47. Bölüm

BÖLÜM 47

amberwatson
amberwatson

Okan, sıkıntıyla tenis kulübünün bahçesinde dolanıyordu. Elleri cebinde, adımları hızlı ve düzensizdi. Mayıs güneşi tepede parlamasına rağmen, içindeki sıkıntıyı ısıtmaya yetmiyordu. Gözleri sürekli kapalı korta, oradan olay yeri ekiplerine, sonra tekrar boşluğa kayıyordu. Kenan'ın açmadığı telefon, cevapsız kalan sorular, kafasında dönüp duruyordu.

Ekiplerin yaptığı işleri kontrol ediyor, bazen birine talimat veriyor, bazen sadece izliyordu. Ama aslında zihni bambaşka yerdeydi.

Tam o sırada yanına zayıf, ufak tefek, keçi sakallı bir adam yanaştı. Elleri önünde kenetlenmiş, gözleri kararsızdı. Tereddütle sordu:

"Başkomiser siz misiniz?"

Okan'ın otomatikman çatılan kaşları merakla adama döndü.

"Evet, buyurun?"

Adam kararsız gözlerle önce polis kalabalığını süzdü, sonra tekrar karşısındaki uzun boylu polise baktı. Gözleri huzursuzca sağa sola kayıyordu.

"Biraz daha sakin bir yere geçebilir miyiz?"

Okan, hiç tereddüt etmeden eliyle biraz ilerideki yönetim binasının duvar kenarını işaret etti.

"Geçelim."

Beraber birkaç adım attılar, kalabalıktan uzaklaşıp binanın gölgesinde, daha sakin bir köşede durdular. Adam rahatlamış gibiydi, derin bir nefes aldı. Gür, hafif dalgalı saçlarını karıştırdı.

"Ben buradaki barda barmenim, ismim Ersan." dedi.

Okan'ın ilgisi hemen arttı. Gözleri parladı.

"Öyle mi? Defne'yi tanır mıydınız?"

"Tanırdım," dedi adam, başını sallayarak. "Buradaki herkesi tanırım. Beş yıldır çalışıyorum burada. Defne Hanım sık gelirdi, özellikle maç günlerinde."

"Şüpheli bir durum var mıydı? Bana anlatabileceğiniz bir şey?"

Adam bir an duraksadı, anlatmaya değer mi diye düşünür gibiydi. Sonra kararını verdi.

"Ben sadece burada çalışmıyorum," dedi. "Bazen izin günlerimde gece kulüplerinde de ek mesaiye giderim. Birkaç hafta önce Defne Hanım da o gittiğim yerlerden birinde karşılaşmıştık."

Okan'ın kaşları iyice çatıldı. Bakışları dikkat kesilmişti.

"Hangi kulüp?"

"Yeniköy'de bir yer. Luna."

Okan bu ismi zihnine kazıdı.

"Ne oldu orada peki?"

Adam anlatmaya devam etti:

"Olayın nasıl olduğunu tam görmesem de ortalık bir anda karıştı. Bağırış çağırış, koşuşturma... Ben sigara molasındaydım dışarıda. Defne Hanım'ın 'Bırakın kızı!' diye bağırdığını duydum. Ama diyorum ya, olayın ne olduğunu göremedim. Sonra kendisi de apar topar gitti zaten. Bir daha da o gece görmedim."

"Kavga mı vardı? Kime bağırıyordu?"

"Bilmiyorum," dedi adam, başını iki yana sallayarak. "İçeride bir itiş kakış oldu, müzik durdu falan. Ama ben dışarıdaydım, detay görmedim. Sadece Defne Hanım'ın sesini tanıdım."

Okan stresle sakallarını karıştırdı. Bu bilgi, dosyaya yeni bir boyut ekliyordu.

"Peki Kenan?" diye sordu, sesi biraz daha gergin çıkıyordu. "Kenan'la ilgili bir şey biliyor musunuz?"

"Kenan Bey de kulübün en sadık üyelerindendir," dedi Ersan. "Sık gelir, özellikle hafta sonları. Ama hiçbir vukuat duymadım hakkında. Düzgün biridir yani, en azından görünürde."

Okan bir an düşündü. Gözleri dalgındı.

"Görünürde mi?"

Adam hafifçe omuz silkti.

"Yani... kim bilir? Herkesin bir karanlık tarafı vardır derler."

"Teşekkür ederim," dedi Okan. "Vaktinizi ayırdığınız için. Bir şey hatırlarsanız, bana direkt ulaşın lütfen."

Kartını uzattı. Adam aldı, bir an baktı, sonra cebine koydu.

Okan arkasını dönüp tekrar ekibine doğru yürümeye başladı. Adımları hızlı ve kararlıydı, ama yüzünde giderek büyüyen bir sıkıntının izleri vardı. Bu sırada cebinden telefonunu çıkardı, ekrana baktı. Parmakları, son saatlerde defalarca yaptığı gibi yine Kenan'ın numarasını tuşladı.

Telefonu kulağına götürdü.

Her çalışla birlikte içindeki sıkıntı biraz daha artıyor, göğsünde bir ağırlık gibi büyüyordu.

Başı ağrıyor gibi boştaki elini kaldırdı, burnunun üzerindeki kemiği sıktı. Parmaklarının baskısıyla yüzü hafifçe buruştu, gözleri kısıldı.

"Kenan..." dedi dişlerinin arasından, kendi kendine mırıldanır gibi. Sesinde hem bir yakarış hem de giderek büyüyen bir öfke vardı. "Niye açmıyorsun? Deli olacağım."

Yedinci çalışta hat yine kesildi. Aynı soğuk, mekanik ses: "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor."

