonra koşarak dışarı fırladım. Güvenliğe haber verdim, onlar da size..."
Okan başıyla onayladı, bir an duraksadı. Kadının yaşadığı şoku anlıyordu.
"Gülsüm Hanım, bir şey daha soracağım. İçeri ilk girdiğinizde, o ağır havanın dışında, fark ettiğiniz başka bir şey var mıydı? Koku mesela? Ya da herhangi bir ses?"
Kadın bir an düşündü, gözleri tavana kaydı.
"Koku... yok, bildiğiniz bir koku yoktu. Sadece hava işte, çok ağırdı. Sanki... sanki uzun süredir hiç havalanmamış gibi. Kapalı, boğucu, insanın içini sıkan cinsten."
Okan, Kadir'e baktı, anlamlı bir bakıştı bu. Sonra tekrar Gülsüm Hanım'a döndü.
"Teşekkür ederim Gülsüm Hanım. Çok yardımcı oldunuz, arkadaşlarım yazılı ifadenizi de alacaklar. İsterseniz bir çay kahve söyleyelim, biraz dinlenin."
Kadın başını salladı, gözleri hâlâ dalgındı. "Sağ olun amirim."
Kadir, kadını kolundan hafifçe tutup dinlenme alanına doğru götürdü.
Okan elini cebine attı, telefonu çıkardı. Son arananlarda Kenan'ın numarası en üst sıradaydı.
Bir an ekrana baktı. Parmakları birkaç saniye yine hareketsiz kaldı, ismin üzerinde.
Sonra aradı.
Telefon kulağında çalarken Okan'ın bakışları yeniden kapalı kortun camlarına kaydı. İçeride olay yeri ekibi hâlâ çalışıyordu. Beyaz tulumlu figürler, turuncu zeminin üzerinde sessizce hareket ediyor, flaşlar patlıyor, delil torbaları etiketleniyordu. O camların ardında, genç bir kızın ölümüne dair gerçekler aranıyordu.
Telefon çaldı.
Bir...
İki...
Üç...
Kenan neredeydi? Neden açmıyordu? Daha birkaç saat önce buradaydı işte. Bu tesadüf müydü yoksa bilinçli bir kaçış mı?
Dördüncü çalışta Okan'ın kaşları biraz daha çatıldı. Elini cebine soktu, çıkardı, sonra tekrar cebine koydu. Sabırsızlıkla bekliyordu.
Beşinci...
Altıncı...
Sonra hat bir anda kesildi. Ekranda kısa bir titreşim oldu. Okan telefonu kulağından ayırıp ekrana baktı.
"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor."
Bir an öylece kalakaldı. Telefon hâlâ elindeydi, ekranın ışığı yüzüne vuruyordu. Sonra derin bir nefes aldı, telefonu çaresizce cebine koydu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |