
Okan ve Akif emniyete döndüklerinde vakit ikindini geçmişti. Güneş, camlardan vuran sarımtırak ışığıyla koridorları boydan boya kesiyor, tozlu panjurların arasından süzülen ışık hüzmeleri odaların içinde uzayıp gidiyordu. İkili, ağır adımlarla merdivenleri çıktı. Önde Okan, arkasında Akif. İkisi de konuşmuyordu.
Okan’ın odasına girdiler. Okan, Defne’nin odasından aldığı belgeleri masasının üzerine bıraktı. Henüz ceketini bile çıkaramamıştı ki kapısı çalındı. Aceleci, kararlı bir tıklamaydı bu.
“Müsait misiniz Başkomiserim?”
Gelen bilişim uzmanı Selin’di. Sözleri acele, tavrı aciliyet içeriyordu. Kapı eşiğinde dikilmiş, elinde tableti, yüzünde bir şeyleri yeni keşfetmiş insanın o yoğun ifadesi vardı.
“Gel Selin,” dedi Okan. Ceketini çıkarıp portmantoya astı, sandalyesine oturmak yerine kollarını göğsünde kavuşturup bekledi.
Selin kapıyı arkasından kapattı.
“Telefonu açtım Başkomiserim,” dedi, gözleri elindeki tablette. “Defne’nin kolundaki saatin nabız verisini de kamera kayıtlarıyla eşleştirdim.”
Okan’ın gözleri refleks olarak dikkatle kısıldı. Başını, dinliyorum der gibi hafifçe salladı.
“Defne 19.30’da kulübe giriyor,” dedi Selin. “Nabız normal. Yetmiş-seksen arası. Hafif spor öncesi değerler.”
Parmağıyla ekranda bir noktaya dokundu.
“19.47…” dedi, başka bir noktayı işaret ederek. “Bu, Kenan’ın giriş yaptığı saat.”
“19.50 ile 20.03 arası…” diye devam etti Selin, parmağı grafik boyunca ilerlerken. “Nabız kademeli şekilde artıyor. Yüz on… yüz yirmi… burada…” Sesinde hafif bir vurgu kırılması oldu. “Defne’nin nabzı 130’a çıkıyor.”
“Çünkü bu anlar tam olarak tartıştıkları anlar,” diye destekledi Okan, başıyla onaylayarak. “Kenan’ın içeride olduğu aralık burası.”
“Aynen öyle.”
“20.03’ten sonra…” dedi Selin, elindeki tabletle Okan’a yaklaşarak grafiği ona da gösterecek şekilde çevirdi. “Nabız düşmeye başlıyor. Ama ani değil. Kademeli.”
Bir an duraksadı, ekranda başka bir pencere açtı.
“Bakın Başkomiserim,” dedi. “20.05–20.30 arası… Kenan çıktıktan sonra Defne oyununa devam ediyor. Nabzı tamamen normal. Seksen, doksan bandı. Yani… tenis oynayan biri için gayet olağan.”
Okan’ın kaşları hafifçe çatıldı.
“Sonra?”
Selin bir an sustu. Parmağıyla grafiğin ilerisine kaydı. “20.40’tan sonra değişiyor.”
Çizgi bu kez farklı şekilde hareket ediyordu.
Yükselmiyordu.
Düşüyordu.
“Önce hafif bir dalgalanma… sonra düşüş. Yetmiş… altmış beş… altmış…”
Akif ayaklanmış, yanlarına gelmiş, merakla tablete bakıyordu. Kaşları çatılmış, elleri cebinde duruyordu o da. “Bu ne demek?” diye sordu.
“Normal değil,” dedi Selin. “Spor yapan birinin nabzı böyle düşmez. Hele aktifken. Bu… vücudun oksijen alamadığını düşündürür.”
Okan’ın bakışları tekrar bölünmüş ekranın yarısında oynayan kamera kaydına kaydı. Diğer yarıda grafik, öteki yarıda Defne’nin son dakikaları.
“Devam ettir.”
Selin parmağını ekranda gezdirdi. Video ileri sarıldı.
20.40 sonrası görüntüde Defne’nin hareketleri belirgin şekilde değişmişti. Vuruşları yavaşlamış, sanki her vuruşu daha fazla enerji tüketir hale gelmişti. Bir topu kaçırdı, ardından raketiyle yere hafifçe vurdu. Birkaç adım attı, durdu.
Elini dizine koydu.
Sonra başını kaldırdı, sanki etrafına bakıyormuş gibi.
Ama bakışı boştu. Hiçbir şey görmüyordu.
“Burada…” dedi Selin, sesi iyice düşerek. “Düşüş hızlanıyor. Elli beş… elli…”
Video devam etti. Defne su şişesine uzandı. Şişeyi aldı ama kapağını açmadı. Elinde birkaç saniye tuttu, sanki ne yapacağını unutmuş gibi. Sonra yere bıraktı.
Bir adım attı.
Dengesiz.
Bir adım daha.
Sonra durdu.
“21.10,” dedi Selin.
Tam o anda Defne’nin dizleri kırıldı. Vücudu yana doğru eğildi ve kortun turuncu zemininin üzerine yığıldı. Raket elinden yere düştü.
Grafikte çizgi hızla aşağı inmeye devam ediyordu.
“Kırk…” diye saydı Selin, sesi artık tamamen düz ama titremeye yakın. “Otuz beş… Yirmi…”
Yutkundu. Ekrandaki çizgiye bakmak istemiyor gibiydi ama bakmak zorundaydı.
“21.15.”
Çizgi dümdüz oldu.
“Kalp duruyor.”
Sessizlik. Öyle bir sessizlikti ki odadaki klimanın uğultusu bile kesilmiş gibiydi. Okan birkaç saniye hiçbir şey demedi. Gözleri ekrandan ayrılmadı. Belki de gerçekten ayrılmak istemiyordu; gördüğü şeyi bir kez daha sindirmek, bir eksik, bir çelişki bulmak istiyordu.
Sonra yavaşça konuştu, sesi soğuk ve keskin:
“Kenan ne zaman kulüpten çıkmıştı?”
Selin hemen log kayıtlarına baktı. Parmakları hızla hareket etti, kayıtları taradı.