Okan telefonu kulağından indirdi, ekrana baktı.

Yanından geçen bir polis memuru elindeki şeritleri çekerek alanı genişletmeye çalışıyordu. Bir başka memur meraklı birkaç kulüp çalışanını uzaklaştırmaya uğraşıyordu. Her şey rutin ilerliyor gibiydi ama Okan'ın içindeki sabırsızlık giderek büyüyor, göğsünde sıkışıp kalmış bir yumruk gibi ağırlaşıyordu.

Kadir biraz ileride kriminal ekiple konuşuyordu. Elleriyle bir şeyler anlatıyor, notlar alıyordu.

Okan'ın gözü yerdeki işaretleme numaralarına takıldı. Fotoğraf ekipleri işlerini henüz yeni bitirmişti. Sarı plastik işaretler, turuncu toprağın üzerinde delillerin yerini gösteriyordu. Genç bir memur, bu işaretlerden birini kaldırıp başka bir noktaya koyuyordu.

Okan'ın kaşları çatıldı. Birkaç hızlı adım attı.

Memurun yanına geldiğinde, işareti yeni yerine koymak üzere olduğunu gördü.

"Ne yapıyorsun sen?"

Sesi beklenmedik bir sertlikte çıktı. Memur bir an durdu, başını kaldırdı. Okan'ın yüzündeki ifadeyi görünce afalladı.

"Başkomiserim, fotoğraflar alındı. Şimdi de kriminal ekip ölçüm için—"

Okan sözünü kesti. Sesi daha da sertleşti:

"Fotoğraflar alındı diye kafana göre yer mi değiştiriyorsun?"

Memur şaşkınlıkla işareti elinde tutuyordu. "Kriminal ekip söyledi komiserim, ölçüm yapabilmek için—"

Okan bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe iyice azaldı. Sesindeki öfke artık gizlenemezdi:

"Ben sana 'yer değiştir' dedim mi?"

Etraflarında çalışan iki memur daha duraksayıp baktı. Hareketler durdu, sesler kesildi. Kısa bir an herkes olduğu yerde dondu kaldı. Kimse Okan’ın olay yerinde böylesine yükselen sesine alışkın değildi. Pek çoğu daha önce onu bu kadar sinirli bile görmemişti.

Memurun yüzü kızardı. Ne diyeceğini bilemez haldeydi. "Başkomiserim ben sadece—"

Okan'ın sabrı o anda koptu. İçinde biriken bütün o sıkıntı, Kenan'ın açmadığı telefonlar, cevapsız kalan sorular. Hepsi birden patladı.

"Elinde ne varsa olduğu gibi bırak!"

Sesi öyle sert, öyle keskin çıktı ki, memur refleksle işareti yere bıraktı. Sarı plastik, toprağın üzerinde hafifçe sekerek durdu.

Okan yerdeki işaretlere baktı. Sonra tekrar memura döndü. Gözleri hâlâ öfkeyle parlıyordu.

"Burası oyun parkı değil. Delil alanı. Bir santim oynarsa rapor çöker, farkında mısın?"

Memur başını salladı. Sesi titrek çıktı: "Haklısınız Başkomiserim ama—"

Okan elini havada kısa bir hareketle kesti.

"'Ama yok."

Bir anlık sessizlik oldu. Öyle derin, öyle ağır bir sessizlikti ki bu, rüzgârın polis şeridini dalgalandıran hafif hışırtısı bile duyuluyordu.

Okan derin bir nefes aldı. Göğsü inip kalkıyordu. Öfkesi henüz geçmemişti ama biraz olsun kontrolü ele almaya çalışıyordu.

"Bundan sonra neyi kaldırıyorsan, neyi oynatıyorsan önce soracaksın. Anlaşıldı mı?"

Memur bu sefer daha hızlı başını salladı. "Anlaşıldı Başkomiserim."

Okan birkaç saniye daha ona baktı. Sert, delici bir bakıştı bu. Sonra başını çevirip kortun kenarına doğru yürüdü. Adımları hızlı ve gergindi. Ellerini cebine soktu, çıkardı, sonra tekrar soktu. Ne yapacağını bilemez gibiydi.

Kadir uzaktan Okan'a baktı. Onu iyi tanırdı. Okan'ın omuzlarındaki o gerginlik, yürüyüşündeki o sertlik... Bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. Hemen yanına geldi, alçak sesle sordu:

"İyi misiniz Başkomiserim?"

Okan durdu. Bir an cevap vermedi. Sonra, sesi hâlâ sert, "Değilim," dedi.

Normalde Okan, en çok kızdığı zamanlarda bile astlarını azarlamaz, onları özellikle başka meslektaşlarının içinde rencide etmemeye uğraşırdı. Hassas davranırdı. Ama işte tam da şu an olduğu gibi, sevdiği biriyle ilgili bir durum olduğunda müthiş soğukkanlılığını kaybederdi. Belki de yıllarca kendisini yalnızlığa mahkum etmesinin en temel sebebi buydu. İnsanın değer verdiği birileri olması, bir zaaftı. Ve zaaf, bu meslekte insanın en son ihtiyaç duyduğu şeydi.

Kadir amirini iyi tanırdı. Onun, kendisine en büyük hatalarında bile kırmadan uyardığını, azarlamadığını bilirdi. Şimdiki ruh halinin, Kenan'ın telefonu açmamasından kaynaklandığını biliyordu. Ama konuşmadı. Sadece bir adım geride, sessizce bekledi.

Okan bir süre öylece durdu. Gözleri kortun içinde, turuncu toprağın üzerinde gezindi. Sonra derin bir nefes aldı.

"Kenan'ı bulmamız lazım," dedi alçak sesle. "Bir an önce."

Elini cebine attı. Parmakları sigara paketine dokundu. Çıkardı, bir sigara aldı. Dudaklarına götürdü. Diğer eliyle çakmağını ararken bir an duraksadı. Çakmak yoktu.

Kadir, sessizce yanına yaklaştı. Hiçbir şey söylemeden, kendi çakmağını uzattı. Okan başını hafifçe kaldırdı, göz göze geldiler. Tek kelime etmeden çakmağı aldı.

Sigarasını yaktı.

Derin, çok derin bir nefes çekti. Dumanı ciğerlerine doldurdu, bir süre tuttuktan sonra ağır ağır üfledi. Mavimsi duman, mayıs güneşinin altında bir an için asılı kaldı, sonra dağıldı.

Bir nefes daha.

Ve bir nefes daha.

Sigara parmaklarının arasında yavaşça tükenirken, Okan'ın gözleri hâlâ boşluktaydı. Ne korta bakıyordu ne kalabalığa.

Kadir, bir adım geride, sessizce bekledi. Okan'ın bu hallerini bilirdi. Konuşmak istediğinde konuşurdu. Şimdi susma zamanıydı.

Sigara bitmek üzereydi. Okan son bir nefes çekti, izmariti yere attı, ayakkabısının ucuyla bastırdı. Söndürdü.

"Hadi," dedi, sesi bu kez daha sakindi. "Çalışalım."

Olay yerindeki işler nihayet bitmişti. Ekip toparlandı, delil poşetleri etiketlendi, fotoğraf makineleri kapandı, ekip araçlarına yöneldi herkes. Korttaki sarı işaretler tek tek toplandı, polis şeritleri söküldü. Turuncu toprak, sabahki o sessizliğine geri dönmüştü. Ama üzerinde hâlâ bir genç kızın son anlarının izleri vardı.

Emniyet'e vardıklarında saat öğleni geçiyordu. Okan koridorlardan hızlı adımlarla geçti, kimseyle göz göze gelmemeye çalıştı. Asansörü beklemedi, merdivenlerden çıktı. Her basamakta içindeki o sıkıntı biraz daha büyüyordu.

Odasının kapısını açtığında, içeride Akif'i gördü. Meslektaşı, koltuklardan birine oturmuş, bir dosya karıştırıyordu. Okan'ı görünce başını kaldırdı.

Okan, tek kelime etmeden masasına geçti, koltuğuna yığılır gibi oturdu. Gözleri masadaki kağıtlardaydı ama hiçbir şey görmüyordu. Yüzü asık, hareketleri gergindi.

Akif, bir an duraksadı. Küçük, koyu kahve gözleri kısıldı, arkadaşını süzdü. Bu hal tanıdıktı ama nedenini çıkaramadı.

"Tünaydın," dedi, sesinde hafif bir soru işaretiyle. Okan'ın cevap vermesini bekledi, cevap gelmedi. "Ne oldu?"

Okan parmaklarını saçlarının arasına geçirdi, bir süre öylece kaldı. Sonra elini indirdi, alnını kaşıdı, boşluğa baktı. Nefes alışverişi hızlı ve düzensizdi. Uzaktan bile fark ediliyordu içindeki fırtına.

Akif iyice meraklandı. Koltuğunda doğruldu, öne eğildi.

"Oğlum, olay yerinden gelmiyor musunuz? Ne oldu, ters bir şey mi var?"

Okan bir süre daha sessiz kaldı. Sonra başını kaldırdı, Akif'e baktı. Gözlerinde yorgunluk, öfke ve bir türlü ifade edemediği bir acı vardı.

"Kenan," dedi sadece. Sesinde bin bir anlamla.

Akif'in kaşları çatıldı. "Kenan mı? Ne olmuş Kenan'a?"

"Defne Arel cinayetinin şüphelisi."

Akif'in gözleri büyüdü. Bir an ne diyeceğini bilemedi.

"Ne? Senin Kenan?”

"Evet."

Okan ellerini yüzüne sürdü, derin bir nefes aldı.

"Telefonlarımı açmıyor, Akif. Saatlerdir arıyorum, açmıyor."

Akif bir süre sessiz kaldı. Sonra yavaşça ayağa kalktı, Okan'ın yanına geldi. Masanın kenarına yaslandı. "Belki bir açıklaması vardır," dedi yumuşak bir sesle. "Belki haber almamıştır, belki şoktadır..."

Okan başını iki yana salladı.

"Yok," dedi kesin bir dille. "Başka bir açıklaması var. Eminim. Kenan benden kaçmaz.”

"Nasıl bu kadar eminsin?"

Okan, bu soruyla birlikte başını kaldırdı. Gözlerini Akif'in gözlerine dikti. O bakışta yorgunluk, endişe ve derin bir tanıdıklık vardı. Sesi canhıraş, neredeyse yalvarır gibi çıktı:

"Akif, ben Kenan'ı tanırım. Haberi alır almaz, aradığımı görür görmez döner bana. Suçsuz olduğu için bana gelir zaten."

Bir an duraksadı. Kelimeler boğazında düğümlenir gibi oldu. Gözleri bir an için kaydı, sonra tekrar Akif'e döndü.

"Bir bok yemiş olsa bile... bana güvenir."

Sesi titredi. İçindeki o kesin inanç, şimdi yerini korkunç bir şüpheye bırakmaya başlamıştı. Ya Kenan suçluysa? Ya ondan kaçıyorsa? Ya o kardeşi gibi sevdiği çocuk, bir cinayetin failiyse?