“20.42… ve sonra 21.04’te geri girmiş ve 21.30’da tekrar çıkmış. Ama elimizde… sizin de bildiğiniz gibi ikinci girişin kaydı yok.”
Akif sessizliği böldü. Sesi beklenmedik bir netlikle geldi:
“Defne, Kenan içerideyken ölmüş yani.”
Evet.
Bunun herkes farkındaydı.
Selin söylemeye cesaret edemediği için susuyor, tabletini göğsüne doğru indirmiş, ekrana bakıyordu. Okan ise farkında olmadan dişlerini ve çenesini sıkıyor, ihtimalleri birer birer sıralıyor, her birini aklında çürütmeye çalışıyordu. Ama çürümüyorlardı. Tam tersine, her yeni ihtimal onu tek bir noktaya çekiyordu.
Kenan o sırada oradaydı.
Ve kamera kaydı yoktu.
Okan derin bir nefes aldı, kollarını çözdü ve masasına yöneldi.
Selin çekinceli gözlerle Okan'a bakıyordu. Parmakları belgelerin arasında geziniyor, bir yandan da konuşmaya cesaret topluyor gibiydi. Tableti göğsüne yaslamış, ayakta dikilirken bir an duraksadı.
"Başkomiserim… bir şey daha var."
Okan'ın endişeyle parlayan bal rengi gözleri tekrar ayakta dikilen uzun boylu kıza yöneldi. Kaşları hafifçe çatılmış, çenesi hâlâ kasılıydı. Akif de masanın öbür ucunda sessizleşmiş, Selin'in elindeki belgeyi süzüyordu.
"Bir hafta önce Defne annesine bir mesaj yollamış."
Selin, elindeki dosyadan çıkardığı kağıdı yaklaşıp Okan'ın masasına bıraktı. Kağıt, diğer belgelerin arasında hafifçe kıvrıldı, üzerindeki çıktı izleri henüz tazeydi. Okan kağıdı aldı, gözlerini satırlarda gezdirdi.
Defne'nin mesajı siyah beyaz, net ve kısacıktı:
"Bunu daha ne kadar saklayacaksın bilmiyorum ama ben artık görmezden gelemem. Babamın bunu başkasından öğrenmesini istemiyorsan konuşmamız lazım."
Okan mesajı okudu, bir süre bekletti, sonra kağıdı masaya geri koydu.
"Bu da," dedi Selin, bir başka kağıdı masaya koyarken parmağıyla kalın puntolu satırı işaret ederek. "Defne'yle Kenan'ın dün sabahki konuşmaları."
Kağıtta iki satır vardı. İlk satır Defne'ye aitti:
"Başka yolu kalmadı Kenan, çok üzgünüm."
Altında Kenan'ın yanıtı:
"Yüz yüze konuşalım Defne, bir delilik yapma. Lütfen."
Okan son satırları okumasıyla birlikte derin bir nefes aldı. Ama bu, iç çekmekten öte bir şeydi. Burnundan solumak denebilirdi buna daha çok. Keskin, kontrollü ama sınırda bir nefes. Kağıdı parmaklarının arasında tuttu, gözleri satırlardan ayrılmıyordu.
Emniyetteki neredeyse herkes gibi Selin de bugün ilk kez amirini böyle görüyordu. Senelerden beri beraber çalıştığı Başkomiseri yeri geldiğinde çok ciddi, davanın gidişatına göre çok soğukkanlı olabiliyordu evet. Ama onu daha önce bu kadar öfkeli ve hatta tuhaf şekilde çaresiz görmediğine emindi.
Selin'in iri gözleri endişeyle ve merakla genç adamın üzerinde takılı kaldı. Ne diyeceğini bilemiyor, sadece bekliyordu.
Okan kağıdı masaya bıraktı. Parmakları kağıdın üzerinde bir süre durdu, sonra çekti. Başını hafifçe öne eğdi, gözlerini kapadı. Bir an odada kimse nefes almıyormuş gibiydi.
Okan başını kaldırdı, gözlerini Selin'den Akif'e, sonra tekrar masadaki kağıtlara çevirdi. Defne'nin son satırı zihninde yankılanıyordu: Başka yolu kalmadı Kenan, çok üzgünüm.
Başka yol.
Ne yapacaktı? Neyi ifşa edecekti? Neredeyse birkaç dakika boyunca kımıldamadan bunları düşündü.
Okan öylesine dalmıştı ki Selin'in hâlâ ayakta beklediğinin farkında bile değildi.
Akif sessizliği böldü.
"Okan, Selin'den istediğin başka bir şey var mı?"
Sesi odaya yumuşak ama net bir şekilde yayıldı. Okan irkildi, sanki derin bir rüyadan uyanıyor gibiydi. Başını kaldırdığında Selin'in çekingen bir bekleyişle durduğunu gördü. Ne kadar zamandır orada bekliyordu? Bir dakika mı, yoksa beş dakika mı?
"Yok… yok." Sesinde hafif bir mahcubiyet vardı, elini alnına götürdü, bir an için gözlerini ovuşturdu. "Kusura bakma Selin, kafam çok karışık. İşine dönebilirsin."
"Estağfurullah Başkomiserim," dedi, içten bir nezaketle. Başını hafifçe eğdi, kibar bir selam verdi. Kapıyı arkasından usulca kapattı.
Akif, Selin'in bıraktığı kağıtların üzerine eğilmiş, mesaj kayıtlarını tekrar tekrar okuyordu. Birkaç saniye böyle geçti.
"Defne'nin hem Kenan hem kendi annesi hakkında bildiği bir şeyler varmış," dedi Akif, oluşan birkaç saniyelik sessizliği bölerken.
"Birbirleriyle bağlantılı şeyler mi sence?"
Okan'ın gözleri olduğu yerden kağıtların üzerinden hiç kıpırdamıyordu. Defne'nin annesine attığı mesajla Kenan'a attığı mesaj arasında bir bağ kurmaya çalışıyor, ama her seferinde aynı noktaya takılıyordu. Saklanan şey neydi? Kimden saklanıyordu? Ve neden Defne bunu ortaya dökmek zorunda hissetmişti?
"Okan," dedi Akif dayanamayarak. "Kime diyorum?"