Durdu. İçindeki şüphe ve endişe, tereddütte dönüştü.

"Ne olmuş olabilir?" diye fısıldadı, kendi kendine konuşur gibi. "Düşündükçe elim ayağım titriyor."

Akif bir an sessiz kaldı. Sonra yavaşça Okan'ın omzuna dokundu.

"Buluruz," dedi. "Kenan'ı da buluruz, gerçeği de. Ama sen kendini paralama böyle."

Okan başını salladı, ama gözleri hâlâ aynı endişeyle bakıyordu. İçinde bir yerde, Kenan'ın başına kötü bir şey gelmiş olabileceği ihtimali de vardı. İkisi de aynı derecede korkunçtu.

Okan durdu. Bir an için gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. İçindeki o fırtınayı bastırmaya, mantıklı düşünmeye zorladı kendini. Kenan'ı bulmalıydı. Gerekirse onu korumalıydı. Zaaf göstermenin zamanı değildi.

Birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra birden gözleri açıldı, heyecanla parladı.

"Ayça!" dedi, olduğu yerden fırlarcasına kalkarken. "Kenan'ın nerede olduğunu biliyordur belki."

"Doğru," dedi Akif de sabırsızlıkla ayağa kalkarken. "Hadi arasana."

Okan hemen telefonuna sarıldı, rehberi karıştırdı. Elleri hafifçe titriyordu ama heyecandan mı endişeden mi belli değildi. Ayça'nın numarasını buldu, tuşladı.

Telefonu kulağına götürdü. Çalıyordu.

Bir...

İki...

Üç...

"Aç Ayça, aç..." diye mırıldandı Okan.

Dördüncü çalışta hat açıldı.

"Alo?" karşıdan genç bir kadın sesi geldi.

"Ayça, neredesin?"

Bu direkt soru karşısında genç kız bir an afalladı. Sesinde hafif bir şaşkınlık vardı.

"Evdeyim Okan... neden?"

"Ayça... Ayça, Kenan nerede? Kenan'a ulaşamıyorum."

Okan'ın sesi gergin, nefes alışverişi hızlıydı. Telefonu sıkı sıkı tutuyor, cevabı bekliyordu.

"Okan, sesin hiç iyi gelmiyor. Bir terslik mi var?" Ayça'nın sesi endişeli çıkmıştı şimdi.

"Kenan nerede, Ayça?" Okan onu duymuyor gibiydi. Sadece tek bir soru vardı aklında.

Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Ayça cevap verdi:

"Kenan dün gece Bosna'ya gitti."

"Ne?" Okan'ın sesi yükseldi. "Ne zaman?"

"Dün gece yarısı... 2'deydi sanırım uçağı."

Okan'ın gözleri bir an için Akif'e kaydı. Yüzündeki ifade, hem şaşkınlık hem de derin bir endişeydi.

"Neden peki?"

"İş için. Babasıyla gitti, kaç gün kalacaklar bilmiyorum." dedi Ayça. "Detay konuşamadık.”

Okan derin bir nefes aldı gerginlikle, bir başka çıkmaz sokağa çıkmıştı bu konuşma. İçindeki o ağırlık daha da arttı.

Sessizliği Ayça böldü:

"Okan, noluyor? Anlatır mısın?"

"Ayça..." Okan'ın sesi yalvarır gibi çıktı bu kez. "Kenan'dan haber alırsan beni ara, tamam mı? Lütfen."

"Tamam... tabii ki merak etme sen. Ama ne olduğunu anlatmayacak mısın?"

"Kenan bana dönsün," dedi Okan. "Her şeyi anlatacağım o zaman."

Kısa bir sessizlik.

"Peki," dedi Ayça. "Arayacağım."

Telefon kapandı.

Okan telefonu masaya bıraktı, elleriyle yüzünü sıvazladı. Akif'e baktı.

"Bosna'ya gitmiş. Dün gece. Babasıyla."

"Dün gece mi? Defne'nin öldüğü gece?"

Okan başını salladı. Gözlerinde derin bir endişe vardı.

"Ya da kaçtı," dedi alçak sesle. "Ya da kaçırıldı. Hiçbir şey bilmiyorum." İç çekti sıkıntıyla.

Okan sert sert odanın kapısına yürüdü. Adımları o kadar hızlı ve kararlıydı ki, neredeyse koşuyordu. Kapıyı açtı, hemen yan tarafta masasının başında dikilen yardımcısına seslendi:

"Kadir! Kadir!"

Sesi koridorda yankılandı. Kadir irkildi, başını kaldırdı ve amirinin o gergin, acil ifadesini görür görmez hemen fırladı yerinden.

"Buyurun Başkomiserim!" diye koşar adım geldi atik polis. Soluğu hızlıydı, gözleri Okan'ın üzerindeydi.

Okan işaret parmağını havada sallayarak konuştu. Sesi keskin, net ve emir kipindeydi:

"Şu andan itibaren, Bosna'dan İstanbul'a gelen ve gelecek bütün uçaklardaki yolcu listeleri kontrol edilecek. Aynı şekilde özel jetlere de bakılacak. Kenan ve Levent Sayer ismini tespit ettiğiniz an haberim olacak."

"Anlaşıldı Başkomiserim."

Kadir aynı pratiklikle arkasını döndü, masasına koşar adım gitti ve hemen telefona sarıldı. Okan bir an arkasından baktı, sonra odasına geri döndü.

Kapıyı kapatırken Akif'le göz göze geldiler.

"Napıyoruz şimdi?" dedi Akif, aynı görev bilinciyle talimat beklerken.

Okan, keskin bakışlarla bir an durdu, düşündü. Sonra kararlı bir sesle mırıldandı:

"Maktülün evine gidip ailesiyle konuşacağız."

Okan ve Akif, Emniyet'in soğuk koridorlarından çıkıp otoparka yöneldiler. Okan aracın anahtarını çıkardı, uzaktan kumandayla kapıları açtı. Bindiler. Davayı, sabahki durumu hızlıca özet geçti arkadaşına.

"Defne, Kenan hala kulübün içindeyken mi ölmüş yani?" Akif’in kaşları çatıktı.

"Öyle görünüyor ama otopsi raporuyla netleşecek tabi.”

Okan direksiyonu kırdı, Beykoz yönüne saptı. Şehirden uzaklaştıkça yollar genişledi, yeşillik arttı. Bir süre sonra koruluk bir alana geldiler. Yolun iki yanında yüksek duvarlar, güvenlik kameraları, ağaçların arasından görünen lüks villalar...

"Burası," dedi Okan, bir sitenin girişinde yavaşlarken.

Beykoz'un bu bölgesi, İstanbul'un en pahalı yerlerinden biriydi. Yeşillik içinde, boğaz manzaralı, lüks siteler... Sitenin girişinde güvenlik kulübesi vardı, demir parmaklıklar yüksekti, kameralar her yeri izliyordu.

Okan cama yanaştı, güvenlik görevlisine kimliğini gösterdi. Adam bir telefon açtı, bir şeyler konuştu, sonra başıyla onaylayıp kapıyı açtı.

İçeri girdiler. Upuzun bir yol, iki yanında dev ağaçlar, bakımlı bahçeler... İleride, koruluğun içinde bir villa göründü. Üç katlı, modern mimari, önünde geniş bir bahçe, havuz vardı. Ama şimdi bu gösterişli evin üzerine bir ölümün gölgesi düşmüştü.

Okan aracı villanın önünde durdurdu. İkisi de bir an sessizce baktılar.

Arabadan indiler. Akif dudaklarını büzmüş, hayranlıkla eleştiri arası bir ifadeyle eve bakarken ellerini beline yerleştirdi. Başını hafifçe geriye atıp villayı tepeden tırnağa süzdü.

"Hayata bak be," dedi, sesinde hem alay hem de şaşkınlık vardı. "Böyle hayatlar da var işte."

Gözleri önce üç katlı villanın geniş camlarına, sonra ön bahçedeki düzenlenmiş peyzaja, uzaktan seçilen havuza, mermer heykellere kaydı. Her şey kusursuzdu. Sanki bir dergiden fırlamış gibi.

Okan evin ihtişamıyla ilgilenmiyordu. Kafası bunun için fazla doluydu. Gözlerini kıstı, eve doğru ilerlerken ilgisizce mırıldandı:

"Hadi Akif."

Sesi yorgun ve sabırsızdı. Adımlarını hızlandırdı.

O önde, Akif arkada, kale kapısı dense yeri olan bahçe kapısına vardılar. Kapının hemen yanında, siyah sedan bir BMW'nin başında dikilen bir adam vardı. Evin şoförlerinden biri olmalıydı bu adam. Üzerinde koyu gri bir takım, beyaz bir gömlek, sımsıkı bağlanmış bir kravat vardı. Yapılıydı, uzun boyluydu, duruşu askeri disiplini andırıyordu. Bakışları mesafeli, hatta biraz sertti.

Okan kapıya yaklaştı, adamla göz göze geldi. Kısa bir an sessizlik oldu.

"Kolay gelsin," dedi Okan, sesi nötrdü.

Şoför başını hafifçe eğdi, ama yüzündeki ifade değişmedi.

"Sağ olun," dedi mesafeli bir tonda.

Okan rozetini çıkardı, adama doğru uzattı.

"Başkomiser Okan Tilmen. Metin Bey ve Arzu Hanım'la görüşeceğiz."

Yapılı şoför rozete baktı, sonra tekrar Okan'ın yüzüne baktı. Sert sert süzdü onu. Gözlerinde hafif bir tereddüt, belki de bir sorgulama vardı. Sonra eve doğru göz attı, düşündü.

"İçeriye haber vereyim."

"İyi olur," dedi Okan aynı soğuk ve sabırsız tavırla. Sesi, fazla bekletilmemeleri gerektiğini ima eder gibiydi.

Şoför arkasını döndü, bahçe yolunda hızlı adımlarla eve doğru yürüdü. Sırtı dimdikti, yürüyüşü disiplinli.

Okan arkasına döndü, arkadaşına baktı. Akif hâlâ evi süzüyordu. Gözleri villanın her detayında geziniyor, adeta bir mimar titizliğiyle inceliyordu.

"Ne meraklıymışsın Akif be. Bakmalara doyamadın" dedi Okan, sesinde hafif bir sitemle. Sabırsızdı, gergindi.

Akif başını bile çevirmedi, sadece eliyle evi işaret etti.

"Bakılmayacak gibi mi, Allah aşkına?" dedi, sesi ciddiydi. "Sen böyle bir şey gördün mü daha önce?"

Okan cevap vermedi. Sadece gözlerini şoförün gittiği yola çevirdi, beklemeye başladı.

Biraz sonra şoför geri döndü. Yüzünde hâlâ o mesafeli ifade vardı ama başıyla hafif bir onay işareti yaptı.

"Buyurun," dedi, eliyle bahçe kapısını işaret ederek.