Nihayet kıpırdadı Okan. Arkasında duran arkadaşına başını çevirmeden, omuzunun yanından bakar gibi yaptı. Sesini duydu, ama bakışları hâlâ kağıtlardaydı. Kendi kendine mırıldanır gibi konuştu:
"Bilmiyorum Akif… her şey mümkün."
Akif bir adım daha yaklaştı, masanın öbür ucundan Okan'ın karşısına geçti. İki elini masanın kenarına koydu, göz göze gelmek için uğraşıyordu.
"Bilmiyorsun da akıl yürütüyoruz işte beraber. Hep yaptığımız gibi."
Okan başını kaldırdı, Akif'in gözlerine baktı.
"Akıl yürütemiyorum şu an," dedi, sesi daha alçak, daha ham çıktı. "Daha doğrusu aklıma gelen şeyleri dile dökmek istemiyorum."
Akif kaşlarını çattı. Göğsünde kollarını kavuşturdu, sesinde hafif bir meydan okuma vardı.
"Ne olacak peki?"
Okan sandalyesinde arkasına yaslandı, bir an tavana baktı. Sonra gözlerini Akif'e çevirdi. Sesi sakindi, ama içinde keskin bir şey vardı; kararını vermiş bir adamın sakinliğiydi bu.
"Kenan'la konuşana kadar benden normal olmamı bekleme."
Akif bir an sustu, sonra itiraz eder gibi söze girdi.
"Ya dönmezse?" Devam etti. "Paşa paşa gelip seninle konuşacağını düşünmen bence biraz fazla iyimser."
Okan ayağa kalktı. Oturduğu yerden kalkarken bakışlarındaki kararlılık iyice belirginleşti. Akif'in gözlerinin içine baktı, sesinde hiç tereddüt yoktu:
"Paşa paşa değilse de zorla gelecek. Kenan ya güzellikle ya da zorla konuşacak benimle. Bu işin peşini bırakmam."
Sözlerini bitirir bitirmez portmantodaki ceketine uzandı. Deri ceketi sırtına geçirirken hareketleri hızlı ve kararlıydı, sanki daha fazla bekleyemezmiş gibi.
"Biraz işim var," dedi, ceketin yakasını düzeltirken. "Sonra beraber şu gece Yeniköy'deki gece kulübüne gidelim bakalım, Defne'yi tanıyan kimseyi bulabilecek miyiz."
Akif'in cevap vermesine fırsat kalmadan odasından çıktı.
…
Saat gece yarısına yavaş yavaş yaklaşırken Okan ve Akif, Yeniköy'ün sahil kısmındaki Luna isimli gece kulübüne gelmişlerdi. Araba sakin bir kaldırım kenarında beklerken Akif, renkli ışıkları dışarı taşan mekanı süzüyordu. Koyu renk cephe, loş dış aydınlatma, kapıda takım elbiseli iki güvenlik. İçeriden derinden gelen bas sesi sokağın taşlarına kadar vuruyor, denizden gelen hafif rüzgârla karışıp kayboluyordu.
"Rol mü yapacağız yoksa polis olarak mı gireceğiz içeri?" diye sordu Akif, gözleri hâlâ mekandaydı.
Göz ucuyla baktı Okan arkadaşına. "Rol yapıyoruz desem yapabiliyorsun sanki."
Akif gözlerini devirdi. "Hiç komik değilsin. Ciddi bir şey soruyorum."
Okan hiç takılmadı, aynı düz sesle mırıldandı. "Rol falan yok. Bildikleri her şeyi duymak istiyorum."
"Bize konuşmayabilirler." Akif'in sesinde tedirginlik vardı.
"Valla şu an o kadar gerginim ki bu hırsla burayı mühürletirim. Umarım kimse beni o raddeye getirmez bu gece."
Kapıyı açmıştı bile. Dışarıdaki nemli gece havası içeri doldu. Sesi sakin çıkıyordu ama içindeki baskıyı taşıyordu.
Akif onu tanıyordu; Okan laf olsun diye konuşmazdı. Söylediği şeyi yapabilecek bir adamdı, hele ki sabrı bu kadar zorlanmışken.
İkisi birlikte kaldırımda yürümeye başladılar. Okan önde, Akif bir adım gerisinde. Mekanın girişine yaklaştıkça müziğin titreşimi ayak tabanlarına kadar vuruyor, camların ardından sızan renkli ışıklar kaldırım taşlarında oynaşıyordu.
Kapıdaki güvenliklerden biri başını hafifçe eğerek ikiliyi süzdü. Takım elbiseli, iri yapılı, kulağında mikrofon telleri olan adamlardı. Biri hafifçe öne çıktı.
"İyi akşamlar," dedi, sesi fazla kibardı. "Rezervasyon var mı?"
Okan durdu. Gözlerini adama dikti, sesinde ne kibarlık ne de kırılacak bir yer vardı:
"Rezervasyon yok. Polis."
Ceketinin iç cebinden kimliğini çıkardı, bir saniye kadar gösterdi. Hareket o kadar hızlı ve kararlıydı ki güvenlik neye uğradığını şaşırdı. Adam kimliğe baktı, sonra Okan'ın yüzüne, sonra Akif'e.
"Başkomiserim," dedi adam, sesi bir oktav düştü. "Bir sorun mu var?"
"Var," dedi Okan, kimliğini yerine koyarken. "İçeri girmemiz lazım. Sahibi burada mı?"
Güvenlik başını salladı, kulağındaki mikrofonla bir şeyler söyledi. Kapıyı açtı, içeriden müzik ve sigara kokusu dışarı taştı.
"Buyurun Başkomiserim. İçeride müdür yardımcısı var, ben haber verdim."
Okan başını salladı, Akif'le birlikte içeri girdi. Kapı arkalarından kapandığında müziğin şiddeti birden artmış, renkli ışıklar yüzlerine vurmuştu. Kalabalık, dans edenler, barın etrafında toplanmış gruplar… Herkes kendi dünyasında, herkes farklı bir şeyin peşindeydi.
Dans eden insanların arasından geçerlerken orta yaşlı, uzun boylu, giydiği koyu lacivert gömleğin kolları kıvrılmış esmer bir adam yanaşıverdi yanlarına. Müziğin gürültüsünde konuşmak zordu; adam, sesini duyurmak için Okan'ın kulağına eğildi.