Okan ve Akif içeri girdiler. Bahçe, dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü. Ortadan ikiye ayrılan mermer bir yol, ilerideki ana kapıya kadar uzanıyordu. Yolun iki yanında, Japon bahçelerini andıran özenle budanmış çalılar, aralarda mevsimlik çiçekler... Biraz ileride, mermer bir çeşme vardı, suyun şırıltısı sessizliği bölüyordu. Daha ötede, yeşillikler içinde yarı gizlenmiş bir yüzme havuzu, onun yanında şezlonglar, şemsiyeler yerlerini almıştı. Her şey kusursuzdu. Sanki bir peyzaj mimarı, bu bahçeyi tasarlarken en ince ayrıntıyı bile atlamamıştı.

Onlar daha kapıyı çalmadan, ağır ahşap kapı sessizce açıldı. Karşılarında ufak tefek, ellili yaşlarının sonlarında bir kadın duruyordu. Üzerinde sade, koyu gri bir elbise vardı. Saçları sıkıca topuz yapılmış, birkaç tel beyaz saç bu topuzun içinde parlıyordu. Yüzü yorgun ve solgundu; gözlerinin altında mor halkalar vardı. Ama duruşu dimdikti, bakışları saygılı ama mesafeliydi. Evdeki çalışan olduğu her halinden belliydi.

"Hoş geldiniz," dedi kadın, sessiz bir sesle. Başıyla hafif bir selam verdi. "Buyurun, içeri geçin."

Okan başıyla selamı aldı, eşikten içeri adım attı. Akif de arkasından.

İçeri girer girmez gözlerine dev bir avize çarptı. Kristal avize, üç kat yüksekliğindeki tavandan sarkıyor, ışıltısını tüm salona yayıyordu. Salon, gerçekten de devasaydı. Yüksek tavanlı, geniş ve ferah. Duvarlarda büyük boy yağlıboya tablolar vardı, çoğu soyut, bazıları manzara resimleriydi. Yere el dokuması olduğu her halinden belli olan büyük krem rengi bir halı serilmişti. Mobilyalar klasik ama modern çizgilerle harmanlanmış; deri koltuklar, mermer sehpalar, vitrinlerde porselenler, gümüş takımlar…hepsi birbirleriyle uyum içindeydi.

Salonun bir köşesinde beyaz mermer bir şömine vardı, üzerinde aile fotoğrafları. Okan'ın gözü oraya takıldı. Bir an için fotoğraflara baktı: Defne'nin daha küçük halleri, gülen yüzü, ailesiyle çekilmiş kareler...

Hizmetçi kadın, onları salonun ortasına kadar geçirdi, sonra durdu.

"Buyurun oturun," dedi, eliyle koltukları işaret ederek. "Metin Bey ve Arzu Hanım birazdan gelecekler.”

Okan ve Akif, gösterilen koltuklara oturdular.

Aradan çok vakit geçmemişti ki arkadan gelen ayak sesleriyle irkildiler. Merdivenlerden inen iki kişinin ayak sesleriydi bunlar; biri ağır ve kontrollü, diğeri daha hafif ama telaşlı. Başlarını çevirdiklerinde, altmışlarında bir adam ve ondan belki on yaş daha genç bir kadınla karşılaştılar.

Defne'nin babası Metin, saçlarına karışan aklar yaşını ele verse de yüzündeki o çekici ifadeden bir şey kaybettiremediği bir adamdı. Uzun boyluydu, duruşu dikti. Yüzü sert hatlıydı, bakışları delici.

Eşi Arzu ise kocasından belki on yaş daha gençti. Defne'ninkine benzeyen bal köpüğü saçları şimdi çökmüş olan omuzlarına dökülüyordu. Yeşil gözleri, ağlamaktan olacak, kan çanağına dönmüştü. Yüzü solgundu, elleri durduğu yerde hafifçe titriyordu.

"Hoş geldiniz," dedi mesafeli bir tonla yaşlı adam karşısındaki polislere.

Okan başını sallamakla yetindi, uzatılan eli sıktı. Konuşmadı.

Arzu sadece baktı. Karşısındaki iki genç polise, bir ümit, bir çare arar gibi baktı. Gözleri o kadar çaresiz, o kadar yorgundu ki... Sanki içindeki son umut kırıntısını bu iki poliste arıyordu. Ama konuşamıyordu. Sadece bakıyordu.

Metin, karısının koluna hafifçe dokundu, onu koltuğa yönlendirdi. Sonra kendisi de Okan ve Akif'in karşısına, büyük koltuğa oturdu. Gözlerini polislere dikti.

"Başınız sağ olsun," dedi Okan. Koltuğun ucuna oturmuş, dirseklerini dizlerine dayamış, başı hafif öne eğikti. Sesi alçak ve sakindi. "Sizin için zor biliyorum. Fakat eğer hazır hissediyorsanız, sormam gereken sorular var."

Metin cevap vermedi önce. Karşısındaki polise baktı, baktı... İlgisizce, hatta biraz küçümser gibiydi bakışları. Belki de acısını öfkeyle sarmalayamıyordu, belki de polislere olan güvensizliğiydi bu. Anlamak zordu. Yüzü ifadesizdi, gözleri boşlukta. Sonra hafifçe omuz silkti, sanki "ne fark eder ki" der gibi.

"Buyurun," dedi sadece.

"Defne dün evden kaçta çıktı?"

Arzu düşünür gibi gözlerini tavana dikti. Bir an için göz kapakları kırpıştı, anıyı yakalamaya çalışır gibiydi.

"Akşamüstü 6 gibi olmalı."

"Doğrudan tenis kulübüne mi gitti?"

"Öyle söyledi."

"Kulübe sık gider mi?"

"Evet," dedi zayıf kadın. "Haftada 3-4 gün. Tenis oynamayı pek severdi." Gözleri yeniden dolar gibi oldu, ama tuttu kendini.

"Peki birileriyle görüşeceğini söyledi mi?"

"Hayır..."

"Son günlerde kızınızda bir değişiklik fark ettiniz mi?"

Deminden beri sorularına yanıt veren kederli kadından çekti Okan bakışlarını. Metin'le direkt bir göz kontağı kurdu, sanki cevabı ondan bekler gibiydi. Ama Arzu buna zaman tanımadan yanıtladı genç polisi:

"Hayır, yani... her zamanki kadar rutindi her şey."

"Peki," dedi Okan iç çekerek. "Defne'nin sevgilisi var mıydı?"

"Bildiğimiz kadarıyla yok. Ama olsa haberimiz olurdu zaten."

Bu kez daha ısrarlı ve talepkâr bir şekilde karşısındaki adama baktı Okan. Sesini biraz daha yükseltti, gözlerini kaçırmadı:

"Defne'nin sizin işlerinizle, vakıflarla bir bağlantısı var mıydı?"

Buz gibi soğuk duran yaşlı adam, en az Okan kadar sert bakıyordu şimdi. İki sert bakış, salonun ağır havasında çarpıştı.

"Vardı," dedi Metin, sesi kısa ve keskindi. "Ama daha çok vakıflar ve hayır işleri tarafıyla, dernek işleriyle Defne ilgilenirdi."

"Ne gibi mesela? Biraz açar mısınız?"

"Şirketler, derneklere belli miktarda yardım yaparlar. Hem görünürlük hem reklam için. Uzatmayayım. Defne o işlerle ilgilenirdi."

Okan'ın soracağı soruyla bakışları şimdi ikisinin üzerindeydi. Her tepkiyi ölçmeye, en ufak bir kıpırtıyı yakalamaya hazırdı.

"Peki Kenan... Kenan Sayer'le Defne'nin tanışıklığı nereye dayanıyor?"

Kenan'ın adını duyan Arzu bir an irkilir gibi oldu. Kocasına kaçamak bir bakış attı, gözlerinde kısa bir panik ışıltısı geçti. Ama cevap vermedi. Sadece bekledi.

Metin istifini bozmadan, aynı soğukkanlılıkla yanıtladı. "Arkadaşlardı. Çocukluktan beri. Kenan da vakıf işleriyle uğraşıyor. Babasını iyi tanırım."

"Hepsi bu mu?"

Metin başını yana eğdi, gözlerini kıstı. Şimdi daha dikkatli, daha hesaplı bakıyordu.

"Ne duymak istiyorsunuz?"

"Gerçeği," dedi Okan kayıtsızca.

Bir an için durdu, Kenan'ı yem etmemek için dün gece orada olduğu bilgisini vermemeyi düşündü önce. Ama sonra, bu çok nüfuzlu adamın çoktan olanlardan haberi olduğunu fark etti. Emindi ki çoktan kamera kayıtları eline geçmişti bile.

"Bildiğiniz bir şey mi var memur bey?" dedi Metin, sesinde hafif bir meydan okumayla.

"Metin Bey," dedi Okan, sesi bu kez daha net ve kararlıydı. "Ben kızınızın katilini bulmak için buradayım. Bu suçlamalar, bu tonunuz, bu üslubunuz hiç yardımcı olmuyor."

Nihayet, demirden bir duvar gibi duran Metin'de bir çözülme oldu. Alayla güldü. Deminden beri olduğu gibi kendini tutmayı bıraktı.

"Kızımın katillerini bulacakmış...Ne kadar da inanarak söylüyorsunuz bunu."

Okan'ın kaşları çatıldı. Metin'in sesindeki o alaycı, küçümseyici ton, sabrının son kırıntılarını da tüketiyordu.

"Tabii ki inanıyorum. Benim işim bu."

Metin etkilenmiş durmuyordu. Elini havada, "boş ver bunları" der gibilerden salladı. Yüzünde hâlâ o alaycı ifade vardı, gözleri soğuk ve mesafeliydi.

"Emniyette bir şeyler adil şekilde sonuçlanmayı bırakalı çok zaman oluyor. Bana masal anlatmayın."

"Sözlerinize dikkat edin." Gözlerini bir anlığına yumdu Okan sakinleşmek ister gibi.

"Dikkat etmiyorum!" diye fırladı yerinden yaşlı adam aniden. Yüzü kızarmış, şakaklarındaki damarlar kabarmıştı. "Size de güvenmiyorum, yaptığınız işe de!"

Arzu da fırlamıştı şimdi. Elleriyle kocasını kolundan yakalamaya çalıştı. Ama Metin, bir hamlede kurtuldu karısının elinden. Başparmağını havada sallayarak bir adım attı Okan'a doğru. Şimdi aralarında nefes kadar mesafe vardı. Açık kahve gözleri ateş saçıyor, her bir sözü bir hançer gibi savruluyordu.

"Ne yaparsınız, ne edersiniz bilmem," dedi, sesi öfkeden çatallaşmıştı. "Ama Defne'nin katillerini gerçekten bulsanız iyi edersiniz." Dişlerinin arasından tıslar gibi konuştu.

Bir an durdu. Tehdidini ağır ağır, her hecesini ayrı bir bıçak gibi sıraladı:

"Yoksa... oturacak bir koltuğunuz kalmayabilir."

Okan'ın cevap vermesine fırsat kalmadı. Metin sert adımlarla oturma odasından çıktı. Ayak sesleri holde yankılandı, mermerlerin üzerinde öfkenin ritmini bıraktı. Birkaç saniye sonra dış kapının sertçe çarpma sesi duyuldu.