"Buyurun memur bey, odama geçelim. Ben müdür yardımcısı Kerem."
Okan başıyla onayladı.
"Başkomiser Okan Tilmen."
Kerem'in peşine düştüler. Lüks gece kulübünün üst katına uzun merdivenlerden çıktılar. Basamaklar mermerdi, kenarlarında ince led ışıklar yanıp sönüyordu. Yukarı çıktıkça müziğin sesi azalmış, yerini koridorlardaki yumuşak bir uğultuya bırakmıştı. Kerem, odasının kapısını açıp polisleri içeri buyur etti, ardından kendisi girip kapıyı kapattı.
Oda beklentilerin üzerinde sadeydi. Büyük bir masanın arkasında koltuğu, karşılıklı gri deri koltuklar, duvarda birkaç soyut tablo. Pencere sahile bakıyor, dışarıda denizin siyahı ile sahilin ışıkları birbirine karışıyordu.
"Bir şey içer misiniz?" dedi Kerem, masasının arkasındaki koltuğa yönelirken.
"Yok sağ olun," dedi Okan, gri deri koltuklardan birine otururken. Akif de yanına ilişti.
Kerem'in gözleri merakla bakıyordu. Niye geldiğinizi söyleyin artık der gibi bir ifade vardı yüzünde. Okan başını yana eğdi, nötr bir surat ifadesiyle, normalin aksine çok da kibar olmaya çalışmadan sordu:
"Defne Aral'ı tanıyor musunuz? İyi müşterinizmiş."
Onun nötr tavrının aksine Kerem'in esmer, uzun yüzü samimiyetle aydınlandı. Ama o samimiyetin ardında bir mesafe vardı; işini bilen birinin temkinli nezaketiydi bu.
"Başkomiserim, buraya gelen herkesi tanıma şansımız ne yazık ki yok. Müşteri profili geniş, kalabalık bir mekanız."
Okan ceketinin cebinden Defne'nin bir vesikalık resmini çıkardı. Masanın üzerinden Kerem'e uzattı. Tek kaşını kaldırdı.
"Belki hatırlarsınız."
Kerem ilgiyle aldı fotoğrafı eline. Bir süre inceledi, kaşlarını çattı, sonra başını kaldırıp Okan'a baktı.
"Bir dakika müsaadenizle," dedi. Cebinden telefonunu çıkarıp rehberde bir numara seçti. Telefonu kulağına götürürken sesi alçaldı, daha özel bir tona büründü.
"Alo... İhsan... sana zahmet beş dakika odama uğrar mısın?"
Telefonu kapattı, polislere baktı tekrar. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi, şimdi daha rahattı.
"İhsan Bey, işletmecimiz. Müşterilerimizi benden iyi tanır. Belki o Defne Hanım'ı tanıyordur."
Sözleri bitmişti ki kapı çalındı.
Kerem'in "Girin" demesiyle kapı açıldı. İçeri kırklarının ortasında, kısa boylu, tıraşlı, üzerine iyi oturan siyah bir ceket giymiş bir adam girdi. Yüzünde işletmecilerde sık görülen o hazır gülümseme vardı; ama gözleri önce Kerem'e, sonra Okan ve Akif'e kayarken gülümsemenin altında hesap yapan bir ifade belirdi.
"İhsan Bey," dedi Kerem ayağa kalkarak. "Buyurun. Bu beyler polis. Başkomiser Okan Tilmen ve arkadaşı."
İhsan başıyla selam verdi, Okan'ın elini sıktı. El sıkışması kısa ve profesyoneldi.
"Hoş geldiniz," dedi İhsan, sesi pürüzsüzdü. "Bir sorun mu var?"
Okan ayağa kalkmamıştı bile. Başıyla Kerem'in elindeki fotoğrafı işaret etti.
"Bir sorun var mı bilmiyoruz. Sizi sormak istediğimiz bir müşteri var. Defne Aral."
İhsan, Kerem'in uzattığı fotoğrafı aldı. Baktı. Bir an için yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sonra fotoğrafı masaya geri koydu.
"Defne Hanım'ı tanırım," dedi. Sesi sakindi ama dikkatliydi. "Sık gelirdi. Birkaç ay önce daha sıktı, sonra azaldı. Ama… bir şey mi oldu?"
Okan gözlerini İhsan'ın yüzünden ayırmadı.
"Defne Aral dün gece öldü."
Sessizlik.
İhsan'ın yüzü dondu kaldı. Kerem'in elleri masanın üzerinde bir an durdu, sonra geri çekildi. İkisi de konuşmuyordu. Oda bir anda soğumuş gibiydi.
"Nasıl yani?" dedi İhsan sonunda, sesi biraz kısılmıştı. "Ne oldu?"
"Biz de onu bulmaya çalışıyoruz İhsan Bey," dedi Okan. "Size soracağımız şey: Defne buraya kiminle gelirdi? Burada kimlerle görüşürdü? Son zamanlarda normal dışı bir şey fark ettiniz mi?"
İhsan bir an Kerem'e baktı. Kerem'in yüzünde de şaşkınlık vardı, ama o da bir şeyler hesap ediyor gibiydi.
İhsan derin bir nefes aldı. Ceketinin düğmesini açtı, sonra tekrar kapattı. Okan'ın karşısındaki koltuğa oturdu.
"Defne Hanım… yalnız gelmezdi. Genelde arkadaşlarıyla gelir, içki içerler, sohbet ederler…eğlenirlerdi herkes gibi.”
"Geçen hafta, ondan önceki hafta, son bir ay," dedi Okan. "Bu kız burada bir gece bir olay çıkardı mı?"
İhsan itiraz edecek oldu, elleriyle küçük bir hareket yaptı.
"Burası nezih bir mekan, Başkomiserim. Biz—"
"Tanık ifadesi üzerine konuşuyorum," dedi Okan, adamın sözünü keserek. Sesi yükselmemişti ama keskinliği arttı. Part time çalışan barmen Ersan'ın adını vermedi ama sözleri kesindi, sanki o anı gözlerinin önünde canlandırıyormuş gibi konuşuyordu. "İtiş kakış bir şeyler olmuş. Sonra da Defne birilerine 'bırakın kızı' diye bağırmış."