Bıraktığı tehdit, havada öylece asılı kalmıştı.

Arzu mahcup mahcup baktı karşısındaki polise. Yüzü utançtan kızarmış, elleri titriyordu. Okan'a doğru bir adım attı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı:

"Ne olur kusura bakmayın..." dedi, gözleri doluydu. "Ne dediğini bilmiyor... Defne onun göz bebeğiydi."

Bir an durdu, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

Okan bir an sessiz kaldı. Bu kadının hiçbir suçu yoktu; aksine evladını kaybetmenin o tarifsiz acısını çekiyordu.

"Anlıyorum," dedi. "Kolay olmadığını anlıyorum."

Durdu, iç çekti. Gözlerini kaçırdı bir an, sonra tekrar karşısındakine çevirdi. "Müsaadenizle Defne'nin odasına bakmam gerekiyor."

Sakin görünüyordu.

Metin gibi adamları tanırdı. Parasıyla her şeyi yaptıracağını sanan, dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünen tiplerdi onlar. İşin en kötü yanıysa, Türkiye'de onun gibi adamlar sahiden parayla pek çok şeyi yaptırabiliyordu. Adaletin tartıldığı terazinin bir kefesine altın koyduklarında, diğer kefedeki hakkaniyetin havalanıp uçtuğu bir ülkede yaşıyorlardı. Liyakat boşluğu, bunun altında yatan en temel sebeplerdendi. Her şeyin bir bedeli olduğuna inanan bu zihniyet, makamları, mevkileri, hatta bazen vicdanları bile satın alınabilecek birer meta olarak görüyordu.

Şimdi sesini çıkarmamıştı. Ama kimse kendisini bu şekilde tehdit edemezdi. Çünkü bu zihniyetten korkmak yerine damarına basıldığında daha da zapt olmaz bir hale gelen bir yapıya sahipti. Öyle susup korkup geri çekilmez inadına yapma denileni yapmaya devam ederdi.

Sarışın kadın burnunu çekti. Gözlerinin kenarı kızarmıştı, ama ağlamamak için kendini tutuyordu sanki. Başıyla onay verirken titrek bir sesle, "Tabii. Buyurun," dedi. Eliyle önce koridoru, oradan da üst kata çıkan merdivenleri işaret etti. Okan'la Akif önde, kendisi arkada, ahşap merdivenlerden çıktılar.

Uzunca koridorun sonundaki odaya geldiklerinde Arzu kapıyı aralayıp geri çekildi. Eli hâlâ kapının kolundaydı, bir an gitmekle kalmak arasında tereddüt etti. Ama sonra toparlandı, "Siz rahat rahat bakın, bir şey olursa ben aşağıdayım," dedi.

"Teşekkürler," dedi Okan.

Kederli kadın ağır adımlarla uzaklaştı.

"Neydi o öyle?" dedi Akif, kadının gidişini gözüyle takip ederken. Kaşları çatılmıştı, sesinde gizleyemediği bir öfke vardı. "Adam kendini ne sanıyor?"

"Ne sanıyor onu bilmem," dedi Okan içeri adımını atarken. Gözlerinde odaklanmış bir ifade vardı, sanki şimdiden odanın her santimini tarıyor, görünenin ardındakini arıyordu. "Ama onun tehditleri bana sökmez."

"Yalnız yine de," dedi peşi sıra gelen Akif. Odaya göz gezdirdi ama Okan'ın aksine o daha çok kapıyı, koridoru, dışarıyı düşünüyordu. "Bu gibi tiplere dikkat etmek gerekir. Kim bilir kimleri tanıyordur. Kenan'ın babası bile başlı başına önemli biri mesela... Adam milletvekili…tanışıklıkları varmış işte."

Okan duymazdan geldi. Beyaz duvarlı, ferah odanın her santimini dikkatle inceliyordu şimdi. Ne çok büyük ne çok küçüktü burası; aydınlık, güneş alan bir odaydı. Beyaz ve pastel renkler hakimdi.

Çift kişilik bir yatak, genişçe bir gardırop, ufak bir kitaplık ve çalışma masası. Her şey yerli yerindeydi.

Okan masanın çekmecelerini açtı. Üst üste dizili kağıtlara hızlıca göz attı, gereksiz gördüklerini geçti. Derin çekmecenin altlarına doğru indi. En altta bir yerde, üzerinde "Bağış Listesi" yazan bir dosya buldu. Göz attı, kaşları hafifçe kalktı, sonra dosyayı yanına almaya karar verdi. Katladı, ceketinin iç cebine sıkıştırdı.

Kitaplığa yöneldi. Rafları taradı, aralardaki kağıtları, notları karıştırdı. Kimi kitap arasında unutulmuş bir fatura, kimi defter arasında sıkışmış bir alışveriş listesi. Bir süre bakındıktan sonra bazı muhasebe notları buldu. Nereye ait olduğunu araştırmak gerekti ama kağıtların bir yerine "Murat" ismi not düşülmüştü. El yazısıyla, aceleyle karalanmış bir isim.

Okan durdu, kağıda baktı. Kulübün müdürü Fırat'ın bahsettiği, Kenan'ın babasının vakfının sponsor ilişkileri yöneticisi, Murat Tandoğan mıydı bu?

Belgelerin tamamını topladı, dikkatlice katlayıp yanına aldı. Yüzündeki ifade sabitti ama zihninde parçalar yerinden oynamaya başlamıştı. Bu kağıtlar, henüz adını koyamadığı daha büyük bir şeyin izini taşıyordu ve o iz, sandığından çok daha derine gidiyordu.

Bölüm : 19.03.2026 05:17 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...