İhsan pes eder gibi Kerem'in yüzüne baktı, sanki ondan yardım istiyordu. Kerem'in bakışları boştu, bir şey söylemedi. İhsan çaresizce Okan'a döndü.
"Büyük bir olay değildi," dedi, sesi tırsak çıktı. "Küçük bir tartışma yaşandı. Hanımefendi biraz fazla tepki verdi. Güvenlik ayırdı. Sonra mesele kapandı."
Okan başını hafifçe eğdi, gözlerini İhsan'ın gözlerine sabitledi. O bakışın altında İhsan'ın rahat durması imkansızdı.
"Kime tepki verdi?"
İhsan gözlerini kaçırdı. Bir an masasındaki dosyalara baktı, sonra pencereye, sonra yere.
"Tam bilmiyorum."
Akif konuştu şimdi ilk kez.
"Sen burada işletmeci değil misin? Sen bilmeyeceksen kim bilecek?"
İhsan'ın omuzları düştü. Ellerini cebine soktu, çıkardı, ne yapacağını bilemedi.
"VIP tarafında bir masaya doğru bağırdı. İçkiliydi…"
"İçkili olup olmaması umurumda değil," dedi Okan, sesi keskin bir bıçak gibiydi. "Ne gördü?"
"Bilmiyorum amirim."
"Kime bağırdı?"
İhsan'ın ağzı bir iki kere açılıp kapandı. Gözleri Kerem'e kaydı, sanki ondan izin ister gibi. Kerem başını hafifçe salladı, ya söyle anlamında ya da ben karışmıyorum anlamında. İhsan derin bir nefes aldı.
"Öyle bilgileri paylaşmam çok doğru olmaz."
Okan iç çekti. Ama bu, sabrı tükenen birinin iç çekişiydi. Bakışları sahiden de sertti; odadaki havayı değiştiren, kimsenin kaçamayacağı türden bir bakıştı.
"Bak İhsan," dedi, her kelimenin üzerine basa basa. "Şimdi iki yol var. Ya bize burada yardımcı olursun. Ya da biz bu gece senin kamera kayıtlarından ruhsat evrakına kadar her şeyi didik didik ederiz. Sonra bu mekan birkaç hafta müşteri değil müfettiş ağırlar."
Sesi yükselmemişti ama tonu netti. Blöf yapmadığı suratındaki her kasın duruşundan belliydi.
İhsan pes eder gibi Kerem'in yüzüne baktı yine, sanki hala ondan yardım bekliyordu. Kerem'in bakışları boştu, bir şey söylemedi. İhsan çaresizce Okan'a döndü tekrar.
"O gece masada sürekli gelen müşteriler vardı," dedi, gözleri yerde. Sesi öyle kısılmıştı ki duymak için odada sessizlik olması gerekiyordu. "Bir menajer. Bir yatırımcı. Bir de…"
Durdu.
Okan bekledi. Akif de. Kerem bile nefesini tutmuştu sanki.
"Bir de… Ali Bey."
Okan'ın kaşları hafifçe çatıldı. Adı duyar duymaz içgüdüsel olarak not etti.
"Ali kim?"
İhsan başını kaldırmadı. Elleriyle oynuyordu, sanki söylemek istemediği bir şeyi söylemenin rahatsızlığını bedenine yayıyordu.
"Soyadını bilmiyorum."
Okan sustu. Bir saniye, iki saniye, üç saniye. İhsan'ın yüzüne baktı, sonra Kerem'e, sonra tekrar İhsan'a.
Bu açık bir yalandı. Ya da eksik bilgiydi. Ama hangisi olursa olsun, İhsan'ın bir şeyleri sakladığı kesindi. Okan bunu gözlerinden, duruşundan, sesindeki o küçük titremden okuyabiliyordu. Yılların tecrübesi ona bu anlarda kimin doğru söyleyip kimin söylemediğini hissettiriyordu.
İhsan'ın gözleri hâlâ yerdeydi. Kerem ise masasının arkasında öylece duruyor, ne müdahale ediyor ne de yardım ediyordu. Okan bir an ikisini de süzdü.
"Ali," dedi Okan, adı tekrarlayarak. "Sadece Ali. Menajer ve yatırımcıyla birlikte VIP masada. Defne'nin 'bırakın kızı' diye bağırdığı gece. Ve siz bu Ali'nin soyadını bilmiyorsunuz."
İhsan başını salladı, hâlâ gözlerini kaçırarak.
"Bilmiyorum Başkomiserim”
"Peki," dedi Okan, ayağa kalkarken. Sesindeki iğneleyici tavır çok belirgindi. "Bu nezih mekanın kamera kayıtlarını izlememizde bir sıkıntı yoktur diye düşünüyorum."
Kerem'le İhsan göz göze geldiler. İhsan'ın yüzünde bir tedirginlik, Kerem'inkinde ise bir teslimiyet vardı. Bu bakışmadan ilk çıkan Kerem oldu. O ayağa kalktı, ellerini düzgünce önünde birleştirdi, sesinde nezaketle karışık bir çaresizlik vardı.
"Tabii Başkomiserim, buyurun," dedi. "Ben size eşlik edeyim." Eliyle odanın çıkışını gösterdi.
Okan başını salladı, sonra Akif'e döndü.
"Akif," dedi arkadaşına bakarken. "Sen kamera kayıtlarını izle. Benim bir telefon görüşmesi yapmam gerekiyor."
Akif başıyla onayladı, Kerem'in peşinden koridora doğru yürümeye başladı. Okan, ikilinin koridorun sonuna doğru yürüyüp gözden kaybolmalarını izledi. Kerem'in omuzları hafif çökmüştü, Akif ise dimdik yürüyor, not defterini cebinden çıkarmıştı bile.
Okan bir süre olduğu yerde durdu. Ali denen adamın peşini bu kadar kolay bırakıp ikna olacak değildi elbette.
Avcı ne kadar hile bilirse, ayı da o kadar yol bilirdi.
Mermer basamakları hızlıca indi. Aşağıda müzik hâlâ aynı tempodaydı, ışıklar aynı hızla yanıp sönüyor, dans edenlerin gölgeleri duvarlarda kıvrılıyordu. Okan barı uzaktan görebileceği bir yerde durdu, kalabalığın arasında kaybolup göz önünde olmayan ama her şeyi gören bir noktaydı bu.
Cebinden telefonu çıkardı, barın etrafını taradı. Işıkların altında kollarını sıvamış, hızlı hareketlerle içki dolduran bir barmen vardı. Gençti, yirmili yaşlarının başında, hareketleri tecrübeli ama yüzünde o yaşa ait bir tazelik vardı. Okan telefonun kamerasını açtı, barmeni zoomlayıp fotoğrafını çekti. Flaşsız, sessizce. İşini bilen birinin el becerisiyle.
Sonra rehbere girdi, Selin'in adına dokundu. Telefon birkaç kez çaldı, sonra açıldı.
"İyi akşamlar Başkomiserim. Her şey yolunda mı?"
Selin'in sesi gergin ve yorgun çıktı. Gece yarısında yapılan bu aramaya alışık olduğu söylenemezdi. Ters bir şey olmasından endişe ederken arkadan gelen yoğun müzik sesi merakını bütünüyle artırmıştı.
"İyi akşamlar Selin," dedi Okan, sesi aceleciydi ama telaşlı değildi. "Bu saatte aradım kusura bakma ama durum acil." Elini telefonun mikrofonuyla ağzını kapatacak şekilde siper etti, sesini duyurabilmeyi umarak.
Selin'in sesi hızlıca görev moduna geçti.
"Estağfurullah Başkomiserim. Emrinizi söyleyin."
"Sana şimdi bir adamın resmini atacağım. Çok acil, sabıka kaydını çıkarmanı istiyorum. Elime koz olacak bir şey vermen gerekiyor."
Selin'in parmakları şimdiden klavyede olmalıydı.
"Bulurum Başkomiserim, siz atın resmi."
"Tamamdır, senden haber bekliyorum."
Telefonu kapattı, çektiği fotoğrafı Selin'e yolladı. Fotoğraftaki barmenin yüzü netti; ışığın altında terleyen alnı, barın arkasındaki raflar, elinde tuttuğu çalkalayıcı. İyi bir fotoğraftı, işe yarayacaktı.
Okan telefonu elinde tuttu, beklemeye başladı. Barın yanındaki duvara yaslandı, gözleri mekanı süzüyordu.
Telefon elinde titreşti. Henüz iki dakika geçmişti.
Açtı.
"Başkomiserim," dedi Selin, sesinde işini yapmış birinin verdiği kısa ve net raporlama tınısı vardı. "Adamımız Ege Yılmaz. Yirmi beş yaşında."
Okan'ın gözleri barın olduğu tarafa kaydı. Barmen hâlâ oradaydı, bir müşteriye içki uzatıyor, gülümsüyordu.
"İki yıl önce," diye devam etti Selin, "uyuşturucu kullanımına yer temin etmek ve aracılık suçundan gözaltına alınmış. Delil yetersizliğinden kurtulmuş. Ama adı sisteme düşmüş."
"Teşekkür ederim Selin," dedi Okan, sesi düşünceliydi.
"Rica ederim Başkomiserim. Başka bir şey var mı?”
"Yok, şimdilik bu kadar. Dinlen biraz."
"İyi geceler Başkomiserim."
"İyi geceler."
Telefonu kapattı, cebine koydu. Bir an olduğu yerde durdu, nefes aldı. Barın etrafında bir tur attı, kalabalığın arasından sıyrılıp bara yaklaştı. Ege, arkası dönük, rafları düzenliyordu. Okan barın kenarına oturdu, dirseklerini mermer tezgaha dayadı.
Ege arkasını döndü. Gülümsemesi hazırdı, otomatikti.
"Ne istersiniz?"
Okan da yapmacık yapmacık gülümsedi birkaç saniyeliğine. Ceketinin iç cebinden kimliğini çıkardı, tezgahın üzerine koydu. "Bir sohbet istiyorum Ege."
Barmenin yüzündeki gülümseme dondu. Elleri tezgahın üzerinde durdu, hareket etmiyordu. Gözleri kimlikte, sonra Okan'ın yüzünde gezindi. Yutkundu.
"Ege Yılmaz," dedi Okan, sesi sakindi ama içinde o tanıdık keskinlik vardı. "İki yıl önce uyuşturucu aracılığından gözaltına alınmışsın. Delil yetersizliğinden kurtulmuşsun. Ama kör talih…sistem unutmamış seni."
Ege'nin elleri tezgahın altına kaydı. Yüzü bembeyaz kesilmişti, alnındaki ter damlaları ışığın altında parlıyordu.
"Ne… ne istiyorsunuz?"
Okan başını hafifçe eğdi.
"Bir şey hatırlamanı istiyorum. Birkaç hafta önce, burada VIP masada bir olay çıktı. Defne Aral diye bir kız birilerine bağırdı. O gece VIP masada Ali diye biri oturuyordu. Ali önemli biri, ama sen zaten onu tanıyorsundur değil mi?”
Ege'nin gözleri kaçıştı. Bir an sağa sola baktı, sanki yardım isteyeceği birini arıyordu. Ama etrafta kimse yoktu. Müzik hâlâ çalıyor, dans edenler hâlâ dans ediyor, herkes kendi dünyasına gömülmüştü.
"Bilmiyorum," dedi Ege, sesi titrek çıktı. "Ben… ben sadece barmendim. İçki servisi yapıyordum. Bir şey görmedim."
Okan bir süre sustu. Gözlerini Ege'nin gözlerinden ayırmadı. Sonra oturduğu uzun bar sandalyesinde dikleşti.
"Bak şimdi Ege efendi sistem nasıl işliyor ben sana anlatayım…gözümün içine baka baka yalan söylemeye devam edersen senin o eski dosyanı tekrar açarız. Bu sefer delil yetersizliği olmaz. Çünkü ben bu gece bu mekanda bir uyuşturucu operasyonu yapılmasını sağlayabilirim. Ve senin adın ikimizin de bildiği gibi o işe yeniden karışır. Ama bu sefer kurtulamazsın. Anlatabiliyor muyum?"
Ege'nin dudakları titredi. Tezgahın altındaki elleri yumruk yapmıştı.
"Ne duymak istiyorsunuz?"
"Doğruyu söylemeni istiyorum," dedi Okan. "O gece VIP masada kimler vardı? Defne kime bağırdı? Ve Ali aslında kim?"
Ege derin bir nefes aldı. Gözlerini kapadı, sonra açtı. Kararını vermişti.
"O gece Ali Bey’in masasında bir kız vardı. Çok gençti. On sekiz yaşlarında, belki daha küçük.”
Okan elini havaya kaldırdığında Ege'nin sözleri yarıda kesildi.
"Bir dakika," dedi Okan, sesi alçak ama keskindi. Gözlerini Ege'nin gözlerine sabitledi. "Tam olarak nasıl bir kız? Ne gibi bir durum? Açık açık anlat.".
"Tam bilmiyorum gerçekten," dedi sonunda, sesi öyle kısılmıştı ki Okan duymak için biraz daha yaklaşmak zorunda kaldı. "Ama bence düşündüğünüz gibi bir durum yoktu."
Okan'ın kaşları çatıldı. Bu cümle onu daha da dikkat kesilmesine yol açtı.
"Defne Hanım da fark etmiş olmalı," diye devam etti Ege, kelimeleri ağır ağır çıkıyordu ağzından. "Ali Bey'in masasıyla muhatap olmaya başladı, sesler yükseldi. Herkes döndü baktı, normalde öyle bir şey olmaz orada. VIP sessiz olur, kimse karışmaz."
Ege'nin sesi titriyordu. Anlatırken gözleri canlanıyor, o geceyi yeniden yaşıyor gibiydi.
"Defne Hanım'ın arkadaşları ve Ali Bey'in adamları araya girmeye çalıştılar. Zannımca Defne Hanım biraz da sarhoştu. Dengesi yoktu, sesi çok çıkıyordu. Arkadaşları koluna girdiler, 'gel Defne, çık dışarı, sakinleş' falan dediler. Sonra Defne Hanım'ı arkadaşları kapının önüne çıkardı."
"Aradan birkaç dakika geçmişti ki," dedi Ege, sesi iyice düştü, "Ali Bey, adamları ve masalarındaki kız da mekandan çıktılar. Hepsi birden kalktılar, sanki işleri bitmişti. Kız ayağa kalkarken sendeledi, yanındaki adamlardan biri koluna girdi, tuttu.”
Ege burada sustu. Nefes aldı. Elleri hâlâ tezgahın altındaydı, görünmüyordu ama Okan onların titrediğini tahmin edebiliyordu.
"Kızı bir arabaya bindirdiler," dedi Ege, sesi artık fısıltıdan farksızdı. "Siyah bir araçtı, markasını tam çıkaramadım. Kapısını açtılar, kızı içeri oturttular. Defne Hanım da arkalarından bağırmaya, engel olmaya çalıştı ama olamadı tabi. Arkadaşları tuttu onu, 'karışma' dediler, 'bulaşma' dediler. Araba gitti. Defne Hanım hâlâ bağırıyordu, sonra arkadaşları onu da aldı, oradan uzaklaştırdılar."
Ege sustu. Başını eğdi, gözleri tezgahın üzerindeki bir lekeye takıldı, oradan ayrılmıyordu.
Okan bir süre hiç konuşmadı. Ege'nin anlattıkları zihninde yer ediyor, birleşiyor, başka parçalarla buluşuyordu. Siyah araç. Ali Bey. Kızı bindirip götürüyorlar. Defne arkalarından bağırıyor, engel olmaya çalışıyor, ama kimse onu dinlemiyor. Kimse durmuyor.
Okan'ın kafasında bir şeyler yerleşti. Defne'nin o gece gördükleri, onu bu kadar tetiklemişti. Belki de o gece başlamıştı her şey. Belki de Defne, o kızın peşini bırakmamıştı. Ve belki de bu yüzden, haftalar sonra, kendi canından olmuştu.
Okan doğruldu, tezgahtan çekildi. Ege hâlâ başını kaldırmıyordu.
"Ege," dedi Okan.
Sesinde ne öfke vardı ne de tehdit. Sadece bir gerçeği tescil eden bir ağırlık vardı. Kelimeler ağır ağır dökülüyordu, her birinin altında yılların tecrübesi, sayısız sorgunun soğukkanlılığı vardı. Gözleri Ege'nin gözlerine sabitlenmişti, barmenin kaçmasına izin vermiyordu.
"O kızın adını bilmiyorsun. Aracın plakasını görmemişsin." Bir an durdu, sözlerini sindirdi. "Ama bu meşhur Ali Bey'in kim olduğunu, ne iş yaptığını biliyorsun değil mi?"
Ege'nin yüzünde bir şey kırıldı. Hali, köşeye sıkışmış bir çocuğa benziyordu şimdi. Gözleri yalvarır gibiydi, sanki "daha fazla soru sorma, daha fazla zorlama" der gibi bakıyordu. Elleri tezgahın altında iyice kenetlenmiş, parmakları birbirine girmiş, eklemleri beyazlamıştı.
"Ben..." diye başladı, sesi boğazında düğümlendi. Kelimeler çıkmak istiyor ama bir türlü dökülmüyordu.
Okan başını hafifçe eğdi. Gözlerini Ege'nin gözlerinden ayırmadı. Sesindeki ağırlık biraz daha arttı, ama tınısı hâlâ sakindi.
"Bir daha sormayacağım."
Ege'nin omuzları düştü. Bir an gözlerini kapadı, sanki içindeki direnci toplayıp bir kenara bırakıyordu. Sonra açtı, doğrudan Okan'ın gözlerine baktı. Teslim olmuştu.
"Yemin ederim bildiğim bir şey yok," dedi, sesi titriyordu ama kelimeler net çıkıyordu. "Tek bildiğim bu adamlar pis işler yapıyorlar. Ali de daha büyük birilerinin sağ kolu, maşası, ne derseniz artık."
Okan'ın gözbebeklerinde hafif bir kıpırtı oldu.
"Kimin?"
Ege'nin sesi fısıltıya düştü. Etrafına kısa bir bakış attı, sanki duvarların bile kulakları varmış gibi. Barın öbür ucundaki garsonlar, dans edenler, güvenlikler—kimse onları duymamalıydı.
"Kör Neco'nun."
"Kör Neco mu?"
"Evet. Gerçek adı Necmi ama ona Kör Neco derler o alemde.”
"Ne iş yapar bu Kör Neco?" diye sordu Okan. Elleri tezgahın kenarında duruyor, parmakları mermere hafifçe vuruyordu. Ritmi düzenliydi, sorgunun temposunu belirliyordu.
Ege derin bir nefes aldı. Konuşmak onu zorluyordu ama artık durmanın da anlamı yoktu.
"Tarlabaşı'nda bir pavyon işletiyor. Yani işin görünen kısmı bu."
Okan'ın parmakları tezgahın üzerinde bir an durdu. Gözleri Ege'nin yüzünde, kelimelerin arasında saklı olanı arıyordu.
"Görünmeyen kısmı?"
Ege'nin gözleri yine kaçıştı. Bu soru onu iyice zorluyordu, Okan bunu görüyordu. Ama geri adım atacak hal yoktu. Ege bir an düşündü, ağzından çıkacak her kelimenin ağırlığını tarttı.
"Bilmiyorum Başkomiserim." Sesi yorgundu, içten geliyordu. "Gerçekten bilmiyorum. Onlar… onların işlerine karışan kimse olmaz burada. Kimse konuşmaz. Kimse görmez. Kimse duymaz. Bu işin kuralı bu."
Okan başını salladı. Tezgahın kenarından çekildi, doğruldu. Hareketleri yavaş ve düşünceliydi. Ceketinin fermuarını çekti, yakasını düzeltti. Son bir kez Ege'ye baktı.
"Karışan ilk kişi ben olacağım o halde," dedi. Sesi sakindi ama içinde söz vardı. Bu sözü tutacağını gözlerinden okumak mümkündü. "Aklına bir şey gelirse bana ulaş."
Ceketinin iç cebinden kartvizitliğini çıkardı, bir kartvizit aldı. Kartviziti tezgahın üzerine, Ege'nin tam önüne bıraktı.
Sonra döndü.
Kalabalığın arasına karıştı. Dans edenlerin arasından geçerek kapıya yöneldi. Işıklar yüzünde yanıp sönüyor, müziğin bas sesleri göğsüne vuruyordu. Ama o bunların hiçbirini duymuyor gibiydi. Aklında Kör Neco vardı. Tarlabaşı. Pavyon. Ve o gece siyah bir arabaya bindirilip götürülen kız.
Ege arkasından bakakaldı. Kartviziti aldı, okudu. Okan Tilmen, Başkomiser. Numara. Bir an kartvizite baktı, sonra dikkatlice önlüğünün cebine koydu.
Okan kapıya doğru yürürken telefonunu çıkardı, ekranın ışığı yüzüne vurdu. Parmakları hızla tuşlarda gezindi, Akif'e kısa bir mesaj yazdı:
Çıkıyorum. Arabanın önünde buluşalım.
Telefonu cebine koydu. Kapıdan çıktı, güvenlikler yine başlarını eğdi. Bu sefer Okan başını bile çevirmedi. Dışarıdaki hava yüzüne vurdu, nemli, serin, deniz kokulu. Sahil boyunca uzanan lambaların sarı ışığı kaldırım taşlarında parlıyor, ileride siyah sulara karışıyordu.
Arabaya kadar yürüdü. Adımları ağırdı, düşünceliydi. Arabanın kapısını açmadı, sadece yanına geldi, sırtını soğuk metal kapıya yasladı.
Cebinden sigara paketini çıkardı. Paket neredeyse bitmişti, içinde birkaç dal kalmıştı. Birini çıkardı, dudaklarına götürdü. Çakmağı çıkardı, eliyle rüzgârdan koruyarak çaktı. Alev bir an titredi, rüzgârla sönecek gibi oldu, sonra sigaranın ucuna tutuşturdu.
Derince bir nefes çekti.
Duman ciğerlerine doldu, bir süre bekletti, sonra ağır ağır dışarı verdi. Duman rüzgârda dağıldı, denize doğru sürüklendi, kayboldu. Bir nefes daha çekti. Sigaranın ucundaki ateş karanlıkta yanıp sönüyor, yüzüne vuran sokak lambasının ışığıyla birleşip ayrılıyordu.
Serin bahar rüzgârı saçlarının arasında dolandı. Alnına vurdu, şakaklarına, ensesine değdi.
Birkaç dakika sonra kaldırımın başında belirdi Akif'in yorgun silüeti. Sokak lambasının sarı ışığında gölgesi önce uzadı, sonra kısaldı, adımlarıyla birlikte yer değiştirdi. Yavaş adımlarla geldi Akif. Omuzları çökmüştü, elleri ceketinin ceplerindeydi.
"Ne varmış görüntülerde?"
Akif derin bir nefes aldı, anlatmaya başladı. Kamera açıları, zaman damgaları, VIP bölümünün girişinde birkaç saniyelik görüntü, Defne'nin masadan kalkışı, arkadaşlarının koluna girişi…Gördüğü her şey Ege’nin anlattıklarını destekliyordu.
Demek Ege gerçekten korkmuştu. Hakkında işlem yapılmasından, adının bu işe karışmasından, belki de daha fazlasından.
Okan başını salladı, Akif'in anlattıklarını sessizce sindirdi. Sonra sıra kendisine geldi. Hızlıca anlattı: Ali, Kör Neco, Tarlabaşı'ndaki pavyon, işin görünen ve görünmeyen yüzü.
Okan bitirdiğinde Akif bir süre sustu. Gözlerini kaldırıp arkadaşına baktı, derin bir nefes aldı, sonra memnuniyetsizce iç çekti. O iç çekişin içinde yorgunluk, kabulleniş ve endişe vardı.
"Okan..." dedi Akif, sesi alçalmıştı. "Burada düşündüğümüzden daha pis işler dönüyor."
Okan'ın bakışları olduğu yerde sabitti. Gözlerini ne Akif'e çevirdi ne de denize. Sadece boşluğa bakıyordu, elindeki sigaranın dumanı dans eder gibi ağır ağır dağılıyordu karanlıkta. Önce yukarı yükseldi, sonra rüzgârla savruldu, ışığın içinde kayboldu. Bakışlarını kımıldatmadan konuştu genç polis. Sesinde bir yenilmişlik vardı.
"Ne yazık ki," dedi, kelimeler ağır ağır döküldü dudaklarından. "Ne yazık ki haklısın."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |